31.12.16

uzun lafın kısası

charles bukowski: her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız.

amin maalouf: kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!

benjamin constant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.

erik orsenna: farklılıkların yok olması, dünya üzerindeki en büyük tehlikedir.

james joyce: içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

william faulkner: bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.

kierkegaard: bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

alexandre dumas: belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.

maureen freely: gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

oğuz atay: milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.

rollo may: cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

30.12.16

doğu'dan uzakta

amin maalouf

aşk dediğiniz, "dostluk", "arzu", "tutku" veya tanrı bilir başka hangi ismi taşıyan beyaz veya siyah ya da altın sarısı veya pembemsi kablolardan ayırmak gereken kırmızı bir kablo değildir.

simone weil: kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

arkadaşlarıma yaşadığım son aşk gecesini anlatabileceğim ve bunun böbürlenme veya edepsizlik sayılmayacağı bir çağda yaşamak isterdim. bizimki gibi toplumlarda utanç zorbalığın bir aracıdır. dinler boynumuza yuları geçirmek ve yaşamımıza engel olmak için suçluluk ve utancı icat etmişlerdir. eğer erkekler ve kadınlar ilişkileri, duyguları, bedenleri hakkında serbestçe konuşabilselerdi, tüm insanlık daha gelişkin, daha yaratıcı olurdu.

insan okumayı biliyorsa iki göz iki eşten daha yararlıdır.

evlilik belalı bir kurumdur. düğünden önce her adam dikkatlidir, naziktir; göz koydukları genç kıza "kendi" karıları oluncaya kadar prenses gibi davranırlar; sonra hızla birer zorbaya dönüşürler, ona hizmetçi gibi davranırlar, tepeden tırnağa değişirler ve toplum da bu konuda onları yüreklendirir. düğünden öncesi oyun mevsimidir; sonra ciddi, karanlık ve üzücü şeyler başlar. kadınlar tarafında da manzara daha parlak değildir. kapılanacak bir yer aradıkları sürece şeker gibidirler. tatlı, uzlaşmacı, birlikte yaşamaktan zevk alınacak insanlar olurlar. damat adayı evlenme kararını verinceye kadar, onu rahatlatmak için gereken her şey yapılır. kadınlar o ana dek gizlemeye çalıştıkları gerçek tabiatlarını ancak düğünden sonra açığa çıkarırlar.

tanrı olmak istiyorsan önce görünmez olmalısın.

önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin; baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda; yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın. ne toprağa bağlılık ne bayrağa saygı. başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şeyi; hatta hayatını bile; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey vermezsin. ister doğduğun ülke, ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. özgür varlıkların anayasası böyledir.

insan batışı geciktirmeye çabaladıkça onu hızlandırma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

dünün dünyasının silinip gitmesi eşyanın tabiatına uygundur. ona karşı bir hasret duyulması da eşyanın tabiatına uygundur. insan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır. yokluğu beni üzen ve aklımdan hiç çıkmayan ülke, gençliğimde tanıdığım değil, gençliğimde hayalini kurduğum ve asla güneşin altında yerini alamayan ülkedir. 

vicdan yumağını çözmek de en az duygu ipliklerini çözmek kadar zordur.

hayat yolunda ilerlerken sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işler kolaylaşırdı. ama insan çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat veya -bu da aynı kapıya çıkar- iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlanır. bu işler böyledir. bazen yirmi yaşında verilen taahhütler bir daha inkar edilemez, en şerefli yol yine de onları üstlenmeye devam etmektir. 

parmaklarının arasında, sevgili bir varlığın canına kıydığını haber veren bir mektup tutmak, bir insanın yaşayabileceği en kötü tecrübelerden biridir.

telefon, insanı tuzağa düşüren, aldatıcı bir haberleşme tarzıdır. konuşanların arasına sahte bir yakınlık duygusu yerleştirir; dolaysızlığı ve yüzeyselliği teşvik eder ve tarihçiler açısından en büyük sorun, geride hiçbir iz bırakılmamasıdır.

"ormana girince vahşi hayvanların yaptığını yap."

savaşlar en kötü içgüdülerimizi ortaya çıkarmakla kalmazlar; aynı zamanda onları üretirler, şekillendirirler. toplumları içinden patlamasa dünyanın en iyi insanları olacak nice kişi kaçakçıya, yağmacıya, fidyeciye, katile, katliamcıya dönüşür.

serseriler serserilik yaparken kendileriyle barışıktırlar; koşulların serserilik yapmaya ittiği dürüst insanlar ise vicdan rahatsızlığından ötürü kendilerini yiyip bitirirler.

bir adam dünyadan elini eteğini çekmeye karar verdiğinde, bu fiziksel şiddet içermese de intihar gibi bir şeydir. aşikar sebeplerin yanı sıra, en yakınlarının bile bilmediği, hatta kendisinin bile bilincinde olmadığı gizli nedenler bulunur.

insanların çoğu, beşikten mezara kadar tüm ömürlerini dünya nereye gidiyor ve bizi nasıl bir gelecek bekliyor sorularına hiç vakit ayırmadan geçiriyorlar. öze ilişkin soruları sorabilmek için bazen günlük hayatın üzerine çıkmak gerek.

insan herkesin gözü önünde cereyan eden bir dizi aşağılanmadan sağ salim çıkamaz.

birçok avrupalının bir karısı, bir metresi ve her ikisinden de çocukları vardır; ama islam iki karı alabilirsin der demez, çifte evlilik fikri utanç verici, garip, ahlaksız bir olay halini alır ve gayrı meşru ilişki saygıdeğer olarak gösterilir.

bir ilişki soylu kalmak için tüm seyrini tamamlamalıdır. sadece yetişkinlik çağını değil, karışık bir sırayla bile olsa, çocukluk ve ergenliğini de yaşamalıdır. kendine özgü simyayı, kendi akıl ve akıldışılık, coşku ve ilgisizlik, heyecan ve mizah, yakınlık ve uzaklık, söz ve ten karışımını da bulmak zorundadır. sevgililer için bütün mesele, ilişkilerinin anısını birlikte çıkılmış bir yolculuk gibi korumayı becerebilmektir.

bir köye yerleşince, kendi kendine yeterli bir yaşam sürdüğün ve kimseye ihtiyacın olmadığı izlenimi vermemek daha iyidir. yoksa hemen düşman edinirsin ve adın kötüye çıkar.

seksten daha ciddi ne olabilir?

