pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.
stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.
alain de botton: oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.
danilo kis: yetenek bir tür lanettir. puşkin yeteneği yüzünden öldü. tanrıdan gelen bir armağan kadar kıskanılan bir şey yoktur. yeteneklere az rastlanır; ama niteliksizler yığınladır.
apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.
james joyce: deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.
saul bellow: gerçek hayatta hiçbir şey kusur kaldırmayan bir beklentiyi karşılayamaz ve beklentinin kusursuzluğu iç sıkıntısının en büyük nedenlerinden biridir. çeşitli yetilere sahip, zihinsel yönden ve yaratıcılık açısından üst düzeyde olanlar, kısacası bütün yetenekliler kendilerini on yıllar boyunca bir kümese tıkılmış, silik bir hayat sürmeye mahkum kişiler olarak görürler.
philipp vandenberg: dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.
charles dickens: büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.
oğuz atay: belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler; bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle dışa dönük bir elbise giyerler. yalnız yaşayan insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.
puşkin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
puşkin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29.07.2017
25.06.2016
aşka veda
can dündar
iktidar, her türden defoyu gizleyen parlak bir örtüdür.
insan vücudunda görevini yaparken kanla dolan iki organ var: biri kalp; diğeri erkekte penis, kadında klitoris. aşkı sekse bağlayan en somut kanıt bu galiba.
shakespeare: acıkan şehvet, ruhu ezip geçer.
bu gece tek kişilik sofranıza çift kadeh koyun. izleyin canlı yayında potansiyel katillerin buselerini. siz içtikçe canlansın o güzelim anılar. unutmayın ki, yalnızlığın da kahredici bir tadı var.
modern rus edebiyatının kurucusu sayılan puşkin, kitaplarında romantik şiirlerini yayımlarken günlüğüne pornografik içgüdülerini yazıyordu. puşkin'e ait olduğu iddia edilen gizli günce'yi okurken sevgilisi için söylediği iki cümle dikkatimi çekmişti: "hangi biçimi istersem, o biçimi alabileceğini düşünmüştüm. sadece tanrı'nın yaratış anında hissedebileceği bir coşkuyla doluydum."
ilkbaharda çoğunlukla imkansızlıktır aşkı filizleyen, besleyen; sonbahardaysa fedakârlık.
çocuklara, "aşk nedir?" diye sormuşlar. şöyle demiş afacanlardan biri: "anneannem sırtından hasta olmuştu. eğilemediği için ayaklarına oje süremiyordu. dedem, devamlı elleri titremesine rağmen anneannemin ayaklarına oje sürüyordu. bence aşk budur."
"dost düşman söz eder kendi kavlince
kınanmak yiğit başına
bu ne ayıp ne de yasak
öylece bir gerçek
kendi halinde belki yaşamama sebep" (ahmed arif)
günseli inal: bir toplumda kadın şairin varlığı, o toplumun ilerleme ve uygarlık düzeyi göstergesidir.
inanılmaz bir sahneydi okuduğum: görmeyenler arası futbol müsabakası.. görmeyen bir forvet, görmeyen bir kaleciye penaltı atacak. iyi de kaleyi nasıl "görecek"? işte halis kuralay, ayşe arman'a buna buldukları çözümü anlatıyordu. kale direği niyetine, görmeyen iki insan koyuyorlarmış. penaltıyı çeken bağırıyormuş: "sağ kale direği?" karşıdan ses geliyor: "buradayım!" "sol kale direği?" "ben de buradayım!" "kaleci?" "burada!" şut!
defosuz insan beklentisinin, sadece hayalperestlik değil, aynı zamanda haksızlık olduğunu erken anladım.
refik halit karay, "üç nesil üç hayat" kitabında, "meşrutiyet öncesinde aşk, gizli ah'lar, of'lar, iç çekmeler, iğne ipliğe dönmeler, verem olmalardan ibaretti." diye yazar. delikanlı, yüzünü bile göremeden sevdiği yavuklusuna aşkını ilan etmek için penceresi önüne bir parça kömür, bir limon, bir de kuru ekmek bırakır. kömür, "aşkından yandım kavruldum." demektir. limon, "sevdanla sararıp soldum." kuru ekmek ise, "yeter ki kavuşalım, ömrümce kuru ekmek yemeğe razıyım."
refik erduran ağabeyimiz 70 yaşında amerika'ya gittiğinde, "mavi hapı denediğini açıklayan ilk türk" oldu ve izlenimlerini milliyet'e yazdı. zafer satırlarında, iktidara kavuşmuş bir liderin coşkusu vardı: "ne yalan söyleyeyim, böyle bir deneyimi gençliğimde bile yaşamadım. yüzde 100 değil, yüzde 110 başarı."
nietzsche: insan kirli bir nehirdir. kirli bir nehri, kirlenmeden içine alabilmen için deniz olman gerekir.
sokakta şiddetin, sinemada pornonun hüküm sürdüğü 1970'lerin sonlarında sevgili hocam prof. ünsal oskay, "eros'un ölümü"nden söz ederdi bize, üniversitede. dünya hızla ve acımasızca değişirken yaşadığı ekonomik ve kültürel sarsıntının nedenlerini kavrayacak birikime sahip olmayan kesimlerin nasıl husumete sürüklendiğini anlatırdı. sıradan insan, bu husumeti iktidara değil, en yakınındaki benzerlerine yöneltir; şiddete, kabalığa, zorbalığa başvururdu. kitlelerin ruh sağlığı bozuldukça eziklikten doğan bir üstünlük duygusu ve sadizm öne çıkardı. bu, yaşama sevincinin ölümünün habercisiydi.
mutluyu oynamak, kırık kalplerin ayakta kalma yöntemidir.
o küçük ayrıntılar! sıradan, önemsiz, manasız görünen detayları gündelik hayatımızın. aslında ne çok anlam yüklüdürler ve ne çok gizli hastalığı ele verirler! yıllar önce bir arkadaşım evini terk ederken, "lavaboda sıkılmış diş macunu artıkları görmeye dayanamıyorum." demişti.
