29.9.10

uzun lafın kısası

edith wharton: fikirlerin yarattığı hava, nefes almaya değer tek havadır.

dave barry: din hakkında yazmakla ilgili en önemli sorun, dinine içtenlikle bağlı insanları gücendirme riski taşımasıdır. sonra palalarla peşinize düşebilirler.

g.b. shaw: allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

joyce carol oates: bizi birbirimize bağlayan en derindeki şeyleri hissedemeyiz; o şeyler bizden kopartılıp alınmadıkları sürece.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

ernst haeckel: üstün insanla sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden büyüktür.

philipp vandenberg: hayat, beşikten ölüm yatağına kadar, istekler ve arzular yığınıdır.

fay weldon: umudumuz ne denli büyükse, mutluluğun ne denli yakınına tırmanmışsak, o denli derine düşer ve inciniriz.

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

simone de beauvoir: dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan. ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.

eugene varlin: bir insanın başka bir insanı çalıştırması gibi bir şey sürdükçe özgürlük olmayacaktır.

adam smith: bir fabrikada hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insan yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.

27.9.10

çevirmen

melih cevdet anday

charles seignobos'tan dilimize çevrilen "avrupa milletlerinin tarihi" adlı kitabı okuyordum; daha başlarda, avrupa ülkesini anlatırken tarihçinin "en eskiden medenileşmiş olan güneydoğu yarımadası ise, türk hakimiyeti altında, avrupa'nın en geri memleketi haline geldi." diye bir tümcesi var. kitabı dilimize çeviren, o tümceden sonra not düşmüş: "yazarın kendi görüşünü belirten bu yargıları buraya olduğu gibi aldık. fakat türklerin her gittikleri yere medeniyet götürmüş oldukları da yine birçok batılı tarihçiler tarafından kabul edilmiş bir gerçektir." diyor.

önce şunu söyleyeyim, charles seignobos'un sözünden çok, çevirenin yaptığı o açıklama duraksattı beni; giderek o açıklamayı, tarihçinin türkler üstüne olan yargısından daha ağır buldum kendimiz için. neden diye sorarsanız, o açıklama, toplumumuzun batı karşısındaki aşağılık duygusunu yankılamakla kalmıyor, o duyguyu besliyor, sürdürüyordu. birlikte inceleyelim:

ilk önce şu: "yazarın kendi görüşünü belirten bu yargıları buraya olduğu gibi aldık." ne demektir "yazarın kendi görüşü?" bu sözle charles seignobos'un türkler üstüne olan yargısında nesnellikten uzaklaştığı, öznelliğe düştüğü, bu bakımdan da bilime aykırı davrandığı söylenmek isteniyorsa, bu durum karşısında böyle duygulu bir tutumla değil, o tarihçide eksikliği gösterilmek istenen şeye karşı nesnel bir yöntemle davranılır; kitabın başka uluslarla da ilgili yanlışlıkları üzerinde durulur. başka bir deyişle, önemli olan, bir yargının bizim hoşumuza gidip gitmemesi değil, doğru olup olmamasıdır.

çevirmen*, "bu yargıları olduğu gibi aldık" diyor. ya ne yapacaktı? çevrilen kitap, dünyaca tanınmış, bilimsel bir tarih yapıtıdır. onun işimize gelmeyen, beğenmediğimiz yerlerini atmak elimizde midir bizim? türkler, dünya yazarlarının, kendileri üstüne yazdıklarını bilmesinler mi? bilirlerse, "maneviyatları" mı sarsılır? bir düşünün, bütün avrupalı uluslar, beğenmedikleri tümcelerini çıkarıp atsalar, ortada bu kitaptan ne kalırdı? başka bir deyişle bir kitabın "herkesçe okunmak" diye anlatabileceğimiz özelliğinden bu kitap yoksun kalmaz mıydı?

gelelim ikinci tümceye: "fakat türklerin her gittikleri yere medeniyet götürmüş oldukları da yine birçok batılı tarihçiler tarafından kabul edilmiş bir gerçektir." anlaşılan, çevirmen, "inanmayın charles seignobos'a, inanıp da üzülmeyin; doğru değil onun yazdıkları" demek istiyor okurlarına. bizi öven, her gittiğimiz yere uygarlık götürdüğümüzü söyleyen başka tarihçiler de bulunduğunu söyleyerek yüreğimize su serpiyor, umutsuzluğa düşmemizi önlemek istiyor. ama ne hakkı var bunu yapmaya? bırakın bizi tarihçi ile karşı karşıya; bu kitabı da, başkalarını da okuyarak, kıyaslamalar yaparak biz kendimiz birtakım gerçeklere varalım. bizim, bu sözleri çevirdiği için ona çatmaya hakkımız olmadığı gibi, onun da bizi, ancak övülerek ve övünerek ilerleyebileceğimize inanmış saymaya hakkı yoktur.

son aylarda çıkan bir başka çeviride, andre siegfried'in "milletlerin karakterleri" adlı kitabında da buna benzer bir not gördüm. yazar, incelemesinin bir yerinde, "son olarak, mongol aslından olan türkleri anmak yerinde olur. aslında bunlar, kültürleri bakımından da, kökleri bakımından da akdenizli değillerdir. ama bu denizin kıyılarına kadar inerek, yabancı kalmakla beraber, orasını geniş ölçüde egemenlikleri altına almışlardır. kara adamları olan türkler, bu denizin bahri havasının dışında kalmışlar ve buraya tamamen askeri ve politik bakımdan getirdikleri şeyler, kısır olarak kalmıştır." diyor. çeviren gene bir not düşmüş: "bu son paragraftaki görüşler metinde aynendir ve yazarın kendi özel görüşüdür."

çevirmenlerimizin neden bu denli titiz davrandıklarını anlamıyor değilim; toplumdan korkuyorlar, bütün dünyanın bize hayran olduğuna yıllardan beri inandırılmış olan toplumumuzun, bu türlü yergilerle karşılaşınca, çevirmenlerin iyi niyetinden kuşkuya düşebileceğini gözönüne alıyorlar da bu yüzden "yemin ederim ben uydurmadım, aslında var bu sözler; ama sen üzülme, biz gene de büyük, erişilmez, herkesin hayran olduğu bir toplumuz, bu adam yanılmış, boşver ona!" diyerek okuru yatıştırmak yolunu tutuyorlar.

