erdal inönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erdal inönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22.11.2014

ismet inönü

erdal inönü

alman orduları rusya'da ilerlerken, kafkasya'ya gelmiş, moskova'ya yaklaşmışken gazetelerde "alman zaferleri" yazılırdı. rus ordularının şurada burada teslim olduğu haberleri yazılırdı ve "artık almanların bütün rusya'ya egemen olacağı" söylenirdi. "biz de almanların safında savaşa girsek kendimizi daha güçlendiririz. belki şurada burada elimize bir şeyler geçer" diye açıkça yazılmasa bile bu izlenimi uyandıran yazılar veya konuşmalar olurdu o zaman. herhalde babama da söyleyen olurdu: "fırsat bulursak biz de girelim. daha güçlü çıkarız savaştan. işte adalar'dı, şunlar bunlar da elimize geçer." diye.

tabii onlara hiç yüz vermedi babam. daha sonra müttefiklerin kendi baskıları başladı. churchill'in adana'ya gelmesi, sonra kahire'deki toplantıda yapılan baskılar.. bizi de savaşa sokmak için uğraştılar; ama babamın politikası savaşa girmek değildi. "bizi savaşa sokmak istiyorlar; ama biz hepsinden daha fazla savaştık. onlar 1. dünya savaşı'nda 4 yıl savaştılar; ama biz 1911'den başlayarak 12 sene savaştık. onun için bizim savaşa girmemiz artık gereksiz" derdi. nitekim de girmedik.

yemek dikkatli yenirdi; çünkü ekmek azalıyordu. bunu fark ediyorduk. biz de çankaya köşkü'nde vesika kullanıyorduk. "türkiye'de başka ailelerde olmayan şeyler, bizde de olmasın" diye bir dikkat vardı. hatta bir sefer hatırlıyorum, eve özel bir ekmek yapılıp getirilmişti. bizim hoşumuza gitti. babama da verdiler. o, nerden çıktı bu?" dedi. anlattılar. "bu özel bir şey; olmaz öyle şey" dedi ve biz kullanmadık. bu dikkati hep gösterirdi.

ekmeksizlikten yakınan bir çocuğa, "sizi belki ekmeksiz bıraktım; ama babasız bırakmadım." dediği söylenir.

via can dündar

11.04.2014

akp ve laiklik

erdal inönü

gençliğimde dini öyle ciddiye almadım. onun için bundan sonra da yapamam. oysa toplum açısından dini ciddiye almak gerekir; onu şimdi görüyorum. gençken "tamam din var; ama biz başka bir şey yapacağız" diyordum. siyasete girince zaten toplumu etkileyen bir güç olarak dinin nedenini anlıyorsunuz. o bakımdan "din daha iyi uygulansa" diye aklınızdan geçiyor; ama onu yapacak zamanınız kalmıyor artık.

can dündar: dinde reform gibi bir çalışma mı?

erdal inönü: bir çeşit reform gibi olması lazım. yani bir yorum getirmek lazım. ama bütün bir hayat isteyen bir iştir o. pek çok kimse hemen karşı çıkar, insanları öldürmeye kalkarlar. onları göğüsleyecek zaman ve enerji gerekir. onu başkası yapabilir. atatürk'ten beri fiilen reform yapılmış; ama bunun teorisi yapılmamış. teorisini yapmadan, eylemli olarak yapmak, yani yönetim üzerinde caminin egemenliğini kırmak; ama dini ortadan kaldırmamak, kuranı kerim'e yorum getirmemek.. bu yeterli değil; sürekli olarak bir irtica tehdidi oradan geliyor. çünkü kuran'ın kendisi yönetime de karışıyor. dolayısıyla siz istediğiniz kadar "karışmayın" deyin, inanan birisi "kitap öyle demiyor" diyor. ona bir yorum getirinceye ve o yorumu kabul ettirinceye kadar o tehlike her zaman olacaktır.

can dündar: ama şeriatı, türkiye için yakın bir tehlike olarak görmüyordunuz, anladığım kadarıyla.

erdal inönü: hayır. o zaman görmüyordum. çünkü hükümette öyle bir şey yoktu. özal ona dikkat ediyordu.