"insanın hası, beraberken değil, ayrılırken belli olur." derler.
karacaoğlan, "ay doğup da şafak atmada sandım / meğer yârin düğmeleri çözülmüş," diyerek divan şiiriyle dalga geçer. fecrin onun dünyasında daha somut ve dünyevi bir anlamı vardır. sevgili üzerinden allah'a ilanıaşk etmez; tersine, "öpülmemiş kızların kabul olmaz orucu" diyerek, aşka mani olan bir inanç sistemine posta koyar.
kant'ın dediği gibi, "mutluluk aklın değil, tahayyülün bir idealidir."
aşk -çoğu zaman karın doyurmasa da- hissiyatların en eşsizi, performansın katıksız besleyicisi ve bilinen en iyi ses açıcıdır. aşkla çınlayan yüreğin sesi, semaya vurur.
bugün sevdalılara yollanacak ne kadar şiir, söylenecek ne kadar şarkı, kulaklarına fısıldanacak ne kadar aşk sözcüğü varsa çoğu, sevdası uğruna gemileri yakmayı göze almış cesur âşıkların eseridir.
imajını bozan bir aşk, aşkını gömen bir imajdan evladır. seni ebediyete taşır.
şarkıları, şiirleri, ağıtları hep su üzerineymiş. merak edip sormuş beyaz adam: "niye şiirleriniz hep sudan söz ediyor?" "buralarda en çok suyun yokluğunu çekiyoruz da ondan," deyip gülmüş yerli: "ya sizin şiirleriniz niye hep sevgiden söz ediyor?"
iktidar, her türden defoyu gizleyen parlak bir örtüdür.
insan vücudunda görevini yaparken kanla dolan iki organ var: biri kalp; diğeri erkekte penis, kadında klitoris. aşkı sekse bağlayan en somut kanıt bu galiba.
shakespeare: acıkan şehvet, ruhu ezip geçer.
bu gece tek kişilik sofranıza çift kadeh koyun. izleyin canlı yayında potansiyel katillerin buselerini. siz içtikçe canlansın o güzelim anılar. unutmayın ki, yalnızlığın da kahredici bir tadı var.
modern rus edebiyatının kurucusu sayılan puşkin, kitaplarında romantik şiirlerini yayımlarken günlüğüne pornografik içgüdülerini yazıyordu. puşkin'e ait olduğu iddia edilen gizli günce'yi okurken sevgilisi için söylediği iki cümle dikkatimi çekmişti: "hangi biçimi istersem, o biçimi alabileceğini düşünmüştüm. sadece tanrı'nın yaratış anında hissedebileceği bir coşkuyla doluydum."
ilkbaharda çoğunlukla imkansızlıktır aşkı filizleyen, besleyen; sonbahardaysa fedakârlık.
çocuklara, "aşk nedir?" diye sormuşlar. şöyle demiş afacanlardan biri: "anneannem sırtından hasta olmuştu. eğilemediği için ayaklarına oje süremiyordu. dedem, devamlı elleri titremesine rağmen anneannemin ayaklarına oje sürüyordu. bence aşk budur."
"dost düşman söz eder kendi kavlince
kınanmak yiğit başına
bu ne ayıp ne de yasak
öylece bir gerçek
kendi halinde belki yaşamama sebep" (ahmed arif)
günseli inal: bir toplumda kadın şairin varlığı, o toplumun ilerleme ve uygarlık düzeyi göstergesidir.
inanılmaz bir sahneydi okuduğum: görmeyenler arası futbol müsabakası.. görmeyen bir forvet, görmeyen bir kaleciye penaltı atacak. iyi de kaleyi nasıl "görecek"? işte halis kuralay, ayşe arman'a buna buldukları çözümü anlatıyordu. kale direği niyetine, görmeyen iki insan koyuyorlarmış. penaltıyı çeken bağırıyormuş: "sağ kale direği?" karşıdan ses geliyor: "buradayım!" "sol kale direği?" "ben de buradayım!" "kaleci?" "burada!" şut!
defosuz insan beklentisinin, sadece hayalperestlik değil, aynı zamanda haksızlık olduğunu erken anladım.
refik halit karay, "üç nesil üç hayat" kitabında, "meşrutiyet öncesinde aşk, gizli ah'lar, of'lar, iç çekmeler, iğne ipliğe dönmeler, verem olmalardan ibaretti." diye yazar. delikanlı, yüzünü bile göremeden sevdiği yavuklusuna aşkını ilan etmek için penceresi önüne bir parça kömür, bir limon, bir de kuru ekmek bırakır. kömür, "aşkından yandım kavruldum." demektir. limon, "sevdanla sararıp soldum." kuru ekmek ise, "yeter ki kavuşalım, ömrümce kuru ekmek yemeğe razıyım."
refik erduran ağabeyimiz 70 yaşında amerika'ya gittiğinde, "mavi hapı denediğini açıklayan ilk türk" oldu ve izlenimlerini milliyet'e yazdı. zafer satırlarında, iktidara kavuşmuş bir liderin coşkusu vardı: "ne yalan söyleyeyim, böyle bir deneyimi gençliğimde bile yaşamadım. yüzde 100 değil, yüzde 110 başarı."
nietzsche: insan kirli bir nehirdir. kirli bir nehri, kirlenmeden içine alabilmen için deniz olman gerekir.
sokakta şiddetin, sinemada pornonun hüküm sürdüğü 1970'lerin sonlarında sevgili hocam prof. ünsal oskay, "eros'un ölümü"nden söz ederdi bize, üniversitede. dünya hızla ve acımasızca değişirken yaşadığı ekonomik ve kültürel sarsıntının nedenlerini kavrayacak birikime sahip olmayan kesimlerin nasıl husumete sürüklendiğini anlatırdı. sıradan insan, bu husumeti iktidara değil, en yakınındaki benzerlerine yöneltir; şiddete, kabalığa, zorbalığa başvururdu. kitlelerin ruh sağlığı bozuldukça eziklikten doğan bir üstünlük duygusu ve sadizm öne çıkardı. bu, yaşama sevincinin ölümünün habercisiydi.
mutluyu oynamak, kırık kalplerin ayakta kalma yöntemidir.
o küçük ayrıntılar! sıradan, önemsiz, manasız görünen detayları gündelik hayatımızın. aslında ne çok anlam yüklüdürler ve ne çok gizli hastalığı ele verirler! yıllar önce bir arkadaşım evini terk ederken, "lavaboda sıkılmış diş macunu artıkları görmeye dayanamıyorum." demişti.
