27.2.13

uzun lafın kısası

fernando pessoa: unutuşun etten kıyafetler giymiş figüranlarından başka bir şey değiliz.

buket uzuner: her yetenekli, yaratıcı, her zeki ve hırslı insanın içinde mutlaka bir salieri yaşamaktadır.

herman melville: güzellik tanrı inancı gibidir; ondan ne kaçabilirsin ne de anlayabilirsin onu.

john fowles: faşistler seksten nefret eder ve asla kendilerine gülmeyi başaramazlar.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

mihail bakunin: fırtına ve yaşam, işte bize gereken budur; yasasız, dolayısıyla özgür bir yeni dünya.

antoni casas ros: insan bedeninde geyiğin asaletini arayın. bulmak imkansız!

soti triantafyllou: kadınlar devrimci erkek istemezler. bankalar tarafından hürmet gören, akşam yemeği için evlerine vaktinde dönen sakin adamlar isterler.

mithat cemal kuntay: bazen biriyle yarım saat konuşmak yarım asırlık refahtır.

seneca: asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

d.h. lawrence: insan bedeni utançla saklama yerine saygıyla yüceltilecek bir tapınaktır.

simone de beauvoir: değişik nedenlerden dolayı insanlığın, duygu ve düşüncelerini anlatmasına olanak bırakmayan sorunlarla karşı karşıya kalacağı bir çağ başlıyor.

25.2.13

şiir ve edebiyat

cesare pavese

sevişmek gibi bir şeydir şiir yazmak; duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.

en orta malı şey bile, kendimizde ortaya çıktığı zaman, son derece ilginç gelir bize.

şiir, şiir üstüne konuşarak değil, uğrunda emek vererek ortaya çıkar.

şiirin başlıca temeli, daha şiir başlamadan şairin imgeleme yetisinde tohum olarak yaşayan o duygudaşlık bağlarının, o biyolojik saplantıların önemini bilinçaltı bir duyarlıkla sezmektir.

şiir, budalanın denize bakıp "tıpkı yağ gibi!" demesiyle başlar. düz bir yüzeyin en iyi betimlenişi değildir bu elbet; ama aradaki benzerliği bulmuş olması bu sözü söyleyenin hoşuna gitmiş, bu gizli bağ onu heyecanlandırmış, bu gözlemini herkese duyurma isteğini vermiştir ona.

şiir yazarken parlak bir düşünceyi yaratan, esin perisi değil, esin perisini harekete geçiren parlak düşüncedir.

hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.

şiir, hayat boyunca yaptığımız işin, her zamanki uğraşımızın değil, başımızı kaldırıp hayatla yüz yüze gelmekten şaşkınlığa düştüğümüz anların sonucudur. sıradan işler bile bunlar üzerine düşündüğümüz zaman şiirleşir, olağan olmaktan çıkıp olağanüstü bir nitelik kazanır.

aşkla şiir arasında gizli bir bağ vardır; çünkü her ikisi de, kiminle olursa olsun, konuşmak, anlaşmak, ona içini açmak isteğidir.

şiir her sayfada gerçekliğin verdiği heyecanı yaratmaktan başka bir şey değildir. insan bunu gerçekliği izleyerek başaracağını sanır.

şiir bir anlam değil, bir durumdur; anlamak değil, olmak.

bir yazarın şiire, edebiyata en büyük katkısı, yaşarken ona hayatının edebiyata en uzak görünen bölümlerini aktarabilmesidir. ona sadece boşuna harcanmış gibi değil, aynı zamanda bir kötülük, bir günah, bir çöküntü belirtisi gibi gelen günlerini, alışkanlıklarını ve yaşantılarını. insanın hayatını böyle şeyler zenginleştirir.

edebiyat ile olabilecek, uygulanabilecek şeyler arasında değil, gerçeklik duygusu arasında bir çatışma vardır.

betimlenen şeylerin gerçekten var olmaları, onlara edebiyat dışı bir anlam ve güç kazandırır. böyle şeyler yoksa, edebiyat bize yeter; varsa, şiir ve efsaneye karşı bir ihtiyaç duyarız.

insan bir yaşantıyı özümleyip ona dışarıdan bakmayı başardı mı, o yaşantı çocuksu bir saflık kazanır. büyük şiir ironiktir.

başımızdan geçen her şey bizim için tükenmez bir hazinedir; onları ne zaman yeniden düşünsek, kapsamlarını genişletmiş, çağrışımlarını zenginleştirmiş, anlamlarını derinleştirmiş oluruz. 

ateşli bir ruh için her şey simgedir. seven bir insanı düşünün.

yazarken yaratmak; önceden hazırlanan taslağın sınırlarını aşmak, araştırmak, içimizdeki o derin gerçeğe kulak vermek demektir. ne var ki, içimizdeki en derin gerçek, çoğu zaman, adım adım ilerleyerek, acımasız ve yıpratıcı bir çaba sonunda yarattığımız bir taslaktır. 

aklın gözüyle görülen her simge alegoriktir.

açık şeyler hemen hazmedilir ve iştah geri döner. zor olanın üzerine atılmak, küçük lokmayı bulmaya çabalamak, kısacası umudu daha uzun süre sürdürmek daha iyi olur.

apollinaire: yenilik bütünüyle sürprizdedir.

inanılmaz şeyleri gerçekmiş gibi anlatmak, eskilerin yöntemi. gerçekleri inanılmaz şeylermiş gibi anlatmak, yenilerin yöntemi.insana can veren kanın akıp gittiği kapanmaz bir yaradır şiir yazmak.

yazmak güzel bir şey; çünkü kendi kendine konuşmak ve bir kalabalığa konuşmak gibi iki zevki birleştiriyor.

bir şiirin herhangi bir şeyi değiştirdiği görülmemiştir.

konferans

sabahattin ali

büyük şehirlerimizden birine yakın bir köyde yeni bir yatılı okul açılıyordu. açılış törenine maarif müdürü, müfettişler, şehrin mühimce adamları ve "köycü"ler, bir kafile halinde otomobillerle gittiler. köy halkı, bu golf pantolonlu, kasketli, kara gözlüklü, boyunları fotoğraf makineli kalabalığı, yolun iki yanına dizilerek, derin bir sükutla karşıladı. gelenler derhal yeni yapılan okulun önündeki meydanda toplandılar. henüz kapatılmamış kireç kuyularının, inşaattan sökülmüş tahtaların, kum ve çakıl yığınlarının etrafında geniş bir halka oldular. bunların arkasında, herhalde tahsil çağında oldukları için, köyün küçük yaşlı sakinleri birikmişti. asıl köylüden, civar damlardan bakan birkaç kadından başka, kimse görünmüyordu. gelenler birbiri arkasına birçok nutuklar verdiler, atılan dev adımlardan, köylerin nurlanmasından bahsettiler ve alkışlandılar. sıra okulun gezilmesine geldi. misafirler, henüz badana kokan binanın içini dolaştılar. maarif müdürü davetlilere, binanın şurasında, burasında görülen sıva dökükleri, çatlaklar hakkında izahat verdi; henüz kati tesellümün (teslim alma) yapılmadığını, bütün bu kusurların müteahhide tamir ettirilmesine çalışıldığını söyledi. "efendim!" diyordu, "nafıa mühendislerine meram anlatamıyoruz.. bakın, koridorlara döşenen parkeler daha okul açılmadan yerinden oynamaya başladı. kontrole gelen mühendisler, amele fazla gezindiği için böyle olmuştur, müteahhidin kabahati yoktur, diye rapor verdiler. yarın talebe bunların üzerinden uçarak gidecek değil ya, onlar da gezinecek, koşacak.. bu müteahhitlerle başa çıkamıyoruz efendim.."

