cemal süreya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemal süreya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.04.2022

folklor şiire düşman

cemal süreya   

çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. françois villon'dan, andré breton'a, henri michaux'ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. bu böyleyken, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyla yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısındayım. çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkan vermeyecek kadar dar bir havadır.

bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. o kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. çünkü donmuşlardır. tek yönlüdürler. işlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. ne olsa değişmeyecektir. bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısraları hep şarkı mısralarından, hep türkü mısralarından meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum. çünkü ikisinde de şairin işi kelimelerle değil, kelime bloklarıyla oluyor. oysa braque'ın resim üstüne söylediklerini şiire uygulamakta bir sakınca görmeyerek diyorum ki:

şiirde asıl olan "hikâye etmek" değil, kelimeler arasında kurulacak "şiirsel yük"tür; braque'ın lafıyla anekdotik değil, poetik. çıkış noktamızı buradan alırsak, dosdoğru, folklorun şiir için kaçınılması gereken bir tehlike olduğu sonucuna varabiliriz. işin nedeni şurada: halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. nasıl olsun ki; bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır.

orhan veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkanlarını denediler. bu arada oktay rifat, bedri rahmi eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkanlar olan halk deyimlerine, folklor temlerine yöneldiler. iyi olmadı bu onlar için. köşelere takılıp kaldılar. oktay rifat "sanat endüstrisi" pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. bedri rahmi'ye gelince, o onu da yapamadı; iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. oysa bu şairler başka alanlara yönelmeyi bilselerdi şiirde daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi.

folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: kişilik. bakın dikkat ederseniz şiirde kişiliğe bugün eskisinden daha çok önem veriyoruz. sanırım gelecekte bu daha da çok olacak. çok güzel de olsa iki şiirin yazanını şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olmaması bu fikrimi doğruluyor. kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor.

mesela fazıl hüsnü dağlarca kişilik sahibi bir şairdir. "kızılırmak kıyıları"nı kendi havasından, kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır. o şiirdeki açı kendi açısıdır, eşyayı ve yaşamayı kavrayış kendi kavrayışı. "kızılırmak kıyıları"nın bir soyutlanmış güzelliği vardır, bir de asıl önemlisi salt fazıl hüsnü dağlarca'ya ait olmasından dolayı kazandığı güzellik. (hatta ben yalnız ikincisi var diyorum ya neyse!) ikisi birbirini tamamlıyor, ikincisini aynı zamanda fazıl hüsnü dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu acaba? şu olurdu herhal: şiir güzel olmazdı ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı. kendinden çok, şiir yitirirdi.

diyeceğim, kişilik bugün şiirde bunca önemli bir yer tutuyor. folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. karacaoğlan'a, emrah'a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. o şair de bugün oktay rifat. ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinsizlik, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkanlarını bulabilecekler midir acaba? hiç sanmıyorum. hem max jacob'un kaprislerini, hem jules superville'in incelikli mısralarını bir arada barındıracak folklorun alnını karışlarım ben.

şiirde de azalan verimler kanunu var. dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. bu, bir bunalıma yol açıyor. bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep.

şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkanlarıyla baş başayız. genç şairler yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. ilhan berk'te, turgut uyar'da, edip cansever'de bunun ilk güzel örneklerini gördük. kelimeler bizde de yontuluyor artık. kelimeler bizde de yerlerinden yarı yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak tefek saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor. genç şairler hep bunu istiyoruz. folklor ve klişelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bu durum şiirimizde bir evrimdi. her evrim gibi haklı ve zorunlu.