"insanın hası, beraberken değil, ayrılırken belli olur." derler.
karacaoğlan, "ay doğup da şafak atmada sandım / meğer yârin düğmeleri çözülmüş," diyerek divan şiiriyle dalga geçer. fecrin onun dünyasında daha somut ve dünyevi bir anlamı vardır. sevgili üzerinden allah'a ilanıaşk etmez; tersine, "öpülmemiş kızların kabul olmaz orucu" diyerek, aşka mani olan bir inanç sistemine posta koyar.
kant'ın dediği gibi, "mutluluk aklın değil, tahayyülün bir idealidir."
aşk -çoğu zaman karın doyurmasa da- hissiyatların en eşsizi, performansın katıksız besleyicisi ve bilinen en iyi ses açıcıdır. aşkla çınlayan yüreğin sesi, semaya vurur.
bugün sevdalılara yollanacak ne kadar şiir, söylenecek ne kadar şarkı, kulaklarına fısıldanacak ne kadar aşk sözcüğü varsa çoğu, sevdası uğruna gemileri yakmayı göze almış cesur âşıkların eseridir.
imajını bozan bir aşk, aşkını gömen bir imajdan evladır. seni ebediyete taşır.
şarkıları, şiirleri, ağıtları hep su üzerineymiş. merak edip sormuş beyaz adam: "niye şiirleriniz hep sudan söz ediyor?" "buralarda en çok suyun yokluğunu çekiyoruz da ondan," deyip gülmüş yerli: "ya sizin şiirleriniz niye hep sevgiden söz ediyor?"
Kategori:
.kitap,
.yk8,
ahmed arif,
can dündar,
günseli inal,
immanuel kant,
karacaoğlan,
nietzsche,
puşkin,
refik erduran,
refik halit karay,
shakespeare,
ünsal oskay
14.06.2015
seviyordum sizi
puşkin
ey yaşam düşü! uç git, acımam sana
o boş görüntü karanlıkta yitip gitsin
aşkın acısıdır değerli olan benim için
öleyim ne çıkar, severken öleyim ama
bir şey var ki çölünde senin
ruhumu altüst etmeye yeterdi
aşkın, umudun, dingin şöhretin
aldatısı uzun sürmedi
dağıldı şölenleri gençliğin
uyku gibi, sabah dumanı gibi
ey, can attığım sınırı benliğimin
ne kadar çok senin kıyılarında
dolaştım, sessiz ve başım dumanlı
gizli bir kararın hüznü ruhumda
yeryüzü yazgısı her yerde
nerede birazcık iyilik varsa
ya aydınlanma, ya tiran tetikte
hem hüzün hem hafiflik var içimde; kederliyim
seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu
seninle, sadece seninle.. hiçbir şey
bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü
ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden
sevmemesi olanaksız çünkü
ey dostlar! halkın ezilmediğini görecek miyim bir gün
ve köleliğin düştüğünü çarın işaretiyle
ve sonunda doğacak mı yurdumun üzerinde
güzel şafağı bilginin ve özgürlüğün
nicedir, ben, yorgun köle, kaçıp gitmektir istediğim
uzak sığınağına çalışmanın ve lekesiz bir esenliğin
7.01.2015
bakır atlı
puşkin
işte bu, yazgısı senin oğullarının
ey roma, ey çınlayan küre
sevginin şarkıcısı, şarkıcısı tanrıların
söyle sen bana, nedir şan
sin uğultusu, övgü sadası mı
isli bir gölgeliğin altında yoksa
yabanıl bir çingenenin anlatısı mı
o zaman yaşlı adam yaklaşıp dedi
"terk et bizleri sen, mağrur kişi
bizler ilkeliz, yok yasalarımız
sen ilkel baht için doğmamışsın
sen kendine özgürlük diliyorsun yalnız
bize dehşet verir düşünüşün senin
biz korkağız ve iyi ruhumuz
sen kötü ve cesursun -terk et bizleri
elveda, esenlikler seninle olsun."
büyülü gücüyle terennümün
dumanlı belleğimde benim
böyle canlanıyor görünümü
bazı aydın, bazı kederli günlerin
irkildi. durulanıverdi
ürkünç, derininde düşünceler
taşkınların köpürdüğü, öfkeyle başkaldıran
yırtıcı dalgaların çevresinde
yığıldığı o yeri bir anda tanıdı
aslanları, o meydanı ve meydanda
karanlığın içinde bakırdan başıyla
kımıltısız yükselip duranı
onu, işte o uğursuz iradesiyle
denizin dibinde kent kurulanı
korkunç o, karanlığının alaca ağılında
nasıl bir düşünce toplanmış o alında
ne kadar gizli güç onda barınır
25.06.2014
aşk şiirleri
aleksandr puşkin
gözlerinizin ateşiyle
sizi seven bir aptaldır elbette
sevmeyen biriyse yüz bin kere aptal
ben sizi sevdim, belki bu sevda
kalbimde sönmedi, kaldı izi
bu bir hüzne yol açmasın asla
hiçbir şeyle üzmek istemem sizi
sessizce, ümitsizce sevdim sizi
çile çekerek, kıskanç ve çekingen
öyle candan, öyle içtenlikli ki
başkası da öyle sevsin yürekten
9.04.2014
house of cards
bazıları güce yakın olmayı güç sahibi olmakla karıştırır.
biri ifşa olduğunda sizin insafınıza kalır.
hepimiz hayallerimize ulaşmak için fedakarlıkta bulunmak zorunda kalırız; ama bazen daha büyük bir amaç uğruna kendimizi feda etmemiz gerekir.
puşkin: bizi yücelten bir yalan, bir sürü vasat gerçekten daha iyidir.
birini istediğim şeyi yapmaya ikna etmekten daha tatmin edici bir şey varsa o da kasten ikna edememektir. "girilmez" tabelası gibi. kapıdan içeri gir diye yalvarır adeta.
değer verdiğim onca şey arasında kurallar yoktur.
sapla samanı ayırmak için aileden birinin ölmesi gibisi yoktur.
gücün paradan daha önemli olduğunu her zaman söylemişimdir. ama seçimler söz konusu olduğunda güç, paranın yanında solda sıfır kalır.
en kötü düşman, eski dostların arasından çıkar.
her yavru kedi büyür. önceleri çok zararsız görünürler. küçük, sessiz, çay tabağından süt yudumlayan yavrular. ama pençeleri çıkar çıkmaz kan akıtırlar. bazen kendilerini besleyen elin kanını. besin zincirinin tepesine tırmanan bizim gibiler merhamet gösteremez. tek bir kural vardır: avla ya da avlan.
bildiğin şeytan, bilmediğin şeytandan evladır.
iddiaları yeterince çok tekrarlarsanız, millet doğru olduklarına inanmaya başlar.