can dündar: bugün bir tehlike hissediyor musunuz?

erdal inönü: bugün durum öyle değil. bugünkü başbakan (erdoğan) ve bakanları açıkça "laiklik başka bir şeydir, yanlış anlaşılıyor" diyorlar. babamdan da duymuştum: "laikliğe karşı olanlar, ilk olarak 'canım şunu bir tarif edelim, laiklikten ne anlıyoruz' derler. işe öyle başlarlar." derdi babam. şimdi başbakan (erdoğan) onu yapıyor. o bakımdan aldıkları bazı kararlar, milli eğitim bakanlığı'nın bazı davranışları, tesettürü yaygınlaştırmaları, bunların başka bir havada olduklarını gösteriyor. özal zamanında böyle bir şey yoktu.

21.07.2012

başörtüsü ve laiklik

erdal inönü

laikliğe bağlı olduğumuzu zaten parti programında söylüyoruz. zaten bizden herkes öyle bir yaklaşım bekliyordu. buna rağmen o zaman da mesela, başörtülülerin üniversiteye girmesi gündeme geliyordu. hatırladığım kadarıyla bir trakya gezisinde "böyle şeyler olmamalı" demiş, açıkça karşı çıkmıştım üniversitede başörtüsüne.

o dönem özal, dinci hisleri okşayan davranışlarda bulunuyordu. mesela sık sık camiye gidip gösterişli bir şekilde namaz kılıyordu. bir seferinde de refah partisi genel başkanı "cuma namazına gitmek isteyen memurlar oluyor. onlara, cuma günü namaz izni versinler" demişti. ben de "olmaz öyle şey. bu, laikliğe aykırıdır. devletin düzeni din esaslarına göre değiştirilemez, ayarlanamaz" diye karşı çıkmıştım.

biz, "dine saygılıyız ama devlet işlerine karıştırmayız" demeye devam ediyorduk ve bence bu, aleyhimizde bir konu oluyordu seçmen nezdinde. özal da, dyp de bunu çok iyi istismar ediyordu. gerçi bizim arkadaşlarımızdan da bir kısmı gidiyorlardı camiye. mesela ertuğrul günay gidiyordu. başkaları da gidiyordu. ama biz, geçmişten kalan bir yaklaşım gereği, toplu olarak gitmiyorduk; bunu gösteri halinde yapmıyorduk.

akp'nin yaptığı ayrı hikaye; o olmaz. laikliğe bağlı kalmak gerekir. özellikle başörtüsü meselesi başka bir şey; onda kesin tavır almak gerekir.

başörtüsü üniversitede bir sembol. o bakımdan doğru değil. onlara izin vermekle bu çocuklara kötülük ederiz. çünkü başörtüsünü isteyerek takabilirler, istemeyerek yani parayla veya zorla takabilirler. her iki halde de bu, dinci yönetimi desteklemek anlamına gelir ve yaygınlaşır. temel teorik esası olduğu için ona kapılmak kolay olur. hele hükümet de o yöndeyse.

via can dündar

13.11.2011

erdal inönü ile söyleşi

can dündar

paralardan atatürk resminin kaldırılması

erdal inönü: oradaki amaç başka. orada estetik değil, devlet anlayışı söz konusu. babamın anlayışı şuydu: devletin parasında cumhurbaşkanının resmi olur. atatürk'e saygı başka mesele; ama vatandaşlar devletin başında kim olduğunu bilmeli. bunun görüneceği yer neresiyse orada görünmeli.

bu, devlet yönetimi anlayışıydı. babam çok meşrutiyetçiydi. bütün hareketlerinde buna dikkat ederdi. cunta kurmak, birtakım tertipler yapmak gibi işlere hiç girmezdi. yönetimini de hep meşru usullere dayandırırdı. paralara, pullara zamanın cumhurbaşkanının resminin basılması o yüzden oldu. bunun yanlış anlaşılacağını düşünmedi o zaman. tabi demokrasiye geçince her şey istismar edilebiliyor; onu düşünmedi, normal bir davranış diye gördü.

atatürk'e saygısını her zaman ifade ederdi; ama bu devlet yönetimi anlayışı da gene çok saygı duyduğu, dikkat ettiği bir konuydu.

muhalifler

can dündar: o dönem babanız, atatürk'ün eski muhaliflerini (kazım karabekir, refet belen, rauf orbay) yeniden kazanma, onlarla tekrar dostluk kurma çabası içindeydi. babanızın onları yeniden kazanmaktaki amacı neydi?

erdal inönü: amacı açık: "atatürk öldü. bir büyük savaş karşısındayız. acaba devrimleri yaşayabilecek mi?"

