29.06.2010

uzun lafın kısası

ian mcewan: inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

aslı erdoğan: yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.

juli zeh: bir güvenlik sistemini hayattan vazgeçmiş insanlardan daha çok korkutan bir şey yoktur. bu durum onları durdurulamaz kılar.

elia kazan: insanların içine düştükleri en zararlı ve aldatıcı yanılgılardan biri, bir defada yalnızca bir kişiyi fiziksel olarak sevebilecekleri kanısıdır.

muriel barbery: nerede para varsa orada uyuşturucu da vardır.

erich auerbach: dinler, halkın saflığına dayanan kaba ikiyüzlülüklerden ibarettir; insanları, budalalıklarını istismar eden bir avuç açıkgözün boyunduruğu altına koymaktan başka bir işe yaramaz.

g.b. shaw: her erkek sevdiği şeyi öldürür. kadın dediğin de budur zaten: en iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

ursula k. le guin: erkeğin istediği özgürlüktür. kadının istediği mülkiyettir. seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır. bütün kadınlar mülkiyetçidir.

pierre assouline: eğer gülüyorsan herkes seninle güler; ağlarsan yalnız ağlarsın.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

cemil sena: bazı mağlubiyetler vardır ki asildir; bazı galibiyetlerin de sefil olduğu gibi.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

28.06.2010

cennetin arka bahçesi

habib bektaş

dünyada yapılması gereken kötü işler de vardır ve birilerinin o işleri yapması gerekir.

bazı yorgunluklar güzel yorgunluklardır.

yalnızlığınıza değer veriniz, yalnızlığınızı seviniz. yalnızlığımız, kendi ben'imize en yakın olduğumuz andır ve en kalabalık olduğumuz an, kendimizi tanıyabileceğimiz.

on ikinci gece

william shakespeare


cehaletten başka karanlık yoktur.

karşılıklı aşk güzeldir; ama daha güzeli
karşılık beklemeden kendini verendir

maskaralık, tıpkı güneş gibi dünyanın çevresinde döner, her yerde parıldar.

ey aşk, ne kadar duyarlısın her yeni düşünceye, duyguya
sevgilinin aklını çelen her yeni düşünceyi
yutmaya hazırsın aç denizler gibi
ama ne olursa olsun değeri
bir anda yitiriyor hepsini
sevgilinin kafası çeşitli hayallerle dolu
aşk ise hayal ediyor olmadık şeyleri

tasa insanın en büyük düşmanıdır.

bazıları büyük doğar, bazıları büyük işler yapar, bazılarına ise büyüklük kendiliğinden gelir.

bir kadın kendinden büyüğüne varmalıdır
ancak böylece ona uyabilir, kocasının gönlündeki yeri koruyabilir
çünkü kendimizi ne kadar översek övelim
duyduğumuz sevgi, kadınlarınkinden
daha delişmen, daha kaypak, daha hırslı, daha kararsızdır
bu sevgi daha çabuk biter, daha çabuk kazanılır

unutma, gençlik, dayanıksız bir kumaştır.

dünyada erkeği kadının gözüne sokmakta yiğitlik sıfatından daha başarılı bir çöpçatan yoktur.

öyleyse, senden genç olsun sevdiğin
yoksa yoğunluğunu koruyamaz sevgin
kadınlar gül gibidirler
o güzel çiçekleri açtıktan kısa bir süre sonra
solup dökülürler

hazırcevap olanlar için sözcükler sadece oğlak derisinden yapılmış bir eldivendir. istendiği anda tersyüz edilebilir.

biz erkekler çok konuşur, sık da yemin ederiz
ama aslında duygularımızdan üstündür gösterişimiz
çünkü her zaman yeminlerimizde cömert, sevgimizde pintiyiz

onarılmış herhangi bir şey yamalıdır; yoldan çıkan erdem günahla yamanır; yola giren günahsa erdemle yamanır.

ey dünya
şu yoksul insanların ne de büyük yetenekleri var gurura
insan av olacaksa eğer
kurdun dişlerine değil, aslanın pençesine düşmeli

zamanın çarkı döndükçe bedelini de birlikte getirir.

bir katilin suçu bile
saklanmak istenen aşk kadar çabuk göstermez kendini
öğle gibi aydınlıktır aşkın gecesi de

düşman serttir; ama sertlikten hiç hoşlanmaz.

bir insanda en nefret ettiğim nankörlüktür
yalan, gevezelik, sarhoşluk, böbürlenme
ve soysuzlaştıran etkisiyle
zayıf doğamızda barınan herhangi başka bir kötülük
bunun yanında ikinci planda kalır bence

adamakıllı asılmış bir insanın bu dünyada hiçbir şeyden korkusu kalmaz.

doğa, çoğu kez pislikleri kapatır
bir güzellik duvarıyla

akıllıyı yıkan illetler hep kaçıklara yaramıştır.

akıllı bir kaçık, kaçık bir akıllıdan yeğdir.

doğada sakatlık yoktur ruh sakatlığından başka
insafsızlıktan başkası kötü değildir
erdemse güzelliktir
oysa güzel kötülük, şeytanın süslediği
içleri boş ağaç gövdeleridir

geç vakte kadar ayaktaysanız, geç vakte kadar ayaktasınız demektir.