bazen üstünüzün saygısını kazanmanın tek yolu ona meydan okumaktır.
bir şüphe kırıntısı ancak çıplak gerçeklerle süpürülebilir.
iktidar dürüst olmayanların eline geçerse ahlaki pusulasını şaşırır. ahlaki pusula olmadığında da iktidar yoldan çıkar.
biri ifşa olduğunda sizin insafınıza kalır.
hepimiz hayallerimize ulaşmak için fedakarlıkta bulunmak zorunda kalırız; ama bazen daha büyük bir amaç uğruna kendimizi feda etmemiz gerekir.
puşkin: bizi yücelten bir yalan, bir sürü vasat gerçekten daha iyidir.
birini istediğim şeyi yapmaya ikna etmekten daha tatmin edici bir şey varsa o da kasten ikna edememektir. "girilmez" tabelası gibi. kapıdan içeri gir diye yalvarır adeta.
değer verdiğim onca şey arasında kurallar yoktur.
sapla samanı ayırmak için aileden birinin ölmesi gibisi yoktur.
gücün paradan daha önemli olduğunu her zaman söylemişimdir. ama seçimler söz konusu olduğunda güç, paranın yanında solda sıfır kalır.
en kötü düşman, eski dostların arasından çıkar.
her yavru kedi büyür. önceleri çok zararsız görünürler. küçük, sessiz, çay tabağından süt yudumlayan yavrular. ama pençeleri çıkar çıkmaz kan akıtırlar. bazen kendilerini besleyen elin kanını. besin zincirinin tepesine tırmanan bizim gibiler merhamet gösteremez. tek bir kural vardır: avla ya da avlan.
bildiğin şeytan, bilmediğin şeytandan evladır.
iddiaları yeterince çok tekrarlarsanız, millet doğru olduklarına inanmaya başlar.
bazen üstünüzün saygısını kazanmanın tek yolu ona meydan okumaktır.
bir şüphe kırıntısı ancak çıplak gerçeklerle süpürülebilir.
iktidar dürüst olmayanların eline geçerse ahlaki pusulasını şaşırır. ahlaki pusula olmadığında da iktidar yoldan çıkar.
12.02.2014
ud ve yara izleri
düş, geceleri yaşamın kaynağına doğru kaçan ruhun susuzluğunu giderdiği yerdir.bir erkeğin, evlenmenin dışında yapabileceği en büyük aptallık boşanmaktır. hepsinden beteri de bundan pişmanlık duymaktır.
hiçbir şey kalıcı değildir, insanlığın büyük düşü dışında; orada hiçbir enerji yok olmaz; her sözcük yazılı olarak kalır.
gerçek, ot ve toprak gibidir. gerçek, büyüyen ottur ve onu ezen ayaklardır.
yazar, yaşamı bir bütün olarak algılamalıdır. büyük izlek olarak ölümü duyurmalı -insanların gururlarını, bencilliklerini ve kötü niyetlerini biraz olsun azaltabilmek amacıyla- ama buna karşıt olarak, yaşama da bir anlam vermelidir. sanat, birbiriyle çelişkili olan bu iki düşüncenin dengelenmesidir. insanın görevi, özellikle de yazarın, bu dünyadan ayrılırken arkasında bir eser değil -çünkü her şey eserdir- biraz iyilik, biraz bilgi bırakmasıdır.
iyi dostluklar çıkarlardan doğar.
başkalarının aşk deneyimlerinden hiçbir ders alınamaz. bir kadın ve bir erkek arasındaki her karşılaşma dünyanın ilk öyküsüymüş gibi başlar.
bir aptalın aptal olduğunu kanıtlamak tehlikelidir.
size şu soruyu soran bir adama yanıt vermek hiç de kolay değildir: neden sanki yaşamam gerekli?
yaşamın yerine hiçbir şey konulamaz.
yetenek bir tür lanettir. puşkin yeteneği yüzünden öldü. tanrıdan gelen bir armağan kadar kıskanılan bir şey yoktur. yeteneklere az rastlanır; ama niteliksizler yığınladır.
"insanların çabaları bize hep aynı şeyi, yani insanların eserlerinin anlamını oluşturan yasa, ölçü, düzen ve fedakarlığın bu dünyada var olduğunu öğretmektedir. güzel ve büyük ne varsa kan ya da alın teri ve sessizlik içinde yaratılmıştır."
9.11.2012
seviyordum sizi
aleksandr puşkin
seviyordum sizi ve bu aşk belki
içimde sönmedi bütünüyle
fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
istemem üzülmenizi hiçbir şeyle
sessizce, umutsuzca seviyordum sizi
kah ürkeklik, kah kıskançlıkla üzgün
bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
dilerim bir başkasınca da böyle sevilin
2
vaktidir dostum, vaktidir! yürek dinginlik istiyor
uçuyor birbiri ardına günler ve geçen her saat alıp götürüyor
yaşamdan bir parça daha ve biz seninle ikimiz
yaşamak umudundayız; oysa kuşku yok ki öleceğiz
dünyada mutluluk yok; fakat dingin ve özgür olunabilir
imrenilecek bir yazgı düşlüyorum nicedir
nicedir, ben, yorgun köle, kaçıp gitmektir istediğim
uzak sığınağına çalışmanın ve lekesiz bir esenliğin
3
imreniyorum sana cesur öğrencisi denizlerin
saçları fırtınalarda ağaran ve gölgesinde yelkenlerin
çoktan mı ulaştın dingin rıhtıma
çoktan mı vardın sessizliğin hazlarına
ki yeniden çağırmakta seni gönül çekici dalgalar
haydi ver elini -yüreklerimizde aynı tutkular
içimizde uzak gökyüzünün, uzak ülkelerin özlemi
bırakalım kıyılarını köhne avrupa'nın
ben, yorgun kiracısı yeryüzünün, bambaşka alemler ardındayım
ey özgür okyanus, selamlıyorum seni
2.10.2010
söndü günün yıldızı
aleksandr puşkin
söndü günün yıldızı
indi mavi denize kara bir duman
hışırda, çırpın uysal yelken
dalgalan, karanlık okyanus, dalgalan
görünüyor işte uzaklarda
güneşin hiç batmadığı büyülü diyarlar
gönlüm akıyor oraya coşkuyla, tasayla
ve kıpırdanıyor içimde anılar
gözlerim yaşlarla doluyor yine
kaynıyor ruh ve donuyor birden
tanıdık bir hayal uçuyor çevremde
anımsıyorum her şeyi, acı çektiren, mutlu eden
anımsıyorum çılgın aşkı geçmişteki
arzuları, umutları, kırılıp aldanan
hışırda, çırpın, uysal yelkenim
dalgalan, karanlık okyanus, dalgalan
uç gemi, götür beni bilinmezliklere
ürkünç oynaklığında güvenilmez denizlerin
yeter ki uzaklarda olayım
hüzünlü kıyılarından dumanlı ülkemin
orada ilk kez tutuşturmuştu
tutkuların alevi beni
esin perileri gizlice gülümsemişlerdi
ve erkenden olgunlaşmıştı fırtınalarda
orada benim yitik gençliğim
hafif kanatlı sevinç beni orada aldatmıştı
orada acıyla dolmuştu kalbim
ve ben, yeni izlenimler arayıcısı
kaçtım sizden yurdumun kıyıları
sizlerden de, zevk avcıları
bir anlık dostları, uçucu gençliğin
ve sizler, günahlarımın sırdaşları
kendimi aşksız feda ettiklerim
huzurumu çalan, ünümü, ruhumu, özgürlüğümü
unuttum sizleri de gizli ve
sadakatsiz dostları altın ilkbaharımın
fakat iyileşmedi yine de
kalbim eski yaralardan, aşkın derin yarasından
hışırda, çırpın, uysal yelkenim
dalgalan, karanlık okyanus, dalgalan
14.09.2009
budala
dostoyevski
aptalca bir mutluluk içinde yaşamaktansa, mutsuz olmak; ama bilmek daha iyidir.