çocukluğunun geçtiği yerleri ziyaret etmek bir mazoşizm uygulamasıdır. insan hayal kırıklığına uğramaya çalışır ve hiçbir sürpriz yaşanmaz, hayal kırıklığına uğrar.

inançlarımız, arkadaşlarımız, bedenimiz, hayat, tarih tarafından ihanete uğramak bizim kaderimiz.

ölüm anının zorunlu bir adabı vardır. eğer insanlığımızı korumak istiyorsak o anın saygınlığına el sürülmemelidir. ölüm döşeğindeki kişi ve onun yaptıkları hakkında ne düşünürsek düşünelim böyle davranmamız gerekir. evet, en kanlı katil söz konusu olsa bile.

ilerleme, adalet, özgürlük, ulus veya din adına alamete bindirilip kıyamete götürülmekten bir türlü kurtulamadık. 

aşktan söz etmek ne kadar soylu bir işse, aşklarını anlatmak da o ölçüde bayağılıktır.

arkadaşların, hayallerini olabildiğince uzun bir süre korumana yardım ederler. tabii, zamanla yitirirsin. ama ne kadar geç yitirirsen o kadar iyidir. yoksa, yaşamak için gereken cesareti de yitirirsin.

komünizm insanları eşitlik adına köleleştirmişti; kapitalizm de ekonomik özgürlük adına köleleştiriyor.

dinlerimiz ve mezheplerimiz birer kabile, dinsel gayretimiz de bir milliyetçilik biçimidir.

bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. dini her şeye karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar. bir gün insanlar hayatlarını fazlasıyla işgal eden dinden bıkacaklar ve kötülerin yanına iyileri de katarak her şeyi inkar edecekler.

uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.

29.12.16

okumak

orhan pamuk

iyi bir kitap bize bütün dünyayı hatırlatan bir şeydir.

insanın hayatı, kitaplarından daha değerlidir. ama hayata anlam ve değer veren şey bu kitaplardır.

inanabildiğim sıkı, yoğun, derin bir roman parçası beni her şeyden daha çok mutlu eder ve hayata bağlar.

kitapları kapaklarına bakarak alan okurlara ve bu okurlar için yazılmış kitapları küçümsemeyen eleştirmenlere daha çok ihtiyacımız var.

ait olmak istediğim dünya tabii ki hayal gücünün dünyasıdır. resme ve yazıya beni bağlayan şey şu sıkıcı, boğucu ve umut kırıcı bildik tanıdık dünyadan daha derin, daha karmaşık ve daha zengin bir ikinci dünyaya sığınma isteğidir.

roman okumanın asıl zevki, dünyayı dışarıdan değil, içeriden, o dünyada yaşayan kahramanların gözünden görebilmekle başlar.

ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası.

28.12.16

doğduğum yüzyıla veda

murathan mungan



ayların en zaliminde doğmuşum
okuma yazma öğreniyorum yıllardır
başka çağlardan kiraladığım odalarda
çalışıyorum geleceğe
ve şimdiki takvimin duvarındayım
zamansız pencerede

etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hafızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n'olur sevmeden öldürme beni
alacânım
söyle, indi mi göğsüne heves

doğru okunmuşsa kitaplar -bir hayat, 'çok kişi' yaşanmışsa
artık her çelişkide bir dram güzelliği, bir ağıttan silkinen tragedya inceliği

bir yanımda o yaman geyik -ormansız gezdiremediğim-
sonra mürekkep karanlığı -yazarken yalnızlığım-
tenimde buram buram sahtiyan -arta kalan avlardan, avcılardan
ve kaşımın tetiğinde titreşip duran nişan
yani ki eksik babalardır bazı çocukların bütün eşcinselliği

ay battı batacak, deniz uykusuz
harmaniyemin etekleri dalga beyazı
aldırma be sevdiğim
her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası

çünkü hiçtir bütün duygular
korkunun verimi yanında

yedi rekat günah kıldım bedenimde
dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
ihmalin uzak meleğine teninde aldandım
yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
tarih kadar yalnız
aşka aşina, acıya unutkandım

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

kil ve dilden yapılıyor bütün putlar
kötülük her çağda din değiştiriyor
güncelin argosu tutsak alıyor herkesi
silahlar ve bankalar konuşuyor gün ortasında

tedirgin ruhlardır
başkalarının zamanlarını değiştiren
kendi bedenleriyle

güzelliğin ön şartı kayıtsızlıktır

kalıntıları ne kadar ipucuysa bir antik kentin
o kadar biliyoruz nedenlerini ve sonuçlarını
ayrılınca adını aşk koyduğumuz o şeyin

masumlar ne anlatır yüzlerinde
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir
içimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm
bu boşlukla nereye gidilebilir

ne kadar sevsek o kadarız

sözlerini giyinmediğimiz şehirler bizi almazken
surların uyruğuyuz hepimiz
susuzluğa dayanıklı sesimizde
hülyalı adamların mırıldandığı
çöl şarkıları, su yorumları, bozulmamış yeminler
bütün zamanlarda birden yaşayanlar bilir
zaman geçirgendir
büyük rüyalar uzun sürer

büyük umutsuzlardır dünyayı değiştirecek olan

bazı erkekler meçhuldür daha yaşarken
ötekilerden
adımları yollarınızdan eksilir
kıyamazsınız köprülerine
konuları dağınık suçlar
mümkünsüz tariflere çıkar
yol soramazsınız hiçbirine
avuçları sızılı tütün ve kehribar gizi
gözlerinde dalgın uzaklıklar