27.06.2010

üç öğrenci

hasan ali toptaş

öğrenciler şimdilik ne denli dağınık yaşarlarsa yaşasınlar, bütün bunlara, gelecekte kavuşmayı umdukları bir uyum uğruna katlanıyorlardı. banka müfettişliği, müsteşarlık, doktorluk, mühendislik ya da öğretim üyeliği gibi mesleki etiketlerin özlemini görüyordum üçünün de gözlerinde. daha sonra da, kafalarına doldurulan verilere göre, şirin birer kız bulup evlenmeyi düşlüyorlardı. (yuva ve mutluluk ne kadar birbirine yakışıyorsa, o kadar mutlu bir yuva! mutluluklarının sınırsızlığı yuvalarının sınırlarında yani; yani hoş geldin canım'lar, güle güle'ler, sarılmalar halat gibi, bakmadan görmeler, işitmeden duymalar, kaşık sesleri yani, çatal sesleri, yemek saatlerinin kesinliği ve eşyaların, pazarların sonra, pazartesilerin ve sabahların kesinliği ve uykuların; ardından kestane patlatım törenleri, koro halinde sevinmeler, tören kurallarını ayakta tutmalar sonra, ikide bir ikide bir kural koyma törenleri ve şefkatin köşe bucak arandığı saatler ve şefkatin sebil gibi ortalığa döküldüğü ve bir damla gözyaşının boğduğu ve bir sözcüğün bulandırdığı ve bir hıçkırığın kocaman bir soru işaretine dönüştürdüğü ve minicik bir kuşku kurdunun kemirdiği günler, sonra gelecek hesapları, yüzlerde gezdirilen ve arada bir, bir sözcükle ısıtılan gülümsemeler, sonra çoraplar, sonra ikilemler, ikilemsizlikler sonra, konuşma zorunluluğu, bu zorunluluğun doğurduğu içtenliksiz sesler, bu seslerin doğurduğu derin sessizlikler, bu sessizliklerin..)

üçü de, bir ucu yuvalarına, bir ucu mesleklerine dayanan koskoca yaşamlarında sevilip sayılmak da istiyorlardı tabi, sevilip sayılmak neyse; temiz temiz giysilerle bir sürüden ayrılıp ötekine katılmak, mesleki saygınlıklarını koltuk değneği gibi kullanıp dolaşmak ve edinecekleri mülkleri de yanlarına alıp yükselebildiklerince yükselmek istiyorlardı. (yükselmek: kendini aşağılarda saymanın ateşli hastalığı; insanın kendisi için doğurduğu son anne; bugünün tadını alıp götüren büyülü bir düş ya da; yukarıya doğru alçalış..) bu düşleri taşımıyor olsalar, ailelerinden kopup bunca uzağa gelmez ve bunca bulaşık dağına, duvar diplerinde yuvarlanan boş şarap şişelerine, gecikmiş akşam yemeklerine, uykusuzluklara, kirli çamaşırlara ve tozlu odalara boyun eğmezlerdi herhalde, her gün öldürülme korkusuyla üniversiteye gidip gelmezlerdi. demek ki, düzenli, uyumlu ve güçlü olma istekleri, ölümü bile göze aldırıyordu onlara. belki de ölümlerin birçoğu, bu denli eften püften şeyler için göze alınıyordu ve hiç kuşkusuz bu öğrenciler, uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcısını yok edeceğini düşünmüyorlardı. belki yıllar sonra, yaşamlarının herhangi bir noktasında, uyumun kemirip bitirdiği birer ölüye dönüştüklerinde de düşünmeyeceklerdi bunu ya da içlerinden biri, söz gelimi isvan, kendi kendini uyuma zorlayan biricik canlının insan olduğunu ve uyumun, insanın kendi kendine buyurabilmesini engellediğini fark edip aykırı davranışlar gösterecekti. kendine yön verme gücünü yeniden kazanmaya çalışacaktı yani; çiçek saksılarıyla aynı odada yaşamanın temelinde yatan gerçeğe doğru yaklaşacak, hayvanla insan birlikteliğinin gizini sezecek, insanların pencerelere yakın durma güdülerini ansızın anlayacaktı.

memurun ölümü

anton çehov

güzel bir akşam vaktiydi. yazı işlerinde memurluk yapan ivan dimitriç çerviakov tiyatroda önce ikinci sıradaki bir koltuğa oturmuş, dürbünle "kornevil'in çanları" adlı oyunu izliyordu. adamın oturuşuna bakılırsa mutluluğun doruklarında olmalıydı. derken, birdenbire.. sevimli çerviakov'un suratı böyle birdenbire buruştu, gözleri kaydı, soluğu daraldı. dürbününü gözünden indirdi, öne eğildi ve hapşu!

aksırmak hiçbir yerde, hiçbir kimseye yasaklanmamıştır. köylüler de aksırır, emniyet müdürleri de; hatta müsteşarlar da. yeryüzünde aksırmayan insan yok gibidir.

çerviakov hiç utanmadı, mendiliyle ağzını, burnunu sildi. kibar bir insan olduğu için, birilerini rahatsız edip etmediğini anlamak amacıyla çevresine bakındı. işte o zaman utanılacak bir durum olduğu ortaya çıktı. tam önünde, birinci sırada oturan yaşlı bir zat başının dazlağını, boynunu mendiliyle çabuk çabuk siliyor, bir yandan da homurdanıyordu. çerviakov, ulaştırma bakanlığı'nda görevli sivil paşalardan brizjalov'u tanımakta gecikmedi. 

"tüh, adamın üstünü kirlettim! benim amirim değil ama ne fark eder? bu yaptığım çok ayıp, kendisinden özür dilemeliyim." diye düşündü. birkaç kez hafifçe öksürdü, gövdesini biraz ileri verdi, paşa'nın kulağına eğilerek: 

"bağışlayın, beyefendi! diye fısıldadı. istemeyerek oldu, üzerinize aksırdım."

"zararı yok, zararı yok.."

"affınıza sığınıyorum, efendim, hoş görün bu hareketimi. ben... ben, böyle olmasını istemezdim."

"oturunuz, lütfen! rahat bırakın da piyesi izleyelim."

çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. temsili tüm dikkatiyle izliyor ama artık zevk almıyordu. içini bir kurt kemirmeye başlamıştı. perde arasında brizjalov'un yanına sokuldu, yanından şöyle bir yürüdü, çekingenliğini yenerek: 

"efendimiz, üstünüzü.. şey.. bağışlayın! oysa ben.. böyle olmasını istemezdim.."

paşa öfkelendi, alt dudağını gevelemeye başladı. 

"yeter artık siz de! ben onu çoktan unuttum, oysa siz.."