misafirler köy ve civarını da beş on dakika içinde iyice gezip dolaştılar. "köycü"ler yolda ve kahvede rastladıkları bazı köylülerle lafa girişmek teşebbüsünde bulundular. aralarında köycülük tahsili için paraguay'a gidip senelerce kalmış biri vardı, sesini tatlılaştırıp yumuşatarak türlü şeyler soruyor, hiçbir şey ifade etmeyen kısa cevaplar alıyordu. bütün gayretlere rağmen, konuşmalar birkaç sual ve cevaptan ileri gidemedi. soran karşısındakinin acaba ne diye bu kadar her şeyden habersiz, vurdumduymaz olduğunu, sorulan ise ötekinin neden böyle ipe sapa gelmez şeyler sorduğunu düşünerek birbirlerinden ayrıldılar.

bu aralık, şehirden gelenlerin arasında bulunan bir "iktisatçı", köylüye daha faydalı olmak isteğiyle, kooperatifçilik alanındaki bilgilerini kullanmayı akıl etti. maarif müdürüne ve köye beraber gelmiş olan nahiye müdürüne: "tam fırsattır, şunlara kooperatifçilik hakkında bir konferans vereyim!" dedi. kendisi, memleketi sadece bu nevi şirketlerin yükselteceğine inanmıştı. böyle bir teklifi kabul etmemeye imkan yoktu. herkes: "pek güzel olur.. biz de istifade ederiz!" diye samimi fikrini beyan etti.

yalnız, konferansı asıl dinleyecek olanların mütalaası (düşüncesi) alınmadı. köyde adam dolaştırılarak halk yeni okulun boş sınıflarından birine toplandı. hatip duvarın dibinde yerini alarak boynunu ileri geri uzattı; mendilini çıkarıp gözlüğünün camları arkasındaki çipil gözlerini sildi. köylüler henüz pek kurumamış olan çimento döşemenin üzerine oturmuşlar, şehirliler de sağ ve soldaki duvarların kenarına dizilmişlerdi.

"iktisatçı" sözüne başlamadan evvel dinleyicilere, üst üste birkaç defa: "aman, sözlerimde anlamadığınız bir yer olursa hemen sorun!" diye ihtar etti. ondan sonra kooperatifçiliğin kısa bir tarihçesini yaptı ve tam kırk beş dakika, hiç durmadan, sözüne devam etti. ara sıra dinleyicilerin yüzüne şüpheyle bakarak: "nasıl, anlıyor musunuz?" diye soruyor, köylülerin evet makamında başlarını salladıklarını, bazılarının "anladık, anladık" dediklerini görüp işitince emniyetle sözüne devam ediyordu. karşısındakilere ancak bir kısmını verebildiği büyük ilim denizine dalmıştı. "istihsal (üretim) kooperatiflerine gelince..", "istihlak (tüketim) kooperatiflerine gelince..", "kooperatifçiliğin memleketin ekonomik bünyesi üzerinde yapacağı şifakar tesirlere gelince.." diyerek meseleyi her tarafından ele alıyor, tüketmeden bırakmıyordu.

nihayet, ağzı kurumuş; fakat gözleri kendi sözlerinin heyecanıyla yaşarmış bir halde ve "söyleyin bakalım, şimdi aklınız yattı mı? beni iyice anladınız mı?" sorusuyla konferansını bitirdi.

bütün köylü dinleyiciler, derin bir uykudan uyanır gibi kımıldadılar.

"çok doğru dedin! hepimiz anladık!" diyerek hatibi mükafatlandırdılar, sonra hep birden yerlerinden kalkıp bir kenara çekilerek misafirlere yol verdiler.

herkes çıktıktan sonra içerde beş on köylü ile nahiye müdürü, bir de şehirden gelenler arasında bulunan eski bir köy öğretmeni kalmıştı. bu sonuncusu, şüpheyle dolu gözlerini, kabahatli gibi hepsi önlerine bakan köylülere çevirdi:

"ülen, ne anladınız o efendinin dediklerinden?" diye sordu.

köylüler cevap vermeden birbirlerinin yüzüne baktılar. nahiye müdürü, öğretmenden cesaret almış gibi, gülümseyerek:

"hadi canım, doğrusunu söyleyin.. ben bile bir şey anlamadım da, siz ne anlayacaksınız?" dedi.

bunun üzerine köylülerin birkaçının yüzünde hafif bir gülümseme dolaştı. nihayet içlerinden orta yaşlı biri genç nahiye müdürünün ve yaşlıca öğretmenin yanına sokuldu:

"aslını ararsan biz de bir şey anlamadık amma, müdür bey.." dedi, "ne idelim, dinledik işte.."

öğretmen, bir talebesini paylar gibi:

"peki, ne diye anlamadık demediniz öyleyse? adamcağız kaç defa sordu da!" dedi.

köylü, içinden gelen bir gülüşü zapt etmek istiyormuş sandıracak kadar ciddi bir çehre ile:

"aman beyim!" dedi, "anlamadık diyelim de bir daha baştan mı anlatsın?"

23.2.13

laurence sterne

javier marias

laurence sterne'ün ölüsünün başına gelenler, tam da iki romanına yaraşacak türdendir. fazla kalabalık olmayan bir cenaze töreninin ardından hanover alanı'ndaki bir kilisenin mezarlığına gömülür. birkaç gün sonra cesedi, sterne'ün de vaktiyle öğrenim gördüğü cambridge'teki bir anatomi profesörüne satılmak için çalınır. anlatılanlara göre, tam anatomi dersi başlayacakken profesörün derse tanıklık etmeleri için çağırdığı iki arkadaşından biri yanlışlıkla ölünün yüzünü örten örtüyü açar ve ölümünden kısa bir süre önce tanıştırılmış olduğu sterne'ü tanır. konuk hekim bayılırken profesör ne kadar ünlü bir kişiyi kesmekte olduğunun bilinciyle anatomi bıçağını dikkatle kullanır ki, en azından iskelet zarar görmesin.

cambridge'teki kemik koleksiyonunun içinde sterne'ün kafatasını arayan bir sürü insan vardır ama bulan olmamıştır; bu nedenle iyi yürekli sterne'ün nerede dinlendiğini bilemeyiz. muhtemelen bu olan bitenin sterne için bir önemi de yoktur: ölüm üzerine çullandığında, "bir yedi sekiz ay daha pek işime gelirdi ama.. tanrı'nın istediği gibi olsun." dediği kayıtlarda vardır. ayrıca tristram shandy'de de evinden uzakta ölme arzusunu dile getirmiştir; "düzgün bir handa", dostlarını üzmeden, rahatsızlık vermeden. bu isteği londra'da yerine gelir. bir tanık son nefesini verişini şöyle anlatır: "işte geldi" der sterne ve bir tokadı engellemek ister gibi, elini yukarı kaldırır.