* samih tiryakioğlu

nostalji

svetlana boym

nostalji, modern zaman fikrine, tarih ve ilerlemenin zamanına karşı bir isyandır. nostaljik kişiler tarihi silmek ve özel ya da kolektif bir mitolojiye dönüştürmek, zamanı mekan gibi yeniden ziyaret etmek isterler; insanlığın başına bela olan zamanın geri çevrilmezliğine boyun eğmeyi reddederler.

nostalji, özlemin bizi diğer insanlara karşı daha empatik yapabilmesi anlamında paradoksaldır; ancak özlemi aidiyetle, yitirilenle ilgili kaygıyı kimliğin yeniden keşfiyle düzeltmeye çalıştığımız an, genellikle yollarımızı ayırır ve karşılıklı anlayışa son veririz. algia (özlem) paylaştığımız şey, nostos (eve dönüş) ise bizi bölen şeydir. günümüzde birçok güçlü ideolojinin özünü oluşturan, bizi duygusal bağlılık uğruna eleştirel düşünceyi bırakmaya ayartan ideal evi yeniden inşa etme vaadidir. nostaljinin tehlikeli yanı, gerçek evle hayali evi birbirine karıştırma eğiliminde olmasıdır. aşırı durumlarda hayali bir anayurt, insanın uğruna ölmeye ya da öldürmeye hazır olduğu bir anayurt yaratabilir nostalji. üstünde pek düşünülmeyen nostalji, canavarlar yaratır. yine de duygunun kendisi, yerinden edilmenin ve zamanın tersine çevrilmezliğinin yası, modern insanlık koşulunun tam kalbindedir.

nostaljinin nesnesi göründüğünden daha uzaktır. nostalji asla düz anlamlı değildir, her zaman yalındır. nostaljiyi dış görünüşüne bakarak değerlendirmek hata olur. nostaljik yeniden inşalar taklide dayalıdır; geçmiş şimdinin ya da arzulanan geleceğin suretinde yeniden yaratılır; kolektif tasarımları kişisel arzulara benzetmek -ve tersi- için çaba harcanır.

geçicilikle mest olan, geleneğe nostaljiyle bakan şair, olmamış ama olabilecek şeylerin matemini duyar.

ulusal farkındalığın cemaatin içinden değil, dışından geliyor olması şaşırtıcı değildir. yok olmaya yüz tutmuş dünyanın bütünlüğünü belli bir mesafeden gören, romantik gezgindir. seyahat ona perspektif kazandırır. yabancının bakış açısı yerli idili şekillendirir. nostaljik kişi asla yerli değildir; aksine her zaman için yerel ile evrenseli dolayımlayan yerinden olmuş insandır.

çoğu zaman insansevmezlerle karıştırılan melankolikler, aslında insanlık için çok büyük umutları olan ütopik hayalcilerdir.

26.9.10

hamlet

william shakespeare


büyük sevgide, küçük kuşkular korkuya döner
küçük korkular büyüdükçe artar büyük sevgiler

amansız derde ya amansız deva bulacaksın
ya hiç dokunmayacaksın

koca imparator sezar ölüp toprak olunca
bir deliği tıkayabilir rüzgara karşı
ey bir zamanlar dünyayı titreten kasırga
şimdi duvarda harç, kışın soğuğuna karşı

ister istemez olacak bir şeyi
olmasını herkesin olağan saydığı bir şeyi
neden yadırgayıp boşuna hayıflanmalı

kötü işler gömülse de yerin dibine
çıkar bir gün insanların gözü önüne

namusun ta kendisi bile
kurtaramaz kendini çamur atandan

düşüncelerinin ağzı dili olmayacak
aşırı hiçbir düşüncenin ardına düşmek yok
teklifsiz ol, bayağı olma
dostların arasında denenmiş olanları
çelik halkalarla bağla yüreğine
ama her zıpçıktı, acemi çaylak arkadaşı da
el üstünde tutup elini kirletme
kavga etmekten sakın; ama ettin mi de
öylesine et ki korksunlar senden
herkese kulağını ver, sesini verme
herkese akıl danış, kendi aklını sakla
kesenin elverdiği kadar iyi giyin
zengin ama gösterişsiz olsun giydiğin
çünkü kıyafet insanın mihengidir çok kez
ne borç ver ne de borç al; çünkü borç vermek
çok kez hem paranı yitirmektir hem dostunu
borç almaksa tutum gücünü yıpratır
her şeyden önce de kendi kendinle doğru ol
o zaman, gece gündüze varır gibi
sen de aldatmaz olursun kimseyi

deliliğin insana bulduruverdiklerini
sağlam akıl yumurtlayamaz kolay kolay

tutkunun özü bir rüyanın gölgesidir sadece

öyle sersemce kuşkulu oluyor ki suçlu insan
kendi kuyusunu kazıyor korkusuyla

en zayıfları en çok sarsar gergin düşünce

insan sevdikçe güzelleşir, güzelleşince de
bir pırıltı verir dünyaya kendinden
sevdiği yok olup gitse bile

bir şey var sevginin alevleri içinde
kendi kendini yiyen bir fitil, bir kömür var
ilk hızını bir daha bulamıyor sevgi
iyilik bile, bir sıtma ateşi gibi yükselip
kendi aşırılığıyla öldürür kendini

gençlikte sevdiğim, sevdiğim zaman
yaşamak ne güzeldi
ne çabuk geçerdi günler o zaman
gönül kanmak bilmezdi

şunu bil ki en derin hesaplar boşa gider de
akılsız davranış işe yarar bazen
demek ki tanrısal bir güç karışıp işe
biz ne taslaklar çizersek çizelim
son biçimi o veriyor kaderimize

belalı iştir
ufak tefek insanların araya girmesi
büyük kılıçlar vuruşup şimşekler çıkarırken

