31.8.11

uzun lafın kısası

muriel barbery: tek bir dostunuz olsun; ama onu da iyi seçin.

hermann hesse: yüksek düzeyde bir mizah yeteneğine kavuşmanın başlıca koşulu, kendini bundan böyle ciddiye almamaktır.

marcel proust: kaygısızca kabullenilemeyecek kadar büyük bir utanç yoktur.

pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

jorge luis borges: şiir kitabı çıkarmak, kuyuya bir gül atıp yankısını beklemek gibidir.

albrecht von wallenstein: yüz bin kişilik düzenli bir orduyu yönetmek, on iki binlik milis gücünü yönetmekten daha kolaydır.

franz kafka: insan boş yere kafasını yoruyor. kurtuluş yolu diye bir şey yok.

duygu asena: bütün kadınlar evlenmek için programlanmışlardır. bir erkek onlarla evlenmek lütfunda bulunduğu zaman zevkten ölürler. evlenme teklifi aldıkları gün yaşamlarının en büyük günüdür.

david b. resnik: aldatma, dürüstlüğe oranla daha karlıysa, o zaman neden dürüst olalım ki?

carson mccullers: halk için tek çözüm yolu bilmektir. bir kere gerçeği öğrenir öğrenmez baskı altına alınamazlar artık. yarısı bile bilse gerçeği, tüm savaş kazanılmış demektir.

dave eggers: seyahat ve bebekler var şu dünyada. geri kalan her şey ya angarya ya ölüm.

arthur rimbaud: benden uzak olsun artık bu boş inançlar, bu eski bedenler, bu eşler ve bu yaşanmış yıllar; karaya vurmuş bir çağdır bu çağ!

29.8.11

fırtına çiçekleri

aslı erdoğan

fırtınalı havada çakan şimşeğin kurşuni ışığı, bir mine çiçeğine değerse, o çiçek rengini yitirirmiş. 31 aralık. yeni yıl coşkusu her yanı sarmış. bir neşe, bir hafiflik, bir telaş. son dakika alışverişleri, armağanlar, eşe dosta telefonlar, kutlamalar.. sağlık, esenlik, mutluluk dilekleri. sabahın erken saatlerinde acil servis'e getirilen iki genç kızdan 17 yaşında olanı vajinal kanama geçirmekte. 16 yaşındakiyse durmamacasına, denetimsiz biçimde titriyor, kasılıyor, nefes alamıyor, konuşamıyor. sema, ali, ayşe, hüseyin ve diğerleri.. on altı kişiydiler. 26 aralık 1995 günü okullarından, evlerinden alınıp şubeye götürüldüklerinde, çoğu on sekizini doldurmamıştı. biz onları "manisalı çocuklar" olarak tanıdık. korkunç yolculukları, kapısına sonradan "bu işyerinde işkence vardır" levhası asılan binada başladı. insanı kendinden koparıp başka biri yapan yolculuk. zulmün sınır tanımazlığını burada öğrendiler. on bir gün boyunca cehennemi bir uçtan ötekine defalarca kat ederek.

"karanlık bir hücreye kapatılmıştım. belki saatler, belki günler geçti. zaman diye bir şey kalmamıştı. aç ve susuzdum. uyumamı engellemek için sürekli yüksek volümlü mehter marşı çalıyorlardı. beni burada kaybedeceklerini, öldüreceklerini, eşcinsel yapacaklarını söylediler. her gün sorguluyorlardı. bu sırada mehter marşı'nın sesi yükseliyor, bir başka odadan çığlıklar geliyordu."

"ıslak battaniyeye sarıp kabloyu sağ ayak başparmağıma bağladılar. diğer ucunu da cinsel organımda, göbeğimde, göğsümde, dudaklarımda, burun deliklerimde gezdiriyorlardı."

"vücudumu incelediler, biraz elledikten sonra yere yatırdılar, ıslak bir battaniyeye soktular. bağırmaya başladım."

"delirecek gibiydim. nefes almam güçleşiyordu. boğazıma sarılıyor, kafamı havaya kaldırıyor, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum."

"yüzünü memleketine (izmir) dön deyip makata cop soktular. yere su döküp yalattılar. çığlıklar sanki kulaklarımı yırtıyordu."

"sürekli elektrik veriyor, tekmeliyor, soğuk duşta bekletiyor, en kötüsü sırt üstü betona yatırıp göğsüme buz kalıpları koyuyorlardı."

"onlara, 'siz insan değilsiniz' dediğimi hatırlıyorum. sadece güldüler."

"bağırışların, çığlıkların ardı arkası kesilmiyordu. bir ses bitiyor, bir başkası başlıyordu. sanki binlercemize yapıyorlardı işkenceyi."

bu cümleler, manisalı çocukların başına çöreklenen kabusu, o korkunç, dile gelmez, karanlık gerçeği anlatmaya yetmiyor. üstelik bunca acı ve dehşet karşısında dinleme yetimizi kaybediyor, öykünün bir an önce bitmesi, o kadarla kalması için neredeyse yalvarıyoruz. binlerce çığlık, duyarsız kulaklara erişemeden boğuluyor. insan on beş yaşındaki bir çocuğun çığlığı, "nefes alamıyorum" haykırışı karşısında baş dönmesine yakalanıyor, uçurumun kenarında gözlerini açan bir uyurgezer gibi. her şey anlamsızlaşıyor sanki. dil sapır sapır dökülüyor, koca koca kavramlar çatırdıyor. "iyilik" gibi, "adalet" gibi heybetli sözcükler, kendini madalyalarla donatmış insanoğlunun yüce idealleri, maskelerini indirip arka çıktıkları sahtekarlıklar adına özür diliyorlar. gün ışığına on bir gün sonra döndüler. bitkin, perişan, onulmazca yaralanmış. işkencenin derin izlerini taşımaya yazgılı. bedenleriyle insafsız bir çatışmaya, derin bir kopuşa zorlanmış, benlikleri nefretin her türüyle -ki en kötüsü öznefret- deşilmiş. (dünyanın ağırlığını taşırcasına yürüdükleri gelecek daha sayısız kabus saklıyordu. cezaevi, tüberküloz, duruşmalar, baskılar, tehditler.. tek bir halata tutunan körler topluluğu gibi yek vücut olmuş, işkence yapma haklarını savunan emniyet görevlileri.. bir dalgakıran gibi art arda dev dalgalar yiyen adalet inancı..) çocuklukları bitmişti artık. ilkyaz çiçeklerinin üzerine kar yağmış; parlak, ürkek, saf düşler fırtınada dağılmıştı. "insan" olmanın anlamını öğrenmişlerdi; çok erken, çok korkunç, çok insanlık dışı biçimde. uzun zaman gerekecek, yeniden, taze bir soluk alabilmek, ciğerlere sinmiş boğucu kokudan kurtulmak için, şimşeğin öfkesine yenik düşmemek için. uzun zaman ve yaşama sahip çıkma isteği.