22.2.13

moby dick

herman melville

trajik açıdan büyük olan bütün insanlar, belli bir hastalık yoluyla büyük kılınırlar. hırslı, yetenekli ölümlülere özgü yüceliklerin hepsi, hastalıktan başka bir şey değildir.

inanç, bir çakal gibi, mezarlar arasında beslenir ve bu ölüm karanlıklarından en canlı umutlarını toplar.

oruç tutmak bedeni çökertir; bu yüzden ruh da çöker ve oruçtan doğan tüm düşünceler ister istemez cılız, miskin düşüncelerdir. bundan ötürü de midesi bozuk tüm dindarlar, gelecek üstüne karamsar düşünceler beslerler. cehennem kavramı, perhiz çöreğiyle midesini bozmuş bir adamın kafasından doğmuştur ilkin. o gün bugün de, oruçluların babadan oğula getirdiği sindirim bozuklukları içinde süregelmiştir.

korku bilgisizlikten doğar.

şaşılacak şey doğrusu: paranın yeryüzündeki tüm kötülüklerin başı olduğunu, paralı bir insanın hiçbir zaman cennete gidemeyeceğini biliriz. gene de, bize verilen paraları el etek öpüp alıveririz.

bedenim, asıl varlığımın tortusudur ancak.

"yazıklar olsun kendi günahlara batmışken başkalarına talkın verene!" (pavlus)

bu dünyada her şeyin değeri, kendi karşıtıyla meydana çıkar. hiçbir şey kendiliğinden şöyle ya da böyle değildir.

tüm insan emekleri böyledir: hiçbirinin sonu gelmez, insaf nedir bilmez hiçbiri.

nice adamlar bilirim ruhu olmayan. ne mutlu onlara! daha rahat ederler. ruh dediğin, arabada beşinci tekerlek gibi bir şeydir.

dünyanın en güzel şeyleri, hiç sözü edilmeyen şeylerdir; en derinlerimizde yatan ölülerin mezar taşları yoktur.

en yararlı, en güvenilir yiğitlik, tehlikeyi açıkça görenlerin yiğitliğidir ve hiç korkmayan bir adam, bir korkaktan daha tehlikelidir arkadaşları için.

her anlaşılmaz şey karşısında yapılacak en akıllıca, en kolay iş gülmektir.

insan deliliğinde çoğu zaman sinsice ve kurnazca bir şeyler vardır. geçti sandığınız sırada, o delilik belki daha ince bir biçime bürünmüştür sadece.

güneşin altında sahiden yeni hiçbir şey yoktur.

yaşam dediğimiz bu acayip, bu karmakarışık işte, öyle garip anlar olur ki, insan şu koca evreni büyük bir şaka olarak görür. bu şakayı pek anlamasa bile, kendisiyle alay edildiği kuşkusuna düşer.

ne denli çok şey de gizlese, ne denli asık suratlı da olsa, gene de kadınların en iyisidir doğa.

kolonya yapılırken ilk çıkan koku, kötü kokuların en kötüsüdür.

"akıl yolundan şaşan adam, ölüler arasında sayılır." (hz. süleyman) 

en yırtıcı hayvanlar, en sıcak iklimlerde gelişir.

"insan yüreği, kendi kötülüğünü kendisi üretir; insanlar kendi kötü yazgılarının peşinden koşarlar ya da koşmaya sürüklenebilirler; erkekçe kahramanlığın en soylu görünüşü bile mukavvadan yapılmış bir maske olabilir."

ey gizemli güzellik! hiçbir sevdalı senin gibisini görmemiştir genç sevgilisinin gözlerinde. dişleri sıra sıra köpekbalıklarından, cana kıymaktan, insan eti yeme huylarından söz etme bana. inanç gerçeği kovsun, düşler de belleği! senin ta derinlerine bakıyor, sana inanıyorum!

21.2.13

seçme şiirler

william carlos williams



dünya dışıdır aşk
hiçbir şey ummaz
dünyadan
ve bu
değiştiremez dünyayı
istediği gibi

ama aşk bir yağdır gövdeyi mumyalayan
aşk baharat torbalarıdır, çok
kokulu sıvıdır fışkırtılan
baldırlara. değil mi
aşk kel kafaya sıvanırsa
saç çıkartır -ya sonra? aşk bir
bit tarağıdır

senin ölümün? -su
dökülür toprağa
su toplansa da gül yapraklarına-
ama sen? -tutacaksın hayatı gene
bir anı olarak bile olsa, bittiğinde
ender bulunur cömertlik

nefret geceden kuruludur ve gün
çiçeklerden ve kayalardan. hiçbir şey
kazanılmaz geceler cinayet üretir
demekle- eski bir yanılgıdır

tam bir amerikan kadınısın sen
ağaçtan toplanır sanırsın erkekler
aşk istiyorsun, sadece aşk! en enderi
erkek meyvenin! kırıp aç ve
taze etin aklığında
bul karşılıklı duran kahverengi tohumları

ve aşk garip
yumuşak kanatlı bir şeydir
kımıldamadan durur saçak altlarında
yapraklar dökülürken

uslarında doğrucuların
şu ölüm vraklar üst perdeden
ölüm! der bu çığlık. ölüm
dişleri arasında göğün, sanki
parlamayacaktır ateş
ve bakırı tutkunun
altında perdahlanmayacaktır. ah
seçeriz sözlerimizi fazla dikkatle
uysun diye taşlaşmış iskeletine
anlamın içindedir yaşamlar
yaşanır sadece kızma
biz alevlerden ve fırınlardan söz ederiz
gücenmişizdir
sanki bizimkisi bir başka kaderdir
içi yanmayacaktır -kaçacaktır ateşten

yıllar, görüyorum, pek çok yıl
okumak daha akıllı yapmıyor insanı

20.2.13

kitabe-i seng-i mezar

orhan veli kanık


hiçbir şeyden çekmedi dünyada
nasırdan çektiği kadar
hatta çirkin yaratıldığından bile
o kadar müteessir değildi
kundurası vurmadığı zamanlarda
anmazdı ama allahın adını
günahkar da sayılmazdı
yazık oldu süleyman efendi'ye

mesele falan değildi öyle
to be or not to be kendisi için
bir akşam uyudu
uyanmayıverdi
aldılar, götürdüler
yıkandı, namazı kılındı, gömüldü
duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
haklarını helal ederler elbet
alacağına gelince
alacağı yoktu zaten rahmetlinin

tüfeğini deppoya koydular
esvabını başkasına verdiler
artık ne torbasında ekmek kırıntısı
ne matrasında dudaklarının izi
öyle bir ruzigar ki
kendi gitti
ismi bile kalmadı yadigar
yalnız şu beyit kaldı
kahve ocağında, el yazısıyla
"ölüm allah'ın emri
ayrılık olmasaydı."

yaratık

john fowles

demokrasi, ayaktakımının idaresidir.

eskiler öyle bir sırra sahiptiler ki, bunu bilebilmek için ben de sahip olduğum her şeyi verebilirim. hayatlarının meridyenini biliyorlardı eskiler, ben benimkini hala arıyorum. öteki bakımlardan karanlıklar içinde yaşıyorlardı; ama işte bu büyük ışığa sahiptiler; oysa ben aydınlık içinde yaşıyorum; ama hayaletlerin ardında ayağım sürçüyor.

bağışlanmayacak kadar günahkar hiç kimse yoktur.

biz modernler geçmişimizle, öğretilerimizle, tarihçilerimizle kokuşup bozulmuşuz; geçmişte olup bitecekler üzerine de o kadar az şey bileceğiz; çünkü bizler, iyi ya da kötü, mutlu ya da mutsuz, yazarının keyfine göre belirlenmiş bir hikayenin kişileri gibiyiz yalnızca.