dar kafalı ve "sıradan" bir insan için kendisinin sıradışı ve alabildiğine özgün bir insan olduğunu düşünmekten ve en ufak bir kuşkuya kapılmaksızın bunun keyfini sürmekten daha kolay bir şey yoktur.
buluşlar gerçekleştirenler, dahiler alanlarıyla ilgili çalışmalarının ilk yıllarında -çoğu kez son yıllarında da- toplum tarafından hep birer salak olarak görülmüşlerdir.
güzelliğe ilişkin değerlendirmede bulunmak zordur. gizemli, bilmecemsi bir şeydir güzellik.
siz benim için kusursuzluğun ta kendisisiniz! sizi gördüm, sizi her gün görüyorum. mükemmel olduğunuz sonucuna birtakım değerlendirmelerle, mantıksal önermelerle ulaşmış değilim; yalnızca böyle olduğunuza inanıyorum. ama size karşı bir de günahım var: sizi seviyorum. oysa mükemmellik sevilmez, yalnızca seyredilir, öyle değil mi? buna karşın ben size aşığım. aşk insanları denkleştirir, eşitler; ama kaygılanmayın, böyle bir denklik en içrek hayallerimde bile yer almadı.
her zaman iyi olmak kadar kötü bir şey yoktur.
bakarsın kederli son günlerini ömrün
ışığa boğar aşk, bir veda tebessümüyle (puşkin)
öldürmenin cezası olarak öldürmede, işlenen suçla karşılaştırılamayacak ölçüde ağır bir cezalandırma söz konusudur. adli yargılama sonucu öldürmek, eşkıya tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. haydutların geceleyin ormanda yakalayıp da boğazına bıçak dayadıkları biri, son ana dek kurtulmayı umabilir. boğazı kesildiği halde hala kurtulmayı umanlara, bu haldeyken kaçmaya çalışanlara, yalvarıp yakaranlara dair pek çok örnek vardır. burda ise, ölümü belki on kez daha kolaylaştırabilecek olan o son umut, şu meşum 'kesinlik'le elinden alınıyor. burda bir hüküm var ve kesinlikle bu hükümden kaçış, kurtuluş yok. dünyada bundan daha büyük bir acı olabilir mi? savaşta bir askeri alın ve bir topun namlusunun ağzına getirip tetiği çekin. kendisine ateş edilen ana dek bir umudu olacaktır askerin; oysa aynı askere ölüme hüküm giydiğini bildirin -kesinlikle- ya çıldıracak ya ağlayacaktır. insanoğlu çıldırmadan dayanabilir mi böyle bir şeye? niçin bu aşağılama, bu boş, çirkin, gereksiz vahşet? hayır, insana reva görülemez bu!
azmin elinden bir şey kurtulmaz.
her anın hesabını tutarak yaşamak olanaksızdır.
"islam peygamberi muhammed'in de epilepsi hastası olduğu iddiaları vardır. söylenceye göre bir nöbet sırasında göğe yükselerek (miraç) tanrı katını ziyaret etmiştir; gökte epeyce bir süre kalmış olmasına karşın nöbet geçip de kendine geldiğinde, nöbet anında yere düşerken devirdiği testideki suyun tümüyle boşalmamış olduğu görülmüştür."
sara nöbeti, şu tutarak denilen şey, bir anda gelir, tutar insanı. ve birdenbire yüz, özellikle de bakışlar çarpılır, tanınmaz hale gelir. bütün beden, yüzün bütün çizgileri kasılır, çırpınır, titrer. bir benzeri daha olmayan korkunç bir çığlık kopar göğsün derinliklerinden ve insani olan her şey bir anda bu çığlığın içinde yiter gider ve dışardan bakan birinin bağıran kişinin aynı insan olduğuna inanabilmesi olanaksız değilse bile son derece güçtür. bu adamın içinde başka birinin bağırdığı sanılır. sara nöbeti geçiren birinin görünüşü pek çok kişiyi dehşete düşürür, dayanılmaz, mistik denilebilecek bir korkuya kapılır insanlar.
metres olmaktan başka işe yaramayan kadınlar vardır.
zamanımızdan ve soyumuzdan birine orijinal olmadığını, belirgin herhangi bir yeteneği de olmadığını, zayıf kişilikli, sıradan biri olduğunu söylemekten daha incitici bir şey yoktur.
zamana güven, her şey unutulur.
arınmanın en iyi yolu nedamet getirmek, geçmişi pişmanlıkla hatırlamaktır.
