j.d. salinger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
j.d. salinger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.08.2020

çavdar tarlasında çocuklar

j.d. salinger

hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. çılgın bir şey bu, biliyorum; ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. biliyorum, bu çılgın bir şey.

21.10.2016

yükseltin tavan kirişini ustalar / seymour

jerome david salinger

bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

insan sesi yeryüzündeki her şeyin kutsallığını yıkıyor.

iyi bir at şöyle bir bakınca görünüşünden anlaşılır. ama çok üstün bir at -toz kaldırmayan, iz bırakmayan cinsten- yitiveren, kaçıveren bir şeydir; hava gibidir, ele geçmez.

ne türden olursa olsun, ömrüm boyunca saldırgan bir kalabalığın karşısında dehşete düşmüşümdür.

böyle bir duyguyu, çocuk partilerinde rastlanan o küçücük ve bakımsız çocuklardan birinin kulaklarına kadar geçmiş kağıttan külahı düzeltmek isteğini herkes mutlaka duyar sanırım.

insanların beni mutlu etmek için gizli planlar yaptıklarından kuşkulanıyorum.

evlilikte eşler birbirlerine hizmet eder. birbirlerini yüceltir, birbirlerine yardım eder, birbirlerine öğretir, birbirlerini güçlendirirler; ama her şeyden önce birbirlerine hizmet ederler.

hakiki sanatçı-kahin, güzelliği üretebilen o semavi budala, esas olarak kendi vicdanıyla, kendi kutsal insani bilincinin kör edici biçimleri ve renkleriyle gözü kamaşarak ölür.

insanlar, sabırlı olanlar, simyasal saflar için bu dünyadaki bütün önemli şeyler -belki de sadece kelimelerden ibaret olan hayat ve ölüm değil; ama önemli olan şeyler- hayli güzel şekilde hallolunur.

20.02.2012

çavdar tarlasında çocuklar

j.d. salinger

bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

pencey'de cumartesi akşamları hep aynı yemek çıkardı. çok önemli bir şeymiş gibi. neymiş, biftek çıkarıyorlarmış size. bin kağıdına bahse girerim ki, bunu yapmalarının nedeni, çoğu ailelerin pazar günleri okula çocuklarını ziyarete gelmesi ve bizim thurmer'ın hesabına göre sevgili oğulcuklarına akşam ne yediniz diye soracak olmasıydı, o da "biftek" diyecekti. iyi tezgah, değil mi?

kardeşim öldü. 18 temmuz 1946'da, lösemiden. o sıralarda maine'de oturuyorduk. tanısaydınız onu çok severdiniz. benden iki yaş küçüktü; ama benden elli kat daha akıllıydı. korkunç zekiydi. öğretmenleri, durmadan anneme mektup yazar, allie gibi bir çocuğun öğretmeni olmaktan gurur duyduklarını bildirirlerdi. ve palavra sıkmak için yazmazlardı, gerçeği söylerlerdi.

ona geri zekalı demenizden nefret ederdi. zaten bütün geri zekalılar kendilerine geri zekalı denmesinden nefret ederler.

bir kızı gerçekten beğenmiyorsanız, onunla asla oynaşmamanız gerekir. ama onu beğeniyorsanız, onun yüzünü de beğeniyorsunuz demektir. eğer bir kızın yüzünü beğeniyorsanız, öyle, su püskürtmek filan gibi rezil şeyler yapmaktan kaçınmanız gerekir. bazen böyle rezil şeylerin eğlenceli olması ne kötü.

vakit hala erken sayılırdı. saat kaçtı, şimdi emin değilim; ama pek geç değildi. nefret ettiğim bir şey de, daha uykum gelmeden yatağa girmektir.

kızlarla olan sorun da bu işte. hoş bir şey yaptıklarında, pek yüzlerine bakılmayacak gibi olsalar da, hatta salak bile olsalar, onlara böyle yarı yarıya aşık oluyorsunuz ve hangi cehennemde olduğunuzu bile unutuyorsunuz. kızlar! aman tanrım! aklınızı başınızdan alıyorlar. gerçekten alıyorlar.

denizci herifle ben birbirimize, tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik, ki böyle, tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan "tanıştığıma memnun oldum" demek beni öldürüyor. ama hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.

sorun şu: bir kızla -yani orospularla filan değil- bu iş tam olacak gibiyken, başlıyor durmadan size dur demeye. benim derdim de bu işte; duruyorum. çoğu herif durmuyor. benim elimden gelmiyor. durmanızı gerçekten mi istiyorlar veya yalnızca korkuyorlar mı ya da işin sonunda kusurun onların üstünde değil de sizin üstünüzde kalması için mi dur diyorlar, hiç bilemiyorsunuz. ben yine de, hep duruyorum. sorun, onlara acımam. yani, bu kızların çoğu aptallaşıyor. bir süre oynaştıktan sonra, bir bakıyorsunuz, akılları başlarından gitmiş. bir kız kendisini oynaşmaya bir kaptırdı mı, beyin meyin aramayın onda. ne bileyim? dur diyorlar, ben de duruyorum. onları evlerine bıraktıktan sonra, keşke durmasaydım diyorum; ama yine de durmadan edemiyorum.