hangi insan sonuna dek şair kalabilir ki

babası cüce olanlar
gün gelir başkasının yoluna duran dev olurlar

ortalamanın iktidarı her şeyi böylesine kirleten, sevgilim
budala çoğunluğun öldürücü hakları
tarihin yatay eğrisi
sığda sertleşmenin çelik suları
ortalamanın iktidarı bizi böylesine öldüren, sevgilim

insanlar ya ölürler ya terk ederler bizi
yalnızlık
yalnızca yalnızlık çizer kaderimizi

aşk da bir çeşit intikam, insan bunu da öğreniyor öldürüldükçe

ette dönen bıçak, şiirde akan kan
kalpte büyük zaman durmadıkça

bir tek gece vardır insanın hayatında
ömür boyu sürer nöbeti

çöl doğrudandır. insanın teniyle doğrudan ilişki kurar. çöle bakmayı bilmek gerek. çöle boş bakanlar, çölün boşluğundaki yoğunluğu göremezler. kendini durgunluğuyla saklayan güzelliği çölün, ağır ağır kıpırdar. çöl kendi ölümsüzlüğüyle ölümü yumuşatır. ölüm çölde gençliğini hatırlar. bu yüzden her şey sonunda çölleşir.

izin vermiyor içimdeki eşik
onca yol tarif ettim, şimdi bilmiyorum
araf mı dumrul mu geçemediğim
yürüyüp geçsem içim duracak sanki
dursam, kederimden öleceğim

kağıttan önce içinde acır insanın
beklemiş şiir
kafes örgüsünün dilimlediği dilde
sözcükler gafil niyetler galat
ne söylesen eksiktir
ilk hecenin bulunuşundan beri
dil fezada tek başına
payına düşen
nereye kadar
gidebildiğindir
onunla

kalbe yakın şiirlerin uzak görüşlü
okurlarını yeğlerim ben
pirinç ayıklamasını bilenleri
soğanı zarından soyabilen
anlamı kemiğinden ayırabilenleri
taşa, ağaca, kuşa, çiçeğe bir görümde
ad verebilenleri
diğerleri, sadece diğerleridir
gelir geçerler bir göz değimi

iyi ol, sağ ol, uzak ol
ama bir daha görme beni

27.12.16

klinik

jodi picoult

kliniğe ilk kez sperm örneği bırakmam gerektiğinde, hemşire bekleme odasına girip adımı söylemişti. ayağa kalkarken aklımdan tek şey geçiyordu: "buradaki herkes şimdi ne yapacağımı biliyor."

zoe'yle bana verilen dokümanlarda eşin 'örnek toplama' işlerine yardımcı olabileceği yazıyordu ama bir klinikte boşalmaktan daha tuhaf bir şey varsa o da doktorlar, hemşireler ve hastalar kapının hemen dışındayken yanımda karımın olmasıydı. hemşire beni koridorun sonuna götürdü ve kahverengi bir kese kağıdı vererek, "al bakalım." dedi. "talimatı mutlaka oku."

zoe bana kahvaltıda, "o kadar kötü değil, pee-wee's playhouse'un setini ziyaret ediyormuşsun gibi düşün." demişti.

zoe günde iki kere iğne olurken, sürekli olarak pelvis muayenesine girerken ve aşırı hormon aldığı için sokakta karşıdan karşıya geçmek kadar basit bir hareket yaptığında bile gözyaşlarına boğulurken benim şikayet etmeye hakkım var mıydı? onunkilerle karşılaştırdığınız zaman bu, çocuk oyuncağıydı.

oda dondurucu derecede soğuktu. dekorasyon, üstüne çarşaf serilmiş bir kanepe, televizyon ve video, lavabo ve sehpadan ibaretti. birkaç video kaset vardı: çizmeli pipi, mest side story... playboy ve hustler dergilerinin çeşitli sayılarıyla birlikte oraya koyulma nedenini anlamadığım bir de good housekeeping dergisi vardı. sağdaki duvarda zuladan uyuşturucu satıldığı hissi veren küçük bir pencere vardı; herhalde işim bitince örneği oraya bırakacaktım. hemşire odadan çıkınca kapıyı sürgüledim, emin olmak için kapının kolunu yokladım.

kese kağıdını açtım. örnek kabı çok büyüktü. neredeyse kova boyutunda. benden ne bekliyorlardı?

ya yanlışlıkla devrilir ve dökülürse?

dergilerden birinin sayfalarını çevirmeye başladım. bunu en son 15 yaşındayken yapmış, gazete büfesinden playboy dergisinin aralık sayısını çalmıştım. ne kadar yüksek sesle soluk aldığımı fark ettim. belki bu normal değildi. belki de kalp krizi geçirdiğim falan anlamına geliyordu. ya da belki o işi bir an önce yapıp oradan kurtulmalıydım.

televizyonu açtım. önceden koyulmuş video oynuyordu. bir an seyrettim, sonra kapının diğer tarafında örneği bekleyen kişinin dinleyip dinlemediğini merak ettim.

çok uzun sürüyordu.

sonunda gözlerimi kapattım ve hayalimde zoe'yi canlandırdım.

aile kurmaktan bahsetmeye başlamadan önceki zoe'yi. white dağları'nın eteklerinde kamp kurmaya gittiğimiz ve uyandığımda onu çırılçıplak flüt çalarken bulduğum zamanki zoe'yi.

tamam. kabın içindeki örneğe baktım. hamile kalamamasına şaşmamak gerekiyordu; en azından hacim açısından fazla bir şey yoktu. etiketin üstüne adımı ve saati yazdım, örneği küçük pencerenin içindeki çıkıntıya koydum. örneğin hazır olduğunu teknisyene haber vermek için kapıyı vurmalı mıydım, yoksa seslenmem ya da başka bir şey mi yapmam gerekiyordu?

nasılsa bir şekilde anlayacaklarına karar verip ellerimi yıkadım ve koridora çıkıp hızla yürümeye başladım. danışmadaki kız, ben çıkarken gülümseyerek "geldiğiniz için teşekkür ederiz." dedi.

ciddi olamazdı. o cümlenin kliniklerde kullanılmasının yasaklanması gerekmiyor muydu?

arabama doğru yürürken danışmadaki kızın sözlerini zoe'ye nasıl anlatacağımı, nasıl güleceğimizi düşünmeye başlamıştım bile.