25.9.10

erguvan

şükrü erbaş


eflatun esintiler içinde titredi incecik
aynı içten kokuyla iki ayrı erguvan
birisi bir küçük evin içedönük bahçesinde
süsledi sevgisini iki pembe avucun
öbürü bir mezar başında öksüz
döktü rengini sessizce

ilüzyon

scott adams

bir tutam gerçeklikte, bir galaksi dolusu insan beyninin anlayabileceğinden daha fazla bilgi vardır. dünyayı ve çevresini anlamak insan beynini aşar; bu yüzden beyin bunu, kavrayışın yerine geçen, basitleştirilmiş ilüzyonlar yaratarak telafi eder. ilüzyonlar işe yaradığında ve ilüzyonu kabul eden insan hayatta kaldığında, bu ilüzyonlar yeni nesillere geçer.

insan beyni bir ilüzyon jeneratörüdür. insanın dünyanın merkezinde olduğu, ruhların, ahlâkın, özgür iradenin ve sevginin sihirli özelliklerinin sadece bize bahşedildiği gibi inançları oluşturan kibir, ilüzyonların yakıtıdır. mutlak güce sahip olan tanrı'nın, geriye kalan tüm evreni bize oyun alanı yaparken, gelişimimize ve hareketlerimize karşı eşsiz bir ilgi beslediğini farz ederiz. tanrı'nın, bizim gibi düşündüğü için, kayaların, ağaçların, bitkilerin ve hayvanlarınkinden çok, bizim yaşamlarımızla ilgilendiğine inanırız."

"tanrı'yı mutlak güce sahip olarak tanımlayıp, sonra da ona insanoğlunun önemine dair miyop bakış açımızı yüklemek saçma. her şeyi bilen, her şeyi yaratabilen, her şeyi yok edebilen bir tanrıya ne, ilginç veya önemli gelebilirdi. 'önem' kavramı, hayatta kalabilmek için seçimler yapma ihtiyacımızdan doğan insani bir şeydir. mutlak güce sahip bir varlığın bir şeyleri derecelendirmeye ihtiyacı yoktur. tanrı'ya, evrendeki hiç bir şey bir diğerinden daha ilginç, daha değerli, daha gerekli, daha tehdit edici veya daha önemli gelmezdi."

cinayet

demir özlü

ben önce gönüllü olarak gittim. türkiye'yi terk ettim. mesleğimi, avukatlık yazıhanemi, her şeyimi. hiçbir güvencem olmadan çıktım. karımın ülkesine önce onları yolladım. ben onları zorladım. onlar gitmiş de ben onlara katılmış değilim. isveç televizyonunun bir davasını kazanmıştım. üç beş ay yetecek kadar para vardı, başka bir güvencem yoktu. isveç dilinde bir tek kelime bilmiyordum. buradaki bütün imtiyazlarımı; dostları, arkadaşları, her zaman istediği yerde yazı yayımlayabilmeyi vb. bütün güvencelerimi bırakarak gittim.

cavit orhan tütengil'in öldürülmesinden sonra gittim. melek gibi bir insandı. öldürüyorlar ve katili yakalanmıyor. ondan önce ümit doğanay öldürülüyor. liberal biri. benim öğretmenim, arkadaşım, sonra dostum. ben ümit doğanay'ın cenaze törenine gitmiştim. ordu üst kademesi şişli camii'nin önünde duruyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. sıkıyönetim mahkemesinde avukatlık yapmışım, politik olaylar içinde yaşamışım; aldığım izlenim ordu üst kademesinin müdahaleye karar verdiğiydi. "olaylar büyüsün, nereye giderse gitsin, biz daha rahatça müdahale ederiz" izlenimini aldım orada.

bu cenazeye üzüntüyle katılan cavit orhan tütengil'i 3 hafta sonra öldürdüler. cavit orhan tütengil'in cenaze töreninde asker dipçiği yiyen, bu dipçiği yediği için direnen, gazetelere adı geçen ümit kaftancıoğlu'nu da 3 ay sonra öldürdüler. dışarıdan tespit eden bir göz var. cenaze töreninde öne çıkan adamı da öldürüyorlar. şimdi aradan 15 yıl geçti, katiller ortada yok. bir devletin ilk görevi can güvenliğini sağlamaktır. can güvenliğini sağlamıyorsa bir devlet, isterse insanlarına milyonlarca dolarlık gelir temin etsin, işe yaramaz.

24.9.10

ilk kudas törenleri

arthur rimbaud


şu köy kiliseleri zırvanın zırvasıdır
direkleri kirleten on beş küçük yumurcak
ayaklarından gelen kokular gibi ağır
aptalca vaazları dinler hırıldayarak
yaşam yürür, dallardan sızan güneş uyarır
yaşlı renkleri, çarpık camlardan uzanarak

oysa taşlar, burcu burcu, anaç toprak kokar
toprak kokar, görkemle titreyen yeşil kırda
kızıl dağ yollarının kıyısında başaklar
çakal eriklerinin göverdiği dallarda
kara dutta ve de dağ güllerinde yaşam var
yaşam var, al toprağa bürünmüş çakıllarda

her yüzyıl saygınlaşır bu hangar kiliseler
mavi kireç şerbeti ve saygınlaşmış sütle
papazın vızıltısı sofuluk ise eğer
sinekler de kutsal mı? güneşli tabanından
hanları, ahırları soluyan bu sinekler

çocuklar mı? tutsaktır sessizce evlerinde
evler özentilerin, özenlerin yuvası
çıkarlar kiliseden, isa'nın parmakları
kaynaşır karıncalar gibi derilerinde
kararmış alınları güneşe salsın diye
gürgen ağaçlarının gölgesinde, bir çatı
sunulmuş saygıdeğer şu papaz efendiye

işte ilk kara giysi, en güzel pasta günü
resimlerin dibinde, napolyon, pöti tambur
altında, josefler ve martalar dillerini
çıkarıp sırıtarak ayini bekler durur
sonunda ne kalacak, iki kart, iki anı
böyle ham hayallerle çocuklar uğurlanır

kızlar kiliselerin demirbaşı gibidir
akşam duası ile, görevler biter bitmez
gençlere cilve yapar, kırılıp dökülürler
oğlanlara gelince, yanlarına varılmaz
kahvelerde tanınmış evleri çekiştirir
ve acayip şarkılar söylerler avaz avaz

ya papaz efendimiz? duası bittiği an
rüzgar taşırken uzak ezgisini dansların
özlemiyle tutuşur kudas çocuklarının
günah demez, ürperir parmak uçlarına dek
-ve sonra gece gelir, sessiz, sahile çıkan
gece, kara korsanı yaldızlı ufukların

