la bruyere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
la bruyere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.09.2018

aşk, lüks ve kapitalizm

werner sombart

bir toplumda özgür aşk, bağımlı aşkın yanında yuvalanmaya başladığında, bu yeni aşka hizmet edecek kadınlar da ya namuslu ailelerin baştan çıkartılmış kızları ve zina düşkünleridir ya da orospulardır.

la bruyere: maliyeci başarısızlıkla pençeleştiğinde saray adamları onun içn "o bir burjuva, bir hiç, bir hödüktür." der; başarılı olduğunda ise hemen gidip kızını isterler.

montesquieu: maliyecinin kazanç getiren mesleği nihayet saygıdeğer bir meslek olmayı da vadettiğinde her şey kaybedilmiştir artık. o zaman bir tiksinmedir sarar bütün diğer mevkileri; tüm anlamını yitirir şeref; ağır işleyen ve doğal olan araçlar kendilerini göstermekten yoksun kalır, yönetim ise temelden sarsılmıştır artık.

tarihin değişik dönemlerine has özelliklerin ayrımını yapabilme gücü ve sezgisi yalnızca en iyi tarihçilere özgüdür.

lorenzo valla: hazdan başka bir şey değildir aşk; şaraba, kumara ve bilime nasıl aşıksam kadınlara da öylece aşığım: diyeceğim o ki: şarap, kumar, bilim ve kadınlar gönlümü hoş eder. haz almanın kendisi yaşamda erişilebilecek nihai anlamdır. insan öyle üstünkörü bir amaç uğruna bir şeyden haz almaz. hazzın kendisidir amaç.

aşk, doğası gereği gayri meşrudur ya da daha doğrusu, meşruluğa karşıdır. ve bir kadın, dişi olma, güzel ve sevilmeye değer olma özelliklerini, evlilik gibi herhangi bir toplumsal kuruluşun uyguladığı baskı sonucunda ne kaybeder ne kazanır.

baldassare castiglione: hiçbir saray, dilediği kadar büyük olsun, kadın olmadan görkem veya şatafat yönünden gelişemez, ne de bir saray adamı, kadın aşkıyla dolup taşmaksızın hiçbir anlam ifade etmez veya yaptıklarında bir anlam olmazdı.

mme. d'oberkirk: bu zamanın en şiddetli iptilalarından biri, her şeyle kendini helak etmektir.

zengin tüccar müsveddelerine lüks gelişiminde körü körüne ayak uydurma saplantısı içindeki soylulara, burjuva zenginliğinin birdenbire artış gösterdiği bütün ülkelerde her zaman rastlarız.

montesquieu: pekala lüks olmalıdır! eğer zenginler bu denli harcama yapmasaydı yoksullar aç kalırdı.

"israf, insana zarar verici bir kusurdur; ama ticarete değil."

wilhelm von schröder: lüksün taşrada çok daha büyük olmasını arzulardım; çünkü zenginlerin görkemi, çok sayıda zanaatkar ve yoksulu besliyor.

kendisi gayri meşru aşkın meşru bir çocuğu olan lüks, kapitalizmi doğurmuştur.

5.03.2017

yalnız yaşam

schopenhauer

insanın bu dünyada yalnızlık ve bayağılıktan birini seçmekten başka şansı yoktur.

insanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. onları hem topluma hem de uzak ülkelere yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir. bu yüzden, sürekli dışarıdan ve üstelik çok güçlü, yani özü kendilerininkine benzeyen bir uyarılmaya gereksinirler. bu uyarılma olmadan, zihinleri kendi ağırlığı altında çöker ve ezici bir uyuşukluğa düşer.

