31.12.16

uzun lafın kısası

charles bukowski: her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız.

amin maalouf: kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!

benjamin constant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.

erik orsenna: farklılıkların yok olması, dünya üzerindeki en büyük tehlikedir.

james joyce: içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

william faulkner: bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.

kierkegaard: bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

alexandre dumas: belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.

maureen freely: gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

oğuz atay: milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.

rollo may: cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

30.12.16

doğu'dan uzakta

amin maalouf

aşk dediğiniz, "dostluk", "arzu", "tutku" veya tanrı bilir başka hangi ismi taşıyan beyaz veya siyah ya da altın sarısı veya pembemsi kablolardan ayırmak gereken kırmızı bir kablo değildir.

simone weil: kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

arkadaşlarıma yaşadığım son aşk gecesini anlatabileceğim ve bunun böbürlenme veya edepsizlik sayılmayacağı bir çağda yaşamak isterdim. bizimki gibi toplumlarda utanç zorbalığın bir aracıdır. dinler boynumuza yuları geçirmek ve yaşamımıza engel olmak için suçluluk ve utancı icat etmişlerdir. eğer erkekler ve kadınlar ilişkileri, duyguları, bedenleri hakkında serbestçe konuşabilselerdi, tüm insanlık daha gelişkin, daha yaratıcı olurdu.

insan okumayı biliyorsa iki göz iki eşten daha yararlıdır.

tanrı olmak istiyorsan önce görünmez olmalısın.

insan batışı geciktirmeye çabaladıkça onu hızlandırma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

vicdan yumağını çözmek de en az duygu ipliklerini çözmek kadar zordur.

hayat yolunda ilerlerken sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işler kolaylaşırdı. ama insan çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat veya -bu da aynı kapıya çıkar- iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlanır. bu işler böyledir. bazen yirmi yaşında verilen taahhütler bir daha inkar edilemez, en şerefli yol yine de onları üstlenmeye devam etmektir. 

parmaklarının arasında, sevgili bir varlığın canına kıydığını haber veren bir mektup tutmak, bir insanın yaşayabileceği en kötü tecrübelerden biridir.

telefon, insanı tuzağa düşüren, aldatıcı bir haberleşme tarzıdır. konuşanların arasına sahte bir yakınlık duygusu yerleştirir; dolaysızlığı ve yüzeyselliği teşvik eder ve tarihçiler açısından en büyük sorun, geride hiçbir iz bırakılmamasıdır.

26.12.16

solak kadın

peter handke

insan başkaları hakkında yeni her ne biliyorsa, o arada geçerliliğini kaybetmiş şeylerdir bildikleri.

yalnızlık en buz gibi, en iğrenç acıyı doğurur: gerçeklikten kopmuşluğun acısı. insanın o zaman birilerine ihtiyacı olur, bize durumun henüz o kadar da kötü olmadığını gösterecek birilerine.

benim düşlediğim adam bendeki, ona olan bağımlılığını koparmış kadını sevecek adamdır.

ah siz kadınlar, sizin bu zavallı aklıbaşındalığınız! her şeye, herkese gösterdiğiniz o gaddarca anlayış! hiç de canınız sıkılmaz, aylak yaratıklar! keyifli keyifli oturur durur, zaman geçirirsiniz. biliyor musunuz, niçin asla bir yere varamazsınız siz? hiç yalnız başınıza sarhoş olmazsınız da ondan! kendi kendinizin çıtkırıldım fotoğrafıymışınız gibi yayılır durursunuz derli toplu evlerinizde. yoktan yere sırlarınız varmış gibi yaparsınız; o kuru gürültünüz sizin, o harika dostluklarınız, o budalaca insancıllıkla karşısına çıkanı boğan dostluklarınız, canlı ne varsa vesayetinize alma makinalarısınız siz. yeri koklaya koklaya sürünür durursunuz, ölüm çenenizi düşürünceye kadar.

23.12.16

devlet

raoul vaneigem: faşizmin bildiği tek üstün insan vardır: devlet.

platon: devletlerin yönetimi namussuzların ve utanmazların eline bırakılırsa, bunlar iyilerin başına bela ve yıkım getirir.

marquis de condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu şarlatanlar aldatır.

goethe: herhangi bir devletin niteliği hakkında en doğru bilgiyi veren, oradaki mahkeme ve ordunun niteliğidir.

mihail bakunin: en küçük, en zararsız devlet bile düşlerinde suçludur.

francis bacon: kurnazların bilge diye geçindiği bir devletten daha zararlı bir şey yoktur.

charles fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.

server tanilli: devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır.

francesco sorti / rita monaldi: büyük sahtekarlıklar büyük olanaklara ihtiyaç duyar ve bunlara sadece devlet sahiptir. her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.

dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir; babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

edwin fuller torrey: kendi özgürlüklerinden vazgeçmeye istekli insanların bulunmadığı yerde faşizm de olmayacaktır.

19.12.16

yaratıcı hayat

clarissa pinkola estes

hayat-ölüm-hayat döngüsü; yazgının, ilişkinin, sevginin, yaratıcılığın ve tüm diğer unsurların çok geniş ve vahşi örüntüler şeklinde hareket etmesini sağlar. bu örüntüler birbirlerini şu düzen içinde izler: yaratma, çoğalma, güç, çözülme, ölüm, kuluçka, yaratma, vesaire. fikirlerin, düşüncelerin, duyguların çalınması ya da yokluğu, akıntının bozulmasının bir sonucudur. aşağıda, nehri geri almanın yolunu bulacaksınız.

besin alın. nehrin temizliğine başlamak için bu gereklidir. bir kadın, yaratıcı hayatıyla ilgili samimi iltifatları geri çevirdiği zaman, nehirdeki rahatsızlık verici pislikler de belirginleşir. "ah, bana böyle bir iltifatta bulunmakla ne kadar nazik olduğunuzu gösterdiniz." dediğimizde pek fazla kirlenme görülmezken, "ah, şu eski lakırdılar!" ya da "aklınız başınızda değil galiba." dediğinizde kirlenme nehir için yaygın bir sorun haline gelebilir. yine savunma amacıyla "elbette mükemmelim, bunu nasıl fark edemezsiniz?" dediğinizde de kirlenme yaşanır. bunların hepsi yaralı animusun işaretleridir. kadının içine iyi şeyler akar; ama bunlar bir çırpıda zehirlenir.