son söz: hiçbir terör eylemine katılmadıkları polis ve savcılık tarafından kabul edilen gençler için getirilen suçlamalar örgüt üyeliği, bildiri dağıtmak, slogan yazmaktı. "tüm halklar kardeştir." "paralı eğitime son" gibi sloganlar.

göçebe

cemal süreya


sen sık sık gülen gülerken de
sevecen bir akdeniz çizgisini
sol yanına ağzının
iliştiren çocuk özenle
yabana mı atıyorum yani seni
yabana mı atıyorum saat altı buçukları
çocuk ve allah'ın en eski baskısını
değil, değil bunların biri
gözlerimin gemileri kuş istiyor
açılıp kapandıkça sevdam
kapanıp açılıyor bir mavi
şahmaran süt istiyor kefeninden
üç aylık ölmüş çocukların
kerem ile arzu geliyor aslı ile kanber
ay kana kana batıyor

ay kana kana batıyor
eşkıyalar gecenin yangınını izliyorlar uzakta
kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim
jandarma daima nesirde kalacaktır
eşkıyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine
ve bu dağlar böyle eşkıya güzelliğini taşıdıkça
patronunun karısını zimmetine geçirip
amasya'dan kars'a kaçmakta olan bir sayman yardımcısıyla
alevilikten konuşuyoruz uzun süre
yanındaki hep bir gazetede marilyn monroe'nun resimlerine bakıyor
marilyn monroe öldü diyorum ona
ölümü siyah bir kakül gibi alnına düşürmesini bildi
şimdiyse cennette nietzsche'nin metresi olması gerekir
bunları diyorum daha ne varsa diyorum
işte hiçbir sebep olmadığını sevişmemeye
işte çocukluğumdan beri içimde bir önsezi olduğunu
bunun bir gün birine rastlamak gibi bir şey olduğunu
belki de bir günler bunun için aydın'da bulunduğumu
zaten nedense hep bir şehirden bir şehre yolcu olduğumu
işte eflatun kakalı çocuklar olduğunu kütahya'da
ankara'da dokunak yozgat'ta becerik olduğunu
van'da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları
istanbul'da minarelerin lirik olduğunu köprülerinse diyalektik
acemi bir bulut bozuyor bütün görüntüyü eski bir şarkı gibi

bu şarkıyı ne zaman duysam aklıma
sinirli bir elin uysal bir bardağa
çok yukardan döktüğü bir içki gelir
sonsuz ve olağanüstü bir bira
köpüklene köpüklene biçimlendirir
soyunarak ağlayan bir kadını
acı bilincinde sonrasızlığın
ama bırakalım bırakalım bunları
yoldan piyade erleri geçiyor tahta bavullarıyla ve büyük yakalarıyla
ve faytoncular görüyorum
yere basışlarındaki ağırlığı azaltmak için
tanrısal bıyıklarıyla durumlarını paraşütlendiren

kars'tayım bu ne biçim kars bir kenarda
pekala yalçınlık iddiasında bulunabilecek bir tepenin üstünde
kars kalesi yükseliyor
gökyüzünü ankara kalesine göre daha soyut ve daha elverişli bir şekilde
hırpalayan bu kale de olmasa
n'olacak bakalım hırpalayan bu kale de olmasa
kuşkusuz artacak yalnızlığım sevgili çocuk

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası

bir de yine sevgili çocuk
biliyorsun kişi tutkularıyla
yalnızlığını adlandırıyor o kadar

arkada bir su devrile devrile akıyor
rasgele bir ağaca soruyorum
bir şey var sanki onu soruyorum
değil orda diyor belki biraz daha ilerde
tanrı meleğini ağırlamaya çalışan
ataerkil bir aile gözümü alıyor

dedelerin yüzlerinde erozyon
silip götürmüş bütün evetleri

annelerinse ağızlarında hiyeroglif
babalarınsa ağustoslar atasözleri

amcalarınsa avdan boş dönüyor elleri
teyzelerse elleriyle yargılıyor gök güzelliğini

ablalarınsa boyunları soru işareti
ağabeylerse utançlarından emrah

sıralanmışlar su boylarına
bıçakla soyuyorlar kelimeleri

ya suya giden küçük kızlar
onlar
tıpkı o kuşlar gibi
uçan daha bir süre
sonra da vurulduktan

bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur anadolu şiiri

ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
şu son dönemecini de aşınca gecenin
doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden
ve balyozla vursalar mısralarına
soylu bir demir sesi yükselir
soylu büyük ve mavi bir demir sesi

ellerim gece yatısına çağrılmış
ve
telaşsız görünmeye çalışan bir kafka gibi
yüzüm giyotine abone

27.8.11

hırsızlık

thomas more

hırsızlara uygulanan idam cezası aslında hiçbir hukuka sığmaz, kamuya da pek yararı yok. çünkü hırsızlık yapandan intikamınızı bu kadar zalimce aldığınız halde, insanları hiçbir şekilde bu işten vazgeçiremiyorsunuz. adi hırsızlık bir insanın kellesini uçuracak kadar büyük bir suç sayılamaz; geçimini bir şekilde karşılayamayan insana ne kadar büyük ceza verirseniz verin onu hırsızlıktan alıkoyamazsınız. hırsızlık yapana ağır ve korkunç cezalar vermeden önce, insanlara yaşamlarını idame ettirecekleri imkanlar sunarsanız, hiç kimseyi ölümü bile göze almak pahasına hırsızlık yapmak zorunda bırakmazsanız, sonuçta kazançlı çıkan yine siz olursunuz.

bir hırsızın ya da bir katilin eşit şekilde cezalandırılmasının toplum için ne denli yanlış ve ne denli zararlı olacağını bilmeyen yoktur. çünkü bir hırsız hırsızlığa mahkum olmanın katilliğe mahkum olmak kadar tehlikeli olduğunu bilirse, sadece parasını çalıp kaçacağı adamı bu kez bir de öldürecektir. çünkü nasıl olsa yakalandığında çok daha büyük bir tehlikeyle karşılaşmayacaktır; hatta cinayet onun için daha büyük bir güvencedir; çünkü olayın tek tanığı ortadan kalkınca işlenen suçu gizleme olasılığı da artacaktır. demek ki biz hırsızların gözünü bu kadar acımasızca korkutalım derken, aslında onları masum insanları katletmeye sürüklüyoruz.