2.08.2020

evlilik

hans habe: evlilik, acının yumuşak örgüsüdür.

elia kazan: bir kişinin bir başka kişiden ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlaması, elde etmesi olanaksızdır. kimsede apaçık kabul etmeye yürek bulunmayan şey budur.

thomas hardy: insanlar, doğal güçlere karşı koyamayacaklarını bile bile, birçoğu da bir aylık mutluluğu bir ömür boyu rahatsız olmak pahasına elde ettiklerini belki bildikleri halde, gene de evleniyorlar.

ahmet ada: cemal süreya, evliliğin aşkı yok ettiği kanısındaydı: "aşk, meşru bir şey olamaz. o da şiir gibi, meşrulaşınca ölür. aşk da şiir de uzlaşıcı olunca ölür."

mo yan: nezaket olmadan da karı koca olunmaz, düşman olunmadan da. iyi günde, kötü günde. horoza varırsan horozun, köpeğe varırsan köpeğin peşinden gidersin.

louis aragon: her insanda, kendi çehresinden bile daha derin, daha kalıcı bir iş, yani küçücük alışkanlıklar, "mani" dediğimiz küçüklükler yaşar. aslında evlilik dediğimiz şey, bu küçüklüklere, bu alışkanlıklara duyulan nefretin izdüşümüdür; bozulmadan sürüp giden sevgiler de, aynı alışkanlıklara bakarken gösterdiğimiz anlayış ve yumuşaklığın eseridir.

christine arnothy: evlilik, ancak her şey karşılıklı ve açıkça söylendiği zaman iyi işleyen bir kurumdur. evlilikte aşk, hiçbir zaman temel bir mesele olmamıştır.

neval el-saadavi: cennette nikahlı eşler için yer yoktur. aksi takdirde dünyadaki yaşantımız ile cennetteki arasında ne fark olurdu?

saul bellow: sen kendine benzeyen bir kadın arayıp duruyorsun. öyle bir canlı yok. ama kızlar sana "arayışın sona erdi. işte buradayım. o benim." diyeceklerdir. sonra sıra sözleşmeyi imzalamaya gelir. kimse sözünü tutmaz elbette ve cehennem acıları başlar.

29.07.2019

yarımada

cemal süreya



zaman mı? değil zaman
akan zaman değil mesafelerdir

güneşin çekici yukarda
suyun bıçağı aşağıda
krom alçak gönüllü, bakır utangaç
ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında
rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini
sınırlar kesik
yerleşme yerlerinde balkıma

biz kırıldık daha da kırılırız
ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
hırsız da bilmiyor çaldığını
biz yeni bir hayatın acemileriyiz
bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
şiirimiz, aşkımız yeniden
son kötü günleri yaşıyoruz belki
ilk güzel günleri de yaşarız belki
kekre bir şey var bu havada
geçmişle gelecek arasında
acıyla sevinç arasında
öfkeyle bağış arasında

biz kırıldık daha da kırılırız
doğudan batıya bütün dünyada
ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
iki ciğer arasında bağlantı kurar
büyür, bir gün, zenginleşir orada
çünkü ali'yi dirilten iksir de saklı
hasan'a sunulmuş ağuda
granitin de olur bir okyanus diriliği
nehirler daha uysal akar
bir çiçek nasıl açıyorsa kendiliğinden
bir kuş nasıl uçuyorsa
öyle sever, çalışır insan
kıraçlar çarptıkça dağlara
gül göçürür şafağından
doğanın altın şafağından
insanın altın şafağından
tarihin altın şafağından

biz kırıldık daha da kırılırız
kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza

26.06.2018

günübirlikler

cemal süreyya

orhan veli
şiirimize yüzyıllarca egemen olan romantizmi yıkan, somut ve belirgin bir hümanizmi sanatımıza getiren adamdır. ilk kentli halk ozanıdır o, ilk laik türk şairi, şiirimizde ironi sanatının ilk büyük temsilcisi; yapıtında "organik ilişki"yi, "estetik bütünlüğü" kuran ilk şair.

kötü edebiyat iyi edebiyatı kovabilir, ama bir süre için.

yahya kemal'in divan şiirinde bulduğu en büyük eksiklik bileşimdir. ona göre "eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. fuzuli ve nedim gibi şairler bile gözden düşer." en iyisi, bu büyük sanatçıların divanlarını değil, "berceste" dizelerini ya da beyitlerini bir güldestede okumaktır. divan şiiri yığma bir şiirdir. öyle ki çoğunca, bütün, parçanın güzelliğini bozmaktadır. "çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır."

thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.

nietzsche'ye göre yalnız büyüklerin (soyluların, kahramanların) bir anlamı vardır, öbür insanların tümü kitleyi meydana getirirler. kitle nedir? "insanlığın kumudur bunlar: hepsi de eşit, hepsi de ufak, hepsi de yuvarlak.. kitle yalnız büyük adamların kopyası olduğu zaman benim dikkatimi çekebilir. ötesi şeytanın ve istatistiğin işidir, o kadar."

bernard shaw, zenciler konusunda, amerikalılara aşağıdaki sözleri söylüyordu: "hem adamları ayakkabı boyacısı olmaya zorluyorsunuz hem de sadece bu işe elverişli oldukları sonucuna varıyorsunuz."

roman yazanlara bir türlü akıl erdiremiyor ahmed arif: "roman yazmak hammallıktır." diyor.

lenin: sosyalizm, insanlığın baştan beri kazanmış olduğu bilgilerin bütününden doğmuştur. bu bakımdan proletarya kültürü, kapitalist toplumun, feodal toplumun, bürokratik toplumun da egemenliği altında sağlanmış bilgiler bütününü üstlenmeli ve onun mantıki bir gelişimi olmalıdır. sosyalist olmak için insanlığın yarattığı bütün düşünce zenginliklerini içine sindirmiş, belleğine işlemiş olmak gerekir.

"küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz." böyle diyor ömer faruk toprak.

şair, gerçeği, olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır.

sanırım, 1957'lerdeydik. varlık dergisinde "kamyon" başlıklı bir şiir okumuştum. şairi oktay baloğlu. çarpmıştı beni.

hiçbir şey mektup kadar özgür olamaz.

sanırım 1956'lardaydı; bir gün yeditepe'ye uğramıştım. eflâtun cem güney yeni çıkan masal kitabını yazar arkadaşlarına imzalıyordu. bir ara gözü bana ilişti. adımı sordu. sonra da, "evladım sen ne yazarsın?" dedi. şiir yazdığımı söyledim. bir kitap da benim için imzaladı. sunu yazısı şöyleydi: "çok ince ve hassas şiirlerini öteden beri hayranlıkla okuduğum doğuştan şair cemal süreya'ya en halisane duygularım ve başarı dileklerimle."

"zindancıbaşı hey: yaşamak
kurşuna dizilmez ki
kurşuna dizilmez ki göğün mavisi
yağmur, şimşek ve tohum
ben çiçek açar
sesim sesim kurşuna dizilmez ki!"
(kemal burkay)

françois mitterrand: ben, müstehcen yapıtlardaki görüntülerin gerçekliğine değil de, onların dayandığı efsanelerin yalanına tutuluyorum.

kübik bir hayattır banka hayatı.

"deha, olgun yaşta gerçekleştirilen bir gençlik düşüncesidir." kim söylemiş bu cümleyi, anımsamıyorum.

"şiir yazmış bir kimse cinayet işleyemez." orhan veli mi söylemişti bunu?

georges rouault'nun şu sözlerini anımsatmak yerinde olacak: "geçmişteki ustaları ancak onlardan başka türlü olmakla, onlarınkine benzemeyen bir yapıt yaratmakla sevebiliriz."

her sağlam düşünce zinciri bir şeyleri bozar.

cemil çakır da enstitülerin kırk yıl öncesinin koşullarına göre kurulduğunu yazıyor: "bugün daha değişik bir yapıda devrimci demokratik kuruluşlara gerek var."

paul morelle: şiir, uyuşturucu maddeyle yer değiştirirse uyuşturucu madde onu öldürüyor. coleridge'in dehası afyonda sönmüştü.

düşünce, gerçeğin pragmatik bir işlevidir.