tek tek kişilerde, yalnızlık ve kendini yalıtma eğilimi, her zaman kişinin entelektüel değerinin ölçüsüne göre ortaya çıkacaktır. çünkü bu eğilim, salt doğal, doğrudan doğruya gereksinimlerin ortaya çıkardığı bir eğilim değil, daha çok bulunulan deneyimlerin ve bu deneyimler üzerine düşünmenin sonucudur; yani insanların çoğunun ahlaki ve entelektüel açıdan sefil niteliği hakkında ulaşılmış bir kavrayıştır; bu sefillikte en kötüsü, bireylerin birbirlerinin ahlaki ve entelektüel yetersizlikleri üzerinden dolap çevirmeleri ve karşılıklı olarak birbirlerinin ekmeğine yağ sürmeleridir. bunun sonucunda insanların çoğuyla ilişki kurmayı hazzedilmez ve hatta katlanılmaz kılan, her türlü, son derece çirkin olay ortaya çıkmaktadır. bu dünyada zaten çok sayıda kötü şey varken, toplum bunların en kötüsü olarak kalmaktadır. bu yüzden, arkadaş canlısı bir fransız olan voltaire bile, "yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor." demiştir.

entelektüel açıdan yüksek bir insana, yalnızlık ikili bir yarar sağlar: birincisi, kendi kendisiyle olmak ve ikincisi, başkalarıyla birlikte olmamak. "tüm belalar, yalnız kalma yeteneğimizin olmayışından gelir başımıza" diyor la bruyere. arkadaş canlılığı, bizi büyük çoğunluğu ahlaki açıdan kötü ve entelektüel açıdan bön ya da yanlış olan varlıklarla ilişki içine soktuğu için, en tehlikeli ve hatta yıkıcı eğilimlerden biridir. arkadaş canlısı olmayan biri, böyle varlıklara gereksinmeyen biridir. kendi başına, topluma gereksinmeyecek denli çok şeye sahip olmak bile yeterince büyük bir mutluluktur; çünkü hemen hemen tüm acılarımız toplumdan kaynaklanır ve mutluluğumuzun sağlıktan sonraki en önemli unsurunu oluşturan zihinsel huzur her toplum tarafından tehlikeye sokulur ve önemli ölçüde bir yalnızlık olmadan var olamaz. zihinsel huzur mutluluğuna nail olabilmek için, kinikler her türlü mülkten uzaklaşırlar. aynı amaçla toplumdan uzaklaşan biri, en bilgece yöntemi seçmiştir.

chamfort: bazen, yalnız yaşayan birinin, toplumu sevmediği söylenir. bu durum, bir kişinin gezintiye çıkmayı sevmediğini söylemeye ve bunun kanıtı olarak da, geceleri bondy ormanında gezmeye çıkmayı sevmediğini göstermeye benzer.

yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. zaman zaman bundan yakınacaklardır; ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.

iç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir; yani sakin, alçak gönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. çünkü bir kişi kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar.

buna karşılık öteki aşırı uçtaki kişi, sıkıntıya düşer düşmez hemen ne pahasına olursa olsun oyalanmayı ve topluma karışmayı isteyecektir ve her şeyle kolaylıkla yetinecek, kendi kendisinden kaçtığı gibi kaçmayacaktır onlardan. çünkü, herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta, bir kişinin kendinde neye sahip olduğu ortaya çıkar: işte aptal adam, kendi zavallı bireyselliğinin sırtından atamayacağı yükü altında inim inim inliyor; öte yanda yüksek yetenekli kişi, en ıssız ortamı bile kendi düşünceleriyle şenliklendiriyor ve canlandırıyor. bu yüzden seneca'nın söylediği çok doğrudur: omnis stultitia laborat fastidio sui (lat. aptallık kendi kendisinden bıkmaktan mustariptir.)

her bir arkadaş canlılığı, kendi entelektüel değeriyle ters orantılıdır ve "o, toplum içine girmekten hoşlanmaz" demek, hemen hemen "o, büyük özellikleri olan bir adamdır" demektir.

bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa, başkaları onun için o kadar az şey ifade ederler. içsel değeri ve zenginliği olan insanları, başka insanlarla bir arada olmayı, belirgin bir kendini yadsımayla aramak bir yana, bu bir arada olmanın istediği fedakarlıkları yapmaktan bile uzak tutan şey, belirli bir her şeye yeterlilik duygusudur. sıradan insanlar bunun tam tersini arkadaş canlılığı ve uyumluluk içinde yaparlar. çünkü bunlar için başkalarına katlanmak, kendi kendilerine katlanmaktan daha kolaydır. dünyada gerçekten değerli olana saygı gösterilmez ve saygı gösterilenin de hiçbir değeri yoktur. bu yüzden kendi köşesine çekilmiş olmak, değerliliğin ve seçkinliğin kanıtı ve sonucudur.