25.8.11

berlin alexanderplatz

bu dünyada hiçbir şeyden fayda yok.

her şeyin bir vakti vardır: boğulmak ve iyileşmenin, yıkılmak ve güçlenmenin, ağlamak ve gülmenin, yas tutmak ve dans etmenin, aramak ve kaybetmenin, parçalanmak ve kenetlenmenin bir vakti vardır.

bir gemi büyük bir çapa olmaksızın sıkıca bağlanamaz. bir insan başkaları olmaksızın var olamaz.

insana akıl ve mantık verilmiştir; ancak hayvanlar güdülür.

hep böyle olur işte: insanlar karşılaşır, birbirlerini tanımaya başlarlar; sonra da bir gün her şey biter.

pişmanlık duyan bir günahkar 999 doğrucudan daha değerlidir.

dünyadaki her şey şekerden yapılmamıştır.

bir çiftin cinsel hayatını bir kontratla düzenlemeye kalkmak ve kanunen belirlenmiş evliliğe ait yükümlülüklerini zorla kabul ettirmek düşünebileceğiniz en berbat ve aşağılayıcı bir çeşit kölelik şeklidir.

insanoğlu çirkin bir hayvandır; tüm düşmanların düşmanı, yeryüzündeki en iğrenç yaratıktır.

her başlangıç zordur; ama başlamadan bitişe asla ulaşamazsın.

insan ne düşünür ki? şuna inanabilirsin, buna inanabilirsin; fakat gerçeklik gerçek değildir. sürekli değişir. bir gün şudur, başka bir gün, başka bir şey.

icatlar

alain de botton

mısır gevreği: patenti 1895'te j.h. kellogg tarafından satın alındı. kellogg, mısır gevreğini tesadüfen keşfetmişti: sanatoryumundaki hastalar için hazırlamış olduğu buğday hamuru yanlışlıkla dışarıda unutulunca katılaşmış, gevrekler halinde çıtır çıtır kırılmış, buğday gevreği ortaya çıkmıştı. sonra aynı yöntem mısırda denendi ve başarılı oldu.

konserve açacağı: patenti 1870'te satın alındı.

çengelli iğne: 1849'da icat edildi.

dikiş makinesi: isaac m. singer tarafından 1851'de geliştirildi. 1860'lardan itibaren hazır giyim yaygınlaşmaya başladı; 1870'lerde makinede dikilmiş iç çamaşırları ortaya çıktı.

daktilo: 1867'de icat edildi. daktiloda yazılmış ilk kitap mark twain'in 1883 tarihli mississippi'de hayat'ı oldu.

işlenmiş yiyecekler: 1860'larda britanya'daki crosse and blackwell yılda yirmi yedi galon ketçap üretiyordu. 1880'lerin başında eczacı alfred bird yumurtasız krema tozunu icat etti. sütlü pelte tozu 1870'lerde, jöle yaprakları 1890'larda icat edildi.

aydınlatma: 1830'lardan sonra stearinli mum, daha az dayanıklı olan yağ kandillerinin yerini aldı.

hijyen: 1846'da doulton seramik borular üretmeye başladı; böylece şehirdeki kanalizasyon tertibatında bir devrim oldu. george jennings'in ünlü ayaklı klozeti 1884'te halkın şaşkınlığıyla karşılandı, reklamında da dediği gibi, "on elma ve bir de düz süngeri içine attığımızda iki galonluk suyla silip süpürüyordu."

telefon: 1863'te alexander graham bell tarafından icat edildi.

kuru temizleme: 1849'da jolly-bellin adlı parisli bir terzi tarafından icat edildi. jolly-bellin, bir masa örtüsünün üzerine yanlışlıkla terebentin dökmüş ve döküldüğü yerdeki lekelerin ortadan kaybolduğunu fark etmişti. 1866'dan sonra pullars of perth, jolly-bellin'den aldıkları kuru temizleme fikrini geliştirdi; söz konusu sıvıya petrol ve benzen karıştırarak britanya adalarının dört bir yanına iki günde ulaştırınca bir kuru temizleme hizmeti sunmaya başladı.

24.8.11

yeni şiirler

nazım hikmet


çınarı yıkmak için
vururlar baltayı köküne
evi yakmak için
kundağı temele sokarlar
kartal uçamaz olur
kesilince kanadı

sözüm size fransızlar
"fransa'dan bana ne" demiyorsanız
ve yarın
hürriyetin ölüsünü omzunuzda taşıyarak
bir daha da geri dönmemek üzere
tankların peşince gitmek istemiyorsanız
bırakmayın
dokunmasınlar komünistlere

***

dünyada kiracı gibi değil
yazlığına gelmiş gibi de değil
yaşa dünyada babanın eviymiş gibi
tohuma, toprağa, denize inan
insana hepsinden önce
bulutu, makinayı, kitabı sev
insanı hepsinden önce

kuruyan dalın
sönen yıldızın
sakat hayvanın
duy kederini
ama hepsinden önce de insanın
sevindirsin seni cümlesi nimetlerin
sevindirsin seni karanlık ve aydınlık
sevindirsin seni dört mevsim
ama hepsinden önce insan sevindirsin seni

***

komünistler, bir çift sözüm var size
ister devlet başında olun, ister zindanda
ister sıra neferi, ister parti katibi
lenin girebilmeli her zaman, her mekanda
işinize, evinize, bütün ömrünüze
kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi

bakmasını bilemezsen
ağaç bile dikme
elinde kuruyan ağaç
dert olur adama
yüzmek suda öğrenilir, diyeceksin
doğru
doğulursan
bir sen boğulursun ama

istiklal otobüs değil ki
birini kaçırdın mı öbürüne binesin
istiklal sevgilimiz gibidir
aldattın mı bir kere
zor döner bir daha

insanın yurdu bir kat daha kendinin olur
toprağına, suyuna karıştıkça kanı
yaşamış sayılmaz zaten
yurdu için ölmesini bilmeyen millet

yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden
teper ha babam teper
paralanmaz
teper taşlı yolları
bir vapur geçer varna önünden
uy karadeniz'in gümüş telleri
bir vapur geçer boğaz'a doğru
nazım usullacık okşar vapuru
yanar elleri

çok yorgunum, beni bekleme kaptan
seyir defterini başkası yazsın
kubbeli, çınarlı mavi bir liman
beni o limana çıkaramazsın

***

acayipleşti havalar
bir güneş, bir yağmur, bir kar
atom bombası denemelerinden diyorlar

stronsium 90 yağıyormuş
ota, süte, ete
umuda, hürriyete
kapısını çaldığımız büyük hasrete

kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm
ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz
ya dünyamıza inecek ölüm