26.12.16

solak kadın

peter handke

insan başkaları hakkında yeni her ne biliyorsa, o arada geçerliliğini kaybetmiş şeylerdir bildikleri.

yalnızlık en buz gibi, en iğrenç acıyı doğurur: gerçeklikten kopmuşluğun acısı. insanın o zaman birilerine ihtiyacı olur, bize durumun henüz o kadar da kötü olmadığını gösterecek birilerine.

benim düşlediğim adam bendeki, ona olan bağımlılığını koparmış kadını sevecek adamdır.

ah siz kadınlar, sizin bu zavallı aklıbaşındalığınız! her şeye, herkese gösterdiğiniz o gaddarca anlayış! hiç de canınız sıkılmaz, aylak yaratıklar! keyifli keyifli oturur durur, zaman geçirirsiniz. biliyor musunuz, niçin asla bir yere varamazsınız siz? hiç yalnız başınıza sarhoş olmazsınız da ondan! kendi kendinizin çıtkırıldım fotoğrafıymışınız gibi yayılır durursunuz derli toplu evlerinizde. yoktan yere sırlarınız varmış gibi yaparsınız; o kuru gürültünüz sizin, o harika dostluklarınız, o budalaca insancıllıkla karşısına çıkanı boğan dostluklarınız, canlı ne varsa vesayetinize alma makinalarısınız siz. yeri koklaya koklaya sürünür durursunuz, ölüm çenenizi düşürünceye kadar.

25.12.16

diego'ya doğum günü mektubu

frida kahlo

benim gece çocuğum,

saat sabahın altısı ve hindiler ötüyor, insanca şefkatin sıcaklığı. refakatli bir yalnızlık mı bu? yaşamım boyunca senin mevcudiyetini unutmayacağım. sen beni paramparçayken aldın, bir bütün haline getirdin. bu küçük dünyada bakışlarımı nereye çevireyim? öyle engin, öyle derin ki bu dünya! vakit kalmadı, hiçbir şey kalmadı. uzaklık. kalan tek şey gerçek. olan, değişmez bir biçimde oldu. şimdi kökler ayrışıyor, saydam, değişmiş. sonsuza dek meyve veren ağaç. senin meyvelerin çoktan kokular saçıyor, çiçeklerin, rüzgarın ve tomurcuğun neşesiyle açarak renklerini sunuyor. diego adı, aşkın adı. seni böylesine sevmiş, tohumunu toplamış, yaşamını sabahın altısında billurlaştırmış ağacın susuz kalmasına engel ol.

sana sarhoş olduğumu söylerlerse
onlara gururla bunu senin için yaptığımı söyle
çünkü bunu yalanlayacak gücüm olmayacaktır
böylece aşkın uğruna kendimi öldürdüğümü
ve öpüşlerinin beni yitirdiğini bilmiş olursun.

23.12.16

devlet

raoul vaneigem: faşizmin bildiği tek üstün insan vardır: devlet.

platon: devletlerin yönetimi namussuzların ve utanmazların eline bırakılırsa, bunlar iyilerin başına bela ve yıkım getirir.

marquis de condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu şarlatanlar aldatır.

goethe: herhangi bir devletin niteliği hakkında en doğru bilgiyi veren, oradaki mahkeme ve ordunun niteliğidir.

mihail bakunin: en küçük, en zararsız devlet bile düşlerinde suçludur.

francis bacon: kurnazların bilge diye geçindiği bir devletten daha zararlı bir şey yoktur.

charles fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.

server tanilli: devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır.

francesco sorti / rita monaldi: büyük sahtekarlıklar büyük olanaklara ihtiyaç duyar ve bunlara sadece devlet sahiptir. her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.

dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir; babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

edwin fuller torrey: kendi özgürlüklerinden vazgeçmeye istekli insanların bulunmadığı yerde faşizm de olmayacaktır.

22.12.16

leylim leylim

ahmed arif

şiir önce bir güzellik duygusudur.

varlık'ın yarışma sonucunu gördün mü? "aman aman hey"le "unutamadığım"ı katmıştım. tabii küçük jürinin insaf -daha doğrusu insafsızlık ve namussuzluk- barajını bile aşamadık. ciğeri beş para etmez yaratıklar, yolunu bulmuş; dergici, yönetici ya da ahbap oluvermişler işte. türk şiirini, edebiyatını bu fikir piçlerinin, bu orospu karıdan beter heriflerin tekelinden çekip almalıyız. borç bize bu. bu memlekette, edebiyat adıyla yenen bokların, işlenen fikir cinayetlerinin hesabını mutlaka soracağız.

kişi, kabiliyetine ve haysiyet duygusuna göre acı çeker, sevinç duyar.

utanılacak hiçbir bok yemedim, yemem de! ama polise sorarsan ben bir canavarım. çünkü yüzlerine tükürdüm, tenhada yakalayıp eşşek sudan gelinceye kadar dövdüm; rüşvet, döviz kaçakçılığı ve randevuevi işlettiklerini bildiğimi, bunları er geç yazacağımı söyledim. birinin dişlerini döktüm, birini merdivenden atmak için fırlattım. kolu kırıldı. hepsi bu işte. haksızlığa, hakarete dayanamıyorum. türk siyasi tarihinin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep!

insan düşmanını ya öldürür yahut da onunla kardeş olur.

bir kez polisten yakamı kurtarmış değilim. kanun! bu da bir maskaralık, bir dümen. kanun yalnız biz fukaralar için var. o da cezalandırırken sade! beraat etmişim, kim takar? hoş benim de onları taktığım yok. gece de tenhada boş gezmiyorum; ahdettim, beni öbür dünyaya yalnız gönderemezler. ne de olsa eşkıya kanı taşıyorum.

her kadında bir kleopatra damarı vardır, her erkekte de bir sezar ahmaklığı.

kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz, yangınlığımız için yazıyoruz. bizler artık hayatın tatlılıklarından faydalanamayacak kadar baltalandık. acının fazlası, daha doğrusu bu kadar manasız sıklığı, uyuşturuyor, kurutuyor. galiba mezarımıza sadece haysiyeti götüreceğiz.

en korkuncu, insanın kendi sinirlerinin ihanetidir.

dövünmek neyi çözümler? ne dövünmek ne de düşünmek hayatı değiştiriyor. hayatı, kendi icadımız fakları, prangaları zorlamak, parçalamakla değiştirebiliriz. yoksa daha iki bin yıl keçiler kadar bile mutlu, haysiyetli bir hayata kavuşamayız.

yapma cennetler

charles baudelaire

bütün alışkanlıklar çok geçmeden zorunluluğa dönüşür.

sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.

şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.

"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."

aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.

sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.

eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.

insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.

zihin, sadece, yakın çevrenin aşırı bir biçimde dönüşmüş olarak yansıdığı bir aynadır.

bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.

insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir. 

ölüme çekinmeden, dosdoğru bakabiliriz ama, aramızdan kimilerinin bugün bildiği gibi, insan yaşamının ne olduğunu bile bile, kim, hiç ürpermeksizin kendi doğum saatine cesaretle bakabilir?

21.12.16

değişim

paul auster

dünya elle tutulabilir bir şeydir. insanlar elle tutulabilen varlıklardır. insanların gövdeleri vardır ve bu bedenler acıyı hissettikleri, hastalandıkları ve öldükleri için, insanın yaşamı insanlığın başlangıcından beri zerre kadar değişmemiştir. gerçi ateşin keşfi insanı ısıtmış ve çiğ et yemekten kurtarmıştır; köprülerin inşası insanın ayaklarını ıslatmadan ırmakları, dereleri geçmesine yaramıştır; uçağın icadı bir yandan insanı kıtaları, okyanusları aşmasını sağlarken, öte yandan da jetlag ve uçuş sırasında film izlemek gibi yeni olgular yaratmıştır; ama insanoğlu çevresindeki dünyayı değiştirmiş olsa bile, kendisi değişmemiştir. yaşamın gerçekleri değişmez. yaşarsın, sonra da ölürsün. bir kadının bedeninden dünyaya gelirsin, doğduktan sonra sağ kalmayı başarırsan yaşamını sürdürebilmen için annenin seni besleyip sana bakması gerekir ve doğduğun andan öldüğün ana kadar başından geçen her şey, içinde kabaran her duygu, her öfke patlaması, her ihtiras dalgası, her gözyaşı, her kahkaha, ömrün boyunca hissedeceğin her şey, ister mağara adamı ol, ister astronot, ister gobi çölü'nde, ister kuzey kutbu'nda yaşa, senden önce yaşamış herkesin hissettiği şeylerdir.

20.12.16

louis lambert

honore de balzac

bir kadının çekilebileceği en güzel yer, baştan başa onun olan bir yürektir.

aklımız, uçurumlardan hoşlanan bir uçurumdur. bizler, küçük büyük, yaşlı genç, hangi biçimde karşımıza çıkarsa çıksın, gizemlere düşkünüz.

cennet, geliştirilmiş yetilerimizin ölümden sonra da yaşamasıdır; cehennem ise kusurlu yetilerin yeniden içine düştüğü hiçliktir.

insan hep aynı: biricik yasası yine güç, biricik bilgeliği yine başarı.

nasıl ki eylemlerimiz, dışarıda gerçekleştirilmeden önce düşüncemizde tamamlanırsa, insanlığın eylemini oluşturan ve onun zekasının ürünü olan olaylar da, bu olayların nedenlerinde meydana gelirler önce; önsezi ya da kehanet, bu nedenlerin görülmesidir.

yasalar; büyüklerin, zenginlerin işlerine engel olmaz; tam tersine, korunması gereken küçüklerin yakasına yapışır.

şan şöhret, tanrılaştırılmış bencilliktir.

eylem ya da güç sinir adamının, deha beyin adamının, inanç da yürek adamının harcıdır.

bir dahi çıkıp da zekaların apaçık görülen eşitsizliğini, insanlığın bu genel durumunu açıklamadıkça tanrı kavramı her zaman suçlanacak, toplum kaypak temeller üstünde duracaktır.

ünlerin en büyüğü, dehadan başka hiçbir gücün yaratamayacağı bir nimettir.

aşkta suçun hafifi yoktur. iki ruhun arasına giren incecik bir perde, kimi zaman tunçtan bir duvar oluverir.

elde edilen sonucun nedenle ilgisi kalmadığında düzensizlik başlar.

yaşam bizdedir, dışımızda değil; insanların üstüne, onları yönetmek için yükselmek, büyük çapta bir sınıf öğretmeni işlevini üstlenmektir ve herkesin görebileceği bir yere dek yükselme gücünü kendinde bulan insanlar, ayaklarına bakmamalıdırlar.

paris'te otururken sadece düşünce yoluyla, kimsenin haberi olmadan, çin'deki yaşlı bir mandarini öldürerek büyük bir servete konacak olsan ne yapardın?

19.12.16

yaratıcı hayat

clarissa pinkola estes

hayat-ölüm-hayat döngüsü; yazgının, ilişkinin, sevginin, yaratıcılığın ve tüm diğer unsurların çok geniş ve vahşi örüntüler şeklinde hareket etmesini sağlar. bu örüntüler birbirlerini şu düzen içinde izler: yaratma, çoğalma, güç, çözülme, ölüm, kuluçka, yaratma, vesaire. fikirlerin, düşüncelerin, duyguların çalınması ya da yokluğu, akıntının bozulmasının bir sonucudur. aşağıda, nehri geri almanın yolunu bulacaksınız.

