arnon grunberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arnon grunberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.10.2016

tirza

arnon grunberg

üç yıl önce, karısının evden ayrılmasından birkaç hafta sonra tirza bir akşam yemeğinde, "baba ben ne zaman bekaretimi kaybedeceğim?" diye sormuştu.

tatlısını yemekte olan hofmeester, bu panna cotta'yı birkaç sokak ilerdeki tatlıcıdan almıştı, soruyu duyduğu zaman yemesini kesti. saatine baktıktan sonra, "herkesin bekareti bozulur." dedi, "er ya da geç herkesin başına gelir bu tirza."

"sınıfımdaki hemen hemen bütün kızların bekareti bozuldu. benimki ne zaman olacak? sen her şeyi bilmiyor musun?"

"her şeyi değil; hatta az bile biliyorum." kaşığını ağzında temizleyip masaya koydu. panna cotta ilk verdiği tadı vermiyordu.

"ama her şey hakkında bir fikrin var, değil mi? en tuhaf konularda bile fikrin var. peki benim bekaretimin bozulmamış olmasıyla ilgili ne düşünüyorsun? sınıfta zavallılar, sivilce suratlılar ve inekler hariç bütün kızların bekareti bozuldu, benim dışımda. buna ne diyeceksin?

hofmeester çatal bıçağına baktı. küçük kızıyla baş başaydı, sadece onunla kalmıştı.

"her şey bir nedenle olur." dedi. "eğer olmuyorsa onun da bir nedeni vardır. henüz bekaretinin bozulmamış olması doğru kişiye rastlamamış olmandan kaynaklanıyor."

tirza iç çekti. püfff, dedi sonra yine, püffff. tirza'nın tabağında daha yarım panna cotta duruyordu, kaşığıyla onu üçe böldü. "bu çok saçma baba, demode. söz konusu olan, doğru kişinin bekaretimi bozması değil. bekaretimin bozulması. tek mesele bu. bana yardım etmeni istiyorum. bana, bekaretimi kimin bozması gerektiğini söylemeni istiyorum."

hofmeester, ciddi bir diş ağrısı çekiyor gibi yüzünü ellerinin arasına aldı.

tirza'ya baktı, küçük zeki kızının bekaretini rastgele birisi bozmamalıydı. eskiden çok yüzerdi tirza. yarışmalara bile katılmıştı. haftada üç gün işten geldikten sonra onu bisikletiyle zuider havuzuna götürürdü. o da kızı gibi fanatikti. hayır ondan daha fanatikti. kızları onun yapmadığını yapmalı, ihmal ettiği şeyi ya da koşullar gereği yapamadığını yapmalı ve başarılı olmalıydılar. hofmeester hakkında her şey söylenebilirdi ama dünyada sadece başarılı olanlara yer olduğunu bilmemekle suçlanamazdı. geriye kalanlar bitiriliyor ya da kenara itiliyordu, sıkılmış bir şekilde köşeye atılıyordu. hatta başarılı olanlar bile bu kadere karşı duramıyorlardı.

tirza hasta olana kadar devam etti, sonra yüzmeyi bıraktı.

"uygun olan bütün oğlanların adını saymaya başlayacağım, sen bana, 'tamam, dur' diyeceksin, olur mu? böyle yapalım mı? yoksa ben seçemiyorum, ne yapayım bilemiyorum."

yerinden kalkıp babasının arkasına geldi ve ona sarıldı.

hofmeester oturmuş panna cotta'sına bakıyordu, elleri hala yanaklarına dayalı, kızını dinliyordu. karısı belki şimdi telefon eder diye düşündü, tam o sırada ve bunca hafta nerede olduğunu açıklar.

"bana yardım etmelisin." dedi tirza. "babalar bunun için yaratılmamış mıdır? hadi bana yardım et öyleyse baba."

"tirza, kendine gel, bırak bu acayiplikleri. lütfen, saçmalama artık. panna cotta'nı ye."

tirza babasının iskemlesine arkadan sıkı sıkı dayandı.

"şimdi oğlanların adını saymaya başlıyorum, kısa bilgi de vereceğim. hazır mısın? david, kahverengi düz saçlı, yaklaşık bir yetmiş dört boyunda."