tepki verin. nehri temizlemenin en etkili yolu budur. kurtlar çok yaratıcı hayatlar sürdürür. her gün düzinelerce seçim yapar, şu ya da bu yolu izlemeye karar verir, ne kadar uzak olduğunu kestirir, avlarına yoğunlaşır, olasılıkları hesaplar, fırsatı yakalar, hedeflerine ulaşmak için güçlü bir şekilde tepki gösterirler. onların gizlenmiş olan şeyleri bulma, niyetleri birleştirme, istenen sonuca odaklanma ve bunu elde etmek için kendi çıkarlarına uygun davranma yetenekleri, tam olarak insanlarda da işleri yaratıcılık ve sebatla yapmak için gereken niteliklerdir.

yaratmak için, tepki verebilmek gerekir. yaratıcılık, çevremizde olup biten her şeye duyarlı olma, içimizde doğan yüzlerce düşünce, duygu, eylem ve yanıt olasılığı arasından seçim yapma ve bunları önem, tutku ve anlam taşıyan tek bir yanıt, ifade ya da iletide bir araya getirme yeteneğidir. bu anlamda, yaratıcı ortamın yitirilmesi, kendimizi tek bir seçenekle sınırlanmış, yoksun, duygu ve düşünceleri baskılanmış ya da sansürlenmiş, hareket etmeyen, konuşmayan, yapmayan veya olmayan biri gibi hissetmemiz demektir.

vahşi olun. nehri temizlemenin yolu budur. ilk başta nehir kirli akmaz, buna biz neden oluruz. nehir kurumaz, onu biz tıkarız. eğer onu özgürleştirmek istiyorsak kendi düşünsel hayatlarımızın özgürce akmasına, daha işin başında hiçbir şeyi sansürlemeden her şeyin ortaya çıkmasına izin vermemiz gerekir. işte yaratıcı hayat budur. kutsal paradokstan yapılmıştır. tamamen içsel bir süreçtir. yaratmak için taş gibi duygusuz olmaya, bir eşeğin üstündeki tahtta oturup ağzından yakutlar tükürmeye istekli olmak gerekir. o zaman nehir akar, o zaman onun aşağıya doğru inen akıntısında ayakta durabiliriz. taşıyabileceğimiz kadar çok şey yakalamak için etek ve gömleklerimizi açabiliriz.

başlayın. kirlenmiş nehri temizlemenin yolu budur. eğer korkuyorsanız, başarısız olmaktan korkuyorsanız, size hemen başlayın derim. gerekirse başarısız olun, toparlanın, yeniden başlayın. tekrar başarısız olursanız, başarısız olursunuz. ne fark eder? tekrar başlayın. yeniden başlamaya duyduğumuz isteksizlik, durağanlaşmamıza neden olur. yoksa olduğumuz yerde saymamıza yol açan şey, başarısızlığın kendisi değildir. korkuyorsanız, ne fark eder? bir şeyin ortaya fırlayıp sizi ısıracağından korkuyorsanız, tanrı aşkına, hemen o işi yapıp kurtulun. bırakın korkunuz ortaya fırlasın ve sizi ısırsın ki, işi bitirip devam edebilesiniz. ondan kurtulacaksınız. korku geçecek. bu durumda onunla yüz yüze gelmeniz, onu hissetmeniz ve işi bitirip kurtulmanız, nehri temizlemekten kaçınmak için onu kullanmayı sürdürmenizden daha iyidir.

zamanınızı koruyun. kirleticileri kovmanın yolu budur. kayalık dağları'ndan tanıdığım öfkeli bir ressam resim yapma ya da düşünme havasında olduğunda evine giden yolu kapatan zincirin üstüne şu levhayı asar: "bugün çalışıyorum ve ziyaretçi kabul etmiyorum. biliyorum; benim bankacım, temsilcim, en iyi dostum olduğunuz için bunun sizi içermediğini düşünüyorsunuz. ama içeriyor."

tanıdığım bir heykeltıraş ise giriş kapısına şu levhayı asar: "piyangoyu kazanmadığım ya da isa, old taos otoyolunda görülmediği sürece rahatsız etmeyin." görebileceğiniz gibi, iyi gelişmiş animusun mükemmel sınırları vardır.

onunla kalın. bu kirlilik daha fazla nasıl uzaklaştırılabilir? kendimizi ister güçlü ya da güçsüz, isterse de hazırlıklı ya da hazırlıksız hissedelim, ruh eğirme, kanat yapma girişimlerimize, sanatımıza, psişik onarımımıza ve dikişimize devam ederek, herhangi bir şeyin bizi sağlıklı ve bütünleşmiş animus üzerinde çalışmaktan alıkoymasına karşı direnerek bu kirliliği azaltabiliriz. gerektiğinde kendimizi gemi direğine, sandalyeye, sıraya, ağaca, kaktüse -yarattığımız her yere- bağlarız. genellikle acı verici olsa da, ustalık kazanma mücadelesinin doğasında bulunan zor görevler için gerekli zamanı ayırmak ve bu görevlerden kaytarmamak esastır. hakiki bir yaratıcı hayat, birden fazla şekilde yanar.

ayak direyip ilk ve son defa olmak üzere, "kendi bastırılmamı onaylayıp bunun bir parçası olmaktansa, yaratıcı hayatımı tercih ederim." demekle, yol boyunca ortaya çıkan olumsuz kompleksleri uzaklaştırabilir ya da dönüştürebiliriz. düşlerimiz de yolun sonraki kısmında bize rehberlik eder.

eğer çocuklarımızı istismar etseydik, sosyal hizmetler görevlileri kapımızda beliriverirdi. eğer evdeki hayvanlarımızı istismar etseydik, hayvanseverler derneği gelir ve bizi alıp götürürdü. ama kendi ruhlarımızı aç bırakmakta ısrar etmemiz halinde bize müdahale edecek ne bir yaratıcılık devriyesi ne de ruh polisi vardır. sadece biz varız. ruhsal benlik'i ve gözüpek animusu gözetecek olan yalnızca bizleriz. onları haftada bir, ayda bir ya da hatta yılda bir sulamak ne büyük acımasızlıktır! her birinin kendi günlük ritimleri vardır. her gün bize ve yeteneklerimizin suyuna ihtiyaç duyarlar.