şöyle bir baktı papaz bekleyen kurbanlara
kimi işçi çocuğu, kimi zengin çocuğu
kaçın kurrası papaz, elbette bula bula
bir bekçinin zavallı, yoksul kızını buldu
"tanrı bu kızı uygun gördü büyük gün için
rahmetini kar gibi yağdıracak alnına."

yarın büyük gün, bakın.. birden fenalaşıyor
ayinden daha garip, hırlıyor yatağında
sarsılıyor yüreği kanatlanmış bir tende
-yatak solgun sayılmaz- ama çocuk soluyor

eski aptal kızlara aşkla uçuyor gibi
ellerini göğsüne koymuş mırıldanıyor
sayıyor isaları, sayıyor melekleri
sayıp erden kızları, "oy ölüyorum.." diyor

"oy! adonai! diyor -ölü bir dilde kalmış
tanrısal göğüslerin saf kanına bulanmış
kırmızı alınları yıkıyor yeşil gökler
güneşlere büyük karlı çamaşırlar düşüyor

-şimdi ve gelecekte hep erden kalmak için
dişleyip koparıyor rahmetin otlarını
söyle sion ecesi, bunca çabalar niçin
bağışın zambaklardan, reçellerden de tatlı

hem sonra, erden meryem yalnız incil'de vardır
gizemin kanadı da kopuverir bakarsın
yerini kırık dökük görüntüleri alır
bakırlaşmış hüznüyle kocamış tahtaların

hem sonra, o kem gözler, art niyetli meraklar
mavilikler içinde göksel çamaşırların
isa'nın çıplaklığını gizleyen abanın
yöresinde bastırıp düşü yıldırıyorlar

çaresi yok, istiyor, yıkıma uğramış ruh
hıçkırıklarla oyulmuş yataktaki alın
"şefkatin ışıkları hiç eksilmesin" diyor
salyalar.. -ve karanlık, üstünde çatıların

kıvranıyor kızcağız, dönüyor sağa sola
ateş içinde yanan kalçasını, göğsünü
hava serinletsin diye bir el usulca
kaldırıyor yatağının mavi örtüsünü

uyandı -gece yarısı- pencere beyazdı
mavi uykuya dalmış perdelerin önünde
hayal, pazar beyazlığını soyup çıkardı
kırmızı düş görmüştü. burnu kanıyor işte

tanrı katında, ne kadar güçsüz kalsa bile
kendini bir o kadar yücelmiş sanıyordu
tatlı göklerin bakışı altındaki geceye
kanmamıştı ve susamış yürek kanıyordu

genç coşkuları gri sessizliğinde boğan
kızoğlankız meryem de aynı ateşle yandı
kanayan yüreğinin tanıksız ve çığlıksız
isyanını boşalttığı geceye susadı

hem kurban hem zevceydi, onu böyle yaratan
yıldızı izliyordu: gömleğin, beyaz tayfın
kuruduğu avluya indi elinde mumla
doğruldu kara hayaletleri çatıların

geçirdi kutsal gecesini ayakyolunda
yandaki yıkılmış avlunun az ötesinden
kızıl karaya çalan bir asma, beyaz hava
akıyordu mumuna tavanın deliğinden

göğün camları kızıl altınla kapladığı
avluda ışıktan bir yürekti küçük pencere
kanlı sular kokan kaldırımlar acılıydı
kara uykular yüklü duvarların dibinde

varlıklarıyla hala dünyaları çarpıtan
ey kepaze deliler, kim dile getirecek
kinden doğan dertleri, iğrenç acımaları
kızın tenini cüzzam yiyip bitirdiği an

ve bir aşk gecesinin hüzünlü sabahında
isterik arzuları yüreğine gömerek
ve acılar içinde, bu kız ne söyleyecek
kızoğlankız meryemler düşleyen aşığına

"öldürdüm biliyor musun, usul usul seni
aldım yüreğini, ağzını, nen var nen yoksa
ve şimdi sayrıyım, n'olur, yatırsınlar beni
gece sularının ölüleri arasına

çok gençtim, isa oldu soluğumu kirleten
doldurdu tüm pislikleri gırtlağıma dek
yünler kadar derin saçlarımı öpüyordun sen
hoşlanıyordum.. oh! umurumda değil artık

bilinç nice iğrenç dehşetlerin tutsağıdır
erkekler! bilmezsiniz ki en sevdalı kadın
en orospu ve en hüzünlü olan kadındır
acısını çekiyor sizlere sığınmanın

o kudasla bana olan oldu yeterince
bu yüzden öpüşlerin yabancı, neyin nesi
bilemedim; teninin okşadığı tenimde
kaynaşıyor hala isa'nın kokmuş nefesi"

bunları söyleyince kızın çürümüş, üzgün
ruhuna oluk oluk kargışların yağacak
ahret tutkularından kurtularak, çocuklar
ırzına geçilmedik kin'inde uzanacak

ey güçlerimizin sürekli hırsızı isa
iki bin yıldır o solgun yüzüne adadın
utançla, ağrılarla toprağa çivilenmiş
ve devrilmiş alnını hüzün kadınlarının

rehine

jean baudrillard

batı artık politika ötesi bir dönemin içine girmiştir.

bizler hepimiz rehineyiz, hepimiz teröristiz. bu bağıntı bundan böyle efendi-köle, egemen-bağımlı, sömüren-sömürülen bağıntılarının yerini almıştır. köle ve proleter takım yıldızları artık sönmüştür. bundan böyle rehine ve terörist takım yıldızlarından söz edebiliriz. yabancılaşma takım yıldızı sönmüştür, artık terör takım yıldızı parlamaktadır. bu öncekinden beter bir durumdur. en azından bizi liberal nostaljilerden kurtarmıştır. başlayan politika-ötesi bir dönemdir. yalnızca politika alanında değil, yaşamın tüm alanlarında şantaj takım yıldızının içine girmiş durumdayız.

batılı abd, üçüncü dünya'yı sürekli gerilla savaşları ve dengesizliği düzen olarak benimseyerek idare etmek istemektedir. bu durumu düzeltmeye bile çalışmadığı görülmektedir. baskı ve şiddetin sürüp gitmesini istemektedir. çünkü üçüncü dünya ile artık başka türlü başa çıkamamaktadır. bu arada aydınlar bütünüyle ortadan kaldırılabilse hiç de fena olmayacaktır.