"hayır" diye bağırdı hofmeester. "hayır tirza. git otur yerine. bırak bu saçmalığı. git otur." eliyle masaya vurdu.

tirza onu bıraktı ve yerine gitti.

bir süre ayakta durdu ve ayaktayken panna cotta'sından bir lokma aldı.

"üzülme baba" dedi. "lütfen üzülme. sadece bekaretimden kurtulmayı çok istiyorum, hepsi bu. ben çirkin miyim? değilsem neden olmadı o zaman?"

hofmeester da tatlısından bir lokma koparttı. tirza iskemlesine oturdu. ellerini sildi; oysa silecek bir şey yoktu, sonra yine yanaklarına yapıştırdı.

"çok güzelsin tirza." dedi. "müthiş güzelsin, bunun konuyla bir ilgisi yok. ancak oğlanlar utangaçtır; ancak ileri yaşlarda bu utangaçlıklarından kurtulurlar; hatta kimisi hiçbir zaman kurtulamaz. onları rahatlatmalısın."

"nasıl yani?"

hofmeester elleriyle gözlerini kapattı, onu almanya'daki kliniğe götürdüğü günü hatırladı, hayatında ilk defa dua etmişti. kelimelerle değil, vızıldama şeklinde, kulağının içinde kocaman bir böcek vızıldıyor gibiydi.

tirza tekrar, "nasıl yani?" diye sordu. "gençleri nasıl rahatlatmam gerekiyor? çok tuhaf davranıyorlar."

ellerini gözlerine daha da bastırdı. vızıldama durdu. "unutmamalısın ki" dedi yavaşça, "onlar senden biraz korkarlar. onlar aslında her şeyden korkarlar ama en çok senden korkarlar. bu nedenle seçtiğin genci sizi kimsenin göremeyeceği gizli bir yere götürmelisin. orada ona yavaşça dokunmalısın. önce ürkebilir. ne olursa olsun, sen hiç ürkme. ona yeniden dokun ve kulağına "adım tirza ve senden hoşlanıyorum." demelisin.

ellerini gözlerine daha da bastırdı, bu şekilde ellerinin gözyaşlarını içerde tutarak parmaklarının arasından sızmasını ve bahçede çalışırken kullandığı ellerinin arasından dış dünyanın gözleri önüne serilmesini önlemeyi ümit ediyordu.

"peki sonra ne olacak, ben bunu söyledikten sonra?"

"sonra" dedi hofmeester yutkundu. "seçtiğin gencin üzerinde tişört ya da gömlek ne olacak bilmiyorum ya da ceket?"

"gömlek."

"o zaman, gömleğinin düğmelerini en üst düğmeden başlayarak yavaş yavaş açmalısın. belki buna karşı koyacaktır ya da gitmek isteyecektir, o zaman kolundan tutup 'kaçma çünkü ben tirza'yım ve senden hoşlanıyorum.' demelisin.

"peki sonra, devam et."

hofmeester devam edemiyordu. aklı başından gitmiş gibiydi. gözlerinin şiştiğini ve kızardığını hissediyordu, elleri ıslak ve yaşlıydı.

"sonra" derin bir nefes aldı. sonra yine nefes aldı. "sonra sarılmalısın, onun ne kadar korktuğunu unutma, kadın olduğun için sana duyduğu korku ölüm korkusundan daha fazla. sonra onu hissetmelisin, nasıl durduğunu hissetmelisin, onu koklamalısın, öpmelisin, bedenini bedenine iyice yaslamalısın, onu sıkı sıkı tutmalısın, elinden kaçmak ister gibi olursa daha da sıkı sarılmalısın. unutma, o da kendisine birisi sarılsın ister, sen güçlü olmalısın, tek çözüm bu. sonra da ona 'sen de kimsin? ben tirza'yım ve senden hoşlanıyorum ama sen kimsin?' demelisin.

tam o anda hofmeester'ın ağzından sis düdüğü gibi bir ses yükseldi. kısa ama güçlüydü, kilometrelerce öteden duyulacak gibi bir sesti. tirza ayağa kalkmıştı, kendi sesinden irkilen hofmeester da ayağa kalkmıştı.