yaratıcı hayatınızı koruyun. eğer aç kalmış ruhtan kaçınacaksanız, problemin adını koyun ve onu düzeltin. her gün işlerinizin alıştırmasını yapın. ondan sonra da hiçbir düşüncenin, hiçbir adamın, hiçbir kadının, hiçbir eşin, hiçbir arkadaşın, hiçbir işin ve hiçbir ters sesin sizi kıtlığın pençesine düşürmesine izin vermeyin. gerektiğinde dişlerinizi gösterin.

gerçek işinizin zanaatkarlığını yapın. sıcaklığın ve bilgeliğin kulübesini inşa edin. enerjinizi oradan buraya çekin. sıradan ve gündelik sorumluluklar ile kişisel esrime arasında bir dengede ısrar edin. ruhu koruyun. nitelikli yaratıcı hayatta ısrarlı olun. ne kendi komplekslerinizin, kültürünüzün, entelektüel atıklarınızın ne de yüksek sesli, aristokratik, pedagojik ya da politik laf ebeliğinin onu sizden çalmasına izin verin.

yaratıcı hayat için besin hazırlayın. birçok şey ruh için yararlı ve besleyici olmakla birlikte, bu gıdaların çoğu vahşi kadın'ın dört temel besininden birine girer: zaman, aidiyet, tutku ve egemenlik. biriktirin. bunlar nehri temiz tutar.

nehir yeniden temizlendiğinde özgürce akmaya başlar. kadının yaratıcı verimi artar ve bundan sonra doğal yükseliş, iniş ve yükseliş döngüleri devam eder. hiçbir şey uzun süre alıp götürülmez ya da pisletilmez. doğal olarak ortaya çıkan tüm pislikler, etkili bir şekilde zararsız hale getirilir. nehir beslenme sistemimiz olarak geri döner; böylece korkusuzca ona girebilir, kaygısızca suyundan içebilir, çocuklarını sağlıklarına kavuşturup ona geri vererek la llorona'nın eziyet çekmiş ruhunu sakinleştirebiliriz. imalathanenin kirletme sürecini etkisiz kılabiliriz, yeni bir animusa yer bulabiliriz. hayatlarımızı, istediğimiz ve uygun gördüğümüz gibi nehrin yanı başında, kollarımızda bir sürü bebek tutarak, onlara tertemiz sudaki yansımalarını göstererek yaşayabiliriz.

14.12.16

ay ve şenlik ateşleri

cesare pavese

hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

herkesin başına bir şeyler gelir hayatta.

her zaman anlamışımdır, eğer zaman tanırsanız insanlar her şeyi anlatırlar size.

bazen bir tek sözcük yetiyor insanın gözünü açmaya, daha çocukken duyduğum bir tek sözcük, yaşlı bir adamın, babam gibi yoksul ve yaşlı bir adamın söylediği bir söz.

sineklerin insanlardan daha iyi yiyip içtiği köyler vardır.

belki de bir zamanlar, canelli'deki küçük tepeleri, aşağıda, koskoca dünyada para kazanan, rahat rahat yaşayan, denizaşırı giden insanları nasıl düşünüyorsam, beni de öyle düşünen bir çocuk, bir zamanlar benim olduğum gibi bir ırgat, çekilmiş perdelerin gerisinde ömür çürüten bir kadın vardır.

olması zorunlu olan şey herkesi ilgilendirir. ve dünya kötü kurulmuş, yeniden yapılması gerekir.

bir sürü aptalca hata yaptım. herkes yapar hayatta. yaşlılığın asıl kötü yanı pişmanlıktır.

parayla yapılan kötülükler vardır. paradır bunu yapan, hep para; paran ister olsun ister olmasın, o var olduğu sürece hiç kimse için kurtuluş yolu yoktur.

bir şeyi yaparak öğrenir insan. bir şey yapmak istiyorsan, bu yeter. okuyabildiğin kadar oku. kitap okumazsan hiçbir şey olamazsın.

bir türlü ölmek bilmeyen yaşlı insanlar vardır dünyada.

senin kadar güzel çalabilseydim amerika'ya gitmezdim. o yaşta bunun nasıl bir şey olduğunu bilirsin. daha yeni yeni başlamışsındır bir kızı görmeye ya da birisiyle kavga çıkarmaya ya da gecenin geç saatlerinde eve dönmeye. insan bir şey yapmak ister, bir yere gitmek ister, kendi kendine karar vermek ister. daha önceki gibi yaşamaya dayanamaz artık. boyuna hareket halinde olmak daha kolay gelir. bir sürü konuşmalar işitir. o yaşta böyle bir köy meydanı tüm dünyaymış gibi gelir ona. dünyanın da böyle olacağını sanır.

iyi yetiştirilmişlerse kadınlar evlenmek istedikleri adamın ne tür biri olacağını bilirler.

neden bazılarının her şeyi var da bazılarının hiçbir şeyi yok?

cenova'da vapurdan inip de kendimi savaşın yıktığı evler arasında bulduğumda ilk söylediğim şey, her evin, her avlunun, her terasın herhangi bir kimse için bir anlamı olduğu; geçmişteki o kadar yılın, o kadar anının bir iz bile bırakmadan gecenin boşluğunda kaybolup gittiği düşüncesinin, maddi kayıptan ya da ölen insan sayısından daha hüzün verici olduğuydu. yoksa yanılıyor muyum? belki böylesi daha iyidir, her şeyin kuru otların alevinde uçup gitmesi ve insanların her şeye yeniden başlaması daha iyidir.

geceleyin kütüphane

alberto manguel

on altıncı yüzyılda, daha çok latifi adıyla bilinen osmanlı şairi abdüllatif çelebi kütüphanesindeki her bir kitap için şöyle demişti: "bütün dertleri def eden hakiki ve müşfik dost."

bilgi biriktirmek bilmek değildir.

jorge luis borges: bir romanın temasını hayal etmek neşeli bir iştir; oturup onu gerçekten kaleme almaksa abartıdan başka bir şey değil.

her okur belli bir kitaba bir miktar ölümsüzlük getirmek için vardır. okuma bir bakıma yeniden doğum ritüelidir.

joseph brodsky: bellekle sanatın ortak yanı, seçme becerisi ve ayrıntıdan tat almaktır.

her kütüphane hem kucaklar hem reddeder. her kütüphane tanımı gereği tercih sonucudur ve alanını sınırlaması gerekir. her tercih de bir başkasını dışlar, yapılmayan tercih olur. okuma eylemi sonsuz bir sansür eylemiyle koşut gider.