şimdi eskiye dönülecek, şeriat gelecek korkuları var. batı'da da böyle bir beklenti var. eskiye dönmek isteyen, birikmiş, bastırılmış bir muhalefet var. onlar çeşitli entrikalar yapabilirler. onlara karşı durmak için birlik gerekir. bunlar tanınmış insanlar. onları kazanması, bu gerici muhalefete karşı onlarla birlikte karşı durabilmesi önemliydi. ben de olsam öyle yapardım.

atatürk'ün büyük gücü ortadan kalkınca iş başına geçen insan güçlenmek ister. maksadı oydu sanıyorum ve onda başarı sağladı. hepsi beraber çalıştılar, atatürk ilkelerine karşı bir şey söylemediler ve devrimlerin yaşamasına yardımcı oldular. 

inönü-atatürk kavgası 

erdal inönü: bu konu sık sık açılır: "niye kavga ettiler?" diye sorarlar. ben de derim ki: "asıl nasıl bu kadar uzun zaman beraber çalıştıklarını sormak daha iyi bir soru olur. çünkü bunun örneği çok az dünyada. böyle devrim yapan, yeni devlet kuran bir başbuğ, bir başkan, yanındaki insanları sürekli değiştirir. böyle bir liderin, yıllarca değişmeyen birisi ile çalışması çok az görülen bir şey; ama türkiye'de bu olmuş.

atsızcılar 

erdal inönü: hasan ali yücel'in milli eğitim bakanlığı zamanında ankara'da bir dava oldu. nihal atsız, o akımın başındaki insandı. turancılıkla ilgili yazılar yazardı. hasan ali bey, onun aleyhinde bir dava açtı galiba. dil fakültesi'nde nümayişler oldu. öğrenciler rektörü istifaya zorladılar. onun üzerine nihal atsız ve çevresi, fakültedeki pertev naili boratav, niyazi berkes, behice boran gibi bazı hocaları "komünistlik propagandası yapmakla" suçladılar. fakülte kurulu "onlar derslerini veriyorlar. doğru dürüst bilim yapıyorlar. suçlu değiller" diye karar verdi. fakat haklarında yazılanlar o kadar aleyhlerinde bir intiba yarattı ki meclis onların kadrosunu kaldırdı. onlar da bunun üzerine avrupa'ya gittiler. tabi onların gidip fransa'da yaşamak zorunda kalması büyük kayıp oldu.

1946 seçimleri

can dündar: 1946 seçiminin hileli olduğu çok yazılıp söylendi. sizin gözleminiz var mı?

erdal inönü: evet, muhalifler bazı usulsüzlükler olduğunu söylediler çok. babam o eleştirilere de üzülüyordu gördüğüm kadar. aslında görünen bir usulsüzlük yoktu; ama daha seçim biter bitmez celal bayar bir demeç verdi ve "istanbul'dan başlayarak çok önemli usulsüzlükler, hileler yapıldığını" söyledi. ondan sonra bu suçlamalar hep devam etti. oysa söylenen usulsüzlüklerin hepsi gerçek bile olsa, seçimi kazanmalarına yetmiyordu; çünkü zaten o kadar çok adayları yoktu. belki birkaç tane daha fazla milletvekili çıkarabilirlerdi; ama iktidar olmalarına olanak yoktu. yani seçimin sonunu etkileyen bir usulsüzlük değildi bu. ama tabi seçimde dürüst olmak gerekir. bir tane olsa bile usulsüzlük olmamalı. o bakımdan eleştirilerin bir kısmı herhalde doğruydu.