29.04.2014

uzun lafın kısası

boris vian: her bekleyişte kederli müzik parçalarının kekremsi tadı vardır.

alain: bu dünyada hiç kimse kendisinden daha korkunç bir düşman bulamaz.

anne frank: bir insanı onunla iyice bir kapışmadan tanımaya, ne mal olduğunu anlamaya imkan yok. o zaman iç yüzlerini ortaya koyuyorlar.

will self: dünyada, yaşamları ucuz romanlardaki karakterlerin yaşamlarına benzeyen insanlar vardır.

clarissa p. estes: eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

euripides: bir çocuk doğurmaktansa üç kez savaşa gitmeyi yeğlerim.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

patrick white: alçak gönüllülüğün ömrü kısadır; her defa yeniden sancılar içinde doğması gerekir.

william randolph hearst: kötü kurumlardan ve kötü siyasetlerden ancak cinayetle kurtulunabiliyorsa cinayet işlenmelidir.

theodor adorno: her vecd, gerçekleşerek kendi kavramına karşı günah işlemektense, nihai olarak feragat yolunu seçer.

la bruyere: büyük bir servet sahibi olmadan sevmek acıklı bir şeydir.

samuel beckett: başlamaktır zor olan. her noktadan yola çıkılabilir. ama karar vermek gerekir. insan ararken bir şeyler işitir. bu da bulmayı engeller. düşünmeyi engeller. yine de düşünür insan.

30.12.2012

yakalanan zaman

marcel proust

insan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, önce onu reddetmek zorundadır.

hepimiz gazeteleri aşık kadar kör, gözlerimiz kapalı okuruz. olayları anlamaya çalışmayız. başyazarın tatlı sözlerini metresimizi dinler gibi dinleriz. mağlup ve mutluyuzdur; çünkü kendimizi mağlup değil, galip zannederiz.

la bruyere: insanlar çoğunlukla sevmek ister; ama bunu nasıl yapacaklarını bilmezler; yenilgi peşinde koşar; ama bulamazlar; deyim yerindeyse, özgürlüğe mecbur olurlar.

dünya bir tek hamlede yaratılmadı; her gün yeniden yaratılmak zorunda.

aşklarımızı çevreleyen sosyal ve doğal ortamı neredeyse hiç düşünmeyiz. denizde fırtına ortalığı kasıp kavurur, gemi beşik gibi sallanır; gökyüzünden, rüzgarın savurduğu çığlar yağar ve biz, yaklaşmaya çalıştığımız bedenle birlikte minnacık bir yer kapladığımız bir muazzam dekora sırf yarattığı rahatsızlığa bir çare bulmak için, en fazla bir saniye dikkatimizi yöneltiriz.

sevdiğimiz insanlar, her zaman açıkça seçemesek de peşinde koştuğumuz bir hayali özlerinde barındırırlar.

korkunun boyutunun korkuyu yaratan tehlikenin boyutuyla orantılı olduğunu zannetmek yanlıştır. insan uyuyamamaktan korkup düellodan hiç korkmayabilir, sıçandan korkup aslandan korkmayabilir.

sapkınlıklar, marazi kusurun her yere yayıldığı, her şeye hakim olduğu aşklara benzer. en çılgınca olanında bile, aşkı görmek mümkündür.

bazen her şeyin bitmiş gibi göründüğü bir anda, bizi kurtarabilecek bir uyarı gelir; hiçbir yere açılmayan bütün kapıları çalmışken, yüz yıl boyunca nafile aradığımız, istediğimiz yere açılan yegane kapıya bilmeden çarparız ve kapı açılır.

