31.5.08

uzun lafın kısası

balzac: her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir.

emma goldman: kendi alanında napolyon olmak, toplumsal savaşta sıra neferi olmaktan iyidir.

guy debord: insanlar babalarından çok, yaşadıkları zamana benzerler.

mario vargas llosa: kadınlar uyanıktır; ancak işlerine gelirse aşık olurlar. adamın biri kendileriyle ilgilenmedi mi sırtlarını dönüp bir başkasını ararlar. hiçbir şey olmamış gibi.

j.j. rousseau: iyi yönetilen bir devlette cezalar azdır.

nancy h. kleinbaum: eğer kararlı birer ateist yetiştirmek istiyorsan onları dindar birileri olacak şekilde yetiştir. her zaman işe yarar.

karl marx: her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir.

john milton: eğer insanların meyvesini yemelerini istemediyse tanrı neden cennetin ortasına yasak bir ağaç diksindi ki?

marquis de sade: siki kalktığında zorbalık yapmak istemeyecek erkek yoktur.

george washington: bir ülkede içki serbest olursa, içki kültürü olan aklı başında insanlar yetişir. eğer içkiyi yasaklarsanız bol bol alkolik elde edersiniz.

29.5.08

kitap

gustave flaubert

bana güzel gelen, yazmak istediğim şey, hiçbir konusu olmayan bir kitap, hiçbir dış ögeden medet ummayan, yalnızca biçem gücüyle ayakta duran bir kitap; tıpkı boşlukta asılı duran dünyanın, ayakta durmak için hiçbir dış ögeden medet ummaması gibi; hemen hiçbir konusu olmayan, en azından konusu neredeyse belirsiz bir kitap, böyle bir şey yazılabilirse tabii.

en yetkin yapıtlar, en az malzeme taşıyanlardır; anlatımın düşünceye yaklaştığı, dilin düşünceye yaklaştığı ve onunla kaynaştığı oranda parlak oluyor alınan sonuç. bence sanatın geleceği bu doğrultuda.

üstün insan

konfüçyüs

üstün insan, konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur. büyük ve üstün insan özgür düşüncelidir ve dar kafalı değildir. ancak küçük bir insan dar kafalıdır ve özgür düşünceli değildir.

dünyada bir şeye karşı ne düşkünlük gösterir, ne de onu küçümser. o, doğru olan şeyi izler. kendisi kuyu içine atılmış olabilir; ama o, başkalarını oraya göndermez. o aldatılabilir; ama başkalarını tuzağa düşürmez.

onun önem verdiği 3 şey vardır: davranışlarında dikkatsiz ve düşüncesiz olmaktan sakınmak, yüz anlatımında içtenlik, sözlerinin kabalık ve bayağılıktan uzak olması.

ona hizmet etmek kolay; ama onu hoşnut etmek güçtür. küçük insana hizmet etmek güçtür; hoşnut etmek kolaydır.

üstün insan, kendisini büyük bir dikkatle yetiştirmek isteyen kimsedir. yeteneksizliğinden üzüntü duyar; insanların onu tanımamasından kaygı duymaz. ölümünden sonra adının unutulacağından dolayı kaygı duymaz.

üstün insan kendi kendisini bulmaya çalışır. düşük insansa başkalarını aramaya çabalar.

onun hedefi gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. üstün insan gerçeği elde edemeyeceğinden kaygılanır; ama yoksul kalacağından kaygı duymaz.

ön yargılı değildir. bir şeye hemen karar vermez. inatçı değildir. bencil değildir.

doğruluğu en yüksek şey olarak kabul eder. ilkelerine erişmek için bilgi edinir. uzaktan bakılınca ciddi, yaklaşınca yumuşak görünür. konuştuğunda sözleri inandırıcıdır. dünyanın bütün kötülüklerinin birleştiği aşağı bir yerde yaşamaktan nefret eder.

28.5.08

kuşbeyin

allen ginsberg


tanrılar dans ediyor kendi gövdeleri üstünde
yepyeni çiçekler açıyor ölümü unutarak
yanılsamanın gönül kırıklığı ötesinde göksel gözler
görüyorum şen parlak yaratıcıyı
bandolar kalkıyor ayağa dünyalara şükür dolu ilahiler döktürerek
bayraklar sancaklar dalgalanıyor aşkınlık içinde
en sonu tek bir imge kalıyor bengilik içre milyon gözlü
yapıttır bu! bilgidir bu! insanoğlunun sonudur bu!

27.5.08

ölüm orucu

mehmet bekaroğlu

122 ölü var. bütün bunlar burada, türkiye'de, bu yaşadığımız ülkede oldu. 122 genç insan öldü. ölüm orucunu bir siyasal eylem olarak kabul etmem mümkün değil; bir hekim olarak, bir insan olarak, asla tasvip etmiyorum. ama bu insanları anlıyorum. kendimi zorlayınca "tecrit"te ısrar edenleri, güvenlik paranoyasına kilitlenenleri de bir şekilde anlıyorum.

her iki tarafı çok dinledim, her iki tarafla da empati kurdum, kendi mantıkları içinden baktığımda, saçma da gelse, "olmaz böyle şey!" de desem, anlayabiliyorum onları. fakat toplumu, duyarsızlığı, yanı başımızda 122 genç insanın ölümüne sessizliği anlayamıyorum. ürkütücü bir şey, bu kadar duyarsızlık nasıl olur, anlayamıyorum.

mad men

her iyi iş adamı bilir ki, karısı mutsuzsa işleri etkilenir.

hayat senin. ne kadar sürer bilmiyorsun ama sonunun kötü olacağı belli. harekete geçmelisin. ne olduğunu anlar anlamaz.

bu devirde reklamlarınız erkek dergisi gibi görünmeden ilerleme kaydetmek pek mümkün değil.