çerviakov paşa'ya kuşkuyla bakarak, "unutmuş! ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor. aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. oysa hiç istemeden oldu." diye düşündü. 

çerviakov eve gelir gelmez, yaptığı kabalığı karısına anlattı. ancak karısı, görünüşe bakılırsa, bu işe gereken önemi vermedi. başlangıçta biraz korktuysa da paşa'nın başka bir bakanlıktan olduğunu öğrenince pek umursamadı. 

"gene de gidip özür dilesen iyi olur." dedi. toplum yaşamında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir. 

"ben de bunun için çabaladım durdum. ondan birkaç kez özür diledim ama o çok tuhaf davrandı, beni yatıştıracak tek söz söylemedi. hoş, konuşacak pek vakti yoktu ya.."

ertesi sabah çerviakov güzelce tıraş oldu, yeni üniformasını giydi, brizjalov'u makamında görmeye gitti. kabul odasına girince orada toplanan birçok dilek sahibini dinleyen brizjalov'la karşılaştı. paşa önce gelenlerle konuşuyor, onların isteklerini dinliyordu. sıra çerviakov'a gelince paşa gözlerini ona çevirdi. 

"dün gece arkadi tiyatrosu'nda.. eğer anımsamak lütfunda bulunursanız, aksırmış ve.. istemeden üstünüzü.. şey.. özür.. dilerim, diye konuşmaya başladı."

brizjalov: 

"gene mi siz? böylesine bir saçmalık görmedim!" dedikten sonra başka bir dilek sahibine döndü.

"siz ne istiyorsunuz?"

çerviakov sarardı, "benimle konuşmak istemiyor, çok kızdığı belli. ama yakasını bırakmayacağım, durumumu anlatmalıyım." diye düşündü.

paşa son dilek sahibiyle konuşmasını bitirip odasına yöneldiği sırada arkasından yürüdü.

"beyefendi hazretleri! zatınızı rahatsız etmek cüretinde bulunuyorsam, bu, yalnızca içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. siz de biliyorsunuz ki, efendim, isteyerek yapmadım."

paşanın suratı ağlamaklı bir duruma girdi, adam elini salladı. 

"beyim, siz benimle alay mı ediyorsunuz?"

bunları söyledikten sonra kapının arkasında kayboldu. 

çerviakov eve giderken şöyle düşünüyordu: "ne alay etmesi? niçin alay edecekmişim? koskoca paşa olmuş ama anlamak istemiyor. bu duruma göre ben de bir daha bu gösteriş budalası adamdan özür dilemeye gelmem. canı cehenneme! kendisine mektup yazarım, olur biter. yüzünü şeytan görsün!"

evine giderken düşündükleri böyleydi. gelgelelim paşa'ya bir türlü mektup yazamadı, daha doğrusu iki sözü bir araya getirip istediklerini anlatamadı. bunun üzerine ertesi gün gene yollara düştü. 

paşa soran bakışlarını yüzüne dikince çerviakov: 

"efendimiz, dün buyurduğunuz gibi kesinlikle sizinle alay etmek gibi bir niyetim yoktu." diye mırıldandı. "aksırırken üstünüzü berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. sizinle alay etmek ne haddime? bizler de alay etmeye kalkarsak, efendime söyleyeyim, artık insanlar arasında saygı kalır mı?"

suratı mosmor kesilip zangır zangır titreyen paşa: 

"defol! diye bağırdı."

korkudan çerviakov'un beti benzi atmıştı. ancak: 

"ne? ne dediniz?" diye fısıldayabildi.

paşa ayaklarını yere vurarak: 

"yıkıl karşımdan!" diye gürledi.

çerviakov'un karnının içinden sanki bir şeyler koptu. gözleri bir şey görmeksizin, kulakları hiçbir ses işitmeksizin geri geri dış kapıya doğru gitti, sokağa çıktı, yürüdü.. kurulmuş bir makine gibi evine gelince üniformasını bile çıkarmaksızın kanepenin üzerine uzandı ve oracıkta can verdi.

25.06.2010

antikacı dükkanı

charles dickens

namuslu ve şeref sahibi bir insanın tanrının en mümtaz eseri olduğunu söyleyen şairle aynı fikirdeyim. bir taraftan alp dağları, diğer taraftan arı kuşu namuslu bir insan yanında bir hiç demektir.

vicdan, pek çokları için eğilip bükülebilen elastiki bir maddeden yapılmıştır. yani uzayıp kısalabilir ve hadiselerin türlüsüne uyabilir. yine bazı insanlar zaman geçtikçe sıcak havada birer birer atılan fanila ve yelekler gibi vicdanı elden bırakmayı öğrenirler. bazıları da vicdanı arzu edildikçe giyilip çıkarılan bir elbiseye döndürürler. hepsinden elverişlisi de bu olduğu için gittikçe rağbet kazanıyor.

bazı insanlar neşelenmeyi bilir; fakat akılları yoktur. bazılarının da akılları vardır -daha doğrusu olduğunu zannederler- fakat neşe nedir bilmezler.

bu ihtiyarlar o kadar insanı günaha sokan, o kadar insafsız ve garazkâr mahluklardır ki, şayet aile içinde nüzul illeti yoksa ne kadar yaşayacaklarını hesap etmek güç bir meseledir. hatta yine de insan aldanır.

çocuk ve çocuklaşan ihtiyar arasındaki fark, bizi utandıracak kadar büyüktür.

hassas olan insanlar kendi kederleriyle diğerlerinin de kederlenmesini isterler.

talihi azarlamaya gelmez. yoksa yanımıza uğramaz. ben bunu çok kere tecrübe ettim.