"ne oldu baba?" diye heyecanla sordu. "ne oldu?"

gözyaşlarını görecek diye korku içindeydi, kızına sarıldı. onu saçlarından, kulaklarından, burnundan, yanaklarından, dudaklarından öptü. "bir şey yok tirza" dedi. "hayal gördüm galiba, garip düşünceler geldi aklıma. ama bir şey yok. her şey güzel olacak. her şey."

bahçe kapısını açtı ve kızını, aslında ceketsiz çıkmak için soğuk olan bu havada, bahçenin karanlığına çıkarttı, bu şekilde kızarmış gözlerini görmeyeceğini ümit ediyordu.

"demek böyle yapmalıyım." dedi tirza, ıslak çimenlerin üzerinde yan yana dururken.

"evet, böyle yapmalısın." dedi hofmeester, başını ters tarafa çevirmiş bahçedeki kulübeye ve willemspark sokağındaki evlere bakarken.

"peki oğlanlar benden neden korkuyorlar?"

karşı sıradaki evlerden birindeki odada ışıklar söndü, çocuk odası olmalıydı bu. kitap okuma saati sona ermişti.

başını ondan tarafa tamamen çevirmeden "çünkü senin erişilmez olduğunu düşünüyorlar da ondan. seni kırdıktan sonra artık senden korkmayacaklar."

tirza, parmaklarının üstünde yükselerek babasının kulağına, "adım tirza ve senden hoşlanıyorum." diye fısıldadı.

4.09.2015

tirza

arnon grunberg

eğer gidebilecek bir yerin kalmadıysa, o zaman oyun bitmiş ve sen hakikate ermişsin demektir.

elinde bıçakla, bahçedeki bitkileri eşeler gibi geçmişini eşeleyemezsin; yoksa aynı bıçakla günün birinde kendini eşelemeye başlarsın.

bu dünyanın en güzel şeyi kitap değil, çocuklardır.

iyi bir anne baba olmanın sırrı, kendini geri planda tutmakta yatar.

eşler kira ödemezler ama kiracılar gibi, sürekli olarak ev sahipleri ile savaş halindedirler. eş ile kiracının ortak tavrı suçlamadır. tehdittir. yiyip bitirmektir. bütün bunların arkasında hastalıklı bir şekilde bağımlılık yatmaktadır.

zor doğumlarda genellikle güzel, olağanüstü bir şey dünyaya gelir.

meraklılık, zekanın göstergesidir; onun için zeki bir çocuğun anne babası da her zaman uyanık olmalıdır. zeki bir çocuğun varsa, kimin kimi makaraya aldığı belli olmaz.

yaşlanmakta olan bir kadından daha ürkütücü bir şey yoktur.

insan mutluluğun hep sonradan farkına varır.

insan bir şeyden ne kadar çok korkarsa kokusunu o kadar iyi alır. bu, hayvanlar aleminin kanunudur.

kurtuluşu ümit ediyorsan, zincire vurulmuş olman lazım. bazıları için zincir ümit anlamına gelir.

bahaneye ihtiyaç duyanlar, kendilerini kaçınılmaz hatalara karşı yeterince hazırlamamış olanlardır.

gerçeği sabote etmek isteyen bir kişinin sadece bozuk bir hafızaya ihtiyacı vardır. insan kendi geçmişinde, yabancı bir ülkeye yaptığı gibi, keşfe çıkmalıdır.

karşılayacak paran yoksa özgürlük ne ifade eder ki? sadece zenginler özgürdür, onların da hepsi değil.

insan kendi kendini yönetebilmeliydi, aksi takdirde bunu onun yerine başkaları yapardı.

bütün gerçekler can yakar, her yıl daha da artarak insanın canını acıtır.

aşk hiçbir zaman suç olamaz.

neyim ben, diye düşündü, neyim? bir topak mutsuzluk, kemik, et ve beyinden oluşan mutsuzluk.

her şeyi hoş gören, karşı koymayan bir adamın içinde kesinlikle gizli bir gurur vardır. yavaş yavaş ayağa kalkan ve hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden birinin duyduğu gurur.

