#köylüler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#köylüler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.09.2022

cemiyet

ahmet hamdi tanpınar

politika adamı nerde ve hangi şartlarla yetişir? ne bazı ihtiyaçlara geçici cevaplar vermek ne de telifçi bir iyi niyetle türkiye kurtulamaz. biz masallara yapışmış yaşıyoruz. meselelere ancak etinde ve kemiğinde yaşayanlar cevap verebilirler. fakat bu cins insanlar da bizden olamaz. hakikatte iki ayrı milletiz.

1. henüz idare başında bulunanlar ve onların seçildikleri muhitler, bu muhiti besleyen zümreler.

2. ancak günlük ihtiyaçlarını bilen ve onu günü gününe yaşayan kalabalık. bugün şartlar asıl kuvvetin oraya geçmesini istemiş gibi. onun mevcudiyetini duyuyoruz, o bizi şaşırtıyor ve eziyor.

bu kuvvetin kendinin bir şey yapacağı yok. kendiliğinden hiçbir şey yapamaz; çünkü hakikatlerini görmemiştir. halk henüz köylüdür ve köylü muasır insan değildir. (bizim şartlarımız içinde) kendiliğinden hiçbir şey yapamaz ama onun namına duyanlar ve görenler yapabilirler ve yapmak isterler. fakat onların da bir eksikliği var. onlar bizden değiller. acaba mahkûm muyuz?

onlar niçin bizden değil? onlar tarihi kaybetmişler. bir aksülamelde yaşıyorlar. hakikatte namına konuştukları kitleden de değiller. sefaletlerini almışlar, insanı unutmuşlar. türkülerini almışlar, inançlarını bırakmışlar. hayatlarından iğreniyorlar. zihinden seviyorlar.

biz de bu kitleye karşı böyle değil miyiz? biz de onlara karşıyız. sevmek istiyoruz, sevecek noktayı bulamıyoruz. dışardan sevmek. mühendis gibi, cerrah gibi sevmek. ne ahlak fikri, ne taassup düşmanlığı bizim onlarla böyle karşı karşıya bulunmamızın mazereti olamaz. biz hayatımızı sevmiyoruz. bir cemiyette sınıflar birbirlerine karşı bu vaziyette olursa..

28.12.2020

ölüm

george sand


"alnının teriyle
zavallı yaşamını kazanacaktın
uzun bir çalışma ve didinmeden sonra
işte ölüm seni bekliyor"

hans holbein'ın bir kompozisyonunun altındaki, eski fransızcayla yazılmış bu dörtlük, yalınlığı içinde derin bir üzüncü anlatır.

resim, bir tarlada çift süren bir çiftçiyi betimler. uzakta geniş bir ova, bu ovada yoksul kulübeler göze çarpar. güneş, tepenin ardında batıyor. çetin bir iş gününün sonudur. köylü, üstü başı eski püskü, bodur ve yaşlı bir adamdır. yeddiği atlar zayıftır, bitkindir; saban engebeli ve sert bir toprağa saplanmıştır. bu ter ve didinme sahnesinde yalnızca bir yaratık neşeli ve çeviktir. bu, ürkmüş atların yanı sıra, saban izleri içinde koşan ve atları kamçılayarak yaşlı çiftçiye yamaklık eden düşlemsel bir kişi, kamçılı bir iskelettir. holbein'ın felsefi ve dinsel olduğu kadar üzücü ve gülünç konularının arasına simgesel olarak kattığı bu ürkütücü hayal ölümdür ve ölümün simgesi adını almıştır.

sanatçının yapıtına, hep amansız bir üzünç, korkunç bir yazgı egemendir. bu, insanlığın kara yazısıdır.

16.04.2017

küçük yerlerin ruhu

george sand

küçük yerlerin ruhunu bilirsiniz şüphesiz, dünyanın en kötücül topluluklarıdır bunlar. buralarda iyi insanların değeri hiçbir zaman bilinmez, zeki insanlar doğuştan halk düşmanıdır. budala ya da görgüsüz bir adama ilgi gösterirseniz herkes onun başına üşüşür. biriyle kavga etseniz, bir gösteri izler gibi izlemeye gelir, bahse girer, görme ve duyma konusunda açgözlülüklerinden dibinize kadar sokulurlar. düşeni çamura bulayacak, lanetleyeceklerdir. her zaman, hata yapan zayıf kabul edilir. ön yargılar, eziklikler, hatalarla savaşırsanız, onlara kişisel olarak hakaret etmiş, en değerli varlıklarına saldırmış sayılır, ondan sonra kalleş ve tehlikeli kabul edilirsiniz. adını bile bilmediğiniz insanlar tarafından mahkemelerde tazminat ödemeye çağrılacak, karşınızdakileri dürüst olmayan insanları kastetmiş olduğunuza ikna etmek zorunda bırakılacaksınızdır. ne diyeyim? bu insanlardan biriyle karşılaştığınızda, gün batımı vakti, insanın gölgesi otuz ayak öteye uzandığında bile gölgesine basmaktan kaçının. bütün bu alan o küçük adama aittir ve ayağınızın ucuyla dokunmaya bile hakkınız yoktur. onun soluduğu havayı soluyarak bile hata eder, sağlığınızdan olursunuz. onun çeşmesinden su içerseniz, kurutursunuz. onun köyünde ticaret yaparsanız, satın aldığı mallarla sizi şereflendirmiş sayılır. ona tütün ikram ederseniz, zehirlemişsinizdir. kızını güzel bulursanız, baştan çıkarmak istiyorsunuz demektir. karısının aslında sahip olmadığı erdemleri överseniz, bu durum yüreğinizin derinliklerinde cehaletini aşağıladığınız, soğuk bir ironi yaptığınız anlamına gelir. onun evindeyken iltifatta bulunma gafletine düşerseniz, sözünüzü anlamayacak ve her yerde ona hakaret ettiğinizden söz edecektir. evlerinizi alın ve koruların derinliklerine, ıssız diyarların ortalarına taşıyın. bu küçük yer insanları yalnızca orada rahat bırakacaktır sizi.