ölüm tarihini iyi seçeceksin. olanağın varsa genç öleceksin (en yetenekli sensin). kuşağının ilk öleni olacaksın (asıl önemli olan sensin). yetmiş yaşını, seksen yaşını bulduktan sonra ölürsen kimse yüzüne bakmıyor. yakup kadri'nin ölümü sessizlikle geçiştirildi. muzaffer tayyip ve rüştü onur bugün de çok şeylerini erken ölümlerine borçludurlar.

gustave flaubert: dünyada çıkan bütün dergiler kendi erdemlerine inanırlar; oysa içlerinde bir tanesi bile erdemli değildir.

çağımız edebiyatı bir dergi edebiyatıdır: dergiler izlenmeden bir ülkenin edebiyatı üstüne, hele türk edebiyatı üstüne tam kavrayıcı bir düşünceye ulaşılamaz. bunu da edebiyat öğretmenlerine söylüyorum.

"insanlar kadınlardan doğdukça kusurlu olmaktan kurtulamayacaklardır."

1965 goncourt ödülü verildikten hemen sonra, bu ödülün seçici kurul üyelerinden biri şöyle demişti: "ünlenmiş bir yazara, rastlanabilecek kitapların en cılızı için ödül verdik." aynı ödülün 1969'da verilmesinden sonra çok daha ilginç ve anlamlı bir olay oldu. aragon daha yeni girmiş olduğu akademinin kapısını çarpıp çıktı, bir daha da dönmedi oraya. şöyle demişti aragon, o gün: "böylesi bir yamyamlığa katılamam ben."

ne diyordu dostoyevski: "tanrı öldüyse, her şeye izin var demektir artık."

kargaşaya, gürültüye karışmadan büyük çalışmalar yapan kişiler vardır. siz farkında olmadan o çalışmalar büyür, çevrenizi sarar. bir gün apansız görürsünüz onu. çünkü ürünler görülmeyecek gibi olmaktan çıkmıştır.

7.09.2017

yalnız bunun için

cemal süreya


senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iki çay söylemiştik orda, biri açık
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iyi anlarında sesin kalınlaşıyor
keşke yalnız bunun için sevebilseydim seni

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hızla geçen otobüslerin ardında benzeşmek
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

"kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

baktım yeri toparlıyor ayak izleri
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

seni o kadar yakından görünce
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

24.03.2017

gül

cemal süreya


gülün tam ortasında ağlıyorum
her akşam sokak ortasında öldükçe
önümü arkamı bilmiyorum
azaldığımı duyup duyup karanlıkta
beni ayakta tutan gözlerinin

ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
istasyonda tren oluyor biraz
ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım

gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
her nasılsa sokağa düşmüş
kolumu kanadımı kırıyorum
bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene

6.06.2016

ikinci yeni şiir

mehmet h. doğan



az şey değil seninle olmak düşünüyorum da
içimde bir sevinç dallanıyor kaç kişi
bir geyik kendini çiziyor karanlığa sonra kayboluyor
karanlık maranlık ama iyi seçiliyor
yorgan toplanmış bacakların seçiliyor
bir uçtan bir uca bacaklarının aslan heykelleri
onları ne denli sevdiğimin aslan heykelleri
ayık gecemizi dolduruyorlar bir uçtan bir uca
(cemal süreya)

çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
adımızı sorarız birine, o bize adını söyler
(edip cansever)

şimdi şu rakıdan ne diye vergi alırlar sanki
(ece ayhan)

gemim fırtınalı denizde boğulmayı deniyor çiçek açarak
yüreksizler, kıyı adamları, çekip gidemeyenler
kendi göğünün efendisi olana bir konyak
(ahmet oktay)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
bir de yine sevgili çocuk
biliyorsun kişi tutkularıyla
yalnızlığını adlandırıyor o kadar
(cemal süreya)

ne olur bir şey söylesen
ama söz bir kırlangıçtır
yuvasını hiç anımsamayan
bak diyordum ki
ah, birazcık anlasan
ama anlamak değil
garsonlar geçer masalardan
(ahmet oktay)

bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin
(hilmi yavuz)

yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni
ya toptan bir öldürme
(edip cansever)

gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır
(turgut uyar)

anlaşılmayacaksın. ey kanatsızlık!
(ece ayhan)