"insan, kalbinin götürdüğü yere gitmeli."

zenginlik insanları bozup yoldan çıkaran bir şeydi, insanların vicdanlarını körleştiriyordu zenginlik ve insanların bunu anlayacakları güne kadar da yeryüzü belalı bir yer olarak kalacaktı.

"gerçeğin ışığı ruhun kendisine nüfuz etmeden önce, ruhun saklandığı kutsal dolap olan beden, gerektiği gibi beslenmeli ve giydirilmelidir."

gördüklerim, bedenimin gözleriyle gördüklerim, biricik gerçeğin gölgeleriydi yalnızca; ama ruhumun gözleriyle, ilk ve son sevgi nesnem, ışığın kendisini gördüm ben.

tanrının krallığı bir gereklilik değildir. eğer bir şeyin olması gerekiyorsa, isa'nın orada yeri yoktur. bir fahişenin her zaman bir fahişe olarak kalması gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. erkeğin kadını her zaman idare etmesi gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. çocukların açlıktan ölmeleri gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. bütün insanların doğuştan itibaren ıstırap çekmeleri gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. bu dünyanın ışıkları altında görülen hiçbir gereklilikte, isa'nın yeri yoktur. bu dünyanın günahlarından ötürü kapatıldığı mezardır bu, karanlıktır.

politika bulutun önündeki bir bulut gibidir, yani zorunlu bir beladır.

uyuşmazlık evrensel olan bir insani görüngüdür; ne var ki kuzey avrupa ile amerika'nın uyuşmazlığı, sanırım, bizim dünyaya bırakmış olduğumuz en değerli mirastır. biz bu kavramı özellikle de dinle birleştirmekteyiz; çünkü bütün yeni dinler uyuşmazlıkla, yani iktidarı ellerinde tutanların bize inandırmaya çalıştıkları şeylere karşı çıkmakla başlamaktadır. ister totaliter bir tiranlık ve kaba kuvvet söz konusu olsun, isterse bir medya manipülasyonu ya da kültürel hegemonya, bizler hangi şekilde olursa olsun, bize inanmamız için buyurulan şeyleri reddetmekteyiz. ancak uyuşmazlık özünde, biyolojik ve evrimsel bir mekanizmadır; yoksa toplumun evriminin belli bir anında, dinsel inancın büyük bir metafor ve dinden başka daha birçok şeyin de içine oturtulacağı bir döküm kalıbı olduğu belli bir anda, bir seferliğine gereksinim duyulmuş bir şey değildir. uyuşmazlığa her zaman gereksinim duyulmuştur, çağımızda ise her zamankinden daha fazla.

19.2.13

bir çin şiiri

can yücel


davacı zengin, davalı yoksulsa
zenginden yana işler yasa

davacı yoksul, davalı zenginse
davalıda kalır yine nizalı arsa

davacı da davalı da zenginse davada
özür diler çekilir aradan kadı

davacı da davalı da yoksulsa, bak
sade o zaman işte yerini bulur hak

yılanların öcü

fakir baykurt

ankara'nın ulus sineması'nda, filmden sonra halkı selamlamak için perdenin önüne çıktığım zaman, alkış, ıslık birbirine karıştı. bir yandan "yaşaaa! var oool!", bir yandan "yuuuuuh!" diyorlar.

birkaç saniye sonra, kıran kırana bir dövüş başladı. başkentli seyirciler kravat kravata geldi. hınçla, istekle vuruşuyorlar. ikisi sahneye fırladı, ses aygıtlarını, ışıkları falan tekmeliyorlar. gazoz şişeleri, kırmızı mürekkep şişeleri üzerime geliyor. birtakım sersemler gerçeği tekmeyle, yumrukla örteceğini sanıyor.

bunlar, "yılanların öcü" romanımdan yapılmış filmin ilk gösteriminde oluyor. üstünden zaman geçti şimdi. onları hiç kıpırdamadan seyrettim. getirdiğim öykünün kendilerine batan yerleri vardı tabii. anlıyordum bunu. oysa gösterilen filme temel olan roman, büyük çoğunluğumuz köylünün hala yaşamakta olduğu zehirden acı gerçeğin küçük bir kesitiydi.

o yıllarda ankara'nın perişan köylerinde dolaşıyordum. kafamda yeni bir roman vardı. evirip çeviriyordum. talim ve terbiye kurulu'nda yılanların öcü'nü suçlayanlar, devlet tiyatrosu'nda sahneye konulmak üzere olan oyunumu kaldıranlar, senato'nun bütçe komisyonu'nda ardımdan ağzına geleni söyleyenler ve şimdi beyazperdedeki gölgelere mürekkep ve gazoz şişesi atan bu dırdırcı bulvar aydınları, kafamdaki romanı yazdığım zaman ne yapacaklar acaba? bu yel böyle esip bu kılıç da böyle kesip gittiğine göre, bir sırasını bulup hesabımı görmeye mi kalkacaklar? içecekler mi kanımı?

bizim yurdumuz, hem de insanımız, bir bakıma, mürekkep yalamışların geriliği ve yanlış tepkileriyle, hala orta çağ'ın çukurları içindedir. başkalarını yeni amaçlara alıp götüren sağduyu, bilinç ve hoşgörü, bizimkilerin kabuğuna neden işlemiyor?

"cahallıklarından, kapkara cahallıklarından." okuma yazmaları olduğu halde okumadıklarından! sanattan, kültürden gıda almadıklarından! aldıklarını eritemediklerinden! koşullanmışlar çağ gerisi tersliklere, küçük bencil rahatlıklara, çıkarlara; bir türlü kurtulamıyorlar.

inandıklarına aykırı düşen inançlara dayancaları yok. değişik bir düşünceyle, yeni bir yapıtla karşılaştılar mı, böyle yırtınıyor, perdedeki gölgelere şişe atıyorlar.

bu beylerin yaptığını seyrederken, "ankara köylerinde düşünüp kafama taktığım romanı çabuk yazmalıyım!" dedim. "ya kendilerine gelip anlasınlar ya biraz daha kötü olsunlar!"

o gün nisan 23, yıl 1962 idi.