***

analardır adam eden adamı

koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer
kışın, sabaha karşı rüzgarda tahta cumbalar
ve bir sac mangalın küllerinde
uyanır uykudan büyük istanbul'um

***

içimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın
gitmez gözümden hayali haliç'e inen yolun
iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış
evlat hasretiyle hasreti istanbul'un

***

memleketim, memleketim, memleketim
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım
son mintanım da sırtımda paralandı çoktan
şile bezindendi

sen şimdi yalnız saçımın akında
enfarktında yüreğimin
alnımın çizgilerindesin memleketim
memleketim
memleketim

***

işte geldik gidiyoruz
hoşça kal kardeşim deniz
biraz çakılından aldık
biraz da masmavi tuzundan
sonsuzluğundan da biraz
ışığından da birazcık
birazcık da kederinden
bir şeyler anlattın bize
denizliğin kaderinden
biraz daha umutluyuz
biraz daha adam olduk
işte geldik gidiyoruz
hoşça kal kardeşim deniz

23.8.11

ii. abdülhamit

salah birsel

"eski roma'nın sezarları, rusya'nın çarları gibi türk'ün tahtında oturan zorba ve zalim bir hükümdarın en korkup çekindiği ve boğmak istediği şey düşünce ve sanattır. düşünce ve sanatın ihtilal ve devrime yeşil ışık tutacak bir kalk borusu, saray ve tahtları yıkacak bir yangın, zalimleri kendi kanlarıyla boğacak bir silah olmasından korkuluyordu. düşünür ve şair! işte onların en amansız düşmanları. bundan dolayıdır ki, halkçılık, ulusçuluk, yurt ve özgürlük üzerine yazı yazılamıyordu. 1897 yılında yunan savaşı ilan olunduğu zaman ben halkçı ve ulusçu ülkümün ilk yapıtını ortaya atmak fırsatını bulmuştum. o zamanlar maarif nezareti'nde "teftiş ve muayene heyeti" vardı. basılacak kitapları bu kurul incelerdi. bunların cellat satırına benzeyen düşünce ve sanat katili kalemlerinden kurtulabilen kitaplar pek azdı. benim ilk yapıtım olan "türkçe şiirler"i bu kurulun başkanı hasip efendi inceledi. değerli bularak bastırılmasına izin verdi. hiç kuşku yok, özgürlük "bir ulusun öldükten sonra dirilmesidir." biz de 10 temmuz'da dirildiğimizi anladık. artık "zorbanın nasibi ya bir mezar, ya zindan" diye şiirler yazabiliyordum. ne yazık ki, bu sevincimiz sürekli olmadı. memlekette yeni karışıklıklar başladı. parti tutkuları ve çekişmeleri çıktı ortaya. ben bozgunculuk yüzünden ulusların bağımsızlıklarını yitirebileceğini yazıyorduysam da kimseler bana mısın demiyordu." (mehmet emin yurdakul)

sultan hamit orta boyludur. bir ulu hakan için orta boy pek övünülecek bir şey değildir ama abdülhamit onu "ortanca dağları ben yarattım." diye kasılmak için kullanır.

gözleri tahrirli yeşildir. daha doğrusu yeşil ile mavi arası eladır. gözlerinin çevresi de az biraz halkalıdır. bakışları -bunu kızı ayşe osmanoğlu söylüyor- zeka ve duygu yüklüdür. saçları, yine bir hakana yakışmayacak biçimde döküktür. yüzü beyazdır. pala gibi eğri ve iri burnu bu soğuk ve solgun yüzü -bunu da bir ingiliz yazarı söylüyor- ikiye ayırır. bedeni ise yüzünden aktır. elleri orta büyüklükte ise de biçimlidir. ayakları da ne küçük ne büyüktür.

"kara tahsin" adıyla ün salmış mabeyin başkatibi tahsin paşa'nın demesine göre, gür ve kalın bir sesi vardır. belleği öyle herkeste bulunmayacak denli güçlüdür. gel gelelim kuramsal bilgi denilen şeyden nasibini hiç mi hiç almamıştır. çağdaş hükümdarlarla karşılaştırıldığında, ondan bilgisizi yoktur. ne ki, yaşam içinde birtakım görgüler, deneyler elde etmiştir ki, bu, onun 33 yıl sanatlı beste ile türkleri inim inim inletmesine yetmiştir.

mehmet akif de abdülhamit'i yaşamı boyunca bir kez -o da meşrutiyet'ten sonra- görmüştür. o gün abdülhamit açık bir arabada meclis-i mebusan'ın açılış töreninden dönmektedir. akif ise mithat cemal ile birlikte, reşit paşa türbesi'nin oralardadır. kızıl sultan'ı görünce sapsarı kesilir. mithat cemal'de telaş:

"hasta mısın?"

"boyalı sakalıyla abdülhamit'in yüzü birdenbire karşıma çıktı. fena oldum."

gelin görün ki, halk geçip giden arabanın arkasından koşmakta, abdülhamit'e alkış tutmaktadır.

akif, mithat cemal'e bu kez şunları fısıldar:

"aman yarabbi, 33 yıl bu. hala alkışlıyorlar."

22.8.11

romantik sürgünler

edward hallett carr

zekası yerine karakterinin övülmesine önem veren erkek nadirdir.

intihar, bireye açık olan tek yetkin özgür eylemdir; başka her eylem şöyle ya da böyle onun topluma üyeliğini işin içine katar.

tarih, genel olarak, insanların yapamadıklarının değil, yaptıklarının kaydıdır. bu bağlamda, ister istemez bir başarı öyküsü olmaktadır.