zihnin tam aydınlıkta, doğrudan kavradığı gerçekler, hayatın biz istemeden, bir izlenim aracılığıyla ilettiği, duyularımız aracılığıyla içimize nüfuz ettiği için somut olan; ama zihinsel anlamını da çıkarabileceğimiz gerçekler kadar derin ve zorunlu değildir.

sinema perdesindeki görüntü, gerçekte algıladıklarımıza en benzemeyen şeydir.

muammadan hoşlanan bazı kişiler, nesnelerin içlerinde kendilerine bakan gözlerden bir şeyleri koruduğuna; anıtların, tabloların bize asırlar boyunca, sayısız hayranın bakışlarıyla, sevgisiyle dokunmuş, algılanabilen bir tülün ardından göründüğüne inanma eğilimindedirler.

yaşam sanatı, bize acı çektiren insanları tanrısal biçimlerine ulaşmamızı sağlayacak bir basamak gibi kullanmak ve böylece hayatımızı mutluluk içinde, tanrısal varlıklarla donatmaktır.

beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur; ama zihni güçlendirip geliştiren, kederdir.

mutlu yıllar kayıp yıllardır; çalışmak için bir ıstırap bekleriz. çalışma kavramı, önkoşul olarak ıstırap kavramıyla bağdaşır; yeni bir eseri hayal etmek için öncelikle çekilmesi gereken acıları düşünüp her yeni eserden korkarız. hayatta karşımıza çıkabilecek en iyi şeyin ıstırap olduğunu anladığımız zaman da, hiç korkmadan, adeta bir kurtuluşu hayal eder gibi ölümü düşünürüz.

hayatımın bir tek saati yoktur ki, bana sadece kaba ve yanlış algılamanın her şeyi nesneye yüklediğini, aslında her şeyin aksine, zihinde olduğunu öğretmiş olmasın.

kıskançlık, tablomuzda bir boşluk olduğunda, sokağa çıkıp gerekli güzel kızı arayan başarılı bir personel şefidir. gözümüzde güzelliğini yitirmiş olan kız, onu kıskandığımız için tekrar o güzelliğe kavuşur ve o boşluğu doldurur.

yeryüzünde haz ve ahlaksızlık kadar sınırlı bir şey yoktur.

imgelerin güzelliği nesnelerin ardında, fikirlerin güzelliğiyse önünde bulunur. dolayısıyla, imgenin güzelliği nesneye ulaştığımızda artık bizde hayranlık uyandırmaz; oysa fikrin güzelliğini ancak nesneyi aştığımızda anlarız.

kaygısızca kabullenilemeyecek kadar büyük bir utanç yoktur.

savaş bir açıdan insanidir; bir aşk veya nefret gibi yaşanır, bir roman gibi anlatılabilir ve dolayısıyla, stratejinin bir bilim olduğunu sürekli tekrarlayan kişi savaşı anlayamaz; çünkü savaş stratejik değildir. nasıl sevdiğimiz kadının amacını bilemezsek, düşman da bizim planımızı bilmez; hatta kendimiz de planımızın ne olduğunu bilemeyebiliriz.

bir mala bağlılık, malın sahibine daima ölüm getirir.

alışkanlıklarımız, ilk bakışta imkansız görünen bir hayat tarzına ayak uydurmak konusunda bize, hatta organlarımıza büyük ölçüde imkan tanır. kalp hastası yaşlı usta bir biniciyi, kalbinin bir dakika bile dayanamayacağını zannettiğimiz cambazlıkları peş peşe yaparken görmeyenimiz var mıdır?

bazı kadınlar her on yılda bir adeta yeniden doğar, yeni aşklar yaşar, bazen öldükleri zannedilirken, kocasını elinden kaptıkları genç bir kadını umutsuzluğa düşürürler.