"gelecek, geçmişten çok daha iyidir."

isveç'te birbirlerini beğendikleri anda sevişiyorlarmış. böylesi daha sağlıklı; çünkü bu şekilde doğru insanı bulabiliyorsun. çünkü sevişmek, biriyle geçireceğin hayatın çok önemli bir yanı. hatta en önemlisi. en azından isveç'te öyle.

ne istediğine dikkat et; çünkü elde edeceksin onu. sonra da başkaları seni kıskanıp onu elinden almaya çalışacak.

"bir şaheser yapıyorsan fırça izlerini gizlediğine emin ol."

neden boks maçını bu kadar önemsiyorlar hiç anlamıyorum. iki zencinin kavgasını izlemek için pencereden aşağı 1 dolar atmak yeterli.

alkolü azaltmanız gerektiği sürece alkol probleminiz var demektir.

25.5.08

kaçtığım iyi aile evleridir

perihan mağden


kahve fincanlarındaki okyanuslarda yitik gemiyim
sancak direğimde ölü bir kedinin sırıtkan gözleri
ahçıbaşı, tayfa, kaptan; korkarım tek yolcu benim
seyir defterimde uğramam gereken limanlar
- hoşça kal artık gitmeliyim
beynimde çamaşır iplerinin mandallanmış ağırlığı
kaçtığım iyi aile evleridir
beyaz masa örtüsünde gülümsüyor lekeler
bilmem kaçıncı çorbanın boğan sıcaklığı
- elinize sağlık çok lezzetli
kezzap yeşili tanımadık gözler
trenle kaçıyorum hiç gitmediğim hong kong'tan
yürüyen camda gördüğüm, bir gece ansızın duyduğum
allı morlu bir hasret türküsü gibi uzuyor eller
- acısından koyma mideme dokunuyor
öldürülen bir milyonzekizinci kızılderili gibi ağlama kapımda
paspasın altında anahtarı ellerimin
sana yazmıyorum sana yazdığım mektubu
satırlar acıyı dokuyor kağıdın beyazında
- gözlüğümü versene iyi göremiyorum
telefon sarısını yürütmüşler cebimden
yarım kaldı mutluluk tablosu
biliyorum sabah sabah boyamak zor denizi
üç dörtlük sırıtıyor, dişlerinde gözleri
- çok sıcak burası gölgeye geçelim
karasularımda ak bir balina
ipe dizmeliyim tüm mavileri
darağacına çekip boğuyorum güneşi
kanayan ellerim üşüyen benim
- kar yağsın avuçlarım ağlıyor

24.5.08

hava parası

memduh şevket esendal

davacın kadı olursa, yardımcın allah olsun! 

bu ordu müslüman ordusu imiş, diyorlar. müslümandan hayır gelse, bize arabistan'da gelirdi, bizi arkamızdan vurdular.

o günlerde rakı yasak edilmişti. bu kadar üzüntülü kimselerin yaşadıkları yerde rakı içilmez olur mu? bir kanun çıktı ama gene rakı içildi. posta müdürü rakı çektirir, satar, para da kazanırdı. herkes de bunu bilirdi. hocaların zoru ile çıkarılmış olan bu kanun yürümedi, hocalar da hiçbir şey yapamadılar. bu kanundan sonra rakı içimi arttı denilse, yanlış olmaz.

birçokları halkımızı olduğundan çok dinci sanır. birtakımı da halkı dinci gösterip bundan faydalanmak isterler. "halk bunu çeker mi? halk şöyle olur mu, böyle olur mu?" derler. bu, halkı öne sürüp kendi sözlerini geçirmek içindir. bunlar din işleri değildir. bunlar dini öne sürüp kendi işlerini çevirmek içindir. bu rakı yasağı da bu işlerden biridir. rakı yasağı çıkınca yalnız hocalar kendi sözlerini geçirmiş oldular. rakı da gene içildi. rakıyı bırakmış olanlar bile, yeniden başladılar. birisi de çolak. "bu zıkkım haramdır, insana zararı da vardır ama alışılmış, içmeden duramıyorum" dediler, bol bol da içtiler. 

insan ne kadar da insanlaşmış olsa, gene içinde bir vahşilik kalmıştır. 

çarşıların sokakları dar, dükkanları loşça, biraz da sıkıntılı ise de, eski bir kentte, bir güncük olsun geçirmek isteyen bir adam için sevimliliği de yok değildir. öyleleri vardır ki, yapılmış da benzetilememiş, melez bir şehirde yaşamaktansa, bu kasabacığın, her evi, her sokağı geçmişten bin hikaye düşündüren bu yerde yaşamayı daha hoş bulurlar. böyleleri azdır, azdır ama gene de vardır.

insanın kendi eliyle bir kabak, bir turfanda salatalık yemesindeki zevki, dünyada başka ne verir?

geçim darlığı ileri sürülüp uçan kuştan rüşvet alınan bir yerde soygunculuk etmemek elbette bir iyiliktir. herkesin oturup dedikodu ettiği, en büyük rütbeli devlet adamlarının bile hükümeti çekiştirdiği bir ülkede, oturup bağ, bahçe yaptırmak da bir iyiliktir.

sınırda

cevat çapan


bak nasıl yağıyor içinin karanlığına
bembeyaz düşlerle ışıyan düşünceler
ve sen nasıl sarınıyorsun sessizce
bu azgın, bu azman kentin
kardan kefenine

bu senin sesin mi boğulurken duyulan
bu uğultu, bu rüzgar, bu fırtına
senin son soluğun mu

kar, uçsuz bucaksız kar
ve yeniden başlayan

ütopya

emil cioran

yolum hangi büyük şehre düşse orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum. bu kadar kısıtlı bir alanda nasıl oluyor da onca insan birbirini yok etmeden birbirinden ölesiye nefret etmeden bir arada yaşayabiliyor?