"ingiliz din adamı ve ekonomist thomas malthus, halk yığınlarının yoksulluğunu, hızlı nüfus artışına, insanların geçim araçlarından daha hızlı çoğalmalarına bağlıyor ve 'nüfustaki fazlalığı emdiği' için savaşların, salgın hastalıkların yararlı olduğunu savunuyor, yoksul kesimlerin çoğalmalarını önlemek için insanlık dışı yöntemler öneriyordu."
bir olay ne kadar gerçeğe uygunsa, o kadar gerçekdışıymış gibi görünür.
elindeki güç kadar oluyor, insanın isyanı da!
gülünç olmak bazen güzeldir; hatta çok güzeldir: insan o zaman birbirini daha çabuk bağışlar, daha çabuk barışır. insan bir anda her şeyi anlayamaz, yani işe mükemmelden başlanamaz. mükemmele ulaşabilmek için önce pek çok şeyi anlayamamış olmak gerekir.
en zoru budur: bizi hiç kırmamış olanları bağışlamak; çünkü onlar bizi kırmadıklarına göre yakınmamız temelsiz kalmış olacaktır.
hiçbir şeye şaşmamak, çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de.
insanlar gün gelir gemilerini yakar ve geri dönmezler.
belinsky: günümüzde fantastiğin yeri edebiyat değil, yalnız tımarhanedir ve edebiyatçıların değil, doktorların konusudur.
aptalca bir mutluluk içinde yaşamaktansa, mutsuz olmak; ama bilmek daha iyidir.dar kafalı ve "sıradan" bir insan için kendisinin sıradışı ve alabildiğine özgün bir insan olduğunu düşünmekten ve en ufak bir kuşkuya kapılmaksızın bunun keyfini sürmekten daha kolay bir şey yoktur.
buluşlar gerçekleştirenler, dahiler alanlarıyla ilgili çalışmalarının ilk yıllarında -çoğu kez son yıllarında da- toplum tarafından hep birer salak olarak görülmüşlerdir.
güzelliğe ilişkin değerlendirmede bulunmak zordur. gizemli, bilmecemsi bir şeydir güzellik.
siz benim için kusursuzluğun ta kendisisiniz! sizi gördüm, sizi her gün görüyorum. mükemmel olduğunuz sonucuna birtakım değerlendirmelerle, mantıksal önermelerle ulaşmış değilim; yalnızca böyle olduğunuza inanıyorum. ama size karşı bir de günahım var: sizi seviyorum. oysa mükemmellik sevilmez, yalnızca seyredilir, öyle değil mi? buna karşın ben size aşığım. aşk insanları denkleştirir, eşitler; ama kaygılanmayın, böyle bir denklik en içrek hayallerimde bile yer almadı.
her zaman iyi olmak kadar kötü bir şey yoktur.
bakarsın kederli son günlerini ömrün
ışığa boğar aşk, bir veda tebessümüyle (puşkin)
öldürmenin cezası olarak öldürmede, işlenen suçla karşılaştırılamayacak ölçüde ağır bir cezalandırma söz konusudur. adli yargılama sonucu öldürmek, eşkıya tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. haydutların geceleyin ormanda yakalayıp da boğazına bıçak dayadıkları biri, son ana dek kurtulmayı umabilir. boğazı kesildiği halde hala kurtulmayı umanlara, bu haldeyken kaçmaya çalışanlara, yalvarıp yakaranlara dair pek çok örnek vardır. burda ise, ölümü belki on kez daha kolaylaştırabilecek olan o son umut, şu meşum 'kesinlik'le elinden alınıyor. burda bir hüküm var ve kesinlikle bu hükümden kaçış, kurtuluş yok. dünyada bundan daha büyük bir acı olabilir mi? savaşta bir askeri alın ve bir topun namlusunun ağzına getirip tetiği çekin. kendisine ateş edilen ana dek bir umudu olacaktır askerin; oysa aynı askere ölüme hüküm giydiğini bildirin -kesinlikle- ya çıldıracak ya ağlayacaktır. insanoğlu çıldırmadan dayanabilir mi böyle bir şeye? niçin bu aşağılama, bu boş, çirkin, gereksiz vahşet? hayır, insana reva görülemez bu!
azmin elinden bir şey kurtulmaz.
her anın hesabını tutarak yaşamak olanaksızdır.
"islam peygamberi muhammed'in de epilepsi hastası olduğu iddiaları vardır. söylenceye göre bir nöbet sırasında göğe yükselerek (miraç) tanrı katını ziyaret etmiştir; gökte epeyce bir süre kalmış olmasına karşın nöbet geçip de kendine geldiğinde, nöbet anında yere düşerken devirdiği testideki suyun tümüyle boşalmamış olduğu görülmüştür."
sara nöbeti, şu tutarak denilen şey, bir anda gelir, tutar insanı. ve birdenbire yüz, özellikle de bakışlar çarpılır, tanınmaz hale gelir. bütün beden, yüzün bütün çizgileri kasılır, çırpınır, titrer. bir benzeri daha olmayan korkunç bir çığlık kopar göğsün derinliklerinden ve insani olan her şey bir anda bu çığlığın içinde yiter gider ve dışardan bakan birinin bağıran kişinin aynı insan olduğuna inanabilmesi olanaksız değilse bile son derece güçtür. bu adamın içinde başka birinin bağırdığı sanılır. sara nöbeti geçiren birinin görünüşü pek çok kişiyi dehşete düşürür, dayanılmaz, mistik denilebilecek bir korkuya kapılır insanlar.
metres olmaktan başka işe yaramayan kadınlar vardır.
zamanımızdan ve soyumuzdan birine orijinal olmadığını, belirgin herhangi bir yeteneği de olmadığını, zayıf kişilikli, sıradan biri olduğunu söylemekten daha incitici bir şey yoktur.
zamana güven, her şey unutulur.
arınmanın en iyi yolu nedamet getirmek, geçmişi pişmanlıkla hatırlamaktır.
"ingiliz din adamı ve ekonomist thomas malthus, halk yığınlarının yoksulluğunu, hızlı nüfus artışına, insanların geçim araçlarından daha hızlı çoğalmalarına bağlıyor ve 'nüfustaki fazlalığı emdiği' için savaşların, salgın hastalıkların yararlı olduğunu savunuyor, yoksul kesimlerin çoğalmalarını önlemek için insanlık dışı yöntemler öneriyordu."
bir olay ne kadar gerçeğe uygunsa, o kadar gerçekdışıymış gibi görünür.
elindeki güç kadar oluyor, insanın isyanı da!
gülünç olmak bazen güzeldir; hatta çok güzeldir: insan o zaman birbirini daha çabuk bağışlar, daha çabuk barışır. insan bir anda her şeyi anlayamaz, yani işe mükemmelden başlanamaz. mükemmele ulaşabilmek için önce pek çok şeyi anlayamamış olmak gerekir.
en zoru budur: bizi hiç kırmamış olanları bağışlamak; çünkü onlar bizi kırmadıklarına göre yakınmamız temelsiz kalmış olacaktır.
hiçbir şeye şaşmamak, çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de.
insanlar gün gelir gemilerini yakar ve geri dönmezler.
belinsky: günümüzde fantastiğin yeri edebiyat değil, yalnız tımarhanedir ve edebiyatçıların değil, doktorların konusudur.