18.2.13

su diyarı

graham swift

tarih karamsarlık uyandırır.

sakın unutma: insanlar hakkında ne öğrenirsen öğren, ne kadar kötü çıkarlarsa çıksınlar, hepsinin bir kalbi vardır ve hepsi minicik birer bebek olmuş, analarının sütünü emmişlerdir.

"biz şimdinin efendileri değil, geleceğin hizmetkarlarıyız."

gerçeklik tuhaf değildir, beklenmedik değildir. gerçeklik olayların ani halüsinasyonu içinde ikamet etmez. gerçeklik olaysızlık, boşluk, düzlüktür. gerçeklik hiçbir şeyin olmadığıdır.

batıl inanç kolay; gerçekleri bilmek yok mu -o zor.

başka şeylerin yanında bizi hayvanlardan ayıran bir başka özellik olan merak, aşkın bileşenlerinden biridir. hayati bir kuvvettir. bizi zorlu tefekkürlere boğan, bazen tarih kitaplarının yazılmasına da neden olan merak, aynı zamanda, yer yer, bize nadiren örselenmemiş gördüğümüz bir şeyi sergileyebilir -karşımıza daha ziyade dehşete bürünerek (ölü bedenler, tekne kancaları olarak) çıkan: burası ve şimdi'yi.

şahsi melaneti gizlemek için toplum nezdinde erdemli davranmak gibisi yoktur.

insan, açıklama talep eden hayvandır, neden diye soran hayvan. insanın başka bir tanımı: anlam peşinde koşan hayvan -ama onu asla.

tarih çöküşün tarihidir. gelecekten dileğimiz genelde kayıp, hayali bir geçmişin imgesidir.

tarihin önemli bir tarafı varsa o da sonunun geldiği bir safhaya ulaşmış olmasıdır.

çocuklar, meraklı olun. merakın durmasından daha kötü bir şey yoktur. merakın bastırılmasından daha iç karartıcı bir şey yoktur. merak aşk doğurur. bizi dünya evine sokar. ikamet ettiğimiz bu imkansız gezegene duyduğumuz sapkın, delişmen sevginin bir bölümünü oluşturur. merak bitince ölür insanlar. insanların araştırması gerekir, bilmesi gerekir. neden yapıldığımızı öğrenene kadar gerçek bir devrim nasıl mümkün olabilir?

17.2.13

kadın

dostoyevski

sadakatsiz bir eş olarak doğan kadınlardan o. böyle kadınlar asla bekar kalmazlar. evlenmeleri doğa kanunudur. kocası ilk aşığıdır; ama evlenene kadar sürer. kimse bu tip kadınlardan daha ustaca ve daha kolay evlenemez. ilk ihanetlerinde suçlu hep kocadır. bunun ardından mükemmel bir içtenlik gelir, kendilerini kesinlikle haklı ve tamamen masum görürler.

öte yandan, böyle bir kadına uygun düşen ve bütün görevi bu kadına uygun düşmek olan bir koca tipi de vardı. böyle bir kocanın asıl görevi "ebedi koca" olmaktı, yani o hayatı boyunca kocadan başka bir şey değildi. böyle adamlar koca olmak için doğup büyürler, kendilerine özgü karakterleri olsa bile evlenir evlenmez karılarının tamamlayıcısı oluverirler. bu tip bir kocanın en belirgin özelliği alnındaki madalyalardır. boynuzlarının olmaması güneşin doğmaması demektir. bu gerçekten habersizdirler, doğaları gereği habersiz olmak zorundadırlar.

günlük yaşamlarında hemşireler gibi olan kadınlar vardır. onlardan hiçbir şeyinizi, en azından ruhunuzdaki acılarınızdan hiçbirini gizleyemezsiniz. acımız olduğunda cesaretle, umutla, onları sıkacağımızdan korkmadan gideriz onlara. ayrıca, bazı kadınların kalbinde belki de ne sınırsız sabırlı bir sevgi, merhamet, her şeyi bağışlama bulabileceğimizi de çok azımız biliriz. bu temiz kalplerde bütün bir sempati, avutma, umut hazinesi vardır. ne var ki, onların çok seven, çok acı çeken kalplerinin de sık sık yaralandığı olur. ama bu yara, meraklı gözlerden ne denli gizlenirse gizlensin, derin hüzün kendini daha derine saklar, gizler.

16.2.13

ilk yılların ekmeği

heinrich böll

eskiden, annem ve babamla alp dağlarına çıktığımız o kış duyduğum öfke hatırıma geliyordu. babam, karla örtülü tepelerin önünde annemin bir resmini çekmişti, annemin saçları koyu renkliydi, sırtında açık renkli bir manto vardı. babam resmi çektiği sırada ben yanında duruyordum: ortalık bembeyazdı; yalnız annemin saçları koyu renkliydi -ama babam evde bana resmin negatifini gösterdiği zaman, yüksek kömür yığınlarının önünde ak saçlı bir zenci kadın duruyor gibiydi. kızmıştım ve aslında çok da karışık olmayan kimyasal açıklama beni tatmin etmemişti. bana öyle geliyordu ki -şu dakikaya kadar da öyle geliyor, bu birkaç kimyasal formül, eriyikler ve kimyasal tuzlarla açıklanabilecek bir şey değildir; buna karşılık beni büyüleyen şey karanlık oda sözüydü daha sonraları, içimin rahat etmesi için, babam annemin bir de kara mantoyla bizim şehrin dışındaki kömür yığınları önünde bir resmini çekmişti. bu sefer de resmin negatifinde sonsuzcasına yüksek karlı dağlar önünde beyaz saçlı, beyaz mantolu bir zenci kadın görmüştüm. koyu renkli olan sadece annemin üzerindeki açık renklerdi: beyaz yüzü.. ama kara mantosuyla kara kömür yığınları, bütün bunlar öylesine aydınlık ve şenlikli görünüyordu ki, sanki annem gülümseyerek karların ortasında durmuş kalmıştı.

öfkem bu ikinci resimden sonra da daha azalmadı; o günden bu yana resimlerin kopyaları beni hiç ilgilendirmedi, resimlerden hiç kopya yapılmamalı gibi geliyordu bana; onlarda  gerçeğe en az uyan şey buydu: ben negatifleri görmek istiyordum, babamın kırmızı ışık altında, esaslı kaplar içinde kar kar, kömür kömür oluncaya dek negatifleri yüzdürdüğü karanlık oda beni büyülüyordu. ama bu ortaya çıkan kötü kar ve kötü kömürdü. kar negatifte iyi kömür, kömür de negatifte iyi kardır gibi geliyordu bana. babam, bütün bunların sadece tek bir doğru kopyası olduğunu, onun da bizim bilemediğimiz bir karanlık odada durduğunu söyleyerek içimi rahat ettirmeyi denemişti: bu karanlık oda allahın dimağıydı -bu açıklama bana o zaman çok basit gelmişti; çünkü allah, büyüklerin her şeyi örtbas etmek için kullandıkları büyük bir sözdü.