aslında birbirlerinden nefret etmekte, ama nefretlerinin hakkını verememektedirler. bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır; sürmesini ve istikrarını teminat altına alır. ama toplum bu haldeyken bazılarının büsbütün başka bir toplum tasarlamak için çabalayıp durmalarına daha da çok hayranlık duyuyorum. bunca safdillik ya da bunca çılgınlık nereden gelebilir?

ancak imkansızın büyüsüyle harekete geçeriz: bir ütopya doğurup kendini buna hasredemeyen bir toplum köhneleşme ve yıkım tehdidiyle karşı karşıyadır adeta. ama hatırlayalım ki, ütopya, "yokistan" anlamına gelir. peki kötülüğün akla bile gelmediği, çalışmanın kutsandığı ve hiç kimsenin ölümden çekinmediği o siteler nereden çıkacaktır? mükemmel bir dünya, mamul bir dünya gösterisinin zorunlu olarak sunduğu geometrik idillerden, kurala bağlanmış vecdlerden, iç kaldıran binlerce harikadan oluşmuş bir mutluluğa katlanılır orada. nitekim ütopya, pembe gülünçlüktür. mutluluğu, yani inanılmazı oluşla birleştirme mutluluğu ve bir görüşü kendi başlangıç noktasına, savaşmak istediği kinizme vardıracak kadar iyimserleştirme ve havaileştirme ihtiyacıdır. eninde sonunda canavarımsı bir peri masalıdır. ama yaşam kopmadır, sapmadır, maddenin kurallarına aykırılıktır. insan da yaşam nazarında ikinci dereceden bir sapmadır. bireyselin, kaprisin zaferidir; uykuda canavarlar tutarı olan toplumun doğru yola getirmeyi hedeflediği bölücü hayvandır, saçma sapan bir hayalettir.

bana göre fransız devrimi'ni berbat eden şey devrim destekçilerinin birer aktör olarak doğması ve giyotinin yalnızca bir dekor olmasıdır. fransa tarihi bir bütün olarak ısmarlama bir tarih gibi görünür, sahnelenen bir tarih gibi: her şey bakıldığında teatral olarak yerli yerinde durur. bu, bir dizi jest, mimik ve olayın acı vermesi için değil, izlenmesi için sergilenen ve sahnelenmesi yüzyıllar alan bir performanstır. terör olaylarında bile görünen bu hoppalık izleniminden dolayı araya bir mesafe giriyor.

bir pesimist olarak birçok yanılsamanın esiri olamazsınız.

via bir nevi dipnot!

23.5.08

düğün

federico garcia lorca



uyansın gelin, düğün günüdür bugün
delikanlılar çalıp söylesin
balkonlar çelenklerle bezensin
uyansın gelin; çiçekli sevgiden, taze bir demetle
uyansın; gövdesiyle, dalıyla ulu defnelerin
uyansın; uzun saçları, kar beyazı gömleğiyle
gümüşlü rugan pabuçları, alnında yaseminlerle

aç; çoban kızı, ay göründü bak
ah; yakışıklı, şapkanı zeytinliğe bırak

uyansın gelin; geliyor kırlardan, şarkılarla düğün alayı
tepsilerde yıldızçiçekleri, badem çörekleri
uyansın gelin; gelin, takmış beyaz çiçekten tacını
damat, bağlıyor sırma fiyonklarını
oğulotu kokusu, uyutmuyor gelini
portakal bahçesinde; kaşıkla örtü, damadın hediyesi
uyan güvercin, şafak aydınlattı karanlık çanları

gelin, gelin, beyaz gelin
bugün genç kızsın, yarınsa kadın

esmerim; aşağı insen, ipek eteğini sürüsen
esmer güzelim; aşağı insen, sabahın çiyli serinliğine gelsen

uyansa hanımcığım, uyansa; gelse dışarı, çiçek yağmuruna
bir gömlek işleyeceğim ona, nar çiçeği kurdeleli
her kurdelede bir aşıkmerdiveni, etrafı biyelerle çevrili

uyansın gelin, düğün günüdür bugün

evinden çıkarken, ey beyaz genç kız
unutma ki bir yıldız gibi parlamaktasın
tertemiz hem bedenin, hem giysilerin
çıkıyorsun kapısından evinin
evinden çıktın işte, gidiyorsun kiliseye
rüzgar çiçek yağdırıyor, kumların üzerine
ah; beyaz genç kız, başörtüsünün danteli
karanlık bir rüzgar sanki

yakışıklı bir atlıydı, şimdi bir kar yığını
dolaştı panayırları, dağları, kadınların kucaklarını
şimdi gece yosunları, taçlandırıyor alnını

annesinin günebakan çiçeği, yeryüzünün aynası
acı zakkumlardan bir haç yerleştirsinler göğsüne
parıltılı ipekten çarşaflarla örtsünler
su inleyip ağlasın, kıpırtısız ellerinde

ah, geliyor dört delikanlı, yorulmuş geniş omuzları
ah, doldurdu dört yakışıklı, ölüm kokusuyla havayı

22.5.08

bütün öyküleri 1

anton çehov

şurası bir gerçek ki, yeryüzünde salt mutluluk diye bir şey yoktur. mutluluk kendi zehrini içinde taşır ya da dışarıdan başka bir şey işin içine karışıp onu zehirler.

çağımızda insanın inançlarını yitirmesi eski eldivenlerini yitirmesi kadar kolaydır.

şahindi, kargaya kul oldu.

insanlara olan inancımı yitirdim, kimseye güvenim kalmadı.

yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.

21.5.08

beethoven

stefan zweig

beethoven, çalışmalarını yazı masasında değil, gezinirken, yolda yürürken, hareket ederken yapardı. viyana çevresindeki köylüler şapkasız, nefes nefese yürüyen bu ufak tefek adamı elinde bir kağıt parçasıyla sık sık tarlalarda dolaşırken görürlerdi. onu bir kaçık sanırlar, ona "salak" derlerdi. çünkü beethoven başı önünde, bir şeyler mırıldanarak, homurdanarak, bağırarak, şarkı söyleyerek, ellerini kollarını havada sallayarak yürürdü. sonra aniden durur, cebinden küçük bir defter çıkarıp içinden bir sayfayı hızla koparır ve elindeki kurşunla birkaç nota karalardı. alelacele yazılmış bu şeyler o anda ilk akla gelenler, ilk esinlerdi.

bir röportaj

daniel pennac

"size en önemli niteliğinizi soracak olsam, j.l.b. bana ne cevap verirdiniz?"