besin alın. nehrin temizliğine başlamak için bu gereklidir. bir kadın, yaratıcı hayatıyla ilgili samimi iltifatları geri çevirdiği zaman, nehirdeki rahatsızlık verici pislikler de belirginleşir. "ah, bana böyle bir iltifatta bulunmakla ne kadar nazik olduğunuzu gösterdiniz." dediğimizde pek fazla kirlenme görülmezken, "ah, şu eski lakırdılar!" ya da "aklınız başınızda değil galiba." dediğinizde kirlenme nehir için yaygın bir sorun haline gelebilir. yine savunma amacıyla "elbette mükemmelim, bunu nasıl fark edemezsiniz?" dediğinizde de kirlenme yaşanır. bunların hepsi yaralı animusun işaretleridir. kadının içine iyi şeyler akar; ama bunlar bir çırpıda zehirlenir.

tepki verin. nehri temizlemenin en etkili yolu budur. kurtlar çok yaratıcı hayatlar sürdürür. her gün düzinelerce seçim yapar, şu ya da bu yolu izlemeye karar verir, ne kadar uzak olduğunu kestirir, avlarına yoğunlaşır, olasılıkları hesaplar, fırsatı yakalar, hedeflerine ulaşmak için güçlü bir şekilde tepki gösterirler. onların gizlenmiş olan şeyleri bulma, niyetleri birleştirme, istenen sonuca odaklanma ve bunu elde etmek için kendi çıkarlarına uygun davranma yetenekleri, tam olarak insanlarda da işleri yaratıcılık ve sebatla yapmak için gereken niteliklerdir.

yaratmak için, tepki verebilmek gerekir. yaratıcılık, çevremizde olup biten her şeye duyarlı olma, içimizde doğan yüzlerce düşünce, duygu, eylem ve yanıt olasılığı arasından seçim yapma ve bunları önem, tutku ve anlam taşıyan tek bir yanıt, ifade ya da iletide bir araya getirme yeteneğidir. bu anlamda, yaratıcı ortamın yitirilmesi, kendimizi tek bir seçenekle sınırlanmış, yoksun, duygu ve düşünceleri baskılanmış ya da sansürlenmiş, hareket etmeyen, konuşmayan, yapmayan veya olmayan biri gibi hissetmemiz demektir.

vahşi olun. nehri temizlemenin yolu budur. ilk başta nehir kirli akmaz, buna biz neden oluruz. nehir kurumaz, onu biz tıkarız. eğer onu özgürleştirmek istiyorsak kendi düşünsel hayatlarımızın özgürce akmasına, daha işin başında hiçbir şeyi sansürlemeden her şeyin ortaya çıkmasına izin vermemiz gerekir. işte yaratıcı hayat budur. kutsal paradokstan yapılmıştır. tamamen içsel bir süreçtir. yaratmak için taş gibi duygusuz olmaya, bir eşeğin üstündeki tahtta oturup ağzından yakutlar tükürmeye istekli olmak gerekir. o zaman nehir akar, o zaman onun aşağıya doğru inen akıntısında ayakta durabiliriz. taşıyabileceğimiz kadar çok şey yakalamak için etek ve gömleklerimizi açabiliriz.

başlayın. kirlenmiş nehri temizlemenin yolu budur. eğer korkuyorsanız, başarısız olmaktan korkuyorsanız, size hemen başlayın derim. gerekirse başarısız olun, toparlanın, yeniden başlayın. tekrar başarısız olursanız, başarısız olursunuz. ne fark eder? tekrar başlayın. yeniden başlamaya duyduğumuz isteksizlik, durağanlaşmamıza neden olur. yoksa olduğumuz yerde saymamıza yol açan şey, başarısızlığın kendisi değildir. korkuyorsanız, ne fark eder? bir şeyin ortaya fırlayıp sizi ısıracağından korkuyorsanız, tanrı aşkına, hemen o işi yapıp kurtulun. bırakın korkunuz ortaya fırlasın ve sizi ısırsın ki, işi bitirip devam edebilesiniz. ondan kurtulacaksınız. korku geçecek. bu durumda onunla yüz yüze gelmeniz, onu hissetmeniz ve işi bitirip kurtulmanız, nehri temizlemekten kaçınmak için onu kullanmayı sürdürmenizden daha iyidir.

zamanınızı koruyun. kirleticileri kovmanın yolu budur. kayalık dağları'ndan tanıdığım öfkeli bir ressam resim yapma ya da düşünme havasında olduğunda evine giden yolu kapatan zincirin üstüne şu levhayı asar: "bugün çalışıyorum ve ziyaretçi kabul etmiyorum. biliyorum; benim bankacım, temsilcim, en iyi dostum olduğunuz için bunun sizi içermediğini düşünüyorsunuz. ama içeriyor."

tanıdığım bir heykeltıraş ise giriş kapısına şu levhayı asar: "piyangoyu kazanmadığım ya da isa, old taos otoyolunda görülmediği sürece rahatsız etmeyin." görebileceğiniz gibi, iyi gelişmiş animusun mükemmel sınırları vardır.

onunla kalın. bu kirlilik daha fazla nasıl uzaklaştırılabilir? kendimizi ister güçlü ya da güçsüz, isterse de hazırlıklı ya da hazırlıksız hissedelim, ruh eğirme, kanat yapma girişimlerimize, sanatımıza, psişik onarımımıza ve dikişimize devam ederek, herhangi bir şeyin bizi sağlıklı ve bütünleşmiş animus üzerinde çalışmaktan alıkoymasına karşı direnerek bu kirliliği azaltabiliriz. gerektiğinde kendimizi gemi direğine, sandalyeye, sıraya, ağaca, kaktüse -yarattığımız her yere- bağlarız. genellikle acı verici olsa da, ustalık kazanma mücadelesinin doğasında bulunan zor görevler için gerekli zamanı ayırmak ve bu görevlerden kaytarmamak esastır. hakiki bir yaratıcı hayat, birden fazla şekilde yanar.

ayak direyip ilk ve son defa olmak üzere, "kendi bastırılmamı onaylayıp bunun bir parçası olmaktansa, yaratıcı hayatımı tercih ederim." demekle, yol boyunca ortaya çıkan olumsuz kompleksleri uzaklaştırabilir ya da dönüştürebiliriz. düşlerimiz de yolun sonraki kısmında bize rehberlik eder.