10.03.2017

konferans

sabahattin ali

büyük şehirlerimizden birine yakın bir köyde yeni bir yatılı okul açılıyordu. açılış törenine maarif müdürü, müfettişler, şehrin mühimce adamları ve "köycü"ler, bir kafile halinde otomobillerle gittiler. köy halkı, bu golf pantolonlu, kasketli, kara gözlüklü, boyunları fotoğraf makineli kalabalığı, yolun iki yanına dizilerek, derin bir sükutla karşıladı. gelenler derhal yeni yapılan okulun önündeki meydanda toplandılar. henüz kapatılmamış kireç kuyularının, inşaattan sökülmüş tahtaların, kum ve çakıl yığınlarının etrafında geniş bir halka oldular. bunların arkasında, herhalde tahsil çağında oldukları için, köyün küçük yaşlı sakinleri birikmişti. asıl köylüden, civar damlardan bakan birkaç kadından başka, kimse görünmüyordu. gelenler birbiri arkasına birçok nutuklar verdiler, atılan dev adımlardan, köylerin nurlanmasından bahsettiler ve alkışlandılar. sıra okulun gezilmesine geldi. misafirler, henüz badana kokan binanın içini dolaştılar. maarif müdürü davetlilere, binanın şurasında, burasında görülen sıva dökükleri, çatlaklar hakkında izahat verdi; henüz kati tesellümün (teslim alma) yapılmadığını, bütün bu kusurların müteahhide tamir ettirilmesine çalışıldığını söyledi. "efendim!" diyordu, "nafıa mühendislerine meram anlatamıyoruz.. bakın, koridorlara döşenen parkeler daha okul açılmadan yerinden oynamaya başladı. kontrole gelen mühendisler, amele fazla gezindiği için böyle olmuştur, müteahhidin kabahati yoktur, diye rapor verdiler. yarın talebe bunların üzerinden uçarak gidecek değil ya, onlar da gezinecek, koşacak.. bu müteahhitlerle başa çıkamıyoruz efendim.."

misafirler köy ve civarını da beş on dakika içinde iyice gezip dolaştılar. "köycü"ler yolda ve kahvede rastladıkları bazı köylülerle lafa girişmek teşebbüsünde bulundular. aralarında köycülük tahsili için paraguay'a gidip senelerce kalmış biri vardı, sesini tatlılaştırıp yumuşatarak türlü şeyler soruyor, hiçbir şey ifade etmeyen kısa cevaplar alıyordu. bütün gayretlere rağmen, konuşmalar birkaç sual ve cevaptan ileri gidemedi. soran karşısındakinin acaba ne diye bu kadar her şeyden habersiz, vurdumduymaz olduğunu, sorulan ise ötekinin neden böyle ipe sapa gelmez şeyler sorduğunu düşünerek birbirlerinden ayrıldılar.

bu aralık, şehirden gelenlerin arasında bulunan bir "iktisatçı", köylüye daha faydalı olmak isteğiyle, kooperatifçilik alanındaki bilgilerini kullanmayı akıl etti. maarif müdürüne ve köye beraber gelmiş olan nahiye müdürüne: "tam fırsattır, şunlara kooperatifçilik hakkında bir konferans vereyim!" dedi. kendisi, memleketi sadece bu nevi şirketlerin yükselteceğine inanmıştı. böyle bir teklifi kabul etmemeye imkan yoktu. herkes: "pek güzel olur.. biz de istifade ederiz!" diye samimi fikrini beyan etti.

yalnız, konferansı asıl dinleyecek olanların mütalaası (düşüncesi) alınmadı. köyde adam dolaştırılarak halk yeni okulun boş sınıflarından birine toplandı. hatip duvarın dibinde yerini alarak boynunu ileri geri uzattı; mendilini çıkarıp gözlüğünün camları arkasındaki çipil gözlerini sildi. köylüler henüz pek kurumamış olan çimento döşemenin üzerine oturmuşlar, şehirliler de sağ ve soldaki duvarların kenarına dizilmişlerdi.

"iktisatçı" sözüne başlamadan evvel dinleyicilere, üst üste birkaç defa: "aman, sözlerimde anlamadığınız bir yer olursa hemen sorun!" diye ihtar etti. ondan sonra kooperatifçiliğin kısa bir tarihçesini yaptı ve tam kırk beş dakika, hiç durmadan, sözüne devam etti. ara sıra dinleyicilerin yüzüne şüpheyle bakarak: "nasıl, anlıyor musunuz?" diye soruyor, köylülerin evet makamında başlarını salladıklarını, bazılarının "anladık, anladık" dediklerini görüp işitince emniyetle sözüne devam ediyordu. karşısındakilere ancak bir kısmını verebildiği büyük ilim denizine dalmıştı. "istihsal (üretim) kooperatiflerine gelince..", "istihlak (tüketim) kooperatiflerine gelince..", "kooperatifçiliğin memleketin ekonomik bünyesi üzerinde yapacağı şifakar tesirlere gelince.." diyerek meseleyi her tarafından ele alıyor, tüketmeden bırakmıyordu.

nihayet, ağzı kurumuş; fakat gözleri kendi sözlerinin heyecanıyla yaşarmış bir halde ve "söyleyin bakalım, şimdi aklınız yattı mı? beni iyice anladınız mı?" sorusuyla konferansını bitirdi.

bütün köylü dinleyiciler, derin bir uykudan uyanır gibi kımıldadılar.