"geometri bilmeyeni içeri almayın." (atina akademisi'nin platon kapısındaki yazı)

her kütüphane başlı başına bir özyaşamöyküsüdür.

nazizmin yükselişinden kısa bir süre sonra walter benjamin, "homeros'un devrinde olimpos tanrıları için düşünme nesnesi olan insanlık şimdi kendi için öyle olmuştur. kendine yabancılaşması öyle bir noktaya ulaşmıştır ki kendi yıkımını birinci dereceden estetik zevk olarak yaşayabilir." demiştir.

akşamın suları serçeli

ali püsküllüoğlu


çocuğu akşama benzetmeli
akşamı güneşe
güneşi soğuk serçelere
ve yakalamalı güneşi
iyice tutmalı bağlamalı bir yerlere
salkımsöğütlere örneğin

ağzımı dayadığım yerlerde
ezik bir su çıkmalı fincanlardan
iyice korkutmalı serçeleri ürküten ay'ı
bulutun serçeleri bulutun
elleri ıslanmasın diye
sıcağı üşütmeli

ölmeye çocuk olmalı en iyisi
ağlasın diye serçeler
serçe olmalı sevilmeye
yaşamaya dersen solgun çiçekler
benim yağmurlarım çalgılı dünya
çocuğun serçeleri ay'a benzer
ay'ın gözleri çocuğa

12.12.16

yazınsal yaşamlar

javier marias

insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.

r.l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.

oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.

isak dinesen: yaşlandıkça maskeler takıyoruz, yaşımıza göre maskeler ve gençler göründüğümüz gibi olduğumuzu sanıyorlar ama bu doğru değil.

her gerçek şövalye hayatında en az bir defa ödleklik etmiştir.

madam du deffand: hepimiz kusursuz aptallarız ama kendimize göre bir tarzımız var.

thomas mann: soyut ve yapıtı önceleyen hırstan, yapıttan bağımsız hırsın kendisinden, ben'in solgun hırsından daha yanlış bir şey yoktur. bu duygularla hareket eden birisi hasta bir kartalı andırır.

başkalarının istediğiniz şeye inanmalarını sağlamak için, ona önce sizin tüm yüreğinizle inanmış olmanız gerekir.

vladimir nabokov: ben bir dahi gibi düşünüyor, saygıdeğer bir yazar gibi yazıyor ve bir çocuk gibi konuşuyorum.

madam du deffand: yaşamı sevmeden yaşamak sonunun gelmesini arzulamak anlamına gelmemeli; ayrıca bu durum onu kaybetme korkusunu da azaltmıyor.

oscar wilde: hayat her şeyi fena halde pahalıya satıyor; bizler de en uğursuz, ruhsuz sırlarına korkunç ve sonsuz bir bedel ödüyoruz.

her erken ürün veren yazar, arthur rimbaud'ya kıyasla yine de gecikmiş sayılır.

madam du deffand: bana kalırsa herkes nefretlik. çevremiz düşmanlarla ve silahlarla sarılı, arkadaş dediklerimizse bizi öldürmelerinden korkmadıklarımız; bu işi katillere yaptırırlar.

10.12.16

çürümenin kitabı

emil cioran

tanrı'nın bile masumiyetini kaybetmeden bakamayacağı kalpler vardır.

ümitle malulüzdür, hep bekleriz; hayat da, cevher haline gelen bekleyiştir sadece. ebediyen askıda kalmaktansa, tarafsız bir ilah ya da kadavra durumuna indirgenmektense her şeyi bekleriz, hiçliği bile. böylelikle, tamiri imkansız'ı kendine düstur edinen yürek, bundan hala sürprizler umar. insanlık, onu yadsıyan olayların içinde aşıkane yaşar.

hayat bir uygarlığın yegane saplantısı haline geldiğinde, o uygarlık düşüşe geçer.

aynı anda hem doğru hem saçma olmayan hiçbir görüş, sistem ve inanç yoktur; bu durum, o görüşe katılmamıza ya da ondan kopmamıza bağlıdır. 

insanlık sadece kendini telef edenlere tapmıştır.

yokluk fikri, emek veren insanlığa özgü bir şey değildir. zahmet çekenlerin, kalıntılarını tatmaya ne zamanları ne de istekleri vardır; talihin sertliklerine ya da bönlüklerine boyun eğerler; ümit ederler. ümit bir köle meziyetidir.

her azizin içinde bir noter vardır, her kahramanda bir bakkal, her şehitte de bir kapıcı.

can sıkıntısı, hiçbir inanç adına yaşamayıp hiçbir inanç adına ölmeyenlerin çektikleri azabın adıdır.

zihni uyanık tutmak için sadece kahve, hastalık, uykusuzluk ya da ölüm saplantısı yoktur; sefalet de en az bunlar kadar katkıda bulunur.

hayat, burukluğun tahrip ettiği bir mucizedir.

nerede tükettin ömrünü? bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet -geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. iz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?

7.12.16

le hérisson

mona achache

"tüm mutlu aileler birbirine benzer. ama mutsuz ailelerin her biri kendine özgüdür." (tolstoy)

benim adım paloma. 11 yaşındayım. paris'te zenginlerin oturduğu bir apartmanda yaşıyorum. ebeveynlerim zengin, ailem zengin; dolayısıyla kız kardeşim ve ben de zenginiz. ama, buna rağmen, bütün bu şans ve zenginliğe rağmen çok uzun zamandır biliyorum ki gidilecek son nokta bir balık kavanozu. yetişkinlerin sinekler gibi aynı cama çarptıkları bir dünya bu. önemli olan ölüm ya da hangi yaşta öldüğün değil tam o anda ne yaptığındır. sonun kavanozdaki balık gibi olmamalı. hiçbir şeyin anlamı yoksa bile aklın bununla yüzleşmesi gerekir.

tanrım, işte geliyorlar. anna'yı duyabiliyorum. hayatını kavanozdaki bir balık gibi geçirdi ve plastik bir torbada bitirdi.

satrançta kazanmak için öldürmek gerekir; oysa go oyununun en güzel yönlerinden biri: kazanmak için, yaşamalısınız; ama rakibiniz de yaşayacak. ölümle yaşam iyi ya da kötü inşa edilmiş bir yapının sonuçlarıdır. ve önemli olan, iyi inşa etmektir.