"korkak bezirgan ne kâr eder ne zarar."

hiçbir şey üzülmeden sıkılmadan elde edilmez. hiçbir şey.

büyük ihtiyaç zamanlarında, hakiki vatanseverler; ormanıyla, deresiyle ve toprağın verdiği mahsulleriyle, sahip oldukları araziye tapanlar mı, yoksa koca ülkede bir avuç toprağa olmayanlar mıdır?

iyi olsun, kötü olsun, hayatımızda her şey bize tezatlar halinde tesir eder.

insanların iyi işlerinin hakiki kaynakları bulunacak olsa ölüm bile ne kadar güzelleşir; hayırlı işler, merhamet ve muhabbetin tozlu mezarlarda yetiştiği görülürdü.

insan kalbinde öyle garip teller vardır ki, en şiddetli ve samimi çağrılara karşı hissiz ve sessiz kaldıkları halde, nihayet en hafif ve tesadüfi bir temasa cevap verirler.

en duygusuz ve çocukça dimağlarda bile sanatın pek ender kıymetlendirdiği, liyakatin pek az yardım ettiği öyle bir düşünce zinciri vardır ki, tıpkı büyük hakikatler gibi, onu keşfeden en basit bir gaye peşinde olduğu sırada, kendiliğinden doğup gelişir.

bugün az iş olursa yarın çok olabilir. hayatı tatlılaştıran kanaattir.

adaletsizlik her alicenap ve doğru insan için en tahammül edilmez, en fazla azap veren bir ezadır. bu yüzden nice temiz vicdan sahipleri kahırlarından ölmüş; nice temiz kalpler kırılmıştır. çünkü masumiyetleri ıstıraplarını arttırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.

hapis ve endişe, en cesaretli yürekleri sindirir.

on gün için bile olsa, yalnız taş duvarlar ve taş gibi hissiz çehrelerden başka bir şey görmeyen bir zavallı için, hayat dolu, büyük bir salon, insanı hayli ürkütüp irkilten bir haldir.

geniş bir halk tabakası için, perukalı bir hayat, baş üstünde tabii saçlı hayattan çok daha dehşetli ve heybetlidir.

23.06.2010

17 haiku

jorge luis borges



bir şey söylediler bana
ikindi vakti ve dağ
onu yitirdim bile

engin gece
bir rayihadan
başka bir şey değil, şimdi

var mı yok mu
unuttuğum düş
şafaktan önce

teller susuyor
müzik biliyordu
benim duyumsadığımı

bugün eğlendirmiyor beni
bahçedeki badem ağaçları
senden bir anı olan

sessizce
izliyorlar yazgımı
kitaplar, klişeler, anahtarlar

o günden beri
oynatmadım yerinden
oyun tahtasındaki taşları

çölde
şafak söküyor
biri biliyor bunu

paslı kılıç
düşlüyor savaşlarını
benim düşüm bir başka

adam öldü
sakal bilmiyor bunu
uzuyor tırnaklar

bu eldir
kimi kez dokunan
senin saçlarına

sundurmanın altında
ayna, aydan başkasını
göstermiyor

ayın altında
uzanan gölge
tek başınadır

bir imparatorluk mudur
sönen bu ışık
yoksa bir ateşböceği mi

yeni ay
o da ona bakıyor
öteki kapıdan

uzakta bir cıvıltı
bülbül bilmiyor
seni avuttuğunu

yaşlı el
dizeler çiziktirip duruyor
unutmak için

çerkez ethem

şaban iba

batı cephesinin en etkili gücü olan kuvayı seyyare komutanı çerkez ethem tbmm tarafından milli mücadelenin rütbesiz ilk milli kahramanı ilan edilmişti. güney cephesindeki milis kuvvetlerinin komutanı demirci mehmet efe ise çete reisliğinden kuvayi milliye komutanlığına yükselmiş ve bölgede halkın takdirini almış bir kahramandı.

izmir'in işgalinden sonra dağlardaki 200 adamıyla birlikte silahlı direnişe başlayan ve aydın yöresinde yunanlıları durduran, 11 temmuz 1919'da kuvayi milliye'ye katılan, 4 eylül 1919'da umumi aydın havalisi kuvayi milliye komutanı olan demirci mehmet efe, bölgede oldukça etkili olan silahlı direniş mücadelesini sürdürüyordu.

ittihatçı gelenekten gelen ve askeri bakış açısını her düzeyde sürdüren mustafa kemal ve çevresi, kendi otoritelerini sarsacak hiçbir gelişmeye müsaade etmek niyetinde değillerdi.

15-16 aralık günlerinde güney cephesi komutanı refet bey, çerkez ethem'le birleşme ihtimalini de dikkate alarak öncelikle demirci mehmet efe'ye karşı saldırıya geçti ve izmir'in işgalinden beri bölgede en etkili silahlı milis direncini sürdüren bu kuvvetleri dağıttı. demirci mehmet efe önce kaçtı, daha sonra da 30 aralık'ta teslim oldu.

8 kasım'da ali fuat cebesoy'un moskova elçiliğine atanması üzerine batı cephesi komutanlığına ismet inönü atandı. düzenli ordunun mustafa kemal'den sonra en ateşli savunucusu olan inönü, çerkez ethem'in üzerine kararlılıkla gidecek, önce ethem'in yetkilerini kısıtlayacak ve onu emir komuta düzenine sokmaya zorlayacaktı. daha sonra ise, kuvayı seyyare'nin bir tümen şeklinde örgütlenmesini ve düzenli orduya bağlanmasını isteyecekti.

bu öneri ve talepler, çerkez ethem ve kardeşi tevfik beyler tarafından reddedildi. tbmm tarafından oluşturulup gönderilen "nasihat heyeti" tarafından, çerkez ethem ve kardeşi tevfik beylerden, kuvayı seyyare kuvvetlerinin komutasını bırakmaları isteniyordu. bu konuda hiçbir uzlaşmaya yanaşmayan mustafa kemal ve ismet inönü'nün amacı ne surette olursa olsun bu kuvvetleri dağıtmak ve böylece düzenli ordunun güçlenmesinin önündeki bu tek engeli de ortadan kaldırmaktı.

anzavur, yozgat, bolu-düzce, izmit, hendek ayaklanmalarını bastıran ve batı cephesini tek başına tutan bir güç oluşturan; tbmm tarafından "münci millet" (milletin kurtarıcısı) ilan edilen; halk iştirakiyun ve yeşil ordu örgütlerinin de desteğini alan çerkez ethem bey'e karşı, batı cephesi komutanı ismet inönü, izzettin bey komutasında 2 piyade ve 7 süvari alayını saldırıya geçirtti. bir ay kadar süren saldırı ve direniş sonucunda çerkez ethem kuvvetleri dağıtıldı. bir kısmı teslim alındı, bir kısmı imha edildi, bir kısmı da çerkez ethem'le birlikte yunan hatlarını geçerek izmir'e sığındı.