5.10.2015

yüreğin yaban argosu

cemal süreya


bir çocuktun sen
bir çocuktun sen, bir bardak duruyordu eşikte
dolu bir bardak duruyordu eşikte

o zamanlar sen daha neydin ki, annen alucra'nın gizli su kürelerinden geçirdi seni; at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen başdöndürücü mavi su kürelerinden neden sonra aldın o bardağı; o yüz yıl beklemiş sütü; çırpınarak bir tülbentten süzülmeye uğraşan o koyu, o beyaz, o rahatsız sübyeyi içtin elinden; onun süreğen elinden. annen miydi? kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin? içtin elinden. kar mı yağacaktı artık?

birdenbire açıldı yüzün
birdenbire keskin karanfil kokusu kanırtılmış merakın
birdenbire doruklarda dev bir atın nal izleri
birdenbire tırkazından kurtulmuş kan sıcaklığı
birdenbire farkına varılması bu gece de dün geceki gibi sallanan
bir fenerin

birdenbire donması yasaların donan bir ışık gibi
birdenbire esnek bir saniyede toplanmış bütün bir çağın ağırlığı
birdenbire tümdengelmeye başlayan bir gramofon çiçeği
günlerce tümevarıp varıp da
birdenbire karnından boşalmaya başlayan su, iskeleye
yanaşmak üzere olan vapurun

birdenbire gözden siliniveren iki ceylanıbahri
birdenbire iki kafes kıç güvertede
birdenbire iki kuş biri senin kız kardeşinin sandığındaki
kokunun renginde
biri bir ilkokul öğretmeninin bir köşeye atılmış geceliğinden
birbirine yapışık iki kuş çılgın bir sevinçle
birdenbire bir çığlık
yakından, en yakından

gör bizi dünya, görsene bizi!
bir çocuktun sen parıltılar yaratacaktın düzensizliğinden
bunun için belki de
masmavi bir örtü gibi bırakarak gölgeni
geçtin resim çeken söğütlerin içinden

bir yalvaç ılıklığı içindeki ıhlamurları
geçirdin bakışlarının eziklerinden

ve aktı durdu
o ilk
o baş döndürücü
o cahil su

şiirdi bir çeşit
yüreğin yaban argosu

bir çeşit dostluktu
duyardı
çakılın içinde
damla damla gelişen
bir udu

25.04.2015

çağdaş türk şiiri antolojisi

memet fuat


"ölüm sürüye katılmaktır"

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi
(yahya kemal beyatlı)

ölüm bir kez çalar kapıları
doğumdan öncesi, ölümden sonrası yalan
(ilhami bekir tez)

ölüm geliyor aklıma birden ölüm
bir ağacın gövdesine sarılıyorum
(cemal süreya)

sınırlamıyor beni sevda
yalnız senin görüntünle
ne sendeki güzelliğe bağımlı
ne benim duygularıma tutsak
birlikte omuzladığımız dünya
zincirleri yok kafamızda
yalnız birbirimizi düşünmenin
birlikte ürettiğimiz sevinç
çürüyüp giderdi çoktan
paylaşmasaydık başkalarıyla
(kemal özer)

bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
birinciliği beyaza verdiler
(özdemir asaf)

en güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz
(ziya osman saba)

bir de gördüm ki insanmış her ne var alemde
meğer her şeyin aslı astarı insanmış
insan alemde hayal ettiği müddetçe değil
insanları sevdiği kadar yaşarmış
(bedri rahmi eyüboğlu)

kimse anlamaz derdimi
ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
bir yakınım öldü mü
(behçet necatigil)

kuşçu amca
bizim kuşumuz da var
ağacımız da
sen bize bulut ver sade
yüz paralık
(oktay rifat/orhan veli)

bir tencere kaynar ocakta
et mi kaynar, dert mi kaynar
bilinmez
(mehmed kemal)

durakta üç kişi
adam kadın ve çocuk
adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun elini tutmuş
adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
kadın güzel
güzel anılar gibi güzel
çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel
(cemal süreya)

diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan
(muzaffer tayyip uslu)