"çok doğru dedin! hepimiz anladık!" diyerek hatibi mükafatlandırdılar, sonra hep birden yerlerinden kalkıp bir kenara çekilerek misafirlere yol verdiler.

herkes çıktıktan sonra içerde beş on köylü ile nahiye müdürü, bir de şehirden gelenler arasında bulunan eski bir köy öğretmeni kalmıştı. bu sonuncusu, şüpheyle dolu gözlerini, kabahatli gibi hepsi önlerine bakan köylülere çevirdi:

"ülen, ne anladınız o efendinin dediklerinden?" diye sordu.

köylüler cevap vermeden birbirlerinin yüzüne baktılar. nahiye müdürü, öğretmenden cesaret almış gibi, gülümseyerek:

"hadi canım, doğrusunu söyleyin.. ben bile bir şey anlamadım da, siz ne anlayacaksınız?" dedi.

bunun üzerine köylülerin birkaçının yüzünde hafif bir gülümseme dolaştı. nihayet içlerinden orta yaşlı biri genç nahiye müdürünün ve yaşlıca öğretmenin yanına sokuldu:

"aslını ararsan biz de bir şey anlamadık amma, müdür bey.." dedi, "ne idelim, dinledik işte.."

öğretmen, bir talebesini paylar gibi:

"peki, ne diye anlamadık demediniz öyleyse? adamcağız kaç defa sordu da!" dedi.

köylü, içinden gelen bir gülüşü zapt etmek istiyormuş sandıracak kadar ciddi bir çehre ile:

"aman beyim!" dedi, "anlamadık diyelim de bir daha baştan mı anlatsın?"

29.06.2015

kağnı

sabahattin ali

bir tarla meselesi yüzünden savrukların hüseyin, arkbaşında sarı mehmedi vurdu.

otuz evli köy birbirine girdi. şaşırdılar. herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede hüseyin'in babası mevlüt ağa'nın etrafına toplandılar. sarı mehmedin bir tek ihtiyar anasından gayrı kimsesi yoktu. onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. imam:

"ülen kocakarı" diyordu. "dava edersen ne kazanacaksın? kim gider de mevlüt ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? etse bile ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. işte bir kazadır oldu. cenabıhak böyle istemiş, allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? ne yapsan oğlun geri gelmez. gel bu işi kapatalım. sarı mehmedin sana zaten bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. bak mevlüt ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. ne dersin?

bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. bir demet kuru ot gibi, başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun söylendiler: "öyle değil mi, ha? diyiversene, ha! aklın yattı mı? diyiversene!" diye diller döktüler.

bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. ara sıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan tavrını alıyordu.

kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. bir hastanın başını bekliyor gibiydi. elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. akşama doğru her şey eski haline gelmişti. sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü. mevlüt ağa ezandan evvel sarı mehmedin anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.

bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. kahvenin önünde indiler. bunları görünce muhtarın yüreği "hop" dedi; çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilayetten geliyorlardı. candarmaların biri kahvede hemen kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini almaya koyuldu. öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu.

mesele derhal köye yayıldı. savrukların hüseyin'le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan garip mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. müddeiumumi evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki candarma yolladı. doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.

sarı mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. yalnız, "ben kimseden davacı değilim" dedi. "oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?" sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı; fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. o zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. halbuki o zaman daha gençti de.

sonra mehmet geri gelecek değildi, mevlüt ağayı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. onun için hep inkar etti.

ikindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle mehmedin ölüsünü mezardan çıkarttılar. ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu. herkes beş on adım geri çekildi. candarmalar mehmedin anasını çağırarak "koş bakalım kağnıyı! oğlunu kasabaya götüreceksin. doktor muayene edecek!" dediler.

kadın, "yavrumu mezarında bile rahat komadılar!" diye iki yanını dövüyor ve bütün anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu, "kalk bakalım!" dedi.

kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, savrukların hüseyini birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.

ihtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak yürüyordu. yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.

halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.

kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. ayakları birbirine dolaşıyordu. öküzlere "oooha" diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.

kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

14.05.2015

iki iş

reşat nuri güntekin

şehirde iş aramaya gelenlere tecrübe için sorunuz:

"elimde iki iş var. birinin aylığı 15 lira.. sabahtan akşama kadar sokak süpüreceksin. boğazına karışmam. ötekisi rahat bir kapıcılıktır. oturduğun yerden giren çıkana bakıvereceksin. yemek, yatak, ateş, ışık bedava. ve lakin aylık 12 lira. gayri hangisini istersen.."

bu suali sorduğunuz köylülerin yüzde doksanı saflığınızla eğlenir gibi gülümseyecek:

"sorulur mu? elbette 15 liralık, diyecektir."

konuşmanız devam ederse aşağı yukarı şöyle bir sahne meydana gelir:

"yahu ayda eline 3 lira fazla geçecek diye akşama kadar sokak süpürülür mü?"

"ne konuşuyorsun efendi! biz rahat etmeye gelmedik. 3 lira az para mı?"

"öteki masrafları neye hesaba katmıyorsun. koskoca bir adamın boğazı, yatağı, ısınıp ışınma masrafı kaça patlar?"

gene hesapsızlığınızla alaya benzer bir gülümseme:

"biz fakir insanız. ne olsa yeriz, nasıl olsa başımızı sokup yatacak bir yer buluruz."

20.08.2014

define

talip apaydın

görekli köyünden dört kişi, önlerinde beş altı eşek, bir katır, dağdan odundan geliyorlar. osman yıldız (köylüler ona modul osman derler), habip çoban (üst dudağı yırtık olduğundan adı yirik habip kalmış. az buçuk kuran okur, hafız habip de derler), seyit ali şener (delidolu bir adam, kısa adı deli seyit ya da seyit efe), bir de ibiş'in ali (16-17 yaşlarında bir çocuk. okula gitmemiş. soyadını bilmez. askere gidinceye kadar da gerekmeyecek.)

bugün odunu köye indirecekler. yarın kasabanın pazarı; pazara götürüp satacaklar. iyi odun yüklemişler. kimisi kara, kimisi boz, ufak tefek eşekler, inişlerde yokuşlarda yüklerini zor götürüyorlar. yalnız seyit efe'nin katır, yük mülk dinlemiyor. ta öne geçmiş, kafayı sallaya sallaya gidiyor.

"dooo dırıısss!" diye bağırdı seyit efe.

katır durmadı.

"hey dinini.." diye sövdü arkasından.

"bırak gitsin be" dedi yirik habip. "ne istersin katırdan? hem dine sövülmez arkadaş, çarpılırsın."