ölme kararı alındığı zaman öyle gerektiği düşünülür. huzura giden ince bir geçit, yumuşak bir akış gibi. yetişkinler ölümle uzlaşmakta oldukça zorlanırlar; oysa dünyanın en alelade olayıdır bu. yanlış anlaşılabilecek bir karar verirken hiçbir şey şansa bırakılmaz. bazı  insanların, en çok arzuladıkları projelere bile ne kadar hızla karşı gelebildiklerini tahmin edemezsiniz.

bayan michel bana küçük bir kirpiyi anımsatıyor. dışında dikenlerden zırhı var, gerçek bir kale yapmış. ama bana öyle geliyor ki, içten içe sahte bir uyuşukluğa sahip hat safhada yalnız ve son derece şık olan o küçük yaratık kadar zarif ve hassas biri.

hayatın içinde hepimiz kirpiyiz. ama genellikle, zarafetten yoksunuz.

yoko ozu. bay kakuro ozu'nun torunu. güçlü bir japon ailesinin zengin ve tek mirasçısı. zengin bir bankacının oğluyla evlenmek için  eğitimini bırakacak. 3 detoks kürü aldıktan sonra mikroptan arındırılmış bir ortamda 4 çocuğunu yetiştirecek. yoko ozu, hayatının sonunda boşanmış, alkolik, milyarder ve depresif olacak.

bazı insanlar pencereden atlayarak intihar ederler. bana göre mantıksız bir şey bu. canımın acımasını hiç sevmem. acı çekmeyi kesmedikten sonra ölmenin ne anlamı var?

burada lucien'in hastalığının büyük bir önemi yoktu. pierre athens'in ölümü haksız bir dram ama bir kapıcının ölümü günlük akıntıda küçük bir çukurdu.

yapabilsem, gülerdim. ama manuela'yı düşünüyorum. çünkü hayatının sonuna kadar kuru temizleme kamyonunun bana çarpmasından ötürü hep kendini suçlayacak. elbiseyi çalmanın cezası. ne aptalca. hala gülme hissi var içimde. ölümün insana biraz aklını kaybettirdiğine inanmak lazım. kakuro, kalbim yumağın içine kıvrılan bir kedi yavrusu gibi sıkışıyor. sizinle son bir kadeh saké içmeyi çok isterdim. bir hayatın değerine nasıl karar verilir? paloma, umarım senin hayatın vaatlerini yerine getirir.

6.12.16

psikoloji nedir?

alfred adler

bir çocuk ilk dört ya da beş yaş içinde ruhsal çabalarını birleştirip ruhla beden arasındaki temel ilişkileri oluşturur. ileride pek yerinden oynatılmayacak bir yaşam üslubunu benimser, duygu dünyasında ve bedeninde bu yaşam üslubuna uygun bir havanın doğmasını sağlar. böyle bir gelişim, çevreyle az ya da çok ölçüde bir işbirliğini içerir; bizler de bu işbirliğinin derecesine bakarak bir insanı anlayabilir, onun hakkında bir yargıya varabiliriz. tüm başarısızlıkların başta gelen ortak nedeni, toplumsal işbirliği yeteneğinin fazla güçlü olmayışıdır.

yetersiz organlar pek çok aksaklığı beraberinde getirir; ama bu aksaklıklar insanın asla yakasını kurtaramayacağı şeyler değildir.

yaşantılar, başarı ve başarısızlığın kaçınılmaz nedeni değildir. bizi sıkıntıya sokan, yaşantılarımızdan kaynaklanıp travma olarak niteleyeceğimiz şok değildir, tersine biz kendimiz yaşantılarımızı amaçlarımıza hizmet edecek biçime sokar, yaşantılarımıza verdiğimiz anlamla kendimizi belli bir yazgıya yükümlü kılarız. bu anlamın ise, tek başına belli yaşantıları gelecekteki yaşamımıza temel yapmamız durumunda her zaman bir hatayı içerme olasılığı vardır. belli bir durum, yaşantılara vereceğimiz anlamı belirlemez, biz durumlara vereceğimiz anlamla kendi kendimizi belirleriz.

öte yandan çocuklukta geçen öyle olaylar vardır ki bizi sık sık çok hatalı anlamlandırmalara götürebilir. bu olayları yaşayan çocuklardan büyük çoğunluğu, sonunda hayatta dikiş tutturamayan kimseler olup çıkarlar. yetersiz organlarla dünyaya gelen, bebeklik döneminde çeşitli hastalıklar geçiren, değişik nedenlerle güçsüz kalan çocukları özellikle buna örnek gösterebiliriz. böylesi çocuklar fazlasıyla ağır bir yük taşır sırtlarında, yaşamın anlamının başkaları için yararlı işler yapmak olduğuna akıl erdirebilmeleri kolay değildir. yanıbaşlarında biri bulunup kendi üzerlerine çevrilmiş dikkatlerini başkaları üzerine yöneltemeyip onların başkalarıyla ilgilenmelerini sağlayamayınca, belki kendi duygularıyla uğraşmaktan hiçbir zaman kendilerini kurtaramayacaklar, ileride kendilerini başkalarıyla karşılaştırdılar mı bir yılgınlığa kapılacaklardır. hatta günümüz uygarlığında öyle olabilir ki arkadaşlarının acıması, alay etmesi ya da yadsımasıyla içlerindeki aşağılık duygusu daha da güçlenir. bütün bunlar öyle durumlardır ki onların kendi içlerine kapanıp, toplumumuzda yararlı bir rol oynama umudunu elden çıkarmalarına ve bizzat dünya tarafından kendilerini aşağılanmış hissetmelerine yol açabilir.