kitabın bir yerinde, "kadın bedeni bir keman gibidir, hakkını vererek çalmak için acayip iyi bir müzisyen olmak gerekir." diyordu. hödük bir kitaptı -farkındayım yani- ama bu keman zırvası hiç aklımdan gitmiyor.

bir şeyi çok iyi yapıyorsanız, bir süre sonra, dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.

derken, başladım kibritle oynamaya. bazen, belirli bir ruh haline girince, kibrit yakar dururum. bırakırım, sonuna kadar yanarlar, artık tutulmayacak gibi oluncaya dek, sonra tablaya atarım. asabi bir alışkanlık işte.

sinemalarda böyle sahtekarca zımbırtılara deli gibi gözyaşı dökenlerin yüzde doksanı aslında kötü kalpli, aşağılık insanlar. şaka demiyorum.

bizim evin girişindeki o tuhaf koku, başka hiçbir yerinkine benzemez. ne cehennem olduğunu ben de bilmiyorum. karnabahar kokusu da değil, parfüm kokusu da -ne cehennem olduğunu ben de bilmiyorum- ama o kokuyu alınca evde olduğunuzu anlıyorsunuz.

"rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında" (robert burns)

hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. çılgın bir şey bu, biliyorum; ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. biliyorum, bu çılgın bir şey.

d.b.'nin odasına döndüğümde, bizim phoebe radyoyu açmıştı. dans müziği çalıyordu. ama çok hafif açmıştı, hizmetçi duyamazdı. onu görmeliydiniz. yatağın tam ortasında, örtülerin üstüne, şu yoga yapan herifler gibi bağdaş kurmuş, oturuyordu. müzik dinliyordu. bitiyorum bu kıza.

wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

iyi eğitim görmüş insanlar ve bilim adamları, başlangıçta zeki ve yaratıcı iseler -ne yazık ki bu, ender bir durumdur- yalnızca zeki ve yaratıcı olan insanlara kıyasla, arkalarında sonsuza kadar kalabilecek çok daha değerli şeyler bırakıyor gibiler. kendilerini daha açık seçik ifade edebiliyor gibiler ve genellikle, düşüncelerini sonuca ulaştırmak gibi bir tutkuları var. ve -en önemlisi- yüzde doksan olasılıkla bilim adamı olmayan düşünürlerden daha alçakgönüllü oluyorlar.

ayrıca, kadıncağız pencey'yi çok iyi sanıyorsa, bırakın öyle sansın. yüz yaşındaki birine yeni bir şey söylemekten nefret ediyor insan. böyle şeyleri duymak istemiyorlar.

durum umutsuzdu. sileceğim diye bir milyon yıl uğraşsanız, bu dünyadaki tüm "seni ..." yazılarının yarısıyla bile başa çıkamazsınız. olanak yok buna.

sorun da buydu işte. asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz; çünkü böyle bir yer yoktu. var sanıyordunuz; ama siz oraya varır varmaz, sizin bakmadığınız bir sırada biri gizlice gelip burnunuzun dibinde, "seni ..." diye yazıveriyordu. sanırım, öldüğüm zaman bile, beni bir mezara tıktıklarında başıma diktikleri taşın üstündeki "holden caulfield" ile doğduğum ve öldüğüm tarihlerin hemen altında, "seni ..." yazılmış olacaktır. biliyorum bunu, gerçekten.

sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

31.12.2008

uzun lafın kısası

spinoza:
 üzülme, öfkelenme; sadece anla!

alain de botton: gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akılyürütmeden kaynaklanır.

johannes mario simmel: sefalet, umutsuzları eninde sonunda müthiş kötülüklere iten bir şeydir. sefalet, bütün kötülüklerin kaynağıdır.

chamfort: kolay şey değildir mutluluk; kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak imkansızdır.

georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

mark twain: açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

noam chomsky: birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.

juvenalis: insanların kasasında ne kadar para varsa, uyandırdıkları güven de o kadardır.

ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

j.d. salinger: bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

31.08.2008

uzun lafın kısası

karl marx: 
emek bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.


jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.

julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.

chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.

robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.

stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

28.02.2008

uzun lafın kısası

samuel beckett: 
hep denedin. hep yenildin. olsun. yine dene. yine yenil. daha iyi yenil.

terentius: insanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

dave eggers: iyi bir sıçış, kötü bir sevişmeden daha iyidir.

a.l. kennedy: insanlar para ödemedikleri şeyin değerini bilmezler.

margaret atwood: evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.

paul auster: her şeye hazırlıklı olmazsan hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.

kay redfield jamison: yoğun ve sürekli aşk yalnızca biraz fırtınalı tutkuların yer aldığı iklimlerde gerçekleşebilir.

oğuz atay: kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

vladimir makanin: lazım olmasalar sürüyle gelirler. akın ederler. lazım olunca bir can bulamazsın.

j.d. salinger: sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.