15.2.13

özgürlük

adalet ağaoğlu

tarihte hiçbirimizin gerçek bir başkaldırısı olmadı. özgürlükler hep belli sınırlar içinde arandı. özgürlük diye, din değiştirildi, tarikat değiştirildi, tiran değiştirildi. bugünkü hayatlarımızın orta çağ hayatından hiçbir farkı yok. yine rahipler, yine tilmizler, yine cinayetler.. farklı olan yalnızca araçlar ve gereçler. özgürlük bilincinin çok yükseldiğini sanıyoruz. doğanın da, kendimizin de tepesine yeni efendiler diktik. özde değişen bir şey yok. özgürlük bilinci nasıl oluyor da hem de bu kez seve isteye kendini şu rezil para ve tüketim dünyasına prangalatıyor? herkes kendine bir efendi seçiyor. kendisi, yalnız kendisi olmaktan korkuyor.

toplum bilincinin "orada kal!" dediği, bütün yüküyle önüne gerilip orada durdurmaya, orada tutmaya azmettiği basamakta dikilip durmak, insan aklı ve duygusu bir üst basamağa çıkmaya en hazır bulunduğu anda, onda katlanılması güç, hatta olanaksız bir tutukluk durumu yaratır. insanoğluna uygulanabilecek işkencelerin en ağırı.. çoktan aşılmış olması gereken basamaklara yeniden dönmeyi başarabilmemizin, kalabalıktan kopmama güdüsünden, toplum bilinciyle uyum sağlamaya yatkınlıkların başka anlamı yoktur. bu yatkınlık, gerçek ilerleyişin önündeki en ciddi tuzaktır. robot, birörnek, tek renk, tek biçim insanlar ortaya çıkarmakta uzun yollar kat etmiş olan, uygarlığın ilerleyişinde olağanüstü bir rol oynadığı halde, bu rolü artık salt kendine gönüllü kulların varlığıyla sürdürebilen teknoloji, devrimine kendi tuzağını da hazırlamıştır. değişik arayışlar, toplum bilinci dışında kalan her türlü olanak bu denli yok edilecekse, insan ilerleme umudunu nereden alacaktır? umut, insani bir yetenek çünkü. makinelerin umudu olmaz. bu noktada yalnızca bip bip buyruklarına uyulur, toplum bilinciyle uzlaşmada öncesiz sonrasız bir yatkınlık edinilir.

bu ülke, düşünce insanlarımızı yerden yere çaldı, onları vurdu, vuramadıklarını yaraladı, bilim yuvalarının dışına kovdu, yetmedi, vatan sınırlarının dışına kovdu ve eğer arada sırada da onlar için birazcık iyi bir şey yapmak zorunda kaldıysa, bunda da hep geç kaldı. onların ya bunayacak kadar yaşlanmalarını ya da ölmelerini bekledi. yaşlılar madalyaların ağırlığını nasıl taşısın? ölüler güneşi ne yapsın?

14.2.13

narziss ve goldmund

hermann hesse

ermişlik mertebesine götüren en kestirme yollardan biri de günahkarlıktır.

tanrıya karşı duyulan sevgi her zaman iyiye karşı duyulan sevgiyle bir değildir. iyinin ne olduğunu biliriz hep, tanrı buyruklarında yazar. ama tanrı buyruklarda değildir yalnız, tanrı buyrukları tanrının ancak küçük bir parçasıdır. insan buyruklardan hiç ayrılmaz; ama yine de tanrıdan fersah fersah uzakta bulunabilir.

bir insanı başkalarından ayıran özellikleri belirlemek, o insanı tanımaktır.

uyanık kişi, usunun ve bilincinin yardımıyla kendini, içgüdüleri ve güçsüzlükleri tanır, bunlarla nasıl başa çıkacağını bilir.

senin gibi sağlam ve narin duyularla donatılmış kişiler, bir zindelik ve canlılığı kendilerinde barındıranlar, düşlerde yaşayan, seven kimseler, bizlerden, biz us insanlarından hemen her zaman üstündür. sizler anne kökenlisiniz. kısır yaşamaların uzağındasınız. sevme gücü, yaşama gücü armağan edilmiştir size. her ne kadar çokluk size yol göstermeye çalışıyor, sizi yönetiyor görünsek de, bolluk ve bereket içinde bir yaşam sürdüğümüz yok bizim, kıtlıklar içinde yaşayıp gidiyoruz. hayatın zenginliği sizin, meyvelerdeki özsu sizindir; sevgi bahçesi size bağışlanmış, güzelim sanat beldesi size sunulmuştur. sizin yurdunuz bu yeryüzü, bizimkisi ise düşüncelerdir. sizi bekleyen tehlike duyular dünyasında, bizi bekleyen ise havasız bir mekanda boğulup gitmektir.

bir çiçeğin yaprağı ya da yol üzerindeki küçük bir solucan bir kitaplıktaki kitapların tümünden daha çok şey söyler insana, kendisinde daha büyük bir hazine barındırır.

her şey nasıl da böyle göz açıp kapamadan gerçekleşiyordu. mutluluk denen şey nasıl da hemen bir yol kenarında karşısına çıkıveriyordu insanın. ne kadar güzel ve hoş, ne kadar da geçiciydi!

belki tüm sanatın, tüm usun kökeni ölümden duyulan korkudur. bizler ölümden korkarız, gelip geçiciliğimiz tüylerimizi diken diken eder, boyuna çiçeklerin sararıp solduğunu, yaprakların döküldüğünü görüp hüzünlenir, bizim de ölümlü olduğumuz ve çok geçmeden sararıp solacağımız bilincini yüreğimizde taşırız. sanatçıyız da resimler, heykeller mi yaratıyoruz ya da düşünür kişileriz de belli yasaları araştırıyor, düşünceleri belli kalıplara mı dökmek istiyoruz, bunu o büyük ölüm dansından bir şeyler kurtarabilmek, bizden daha uzun süre ayakta kalacak bir şeyler ortaya koyabilmek için yaparız.

nasıl sevginin büyük hazzı kendini o en yüce, en mutlu gerilim anında kesinlikle açığa vurur, bir sonraki nefeste yine erir ve uçup giderse, en derin yalnızlıklara ve hüzne kendini kaptırışlar da bakarsın bir süre için vardır yalnız, ansızın içte duyulan şiddetli bir isteğin ve yaşamın aydınlık tarafına yeniden yönelişin pençesinde can verir. ölüm ve şehvet aynı şeydi. yaşamın anası sevgi ya da haz diye gösterilebileceği gibi, mezar ve çürüyüp kokuşma diye de nitelenebilirdi.