öncü gücün kendini geriye çekmesi, seçkinlerin marjinal pozisyonla yetinmeleri, şirket için ölümcül sonuçlar doğurabilir. asıl kültür, gerçek kültür, rakamların gücüdür, başka bir şey değil. rakamların gücü.

sadece kendini ciddiye alıyordu. cehennem öteki değildi. kendisiydi. cehennem kendi içinde, derinlerdeydi. demir atmıştı, gizleniyordu ve görünmüyordu, canlı canlı ve sıcaktı. kor gibi sıcak.

büyük rus yazarlarını okumaya ne kadar erken başlarsan o kadar iyi olur. nihilizmin özünü genç yaşta alırsan daha sonra yaşamak zorunda kalmazsın.

baş dönmesi, arzu edilmeyen düşüncelerin belirtisidir. gelmemiş olması gereken ve uzaklaştırılamayan düşünceler, bu cehennemdir.

suç işleyen hiç kimse yalnız değildir. nereye giderse gitsin, suç da onunla birlikte gelir.

yemek seçenler zor insanlardır.

kimliğine ilişkin esnek davranabilmelisin. sadece deliler hep oldukları gibi kalırlar.

aletlerle, insanlarla olduğu gibi yavaş yavaş yakınlık kurman gerekir. ne kadar iyi tanırsan yaptırmak istediğini o kadar kolay yaptırırsın.

seks, şahane bir şeydir.

hayatında ilk defa acı ile çaresizlik arasında bir ayrım yapabildiğini düşündü. cansızlık ve neredeyse inme inmiş gibi olmak çaresizlikti; hatta uyuşmak. çaresizlik duygu değil; hatta onun tam tersi, hiçbir şey hissetmiyor olmanın bilincine varmak, duygunun seni bir başına geride bırakarak ellerinden kayıp gitmesi gibiydi.

açlık ve susuzluk el ele gider.

herkes mutsuz. bunun farkına vardığın zaman sorun kalmıyor. mutluluk bir pozdur, bir efsane, partilerde, davetlerde gösterdiğin bir tür kibarlık.

insanlar, hayatlarından bir hikaye oluşturuyorlar. düzeni bu şekilde kuruyorlar. hikaye düzen kurmaya yarıyor. benim oluşturduğum hikaye ise kontrolümden çıkmış bulunuyor.

insan kaybetmeye başlayınca, tutumluluğu da kolayca elden bırakabiliyordu. tutumluluk gereksiz bir kıyafet gibi bir kenara atılabilirdi.

hofmeester kültüre inanmazdı, inançtan söz edilebilirse tabi. kültür nedir? insanın hayatta kalma stratejisi; uyum sağlama ve kendini görünmez hale getirmeye muktedir olması. yoksa buna da mı kültür deniyordu? ne kadar görünmez olunursa o kadar iyiydi. görünmez olan yaralanmazdı.

insanın nihai görevi de zaten bu değil midir? başkalarının onu görmek istedikleri gibi olmak.

yaralanmaz olmak bir erdemdir, insanlar bunu unutmuş görünüyor. hiçbir inancı olmayan kişi yaralanamaz. olaylara yukardan bakabilir. her şeyi olduğu gibi kabul ettiği için tereddüt etmez. yaralanan kişi tereddüde düşer. sen de yaralanamazsın kaisa. sahip olduğun bir şey olmadığı için senden alabilecekleri hiçbir şey yok. sana ne derlerse desinler fark etmez çünkü sen bir hiçsin. hayatına son verseler bile seni yaralayamazlar. aslında sen ölmüş durumdasın.

insanlar sonucu olmayan her şeyi küçük görürler.

sikimdeki kakasını yalarken bütün yüklerimden arınıyordum, bilincim kayboluyor, bu nedenle ne utanç ne de suçluluk duyuyordum. her şeydim ve hiçbir şeydim, tam anlamıyla bir hayvandım. her zaman olmak istediğim ve aslında olduğum gibi bir hayvan. zevkle aşağılama iç içedir. kurtuluş, hastalığımızdan kurtulmamızdır; hastalığımızın iyileşmesi, insancıllığımızdan kurtulmamıza bağlıdır. ve onunla ilgili olan her şeyden, yeniden hep yeni baştan. bu, kurtuluştur. kurtuluş aşağılamaktan geçer.

vurdumduymazlık da bağışlamanın bir yolu olabilir.

bak, buranın ne kadar güzel olduğunu gör. hiç insan yok. sadece kum var. bu çok güzel. işte gerçek güzellik bu, insansız dünya. karanlığı, insanlar oluşturur başka bir şey değil. insanlar karanlığın fay hattıdır, oradan görünen tek ışık canavarın ışığıdır.