15.7.19

günlük

charles bukowski

kendimle baş başa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

adalet ya da mantık aramıyordum. hiç aramadım. sosyal içerikli yazmamamın nedeni bu belki de. bu sistemden ne köy olur ne de kasaba. olmayan bir şeyi geliştiremezsin. o polisler korku göstermemi istemişlerdi, buna alışıktılar. bense sadece iğreniyordum.

çok sevmem ben insanları. ne kadar uzak olursam o kadar iyi.

başkalarını bilmem ama ben her sabah ayakkabılarımı bağlamak için eğildiğimde içimden, "ey büyük tanrım, yine mi?"* diye geçiririm. hayat düzmüş beni bir kere, geçinemiyoruz. hayattan küçük lokmalar almak zorundayım, bütün atamıyorum ağzıma. kovalar dolusu bok yemek gibi. akıl hastanelerinin, hapishanelerin, sokakların dolu olması beni şaşırtmıyor.

kedilerimi seyretmek iyi gelir bana, içimi serinletir. onların yanında kendimi iyi hissederim. insan dolu bir odaya sokmayın beni yeter ki. sakın! özellikle tatil günlerinde. yapmayın.

deli değilim ama aklımın başımda olduğu da söylenemez. arabamla bir köprüden geçiyorsam aklımdan mutlaka intihar etmek geçer. intiharı düşünmeksizin bir göle ya da okyanusa bakamam.

filozofları okuyorum son günlerde. gerçekten tuhaf, deli matrak, kumarbaz adamlar bunlar. descartes çıkıp herkesin zırvaladığını, mutlak ve aşikar gerçekliğin tek modelinin matematik olduğunu söylüyor. mekanizm. derken hume nedensel bilginin geçerliliğini sorguluyor. sonra kierkegaard, "parmağımı varoluşa daldırıyorum-kokusu yok. nerdeyim?" diye soruyor. derken sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. seviyorum bu adamları. dünyayı sallıyorlar. bu düşünceler başlarını ağrıtmadı mı? ani bir kasvet kükremesi çıkmadı mı dişlerinin arasından? böyle adamları sokakta karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor.

bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

dünya giderek yırtılan ve her an patlayabilecek bok dolu bir kese kağıdı. ben kurtaramam dünyayı. ama yazılarımın kıçlarını kurtarmalarına yardımcı olduğunu söyleyen mektuplar alıp duruyorum. bu yüzden yazmadım ama. kendi kıçımı kurtarmak için yazdım. hep dışardaydım, hiç ait olmadım. okul bahçesinde keşfettim bunu. bir de çok yavaş öğrendiğimi. herkes her şeyi biliyordu, benimse hiçbir boktan haberim yoktu. her şey üstüne badana çekilmiş ve kafa karıştırıcı bir ışıkla aydınlatılmış gibiydi. salaktım. ama salaklığımda bile tam bir salak olmadığımın farkındaydım. koruduğum bir köşe vardı içimde. önemi yok.

şimdi jakuzimdeyim ve hayatım kapanmak üzere. üzüntü duymuyorum, sirki gördüm. hem o karanlığa ya da her neyse oraya atılana dek yazacak şey çok. işte bu yüzden kutsaldır söz; sürekli yürür, arar, cümlelere dönüşür, zevkten dört köşe olur. söz içimden hâlâ akıyor ve hâlâ iyi. talihliydim. yaşlı yazar jakuzisinde düşüncelere dalmış. güzel, güzel. cehennem hep var ama. çözülmeyi bekliyor.

hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

gençken daha iyiydi, arayış içindeydim. geceleri sokakları dolaşırdım. kaynaşırdım, dövüşürdüm, arardım. hiçbir şey bulamadım. kadınlara gelince, her kadın bir ümitti ama çok sürmedi. durumu hayli çabuk kavrayıp rüyalarımın kadınını aramaktan vazgeçtim. kabus gibi olmayan bir kadın kabulümdü.

insanlara gelince, artık hayatta olmayan ölümsüzlerde buldum ne bulduysam -kitaplarda. klasik müzikte. güç verdiler bana. ama sihirli kitapların sayısı sınırlıydı, bir süre sonra tükendiler. yıkılmaz kalem klasik müzikti. çoğunu radyoda dinledim. hâlâ radyoda dinlerim. ve bugün bile güçlü, yeni, duyulmamış bir şey dinlediğimde şaşarım ve bu sık olur. şu an radyoda daha önce dinlemediğim bir şey çalıyor. yeni bir kan akışı ve anlam arayışı içinde biri gibi tadını çıkarıyorum her notanın. yüzyıllardır bestelenen olağanüstü müziğin zenginliği beni şaşırtıyor.

eskiden yüce ruhlu insanlar varmış demek. açıklayamam ama bu büyük şanstı benim için. bunu hissetmek, bundan beslenmek, bunu kutsamak. radyoda klasik müzik bulmadan yazmam. işimin bir parçası gibidir. belki bir gün biri bana klasik müzikte neden bu kadar mucizevi bir enerji olduğunu açıklar. ama sanmıyorum. merakımı gideremeden öleceğim. neden aynı güce sahip daha çok kitap yok? neden, neden? nedir bu yazarların hali? iyi yazar neden bu kadar az?

* ah shit, here we go again.