örgütlerin fazla bir şey yapmasına pek imkan yoktu. çünkü karşı partilerin örgütleri birbirini kontrol eder. kimseyi suçlamak istemem; ama bazı bürokratların rahatsız olabilecekleri ihtimali akla yatkın geliyor. çünkü ilk defa bir seçimle, yıllardır iktidarda olan parti yerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. bu olmasın diye işgüzarlık yapmış olabilir bazı illerdeki yöneticiler. yeni bir rejime geçerken buna alışmak kolay değildi. daha önce "devleti, partiyi kollama" alışkanlığı kazanmış insanlar, birdenbire kolladıkları partinin zor durumda kaldığını görüyorlar ve bir şey yapmak istiyorlar. ben bunu normal karşılıyorum. mesele, bunun doğru olmadığını söylemeye devam etmekti. ondan sonraki seçimlerde de zaten olmadı.

dp karşısında alınan yenilgi

can dündar: siz bu seçim yenilgisini neye bağlıyorsunuz?

erdal inönü: değişiklik isteği. babamın bana yazdığı cevap mektubunda da vardı: "birçok neden söyleniyor, 'şu yüzden, bu yüzden kaybettik diye'; ama bence bu toplumun normal değişim isteğidir. o yüzden kaybettik. bundan sonra görevimize devam edeceğiz" diyordu. bence de mesele oydu. değişim isteği normal bir istektir. yoksa 2. dünya savaşı'na girmemek, aslında inanılmaz bir başarıydı. onu yapmış bir devlet başkanının tekrar seçilmesi beklenirdi; ama olmadı. toplumlar geçmişi düşünmüyorlar. churchill de savaşı kazandı, seçimi kaybetti biliyorsunuz; bundan büyük örnek olamaz.

27 mayıs 1960

erdal inönü: babam memnun değildi durumdan. üzülmüştü demokrasiye olanlara. bir kesinti. o kadar uğraşarak, muhalefetin bütün sıkıntılarını göğüsleyerek seçime hazırlanırken böyle bir şey olması aslında onun için bir şoktu.

erol ağagil anlattı bana: 27 mayıs'ta teğmenmiş. ihtilal olunca harp okulu'nun alay kumandanıyla beraber mebusevleri'ne, babamın oturduğu eve gelmişler. babamın yanına çıkmışlar. alay kumandanı babama selam vermiş, kim olduğunu söylemiş. onun üzerine babam ona fırsat bırakmadan "çok kötü bir iş yaptınız" demiş. albay izah etmeye çalışınca da "çık dışarı" demiş. ağagil, "biz konuşamadan çıktık" diye anlattı. dedi ki: "o zaman herkes çok mutluydu, herkes bizi kutluyordu. bir tek ismet paşa 'çok kötü bir iş yaptınız' dedi bize."

bunu ben de sonradan fark ettim.

demokrasi yolunda çok zorluklardan geçiliyor; o yolu bırakmamak lazım. bıraktığın zaman baştan başlıyorsun çünkü. o bakımdan, olmasaydı daha iyi olurdu. baskılar, sıkıntılar oluyor ama o çerçeveyi bozmamak lazım. eninde sonunda o baskılar geçiyor ve halkın iradesiyle daha iyi noktalara geliniyor; ama kesinti yaptığınız zaman baştan başlıyorsunuz. zaman kaybından başka bir şey değil.

can dündar: ismet paşa, eleştirilerin gerçek hedefinin atatürk olduğunu; ama onu eleştirmeye cesaret edemeyenlerin kendisine saldırdıklarını söylerdi.

erdal inönü: evet. atatürk'e dil uzatmaya çekiniyorlardı ama atatürk döneminde yapılan, beğenmedikleri her şeyi babama yüklüyorlardı. babam da bunu zevkle karşılıyordu. "atatürk'ün şöhreti zarar görmesin" diye bütün sorumluluğu üzerine almaya, cumhuriyet dönemi icraatını savunmaya devam etti ve sonunda da başarı sağladı. atatürk'ün şöhreti artarak devam etti. bu, bence önemli bir başarıydı.