22.06.2010

karılar koğuşu

kemal tahir

her karının adı birdir, karanlıkta tadı birdir.

gece ayaz, gündüz bulut; evde kışı zayi eder.
sıcak yemek, soğuk su; o da dişi zayi eder.
genç avrat, koca kişi; o da işi zayi eder.

buranın bir günü bir senedir.

dükkan bir adam için açılmaz.

"aldırma ki şair sözü elbette yalandır."

şair yalan yazar da yalana benzetmez.

sebep olanlar sebepsiz kalsın. evleri yurtları yıkıla.

yiğidi kılıç kesmez, bir kötü söz öldürür.

dilim arkama giydirir kilim.

alacakla borç ödenmez.

insan ölümü görünce, hastalığa razı olur.

allah insanı topraktan yarattığını söyler. yalandır. insanlar asıl, allah'ı topraktan yarattılar. köylü, "bana rızkımı öküzle eşek veriyor." demeye utanmış olmalı. "allah veriyor" diye bir büyük yalan uydurmuş.

sevmek, en değersiz şeyleri, en feci sıralarda, en kıymetli şeyler haline getirdiği için mutlaka lazımdı. sevmek, işte belli bir şey, teselliden ibaretti. her şey ondan evvel ve ondan sonra diye ikiye bölünüyordu.

bu dünyada hiçbir şey mutlak değil.

"yürü güzel yürü yolundan kalma
her yüze güleni dost olur sanma
ölümden korkup da sen geri durma
yiğidin alnına yazılan gelir"

dostoyevski idama mahkum olmayı ümitsizlikten gelen faciaların en büyüğü sayıyordu.

ne halt edelim ki hacı, zamparalık bize peygamberimizden miras. mübarek de karı dedin mi şuraya yatar da ölürmüş.

on üç karısı varmış. hazreti ayşe anamızı, kendisine yemek getirdiği sırada kucağına çekmiş de öpüvermiş. o sıra ayşe kaç yaşında bakalım, yedi yaşında.

karı milleti peygamber, enbiya tanımaz. gönlüne göre iş görür. ayşe anamız ağlayarak babasına şikayete gitmiş. ebubekir hazretleti de, "vardır bir hikmeti.. sus hele.. senin aklın ermez." demiş.

bacım sen bana bak. onlarınki hiç olmazsa ele gelir. bizimki için için yanar tutuşur ya.

"sarı kavun dileyim
aç koynunu gireyim
uyu uyan sar beni
yar olduğun bileyim"

"gözümün bebeği yar
elimin emeği yar
mihnet ile kazandım
soframın ekmeği yar"

"bizim halk şiirinin bazı tarafları var. onlara artık yetişmek imkansız." (nazım hikmet?)

"yolunda durulan
zincire vurulan
insan.."

mahpuslar bir çeşit akraba oluyorlar. burası sanki ay'dır. biz başka cins mahluklarız.belki de bunun için arkadaşlar dışarı çıkınca derhal yabancılaşıyorlar.

velhasıl insanları hangi sebeple olursa olsun hapse koymak namussuzluktu.

ah bu orospular.. yüksek tahsil de görseler, böyle cahil de olsalar.. hepsi aynı matah.. bir yerden düşer gibi severler.

birisine kızmak arkadaşlık alametidir.

mahpushane, insanı demek ki farkına varmadan adileştiriyor. bizi buraya neden koyduklarını şimdi anlıyorum. adileşelim diye.. kendi kendimize karşı bile güvenimiz kalmasın diye.. aman dikkat arkadaş.. aman silah başına..

eski zaman iyi olmaz hacı.. eski zaman, yaşamaktan ümidini kesmiş ihtiyarlar için iyidir. genç adama eski zaman berbattır, bugün kötüdür, ancak yarın iyidir.

zaten marifet allah'tan korkup yahut da "cennete gideyim ne olacaksa" deyip iyilik etmekte değil ki.. allah'a, cennete, cehenneme inanmadan iyi olmak marifet.. öteki türlüsü alışveriş oluyor. pazarlık oluyor. yani allah bile, kullarına boş boşuna söz geçiremeyeceğini anlamış da, "ey kullarım, iyi olursanız sizi cennete koyarım." demiş. analarımız da bize böyle demezler miydi? "uslu dur, sana şeker alırım; yaramazlık edersen babana söyler akşama seni dövdürürüm." işte bundan da belli bir şey, allah'ı adamlar uydurmuşlar. o da tıpatıp bize benziyor. kanunları da bize benziyor, mükafatıyla mücazatı da..

eski dost, yeni kardeşten iyidir.

istanbul'un sınıfını, mevkiini aşağı doğru kaybetmiş bir orta halli ailenin sokağa düşmüş kızıyla, malatya'nın köylü kızı arasında hiçbir ruh ve şuur farkı olmadığını bir daha anladı. insanın gördüğü iş, maddi ve manevi varlığı üzerinde, belki de, orospulukta olduğu kadar hiçbir zanaatta böyle derin çizgilerle tebarüz etmiyordu.

mahpuslar, mahpushaneden çıktıktan sonra dahi, uzun müddet insanların yüzüne dik dik bakamazlar.

şeyhi şeyh eden mürididir.