ey aziz tanrım, neden bizi böyle yarattın? neden bu yollardan geçmeye zorluyorsun bizi? bizler senin çocukların değil miyiz? senin oğlun bizim için canını vermedi mi? bize yol gösterecek ermişlerin ve meleklerin hani nerede? yoksa bütün bunlar rahiplerin yalnızca çocuklara anlattığı, kendilerininse gülüp geçtiği uydurma, boş masallar mı? sana olan güvenimi yitirdim, tanrım, ne kadar kötü yaratmışsın bu dünyayı, onu ne kadar kötü yönetiyorsun. evler, sokaklar gördüm, ölülerden geçilmiyordu. varlıklı kişiler gördüm, evlerine kapanıp kapıyı bacayı sıkı sıkı kapamışlardı. kimi zenginler de evlerini barklarını bırakarak kaçıp gitmişlerdi. sonra ölmüş kardeşlerini ortada bırakıp gömmeye yanaşmayan, biri öbürüne kuşkuyla bakan, hayvan boğazlar gibi yahudileri boğazlayan yoksullar gördüm. pek çok masum insanın acı çektiğine ve kırılıp gittiğine, pek çok kötü insanın da bolluk ve refah içinde yüzdüğüne tanık oldum. yoksa bizi büsbütün aklından çıkardın mı tanrım? bizi büsbütün terk mi ettin? yarattığın dünyadan soğudun mu büsbütün? topumuzu silmek mi istiyorsun defterden yoksa?

karşılığını yaşamdan el çekerek ödemeden yaratmak! yaratıcılığın soyluluğundan el çekmek zorunda kalmadan yaşamak! olamaz mıydı sanki bu?

gizlilikler olmasa sevginin ne anlamı kalırdı! kendisinde tehlikeleri barındırmayan bir sevgi ne anlam taşırdı!

şu içinde yaşadığımız dünya nasıl şey böyle! bir cehennem, insanı çileden çıkaran iğrenç bir dünya değil mi?

haz denilen şey sürüp gitmez, seni yine çöl ortasında bırakıverir.

ölümlülüğün yenilgiye uğratılması; gördüm ki, bir soytarı oyununa ve ölüm dansına benzeyen insan yaşamından geriye bir şey kalıyor, ölümden sonra yaşamını sürdürüyordu, bu da sanat eseriydi. kuşkusuz sanat eserleri de günün birinde yok olup gidiyor, yanıyor, harap oluyor ya da kırılıp dökülüyordu. ama yine de pek çok kuşak boyu yaşıyor, zamanın ötesinde görüntülerden ve kutsal nesnelerden zengin bir ülke oluşturuyordu. bu uğurda çalışmak bana olumlu ve avutucu bir etkinlik gibi görünüyor; çünkü ölümlülüğün ölümsüzleştirilmesi gibi bir şey adeta.

düşüncelerin dili konuşabildiğim tek dildir.

düşünmenin tasarımlarla hiçbir alıp vereceği yoktur. düşünme dediğimiz şey imgeler değil, kavram ve kalıplarla gerçekleşir. imgelerin sona erdiği yerde felsefe başlar.

düşünür, dünyanın varlığını mantıkla açıklamaya çalışır. ve yine düşünür bilir ki, bizim usumuz ve onun bir aracı durumundaki mantığımız mükemmel sayılamayacak aygıtlardır; bunun gibi akıllı bir sanatçı da fırçasıyla, oymacı kalemiyle bir melek ve ermişin görkemli varlığını asla kusursuz şekilde dile getiremeyeceğini bilir pekala. ama yine de gerek düşünür, gerek sanatçı, ikisi de kendilerine özgü yoldan bunun üstesinden gelmek için çaba harcar. başka türlüsü ellerinden gelmez çünkü, gelmemesi de iyidir. çünkü bir insan doğanın kendini gerçekleştirmeye çalışmakla, yapabileceği en yüce ve anlamlı işi yapmış olur. bunun içindir ki sana bir zaman sık sık şöyle dedim: "düşünürlere ya da riyazetle uğraşıp çile dolduranlara öykünmeye heveslenme, kendin olmaya, kendini gerçekleştirmeye bak!"

elimizden çıkan eserler sonunda utandırır bizi, işe boyuna yeniden soyunmamız gerekir, boyuna yeniden özverilere katlanmamız.

yaşamın seline ve karmaşasına kendini bırakmak, günahlar işlemek, bunların acı sonuçlarına katlanmak, aslında dünyadan elini eteğini çekip tertemiz ellerle daha temiz bir yaşam sürmekten, uyum dolu güzellikler içinde bir düşünsel bahçe kurmaktan ve koruma altındaki tarhlar arasında günahlardan uzak gezinip dolaşmaktan daha çok cesaret isteyen, daha yüce bir şeydi. paralanmış ayakkabılarla ormanlar içinde ve şoselerde yürümek, güneş ve yağmuru üzerinde hissetmek, açlık ve sıkıntı çekmek, duyuların sağladığı hazlarla oynamak ve bunun karşılığını acılarla ödemek belki daha çetin, daha gözüpek ve soylu bir girişimdi.

ne büyük bir gizemselliği içeriyordu bu yaşam! ne kadar bulanık, ne kadar delidolu akıyordu bu yaşam ırmağı ve sonuçları ne kadar soylu, ne kadar berrak gözler önünde duruyordu.

öbür dünya diye bir şey yok. kurumuş bir ağaç dirilmez hiç, soğuktan donmuş bir kuş bir daha hayata dönemez, ölmüş bir insan da bunun gibi tıpkı. aramızdan ayrılıp gitti mi, belki bir zaman düşünür, anımsarız kendisini; ama bu da uzun sürmez.

13.2.13

kötülük sorunu

cesare pavese

insanlar acı çekmekten değil, onları egemenliği altına alan, onlara bu acıyı çektiren güçten yakınırlar.

bir haksızlığa uğramanın acısı güçlendiren bir irkiltidir insan için -bir kış sabahı gibi. canlılığımızı ve yaşama sevincimizi doruğuna ulaştırır, nesnelerle aramızdaki bağ açısından önemimizi bize yeniden kazandırır, bizi yüceltir; herhangi bir talihsizlik sonucu acı çekmekse sadece utanç verir insana.

başkasından nefret eden bir insan hiçbir zaman yalnız değildir. nefret ettiği insan her zaman onun yanındadır.

gerçek kötülük başlangıcından beri kötü olduğu için daha da kötüleşmeyip kendi soysuzlaşması sonucu bir gün kuruyup gidecek birinden değil de, bir zamanlar iyi olmuş birinden gelir.

hiçbir zaman öfkelenmeyen adamdan kendini koru.

korktuğumuz şeyden, dolayısıyla kendimiz olabileceğimiz, bizimle belli bir yakınlığı olan şeyden nefret ederiz; çünkü herkes kendinden nefret eder.

bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu, onun acı çektiğine inanmamaktır.
hepimiz kötü şeyler düşünürüz; ama pek seyrek kötülük yapabiliriz. hepimiz iyi şeyler yapabiliriz; ama iyi şeyler düşünebilenlerimiz pek azdır.

nefret her zaman kendi ruhumuzla bir başkasının bedeni arasındaki çatışmadır.

bir şey bilmediğinin farkında olmak öğrenme isteğini içerdiğine göre, nefret de sevgiye susamışlıktan başka bir şey değildir.

işimize geldiği zaman bağışlarız başkalarını.

birisi bizi küçük gördüğü, aşağıladığı, bize uşak gibi davrandığı zaman ona bağlanır, ardını bırakmaz, elinden tutar ve büyülenmiş gibi onu yürekten kutsarız.

savaş insanı barbarlaştırır; çünkü insanın bir savaşa katılabilmesi için kendisini her türlü pişmanlığa, inceliğe ve soylu değerlere karşı duygusuzlaştırması gerekir. insan sanki bu değerler yokmuşçasına yaşamak zorundadır ve savaş bittiği zaman o değerlere yeniden dönebilme gücünü de yitirmiştir.