başarı vaat eden tek tedavi yöntemi, eskisinden güçlü bir toplumsal bilince yer veren daha cesur bir yaşama bireyi alıştırmaktır. ayrıca, toplumsal bilinci nevrozlara karşı eğilimden bizi koruyacak tek güçtür. bu yüzden çocukları toplumsal bilinçle donatacak gibi eğitip bu yönde onları cesaretlendirmek, onların kendi yaşıtlarıyla özgürce ilişki kurmalarına, toplumsallık duygusunu geliştirecek ödevler üzerinde çalışıp oyunlar oynamalarına izin vermek son derece önemlidir. toplumsal bilincin gelişmesinin karşısına çıkarılacak her engel, alabildiğine ciddi sonuçlar doğuracaktır.

psikoloji, vücudu üzerindeki dış etkiler karşısında bir insanın takındığı tutumun anlaşılmasıdır. değişik insanlarda ruh yapısındaki büyük farklılıkların nasıl ortaya çıktığını da bundan böyle açıklamaya çalışabiliriz. çevresine gereği gibi uyum sağlayamayan ve çevrenin beklentilerini karşılamada zorlanan bir vücut, genel olarak ruh tarafından bir yük gibi algılanır. bu yüzden, organları doğru dürüst gelişememiş çocuklar ruhsal gelişmelerindeki ciddi aksaklıklarla boğuşup durur.

böyle çocukların ruhları, kendilerine bir üstünlük sağlayacak düşüncesiyle bedenlerini devindirmekte hayli güçlük çeker. başkalarının ulaştığı bir başarıya ulaşabilmek için, başkalarının harcadığından daha büyük ölçüde ruhsal çaba harcamaları, ruhsal konsantrasyonlarının da başkalarınınkinden daha ileri düzeyde olması gerekir. bu da ruhu aşırı yük altında bırakır; ruh kendi kabuğuna çekilir, benmerkezci bir niteliğe bürünür. organ yetersizliği ve devinim güçlükleriyle sürekli uğraşıp duran bir çocuk, kendi dışındaki nesne ve insanlara doğru dürüst ilgi gösteremez. başkalarını düşünecek ne zaman, ne de olanak bulur; dolayısıyla, kendisinde yeterli ölçüde bir toplumsallık duygusunu ve başkalarıyla işbirliği içinde çalışacak gücü geliştiremez.

bu durumda psikolojiinin bir başka tanımını yapabiliriz: psikoloji, toplumsal işbirliğindeki yetersizliklerin anlaşılmasıdır. ruh bir bütün olduğuna ve aynı yaşam üslubunu ruhun bütün dışavurumlarında kendini açığa vurduğuna göre, bir insanın bütün duygu ve düşüncelerinin yaşam üslubuyla uyum içinde bulunması gerekir.

insanı güçlüklerle karşı karşıya bırakan ve onun hayrına sayılmayacak duygulara rastlamamız durumunda bunları tek başına değiştirmeye girişmenin hiçbir yararı yoktur. söz konusu duygular o kimsenin yaşam üslubunun bir dışavurumudur ve ancak yaşam üslubunda bir değişikliğe gidilerek ortadan kaldırılabilir.

insanlar arasındaki ruhsal farklılıkları anlamamızı sağlayacak en iyi anahtar, toplumsal işbirliği yeteneğinin gelişim derecesinin belirlenmesidir.

4.12.16

kaplanın karısı

tea obreht

yetişkinler öldükleri zaman korku içinde ölürler. senden ihtiyaçları olan her şeyi alırlar. ama çocuklar hep yaşayageldikleri gibi ölürler: umut içinde. neler olduğundan haberleri yoktur; bu yüzden de hiçbir şey beklemezler, ellerini tutmanı istemezler. ama sen, onların senin ellerini tutmalarına ihtiyaç duyarsın.

dörtyol ağızları, hayat patikalarının buluştuğu, hayatın değiştiği yerlerdir.

savaşınızın bir amacı varsa eğer -sizi bir şeylerden kurtarmak, masumiyetine inandığınız insanlar uğruna çabalamak gibi- bir sona erme umudu da vardır. savaşınız çözülme içinse -adınız, kanınızla bağlandığınız yerler, adınızın bir toprak parçası ya da olayla ilişkilendirilmesi yüzünden ise- nefretle, kuşaklar boyunca nefretle beslenen ve kendinden sonrakileri de besleyen insanların yavaş yavaş ilerlemesidir söz konusu olan. işte o zaman, savaşın sonu yoktur, dalgalar halinde gelir ve aksi yönde umut besleyenleri faka bastırmayı daima başarır.

hiçbir şey hamile bir kadından daha sevimli olamaz.

3.12.16

yara

william shakespeare



yarayla alay eder, yaralanmamış olan

doğduğumuzda ağlarız
çünkü bu büyük maskaralar sahnesine çıkarız

doğru yolda bir kişiye
yoldan sapan bir milyon kişi düşüyor yeryüzünde

en sefil dilencinin bile
ihtiyacından fazlası bulunur çıkınında

doğruya renk gerekmez, onun rengi kendindendir
güzellik fırça istemez kendi resmini çizmeye
katıksız olursa ancak, mükemmel hep mükemmeldir

gerçek ümit kuş gibidir; kanat açıp uçtuğunda
kralı ilah yapar, sıradan insanı da kral

hırsızca kaçıp gitmek suç sayılmaz
yüreklerin taş kesildiği yerden

2.12.16

ne anlatayım ben sana!

ece temelkuran

başkalarının hikâyelerini dinlemeyenler, bir gün hikâyelerini anlatacak kimse bulamayabilirler.

ihtiyar erkekler ağladığında bir krallık yıkılır yüzlerinde.

şeyleri birbirinden başka biçimde tarif eden insanlar aynı hayatta başka başka hayatlar görürler. hayatlarımız aslında dillerimizin birbirinden söküldüğü yerlerden sökülürler. artık birbirimize tercüme edilemez, birbirimize değmeyiz. yollarımız böyle ayrılır işte, hayatlarımız çatallanır.

vakitsizlik, sorgucuların ve tek kelimelik cevaplar isteyen soruların bizi kendi dünyalarına çekmek için söyledikleri bir yalandır. oysa yeryüzü binyıllardır öğretti ki bize; insan, insanlardan uzun sürer. ömürden daha uzun bir şeydir hayat.

kimse aslında kimsenin yerine koyamaz kendini. çünkü herkes kendidir, kimse bir başkası olamaz. tahmin edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin ve bazen hakikaten de hiç anlamayabilirsin. yapabileceğin tek şey bilmeye çalışmak, en başta da söylediğim gibi, birbirimizin hikayesinden haberli olmak, dinlemek ve duymaktır. insana düşen, en anlayamadığının varlığını kabul etmek, göz göze gelmeyi göze almaktır.