21.8.11

f tipi faşizm

şükrü erbaş

sistemin kördüğümü bir konuya en iyi nereden girilir? yüksek duvarlardan, harekete ve dokunmaya duyarlı tellerden, el iziyle geçilebilen cihazlardan, birbirini kesen uzun ve derin koridorlardan, koridorlara sıralanmış 'çok amaçlı' salonlardan, sığınaklardan, özel 'müşahade' odalarından, görüş yerlerinden, elektronik kontrol noktalarından, gardiyan odalarından ve birbiri üstüne kapanan demir kapılardan geçerek varıyoruz, tuvalet dahil 12 m2'lik odalara. yatılacak somya betona gömülü. insanın yaşama alanı bu kadar olunca, somyanın betona gömülmesi çok anlaşılır kalıyor. onlar güvenlik (?) için yapsa da bunu. hareket etse ne olacak diye düşünüyorsun, başka bir konumda odaya sığmaz ki.

küçücük bir masa, üzerinde kırmızı çiçekler; tanıtımı güzelleştirecek! hiçbir sanat yapıtında ironi, bu kadar çarpıcı ve dokunaklı olamaz. ikinci demir kapı havalandırmaya açılıyor. yan yana üç odanın üç konuğu paylaşacak. yaklaşık 50 m2. açılması için tek koşul, 'iyi' bir mahkum olmanız; idarenin sizi sevmesi; 'tredman'a olumlu yanıt vermeniz. terbiye olmuş olmanız kısaca. idarenin uygun gördüğü öteki iki arkadaşınızla, birbirinizden ve gökyüzünden başka bir şey görmeyeceğiniz bu lutfedilmiş beton parçasında, dünyayı ve varoluşunuzun hazzını canınızda duya duya yıllarca -elbette çok sağlıklı- yaşayabilirsiniz! bu biraz da hayal gücünüze ve anılarınızın zenginliğine bağlı. gerçi bu ikisi hayatı kolaylaştırdığı kadar zorlaştırır da; ama çareniz var mı? iki tarafı da keskin bıçaktasınız. yeter ki siz ya da arkadaşlarınız statüyü rahatsız edecek bir itiraz olmayın. bu tek kapınız da açılmaz olur dünyaya!

sonra, yalnız yemek yemenin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorsun. bu, kolunu kaldırdığında biten mekanda yıllarca. "ekmeği uzatır mısın?" diyen olmadan, "bugün çok yoruldum" diyeceğiniz kimse olmadan. bir bardak çayın eşliğinde, kederin de keyfin de kıpkırmızı tüttüğü o uzun konuşmalar geçiyor gözlerinden. yaşamın o en özel buluşma alanları da yok artık. hücrenin yalnızlığını günde üç kez insanın boğazına düğümleyecek bir yalnızlık daha. nasıl bir insan, nasıl bir hınçla düşünür bunu, kalıyorsun. yanındaki ses, "devlet -diyor- insanları iyileştirecek burada!" literatüre geçecek yeni bir hastalık türü: devlete karşı ütopyası olma hastalığı! "üçüncü, dördüncü bir işkence bu; kuşlar bile yiyeceklerini toplayıp birlikte yerken" diyecek oluyorsun, "hayır" diyor ses, "sistemin statüsü bu; bir çeşit eğitim olarak düşünün." yediği yemeğin, insanı yiyeceği bir eğitim; olağanüstü bir modernite! kendiliğinden ve çoktan eğitilmiş bu 'iyi' insan örneğini kapayıp şuraya-

bir bulantı yumağı olarak çıkıyorsun koridora. birden gözün tavanda uzayıp giden borularda, kablolarda.. her hücrenin girişinde vanalar, düğmeler.. bir anlam aramaya çalışırken devletin bekası yetişiyor: "içerde isyan ya da benzeri bir karşı koyma olduğunda ilk müdahale olarak mahkumun elektriği ve suyu kesilecek. ayrıca kapılara vurulmasını önlemek için elektrik verilecek. her şey çok ayrıntılı düşünüldü." bir ya da üç kişinin 12 m2'de çıkaracağı isyan?! anlamak için ayaklanmalar tarihini yeniden okumanın yararı olur mu? ağır demir kapılara zarar verecek çıplak eller iniyor aklına.. ve eğitime yepyeni bir yöntem katkısı! haylaz çocuklar için milli eğitim bakanlığı'na ve ailelere önerilmesinde ulusal yarar var. hapishaneyi beklemez çocuklar, terbiye olmak için..

buranın konukları belli, diyoruz, devletin bekasına: on bir bin dolayında siyasi tutuklu ve hükümlü; 'terör' suçlusu. (terör tanımına girmiyoruz; başka bir ülke var mı dünyada, bu suçlardan bu sayıda mahkumu olan, demiyoruz). bunların çok büyük bir sayısı eline su tabancası bile almamıştır. elbette devletten ayrı, devlete karşı bir ütopyaları vardır. bunun için de binlerce haklı nedenleri vardır. buraya gelmelerine neden olan da bu güzellikleridir. ütopyaları ömürleridir onların. dışardaki insan nasıl dışardan kopuk yaşayamazsa, içerdeki insan da dışardan kopuk yaşayamaz. hatta dışardakinden daha çok dışardadır. bunu sonuna dek korumak ve savunmak isteyeceklerdir. kitaplarını, dergilerini, demokratik haklarını, özsaygılarını, insan olma onurlarını isteyeceklerdir. sizin 'iyi'niz olmak istemeyeceklerdir.

dudakları, sesi, kirpikleri -belki bacakları da- titriyor,  bu kendiliğinden ve çoktan eğitilmiş 'iyi' insan örneğinin. "ama tredman.. -diyor- her şey eskisi gibi olacak da devlet neden harcadı bunca parayı? olur mu hiç?" koridorların duvarlarına çarpa çarpa koyulaşıyor sesi. aranızdaki uzaklığı yeni görüyor. gözleriyle bizi hücrelere sokarak sürdürüyor inanmasını: "mektupları kesilir önce. kitapları, dergileri verilmez. kantinden istedikleri alınmaz. ailesiyle ve avukatı ile görüşmesi engellenir. ortak mekanlara zaten çıkamaz. biz bunun için kapsamlı bir eğitim programı hazırladık. avrupa standartlarını en önce bizim bakanlığımız yakaladı."

bininci koridordan sonra çıkıyorsun dışarıya. üstünde on bir bin insanın gözleri. 'statü' senin dilin değil. sen de devletin bekası olmayacaksın hiçbir zaman. ankara ne kadar uzak. şiir yazan arkadaşların neredeler? gidip bir annenin elini tutacaksın. bu ülkede, her elli kişiden birinin üniformalı olduğunu düşüneceksin birden! acı bir ürpertiyle 'hayır' sözcüğüne yeniden, yeniden sarılacaksın.

f tipi cezaevleri, küçücük bir demokratik hoşgörüsü olmayan bir cezaevi modelidir. "içeri"nin üzerinden dışarıyı tutsak alan bir korku rejiminin ilk ve son durağıdır. sosyal bir varlık olan insanı biyolojik bir varlığa indirgeyen vahşi ve faşist bir modeldir. siyasal/düşünsel her türlü muhalif yapılanmanın hücre hücre parçalanması modelidir. insanın ruhsal ve bedensel olarak çökertileceği bir yalnızlık cumhuriyetidir. bireyin devlete/sisteme karşı yapacağı her türlü itirazın, aklında ve ağzında kurutulması girişimidir. özgür düşüncenin ve hayal gücünün bağlanacağı devlet kazığıdır. ve insanın temel haklarına, varoluşuna, doğasına ve onuruna indirilmiş sürekli bir 12 eylül darbesidir.

karşılama

kemal tahir

mustafa kemal, mersin şehrine gitmiş. koşmuşlar, karşılamışlar. ağalar, beyler, yollara halı döşeyip ellerini öpmeye varmışlar.

kemal paşa, "kaldırın bu halıları! bana numara yapmayın!" demiş. "siz bana önce yoksulları, yani işleyenleri, yani ekip biçenleri, yani çarıklıları gösterin!" demiş.