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı
(behçet necatigil)

bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki
(arif damar)

kanlı hesapları vardır
kıyamete kadar sürecek
ölümle şairlerin
kimbilir nerden bilecek
ne çığlıklar geçer daha dünyadan
attila ilhan gibi
(attila ilhan)

gemiler geçiyor, sanki şakacıktan
gidiyorlar mı, geliyorlar mı belli değil
kuşlar uçuyorlar mı düşüyorlar mı belli değil
düşe kalka mırıldanmalarla
ölüyorlar mı yaşıyorlar mı
belli değil
(özdemir asaf)

giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız
(edip cansever)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

bir gün sana gene yollarda rastlasam
birlikte kır kahvelerine gitsek
konuşmasak
(cevat çapan)

düşmanlarımı bağışlıyorum
daha çok seviyorum dostlarımı
her uyanışımda
(ataol behramoğlu)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
(cemal süreya)

kendi sesinden tanır kışın geldiğini, kavak ağacı
bir parça kopar gibi buluttan
savrula döne iniyor denize martı
(güven turan)

geçiyorum kentin küçük sokağından
evler yeni bir yolculuktaki gibi taşın
çınlayan ıssızlığı siste nemli bodrumlar
yaşamaların pası denize uzanan
dağılan gökyüzü ötelerde
ey yitik ada ey yüreklerin eskidiği yer
balkonlardan çatılardan inen düşünce
(sabri altınel)

26.03.2015

san

cemal süreya


kırmızı bir kuştur soluğum
kumral göklerinde saçlarının
seni kucağıma alıyorum
tarifsiz uzuyor bacakların

kırmızı bir at oluyor soluğum
yüzümün yanmasından anlıyorum
yoksuluz gecelerimiz çok kısa
dörtnala sevişmek lazım

9.02.2015

şiirde dün yok mu *

tomris uyar

"meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz."

mayakovski: genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır.

"şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka."

"şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için."

"evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."

"ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı."

"abdülhak hamit, birtakım özentilerin adamıdır. monokl'ü, lüsyen hanım'ı ile, tarık'ı ve makber'i ile. hamit'in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. mehmet emin hiçbir ölçü ile şair sayılamaz. mehmet emin hiçbir yoruma imkan bırakmayacak kadar ilkel bir şairdir."

"necip fazıl yalnızlığın, büyük ve duyulmuş, tadılmış bir yalnızlığın, kendisinin seçmediği, onaylamadığı şartların farkına varmadan içine üflediği bir yalnızlığın adamıdır; hatta ölüsüdür."

"nazım hikmet'in şiiri ve kişiliği konusunda bir tek şiirle düşünmek zor, hatta imkansız. çok sağlam bir gövde, çok sağlam bir ruh yapısı, çok iyi bilinen sorunlar, çok iyi çıkarılan bir izdüşüm ve çok derinden bir insanilik, ödünsüzlük. ve mutlaka, mutlaka türkçe imgelerle, türkçe duygulanmalarla hasretlenir. terhis özlemi çeken bir kura neferidir sanki."

memet fuat: turgut uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla yücelik duygusu veren bir şiirdi. anlamsızlık bir yana, kapalı olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle ikinci yeni akımı içinde düşünüldü. aynı yücelik duygusu, sonraki imgeye dayanan kapalı şiirlerinde de sürdü. giderek, değişik aşamalardan geçen turgut uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları.

"şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder."

"bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür."

"şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır."

"bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak."

cemal süreya: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirleri yok, şiiri vardır. 

"niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır." 

"şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir."

"hayvanları seviyorum. kedi huzur veriyor bana. yalnızlığımı paylaşıyor. dokunmalıyım hayvana. bu yüzden akvaryum balıklarını sevmiyorum. kafesteki kuşları da."