1989 belediye seçimleri ve iski skandalı

can dündar: 1989 belediye seçimlerinde ankara, istanbul, izmir'i almıştınız.

erdal inönü: evet, bizim için en büyük zafer oydu. büyük kentlerin çoğunda kazandık. özellikle istanbul'da nurettin sözen'in kazanması büyük sürpriz olmuştu. kimse beklemiyordu. aday olmak, sözen açısından cesaretti; ama iyi kampanya yaptı ve kazandı. tabi çok mutlu olduk. özal çok üzüldü. galiba keçeciler, "üzerimizden silindir geçti." gibi bir şey söylemişti.

sonra özal, "aldıkları belediyeler sonunda başlarına bela olacak." gibi bir şey söyledi. ama tersine, shp'li belediye başkanları çok başarılı hizmetler yaptılar.

can dündar: ama iski skandalı özal'ı haklı çıkardı.

erdal inönü: o mesele, aleyhimize kaynayan bir kazan oldu. benim orada bir kusurum yoktu; ama sonunda gene üzerimize kaldı. oysa daha duyar duymaz onu mahkemeye vermiştik. hepsi mahkum oldu. yani gerekeni yaptık; ama mesele kapanmadı. nedense iş aleyhimize döndü. sosyal demokrat partilerin böyle bir kaderi var. batı'daki sosyal demokrat liderlerden bir ikisi de söylemişti bunu: böyle olaylar orada da oluyordu ve "her nasılsa" diyorlardı, "sağdaki partiler böyle bir suistimal yaparlarsa unutulup gidiyor; ama bizden birisi yaparsa en başta kamuoyu affetmiyor." hep bize onu söylüyorlar. herhalde sosyal demokrat partiler erdemli olma iddiasındalar. ama ötekilerin öyle bir iddiası yok. onlar herkesi kazandırmak iddiasıyla yola çıkıyorlar. o, daha güvenlikli bir yaklaşım.

23.07.2011

köy enstitüleri

erdal inönü

daha yasa çıkarken meclis'te eleştiriler vardı. eğitim konusu, herkesin bildiğini sandığı bir konudur. dolayısıyla eleştiri çok kolaydır, kıskançlık çok vardır. tabi hasan ali yücel'i de kıskanan çok insan vardı o zaman partide. çünkü kendisi, babamın çok sevdiği bir insandı. konuşkan, iş yapmayı seven bir insan. insan iş yaptıkça kendisini kıskananlar ortaya çıkıyor; "artık bundan kurtulalım" havası doğuyor. dolayısıyla bu tasarı daha ilk ortaya çıktığında "bu yapılamaz" diyenler oldu.

iki açıdan çok eleştiri yapıldı:

bir tanesi: mezunlar köylerine döndükten sonra, okulların yapılması biraz zorla oluyordu. köylüleri çalıştırarak okulları yaptırıyorlardı. babama "paşam yapamıyorlar" filan diye söylediklerinde "canım" derdi, "her köyde bir cami yok mu?" "var paşam" derlerdi. "öyleyse bir de okul olacak" derdi. ama bu zorla yapılıyordu. çünkü devletin gücü yetmiyor, köylüler çalışıyordu.

ikinci eleştiri de şuydu: "kız-erkek köy çocukları bir yerde okuyorlar. bu, hoş bir şey değildir. başka tehlikeler ortaya çıkar." tabi bir de komünistlik suçlaması. onun da bir dayanağı yoktu; ama hasan ali yücel'e bu tür suçlamalar yapıldı. "o, solcuları, komünistleri himaye ediyor. dolayısıyla bu okuldan komünistler yetişiyor" dediler. bu suçlamalar, çok partili rejime geçilip de muhalefet partisi ortaya çıktığında büyük hız kazandı. muhalefet partisi bir an evvel seçimi kazanmak istiyordu. onun için de en kolay suçlama yolu, halkın da farkında olduğu ve eleştiri yönelttiği bir konuydu: "köylüler zorla çalıştırılıyor. köy enstitülerinde kız-erkek çocuklar bir arada kalıyor. ve burada onlara komünistlik aşılanıyor."

bu propagandalar hep yapıldı ve çok etkili oldu. 1946 seçiminde bunun ilk etkisi görüldü. muhalefet partisi daha yeniydi; çoğunluğu kazanamadı; ama görüldü ki bu eleştiriler çok etkili oluyor. sonra da hasan ali bey ayrılmak zorunda kaldı.