- girişimcilik.

"ya başlıca kusurunuz?"

- her şeyi başaramamak.

"başarısızlığı tatmış olabilir misiniz? sizi görünce buna inanmak çok zor."

- savaşlar kaybettiğim oldu ama hepsinden de nihai zafere götürecek bir ders çıkarmayı bildim.

"girişimcilikte bulunmayı arzu eden bugünün bir gencine ne tavsiye ederdiniz?"

- ne istediğini bilmesini, erken kalkmasını, kendinden başka kimseden bir şey beklememesini.

"roman kahramanlarınız nasıl doğuyor?"

- yenme irademden.

"romanlarınızdaki kadınlar hep genç, güzel, zeki, cinsellik dolu."

- bunu sadece kendilerine borçlular. bir dış görünüşü elde edersiniz ve o sizin gerçekliğiniz olur.

"eğer sizi doğru anladıysam herkes güzel, zeki ve zengin olabilir, öyle mi?"

- bu bir irade sorunudur.

"güzellik bir irade sorunu mu?"

- güzellik önce içeridedir. irade onu dışlaştırır.

"hep iradeden söz ediyorsunuz. yoksa zayıfları küçümsüyor musunuz?"

- zayıflar yoktur, gerçekten ne istediklerini bilmeyen insanlar vardır ancak.

"siz kendiniz, hep zengin olmayı mı arzulamıştınız?"

- dört yaşımdan beri, yoksul olduğumu anladığımdan beri.

"hayatla bir ödeşme mi?"

- bir fetih.

"para gerçekten mutluluk getirir mi?"

- birinci şartıdır.

"kahramanlarınız çok genç yaşta zengin oluyorlar ve yaş, kaleminizin ucuna çok sık takılan bir konu. yaş hakkında ne düşünüyorsunuz?"

- yaş bir hergeleliktir, matmazel.

(irkilerek) "ne dediniz?"

- her yaşın hergeleliğin dik alası olduğunu söylüyorum; çocukluk bademcik ve tam bir bağımlılık çağı; ergenlik, otuzbir çekme ve boş sorgulamalar çağı; olgunluk, kanser ve salaklığın zafer çağı; ihtiyarlık, damar sertliği ve nafile pişmanlıklar çağı.

(kalemi havada) "bunu gerçekten yazmak zorunda mıyım?"

- bu sizin röportajınız, ne isterseniz onu yazarsınız.

kız birkaç sayfa atladı ve daha iyi geçmesini umut ederek daha ileride bir yerden tekrar başladı.

"para sorunsalı karşısındaki tavrınız nedir?"

ama bu daha da beter oldu.

- eğer kendimi yiyecek lokma bulamayanların sofrasında görseydim silahtan yana tavır alırdım.

20.5.08

haritanın yırtılan yeri

cezmi ersöz

nerede iktidar varsa, orada bozulma vardır.

kürdistan'da neden kızıl bayraklar taşınmıyor?

sol için fraksiyon farklılığının hapishanelerde anlamını yitirdiği ve bunların devletin ortak zulmü karşısında neredeyse komik duruma düştüğünü görmüş.

ben özgürlükten, özgür tavırdan yanayım, saçını arkadan bağlayan bu arkadaşa sizden daha yakınım.

sizleri kirletilmiş, küçük çıkarlara dayalı ilişkilerinizde birçok değerlerinizi yitirmiş buldum.

örgüt şeflerinin düzene entegre olduğunu ve sol hareketlerin sağa savrulduğunu ve tartışmaların hep durarak yapıldığını söylüyor.

günü tüketmek için yaşayanlarla beraber olamam.

12 eylül bize annelerimizi kazandırdı, tıpkı şili anneleri, arjantin anneleri gibi.

içerde çözülerek arkadaşlarını ele verenlerin sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi politik gruplar içinde eskisi gibi yer almaları, bu anlamda bedel ödememeleri.

kürdistan'da bir savaş yaşanmaktadır ve türk solu bu direnişe destek vermeli. bu harekete sınıfsal bir temelde omuz vermelidir.

bu ekonomi herkesi teker teker tacir haline getirmiş ve bütün değerlerin üzerine para örtmüş.

80 öncesinde milli gelirde ücretlerin payı şimdikinden çok daha yüksekti. bugünse yüzde 12'ye düşmüş. rant gelirleri ise yüzde 70'lere çıkmış.

tacirleşen insanların ilişki biçimlerinin yozlaştığını ve kendilerini de adeta bir mal gibi görüp cilalayıp ambalajlayarak ve pahalı ve çok değerli bir mal gibiymişçesine sattıklarını söylüyor.

özal ekonomisi: ekonomik cendere altında sıkışan ve her sabah para kazanma savaşına çıkan insanların politikayla uğraşmalarının imkansızlığı.. ama bu kürdistan'da geri tepti. orada devletin her alanda uyguladığı sistemli zulüm başkaldırıyı doğurdu. geçmişte 3-5 gerilla diye anılanlar, şimdi ayrılıkçı güçler diye gündeme geliyor. bizim özgürlüğümüz, kurtuluşumuz artık kürt hareketindeki başarıya, gelişmeye bağlı.

ilhami aras, türkiye'deki demokrasinin göstermelik olduğunu söylüyor. panel yapamıyoruz, gece düzenleyemiyoruz. özgürlüklerimiz her yanda kısıtlanıyor. bence bıçak kemiğe dayandı, diyor.

devletin de geleceğe dair umutları yok. o da kendisini kürdistan'da ifade edemiyor. emniyet müdürü: bizi buradan kurtarın, diye bağırıyor.

tuhaftır bugün soldaki fraksiyon sayısı daha da artmış durumda.

soldaki, neredeyse komik ve kronik bir hastalık olan bölünmeyi birz olsun ortadan kaldıralım.

hapishanelerde devrim yapıldığı görülmemiştir.