hayat hiç durmadan insanlar arasında, olaylar arasında yeni bağlar kurar, bu bağları birbiriyle kesiştirir, ikiye katlayıp örgüyü sağlamlaştırır ve sonuçta, geçmişimizin en uzak noktasıyla diğer bütün noktalar arasında zengin bir hatıralar örgüsü örerek sonsuz bağlantı imkanları sunar.

kürkten güveler kadar anlayan kürkçü yoktur. hep en güzel kumaşları bulurlar.

en büyük korkularımız da, en büyük umutlarımız da, gücümüzü aşan şeyler değildirler; zamanla korkularımızı yenebilir, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz.

birini tanımak, hele tanıyamayıp kim olduğunu saptamak, aynı isimle ilgili olarak iki zıt şeyi düşünmektir; eskiden var olan, hatırladığımız kişinin artık var olmadığını, şimdi var olan kişinin de, bizim tanımadığımız biri olduğunu kabullenmektir; neredeyse ölüm kadar anlaşılmaz bir muammaya kafa yormak demektir ve zaten bu ölümün bir önsözü, habercisi gibidir.

gerçek hayat, nihayet keşfedilip açıklığa kavuşturulan hayat, dolayısıyla dolu dolu yaşanan tek hayat, edebiyattır.

20.12.2012

çiçek açmış genç kızların gölgesinde

marcel proust

bir kişiye duyulan ve diğer her şeyi dışlayan aşk, daima başka bir şeye duyulan aşktır.

kalıcılık ve süreklilik hiçbir şeye bağışlanmamıştır, acıya bile.

aşkın etrafına çektiğimiz aşırı dar sınırlar tamamen hayat hakkındaki muazzam cehaletimizden kaynaklanır.

nice üstün nitelikli kadın vardır ki, bir dangalağın kendilerini büyülemesine, en ince sözlerini acımasızca kınamasına izin verirler ve onun en yavan şaklabanlıkları karşısında, sevginin sonsuz hoşgörüsüyle kendilerinden geçerler.

isteklerimiz hep iç içe geçtiğinden, hayat karmaşasında bir mutluluğun, onu gerektiren arzuyla tam olarak çakıştığı pek enderdir.

şan ve şöhreti gözümüzde canlandırırken, peşinde koşarken, az sayıda niteliğini somutlaştırırız; kusurlu zihnimiz, şöhretin bizim için birdenbire -ana hatlarıyla- bürüneceğini umduğumuz bütün şekillerini aynı anda hayal edemez.

gördüğümüz birtakım şeylere ancak biz, kendilerine ait bir varlıkları olduğu inancıyla bir ruh kazandırabiliriz; onlar bu verdiğimiz ruhu korurlar ve içimizde geliştirirler.

dehanın yanında, toplum içindeki konumun, resmi mevkilerin hiç değeri yoktur.

nasıl ki en büyük yürek tecrübesine sahip olan rahipler, kendi işlemedikleri günahları en kolay affedebilen kişilerse, en büyük zeka tecrübesine sahip dahi de, kendi eserlerinin temelini oluşturan fikirlere en zıt düşünceleri en kolay anlayabilen kişidir. 

hepimiz, gerçeği dayanılır kılmak için, kimi küçük çılgınlıkları içimizde sürdürmek zorundayızdır.

çok sevdiğimiz bazı rolleri herkesin karşısında o kadar çok oynar, kendi kendimize de o kadar tekrarlarız ki, kanıt olarak, neredeyse tamamen unutulmuş bir gerçekten çok bu hayali rollere daha büyük bir kolaylıkla başvururuz.

gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir; bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir, hissettirdiğimiz tutkular daraltır, alışkanlıksa doldurur.

bir mutluluğu arzu ederiz; ama ona ulaşmanın maddi imkanlarına sahip değilizdir. la bruyere, "büyük bir servet sahibi olmadan sevmek, acıklı bir şeydir." der. yapılacak tek şey, o mutluluğa kavuşma arzusunu azar azar yok etmeye çalışmaktır.

aşkta, savaşın tam tersine, yenildikçe daha ağır, durmadan daha zor şartlar koşarız; her şeye rağmen şart koşabilecek durumdaysak eğer.