insan emek verdiği şeyi seviyor. iğneyle kuyu kazıyorsun. babalık ise hariçten bir duygu.

mehmet bekaroğlu: insanlar kendilerini o kadar yalnız ve çaresiz görüyorlar, o kadar anlam boşluğuna düşüyorlar ki, kendilerini feda ederek ayakta durmaya, var olmaya çalışıyorlar.

her kötü hikâye, yanında hayata dair bir bilgiyle gelir.

bütün korkularımız arasında biz, en çok birbirimizden korkarız. biz, birbirimize değeceğimiz yerlerimizde şüpheci ve saldırgan uç beyleri besleriz. birbirimize değmeye yarayan derimizde ve dilimizde teyakkuz halindeyiz. derimizde ve dilimizde beslediğimiz uç beylerimiz, beslendikçe semiriyor, semirdikçe ülkelerini ve barbarlıklarını genişletiyorlar içimize doğru. biz artık şüphe, korku ve öfkeden müteşekkiliz.

mucizevidir, görebileceği her şeye karşı bir direnç uyur insanoğlunda.

1.12.16

hayat

erica jong

hayat ne bir trajedi ne de bir komedidir. her ikisinin karışımıdır. hem yumuşak pişmiş etlerin hem de ağzı yakan biberlerin bir arada sunulduğu bir şölen sofrasıdır. kokmuş etlerle seçkin meyveler, egzotik baharlar ve soslarla tatsız köy yemekleri bir aradadır.

üzüntü hem çok sert hem de çok kaprisli bir efendidir. cenaze evlerindeki kanepelerin üzerinde yer alan zina olayları, balayı yatağında yer alan sevişmelerden bile fazladır. çünkü sevinç, kalplerimizi havalara uçururken her zaman cinsel ilişkiye sürüklemez. ama üzüntü bizi aşağıya doğru çektiği için insan vücudunun alt kısımlarının çağrısına daha fazla yaklaştırır. duyduğumuz acıyı bir yerlerde boşaltmak ihtiyacıyla kıvranırız ve yatak da genellikle buna en uygun yer olur.

şerefsizlik, ölümle karşılaştırılamayacak kadar önemsiz bir şeydir. hayat sürdükçe, şeref de yeniden elde edilebilir. hayata orospu olarak başlayan düşeslerin sayısı hiç de az değildir. ama hayat olmadı mı şerefin ne yararı olur? şeref açları doyuramaz, donanları giydiremez, hastaları iyileştiremez. şeref tıpkı göğse takılan madalyalara benzer. rehinci kabul etmez onu. sizi ne ısıtır ne doyurur. bir kol saati bile ondan iyidir.

insanoğlunun tüm saçma korkuları arasında en saçması, geleceğe duyulan korkudur. korkmakla geleceği kontrol altına alamayız. aldığımızı sansak da alamayız. kaygılar ve korkular, bir falcının kehanetleri kadar etkisizdir. ama biz yine de bu duygulardan vazgeçmeyiz.

burası çok zulme, az adalete tanık bir dünyadır. kardeşlerinden yardım umanın vay haline! daha yelkenini açmadan köpek balıklarına yem olur. toplum hayatı da doğadaki hayattan farklı değildir. insan hayatı kısadır, kötüdür, kabadır ve içi korkularla doludur. kalbine göre yaşayanlar bu hayatı daha da kısaltır, daha çok korkuyla doldururlar. kafayla yaşayanlarsa zevklerini artırırlar. öldüğümüz zaman yanımıza kar kalan tek şey birkaç iyi düzüşmedir.

29.11.16

uzun lafın kısası

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

alexandre dumas: ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.

we ling kung: yetkin kişinin arayışı hep benliğindedir. küçük adam hep başkalarından alır.

maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

william faulkner: her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.

oğuz atay: kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür.

charles bukowski: evlilik onaylanmış düzüşme demektir ve onaylanmış düzüşmeler, hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olmaya başlar, bir iş haline gelir.

robin sharma: gerçek anlamda aydınlanmış kişiler, hiçbir zaman başkalarına öykünmez. bunun yerine onlar kendilerinin önceki halini aşmaya çalışırlar.

james baldwin: insana yalnızca bir kadının verebileceği bazı şeyler vardır.

sun tzu: askerlerini kaçışın olanaksız olduğu noktalara sür ki, ölesiye savaşsınlar. ölümle karşı karşıya olan bir askerin beceremeyeceği iş yoktur.

gerard de nerval: bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.

voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?

26.11.16

kaybın türküsü

kiran desai

canavarlıklar hep haklı bir davanın görüntüsü altında işlenir.

eski şarkılar gibisi yoktur.

aşk, duygunun kendisinden çok onun sızısı, beklentisi, inzivası ve çevresindeki şeylerdir.

en büyük sevgi hiçbir zaman belli edilmeyen sevgidir.

beyaz kadınlar gençken iyi görünür; ama çabuk çökerler; kırkına geldiler mi çirkinleşirler, saçları dökülür, her yerleri kırışır, şu lekelerle damarlar da cabası.

bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.

sürülecek yağ azsa ekmeğinizin yağsız kalmasını göze almak zorundasınız. güçlüler kazanır ve yağı da onlar kapar.

köle olarak yaşamaktansa ölmek yeğdir.

güzel huylu olmak eskiden kızlar için bir gurur meselesiydi.

bu hayatta tek parça kalmak istiyorsan düşüncelerini durdurmalısın; yoksa suçluluk ve acıma duyguları senden her şeyini alır, seni bile.

kıyı insanları iç taraftakilerden daha akıllı olurlar.

aşk böyle akışkan bir şeydi işte: onun kararsız bir nesne olduğunu, değişmez bir hakikat olmadığını yeni öğreniyordu. ihanete açık, neyin içine doldurulursa onun şeklini alan oynak bir şeydi. kendini tutup onu değişik kaplara doldurmamak çok zordu. çünkü türlü amaçlara hizmet edebiliyordu. keşke onunla kendini zaptedebileceği bir şey olsaydı. yoksa şu haliyle onu gerçekten korkutmaya başlamıştı.