12 mart 1982'de mazlum doğan'ın çağdaş kawa olması. aynı yıl 18 mayıs'ta dört arkadaşının kendilerini yakmaları. ferhat kurtay, necmi öner, eşref anyık, mahmut zengin. zulme karşı bedenlerini ateşleyerek yeni bir tarih başlatmışlar. 4'lerin gecesi. ve 1 temmuz'da başlayan büyük ölüm orucu: hayri durmuş, ali çiçek, akif yılmaz ve kemal pir'in hayatını yitirdiği bu ölüm orucu türk ve kürt halklarının kardeşliğine adanmış.

bedenlerini tutuşturan ateşi cezaevi idaresinin atatürk'ün veciz sözlerini yazmaları için verdikleri tiner ve yağlı boyalardan elde etmişler. yanan elleri demir parmaklıklara yapışıp kalmış. bu kömürleşmiş; ama parmaklıklara yapışmış elleri gören nöbetçi savcı "bu nasıl yürektir" demiş.

şükrü gülmüş ise 4'lerin ölümüne "onurlu bir gün, bir ömre bedeldir" diyerek bir anlamda sevinmiş.

ben ticari ahlakı bilmiyorum. ticarette ayakta kalmak için birilerinin hakkını sömürmek gerekli. bunu nasıl yaparım? ticaret küçük hesaplar demektir, insan bundan ve bencilce sevgilerden kurtulmalıdır. toplumsal aşk dışındaki sevgilerde sahiplenme, bencillik var.

ancak bir işkence türü var ki, onun anlamı şükrü gülmüş için çok açık: cop sokmanın toplumu "kadınlaştırma" amacı taşıdığına inanıyor. yani baskı altına alınmış, ezik, sindirilmiş.

köy baskınları, toplu gözaltılar, sabahlara kadar süren sınır boyu çatışmaları, hain pusular, kaybolan ve bir daha hayatlarından haber alınamayan her yaştan insanın trajedisi. ve hemen her gün arkasından tek kurşunla öldürülen yurtsever, demokrat insanlar.

buranın kötü adamı yörede hizbullahçı diye tanınan, devlet tarafından kiralanmış profesyonel katildir. kurbanının ta yanı başına gelip onu tek kurşunla bu hayattan ayıran ve sonra karanlık ve yoksul sokaklarda kaybolan meçhul bir katildir bu yörede hizbullahçı.

silvan'da doktor emin ayhan, kahvede birkaç polisin arasında otururken yine o tek kurşunla öldürülmüştü. suçu kendisini yöre halkına sevdirmesiydi. ibrahim demirhan aslı tütün satıcısı da 9 haziran'da öldürülmüştü.

aslında halkımız isyan için hazır beklemektedir. ama şimdilik susuyoruz ve bekliyoruz.

genç bir çocuk birkaç gün önce dayısının kaybolduğunu, nereye başvursa haber alamadığını söylüyor.

şiddeti meşrulaştıran devletti ve devlet bütün yaklaşımları, diyalog arayışlarını tek taraflı çiğnemişti. pek geriye dönüş yolu yoktu. hem pkk artık iki ayrı düzenli ordu kuracak güce erişmişti.

maliye bakanlığı cizre belediyesi'nin gelirlerine el koymuş. belediye başkanı haşim haşimi'ye göre bu türkiye'deki ilk uygulama. böyle bir ceza türkiye'deki hiçbir ilçe ya da ile verilmemiş.

çok çocuk yapıyorsunuz. vergi ödemiyorsunuz. ve devletin askerini, polisini öldürüyorsunuz.

newroz'da evinin banyosunda çocuğunun başını yıkayan annenin elini delip geçen mermi, annesini çocuğundan ayırıyordu. babasıyla camiden dönen 15 yaşındaki çocuk, bir deneme ateşinin masum kurbanı oluyordu.

19 mayıs'ta lise öğrencileri istiklal marşı'yla kürt ulusal marşı'nı peş peşe okumuşlar.

devlet bizim üzerimizi kırmızı kalemle çizdi arkadaş, böyle yaz.

diyarbakır cezaevi'ni ben kurmadım. her tür insani talebi kanla ben boğmadım. bu kanlı şiddeti ben meşru kılmadım.

kendini unut! ama grubumuzda benimle birçok duygusunu, düşüncesini paylaşan biri vardı, o şimdi kayboldu, sanıyorum öldürüldü.

bugün üniversite ortamımız çok kötü durumda. konuşmayı bile beceremeyen insanlar var. geçenlerde hilmi yavuz geldi okula ve günümüz üniversite öğrencilerinin en çok kullandığı üç kelimeyi söyledi: fark etmez, bazı ve endekslenme.

bana göre bu not sisteminde başarılı sayılan öğrencilerin kişiliği oturmamıştır. öğrencilerin başarıya ulaşması için benim hayati saydığım birçok şeyi yapmamak zorunda. aşık olmak gibi.

toplum büyük bir medya manipülasyonu altında yaşayan, değerler skalası iyice küçülmüş, giderek yok olmuş, kimliksizliğin had safhada yaşandığı, en ilkel ihtiyaçları -barınma, beslenme, giyinme dışında- bir insani faaliyeti olmayan bir yapı tarzı.

üniversitede kalmış hocalar başkaldırısından vazgeçmiş, onursuz insanlardır. istifa bile edememişlerdir.