kalbimizde bir başkasının hayali sürekli olarak bulunuyorsa, her an parçalanabilecek olan tek şey mutluluğumuz değildir; bu mutluluk yok olup gittikten, biz ıstırap çektikten sonra, ardından, ıstırabımızı dindirmeyi başardığımızda, aynı mutluluk kadar yanıltıcı ve geçici olan şey, sükunettir.

hayattaki en önemsiz ilişkilerde bile, karanlık, yalan, suçlayıcı bir cümlenin kasten, itiraz etsin diye yazıldığını bilen ve böylece olayların hakimiyetini ve inisiyatifini elinde bulundurduğuna -ve bulunduracağına- fazlasıyla sevinen bir muhatap, açıklama istemez. aşkın son derece belagatli, kayıtsızlığın ise meraksız olduğu daha duygusal ilişkilerde, durum haydi haydi böyledir.

hayatımızı bir insana göre kurarız; artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız.

alışkanlık, bir yandan zayıflatır, bir yandan sağlamlaştırır; bir yandan parçalanmaya yol açar, bir yandan da sonsuza dek sürdürür.

yaşlı bir kadının eskiden ne kadar güzel olabileceğini anlamak için, her çizgisini sadece görmek değil, tercüme etmek gerekir.

güzellik, meçhule açıldığını görür gibi olduğumuz yolun çirkinlik tarafından tıkanmasıyla daralan bir varsayımlar dizisidir.

kaybetmekten en çok korktuğumuz zenginlikler, kalbimiz tarafından ele geçirilmedikleri için, dışımızda kalmış olanlardır.

ideal peşindekiler, çoğu kez hakikat tarafından ödüllendirilmezler; kimileri yeteneğini kaybeder, kimileri de asırlardır süren hakimiyetlerini; barışseverlik bazen savaşları artırır, hoşgörü de suç oranını.

la bruyere: sevdiğimiz insanın yanında olunca, konuşmak, hiç konuşmamak, hepsi birdir.

erdemlerimiz özgür, değişken, kullanımı daimi şekilde bize ait şeyler değildirler; zihnimizde erdemlerimiz, karşılaştığımızda kendilerini harekete geçirmeyi görev bildiğimiz olaylara öyle sımsıkı bağlanmıştır ki, karşımıza farklı nitelikte bir olay çıktığında gafil avlanır ve bu erdemlerimizi kullanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.

racine'in her trajedisinde, monsieur hugo'nun bütün dramlarından daha fazla gerçek vardır.

fotoğraf, gerçeğin bir kopyası olmaktan çıkıp bize artık mevcut olmayan şeyleri gösterdiğinde, yoksun olduğu haysiyeti bir ölçüde kazanmış oluyor.

körü körüne hayran olduğumuz kişilerin öyle şeylerini kaydeder, hayranlıkla aktarırız ki, bunlardan çok daha üstün olan birçok şeyi sırf değerine göre yargıladığımızda, sertçe reddederiz; tıpkı bir yazarın gerçek oldukları gerekçesiyle romanında kullandığı vecizelerin ve kişilerin canlı bir bütünlüğün içinde, aksine durgun, vasat bölümler oluşturması gibi.

insanın gözlem yaptığı zamanki zihinsel seviyesi, yaratırkenki seviyesinden çok daha alçaktadır.

tanımadığımız, bizi alışılmış hayattan, görüştüğümüz kadınların kusurlarını eninde sonunda ortaya koydukları hayattan vazgeçmeye zorlayan varlıkların kaçıcılığı, hayal gücünü hiçbir şeyin durduramadığı bir arayış haline sokar bizi. hazlarımızı hayal gücünden arıtmaksa, onları kendilerine, yani sıfıra indirgemektir.

güzel bir metnin değerinin kesin ölçütü, o metni yazarken alınan zevk değildir; zevk, belki genellikle fazladan eklenen; ama yokluğu metnin değerini düşürmeyen, tamamlayıcı bir durumdur sadece. belki de kimi şaheserler esneyerek yazılmıştır.