"öyle mi? he he.. ben her zaman söverim la, hiçbir şey olmaz."

"bak şuna, tövbe tövbe.."

modul osman söze karıştı:

"katırın dini yok da ondan ağa. bi müslümana söv de bak!"

"sövdüm la, kaç kere sövdüm. hiçbir şey olmadı. aha şu tekke var ya, ben ona bile sövdüm. anamın hastalığında hani, okuduk mokuduk. ertesi gün ölünce, ne dinini bıraktım ne imanını."

yirik habip kıpkırmızı oldu. başını iki yana salladı.

"seninle yola çıkmak doğru değil emme, çıktık bi kere" dedi.

"çıktın da ne oldu la, bi yanına bi şey mi battı dürzü!"

modul osman'la yirik habip bakıştılar. "bırak şu deliyi, gene söyletmeyelim şimdi" dediler içlerinden.

ibiş'in ali geriden geliyordu. ince boyunlu, yanık yüzlü bir çocuktu. başındaki kasket iyice eskimişti. yanlarından pamukları görünüyordu. gözü hep yirik habip'teydi. bir iş buyursa da koşsam, der gibi duruyordu. kızı fadime'ye abayı yakmıştı, gece gündüz onu düşünüyordu.

yol kuru dereden aşağı, döne dolana iniyordu. buralarda ormandan hemen hemen hiçbir iz kalmamıştı. meşeler, mazılar diplenmiş, hatta kökleri çıkarılmıştı. nerede düz bir yer varsa sürülmüş, tarla yapılmıştı. ta ilerde kızıltepe'nin başında birkaç iri pelit ağacı görünüyordu. orada, ballıbaba tekkesi vardı. ballıbaba çarpar diye, ağaçlar kesilmemişti. değilse, şimdiye kadar çoktan kurutur, şu boz tepelere benzetirlerdi.

yolun kıyısında tek tük meşe kalıntıları görünüyordu. ama onların da yeni sürgünlerini keçiler kemirmişti. hiçbir yeşillik yoktu. oysa, 20-30 yıl önce buraların hep yeşillik olduğu söylenirdi. şimdiyse orman epey uzaktı görekli köyüne. iki saatlik yerden odun getirirlerdi.

19.08.2013

vahşi vs. köylü

jean-jacques rousseau
vücutları sürekli çalışan iki tür insan vardır ki bunların ikisi de ruhlarını geliştirmeyi pek az düşünürler; köylüler ve vahşilerdir bunlar.


köylüler kaba sabadır, incelikten uzaktır, beceriksizdir; duyularının güçlü oluşuyla tanınan vahşilerse zihinlerinin inceliğiyle daha çok tanınırlar. genellikle bir köylüden daha hantal bir yaratık olmadığı gibi bir vahşiden daha ince bir yaratık da yoktur.

bu fark nereden ileri geliyor? şöyle ki, her zaman kendisine buyrulanı ya da babasından gördüğünü veyahut gençliğinden beri kendi yaptığını yapan köylü hiçbir zaman göreneklerin dışına çıkamaz ve neredeyse robot gibi sürdürdüğü yaşamında hep aynı işlerle uğraştığı için, alışkanlık ve boyun eğme onda akıl yerine geçer.

vahşinin durumu ise farklıdır. o, kendisinden istenen bir görev olmadığı, kimseye boyun eğmediği, kendi iradesinden başka bir yasa tanımadığı için yaşamının her etkinliğinde düşünce yürütmek zorundadır; önceden sonuçlarını düşünmeden hiçbir hareket yapmaz, tek bir adım atmaz. böylece, vücudu çalıştıkça zihni de o ölçüde açılır, gücü ve aklı aynı anda gelişir ve biri genişledikçe öteki de genişler.

19.06.2013

aylak insan

george sand

aylak insan, kıra, sağlık kazanmak ve hava almak üzere gelir. sonra kölelerinin emeğiyle elde edilen kazancı harcamak üzere büyük kentlere döner. ırgatlara gelince; bunlar, pek yorgun, pek mutsuz ve gelecekten pek kaygılı oldukları için, kırların güzelliğinden, kır yaşamının zevklerinden yararlanamazlar. onlar, altın renkli tarlalara, güzel çayırlara, gururlu hayvanlara, gereksinmelerine yetişmeyecek denli küçük bir kısmı kendilerinin olan para torbaları gözüyle bakarlar. böyle olduğu halde, aylağı hoşnut etmek ve onun toprağında sıkıntılı, sürünürcesine bir yaşam sürme karşılığını vermek için, bu ilençli torbaları her yıl doldurmak gerekir.


oysa, doğa sonsuza dek gençtir, güzeldir ve eliaçıktır. özgürce gelişmelerine olanak tanınan bütün yaratıklar ve bitkiler, üzerine şiirini ve büyüsünü saçar. mutluluğun gizi ondadır ve bu gizi ondan kimse çalamamıştır. en mutlu insan, işini bilen, elleriyle çalışan, gönencini ve özgürlüğünü, bilinçli zekasını kullanmakta bulan, duyguyla ve mantıkla yaşamak ve kendi yapıtını anlamak, tanrının yapıtını sevmek olanağını bulan insan olabilir.

29.05.2013

sıtmayla mücadele

sabahattin ali

güneş epeyden beri arkadaki bayırın arkasına girmiş, karşıdaki sırtların eteklerinden tepesine doğru yükselmeye başlamıştı. boğazın benim geldiğim tarafından doğru çam kokulu bir rüzgar esiyordu. biraz ilerde, biçilmiş tarlada cırcır böcekleri ötüyor, çekirgeler sıçrıyordu. boğazın alt ucunda ancak küçük bir parçası görünen ova, yandan vuran güneşin ışıkları altında parlıyor, ağaçlar arasında uzayıp giden yollardan köylerine dönenlerin kaldırdığı toz bulutları dalga dalga yükselip, ovaya sisli bir sabah manzarası veriyordu.

bu sırada gözlerim, boğazın alt başından, ova tarafından bulunduğum yere doğru ağır ağır gelen bir şeye takıldı. biraz yaklaşınca, bunun, sırtında ağır bir yük bulunan biri olduğunu fark ettim. herhalde, bu kuş uçmaz, kervan geçmez yerin sahibi olacaktı. yerimden kalkarak o tarafa doğru yürüdüm. ne biçim bir insan olduğunu ve benim burada bulunuşumu nasıl karşılayacağını bilmediğim için, ona yolda rastlamak istemiştim.