ünsal oskay: kitle kültürü, mutsuz insan ile onu mutsuz kılan toplumsal realiteyi özdeş kılan bir yanılsama yaratma işleviyle üretilir. kitle kültürünün tüketicisi olduğumuz anlarsa realitenin gerçek yüzünü görmekten kaçmak istediğimiz anlardır. bize acı veren toplumsal realite karşısında unutmaya, amneziye sığındığımız anlardır.

edip cansever: anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerden biridir sadece. dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki, bu yarı saydam dizilişi soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız.

"tek haklıyı her zaman halk olarak düşündüm. insanın haklılığına, direncine, değerlerine ve sevme yeteneğine inancımı söyledim."

"belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek."

* not: alıntılarda tırnak işareti (" ") içindeki sözler turgut uyar'a aittir.

4.07.2014

sevda sözleri

cemal süreya



ben nereye gittimse bütün zulümlerdi
bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm
kötülüklerin büsbütün egemen olduğu
namussuz bir çağ bu biliyorsun

ben ne kadar öbür çiçekleri denesem
seninki gül oluyor aralarında

ben uzunminareliyimdir doğma büyüme
ne yapıp yapıp denizi görmek isterim

sen yüzüne sürgün olduğum kadın

yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası

zaten böyle durumlarda ve aşkta
taşınacak silah değildir gurur

köpek, diliyle içer suyu; kurt, soluğuyla
kurt altı yavru doğurur; köpek olur bunlardan biri

dilenciler ve genelev kadınları üstüne sayısız özdeyiş yatar kursaklarında
içlerindeki sevgi insanları atlayarak hayvanlara yönelmiştir
özellikle kedilere ve köpeklere karşı iyice duygusaldırlar iki gözleri iki çeşme
öldürmemektir felsefeleri bir karıncayı bile; ama yaşatmayı bilmezler

6.06.2014

kan var bütün kelimelerin altında

cemal süreya


posta arabalarından söz et bana
kan var bütün kelimelerin altında
ezop'un şu lanetli dilinden söz et
kan var bütün kelimelerin altında
umulmadık bir gün olabilir bugün
aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
bir çay söyle yağmurların kokusunda
kan var bütün kelimelerin altında
işte durup dururken şurda
bir yelpaze gibi açıldı sesin
gözün en gürültülü kanadında
göğün en ince dalında

kan var bütün kelimelerin altında
umulmadık bir gün olabilir bugün
bir çeşme gibi akabilir cumartesi
çığlığındaki sessiz harfler
dün gecenin ağırlığıdır damarlarında
ne güzel konuşur sokak satıcıları
fötr şapkalarıyla ne kalabalıktırlar
ve çiçekçi kızların göğüsleri
daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından
kan var bütün kelimelerin altında
yaprağını dökecek ağaç yok burda
ama ışık sökebilir olanca renklerini
sürekli işbaşındadır belleğin
tanık şairler arasında
oyuncu arkadaşlar arasında

yolculuk bir kafiye arayabilir
atının kuyruğundaki düğümde

ölüm bir kafiye arayabilir
ak gömleğinde

yol bir kafiye arar ve bulur
dönemeçlerin benzerliğinde

kan var bütün kelimelerin altında
bir gül al eline söz gelimi
kan var bütün kelimelerin altında
beş dakka tut bir aynanın önünde
sonra kes o aynadan bir tutam
beyaz bir tülbent içinde
koy iç cebine
bütün bir ömür kokar o ayna
kan var bütün kelimelerin altında
işte o kandır senin gülüşün
sızmıştır hayatın derinlerine
siyahtır orda kırmızıdır
daldan dala atlar
sever çocuklara anlatılan masalları
ama iş savunmaya gelince
yalnız alevi savunur
ve güneşin solmaz çekirdeğini
yalnız doruklarda

umulmadık bir gün olabilir bugün
kan var bütün kelimelerin altında