nesnelere ad olan isimler, daima bir kavrama cevap verir, bu kavram gerçek izlenimlerimize yabancıdır ve bizi bu kavrama ilişkin olmayan her şeyi onlardan ayıklamaya mecbur eder.

istediğimiz şeyi bize vermeyen insanlar, onun yerine başka şeyler verirler.

zevk de fotoğraf gibidir. sevdiğimiz insanın yanında alınan, negatif bir klişedir sadece; bunu daha sonra, evimize döndüğümüzde, insanlarla görüştüğümüz sürece kapısı kapalı olan içimizdeki karanlık odaya girebildiğimizde banyo ederiz.

insan en çok kaçtığı şeyden asla kurtulamıyor.

düşüncelerin zihnimizde yaşadığı ortak hayat içerisinde, aralarında bizi en mutlu eden bir tanesi var mıdır ki, önce gidip tam bir parazit gibi başka bir komşu düşünceden, yoksun olduğu gücün büyük bölümünü almamış olsun?

insanlar bir yaptıklarını durmadan tekrar ederler.

8.08.2009

dar kapı

andre gide

"dar kapıdan girmeye çabalayın. çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. bu kapıdan girenler çoktur. yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. bu yolu bulanlar çok azdır." (matta)

goethe: dünyanın bu ruhta yansıdığını görmek güzel olurdu.

insanları hayatlarının yalnızca bir anına dayanarak yargılamaktan sakınalım.

yeminler benim için aşka hakarettir. onunla ancak ona güvenmeseydim nişanlanmak isterdim.

bir kadınla tartışmaya başladın mı kaybettin demektir.

"insana güvenen insanın vay haline!"

aşkım kendimde sakladığım en iyi şeydir, bütün erdemlerim ona asılıdır, kendi kendimi aşarım onunla. ve onsuz çok sıradan bir yaradılışın o değersiz düzeyine düşerdim. sana kavuşma umuduyla en güç yollar bile bana en iyileri gibi görünecektir.

"hayatını kurtarmak isteyen onu kaybedecektir."

ey kibirli ruhlar
damarlarınızdaki en saf kandan gelen
hangi yanılgıyla
sizi besleyen bir ekmek yerine
öncekinden daha aç bırakan
bir gölge satın alıyorsunuz
böyle sık sık

aşkımızın aradığı şey, gelecekte alacağımız ödül değil. iyi doğmuş bir ruh için üzüntüsünün karşılığında ödül alma fikri kırıcıdır. onun için erdem bir süs değildir: hayır, güzelliğinin biçimidir.

la bruyere: yaşam boyunca bazen bizden saklanan öyle değerli zevkler, öyle tatlı verilmiş sözler vardır ki, bunların bize bağışlanmasını en azından dilemek bile çok doğaldır. ancak erdem yoluyla bunlardan vazgeçildiğini bilmekle geride bırakılabilir bu büyük çekicilik.

sahip olduğun her şeyi sat ve onu yoksullara ver.

31.05.2008

uzun lafın kısası

charles fourier: 
medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.


emma goldman: insanlığın barışa yönelmesi için, despotlara ne bu dünyada ne de öbür dünyada saygı göstermemek gerekir.

henry miller: yarım düzine iyi kitap, hayatının sonuna kadar ruhunu besleyecek yeterli gıdadır.

bret easton ellis: kızların peşinde oldukları şey nezaket değildir.

h.l. mencken: ahlaki kesinlik her zaman kültürel bayağılığın simgesi olmuştur. kişi ne kadar az medenileşmiş olursa, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiğinden o kadar emin olur.

la bruyere: sevdiğimiz insanın yanında olunca, konuşmak, hiç konuşmamak, hepsi birdir.

marquis de sade: en büyük zevklerimden biri sikim kalktığında tanrıya küfretmektir.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

richard dawkins: din, egemen kesim tarafından halkı zaptetmek için kullanılan bir araçtır.

stefan zweig: savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz ederler.