j.m. coetzee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
j.m. coetzee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.09.2022

öykü

j. m. coetzee

sizin öykünüzü yalnız sizin kılan gerçeklik, bugün hiçbir önemi yokmuş gibi görünen binlerce ayrıntının içinde barınıyor. sizi ocak başında deniz kızları ve canavarlarıyla ilgili masallar anlatan yaşlı denizcilerden ayıran şey, örneğin iğnenizi yaptığınızda -hani o kemerinizde sakladığınız iğne- iğnenin gözünü nasıl delmiş olduğunuz, başlığınızı dikerken iplik yerine ne kullandığınız. bu tür ayrıntılar ve üslubunuzdaki farklılık, anlattığınız her şeyin kelimesi kelimesine doğru olduğu konusunda yurttaşlarınızı bir gün ikna edecektir. bir zamanlar okyanusun ortasında rüzgârın sürekli ıslık çaldığı, kayalıklarında martıların çığlık çığlığa dönüp durduğu bir adanın ve crusoe adında hayvan postu giyinmiş, bir yelkenli görebilmek umuduyla ufku sürekli tarayan bir adamın gerçekten var olduğuna inanacaklardır.

26.03.2020

orman

j. m. coetzee

o zamana kadar başıma gelenler yetmezmiş gibi, limandan ayrıldıktan on gün sonra mürettebat ayaklandı. kaptan köşküne saldırarak, hayatını bağışlamaları için yalvardığı halde kaptanı öldürdüler. kendileri ile birlikte hareket etmeyen arkadaşlarını zincire vurdular. beni kaptanın cesedi ile birlikte bir sandala bindirerek denize salıverdiler. beni neden gemiden attıklarını bilmiyorum. ama namusuna saldırarak aşağıladığımız kişilerden bir süre sonra nefret etmeye başladığımızı ve onlarla göz göze gelmekten kaçındığımızı, onların varlığını unutmaya çalıştığımızı biliyorum. insan yüreği karanlık bir ormana benzermiş. brezilya'da böyle diyorlardı.

2.03.2015

yavaş adam

j.m. coetzee

aşk saplantıdır.

dünyayı döndüren gerçekler değil dedikodulardır, insanların kanılarıdır, romalıların deyimiyle fama'dır.

doğunca hayatlarına girdiğiniz insanlar ölmezler. onları içinde taşırsın, senden sonra gelenlerin de seni aynı şekilde taşımalarını umarak.

acı hiçbir şeydir, vücudun beyne gönderdiği bir uyarı sinyalidir o kadar. acı bir röntgen filminden daha gerçek değildir.

bu, hayatında yeni bir dönem. eski dönem kapandı, ona veda edip yenisini kabullenmelisin. kabullen: yapman gereken tek şey bu. o zaman kapalı olduğunu sandığın bütün kapılar açılacak. göreceksin.

uzuvların anıları vardır.

kadın sürekli yorgun olan bir adamın yanında kalamazdı. kendi yorgunluğuyla başa çıkmakta yeterince zorlanıyordu zaten. o fazlasıyla tanıdık yatağa, adamın yanına uzanır uzanmaz ondan yayılan renksiz, kokusuz, uyuşuk yorgunluğun kendisini kaplamaya başladığını hissediyordu. kaçmalıydı! hemen!

bir dedikoduya ne kadar itiraz edilirse o kadar inandırıcılık kazanıyor.

sevmeyi öğrenmemiz gerekir. ruhlar bu yüzden yüksek boyutlardan inip tekrar doğarlar; yanımızda büyürlerken bizleri sevginin çetrefilli yollarında yürütmek için.

çocuklar, bizler sevmeyi ve hizmet etmeyi öğrenelim diye vardır. çocuklarımız sayesinde zamanın hizmetkarlarına dönüşürüz. yüreğinin içine bak. kendine bu yolculuk için gerekli azme ve dayanıklılığa sahip olup olmadığını sor. bunlara sahip değilsen belki de geri adım atmalısın. bunun için çok geç değil.

fotoğraf, çekilen şeyin kendisi değildir. tablo da resmedilen şeyin kendisi değildir. ama aynı zamanda ikisi de kopya değildir. her biri yeni bir şeye dönüşür, yeni bir gerçeğe, dünyada yepyeni bir şeye, yeni bir orijinale.