anlamak gerekir ki, çok partili rejimde halkın eleştirilerine karşı kayıtsız kalmak bir derecede mümkün. sonunda mecburen "eh pekala, biraz o doğrultuda bir şey yapalım" diyorsunuz. her demokraside bu yapılıyor; her lider bunu yapıyor. babamın yaptığı da buydu. hasan ali yücel'in ayrılmasına "evet" demekti.

babam konulara gerçekçi yaklaşırdı; "köy enstitüleri'ne yazık oldu" diye söylediğini hatırlamıyorum. düşünmüş olabilir; fakat gerçekçiydi babam. demokrasi içinde ilerlerken birtakım kurbanlar vermek gerekir. köy enstitüleri de ilk kurban oldu. bunu söylemedi açıkça; ama böyle bir değerlendirme yapmış olduğunu tahmin ederim. tabi amaç, demokrasiyle ilerlemektir. demokrasiye geçme günlerinde şunu söylerdi:

"tek partili rejimde istediğinizi yaparsınız. gelişiyorum sanırsınız; fakat bir gün duvara çarparsınız. çünkü ne yaptığınızı tam manasıyla göremezsiniz. demokraside ilerleme yavaş oluyor; ama sağlam oluyor."

via can dündar

4.07.2010

anka kuşu

can dündar

"askerlik, insanların bir şey yapmadan, büyük bir görev yerine getiriyormuş rahatlığıyla yaşadıkları bir alandır." (tolstoy)

türkiye gibi ülkelerde bir insan bir alanda sivrildi mi, artık her alanda ondan hizmet beklerler.

yetenek iyi bir şey ve bir ölçüde gerekli. zeka da öyle. ama buluş yapmak için başka şey gerekiyor: gerçekten bir şeyi bulmak istemek, o işle sürekli, inatla uğraşmak, başka bir işle uğraşmadan onu sonuca götürmek. şans tabii faydalıdır her zaman, yani yeteri kadar çalışırsanız şansın da faydası oluyor.

ismet inönü: hitler bizden önce hazırlanmaya başladı. yıllarca çalıştı, ordusunu hazırladı, insanlarını hazırladı. en büyük güç olarak ortaya çıktı. ondan sonra etrafa saldırmaya başladı. etraftakiler önce şaşırdılar; ama eninde sonunda toparlanacaklar, bir araya gelecekler, yükselecekler ve ondan sonra hitler'in önüne geçecekler.

hayri dener: bilim hem güzeldir hem korkunçtur. güzeldir; çünkü bilimsel kuralları türkiye'de öğrenseniz de, bunlar bütün dünyada geçerlidir. ama korkunçtur; çünkü insafsızdır; bilim kuralları hiçbir şekilde taraf tutmazlar, o kurallara uyan insanlara kolaylık gösterirler, uymayan insanları da ezip geçerler.

churchill'in o zaman babama yazdığı meşhur bir mektubu vardır: "şimdi önemli bir dönemi kapattığımız zaman.. size beraber olduğumuz zamanlardaki iyi hatıralarımı söylemek istiyorum. başarılarınızı kutluyorum. 2. dünya savaşı'ndan türkiye'yi nasıl çıkardığınızı hep hayranlıkla hatırlıyorum" gibi şeyler söylemişti.

ismet inönü: en zor şey, insanları, gerçekten hizmet yolunda olduğuna inandırmaktır.

bir askerin doğru dürüst siyaset yapması kolay değil. yetişme şekilleri ona uygun değil çünkü. bir defa her fikre açık değiller; bazı fikirlerin zararlı olduğuna inanıyorlar. "siperde ilim yapılmaz" derdim ben; çarpışırken bilimle uğraşmaya ne vaktiniz ne de ruhi durumunuz müsaittir. değişik fikirleri saygıyla ele almak zorunda değilsinizdir. askerlerin öyle bir tutumu vardır.