23.9.10

zamanın kısa tarihi #4

stephen hawking

1965'te penzias ve wilson son derece duyarlı bir mikrodalga dedektörünü denediler. mikrodalgalar ışık gibidir ama frekansı çok daha düşüktür. dedektörün algıladığı mikrodalga ışıması belirli bir yönden gelmiyordu; zamandan ve doğrultudan hiç etkilenmiyordu, her doğrultuda ve bütün bir yıl boyunca aynıydı. ışıma dünya'nın kendi ekseni etrafında ve güneş'in çevresinde dönmesinden etkilenmiyordu. bu da mikrodalga ışımasının güneş sisteminin ve hatta yıldız kümemizin dışından geldiğini göstermekteydi. bütün evreni kat ederek bize ulaşan bu ışıma her yönde aynı olduğu için, evren de her yönde ama büyük ölçekte, aynı olmalıydı. böylece friedmann'ın öngörüsü kanıtlanmış oldu.

aynı yıllarda dicke ve peeblesgamow'un ilk evrenin akkor parlaklığında, çok sıcak ve yoğun olduğu savı üzerinde çalışıyorlardı. dicke ve peebles'ın tezine göre ilk evrenin bu kızartısını hala görebilmemiz gerekirdi; çünkü bu ışık evrenin çok uzak köşelerinden bize ancak erişiyor olmalıydı. ancak bu ışık, evrenin genişlemesi nedeniyle kırmızıya o denli kaymış olmalıydı ki şimdi biz onu mikrodalga olarak algılamalıydık. dicke ve peebles tam bu ışımayı aramaya hazırlanırken penzias ve wilson onların bu çabasını duyup aranan şeyi zaten bulmuş olduklarını fark ettiler. 1978 nobel fizik ödülü de penzias ve wilson'a verildi.

1969'da wheeler, ilk kez kara delik terimini ortaya attı. ardından michell, yeterince kütlesi olan yoğun bir yıldızın, ışığın ondan kaçamayacağı şiddette bir çekim alanı olacağına işaret etti. yıldızın yüzeyinden çıkacak herhangi bir ışık, daha pek uzaklaşamadan yıldızın kütlesel çekimiyle geri dönecekti. michell, bu türden çok sayıda yıldız olabileceğini öne sürdü. ışıkları bize ulaşamayacağından onları göremesek de kütlesel çekimlerini algılayabilecektik.

1970'te hawking ve penrose, genel göreliliğin doğruluğu ve büyük patlama -big bang- tekilliğinin gerçekleşmiş olması gerektiğini matematiksel bir teoremle ortaya koydu. bu tez birçok karşı çıkışa rağmen sonunda yaygın kabul gördü ve bugün hemen herkes evrenin büyük patlamayla başladığını varsayıyor. ancak hawking daha sonra düşüncelerini değiştirdi ve artık fizikçileri, evrenin başlangıcında bir tekillik olmadığına inandırmaya çalışıyor. ona göre tanecik etkileri hesaba katıldığında bu tekillik yok olmaktadır.

1965 ve 1970'te hawking ve penrose, genel görelilik kuramına göre kara deliğin içinde sonsuz yoğunlukta bir tekillik ve uzay-zaman eğriliği olması gerektiğini ortaya koydu. bu, zamanın başlangıcındaki büyük patlamaya benzer. bu tekillikte bilim yasaları ve geleceği kestirebilme olanağı ortadan kalkacaktır.

1967'de israel, dönmeden duran kara deliklerin genel görelilik kuramına göre çok basit yapıda olmaları gerektiğini gösterdi. kara delik, çapı kütlesine bağlı olan tam bir küre biçimindeydi ve kütlesi eşit olan herhangi iki kara delik birbirinin tıpatıp aynı olmalıydı.

1967'de bell, gökyüzünde düzenli radyo dalgası darbeleri yayınlayan nesneler olduğunu ortaya koyunca kara deliklerin varlığı ile ilgili yeni umutlar uyandı. pulsar adı verilen bu nesneler, manyetik alanları ve kendilerini çevreleyen maddeler arasındaki karmaşık etkileşimden dolayı radyo dalgası darbeleri yayınlayan döner nötron yıldızlarıydı.

bilim tarihi tümüyle olayların keyfi bir tarzda oluşmayıp tanrısal olsun veya olmasın belli bir kurulu düzeni yansıttığının yavaş yavaş farkına varılmasıdır.

din

voltaire: batıl inançlar tüm dünyanın alev almasına yol açar; felsefe bu yangını söndürür.

lemuel k. washburn: "inanın ve kurtulun, inanmayın ve lanetlenin" diyen bir adam bizim hayranlığımızı kazanamaz.

pearl s. buck: küçük embriyo roman yazarı, nerde doğarsan doğ, fakat asla büyük bir inancın gölgesinde, ilk günahın yükü altında, kurtuluş lanetiyle dünyaya gelme.

diderot: baldıran otunu maydanozla karıştırmamak çok önemlidir; fakat tanrı'ya inanıp inanmamanın hiçbir önemi yoktur.

percy bysshe shelley: eğer sonsuz iyiliğe sahipse neden ondan korkmamız gereksin? eğer sonsuz bilgeliğe sahipse neden geleceğimizle ilgili şüphelerimiz var? eğer her şeyi biliyorsa neden ihtiyaçlarımız konusunda onu uyarıyor ve dualarımızla onu yoruyoruz? eğer her yerdeyse neden onun için tapınaklar inşa ediyoruz? eğer adilse neden onun zaaflarla doldurduğu varlıkları cezalandıracağından korkuyoruz? eğer mantıklıysa mantıksız olma özgürlüğünü verdiği körlere nasıl kızabilir? eğer kavranamazsa kendimizi neden onunla meşgul ediyoruz?

schiller: sağlıklı bir doğa tanrı'ya ya da ölümsüzlüğe ihtiyaç duymaz.

archibald macleish: sevdiklerinin değil, nefret ettiklerinin doğrultusunda yaşayan bir adam hastadır.