şu anda bitmiştir üniversite. politika üniversitenin dışında yapılmalı bence.

eşitsizliğe, haksızlığa, sömürüye, kürt halkı üzerindeki zulüm ve dayatmalara, hapishanelerdeki uygulamalara, resmi ideolojiye, işçilerin yaşadıkları sömürüye karşı ortak bir üniversiteli kimliğinin oluşması gerekir.

erich fromm'un olmak eyleminden felsefi açıdan ayırdığı, tam tersine insanı şeyleştirici bir edim olarak nitelediği "sahip olmak" duygusu, mal mülk edinme arzusu ve hırsı..

günümüz medyalarında iyiliğin kötülüğe, sevincin kedere eşitlendiğini söyleyerek, bu sürecin insanlardaki temel duyguları ortadan kaldırdığını, sahiplenme ve tüketim isteği ile koşullanan günümüz insanının ben'inin farkına varmadan örselendiğini belirtiyorsunuz.

bence asıl vurgulanması gereken terim farklılık değil, aykırılık olmalı. çünkü sistem farklıyı kendisi öne sürüyor zaten. kabul edilebilir bir paradigma olarak öngörüyor. farklı, tanımı gereği, baştançıkarıcılığı, tehliyeyi değil normalleştirilebilir olanı (örneğin homoseksüelliği ve lezbiyenliği) öne sürüyor. aykırı, bu türden normalizasyonları ve yasallaştırmaları dışlayan bir kavram. söylem-dışı kılınmış olana ait. üreme dışı eros'u ima eder aykırı. örneğin masturbasyonu ve başka pratikleri. ama egemen söylem özellikle çocuklara yasaklar bunu, zararlı sayar.

toplumda hızla yaygınlaşan, meşruiyet de kazanan maddi ve manevi, sözel ve davranışsal teşhirciliğe karşı, mahremiyet ve ketumiyeti savunmak gerekiyor bir bakıma.

ben törenler askeriyim. tören: yani seyirlik olan.

özal, "yoksulları sevmem" demişti.

kitlesel bir protesto hareketine girişebilmeleri, ancak kederlenmelerine bağlıydı. ama eylem, sadece para söz konusu olduğunda başvurulan bir yol oluyor. buna alışıldı sadece. ücrete zam yoksa gösteri var. ama insan ve yurttaş oluşun doğal ve siyasal özüne ilişkin horlama ve aşağılama, hiçbir vicdanda iz bırakmıyor.

duygusallık bir tür hastalık belirtisi sayılıyor. önemli olan rasyonalizasyon ve normalizasyon.

statüler önemli yalnızca. alt kültür gruplarında bile yarışmacılık yaygınlaşıyor.

can sıkıntısından bile kurtarılmak üzereyiz. özel televizyonlar ve özel radyolar tüm boş zamanlarımızı istila etti. 24 saat medyaların tutsağıyız. filmlerden, dizilerden, şarkılardan, yarışma programlarından üzerimize gönderilen mesajların bombardımanı altındayız.

gerçek biçimiyle deneyimlenemeyen duyguların katılaşacağı kesin.

eylemciler siyasal/kuramsal amaçlarını iyice unutmuşa benziyor. ulaşılan nokta salt eylemek. ölüyor ve öldürülüyorlar. öldürmenin ve ölmenin varoluşsal/felsefi deneyimlenmesi söz konusu değil. eylemci çileciye dönüştü bence.

arabesk, toplumsal koşullardan kaynaklanan bir acıyı ve protestoyu dillendirse bile siyasal anlamda bir isyanı öne sürmüyor.

türkiye'de bilgi halen sermayenin elindedir. bilgiyle özgürleşim arasında doğrudan bağlantı var bence.

her şey sanat olabilir sözü, bir bakıma hiçbir şey sanat değildir anlamına gelir.

kibarlığı, nezaketi pasifizmle karıştırmamak gerekir.

bireysel öfke genelleştirilebilmelidir.

başta emekçi sınıf ve kesimlerin üyeleri olmak üzere insanlara sistemin öne sürdüğü doyum biçimlerinin yetersiz ve yapay olduğu her an duyurulmalıdır.

"en kutsal kavramlar tecimsel (ticari) meta haline dönüştürülüyor." (ahmet oktay)

artık biz aksiyoneriz, laikler ise reaksiyoner oldu, roller değişti.

ister müslüman, ister dinsiz, ister komünist olun, yeter ki tüketin, pazarın kurallarına riayet edin.

tesettür defileleri islam'ın içinde de sınıfların varlığını gösteriyor. zenginler ve yoksullar oyunu. ipekler içindekiler ile ucuz kumaşlar içindekiler. mal dünyası eşitlik tanımaz.

moderniteyi islamileştirmeye yönelik bu arzu, sonuçta islamı modernleştirmeye yol açtı

bize dayatılan ise şu: ya tüketici olacaksın, ya tüketici olacaksın.

modernite içinde en rafine haline ulaşan, maddi toplumsal hayatın esas olduğu, maneviyatın ise evde bırakılması gereken, kamusal hayata yansımasının hiçbir anlamı olmadığı, hatta zararlı olduğu düşüncesi..

kapitalizm'i batıda ortaya çıkaran üç ana faktör

- dini kültürel faktör: rönesans, reform, aydınlanma
- maddi ve sosyoekonomik faktör: sermaye birikimi, köle ticareti (emek sorunu), sömürgecilik (kaynak sorunu), faiz (sermaye sorunu)
- bu faktörleri uygun bir zamanda ve uygun şartlarda bir araya getirmeyi başaran burjuva sınıfının var olması

kapitalizm ve onun bugünkü evrensel adı olan modernizmin insanoğluna mutluluk getirdiği bir yana, gezegeni ve canlı hayatı tehdit altına aldığı gözlenmekte ve birçok düzeyde alternatif ve uygun çıkış yolları aranmaktadır.

gerek tarihsel bağlamında ve gerekse aktüel pratiğinde islam, kapitalizm ile uyuşmadığı gibi onun vardığı son aşama olan modernizm ile de kesin bir çatışmaya girmiş bulunmaktadır. en temeldeki çelişki seküler ve profan olan ile ilahi ve kutsal olan arasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır.

radikal batıcılar, islam dinini geri kalmışlığın tek sorumlusu tutuyor ve bu durumdan kurtulmak için idari, siyasi ve hukuki köklü reformların yapılmasını şart koşuyorlardı. 1839 tanzimat, 1856 ıslahat, 1908 meşrutiyet ve 1923 cumhuriyet bu düşünce ile yapıldı.