"deha paşa'm, onlar kıyılarda dikelir, zatını uzaktan seyrederler!" diye cevap vermişler.

"söyleyin, yakına gelsinler!" demiş.

yol açmışlar, kendi ekip biçenler, ayağı çarıklılar, avucu nasırlılar gelmiş. yarıdan çoğu kemal paşa'yı önceden tanıyor. cephelerde yüzünü çok görmüşler. "buyur paşa'm" demişler.

sormuş: "bu konak kimin?"

"ali bey'in!" demişler.

"şu konaklar kimin?"

"veli bey'in!" demişler.

"şu bahçe kimin?"

"hasan ağa'nın!"

"şu tarla kimin?"

"hüseyin ağa'nın!"

"peki sizinkiler hani?"

"...." susmuşlar!

"susmayın, nerde sizinkiler?"

"bizimkiler yok, paşa'm" demişler.

"onlar bunları kapışırken sizin elleriniz armut mu topluyordu? siz ne yapıyordunuz?"

"biz o zaman bu topraklar için savaşıyorduk, paşa'm" demişler.

20.8.11

gorki aramızda

konstantin fedin

aleksandr blok, yaşama, asla sağlığına dikkat etmeyerek, bir şairin en doğal gereksinimi olan şeyi yapmayarak (yani kendisiyle yalnız kalmayarak) tepki gösteriyordu.

her söz alışı, suskunluk andını bozuyormuş gibi olay yaratıyordu.

konuşanı acımasız bir titizlikle dinlerdi.

katil, evliliği aşkın en yüksek ve en saygın biçimi olarak görüyor, insanın çıkarcı güdülerle ya da bencil duygulardan hareketle değil; ancak sevdiği kişiyi mutlu etmeye kesin kararlı olduğu zaman evlenmesi gerektiğine ilişkin güçlü inancını dile getiriyordu.

arabayla giderken yayalar insana hep kinle bakıyor: bir burjuva.

edebiyat değerli bir şeydir; çünkü yaşamdan başkadır. ondaki üstünlük ne savaşla, ne devrimle, ne ekmekle ne de odunla ilgili olmasıdır.

bana kuşkuyu insanın kendini kitaba soyut ve fazla mutlak bir saygıdan kurtarmasında bir araç olarak öneriyor.

çoğu zaman, bir sürü deneyimden geçmiş kişiler, isteseler, yazar olmak için masaya geçmelerinin yeterli olacağına inanıyorlar. dinlemeyi bilmenin, hatta müzik dinlemeyi bilmenin ille de beste yapmayı bilmek anlamına gelmediğini onlara anımsatmak gerekiyor.

tiyatro dünyasının övgüye değer bir kuralına çok iyi uyuyordu bu: nezaket gereği kabul edilen piyesleri asla sahnelememek.

sanat; araştırmaların, acıların ve düşüncelerin ürünüdür. sanat ciddi bir şeydir, baş yargıca, yani insana karşı sorumluluk yüklenir.

büyük olanın yinelenmesi onu büyük olmaktan çıkarır.

büyük bir edebiyat dehasıydı. belki de daha yükseğe çıkmak için gereken basitlikten yoksundu.

şaka ve gülme asla boşa gitmez, bunlar dünyanın en iyi eğitimcileridir.

gece ne denli karanlık olursa, yıldızlar o denli parlak olur.

insan alçaktır, her şeye alışır.

insan tanıdığı birini ameliyat etmekten pek hoşlanmaz.

doktorların hastalarına bir çocuk gibi davranma alışkanlıklarının ötesinde, yaşamdan ve ölümden çok basit bir biçimde konuşmayı da biliyordu.

çarpan bir yüreği ellerinizin arasında tutarken duyduklarınızı başka hiçbir şeyle karşılaştıramazsınız.

başarılarından övünmez ve tersine bunlara kendisi de şaşıyor gibi görünürse, elbette hastalarında eksiksiz bir güven uyandırır.

raflardan kitap ciltlerini alırkenki acelesinden, bu beklenmedik armağan için ettiğim teşekkürden duyduğu hoşnutluktan, sologub’un gizli dramını anladım: yalnızlığa mahkum edilmişti. en küçük ilgi işareti, katı yürekli bu adamı tarif edilemez bir biçimde duygulandırıyordu.

acı gösterileri boştur; çünkü yazgı acımasızdır.

yazan yanıta gereksinim duyandır, yanıt vermesi beklenen sessizliği korur.

gorki: benim için her kitap bir harikadır.

şaşırtıcı bir yanı var: koşarak yaşıyor ve iç yaşamına engel olan ne varsa hepsinin üstünden atlıyor.

sanatçı her zaman son derece alıngandır. kolayca yaralanır. çevreden gelen en küçük etkiye tepki gösterir. ağırca bir darbe onu öldürebilir.

ölmekte olan bir aşk hep acı verir.

kalıcı bir şey yaratmak için, sağlam bir temele sahip olmak zorunludur. gelecek bizi kaygılandırır, geçmiş ise zapt eder. bu yüzden bugün gözümüzden kaçar.

gorki: acılardan mutlaka nefret etmek gerekir; çünkü onları yok etmenin tek yolu budur. acı insanı, o büyük ve trajik varlığı alçaltıyor.

insanda kötü olanı bulmaktan daha kolay hiçbir şey yoktur.

gorki: hep yararı dokunsa bile, kendi başına yanılmak başkalarının yanlışlarını yinelemekten daha iyidir.

gorki: insanın tüm kusurlarının ve erdemlerinin canı cehenneme! benim için insanın değeri bundan değil, yaşama arzusundan, kendini aşma, geçmişin düğümlerinden, dar halkalarından kurtulma, hep daha yükseğe çıkma, en eksiksiz uyuma yönelir gibi görünürse de gerçekte insanın kendini içine kapattığı sakin bir hücre yaratmaya yönelen aklın oyunlarını aşma inadından gelir.