şerif mardin: bu aleviler çok ilginç bir gruptur. türkiye'de baskı gören bir gruptur. böyle grupların da bir davranışı vardır: hep zor durumda tutuldukları için haksızlığa uğradıklarını söylerler, ki doğrudur da; ama ellerine fırsat geçerse onlar da benzer şekilde davranabilirler. haklarını vermeli; ama dikkat etmek gerekir.

deneyim eksikliği, girişim cesaretini artırır.

ülkenin önde gelen gazeteleri basit gerçekleri bu kadar saptırarak kamuoyunda sürekli yanlış izlenimler yaratmaya çalışıyorsa o ülkede çürümüş bir şeyler var demektir. o zaman da o ülkenin insanları durumu düzeltmek için her çareye başvurarak gereğini yaparlar. hatta 70 yaşını geçmiş insanlara parti kurdurup hiçbir şeyden çekinmeden arkalarından giderler.

savaşa girmek kolaydır; ama çıkmak zordur.

siyasetçilerin halk dalkavukluğu yapmak, demagoji yapmak gibi bir hastalığı var. demokrasinin her zaman en iyi insanları göreve getirmemek gibi zorlukları var; ama bunlar da aşılabiliyor zamanla. buna karşılık demokratik düzenin büyük çoğunluğun eksikliğini görmek gibi bir gücü de var. tehlike anlarında herkesi bir araya getirmek gibi bir kuvveti de var.

ölümden korkmaya gerek yok. çünkü insan öldüğünü fark etmez; ancak yaşadığını bilir. dolayısıyla onun bakımından yaşam sonsuzdur.

insanların fikirlerine saygı göstermek, bütün yaşamımca bağlı kaldığım bir ilke oldu. beğensem de beğenmesem de, anlasam da anlamasam da fikirlere saygı göstermek ve korumak. elimde imkan olduğu sürece.

22.01.2008

imam-hatip okulları

erdal inönü

babamın son döneminde imam olacaklar için 10 aylık bir kurs açılmış ve o ara, chp dönemi bitmiş. imam hatip liselerinin açılması demokrat parti zamanında oldu.

kuşkusuz demokrasinin bir etkisi oldu bunların açılmasında. iyi niyetle bunu söyleyenleri hatırlıyorum; sofrada "paşam" diyorlardı, "halka dinin, ibadetin esaslarını öğretmek lazım. bunu öğretecek kimse yok şimdi. bu bir eksiklik oldu."

çünkü başlangıçta varmış imam hatip okulları. cumhuriyet'in ilk yıllarında kapanmış. bir süre böyle devam etmiş; ama bir süre sonra hasan ali bey'e, "bu, öğretim açısından bir eksikliktir. devlet olarak bir şekilde bunu öğretmek bizim görevimiz" demişler. onu inandırmışlar. o da kabul etmiş. ondan sonra böyle kurslar yapmaya başlamışlar. yapılan şey kurs açmak. okul haline gelmesi daha sonra. tabi okul haline gelirken de gene "imam ve hatip yetiştirecek bir okul" diye ele alınmıştı. ama sonradan sayıları arttı, kızlar da geldi. ikinci bir eğitim kanalına dönüştü.

can dündar: babanıza "meydanlarda biraz allah'tan bahsedin" derlermiş o dönem.

erdal inönü: o, çok partili döneme, demokrasiye geçtikten sonra olan bir hikaye. babam çok titizdi bu konuda. sofrada söyledi gene: "ben din konusunu hepinizden iyi bilirim. biz gençliğimizde böyle yetiştik; ama biliyorum ki ben de bu konuya girersem, vatandaşlara bunu anlatmaya kalkarsam artık kimse durmaz, kimse hiçbir sınır tanımaz ve sonunda laiklik elimizden çıkar. onun için ben, tutumumu değiştirmeyeceğim" derdi.

tabi o dönem ona "siz de allah'tan bahsedin konuşmalarınızda" diyorlar. nihayet bir gün mitingden sonra "paşam gene allah'tan bahsetmediniz" demişler. "nasıl bahsetmedim" demiş, "ayrılırken 'allahaısmarladık' dedim, duymadınız mı?"

din konusunda ödün vermemekte kesin kararlıydı. sonuna kadar da dayandı. seçimi kaybetme pahasına dayandı o konuda. "allahaısmarladık"tan başka bir şey söylemedi.