sevginin karşılıklı olmasına gerek yoktur, odada yeterince sevgi olduğu sürece.
sevgin yeterince derinse, karşılıklı olmasına gerek yoktur.

hayat insanların birbirlerine diplomatik notalar göndermesi değildir. au contraire, hayat dramdır, hayat eylemdir, eylem ve tutkudur!

büyük insan ol. kahraman gibi yaşa. klasikler bize bunu öğretir. ana karakter ol. yoksa hayatın ne anlamı var? hadi. bir şeyler yap. herhangi bir şey. beni şaşırt. hayatının gün geçtikçe daha tekdüze, güdük ve sıkıcı görünmesinin sebebinin bu kahrolası daireden pek çıkmayışın olabileceği aklına geldi mi hiç?

11.09.2011

taşra hayatından manzaralar

john maxwell coetzee

sevgi evde başlar.

sevgililerin birbirlerini bir bütün ve durağan olarak görmeleri aşk ilişkilerinin doğasında yoktur. bir erkekle bir kadın arasında durağanlık olmaz. ya yukarı çıkar ya aşağı inersiniz.

ertesi güne sağ çıkıp işine devam edebileceğine yeterince güvenmeyen birinin nesre girişmesinin bir anlamı yoktur. 

en iyisi sevdiğin şeyden kendini koparmak. kendini koparmak ve yaranın iyileşmesini ummak. 

insanın bu dünyada kendini kirlenmiş hissetmeden saklanabileceği bir yer var mı?

12.08.2011

şimdi ve burada

paul auster / j.m. coetzee

coetzee: yatmadığın bir kadınla arkadaş olmak pratikte olanaksızdır; çünkü aranızda dile getirilmemiş çok şey vardır.

auster: seks iki kişinin yarı dinsel deneyimidir.

auster: en iyi ve en uzun ömürlü arkadaşlıkların temelinde hayranlık vardır. iki kişiyi uzun vadede birbirine bağlayan temel duygu hayranlıktır.

joseph joubert: erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin bir kadını karın olarak seçme.

auster: evlilik her şeyden önce sohbettir ve karı koca arkadaş olmayı beceremezlerse o evliliğin uzun ömürlü olma şansı çok azdır.

auster: para denen kağıt parçası değer kazanmışsa, nedeni çok sayıda insanın ona değer vermeyi seçmiş olmasıdır. sistem inanç temeline oturuyor. sistemi yürüten doğrular ya da gerçekler değil, sadece kolektif inanç.

"dünyada iki tür insan vardır: para için çalışanlar ve paralarını çalıştıranlar."

auster: kurgu gerçeğe dönüşürse gerçeğin ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekir.

auster: ancak rakipler denk olursa rekabetten alınan zevk büyük olur.

ne yaldızlı hükümdar anıtları ne mermer
ömür sürmez benim güçlü şiirim kadar (shakespeare)

auster: erkeklerin en yakın arkadaşlarından bile gizledikleri sırları vardır.

1.01.2011

düşman

j.m. coetzee

bir tohum ektiysen bu bile bir ilerlemedir.

ateşli olduğumuzda, içkili olduğumuzda ki gibi gerçeklerin kendiliğinden ortaya döküldüğüne inanmaz mıyız hep?

hiçbir şey unutulmadı, unuttuğum hiçbir şey de anımsanmaya değmez.

unutmak ayıp değil: yaşlanmak ve ölmek gibi unutmak da bizim doğamızda var. ancak çok uzak bir gözlem noktasından bakıldığında, hayat özelliğini yitirmeye başlıyor. bütün kazazedeler, güneş yanığı tenleri, yalnızlıkları ve öldürdükleri hayvanların postlarından yaptıkları giysileriyle hep o aynı kazazedeye dönüşüyor.

deniz kuşları arkalarında gürlemesini bırakıyorlar, mürekkep balıkları kemiklerini, martılar tüylerini.

sessiz bir dünyanın kime ne yararı var?

eğer tanrı hepimizi aynı derecede gözetecek olsaydı, pamuğu kim toplayacaktı, şeker kamışını kim kesecekti? dünyada işlerin verimli gidebilmesi için tanrının bazen uyuması bazen uyanması gerekir. tıpkı kendi yaratıkları gibi.

düşüncelerimiz başka yerdeyken, yazı kavramı içimizde lahana yetişir gibi yetişmez.