gorki: dahi yazarların hemen hepsinin üslubu kötüdür, vasat mimarlardır; ama onlarda insan plastiktir, neredeyse gözle görülürdür.

gorki: eğer sanat dürüst ve özgürse, asla keyfiliğe bağlı değildir. bunlar yaşamın kutsal kitaplarıdır. onları yaratan insanın, hem büyük ve sefil, hem de neşeli ve trajik olan o insanın kutsal kitaplarıdır.

gorki: dil üzerine, biçim üzerine çalışmak, yazarın yaşamının amacıdır.

cennetin kapısındaki ruhun öyküsü:
aziz pyotr sorar:
- haydut musunuz?
- evet.
- adam öldürdünüz mü?
- evet.
- pişman mısınız?
- evet.
- cennete girin.

gorki: sovyetler ülkesi gerçek insanlar doğuruyor sevgili fedin, onlara duyduğum hayranlık bitmek bilmiyor ve ne olacaklarını, ne yapacaklarını görmek için hiç değilse beş yıl daha yaşamak istiyorum.

gorki: eğer ciddi bir şey yapacak gücünüz varsa, ucuz şeylere alışmayın. daha çok çalışın, okuyun ve insanları gözleyin, sinirlenin. ve sonra, sanatçı olmaya karar verirseniz gücünüzü sakınmayın!

18.8.11

çalınan mektup

edgar allan poe

maddesel dünya, maddesel olmayana benzer örneklerle dolup taşar, böylece yavan dogmalar, gerçekle biraz renklenir, eğretilemeler ya da benzetiler, hem bir görüşü pekiştirmeye hem de bir tanımı zenginleştirmeye yarar.

hayatında hiç bayılmamış olan bir kimse, yanan bir kömür parçasında tuhaf saraylar, çılgınca gülümseyen yüzler bulamaz; birçoklarının gözüne görünmeden havalarda süzülüp giden üzgün hayalleri göremez; yeni açmış bir çiçeğin kokusuna kapılarak düşüncelere dalamaz; daha önce hiç dikkatini çekmemiş olan bir ezginin getirdiği yeni yeni anlamlarla şaşkına dönemez.

yukarılara tırmanmak, inmekten çok daha kolaydır.

haritayla oynanan bir bulmaca vardır. oyunculardan biri, öbüründen bir sözcüğü -bir kent, ırmak, devlet ya da bir imparatorluk- kısaca haritanın rengarenk, karmaşık yüzeyinde yer alan herhangi bir sözcüğü bulmasını ister. oyunun acemisi, karşısındakileri kıstırmak amacıyla küçücük harflerle yazılmış adları bulur; oysa usta oyuncu, iri harflerle haritanın bir ucundan öbürüne yayılan sözcükleri seçer. bunlar, tıpkı sokaklardaki ilanlar ya da tabelalar gibi çok göze battıkları için dikkat çekmezler, işte buradaki fiziksel yanılgı, zekanın bu çok açık seçik, çok sivri uyarıları gözden kaçırmamak adına çektiği manevi kaygının yansısıdır.

uykuların en derininden bile kalkarken, bir düşün ince ağlarını yırtarız. ama bir saniye sonra, o ağ öyle öyle çelimsizdir ki, gördüğümüz düşü hatırlamaz oluruz. bir baygınlıktan ayılırken iki basamak vardır: birinci basamakta aklın ve ruhun uyandığı, ikincisinde de madde olarak varlığımızın uyandığı duyulur. ikinci basamağa vardığımızda birincide hissettiğimiz şeyleri hatırlayabilseydik, daha ötedeki boşluğun anıları arasında bu duyguları açık seçik bulabilmemiz gerekirdi.

17.8.11

iki yol

robert frost



iki yol ayrılıyordu sararmış bir ormanda
birinden birini seçmeliydim bir an önce
uzun süre durup baktım birine
uzanıp gidiyordu ağaçların altında
eğrile büküle göz alabildiğine

öbür yolu seçtim sonunda, aynı güzellikte
çok daha çekici ilkinden belki de
albenili ve çimenlerle örtülü boydan boya
ne ki oradan geçenler daha önce
aynı ölçüde aşındırmışlardı ikisini de

ve o sabah kaplıydı o iki yol da
kimsenin ayak basmadığı yapraklarla
ah, bir başka gün ilk yolda karar kıldım
her yolun başka bir yola vardığını bildiğimden
kuşkuluydum bir gün geri döneceğimden

yıllar, yıllar sonra bir gün
şöyle diyeceğim iç çekerek:
iki yol ayrılıyordu bir ormanda ve ben
vurdum daha az gidilmiş yola
ve buradaydı işte bütün fark da

bukalemun

anton çehov

polis komiseri oçumelov pazar alanından geçiyordu. yepyeniydi paltosu. küçük bir paket vardı elinde. üç beş adım arkasından, tepeleme böğürtlen dolu bir sepetle -sergilerden toplamışlardı bu böğürtlenleri- kızıl saçlı bir bekçi yürüyordu. sessiz mi sessizdi pazar alanı. kimsecikler yoktu. dükkanların, meyhanelerin açık kapıları aç birer ağız gibi mahzun, kederli bakıyorlardı alana. dilenciler bile yoktu bu kapıların önlerinde.

ansızın bir ses duydu oçumelov. birisi: "ısırırsın ha, mendebur hayvan! bırakmayın onu, çocuklar!" diye bağırıyordu. "bu devirde adam ısırırsın demek! yakalayın onu, tutun! a... a!

bir köpek havlıyordu. oçumelov başını çevirip baktı. tüccar piçugun'in odun deposundan bir köpek yıldırım gibi koşarak çıkmış, korkuyla çevresine bakınıyordu. yakası kolalı patiska gömlek giymiş, ceketinin önü açık bir adam kovalıyordu onu. koşarken bedenini öne verip atladı adam, yere düşerken köpeği arka bacaklarından yakaladı. köpek bu  kez daha da acı havlamaya başladı. sağdan soldan "bırakma!" diye bağırıyorlardı. dükkanlardan uykulu yüzler uzandı. biraz sonra odun deposunun önünde büyük bir kalabalık toplanmıştı.

bekçi, "bir şey oldu galiba efendim." dedi.

oçumelov sola yarım çark edip kalabalığın yanına gitti. tam kapının önünde, yukarıda sözünü ettiğimiz, ceketinin önü açık adam duruyor, sağ elini havaya kaldırmış, kalabalığa kanlı parmağını gösteriyordu. çakırkeyifti. yüzünde şöyle demek istiyor gibi bir ifade vardı: "şimdi yüzeceğim derini, şeytan yavrusu!" havaya kaldırdığı kanlı parmağı bir zafer bayrağıydı sanki. adamı tanımıştı oçumelov. kuyumcu ustası hryukin'di. kalabalığın ortasında, yerde, ön ayaklarını iki yana açmış, zangır zangır titreyen suçlu oturuyordu. sivri yüzlü, sırtında sarı bir leke olan beyaz bir köpek yavrusuydu bu. yaşlı gözlerinde keder, korku vardı. oçumelov kalabalığı yarıp orta yere çıktı.