19.5.08

tango

heinz pollack

tango bir dans olmaktan çok, ruhun rengarenk parıldayan bir macerası. kol ve bacaklar birbirlerine düğümlenerek oynadıkları oyunla, bu macerayı dış dünyaya iletmekte. çizgileri çok yumuşak, rahat ve gizemli. bedenler zaman zaman tehlikeli ve karmakarışık olan çok değişik bir oyun oynuyorlar. dehşetli bir arzuyla birbirlerini yakalıyorlar, tutuyorlar, birlikte ileriye doğru kayıyorlar, gülümseyerek zarif kıvrılmalarla usulca birbirlerinden kaçıyorlar. hiçbir tango bir diğerine benzemiyor; çünkü o her zaman bedenin kalpten gelen ateşli bir tapınmasıdır.

18.5.08

gölgesizler

hasan ali toptaş

sevmek insanın erişebileceği en yüksek mertebedir.

düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. dönsen de, eksik.

unutma, yeryüzünde gecikmişliğin ilacı yoktur.

denizdeymiş gene; o sarı denizde. deniz çölün düşüymüş belki ya da çöl denizin; bilmiyor.

bunca yıldan beri hep akıllı davranmanın yorgunluğu çökmüştü omuzlarına; ölçülü olmanın, başarmaya çalışmanın ve içinde köpüren binlerce arzuyu bütün bunların gerisine atmanın yıllanmış bıkkınlığı gelip yüz çizgilerine oturmuştu. o anda kendi ağırlığıyla ezilen bir yorgun böcekti sanki; hiç kıpırdamadığı halde, görünmeyen bacakları ve kollarıyla çaresizlik içinde tepinip duruyordu. hareketlerinin hepsi masanın gerisinde duran hareketsizliğindeydi.

17.5.08

ölüm

narayana

her gün ölümü bekleyin, bekleyin ki, zamanı geldiğinde huzur içinde ölün. bela, geldiği vakit, çekinildiği kadar korkunç değildir. her sabah ruhunuzu sakinleştirmeye çalışın ve oklar, silah atışları, mızraklar ve kılıçlar tarafından delineceğiniz ya da sakat bırakılacağınız, muazzam dalgalar tarafından sürükleneceğiniz, alevlere atılacağınız, yıldırım tarafından çarpılacağınız, depremle devrileceğiniz, uçuruma düşeceğiniz ya da hastalıktan veya önceden kestirilemeyen bir olayda can verdiğiniz an'ı tahayyül edin. her sabah düşüncede ölün; artık ölmekten korkmazsınız o zaman.

16.5.08

son ada

zülfü livaneli

biz insanlar evren hakkında düşünürüz, yargılara varırız ama evrenin bizim hakkımızda ne düşündüğünü hiç merak etmeyiz.

hayattan öğrendiğim bir şey var: her yerde kötülük çok kuvvetli ve zor yeniliyor. iyilik daha zayıf kalıyor.

carl sagan, "r faktörü" diye bir şeye inanıyordu. r harfi "reptile"dan, yani "sürüngen" kelimesinden geliyor. insanoğlu sudan karaya çıktığı için, beyin kökümüzde hala sürüngen şiddetinin izleri bulunduğunu, bölgemizi korumak için şiddet kullanmaya eğilimli olduğumuzu söylüyor. yani hepimiz birer timsahız.

biz insanlar, sınırlarımızı bilmeden kendi aklımızı beğeniyoruz, öğrenmiyoruz, akıllanmıyoruz. her şeyi anladığımız zaman da genellikle iş işten geçmiş oluyor.

peygamberi dağa doğru koşarken görenler, "ey isa, aslandan mı kaçıyorsun?" diye sormuşlar. o, "hayır!" demiş. "kaplandan, ejderhadan mı kaçıyorsun?" diye sormuşlar. o yine "hayır" demiş ve eklemiş: "ben peygamberim; aslandan kaplandan korkmam." peki o zaman neden kaçıyorsun?" diye sormuşlar. "ahmaklardan kaçıyorum" demiş isa; "çünkü onlarla başedemem."

yasak tanımaz rüzgar
zincir vurulamaz martıya
bir de insan kalbine (puşkin)

bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur.

15.5.08

edebiyat

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım-satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

hikayeler, en iyi ve en doğru olanlar dahi, bizi kendi akılsızlığımızdan kurtarmaya yetmezler. hikayeler bizi acı çekmekten ya da hatadan, doğal ya da yapay felaketlerden, intihara meyilli açgözlülüğümüzden koruyamazlar. yapabilecekleri tek şey, kimi zaman, öngörmesi imkansız nedenlerle, bize bu akılsızlığı ve açgözlülüğü anlatmak ve gün geçtikçe kusursuzlaşan teknolojiye daha ihtiyatlı yaklaşmamız gerektiğini hatırlatmak olabilir. hikayeler acılarımızı teselli etmeyi ve deneyimimizi isimlendirecek kelimeleri teklif edebilirler bizlere. hikayeler bize kim olduğumuzu ve eleğinden geçtiğimiz bu kum saatlerinin ne olduğunu anlatabilir; bunca istismar edilmiş bir dünyada, konforlu bir mutlu sona gereksinim duymaksızın bize bir arada yaşamda kalmanın yollarını sunan bir gelecek önerebilirler.