20.11.16

adsız sansız bir jude

thomas hardy

kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

kendini bilen bir erkek, bir kadının oyunlarına, işvelerine kendisini kaptırsa bile, sonunda ipi koparır.

hayat kitaptan öğrenilmez, yaşamak gerek.

bilgi bir savunma aracıdır, para da öyle; yalnız, bilginin üstünlüğü şudur ki, parası olana bile hayat veren odur.

bir erkeğin ellerinde yaptığı işin izlerini görmek çok hoş bir şeydir.

dünyanın en ateşli, en erotik şairlerinin çoğu günlük hayatlarında kendilerini tutmayı çok iyi bilen insanlardır.

iyilikseverlik kendi soyundan olanların peşine düşmez.

insanlar, doğal güçlere karşı koyamayacaklarını bile bile, birçoğu da bir aylık mutluluğu bir ömür boyu rahatsız olmak pahasına elde ettiklerini belki bildikleri halde, gene de evleniyorlar.

gülmek her zaman yanlış anlamaktan ileri gelir. doğru dürüst bakacak olursak yeryüzünde gülünecek hiçbir şey bulamayız.

16.11.16

günlükler

max frisch

vicdanımız ne kadar güçlüyse çöküşümüz de o kadar kesindir.

aşık insan her şeyi ilk kez görmüş gibidir. aşk bizi her türlü tasarıdan özgür kılar. işte sevdiğimiz insanla baş edemeyişimizdeki asıl heyecan, macera ve gerçek gerilim de budur; onu sevdiğimiz için, onu sevdiğimiz sürece.

her üniforma insanın karakterini bozar.

sürekli akan bir şerit üzerinde yaşıyoruz ve kendi kendimizi telafi etmek ve bir anlığına hayatımızı düzeltmek umudu yok. kabul etmesek de geçmiş bizi en az bugün kadar belirliyor.

birini övmek kadar zor bir şey yoktur hayatta.

insan, en azından ortaya çıktığı anda ve yerde doğru olan düşüncesini gizlemeyerek ve yazarak bu düşüncesine sahip çıkar. ve iki gün sonra tam aksini düşündüğünde, daha akıllı olacağını umut etmez. insan neyse odur.

dürüst olmak yalnız olmaktır.

önemli olan, sözcüklerin arasındaki ifade edilemeyen beyaz alandır. sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz.

insanın edebiyle vazgeçmeden önce denemesi gereken şeyler vardır.

ancak işimizin bizi terk ettiği zamanlarda, mümkün olduğunda niye çalıştığımızı anlıyoruz. işimiz, bizi sabahları aniden ve acımasızca uyandıran, korkulardan koruyan, bizi çevreleyen labirentte ilerlememizi sağlayan tek şeydir; ariadne'nin ipidir.

"her harabenin kendine özgü bir çekiciliği vardır." (cesario)

bir şeye kanaat getirmiş insan, her şeyin üstesinden gelir. kanaatler, canlı-hakiki şeyler karşısında en iyi korunaktır.

kadın, doğası gereği oyuncudur.

insanın yaşadığı, idrak ettiği şeylerin çoğu sezilerdir; yaşamanın diğer bölümünü oluşturan hatırladıklarımız bile çok daha azdır bundan. böyle olmasaydı hiç edebiyatçı olmaz, sadece muhabirler olurdu.

bize ait olmayan tesadüfler yaşamayız. sonunda payımıza düşen, vadesi gelmiş olanlardır.

yol

seneca


korktun mu saldıracaksın, en güvenli yoldur bu
başa gelen değil, niyettir insanı iffetsiz kılan
ölümü asla saklayamazsın, ölmek isteyen birinden
arzulanan bir şeye yas tutmak, onurlu olamaz
ölümlerin en iyisidir, sevdiklerinin gözyaşları arasında ölmek

14.11.16

bireyselleşmiş toplum

zygmunt bauman

"toplum, insan hayatının önemli olduğuna dair bir mit, cüretkar bir anlam yaratma girişimidir." (ernest becker)

henry ford: tarih oldukça saçmadır. gelenek istemiyoruz. bizler bugünü yaşamak istiyoruz. dikkate alınabilecek yegane tarih bugün yapmakta olduğumuz tarihtir.

sigmund freud: uygarlık insanın mutluluk olanağının bir bölümünü bir parça güvenlik ile takas etmiştir.

"birey yurttaşın en kötü düşmanıdır." (tocqueville) birey, "ortak çıkar", "iyi toplum" ya da "adil toplum" konusunda kayıtsız, kuşkucu ya da ihtiyatlı olma eğilimi gösterir.

knud logstrup: hiç kimse önceden verilen direktifleri uygulamaya ve gerçekleştirmeye özen gösteren kişiden daha düşüncesiz değildir.

karl marx: tarihi insanlar yapar; ancak seçtikleri koşullar altında değil.

jeffrey weeks: insanlık gerçekleştirilecek bir öz değil, en geniş anlamda insanlığımızı oluşturan çeşitli bireysel projelerin, farklılıkların ifade edilmesiyle geliştirilecek pragmatik bir yapı, bir perspektiftir.

henry ford: egzersiz saçmadır. eğer sağlıklıysanız ona ihtiyacınız yoktur; eğer hastaysanız, zaten yapamazsınız.

bir nesnenin değeri onun edinilmesindeki zorlukla ölçülür.

sigmund freud: mutluluk, büyük ölçüde bastırılmış ihtiyaçların tatmininden gelir.

"hedefe ulaştığım zaman özgürlüğümü kaybederim; birisi olduğum zaman kendim olmaktan çıkarım." (zbyszko melosik / tomasz szkudlarek)

seneca: en çabuk gerçekleşen haz aynı zamanda ilk yok olandır.

ludwig wittgenstein: hiçbir ıstırap çığlığı tek bir insanın çığlığından daha büyük olamaz. hiçbir ıstırap tek bir insanın çekebileceği acılardan daha büyük olamaz. bütün gezegen tek bir candan daha büyük bir acı çekemez.

victor hugo: ütopya, yarının gerçeğidir.

"şimdi" hayat stratejisinin parolasıdır. böylesine güvenliksiz ve kestirilemeyen bir dünyada, akıllı ve becerikli gezgin hafif seyahat eder ve kendi hareketlerini kısıtlayan herhangi bir şey için asla gözyaşı dökmez.