çalılar arasındaki patikada bir müddet gözümden kayboldu. birkaç yüz adım yürüdükten sonra yavaşladım. buralarda karşılaşacağımızı kestiriyordum. fakat uzun zaman yürüdüğüm halde kimseye rastlamadım. ovaya iyice yaklaşmıştım ki, yolun kenarında bir karaltı gördüm. akşam iyice çökmüştü. bir şey seçemiyordum. daha yaklaştım, o zaman yerde birinin yattığını, başka birinin de onun başı ucunda diz çöküp oturmuş olduğunu gördüm.

"merhaba hemşerim!" diye seslendim.

genç; fakat karanlık bir ses, mırıldanır gibi cevap verdi:

"merhaba!"

yanına sokulduğum zaman, yerde yatanın bir kadın olduğunu anladım. yamalı bir pazen şalvardan çıplak ayakları fırlıyordu.

delikanlıya sordum:

"hastan mı var?"

"öyle.."

bir zaman sustum; sonra ben de yakına çömeldim:

"şu yukardaki bahçeyle dikmeler senin mi?"

"benim!"

"dikmelere iyi bakmışsın maşallah.. bir iki seneye kadar zeytin verir."

dudaklarını büktü:

"beş altı sene ister daha!"

yüzünün sesinden daha genç olduğunu görüp şaştım. hiç de on yedi on sekizden yukarı göstermiyordu.

kadını işaret ederek:

"kardeşin mi?" dedim.

başını salladı:

"yok.. ailem!"

gülmeye çalışarak:

"pek erken evlenmişsin!" dedim.

"öyle oldu.."

"hastalığı ne?"

"sıtma!"

"sulfata veriyor musun?"

"bırak efendi, allahını seversen, sulfata nerde?"

"sıtma mücadelesi'ne gitmedin mi?"

"ordan geliyoruz!"

"ne dediler?"

"bir şeysi yok dediler!"

"deme canım!"

"öyle dediler!"

deminden beri her sözüme kısa kısa cevaplar veren ve sanki her cevaptan sonra benim hemen kalkıp yoluma gitmemi bekleyen delikanlı birdenbire içini dökmek isteğini duymuş gibi, yüzüme baktı. yanı başında, toprağın üstünde, yan üstü yatıp yaman bir nöbetle tir tir titreyen kadını gösterdi:

"şunun haline bak, efendi!" dedi. allah'tan korkmadan bir şeysi yok deyip savdılar!"

olduğum yerde doğrulup hastaya bir göz attım, ona bir kadın demek de tuhaftı, hummanın tesiriyle büzülen vücudu minimini görünüyordu. alacakaranlıkta terden parlayan yüzü de daha pek çocuktu.

delikanlıya döndüm:

"sen meramını anlatamamışsın herhalde, oğlum!" dedim.

"meram anlamayana nasıl anlatırsın, beyim!" diye yüzüme baktı. sonra gözlerini önüne çevirerek devam etti:

"bak başından anlatayım.. hilafım varsa, yerimden sağ kalkmayayım.. aliye sıtmayı bizim köyde almış. ben askerdeydim, gelince öğrendim."

sözünü kestim.

"kaç yaşındasın?"

"iki sene evvel askerden döndüm!"

"ne zamandan beri evlisin?"