edebiyat dogmanın karşıtıdır. edebi bir metin daima başka okumalara, başka yorumlamalara açıktır; çünkü belki de, dogmadan farklı olarak, hem düşünce hem ifade özgürlüğüne izin verir ve bize tahayyül gücü bahşeden o önemli genler gibi, kendi kendini üretebilir niteliktedir. hiçbir edebi metnin bütünüyle özgün, tam anlamıyla biricik olmayıp hepsinin kendinden önceki metinlerden kaynaklanmasını, alıntılar, yanlış alıntılar ve başkaları tarafından yaratılarak tahayyül ve kullanım yoluyla dönüşüme uğrayan söz dağarcıkları üzerine kurulmasını dokunaklı buluyorum. yazarlar ilk hikaye ya da son hikaye diye bir şeyin olmadığı gerçeğinde teselli bulmalıdırlar. edebiyatımız, belleğimizin erişmemize izin verdiği başlangıçlardan çok daha öncesine uzanmakta ve tahayyülümüzün algılamamıza izin verdiğinden çok daha ileride yatan geleceğe erişmektedir.

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, öteki'nin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur; bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, öteki'ni görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

14.5.08

cehennem kraliçesi

selim ileri

nasıl olursa olsun, cinsel hayatı küçümseme, onu ayıp kavramıyla lekeleme, hayatın kendisine karşı işlenmiş bir suçtur.

insan sevdiğini sanır; ama sevgi, aşk diye bir şey yoktur. hepsi cinsel ihtiyaçlarımızın giderilmesinden ibarettir.

yaratıcı insan, sürüden ayırt edilemeyecek milyonlarca insanın hayatlarındaki körlüğü, gerçekliği göremeyişi yırtan "trajik" kişidir. trajik insanın yazgısı, gelecek zamanlara söylemektir. nietzsche, trajik insanın başkalarından bir şey beklemeyen; ama hep veren, yalnızca veren, hiçbir şey almayan insan olduğunu söylüyordu.

aşağı tabaka, düşsever marksistlerin sandığı gibi yarının dünyasını kuramayacaktır. aşağı tabakanın bütün değer yargıları bacakarasından geçerdi; derebeylik döneminin kalıntılarıydılar.

güzel erkekler özverisizdir. bütün güzel insanlar özverisizdir.

aşağı tabakadan erkeklerin sevişkenliği, burjuva kadınlarını hep özlemlere sürüklemiştir.

yalnızlık, herkes için geçerli tek yaşama biçimi. konuşmalar, dostluklar, birtakım anlamsız sesler çıkararak sevişmek boşunaydı. önünde sonunda tek başınaydı insan.

aşağı tabaka böyleydi; içe kapanmayı, kendi bireyselliğinde yaşamayı bilmiyordu. konuşmaya ihtiyaçları vardı.

kadınların ve erkeklerin kendi aralarında konuşmaları iğrençtir; ille bayağılığa açılırlar.

dostluk bir aldanıştan ibarettir. kimse karşısındakini anlayamaz.

yalnızlık sanıldığı kadar korkunç değildir.

korkunç bir duygu paylaşamamak. bir hayal yaratıyordunuz; aşk bir hayaldi, sevgi bir hayaldi. bu yüzden insan öncesiz ve sonrasız bir yalnızlığın kölesi oluyordu.

nedense dönüşler kırık ve hüzünlüdür.

yeryüzünün en ikiyüzlü kalabalığı aydınlardı. küçük çıkarları uğruna her şeyi yapabilirlerdi.

bireysel acılar paylaşmasızdır. bir bitki -bir kaktüs- kimi zaman acının canlı simgesi olabilir.

yaşam karşısında şiir sözü de doğrusu pek eski bir biçemdi.

en zoru, yeni bir yere, bilinmedik ve tanınmadık bir uzama kişinin kendi iç gezisiyle katılmasıdır.

umutsuzluk, insana bir tek acıyı armağan edebilir.

yazınsal gerçeklik, yaşamı aktarmaya ne denli uğraşırsa uğraşsın eksik kalır; bu yüzden de yazınsal gerçeklik yaşamı değil, kurmacayı kaynak edinmelidir.

aşk, bayağılıktır.

evli kadınlar, çoğu kez bilemediğimiz mutsuzlukları yaşarlar.

sıradan insanların hepsi, bir diktatör özlemiyle yanıp tutuşur.

herkesin bir gizli yahudisi vardır, bilinçaltına itmeye çalıştığı.

karşılıksız aşklar için yıkımdan başka bir son yoktur.

insanoğlu alışkanlıklarından bir türlü sıyrılamıyor. yeni bir hayatı bu yüzden pek az kişi özlemekte. çok acı çekiyoruz; ama farkında değiliz. yeni bir hayat gerekiyor, yeni bir insan kalabalığı, yeni bir toplum.

insan ilişkileri yaptırımsızdır.

bir insan ikide birde geçmişini hatırlarsa, işi bitiktir.

insan, ölümle ödeşmesinde ciddi olmak zorundadır.

emek, insanın hareket halindeki mülkiyetidir.

dış dünya böyle algılatıyor bize: işçinin sosyal hakları, güvencesi filan. ama iç yaşam, tarihi bilinç, kozmik.. bugünün işçisini roma'nın kölesinden kolay kolay ayıramaz. ikisi de sömürülmektedir çünkü.

sürü insanı yerleşik ahlakla yetinir. kendisinden önce yapılmış değerlendirmeleri, kalıpları bir türlü aşamaz; aşmak isteğini aklına bile getiremez.

bilmek, ardı sıra ödemeyi getirir.

acı çeken her insan hoşgörülüdür.

bilinmeyen bir duyguydu aşk, yürek çarpıntısıydı.

bir kez görürüz ve o an yüreğimiz yıkılır.

aşk, güzelliği ve çirkinliği paylaşmaktır.

intihar da bir piyasa romanı değil midir? en bayağısından bir piyasa romanı?