22.9.10

onuncu köy

fakir baykurt

karşı mahalleye "üç damlar" derlerdi. şimdi orda, yirmiden fazla ev var. demek ilk icat olduğunda üçtü. bir ad ki, nasıl konur kardaşım, öyle kalır.

kimine yağ mumu, kimine balmumu.

köylük yerde, bir kapıda korunabilmek için dilini tutacaksın. bir kısım davanı öbür dünyaya saklayacaksın.

iki su bir ekmek yerine geçer.

- ne zararı var sana dinin?
- ne zararı olsun? ama çevremde öylelerini görüyorum ki, din ezmiş, bastırmış! kendilerine güvenlerini öldürmüş. bir büyük destekleri olmadıkça, bir değere sahip olmadıkları inancını yerleştirmiş.

her insanın ömründe bir lekesi, bir utancı olur derdi eskiler.

bahar gelende, ağkurtları, keseleri delip dallara yayılır. meyve çiçeklerinin içine yumurta yaparlar. çiçekler meyve olunca, yumurtalar içerde kalır, sonra büyüyüp kurt olurlar.

tüfeğin vurmazı olmaz, gözlemeye göz gerek. karının da vermezi olmaz, istemeye yüz gerek.

kepeneğin altında er yatar.

çirkin ile bal yenmez, güzel ile taş taşı. güzelin kahrı çekilir.

zaten ne namaz biliyor, ne aptes! doğru dürüst cumalara bile gelmiyor! namaz düşünmeyen adam ne düşünür? fitnelik, fesatlık! dahi komonistlik düşünür! öyle değil mi ihtiyar, cevap ver bana; başka ne düşünür?

malum ya, ayart, büyüden kuvvetlidir.

her tedariği tamam. ille bir şirin kancık! çalışmalı, sonra sevişmeli. sevişen insanın kimseye ziyanı olmaz.

nasıl evin kapısı varsa, lafın da kapısı var. kapı dururken bacadan girilmez.

insan yediğiyle değil, hazmettiğiyle yaşar.

hovarda dediğin gece kuşudur. ortalık ışımadan yuvasına döner.

sığırın alası dışındadır, insanın alası içinde. sığırı tanırsın da, insanı tanıyamazsın! ne gayede gezdiğini bilemezsin!

bir ağaçtan okluk da çıkar, bokluk da.

kız kısmının bir gecelik işi var. ikinci gün kervan geçer yol olur. üç gün gelinlik sürer, sonra haydi ahıra! haydi yazıya! ahırda yarı beline kadar mayısa batar. yazıda ellerine diken dolar. yüzünü güneş kavurur.

köylüyle birlikte bizi de isterlerse, nazlanmaz, gideriz. gider, görmedik deriz. görmedik, bilmiyoruz, tamam! dünyada en doğru cevap budur. görsen bile görmedim. yanan yansın, sönen sönsün.

bizden ırak olsun, cehenneme direk olsun.

cahil milletlerin karıları doğurgan olur. bunu biz de bilirdik ama böyle değil. biz, yoksulun çocuğu çok olur derdik. oysa, cahilin çocuğu çok olurmuş. sen diyeceksin ki, ikisinin arasında fark yok! ha ali hoca, ha hoca ali! valla doğru! çocuk bolluğundan kurtulmak için varsıl olmalı, okuma yazma bellemeli insan! bir de var ki, herkes okur yazar olursa, o zaman da asker durumu tehlikeye düşer. madem yoksulluk azaldıkça, okuma irelledikçe çocuk az oluyor, asker de az olur. bir de bakmışsın, türk'ün ordusu tükenivermiş! bu da iyi değil. heral bunun için, yeni parti yoksulluğu artırıyor, okul işini de gevşetti. okuma, okuma ama o kadar değil! bakarsın bir harp olur, cepheye sürecek asker yok. çok kötü olur, hocaa!

cami hocaları ne diyor hutbede: "karı senin tapulu malındır; ister döver, ister seversin!"

gönlün sığdığı yere köy sığar.

demokrasinin sakıncaları da var. her şeyden önce, adını getirmekle, kendisini getirmiş olmuyoruz. iş bunda da gelip eğitime dayanıyor. cahillik, toplumsal yaşayışımızda gedikler açıyor. yunus bey'ler bu gediklerden işliyor. arapça okulları da böyle.

varını veren utanmaz.

hey benim tanrım, dünyayı yarattın, iyi güzel, çok teşekkür ederiz, binlerce şükür sana, ya bu akılsız kulları neye yarattın?

orası karanlık bilmece! iki köpek için, iki çocuk için, birbirleriyle kanlı bıçaklı olurlar da, kardaşın kardaşa vermeye kıyamayacağı topraklar için seslerini çıkarmazlar! anlaşılmaz bilmecedir burası!

yalandan mal mülk olur, her şey olur, türkü olamaz.

gelmek iradeyle, gitmek müsaadeyle.

iyi adam eşeğinden, iyi karı döşeğinden belli olur.

görmek yeter! şöyle yakına gelse, yan gözle baksan.. tamam! ama dikkatli olacaksın. boyuna bosuna, eline yüzüne, kalçasına buduna.. avrat pazarında bunlar önemli. asıl önemlisi, ağzına bakacaksın. kadın kısmının ağzı dar gerek. onların her yeri ağzına kıyastır.

olacaksan bir yiğide yar ol dünyada!

sana kulak verecek insanlar var; eğer gerekli tavrı almazsan, bir şeyler yapmazsan, haksızlıklar inatçı kan çıbanı gibi sürüp gidecektir! gerektiğinde sadece bir göz etmek, insanları uyarmaya yeter!

eşeğin canı yanınca, atı kor geçer. bıçak kemiğe dayanınca, elbet köylü takımı da bir şeyler yapar.