"adem iyilik ile kötülük arasındaki farkı bilmiyor değildi; böyle bir fark yoktu." (leon chestov)

kötülük yapma isteği yeniyetmeliğe özgü bir şeydir. bununla evrenin bir parçası olduğumuzu, beylik kısıtlamalara aldırmadığımızı kendimize kanıtlamak zorunluluğunu duyarız.

hiç öfkelenmeyen insandan sakın; çünkü insan ancak kendini denetlemediği zaman içtendir.

"iyilik ile kötülük arasında bir seçim yapmanın gerekli olması, özgürlüğün zaten yitirilmiş olduğu anlamına gelir. kötülük dünyaya nüfuz etmiş ve tanrısal iyinin yanında yerini almıştır." (leon chestov)

tedirginliğimizin nedeni, tek gerçeğimiz olan kelimelere güvenmeyişimiz, henüz ne olduğunu açıkça bilmediğimiz bir öz arayışımız, kararsızlığımız, acı çekmemizdir.

en korkunç acı, acının dineceğini bilmektir.

birinden öç mü alacaksın? onu bağışlamış gibi davran; bırak, hayat öç alsın ondan. senin düşmanından başkalarının öç alması kadar tatlı bir öç alma duygusu yoktur. üstelik bunun sana iyi yürekli insan rolünü vermesi gibi bir yararı da vardır.

insan kendisinden nefret ettiği için başkalarından nefret eder.

bir insanın hayatın tadını çıkarmasına, kıskançlık duymadan katlanamadığımızı kesinlikle söyleyebiliriz.

descartes

tom robbins

aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri doldurulmaz biri yapmasıdır.

aşkla mantığın farkı da şudur: aşkın gözünde bir kurbağa pekala prens olabilir. oysa mantıkçının analizinde, aşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.

mantık aşkı sınırlar. descartes'ın hiç evlenmemesinin nedeni buydu belki de. descartes mantık çağının mimarıdır. 1628 yılında paris'ten, aşıklar kentinden, sırf orada kafası dağılıyor diye kaçmıştır. gidip hollanda'ya yerleşmiştir. çevresinde yamakları, başında patronlarıyla, istediği gibi çalışmış, matematik ve mantıkla ilgili eserler vermiştir. 1649'un sonlarında stockholm'e davet edilmiş, kraliçe christina'ya felsefe dersleri vermesi istenmiş, descartes bunu hemen kabul etmiştir. belki ücret dolgundu. bir nedeni vardı mutlaka.

kraliçe christina derslerini yatağına uzanmış durumda dinlerdi. çoğu zaman çıplak olurdu. ama işin en berbat yanı, bu kadarla da kalmıyor. isveç sarayı, 17. yüzyıl avrupasının başka her tarafı gibi, pire dolu bir yerdi. christina, oradaki zanaatçılara sipariş vermiş, kendine altın ve gümüşten minyatür bir top döktürmüştü. yattığı yerden o topla vücudundaki pireleri vuruyordu. bu yüzden çıplaktı. iyi nişancı olduğu da söylenirdi.

majesteleri her gün kendini bu yolla oyalarken, descartes ayağında hollanda tipi pantolonla, ona varlığın şüphe edilemezliği altında yatan kusursuzluğu anlatıyor ve bunu rasyonel yanlılığının bile tahammülü dışında buluyordu. çok büyük bir hızla sinirli ve solgun bir insan haline geldi. 11 şubat 1650'de, yani stockholm'e gelişinden ancak birkaç ay sonra, 54 yaşındaki descartes düşüp öldü. christina 37 yıl daha yaşadı, pek çok da pire öldürdü.

12.2.13

mozart'tan madonna'ya

peter wicke

"beethoven'ın bir sonatını zevkle dinleyenlerin sayısı acınacak kadar az, çoğunluğu ise, güya hayran kalmış gibi baygın bakan, kendini beğenmiş ikiyüzlüler oluşturmakta."

1877 yılında edison'un müzik için bellek görevi yapan ve müziğin sesli olarak üretimine olanak sağlayan mekanik kayıt sistemini, fonografı bulması sonucu, müziğin yayılma süreci yeni boyutlar kazandı ve radyo bu boyutları giderek devasa bir şekle dönüştürdü. artık müzik, kişinin özel yaşamını geçirdiği evinde de radyo ve gramofon aracılığıyla her an mevcuttu ve orada da özel yaşamı şekillendirirken, zamanın organize edilmesi için bir araç; fakat her şeyden önce toplumca üretilen ve medya tarafından kişinin öznel iç dünyasına taşınan önemli bir yapı malzemesiydi.

"yaşam, entelektüel ve politik yanlarıyla zorlaşıp ağırlaştığında, yarışma ve mücadelenin neden olduğu koşullarla yorulan ve tatminsiz kalan ruhun özlemlerini gidermek için, sanatın olduğu diğer yanda bir telafi yolu bulunabilirdi."

radyonun çok fazla miktarda müziğe gereksinim duyması, besteciler için büyük kazanç kaynağı oldu. radyo, müziğin yıpranmasını aşırı ölçüde hızlandırdı; çünkü müzik günün her dakikasında yaşamın içindeydi. eskiden, yeni bir müzik parçasıyla ilk karşılaşma, ancak arada sırada yapılan ve hiç de ucuza çıkmayan akşam gezmeleriyle sınırlıydı. hit müziği dalında uzmanlaşmış şarkı bestecileri doymak bilmeyen radyoya sürekli olarak yeniledikleri parçaları yetiştirdiler ve böylelikle de kendilerine çok sağlam bir yer edindiler.

bütün bu işlerin sonunda notalar ve banknotlar ortak bir yaşama başladılar ve müziği ekonomik açıdan çok önemli bir endüstri haline getirdiler. bu gibi konstelasyonların sonucunda ortaya döküntü bir şey çıkar düşüncesi aslında bir önyargıdır. şarkıların kötü olması salt onlar aracılığıyla para; hatta zaman zaman çok fazla para kazanılması ile ilişkili bir durum değildir. para onları kuşkusuz daha iyi de yapmaz. ticaret bir makineye benzer. bu makineyle yapılan, onu kullananlara ve onların becerikliliğine, aynı zamanda kullandıkları hammaddeye bağlıdır. ancak makinenin konstrüktörü de kuşkusuz hakkının verilmesini ister. aslında bu ticari mekanizma olmasaydı, büyük bir olasılıkla bir sürü şarkı hiç söylenmeden ve dinlenmeden yok olup giderdi. buna karşılık sürekli olarak büyüyen şarkı piyasası ve çok kısa aralıklarla yıpranıp giden şarkılar, gereksinimi de yeterince karşılayamazdı. oysa isteğin ve gereksinimin sonu yoktur.