eğer çocuklarımızı istismar etseydik, sosyal hizmetler görevlileri kapımızda beliriverirdi. eğer evdeki hayvanlarımızı istismar etseydik, hayvanseverler derneği gelir ve bizi alıp götürürdü. ama kendi ruhlarımızı aç bırakmakta ısrar etmemiz halinde bize müdahale edecek ne bir yaratıcılık devriyesi ne de ruh polisi vardır. sadece biz varız. ruhsal benlik'i ve gözüpek animusu gözetecek olan yalnızca bizleriz. onları haftada bir, ayda bir ya da hatta yılda bir sulamak ne büyük acımasızlıktır! her birinin kendi günlük ritimleri vardır. her gün bize ve yeteneklerimizin suyuna ihtiyaç duyarlar.

yaratıcı hayatınızı koruyun. eğer aç kalmış ruhtan kaçınacaksanız, problemin adını koyun ve onu düzeltin. her gün işlerinizin alıştırmasını yapın. ondan sonra da hiçbir düşüncenin, hiçbir adamın, hiçbir kadının, hiçbir eşin, hiçbir arkadaşın, hiçbir işin ve hiçbir ters sesin sizi kıtlığın pençesine düşürmesine izin vermeyin. gerektiğinde dişlerinizi gösterin.

gerçek işinizin zanaatkarlığını yapın. sıcaklığın ve bilgeliğin kulübesini inşa edin. enerjinizi oradan buraya çekin. sıradan ve gündelik sorumluluklar ile kişisel esrime arasında bir dengede ısrar edin. ruhu koruyun. nitelikli yaratıcı hayatta ısrarlı olun. ne kendi komplekslerinizin, kültürünüzün, entelektüel atıklarınızın ne de yüksek sesli, aristokratik, pedagojik ya da politik laf ebeliğinin onu sizden çalmasına izin verin.

yaratıcı hayat için besin hazırlayın. birçok şey ruh için yararlı ve besleyici olmakla birlikte, bu gıdaların çoğu vahşi kadın'ın dört temel besininden birine girer: zaman, aidiyet, tutku ve egemenlik. biriktirin. bunlar nehri temiz tutar.

nehir yeniden temizlendiğinde özgürce akmaya başlar. kadının yaratıcı verimi artar ve bundan sonra doğal yükseliş, iniş ve yükseliş döngüleri devam eder. hiçbir şey uzun süre alıp götürülmez ya da pisletilmez. doğal olarak ortaya çıkan tüm pislikler, etkili bir şekilde zararsız hale getirilir. nehir beslenme sistemimiz olarak geri döner; böylece korkusuzca ona girebilir, kaygısızca suyundan içebilir, çocuklarını sağlıklarına kavuşturup ona geri vererek la llorona'nın eziyet çekmiş ruhunu sakinleştirebiliriz. imalathanenin kirletme sürecini etkisiz kılabiliriz, yeni bir animusa yer bulabiliriz. hayatlarımızı, istediğimiz ve uygun gördüğümüz gibi nehrin yanı başında, kollarımızda bir sürü bebek tutarak, onlara tertemiz sudaki yansımalarını göstererek yaşayabiliriz.

18.12.16

belirsizlik

zygmunt bauman

belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

belirsizlik insan yaşamının doğal habitatıdır -belirsizlikten kaçma umuduysa insan yaşamındaki arayışların motorudur. belirsizlikten kaçmak, yalnızca zımnen varsayılsa bile, her türlü karma mutluluk hayalinin en önemli bileşenidir. "gerçek, muntazam ve eksiksiz" mutluluğun, her zaman belli bir uzaklıktaymış gibi görünmesinin nedeni de işte budur: malum ufuk gibi, ne zaman yakınlaşmaya çalışsanız uzaklaşır.

ne kadar aksi denenirse denensin, yaşam belirsizlikler eşliğinde yaşanır. her karar, rastlantısal kalmaya mahkumdur. hiçbiri riskten muaf değildir ve başarısızlığa ve sonradan duyulacak pişmanlıklara karşı güvence altına alınmamıştır. bir seçim yönündeki her sava karşılık, aynı ağırlıkta olan bir karşı sav bulunabilir. nebulanın ışığı ne kadar parlak olsa da, başlangıç noktasına geri dönmeyi arzulama ya da buna zorlanma ihtimaline karşı bize garanti vermeyecektir. mazbut, şerefli, tatmin edici, değerli (ve elbette mutlu!) bir yaşam yolunda ilerlerken, bize rehberlik edecek ışığı temin ettiği için seçilmiş bir yıldıza güvenerek, hataları önlemeye ve belirsizlikten kurtulmaya çalışırız. gelgelelim çok kısa bir süre sonra öğreniriz ki, rehberlik edecek yıldızı seçen son kertede bizizdir ve bu seçim de diğer seçimlerimiz kadar risklere gebedir ve böyle de olmak zorundadır. sonuna kadar da bizim seçimimiz, bizim sorumluluğumuz olarak kalacaktır.

sessiz bir ölüm

simone de beauvoir

analar babalar oğullarının delirdiğini, çocuklar annelerinin kanser olduğunu en son kabul eden kimselerdir.

uzmanların tanısı, ilerisi için tahminleri, kararları karşısında güçsüz, çaresiz kalan insan, bir dişli çark düzenine kısılıp kalmıştır. hasta, hekimlerin malı olmuştur. alın onu ellerinden güveniyorsanız kendinize!

yaşamaya sıkı sıkıya sarılmışsanız, sizce ister gökyüzünde, ister yeryüzünde olsun, ölümsüzlük ölümün acısını size unutturamaz; sizi avutamaz.

sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini, yüreğimize işleyen yeğin bir pişmanlıkla öderiz. ölümü, bu kişinin ne kadar eşsiz benzersiz olduğunu açıkça anlatır bize; varlığının, bir zamanlar, bütünüyle var kıldığı, yokluğunun, kendi bakımından ortadan kaldırdığı dünya kadar uçsuz bucaksız hale gelir bu ölü; yaşamımızda daha çok yer tutması, gide gide yaşamamızın tümünü kaplaması gerekirdi gibi gelir bize: kendimizi sıyırırız sonra bu sersemleyişten: o da, öbürleri arasında, öbürleri gibi bir bireydi, o kadar, diyoruz. ancak, kimsecikler için elimizden geleni -hiçbir zaman- yapmadığımızdan, kendimize, gene de bol bol sitem edecek nedenler buluruz.

nesnelerin gücü, bilinen bir şeydir: yaşayış bunlarda donuverir, katılaşıverir; hiç erişmediği ölçüde bir gerçeklik niteliği kazanır.

doğal ölüm diye bir şey yoktur: insanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz. bütün insanlar ölümlüdür. ama her insan için, ölümü, bir çaparızdır; ölümünün geleceğini bilse bile, ona boyun eğse bile, insan için bu ölüm, olağana aykırı bir yamanlık taşır.

bu dünyanın bilgisi

giambattista vico

bizden onca uzaktaki ilk zamanları örten böylesi kapkara bir gecede bile hiçbir şekilde şüphe götürmeyen şu gerçeğin sönmez ışığı parlar: siyasi dünya hiç şüphesiz insanların eseridir; bu yüzden de ilkeleri kendi insani ruhumuzun değişikliklerinde bulunabilir ve bulunmalıdır. bu konu üzerine kafa yoran herkes şu durum karşısında hayrete düşmek durumundadır: bütün filozoflar ciddi ciddi doğanın dünyası hakkında bilgi edinmeye çalışmışlar; halbuki bu bilgiye, yaratıcısı o olduğu için, sadece tanrı sahip olabilir; halkların dünyasını ya da siyasi dünyayı ise ihmal etmişlerdir; halbuki bunu yaratan kendileri olduğu için insanların bu dünyanın bilgisini edinmesi mümkündür.

17.12.16

hiçsizliğe

turgut uyar


tanrı sen ne kadar güzelsin
bir hiç olarak
ormansın belki bilmiyorum
belki ormanda bir ağaçsın şuncacık
bir pazartesi günüsün
insanları dupduru edemeyen
bütün karayollarında ve demiryollarında
gider gelirim bütün dünyada
ama biliyorum kırşehir'de mezarsın
bir kilisesin kapadokya'da
söz gelimi yumurtada zarsın
ustasın sabahları yapmada
en katı yoklukları koyarak insanın içine
akşamüstlerinde biraz gaddarsın
sular ve zamanlar kararırken

ne yapalım
bari bağışlayalım birbirimizi

16.12.16

başka hayatlar

nilüfer kuyaş

yaratıcılığımızı uyandıran herkes içimizde çeşitli şekillerde yaşamaya devam eder. dünyadaki en önemli ölümsüzlük budur.

ilk aşk insanda daima sonsuzluk tadı bırakır. hayatın geri kalan kısmı o sonsuzluk tadını yeniden bulmak çabasıyla, ona tekrar tekrar dokunmak arzusuyla geçer.

modern insan kendi kişisel mitolojisini yaratan insandır.

edebiyatı yoksul olan ülkelerin tatilleri de yavan olur.

georges bataille'ın söylediği gibi, kötülük bilinci olmadan iyiliğe özlem duyamayız. "iyiliğe susamasak" diyor bataille, "kötülük bizde sadece bir dizi kayıtsızlık duygusu yaratırdı." bataille'a göre bilgelik katılmamış öfke yararsızdır.

edebiyat, bütün acılara rağmen hayata "evet" demek gücünü verir, bize yaşamayı öğretir.

şiirin en büyük özelliği, pratik hiçbir işe yaramamasıdır.

yazarın tek başına kapandığı yazı odası çok kalabalık, çok tehlikeli bir yerdir.

francis bacon'un atölyesinin fotoğrafını gördüğümde dehşete düşmüştüm. yaratıcılığın gerçekten kaosun çocuğu olduğunu o çıfıt çarşısı tam kanıtlıyordu. bacon meşhur olup biraz para kazanınca konforlu bir yer almış londra'da; ama fazla dayanamayıp vazgeçmiş: "o mekanda kendimi iğdiş edilmiş hissettim; çünkü aşırı yerleşikti, kaosumu yitirmiştim."

yerleşikliğin dışlandığı, geçiciliğin egemen olduğu bir mekandır atölye, yazı odasının tersine. dünyaya açıktır atölye. bir atölyeyi ziyaret edebilirsiniz, evrenin bazı sırlarına tanık olmak için, size de yer vardır orada. ama bir yazarın odasını ziyaret edemezsiniz; mahremine girmiş gibi olursunuz. atölye ne kadar açıksa dünyaya, yazı odası sımsıkı kapalıdır, sır vermez. 

aşk bazen sadece aşktır, ille yüce bir amaca hizmet etmeyebilir; hayat da her zaman kurallara sığmayabilir; iyilik de vardır kötülük de; sanatın işi bunu olduğu gibi görmektir.

bilgelik tutkunun diğer yüzüdür.

rastlantı ya da sürpriz gibi görünen olaylar aslında yarı yolda bıraktığımız süreçlerin yeniden su yüzüne çıkması değil midir? kaybolan bir kedinin ne yapıp edip mutlaka evini bulması gibi, gelir ve bizi bulurlar. bir konuda kendimize yalan söylemişizdir. yalanın ortaya çıkması "sürpriz" olur bizim için. kendimizi ya da başkalarını yeterince aldatamamışızdır.

şehir her an her sokağında mevcuttur; çünkü daima başka yerdedir. şehirde yaşanan ilişkiler de bu yüzden şeffaf değildir hiçbir zaman; çünkü bütün diğer ilişkiler tarafından koşullanır. coğrafi açıdan ne kadar kesin sonlu bir örgütlenme de olsa, şehir duygusal açıdan sonsuzdur, tüketilemez. bir "hiper metin" gibidir şehir, sürekli değişir. o sonsuz metnin içinde devinen sonlu hayatlarımızın yol işaretleri yoktur.