21.9.10

oz

temiz, sinekkaydı bir tıraş gibisi yoktur.

oz'dan kurnaz yöntemlerle kaçabilirsiniz: eroin, alkol. beynini kimyasallarla sikersin ve neredeyse özgür kalmak kadar güzeldir. sorun şu ki, çok fazla uyuşturucu kullanırsın ve başka bir şekilde mahkum olursun. ve bunu takip eden boşluktan kurtulmak daha da zordur.

büyük, berbat bir olaydan sonra kim olduğunuzu keşfedersiniz, içinizdekini.

arada bir küçükken yaptığım bir şeyi hatırlıyorum ya da babam tarafından bana yapılmış bir şeyi. veya abim veya kuzenim; bir incinme, aşağılanma. ve şimdi sanki, bir iki yüzyıl önce başka birisine yapılmış gibi geliyor. hatırladığım şeyin gerçekten olup olmadığını bile bilmiyorum. bütün hayatınızı küçük bir çocuğun kavrayışına bağlayamazsınız, bazı hatıraların yansımalarına. hayır, bütün bu boklukları bir kenara bırakmalısınız. yeni bir başlangıç yapmalısınız. her yeni günde yeni baştan başlamalısınız.

bazen kalmak da gitmek kadar cesaret ister.

insanlar kim olduklarını düşünerek hayatlarını yaşıyorlar. koca, anne, evlat; avukat, doktor, pizzacı; baptist, yahudi, müslüman; italyan, irlandalı, ırkçı; siyah, beyaz, sarı; erkek, kadın. sonra bir şeyler oluyor, bütün bu hayaller boka bulanıyor ve gerçekle baş başa kalıyorsunuz. ürkütücü, yalın gerçekle.

seksle ilgili sorun şu ki asla ilkindeki kadar güzel olmaz ve seks bir kez sıktı mı, onunla ortak hiçbir noktan kalmadığını anlarsın.

kimileri der ki, incil şimdiye kadar anlatılmış en muhteşem hikayedir. hayır. en iyi hikaye: oğlan kızla tanışır, oğlan kızı kaybeder, oğlan kızı alır. evet. oğlan kızla tanışır. sikinizin kanla dolduğu o ilk an.

thales

denis guedj

"matematik aklın bir kurnazlığıdır."

küpeşteye dayanmış duran thales, o güne kadar bütün hayatının geçtiği ionia ülkesinin uzaklaşmasını seyrediyordu. miletos uzaklarda kayboldu. mısır'a gidiyordu. yalnızca büyük sıcaklarda esen imbat rüzgarlarının ittiği gemi, yolculuğu bir çırpıda tamamladı. mısır kıyılarına ulaştı, mariotis gölüne girdi. thales buradan, nil nehrini geçeceği bir sandala bindi.

ırmak kıyısında sıralanan kentlerdeki sayısız molayla kesilen birkaç günlük yolculuktan sonra onu fark etti: keops piramidi, kıyıdan pek uzak olmayan geniş bir düzlüğün ortasında dikilmişti. thales hayatında böylesine etkileyici bir şey görmemişti; öteki iki piramit kefren ve mikerinos da yükseliyordu düzlükte; keops'un yanında küçük kalıyordu ama gene de.. anıtın boyutları hayal etmiş olduğunun çok ötesindeydi.

thales sandaldan indi. yaklaştıkça yavaşladı adımları; anıt, adeta yalnızca ağırlığıyla yavaşlatmıştı adımlarını. yenik düştü ve oturdu. yaşı belli olmayan bir fellah yanı başına çömeldi.

bilinçli bir biçimde ölçüsüz hale getirilen bu anıt meydan okuyordu ona. 2000 yıl önce insanların elinden çıkmış olan yapı, onlara, anlamayacakları kadar uzak kalmıştı. firavunun amaçları ne olursa olsun bir şey çok kesindi: piramidin yüksekliğini ölçmek imkansızdı. dünyada insanların tanıdığı en göze çarpan ve ölçülemeyen tek yapıydı bu! thales bu görüşü kabul etmek istemedi.

fellah bütün gece hiç durmadan konuştu. thales'e neler anlattığını hiç kimse hiçbir zaman bilemedi.

güneş ufku aydınlattığında thales kalktı. batıya doğru uzayan kendi gölgesine baktı; bir nesne, ne kadar küçük olursa olsun, her zaman onu büyüten bir ışık bulunur, diye düşündü. uzun süre, hareketsiz, gözleri, bedeninin toprağa çizdiği koyu lekede ayakta kaldı. güneş gökyüzünde yükseldikçe, gölgenin küçüldüğünü gördü.

thales düşünceye daldı: "benim gölgemle kurduğum ilişki piramidin kendi gölgesiyle kurduğu ilişkiyle aynıdır." buradan da şu sonucu çıkardı: "gölgem boyuma eşit olduğu anda, piramidin gölgesi de boyuna eşit olacaktır!" işte önemli bir düşünce. geriye bu düşüncenin uygulanması kalıyordu.

thales tek başına yapamazdı bu işlemi. iki kişi gerekiyordu bu iş için. fellah ona yardımcı olmayı kabul etti.

ertesi gün, fellah, şafak vakti anıta doğru gitti ve piramidin devasa gölgesine oturdu. thales kuma, yarı çapı kendi boyuna eşit bir çember çizdi, ortasına oturdu, sonra kalkarak dimdik durdu. daha sonra gözlerini gölgesinin ucuna dikti.

gölge çembere dokununca, yani gölgenin uzunluğu, boyuna eşit olunca, kararlaştırdıkları çığlığı attı. fellah da aynı anda piramidin gölgesinin ucunun dokunduğu yere bir kazık dikti. thales kazığa doğru koştu.

hep birlikte, hiç konuşmadan, iyice gerilmiş bir ip yardımıyla kazığı piramidin tabanından ayıran mesafeyi ölçtüler. gölgenin uzunluğunu hesapladıklarında, piramidin uzunluğunu bulmuş oldular.

ayaklarının altındaki kumlar savruldu; güney rüzgarı esmeye başladı, ionialı ve mısırlı bir sandalın yanaşmış olduğu kıyıya doğru yürüdüler. piramidin tepesi yorgun gözlerinde yitip gitti. thales sandala atladı. fellah kıyıda gülümsüyordu, sandal uzaklaştı.

thales gururluydu. fellahın yardımıyla bir kurnazlık keşfetmişti. düşey çizgiye erişemiyor muyum? yatay çizgiyle elde edeceğim onu. yüksekliği ölçemiyorum; çünkü gökyüzünde kayboluyor, öyle mi? güneşin ezdiği gölgesini ölçeceğim onun. büyüğü küçükle ölçmek. erişilmezi erişilebilir olanla ölçmek. uzak olanı, yakınla ölçmek.