24.03.2009
yüzbaşının kızı
aleksandr puşkin
eski bir söz vardır: eski ahbaplarına gidersin, kendini hapiste bulursun.
bu arada defterimi aldı, şiirin her kelimesini teker teker, acımasızca eleştirmeye başladı. benimle dokunaklı bir şekilde alay etti.
şairlere dinleyici gerek..
kötü bir barış iyi bir kavgadan daha iyidir.
"yüzbaşının kızı,
geceyarıları dolaşma"
erkekler ne garip şeyler! bir hafta sonra kesinlikle unutacakları bir söz için kendi hayatlarını da, şereflerini de kaybetmeye hazırlar.
gençler, bu yazıların elinize geçerse hatırlayın ki en iyi, en sağlam değişimler zorlanmadan meydana gelen, ahlakın temellerini sağlamlaştıran değişmelerdir.
o anda pek de soğukkanlı olamayacağımı kolaylıkla düşünebilirsiniz.
eski bir söz vardır: eski ahbaplarına gidersin, kendini hapiste bulursun.bu arada defterimi aldı, şiirin her kelimesini teker teker, acımasızca eleştirmeye başladı. benimle dokunaklı bir şekilde alay etti.
şairlere dinleyici gerek..
kötü bir barış iyi bir kavgadan daha iyidir.
"yüzbaşının kızı,
geceyarıları dolaşma"
erkekler ne garip şeyler! bir hafta sonra kesinlikle unutacakları bir söz için kendi hayatlarını da, şereflerini de kaybetmeye hazırlar.
gençler, bu yazıların elinize geçerse hatırlayın ki en iyi, en sağlam değişimler zorlanmadan meydana gelen, ahlakın temellerini sağlamlaştıran değişmelerdir.
o anda pek de soğukkanlı olamayacağımı kolaylıkla düşünebilirsiniz.
9.06.2008
boris godunov
aleksandr puşkin
asla korkuya kapılmayacağım. ama hiçbir şeyi de küçümsemeye gelmez.
bizim halk aptaldır, kolay kanar, pek düşkündür yenilik ve mucizeye.
halka bakmayın siz. nasıl hoyrat bir binek atı gemi azıya alırsa, nasıl bir oğul babasına karşı gelirse, halkta da her zaman kargaşaya karşı gizli bir meyil vardır. sonunda iş yine olacağına varır. binici, atının dizginlerini kolayca ele alır, baba da oğluna baş eğdirir. öyle; ama kimi zaman atın da binicisini sırtından attığı, oğlun da daima babasının her isteğine boyun eğmediği olur.
ama şuursuz kalabalığın aynı zamanda dönek olduğunu da unutmamak gerek: isyankârdır, boş inançların ardından gider, boş umutlara kolayca kanar, her telkine uysalca itaat eder. gerçekler karşısında sağır, kayıtsızdır. ruhu masallarla beslenir. utanmazlığa, pervasızlığa da bayılır.
en yüce güce kavuştum, altı yıldır sükûnet içinde hüküm sürüyorum; ama ruhumda mutluluktan eser yok. gençliğimizde de sevgi hasretiyle yanıp tutuşan yüreğimiz, bir kez susuzluğunu giderdi mi, başlamaz mı soğumaya, sıkılmaya, bıkmaya? şimdi ben de aynen öyleyim. müneccimler, falcılar, ömrümün uzun olacağını, kaygısız bir saltanat süreceğimi söyleyip duruyorlar. ama ne iktidar ne de hayat bana keyif veriyor. göklerin gazabını, gelecek felaketi şimdiden sezebiliyorum. bana bu dünyada mutluluk yok. halkı bolluk, bereket ve şan içinde yaşatmakla, cömertliğimle sevgisini kazanırım sanmıştım. ama bütün emeklerim boşaymış: halk yaşayan hükümdarı değil, sadece ölü olanını severmiş. biz kafasızlarsa onların alkışları ya da coşkulu feryatlarıyla kendimizden geçeriz bir de! tanrı topraklarımıza kıtlığı reva görmüştü, insanlar ağlayıp inliyor, sefalet içinde ölüyordu; ben onlara ambarları açtım, avuç avuç altın dağıttım, iş buldum. onlarsa kudurmuşçasına lanetlediler beni. yangınlarda harap olan evlerinin yerine yenilerini yaptırdım. onlarsa yangın çıkarmakla suçladılar beni. işte halkın mahkemesi; kolaysa bul burada sevgiyi. ailemin de huzur bulacağını sandım, kızımı evlendirip mutlu edecektim; bir kasırga gibi alıp götürdü nişanlısını ölüm. halkın arasında dolaşan iğrenç dedikoduyla, kızımın dul kalmasında da beni, bahtsız bir babayı suçladılar. kazara birisi ölünce, gizli katili mutlaka ben oluyorum. fyodor'u çocuk yaşta öldüren benim, kız kardeşim çariçeyi, bir uysal rahibeyi zehirleyen yine benmişim! ah! bu dünya dertleri arasında hiç, ama hiçbir şey avutamaz bizi. belki bir tek vicdan. eğer tertemizse vicdan, kötülüğü, iftirayı rahatça ezer. fakat ufak da olsa bir leke varsa vicdanda, işte o zaman felaket! ruh tutuşur, yürek zehirle şişer, sitemler çekiç darbesi gibi iner kulaklara, mide bulanır, baş döner, ve gelir gözlerin önüne kan içindeki çocuklar. ne iyi olurdu kaçmak ama yer mi var kaçacak? korkunç! ah perişandır hali, vicdanı temiz olmayanın.
asla korkuya kapılmayacağım. ama hiçbir şeyi de küçümsemeye gelmez.bizim halk aptaldır, kolay kanar, pek düşkündür yenilik ve mucizeye.
halka bakmayın siz. nasıl hoyrat bir binek atı gemi azıya alırsa, nasıl bir oğul babasına karşı gelirse, halkta da her zaman kargaşaya karşı gizli bir meyil vardır. sonunda iş yine olacağına varır. binici, atının dizginlerini kolayca ele alır, baba da oğluna baş eğdirir. öyle; ama kimi zaman atın da binicisini sırtından attığı, oğlun da daima babasının her isteğine boyun eğmediği olur.