"kuram çıkmadan üç ay evvel aliye bana kaçtıydı. yaşı küçük diye kasabada nikah etmediler. babası da laf dinlemez bir koca yörüktü. kızını ovalıya vermek istemedi. allah razı olsun, bizim köyün imamı duamızı okuyuverdi de bizi birleştirdi. gelgelelim ben askerdeyken, bizim peder, kızcağıza etmediği hakaret komamış. 'kocan askerde, ben sana bakamam, git kendi baban baksın, kızılbaş dölü!' demiş; kız ortada kalıvermiş, komşuların yanında çalışmış, orağa, çifte gitmiş. şükür allaha çocuğu yoktu. ben tezkereyi alıp gelince babamla zorlu kavga ettim. 'malın da, tarlan da senin olsun. neyin varsa, kızlarınla eloğlu damatların alsın. ben gayrı senin ocağını tüttürmem!' dedim, rahmetli anamdan kalan bir tek tarlayı sattım. 'gel kız, aliye, kısmetimizi dağda taşta arayalım!' dedim, aldım karıyı buraya geldim. tarlanın parası bizi bir sene idare etti. burada çalıları söktüm, ikimiz yüklendik, kasabada sattık; kalan odunlarla kömür yaktık, daha çok para etti. açılan yerlere ekin ektik, ekmeğimiz çıktı. dört el bir olunca ne olmaz ki.. çalıları kökledik, deli zeytinlere aşı vurduk, kuyu açıp dikmelerimizi suladık. kerpiç kesip bir odacık kurduk. kimseye muhtaçlık etmedik. o yandan geliyorsun, görmüşsündür: bahçe yapıp yeşillik bile ektik. geçen yıl kasabada devlet nikahı kıydırdık, bu yıl da iki keçi ile beş on yumurtlar tavuk alacaktık. ama aliye'nin sıtması tepti. dedim ya, ben askerdeyken bizim köyde almış. onlar obalıdır. dağlık yerde sıtma olmaz; ama bizim köy sulak yer.. bu meret de öyle yerlerden hoşlanırmış. tam orak zamanıydı. yağmur bastırır filan demedim, hemen alıp kasabaya indirdim. sıtma mücadelesi'ne götürdüm. ne de olsa askerlik ettik, bu yolları biliriz. doktor, tüyü bozuk bir oğlandı. kaytan bıyık bırakmış, kocaman bir gözlük takmıştı; yüzümüze bile bakmadı, ak gömlekli bir hademeye: 'al şunun kanını!' dedi, bizi de: 'iki gün sonra gelin!' diye savdı. iki gün sonra aliye'yi yalnız gönderdim. ben ekini biçiyordum. doktor, kıza: 'senin kanına baktık, bir şeyin yok!' demiş. kız, 'aman derim, doktor, bak şu halime, benzimde kan kalmadı. ben bu derdi eskiden de çektim, kurban olayım, azıcık sulfata ver!' deyince yüzüne bağırıvermiş: 'senin hastalığın sıtma değil dedik ya!' demiş. 'başka derdin varsa git belediye doktoruna!' aliye, belediye doktoruna gitmiş, adam kadının yüzüne bir bakınca: 'kızım, ne buraya geldin? senin sıtman var, mücadele'ye git!' diye savmış. aliye döndü geldi ama, perişandı. üç gün yattı. ardıç ezip suyunu içirdim. ne bileyim ben.. şaşkınlık işte.. kar etmedi, büsbütün yüreğini döndürdü. üçüncü günü biraz canlandı, aldım yanıma, yeniden kasabaya indirdim. mücadele doktoru bizi tanıdı, 'ne diye geldiniz sulfatacılar?' dedi. 'aman bey' dedim, 'sen bir şey yok dedin ama, bacın üç gündür başını kaldırmadı, kurban olayım, bir muayene et de derdine derman ol!' doktor başını bile çevirmedi: 'biz kan muayenesine bakarız.. kanı temiz çıktı, üst yanına karışmam.' dedi. o zaman, allah bilir ya, bir yalan attım: 'belediye doktoru baktı, dalağını yokladı, ille de sıtması var diye sana yolladı!' dedim. doktor, ters ters yüzüme baktı: 'öyleyse ateşi geldiği zaman getir de bir daha kanını alalım!' dedi. ayağına düştüm: 'üç saatlik dağda otururuz' dedim, 'yangını olunca yattığı yerden başını doğrultamıyor, buraya nasıl gelir?' yerinden kalktı, üstümüze yürüdü, tepine tepine bağırdı: 'ne laf anlamaz hödük şeylersiniz siz!' dedi. kanun var, nizam var, size yol gösteriyoruz, daha da kafa tutuyorsunuz. defolun şurdan!' ak gömlekli hademeyi çağırdı: 'at şu miskinleri dışarı!' dedi. dışarı çıkınca: 'kız aliye!' dedim. 'yat şu kapının dibine. domuzun sıtması nerdeyse gelir.. hemen içeri varır, kanını aldırırız.' duvarın dibine çöktük, akşamacak bekledik. daha ortalık kararmadan doktor çıktı. hademe kapıyı kitlerken: 'hemşeri, doktorun evi nerdedir?' diye sordum, adam, ne yapışkan şeylermiş bunlar, diye bir yüzümüze baktı: 'doktorun evi yok, bekardır; gece yatmaya buraya gelir!' dedi. daha iyi ya, dedim, biz de bekleriz. gün kavuşurken aliye'nin sıtması bastırdı. yanıyom, mustafa, yanıyom! diye inledi. hemen oraya, taşların üstüne yatırdım, başını dizime aldım. bekledim de bekledim. gavurun doktoru gelemedi. kız yandı, tere battı, yeniden yandı, doktor yatmaya gelmedi. ta geceyarısı iki yanına devrile devrile yolun başından söküldü. amanın, sarhoş olmuş, kan alırken kızın bir yanını kesmeye ola! diye aklımdan geçti. şeytan dedi ki, şu sarhoş halinde vur başına odunu, gebersin! ama ne edersin, aliye'nin dermanı onun elinde. kapıya gelince, bir türlü anahtar deliğini bulamadı. seğirttim, kapıyı açtım. önünde selam durdum: 'doktor bey, hastam kapının önünde. sıtmadan yanıyor. hadi şunun kanını alıver!' dedim. gök gözlerini üstüme dikti, yüzüme doğru bir geğirdi, ondan sonra aman anam bir bağırmaya başladı, mahalleli uyanıp pencerelerden dışarı sarktı. 'yine mi siz? geceyarısı bile sizden rahat yok mu? allahın gündüzünü gözünüz görmüyor mu? iş zamanında sizinle uğraştığımız yetmiyor mu? nankör herifler.. saygısız herifler..' diye ortalığı ayağa kaldırdı, içeri girip kapıyı yüzüme kapayıverdi. öte yandan gürültüye gelen bir bekçi de bizi oradan kovdu. aliye'yi sırtlayıp kasabanın dışına bırakıverdim. eh, bey, artık bundan sonra o doktorun yanına varmadım dersin ya.. çünkü insan olan bir daha oraya gitmez. ama ben gittim. bak, fukara kızcağız gün günden eridi. ölüp gidiverecek. bu gittikten sonra ben tarlayı, zeytini n'ideyim? ahdım olsun, evi kazmayla yıkar, bahçeyi dağıtır, kuyuyu yeniden doldurur, dikmeleri birer birer söker, başımı alıp giderim.. uzatmayalım.. beş on gün bunu evde yatırdım. kasabadan tanesi on kuruşa beş on tane sulfata aldım, içirdim, hani faydasını da gördü. ben de bu aralık ekini kaldırdım, bahçeyi belledim; ama sulfatalar tükenince sıtma geri geldi. bende her gün otuz kırk kuruş verip sulfata alacak hal var mı? olsa da aradığın zaman bulunmuyor ki.. neyse, bir gün aliye bana dedi ki: 'mustafa, bugünlerde sıtma bana öğlenleri geliyor, sabahtan kasabaya inelim, ateş basınca orda oluruz!' işte bu sabah kalktık gittik. mücadele'nin kapısına varıp oturduk. akşamacak bekledik. ama domuzun sıtması gelmedi. o da bize düşman.. zaten dost olsa bizi gelip bulur muydu? doktor şapkasını giyip gidene kadar ateşi gelmedi. kalktık gerisingeriye dönerken yolda, şu bayırın altında yakaladı. eve varmamızı bile beklemedi. sırtıma alıp çıkarayım dedim, buraya kadar getirdim. kuş gibi çocuk ama, yol çetin, dermanım kalmadı."

mustafa sustu ve önüne baktı. ortalık büsbütün kararmış, yıldızlar gökyüzünü doldurmuştu. fakat ben, yerde yatan kadının çıplak ayaklarının titrediğini fark ediyordum. zavallı, yabancı bir erkeğe duyurmamak için inlemesini bile zapt etmeye çalışıyor, açık ağzından ıslık gibi sesler çıkararak hızlı hızlı soluyordu.