20.9.10

sevgili arsız ölüm

latife tekin

ölümü aratma kafir gelirim
kuş olur uçarım geri gelirim
bütün sırlarını ele veririm

atiye'nin başına dikildiği bir zamanda dirmit'e durup dururken bir ilham geldi. dirmit annesi başında söylenirken birdenbire ilk şiirini yazdı. söz yerine, kağıda gözyaşı dizdi. kağıdı alıp aralığa çıktı. merdiveni kurup dama tırmandı. kiremitlerin başına oturdu. birbirine yaslanmış tahta evlerin damlarına, bacalarına, bulutlara, denize ilk şiirini okudu. burnunu kazağının koluna sile sile şiirini katlayıp koynuna koydu. damdan bir umutla indi. ilk şiirinden daha güzel şiirler yazmaya karar verdi. sessizce geçip dikiş makinesinin başına oturdu. önüne boş bir kağıt koydu. dudaklarını dişlerinin arasına alıp düşünmeye başladı.

dirmit o günden sonra hep sözcüklerden bir yorgana sarındı. sözcüklerden bir yatağın üstünde uyudu. sözcüklerden yapılma bir sandalyenin üstünde oturdu. atiye günleri sayılı binlerce sözcük oldu. huvat sözcük dolu şişelere baktı. nuğber sözcük bekledi. zekiye sözcük ağladı. seyit bembeyaz takma sözcükten dişleriyle güldü. mahmut dilini dişlerinin ardına dayayıp sözcük çaldı. halit sözcükleri duvarlara vurdu. dirmit ne yana bakacağını, hangi birini yazacağını şaşırdı. o şaşkın şaşkın dolanıp gezinirken bulutlardan sözcük yağdı. musluklardan sözcük aktı. akan sözcük, yağan sözcük, bakan sözcük, susup oturan sözcük, ağız üstü divana kapaklanan sözcük dirmit'in kafasının içinde bir toplu kargaşaya dönüştü. ama bir türlü şiire dönüşemedi. dirmit günlerce onca sözcükten ne kadar uğraştıysa bir ikinci şiir yazamadı. hırsından deliye döndü. kendine cezalar verdi. kendine şiir yazmadan uyumayı, yemek yemeyi, su içmeyi, gülmeyi yasakladı. yasaklara ağlamayı, konuşmayı, helaya gitmeyi kattı. bir kendini boş kağıdın başına zincirle bağlamadığı kaldı. ama yasakları artırdıkça daha beter odlu. kafasının içinde sözcükler tepinmeye, çırpınmaya başladı. her biri iğne olup beynine saplandı. yasakları dirmit'e acı verdi. şiir vermedi.

dirmit onca yasakla da şiir yazamayınca bu defa kendini yarışa soktu. bir zaman güneşle yarıştı. güneş doğar doğmaz kağıdı önüne koydu. güneş batmadan şiir yazması için kendine emirler savurdu. güneş dönüp battı. dirmit bir öfkeyle boş kağıdı yırttı. güneşe yenildi. ayla yarışa kalktı. ay, şiir olmadan soldu. sonunda dirmit şiir yazmanın bir yolunu buldu. sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu. yüreği "güp! güp!" attıran sözcüğü hemen kağıda yazdı. yüreğini attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip aldı. dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu. yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu dedi. yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı. yüreği taştıysa o da taştı. yüreği çırpındıysa o da çırpındı. yüreğiyle birlik oldu. dersi defteri boşladı. yüreğine sözcük koydu, yüreğinden sözcük aldı. cinci memet ben doğmadan bana çentik koydu demedi, annem tespih elinde arkam sıra dolanıyor demedi, şiir üstüne şiir yazdı. koca bir defterin yapraklarının önünü arkasını şiirle doldurdu. atiye'den defteri köşe bucak kaçırdı. defteri damlara bacalara çıkardı. atiye'de uyku düzeni bırakmadı.

atiye akan suların "hıp!" diye duracağını; ama gücü kuvveti yerinde olan erkeğin durmayacağını bildiğinden, oğlunun elbet bir gün zekiye'nin koynuna gireceğine inanıyordu.

19.9.10

morsalkım yazı

william faulkner

bir keresinde bir morsalkım yazı yaşanmıştı. sanki gelmiş geçmiş bütün baharlar tek bir baharda, tek bir yazda toplanmış gibi her yerde bir morsalkım çılgınlığı vardı. dünya üzerinde soluk almış bütün kadınlara ait bahar ve yaz günleri, geçip gitmiş bütün zamanlarda ertelenmiş bütün kayıp baharlardan ödünç alınmış, geri tepmiş, tekrar çiçeğe durmuştu. morsalkımın hasat yılıydı: köklerin uyanışının, filizlerin sürüşünün, zamanın ve iklimin o tatlı çakışmasıdır hasat yılı; ve ben (on dördümdeydim) çiçeğe durduğumu iddia etmeyeceğim, tek bir erkek bile dönüp ikinci defa bakmamıştı -bakmayacaktı- ne de olsa, değil bir çocuk, çocuktan da aşağı görüldüm hep; kadından ziyade çocuk gibi değil, kadınlıktan hiç nasibini almamış gibi. yapraklandım da diyemeyeceğim -belki de çocukluk aşklarının narin su sineği oyunlarını bana bahşedebilecek ya da müstakbel şehvetin yırtıcı erkek arılarını duraklatabilecek yeşillikten, tazelikten ürken, büzüşmüş acı bir solgunluk ve dumura uğramış yarı palazlanmışlık vardı üzerimde. ama köklenme ve filizlenmede ısrar ediyor, onları sahipleniyorum, neticede yılandan beri kız kardeşsiz kalmış bütün havva'ların mirasçısı değil miyim ben de? evet, filizlenmede ısrarlıyım: kim bilir hangi kör mükemmel tohumun büzüşmüş özünden: zira unutulmuş boğum boğum bir kökün istilacı bir yoğunlukla, daha istilacı ve daha yoğun ve ölçüsüzce mükemmel sürgün vermeyeceğini kim söyleyebilir, belki o ihmal edilmiş kök kupkuru ekilmiştir; ama ölü eğildir; sadece uyumuş, unutmuştur.