"gençliğimizdeki kusurlarımızı, yaşlandıkça biz akıllandığımız için bırakmayız. maalesef onlar bizi yavaş yavaş terk eder."

kısrağa dost gibi bakacak, düşman gibi bineceksin.

herif devenin üzerinde leblebi unu yiyormuş. birisi aşağıdan sormuş, "ne yiyorsun birader?" devedeki eliyle işaret etmiş, "rüzgar böyle eserse, hiç.."

herkes bu dünyada "gözlerini kapayıp vazifesini yapıyordu." burada vazife diye anılan kuş da fevkalade mukaddesti.

mantık ve şuur, manevi varlığın, materyalizmi.. o bir adım ilerlese öteki bir adım geriliyor. öyleyse bir devir gelecek, insanlar kıskançlığı bilmeyecekler. onlara gıpta etmek elverecek. tıpkı bir gün gelecek şairler, muharrirler, sıcaklık ve amansızlık karşılığı olarak cehennem kelimesini değil "el'alemeyn" adını kullanacaklar. o günlerde yaşamak da ne zevklidir.

karılar hakikaten dövüşürken kahraman oluveriyorlar.

ben mahpusluğu hiç sevmiyorum beyim. ben karı milletine alışmışım. hem bir karıya değil.. iki tane olacak. iki yanıma yatacaklar. kımıldadıkça vücudum onlara değmeli. uykumun arasında: "ooh.. biz yaşıyoruz, hey allah'ım.." diyerek sevinçten parmağımı şakırdattığım çoktur.

"on birinde bir yar sevdim
yeni açmış güle benzer"

"evvela ol mübarek cisminin (yani resminin) gölgesi yere düşmezdi."

ara yere salavatlar serpiştirdiği ve secde icap ettirdiğinden, topluluk ruhunu süleyman çelebi'nin değme sosyologlardan ve psikologlardan iyi kavradığı belliydi.

"kocakarı bir uçurum gibi içini çekti." (benerci kendini niçin öldürdü)

mistik olan her ses, her hareket, her his allah'tan ziyade şehvete yakın yahu.

"insan siyasi hayvandır."

dünya bazen o kadar yaşanmaz bir hale geliyordu ki.. hakikat.. işte bu herifin silahıyla üç kişi ölmüştü. üç kişi.. bir genel sayımda, mesela kendisinden ve ismet paşa'dan farksız birer rakam..

"dünya limanlarında bugün
ölmek kolay yusuf
yaşamak zor"

dünyada insan gibi hayvan mahluk olmaz.

mahpushanede yazdan kışa girmek de, kıştan bahara çıkmak da insanı manen yıpratan bir şeydi. dünyada vuku bulan esaslı değişiklikler, mahpuslara, hürriyetsizliği daha gaddarca hatırlatıyordu. aynı his, bayramlarda da gelir, gırtlağa sarılır. terk edilmiş olmanın bütün biçareliği manasız bir öfke halinde, yüreğe çöker.

çileyi dağ çekemez de insan çeker.

zaten bir adam dinden, diyanetten fazla bahsetti mi, bir bokluğu vardır.

keder şüphesiz pek çirkin bir şeydi. şu çizgilerdeki iğrenç tecellisinden belli..

mahpushanede, büyük cezalılarla, az cezalıların arkadaşlığı doğru değildir. ceza miktarı mahpuslar arasında bir çeşit akrabalık -daha doğrusu hemcinslik- vücuda getirir. ağır cezalıların ümitleri, neşeleri, kederleri, öfkeleri ötekilere benzemez. kelimeler bile, iki mahpus nevi için başka başka manalar taşır. bu sebeple anlaşmaları hemen hemen imkansızdır.

ağır cezalıların koğuşunda az cezalılar bulunsa da, sık sık tahliye edilseler, koğuş, tahliyeden evvel ve tahliyeden sonra somurtkan ve sinirli olur, ümitsizliğe kapılır.

hafif cezalı, "af olacak" dese, ağır cezalı gizlice kızar, "af olmayacak" dese gene kızar. bu iki ayrı cins arasındaki münasebet çaresiz bir hastalığa yakalanmış, ölüm bekleyen bir adamla, sıhhatiyle mağrur sağlam bir adam arasındaki çekingen, şüpheli münasebete benzer. az cezalının "biz, aha geldik gidiyoruz. allah çok günü olanları kurtarsın." sözünde, bir cenaze merasiminin, henüz yaşayanlara verdiği hazin teselli vardır. bunu ağır cezalı mutlaka anlar. merhamet eğer hiçbir işe yaramıyorsa, insanları çileden en kolay çıkaran histir. işte bu his, mahpushanede can ciğer olan iki arkadaşı, birisi çıktıktan sonra, ilk ziyaret günü on dakika içinde birbirine tamamıyla yabancı hale getiriverir. dışardan gelen içerde kalanı, içerde kalan dışardan geleni yadırgar, birbirlerine karşı büyük birer kabahat işlemişler gibi mahcup bakışırlar. söz hemen tükenir. can sıkıntısı başlar. en fazla bu sebepten, mahpushane arkadaşlığı, mahpushanede doğar, orada ölür. içerdeyken, dostlarının neden kendisini sık sık ziyaret etmediğine, tahliye edilen koğuş arkadaşlarının niçin görüşmeye her zaman gelmediklerine şaşanlar, kendileri de aynı şeyi yaptıklarını, mahpusların kendi haklarında da öyle düşündüklerini, sövüp saydıklarını hatırlamak istemezler. bir de mahpushane ıstırap çekilen yerdir. insanlar ıstırap çektikleri yere devam etmekten hoşlanmazlar.

alışmak birçok iyi şeylerden bizi mahrum ediyor. birçok kötü şeyden de kurtarıyor.

ayrılmak ne tuhaf.. kalan daha çok ıstırap çektiği için, giden biraz vicdan azabı duyar. her ayrılışta galiba bir parça ölüm var, azizim..

kirli çamaşırlarınızı ortalık yerde yıkayınız.

mahpuslar için ömür uzun sürermiş.

mahpustan çıkan bir adam, uzun müddet insanların gözüne dikkatle bakamazmış.

dünyada yenilmemek lazımdı.

çirkin insanların çoğu yüreksiz olur.