"hadi sana yardım edeyim de eve kadar götürelim!" dedim.

"zahmet etme, bey.. ben dinlendim, kendim götürürüm, ne kaldı ki.."

ona herhangi bir yardımda bulunmak için düşünüyor, bir şey bulamıyordum. bu kasabada gelir geçer olarak oturduğum için doktoru tanımıyordum. bir şey yapamamanın verdiği acılıkla yerimden kalktım. birdenbire aklıma bir çare geldi:

"bana bak mustafa!" dedim. "sen şimdi bir yerden küçük bir cam parçası bul.. iyice temizle.. sonra karına nöbet geldiği zaman bir topluiğneyle şahadetparmağının ucunu azıcık del.. çıkan kanı camın üstüne sür, onu doktora götür.."

mustafa, inanmayan gözlerle beni süzdü:

"olur mu ki?"

"neden olmasın? sıtmalı kanda herhalde mikrop bulunur, bunu görünce de sana sulfata verirler."

mustafa:

"başüstüne beyim.." dedi. fakat ben onun sesinden, bakalım, bir kere de senin dediğini deneyelim, demek istediğini anladım.

kasabaya üç saatlik yolum vardı. daha geç kalmak istemiyordum. onları bulundukları yerde bırakarak bayır aşağı yürüdüm.

iki gün sonra akşamüzeri mustafa'ya kasabanın çarşısında rastladım. ağır ağır yürüyor, dalgın gözlerle elindeki bir şeye bakıyordu. yanına sokuldum:

"ne oldu mustafa?"

evvela tanıyamadı, uzun uzun süzdü, sonra hatırlar gibi oldu:

"sen o dağda gördüğümüz beysin, tanıdım!" dedi.

"ne yaptın?"

"dediğini yaptım beyim!" diye acı acı güldü. "doktora camı götürdüm. sıtması üstündeyken parmağını delip kanını bulaştırdığımı söyledim. yerinden kalktı, üstüme yürüdü: 'ulan kimbilir hangi sıtmalının kanını aldınız da bana yutturmak istiyorsunuz! benden dalavereyle sulfata koparmaya kalkıyorsun, ha! çabuk arabanı çek, yoksa şimdi seni polise teslim ederim!' diye bağırdı. ak gömlekli hademe de beni kolumdan tuttuğu gibi dışarı attı.."

elindeki camı hızla yere çaldı, kırıklarının üzerine çıplak ayaklarıyla basarak, başka bir tek kelime bile söylemeden ve yüzüme bakmadan yürüdü gitti.

gözlerim uzun zaman onun sırtına takılıp kaldı. sonra dönüp yoluma devam ettim. sıtma mücadelesi'nin önünden geçerken, sarışın, mavi gözlü, ince bıyıklı ve iri gözlüklü genç doktorun, dispanserin kapısını kilitleyen hademeye sinirli sinirli homurdandığını duydum:

"sana kaç defadır söylüyorum" diyordu. "sokma bu herifleri benim yanıma! dışarda kininin pahalı satıldığını duyunca hepsi sıtmalı kesiliyorlar. ben bilirim bu köylülerin ne yalancı mahluklar olduğunu.."

19.09.2011

hafız celal

turan dursun


hafız celal, köyden biraz uzakta otlayan ineği tutmuş, uygun bir yere götürmüş. bir yar'ın altına. kimsenin kolayca göremeyeceği bir yer. oh ne güzel. bir de söğüt ağacı. bir ip aramış ineği bağlamak için. bulamayınca şalvarının uçkurunu çıkarıp onunla bağlamış söğüde. ineği yar'a yanaştırmış. güzel. yanaşmaya çalışmış. ama olmuyor, inek yüksek geliyor. taş maş getirip ayağının altına koymuş. bu kez olmuş gibi olmuş; ama yine de tam değil. işte yar'ın eteğinde uygun bir yükseklik. hem de merdiven gibi. kim yapmışsa allah razı olsun! çok uygunmuş. biraz da kendisi yontarak, kazıyarak kendine göre uygunlaştırmış. şimdi iyice tamam. ve başlamış ineğe gönlünce yanaşmaya. hem de ne yanaşma. inek de tam "inek". mübarek hayvan, boynunu uzatmış ileriye. arkasını da hafız'a vermiş. "teslimiyet" buna derler. işin kıvamını bozmamak için kıpırdamamış bile. ve keyfine sınır olmayan hafız celal başlamış "şey" etmeye. bir gidip gelmiş.

her şey yolunda giderken, aman o da ne: tepesinde biri. nereden çıktın sen be allah'ın belası! yar'ın üstünde. kendi deyimiyle "kıllı kürt". ne fena, ne korkunç şey! ne yapsın şimdi? toparlanmaya çalışmış. uçkurunu inekten alıp şalvarına geçirmeye davranmış. ne var ki daha toparlanamadan "kıllı kürd"ü karşısında bulmuş: kulleteynin ayrılmaz taharetçilerinden husso. dikilmiş duruyor. son derece soğukkanlı. o denli de ürkünç. azrail aleyhisselam'ın ikiz kardeşi. elinden kurtulup kaçmak olanaksız. hiç mi hiç konuşmadan heykel gibi durmuş bir süre. sonra giydiği şalvarını bağlamaya çalışan hafız'a onu çıkarmasını söylemiş. ne yani, ne yapmak istiyor bu azman?