ama şuursuz kalabalığın aynı zamanda dönek olduğunu da unutmamak gerek: isyankârdır, boş inançların ardından gider, boş umutlara kolayca kanar, her telkine uysalca itaat eder. gerçekler karşısında sağır, kayıtsızdır. ruhu masallarla beslenir. utanmazlığa, pervasızlığa da bayılır.
en yüce güce kavuştum, altı yıldır sükûnet içinde hüküm sürüyorum; ama ruhumda mutluluktan eser yok. gençliğimizde de sevgi hasretiyle yanıp tutuşan yüreğimiz, bir kez susuzluğunu giderdi mi, başlamaz mı soğumaya, sıkılmaya, bıkmaya? şimdi ben de aynen öyleyim. müneccimler, falcılar, ömrümün uzun olacağını, kaygısız bir saltanat süreceğimi söyleyip duruyorlar. ama ne iktidar ne de hayat bana keyif veriyor. göklerin gazabını, gelecek felaketi şimdiden sezebiliyorum. bana bu dünyada mutluluk yok. halkı bolluk, bereket ve şan içinde yaşatmakla, cömertliğimle sevgisini kazanırım sanmıştım. ama bütün emeklerim boşaymış: halk yaşayan hükümdarı değil, sadece ölü olanını severmiş. biz kafasızlarsa onların alkışları ya da coşkulu feryatlarıyla kendimizden geçeriz bir de! tanrı topraklarımıza kıtlığı reva görmüştü, insanlar ağlayıp inliyor, sefalet içinde ölüyordu; ben onlara ambarları açtım, avuç avuç altın dağıttım, iş buldum. onlarsa kudurmuşçasına lanetlediler beni. yangınlarda harap olan evlerinin yerine yenilerini yaptırdım. onlarsa yangın çıkarmakla suçladılar beni. işte halkın mahkemesi; kolaysa bul burada sevgiyi. ailemin de huzur bulacağını sandım, kızımı evlendirip mutlu edecektim; bir kasırga gibi alıp götürdü nişanlısını ölüm. halkın arasında dolaşan iğrenç dedikoduyla, kızımın dul kalmasında da beni, bahtsız bir babayı suçladılar. kazara birisi ölünce, gizli katili mutlaka ben oluyorum. fyodor'u çocuk yaşta öldüren benim, kız kardeşim çariçeyi, bir uysal rahibeyi zehirleyen yine benmişim! ah! bu dünya dertleri arasında hiç, ama hiçbir şey avutamaz bizi. belki bir tek vicdan. eğer tertemizse vicdan, kötülüğü, iftirayı rahatça ezer. fakat ufak da olsa bir leke varsa vicdanda, işte o zaman felaket! ruh tutuşur, yürek zehirle şişer, sitemler çekiç darbesi gibi iner kulaklara, mide bulanır, baş döner, ve gelir gözlerin önüne kan içindeki çocuklar. ne iyi olurdu kaçmak ama yer mi var kaçacak? korkunç! ah perişandır hali, vicdanı temiz olmayanın.
5.05.2008
son ada
zülfü livaneli
biz insanlar evren hakkında düşünürüz, yargılara varırız ama evrenin bizim hakkımızda ne düşündüğünü hiç merak etmeyiz.
hayattan öğrendiğim bir şey var: her yerde kötülük çok kuvvetli ve zor yeniliyor. iyilik daha zayıf kalıyor.
carl sagan, "r faktörü" diye bir şeye inanıyordu. r harfi "reptile"dan, yani "sürüngen" kelimesinden geliyor. insanoğlu sudan karaya çıktığı için, beyin kökümüzde hâlâ sürüngen şiddetinin izleri bulunduğunu, bölgemizi korumak için şiddet kullanmaya eğilimli olduğumuzu söylüyor. yani hepimiz birer timsahız.
biz insanlar, sınırlarımızı bilmeden kendi aklımızı beğeniyoruz, öğrenmiyoruz, akıllanmıyoruz. her şeyi anladığımız zaman da genellikle iş işten geçmiş oluyor.
peygamberi dağa doğru koşarken görenler, "ey isa, aslandan mı kaçıyorsun?" diye sormuşlar. o, "hayır!" demiş. "kaplandan, ejderhadan mı kaçıyorsun?" diye sormuşlar. o yine "hayır" demiş ve eklemiş: "ben peygamberim; aslandan kaplandan korkmam." peki o zaman neden kaçıyorsun?" diye sormuşlar. "ahmaklardan kaçıyorum" demiş isa; "çünkü onlarla başedemem."
yasak tanımaz rüzgar
zincir vurulamaz martıya
bir de insan kalbine (puşkin)
bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur.
biz insanlar evren hakkında düşünürüz, yargılara varırız ama evrenin bizim hakkımızda ne düşündüğünü hiç merak etmeyiz.hayattan öğrendiğim bir şey var: her yerde kötülük çok kuvvetli ve zor yeniliyor. iyilik daha zayıf kalıyor.
carl sagan, "r faktörü" diye bir şeye inanıyordu. r harfi "reptile"dan, yani "sürüngen" kelimesinden geliyor. insanoğlu sudan karaya çıktığı için, beyin kökümüzde hâlâ sürüngen şiddetinin izleri bulunduğunu, bölgemizi korumak için şiddet kullanmaya eğilimli olduğumuzu söylüyor. yani hepimiz birer timsahız.
biz insanlar, sınırlarımızı bilmeden kendi aklımızı beğeniyoruz, öğrenmiyoruz, akıllanmıyoruz. her şeyi anladığımız zaman da genellikle iş işten geçmiş oluyor.
peygamberi dağa doğru koşarken görenler, "ey isa, aslandan mı kaçıyorsun?" diye sormuşlar. o, "hayır!" demiş. "kaplandan, ejderhadan mı kaçıyorsun?" diye sormuşlar. o yine "hayır" demiş ve eklemiş: "ben peygamberim; aslandan kaplandan korkmam." peki o zaman neden kaçıyorsun?" diye sormuşlar. "ahmaklardan kaçıyorum" demiş isa; "çünkü onlarla başedemem."
yasak tanımaz rüzgar
zincir vurulamaz martıya
bir de insan kalbine (puşkin)
bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur.