"ne oluyor burada?" diye sordu. "niçin toplandınız? ne oldu o parmağına? kimdi bağıran öyle?"

hryukin eliyle ağzını kapayıp öksürdükten sonra anlatmaya başladı:

"yoluma gidiyordum efendim, kimseye dokunduğum yoktu. mitri mitriç'le odun işinden konuşuyorduk, bu mendebur hayvan birden kaptı parmağımı. bağışlayın beni, çalışan bir insanım ben, parmağım gereklidir bana. ince işle uğraşırım. bu parmakla belki bir hafta çalışamam, ödesinler zarar ziyanımı. biliyorsunuz efendim, hayvanlar insanlara zarar verebilir diye bir şey yasalarda bile yoktur. her köpek önüne gelene saldırıp ısıracaksa, hiç yaşamayalım daha iyi.

oçumelov kaşlarını oynattı, öksürdü, sert bir sesle:

"hım!" dedi. "anlaşıldı. pekala. kimin bu köpek? bırakmayacağım bunun peşini. köpeğinizi sokağa salmanın nasıl olacağını göstereceğim size! emirlere boyun eğmek istemeyen bu gibi beylerle ilgilenmenin zamanı gelmiştir artık! o namussuz herifi öyle bir cezalandıracağım ki, görecek dünyanın kaç bucak olduğunu!" bekçiye döndü polis komiseri: "yeldırin, şu köpeğin sahibinin kim olduğunu öğren, bir tutanak hazırla! köpeği de geberteceğiz. hemen! yüzde yüz kuduzdur. kimindir bu köpek?"

kalabalığın arasından biri:

"galiba general jigalov'un!" dedi.

"general jigalov'un mu? hım! paltomu çıkar yeldırin. ne korkunç bir sıcak bu! yağmur yağacak besbelli." hryukin'e döndü: "yalnız bir şeyi anlayamıyorum. nasıl oldu da ısırabildi seni bu köpek? parmağına kadar nasıl uzandı? küçücük bir hayvan; oysa sen sırık gibisin! kimbilir, belki de bir çiviye takıp kanatmışsındır parmağını, sonra da bu yalanı uydurmuşsundur. bilirim çünkü.. senin gibileri! çok iyi bilirim ben!"

"elinde sigara vardı efendim, hayvanın yüzüne yaklaştırıp kızdırıyordu onu, gülüşüyorlardı. köpek de aptal değil tabi, birden ısırdı. bu adamda kabahat efendim!"

"yalan söylüyorsun, şeytan suratlı! görmedin, ne diye yalan söylersin? sayın polis komiseri zeki insandır, kimin yalan, kimin doğru söylediğini hemen anlar. ben yalan söylüyorsam, çıkarsın beni yargıcın karşısına. yasada her şey açık açık anlatılmıştır. herkes eşittir artık. benim kardeşim de jandarmadır. tanımak isterseniz eğer..

- bir şey soran olmadı sana, kes sesini!

bekçi kendine güven dolu bir sesle:

"hayır!" dedi, "generalin köpeği değil bu. böyle köpeği yok generalin. daha çok av köpeğidir onunkiler."

"kesin biliyor musun bunu?"

"biliyorum efendim."

"ben de biliyorum. generalin köpekleri cinstir, değerli köpeklerdir; oysa bir de buna bakın! ne tüyü var ne de biçimi. iğrenç bir yaratık. general böyle bir hayvanı saklar mı evinde hiç? aklınız alıyor mu bunu? böyle bir köpek moskova'da ya da petersburg'da görülse, ne olur biliyor musunuz? yasa masa dinlemez, hemen gebertirler onu! haklısın hryukin, bırakma bu işin peşini. cezasını çeksin, kimse sahibi! artık.."

bekçi dalgın, mırıldanıyordu:

"belki de generalindir efendim. alnında yazmıyor ki. geçen gün bahçesinde görmüştüm buna benzer bir köpeği."

kalabalıktan bir ses duyuldu:

"evet, evet, generalindir!"

"hım! giydir paltomu yeldırin'ciğim. hava serinledi galiba. üşüyorum. bu köpeği alıp generalin evine götür, sor bakalım onların mı? köpeği benim bulup yolladığımı söyle. bir daha da hayvancağızı sokağa bırakmamalarını hatırlat hizmetçilere. değerli bir köpektir belki; her domuz, elindeki sigarayı burnuna sokacak olursa, terbiyesi bozulur hayvanın. ince ruhlu bir yaratıktır köpek. sen de indir şu elini, budala! ne diye havada tutuyorsun pis parmağını! sensin suçlu!"

"generalin aşçısı geliyor, ona soralım. ey prohor! bir dakika gelsene buraya, canım! şu köpeğe bakıver bir. sizin mi bu?

"amma da yaptınız! yok bizim böyle bir köpeğimiz."

oçumelov:

"tamam" dedi, "öğrendik öğreneceğimizi. sokak köpeğidir bu. iki saat kafa şişirmeye gerek yok. sokak köpeğidir dediysem, sokak köpeğidir. gebertilecek."

prohor devam ediyordu:

"bizim değildir. geçenlerde bize konuk gelen generalin kardeşinindir. bu cins köpekleri sevmez general. kardeşi sever."

oçumelov gülümseyerek:

"generalin kardeşi geldi mi?" dedi. "vladimir ıvaniç ha? vay canına! bilmiyordum! kalacak tabi biraz?"

"kalacak."

"bak hele.. özlemişti kardeşini general! bilmiyordum geldiğini. onun köpeği demek bu? çok sevindim. al onu. sevimli bir hayvan. kıvır kıvır tüyleri var. şu adamın parmağını ısırmış. ha-ha-ha! niçin titriyorsun cici köpek? gel bakayım, gel. kızıyor yaramaz. şunun güzelliğine bakın."

prohor köpeği çağırdı, odun deposundan uzaklaştı onunla. kalabalık kahkahalarla gülüyordu hryukin'e, oçumelov sert bir sesle gözdağı verdi ona:

"cezasını çekeceksin bu yaptığının!"

sonra paltosunun önünü kapayıp uzaklaştı pazar alanından.