ne yapmak istediğini hiç konuşmadan anlatmış: "sen benim ineğimi becerdin, ben de seni becereceğim!" anlamında. çok soğuk ve keskin biçimde. aman zaman yok. adalet mi bu, ineğe karşı insan? öyle ama ne yapılabilir?

celal düşünmüş; belanın böylesinin işaretine boyun eğmekten başka yol bulamayıp sıyırmış bacağındakini. "inek" gibi o da teslim olmuş. hem de tanrının işine bakın ki "allahın kıllı kürdü"ne. bir de bakmış ki gerçekten de kıllı kıllı bacaklar. yalnızca bacaklar mı, orası da ve altı üstü de. "aman allahım!"

husso girişmiş. yine hiç konuşmadan. ve bir güzel becermiş. asıl inekse başını çevirip bakıyormuş olan bitene. melül melül. artık olan olmuş. hiç değilse başkaları görüp duymasa. hafız şalvarını ivedi ivedi giymiş, uçkurunu takıp bağlamış. yürüyüp gitmeye hazırlanırken, ah işte birileri daha. ulan bu it sürü nereden de çıkar böyle? bir anlık şaşkınlıktan sonra tüymüş. ardına bakmadan. gelin görün ki iş duyulmuş. celal belki de kaçarmış şimdi. yani artık kartallı'da kalamayabilirmiş. olayı örtbas etsinler diye gidip "hüküm" sahibi kimselere yalvarıyormuş. molla nasır'a, şeyh şaban'a, molla zeki'ye.

19.11.2010

köylüler

fakir baykurt

hey benim tanrım, dünyayı yarattın, iyi güzel, çok teşekkür ederiz, binlerce şükür sana, ya bu akılsız kulları neye yarattın?

köy yerinde yalnız adamın işi küldür. arkan olacak. arkan olmadı mı adamım diye gezme dünyada. dört olsun, beş olsun, olsunlar.

köylük yerde, bir kapıda korunabilmek için dilini tutacaksın. bir kısım davanı öbür dünyaya saklayacaksın.

orası karanlık bilmece! iki köpek için, iki çocuk için, birbirleriyle kanlı bıçaklı olurlar da, kardaşın kardaşa vermeye kıyamayacağı topraklar için seslerini çıkarmazlar! anlaşılmaz bilmecedir burası!

zordur bu, dedim. soracağınız soruya doğru cevap alamazsınız köylüden. kimse alamamıştır.

ben bizim köylülerin uyanacağını sanmıyorum. dünyaya buzağı gelmiş, öküz gider bunlar. oylarını götürüp yalancı dürzülere kakarlar. ulan insan yalana bir kanar, iki kanar, sürekli kanmaz ki!

8.11.2008

köylüler

hacı tonak

"o uzaklarda, tarlalarında çalışır gibi görünen köylü kardeşlerimizin hepsinin önceden silahlandırılmış olduğunu nereden bilebilirdik? çok kurnazdılar doğrusu. bunu sonradan öğrenecektik. kahrolacaktık."

bir süre sonra köye vardık. köylüler jeep'in çevresini sardılar. arabadan inince söverek üzerime yürüdüler. beni linç etmek istedikleri belliydi.

"dağılın!" diye bağırdı yüzbaşı.

çevremi saran erlerin arasında yürürken, yüzbaşıya yaranmaya çalışan köylülerin davranışlarında ikiyüzlü bir şeyler var gibiydi. ben de köyde büyüdüm, köyden geldim; ama oldum bittim sevemedim köylülüğü. baktım da yüzlerinde erkekçe olmayan bir şeyler vardı.

bir duvarın dibine götürdüler. önce orada beni kurşuna dizecekler sandım, duvarın önünde.

"kimseyi yanaştırmayın yanına!" dedi yüzbaşı, yürüdü gitti.

köylüler, erlerin ötesinden bana, vahşi bir hayvana bakar gibi bakıyorlardı. beni daha yakından görebilmek için itişip kakışıyorlardı. erler beni bırakmışlar, şimdi köylülerle uğraşıyorlardı.

birden gençten bir köylü, erlerin arasından sıyrıldı, üzerime geldi, elindeki sopayı kafama indiriverdi.

yerden doğrulup kalkınca, ansızın bacağına, kaval kemiğine olanca gücümle bir tekme savurdum, sonra da tükürdüm suratına.

deliye döndü köylü. çıldırdı, yeniden toparlanıp saldırdı üzerime. omzum kırıldı sandım. sopa iki parça oldu omzumda. sonra köylülerin tekmelerine erlerin de tekmeleri yumrukları karıştı, yığıldım duvarın dibine.

***

'hemşerim' ahmet'le metin mi? onlar da çatışmadan kaçıp kurtulabilen iki kişi. ama hemen ertesi gün yakalanıyorlar. hem de pisi pisine.

yine köylüler.

kaçıp dağda gezinirlerken köylüler çıkıyor karşılarına. yakalıyorlar bunları, alıp köylerine getiriyorlar. yok, inekli köyü değil, bir başka köy bu defa.

köylülerle oturup bütün bir gün konuşuyorlar. köylüler yargılıyor bunları. sonra akılları yatmıyor. götürüp askerlere teslim ediyorlar.

bizden bir gün sonra yakalandılar.

***

"sinan'ları da köylü ihbar etmiş. köylü ihbar eder. ihbar etmesinin gerçek nedeni şu: görüp de ihbar etmediğini bir başkası öğrenir de onu ihbar eder diye korkuyor köylü. yani ihbar edilmekten korktuğu için ihbar ediyor.

ihbarcı kim olursa olsun cezalandırmamız gerek. köy mü basılacak, basmalısın. ihbarcıyı yakalayıp hem de bütün köylüye yargılatıp cezalandırmamız gerek. ama bizde yok böyle bir şey. çünkü devrimci terörü kurmamışız daha. bunu yapmadığımız için köylü sırtını bize dayamıyor ve çekinmeden bizi ihbar edebiliyor." (mehmet asal)