"derya dediğin uyur uyur uyanır."

zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını idrak eden her insan kadar cesurdu.

birisi "cesaret bir çeşit vatandır." demiş. acaba fukaralık da mı bir çeşit vatan?

bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkarmak kolay ama, üstat, cihangir bir lisan çıkarmak zor, anlaşılan.. terim ile siyamal rezaletini biz bugün işte bu sebepten çekiyoruz.

büyük kederler büyük sevincin içimizde birleştiği bir yer var. ikisi de bazı insanları ağlatıyor. ikisi de ağır olmalı. bu ağırlık altında kimbilir, belki insan kendisini son derece yalnız hissettiğinden..

mahpuslukta namuslu şeylerin yükü böyle hafif, pahası böyle ağırdı. namussuz şeylerin de yükü pek ağır, pahası pek hafif olmalı.

kanunu bildin mi? küçük sineklerin takılıp kaldıkları, büyük sineklerin delip geçtikleri örümcek ağı..

biz millet değiliz beyim, illetiz.

insanoğlunun rahatlaması için mutlaka biraz kan ister.

21.06.2010

ne çabuk!

charles baudelaire

denizin kıyıları belli belirsiz görülebilen kocaman teknesinden, parlak ya da hüzünlü, yüz kez fışkırdı güneş ve kıvılcımlar saçarak ya da ağlamaklı bir yüzle yüz kez daldı akşamın kocaman yunağına. günlerdir gökkubbenin karşı yanını seyredip karşı kıyıların, karşıtlıkların kutsal alfabesini çözüyorduk. yolcular inleyip homurdanıyordu. sanki kara, yaklaştıkça hiç görünmeyecekmiş gibi daha bir çoğaltıyordu acılarını. söylenip duruyorlardı: "ne zaman, ne zaman, dalgalarla sallanıp durmadan, bizden daha yüksek sesle uluyan rüzgar uykumuzu bölmeden rahatça uyuyabileceğiz? bizi taşıyan şu su gibi tuzlu olmayan eti ne zaman yiyebileceğiz? sallanmayan bir koltukta ne zaman sindireceğiz yediklerimizi?"

kimileri de şimdi, evlerini, onları aldatan somurtkan karılarını, cırtlak sesli, yaygaracı çocuklarını özlüyordu. var olmayan bir kara'nın özlemiyle hepsi öylesine şaşkına dönmüşlerdi ki önlerine ot konsa sanırım hayvanlardan daha iştahla yalayıp yutarlardı.

sonunda kara göründü. yaklaşınca baktık ki karşımızda çok güzel, ışıl ışıl topraklar vardı. yaşamın ezgileri, sanki, kopup usul bir uğultuyla bizlere uzanıyor ve her türlü yeşillik yönünden zengin bu kıyılardan fersah fersah, tatlı bir çiçek ve meyve kokusu yayılıyordu.

herkes birden neşelendi, huysuzluktan kurtuldu. tüm kavgalar unutuldu, haksızlıklar bağışlandı, düellolar belleklerden silindi ve düşmanlıklar duman duman uçtular.

üzgün olan yalnız benim, akıl almaz derecede üzgündüm. beni öylesine devce kendine çeken bu denizden, ürkütücü sadeliğinde sonsuzca değişken denizden, yaşamış bütün ruhların, yaşayan ve yaşayacak bütün ruhların yapılarını, ölümlerini ve coşkularını sanki kendi içinde taşıyıp oyunları, davranışları, öfkeleri ve gülücükleriyle yansıtan denizden, tanrısı elinden zorla alınmış bir rahip gibi, büyük bir üzüntüyle ayrılıyordum.

bu eşsiz güzelliğe veda ederken kendimi ölesiye yıkılmış duyumsadım; ve bu yüzdendir ki, dostlarım "çok şükür, geldik!" derken, ben "ne çabuk!" diye haykırmıştım.

gelmiştik ve işte karşımızdaydı kara, gürültüleriyle, tutkularıyla, rahatlıklarıyla, bayramları, törenleriyle, görkemli, nice umutlarla dolu ve bize gizemli bir gül ve misk kokuları gönderen ve yaşam ezgilerinin sevdalı mırıltılarla bize ulaştığı kara.

hayat

muriel barbery

insanlar eylemlerin değil, sözcüklerin güç sahibi olduğu bir dünyada yaşıyorlar; nihai yetenek dile hakim olmak. korkunç bir şey bu! çünkü özünde, bizler yemek yemek, uyumak, üremek, fethetmek ve kendi alanımızda güvenlik sağlamak için programlanmış primatlarız. insanlar zayıfların egemen olduğu bir dünyada yaşıyorlar. bu bizim hayvan doğamıza korkunç bir hakaret, bir tür sapkınlık ve derin bir çelişkidir.

kendi kesinliklerimizin ötesini asla göremiyoruz ve daha ciddisi, buluşmaktan, karşılaşmaktan vazgeçtik. bu daimi aynalarda kendimizi tanımadan yalnızca kendimizle karşılaşıyoruz. eğer kendimizi fark edersek, başkasında yalnız kendimize baktığımızın, çölde tek başımıza olduğumuzun bilincine varırsak, deliririz.

evrim üzerine, uygarlık üzerine ve böyle bir yığın büyük laf üzerine istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar önemli söylevler verelim, insan başlangıcından bu yana pek bir ilerleme kaydetmedi: bu dünyadaki varlığının bir tesadüf olmadığına ve çoğunlukla iyi niyetli olan tanrıların kendisine göz kulak olduğuna daima inanıyor.

belli ki yetişkinler zaman zaman durup yaşamlarının nasıl bir facia olduğunu düşünüyorlar. ama o zaman da bir şey anlamadan sızlanıp duruyorlar ve hep aynı cama çarpan sinekler gibi, çırpınıyor, ıstırap çekiyor, yıkılıyor, çöküyorlar ve kendilerini gitmek istemedikleri yere sürükleyen olaylar zinciri üzerine düşünüyorlar.