talihin egemen olduğu bir dünyada daha iyi ya da daha kötü diye bir şey olabilir mi? ya bir yabancının bizi kucaklayışına boyun eğiyoruz ya da kendimizi dalgaların kucağına bırakıyoruz; irademiz bir anda çözülüveriyor. uyuyoruz. uyandığımızda ise hayatımızın gidiş yönünü yitirdiğimizi anlıyoruz. onlara karşı tek savunma silahımızın ebedi ve insan ötesi uyanıklığımız olan bu anlık çözülmeler nedir? bunlar hayatımıza sızan bir başka ses ya da seslerin süzüldüğü yarıklar ve çatlaklar olamaz mı? hangi hakla onlara kulaklarımızı tıkıyoruz?

alnında kazazede işareti taşıyan herkes, gerçekten bir kazazede olmayabilir.

yasalar ancak bir nedenle yapılır: isteklerimiz aşırıya kaçtığında bizi dizginlemek için. isteklerimiz aşırı olmadığı sürece bizim yasalara gereksinimimiz yoktur.

yaşanılan olayların kâğıda döküldüğünde yiten canlılığı, sanat ile yeniden kazanılmalıdır.

içinde garip olayların yer almayacağı öyküler yazabileceğimiz günler hiç gelmeyecek mi?

dünya, bir zamanlar başkalarına verdikleri kızları ve oğullarını arayan anaların öyküleri ile doludur. ama annelerini arayan kızlarla ilgili bir tek öykü yoktur. böyle bir arayışın öyküsü yoktur. çünkü böyle bir şey gerçekte yoktur. böyle bir arayış hayatın bir parçası değildir.

bazı insanlar doğuştan öykü anlatıcılarıdır.

insan nasıl şekere doyuyorsa özleme de bir süre sonra doyuyor.

köleliğin yapısında inşanın yüreğini de ele geçiren nasıl bir özellik var ki, bir kez köleleştirilen insan tüm yaşamı boyunca köleliği taşıyor?

hiçbir yaratık yazamayacak kadar çaresiz değildir.

bir kez günah işlediğinizde bundan keyif aldığınızı fark edersiniz ve tekrar tekrar aynı şeyi yapmak için önüne geçilmez bir istek duymaya başlarsınız.

zaman gelir, başka şeyler kitaplardan çok daha önemli olur.

sonuçta hayatımızda bir düzen var ve yeteri kadar beklersek bu düzenin ipuçlarının gözümüzün önüne serili olduğunu anlarız. tıpkı bir halı dokuyucusunu izlerken ilk bakışta yalnızca karmakarışık iplikleri görüşümüz gibi. ama yeterince sabırlıysak, yavaş yavaş gözümün önünde çiçekler, zıplayan tek boynuzlu atlar ve kuleler şekillenmeye başlar.

bana öyle geliyor ki, hepimiz bir çeşit bilinçli bilgisizlik, bir çeşit körlük geliştirmezsek, toplum içinde yaşamaya tahammül edemeyebiliriz.

ne kadar çeşit insan varsa o kadar çok çeşit yazı türü vardır.

bir zamanlar ırmağın kıyısında bekleyen yaşlı bir adama acıyan bir adam onu sırtına alarak karşı kıyıya geçirmeyi önermiş. karşı kıyıya vardıklarında yaşlı adamı indirmek için çömelmiş ama yaşlı adam inmemiş. aksine dizleri ile adamın boynunu sıkıştırmış ve adamın böğrüne vurarak onu esir almış. ekmeğini bile ağzından alıyormuş. adam bir hile ile canını kurtarmasaymış ölene kadar yaşlı adamın kölesi olarak kalacakmış.

hepimiz yüreğimizin derinliklerinde bir özgürlük duygusu, özgürlüğe duyulan bir özlemle yaşarız. ama hangimiz özgürlüğün gerçekten ne olduğunu söyleyebilir?

eğer kendimizi özgürlük, onur, mutluluk gibi büyük kelimeleri tam anlamıyla ve bütünüyle karşılayacak anlamlar bulmaya adayacak olursak tüm yaşamımızı yanılgılarla ve boşuna arayışlarla tüketebiliriz. bu kelimelerin tam bir karşılığı ya da bağlı oldukları bir ülke yoktur. onlar boşlukta yüzen gezegenler gibidir.