insanlar yıldızların peşinden koştuklarını sanırlar; ama sonları bir kavanozun içindeki kırmızı balık gibidir.

yaşam saçmaysa eğer, bu yaşamda parlak bir başarı göstermenin başarısızlıktan daha değerli olmadığını belli ki kimse düşünmemiş. başarılı olmak daha rahat yalnızca. üstelik bence başarı, aklı başında insana acı verir; vasat zekalar ise her zaman bir şeyler umarlar.

yapmayı bilenler yapıyorlar, yapmayı bilmeyenler öğretiyorlar, öğretmeyi bilmeyenler öğretmenlere öğretiyorlar ve öğretmenlere öğretmeyi bilmeyenler politika yapıyor.

arzu! bizi taşıyan ve çarmıha geren odur. bizi önceki gün kaybettiğimiz ama güneş doğduğunda yeniden bir fetih alanı gibi gördüğümüz muharebe alanına her gün yeniden taşır. yarın ölecekken, unufak olmaya mahkum imparatorluklar inşa ettirir bize. sanat, arzusuz duygudur.

ben, yapılacak tek bir şey olduğu kanısındayım: doğma nedenimizi bulmak ve bunu elimizden geldiğince iyi, bütün gücümüzle, öküz altında buzağı aramadan ve bizim hayvan doğamızda tanrısallık olduğunu sanmadan yerine getirmek. ölüm bizi alacakken yapıcı bir şeyler yapmakta olduğumuz duygusuna ancak o zaman varırız. özgürlük, karar, irade, bütün bunlar kuruntudan ibarettir. arıların yazgısını paylaşmadan bal yapabileceğimizi sanıyoruz; ama biz de görevlerini yerine getirmeye ve sonra da ölmeye mahkum zavallı arılardan başka bir şey değiliz.

20.06.2010

hüzün ve serseri

charles baudelaire


agathe, uçtuğu var mı ruhunun ara sıra
büyülü, mavi, derin ve ışıl ışıl yanan
bambaşka denizlere, bambaşka semalara
şu kahrolası şehrin simsiyah havasından
agathe, uçtuğu var mı ruhunun ara sıra

deniz, tek tesellisi günlük ıstırapların
acaba hangi şeytan veya hangi mucize
her ulvi çalkanışta muazzam bir rüzgarın
arzuyla uğuldayan denizi verdi bize
deniz, tek tesellisi günlük ıstırapların

hey trenler, vapurlar beni buradan götürün
ne var gözyaşlarından çamurlar yoğuracak
ara sıra der mi ki agathe'nin ruhu, üzgün
"nedametten, azaptan ve ıstıraptan uzak
hey trenler, vapurlar beni buradan götürün"

ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer
ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet
ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler
ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet

ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
o koşuşlar, demetler, o şarkılar, buseler
inildeyen kemanlar üzerinde dağların
akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler
ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların

o bilinmez zevklerin yüzdüğü masum belde
çok daha uzakta mı yoksa çin'den, maçin'den
beyhude bir arzu mu inildeyen dillerde
canlanan bir hayal mi billur sesler içinden
o bilinmez zevklerin yüzdüğü masum belde

putların alacakaranlığı

friedrich nietszche

içimizdeki en cesur bile, gerçekten bildiği şeyi yapmaya nadiren cesaret eder.

"yalnız yaşamak için ya bir hayvan ya da bir tanrı olmak gerek." demiş aristoteles. üçüncü durum eksik burada: ikisinin de birlikte olması gerek: filozof.

yaşamın savaş okulundan: beni öldürmeyen daha güçlü kılar.

kadınların derin olduğu düşünülür, neden? çünkü insan onlarda asla dibi bulamaz. kadınlar sığ bile değildir.

kadında erkeğin erdemleri varsa insan ondan kaçmalı. kadında erkeğin erdemleri yoksa, kendisi kaçar gider.

sokrates: yaşamak, uzun süren bir hastalıktır.

duyusallığın tinselleştirilmesine sevgi denir.

güç insanı salaklaştırır.

bizim yıka basa doldurulmuş liselerimiz, bizim yığınlaştırılmış, salaklaştırılmış lise öğretmenlerimiz yozlaşmış, yetersizdir.

amaçsız olmak ahlak amacı gütmekten daha iyidir.

cesare borgia: 6. aleksander'ın oğlu. her tür kaygıdan uzak serüvenci yaşamı, usta diplomatlığı, romagna'daki kusursuz yöneticiliği macchiavelli'ye prens portresini ilham etti.

demokrasi her çağda örgütlenme gücünün çöküş biçimidir.

insan buyrukçuların çıkarı için eğitilirse bir köle olmayı isteyecek nitelikte salaktır.

19.06.2010

okumak

roland barthes

kitap anlamı yaratır, anlam da yaşamı.

okumanın verdiği hazları -ya da haz alan okurları, türlerine göre ayırmayı hayal edebiliriz; bu ayrım toplumbilimsel olmayacaktır; çünkü haz ne ürünün ne de üretimin bir parçasıdır; ancak psikanalitik olabilir, okumadaki nevrozla metnin sanrılı biçimi arasındaki bağlantıyı devreye sokar.

fetişist okur parçalanmış metne, alıntıların, kalıplaşmış sözlerin, harflerin bölünmüşlüğüne, sözcüklerin verdiği hazza bağlanacaktır. saplantılı okur edebiyattan, ayrılmış ikincil dillerden, üst-dillerden hoşlanacaktır. paranoyak okur düzenci metinler tüketecek ya da üretecektir; akılyürütmeler biçiminde geliştirilmiş hikayeler, oyun gibi kurulmuş yapılar, gizli engeller. histerik okur da -saplantılı okurun tam karşıtı olarak- metni nakit para olarak gören okur olacaktır; dilin hiçbir temeli, hiçbir gerçekliği olmayan komedisine girecektir, eleştirel bir bakışa sahip bir özne olmayacaktır hiçbir zaman ve metnin başından sonuna doğru atlayacaktır.