yeni bir yönetim şeklimiz var artık. tek kişinin yönetimi ya da aristokrasi ya da plütokrasi değil bu, rastlantısal baskılar sonucu mutlak iktidar konumuna yükselmiş ve karar vermelerini önleyen politik ve ekonomik faktörlerden bağımsız olmayan küçük grupların yönetimi. bunlar benliklerini teslim ederek iktidara gelmiş soyut güçlerin temsilcileridir. çelik gibi iradeye sahip diktatörler tarihe karıştı. bundan böyle stalin, hitler gibi diktatörler olmayacak. bu vahim dünyanın yöneticileri kazara yöneticilik konumuna gelmişlerdir; anlayamadıkları devasa bir makineyi yönetmeye çalışan, hangi düğmeye basmaları gerektiğini kendilerine söylemeleri için uzmanlara ihtiyaç duyan, beceriksiz, dehşete kapılmış pilotlara benzemektedirler.
16.02.2022
diktatör
yeni bir yönetim şeklimiz var artık. tek kişinin yönetimi ya da aristokrasi ya da plütokrasi değil bu, rastlantısal baskılar sonucu mutlak iktidar konumuna yükselmiş ve karar vermelerini önleyen politik ve ekonomik faktörlerden bağımsız olmayan küçük grupların yönetimi. bunlar benliklerini teslim ederek iktidara gelmiş soyut güçlerin temsilcileridir. çelik gibi iradeye sahip diktatörler tarihe karıştı. bundan böyle stalin, hitler gibi diktatörler olmayacak. bu vahim dünyanın yöneticileri kazara yöneticilik konumuna gelmişlerdir; anlayamadıkları devasa bir makineyi yönetmeye çalışan, hangi düğmeye basmaları gerektiğini kendilerine söylemeleri için uzmanlara ihtiyaç duyan, beceriksiz, dehşete kapılmış pilotlara benzemektedirler.
19.10.2021
solon
"halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar."solon; borç yükünün azaltılması, yani borçların silinmesi, hacizlerin ve köleliğin kaldırılması uygulamasını atinalılara getiren ilk kişidir. nitekim insanlar bedenleri karşılığında borç alıyorlar ve birçok kişi yoksulluk yüzünden borcu karşılığı hizmet ediyordu. ilk olarak solon babasından kalan yedi talantlık alacağını bağışladı ve başkalarını da böyle yapmaya özendirdi. ve bu yasaya "borç affı yasası" adı verildi. sonra öteki yasalarını çıkardı ve döner levhalar üzerine yazdırdı.
"her insandan kendini sakın; dikkat et, yüreğinde gizlice nefret besleyip güler yüzle karşında konuşmasın, iki yanlı dili kara ruhundan yankılanmasın."
bazılarının anlattığına göre, kroisos bütün süslerini takıp takıştırarak tahtına oturmuş ve solon'a bundan daha güzel bir manzara görüp görmediğini sormuş. o da "evet, gördüm," demiş, "horoz, sülün ve tavus kuşu; doğa bunları binlerce kez daha güzel çiçeklerle bezemiştir."
"kendi korkaklığınız yüzünden belanızı bulduysanız bunun suçunu tanrılara bulmayın. bunları iktidara getirip siz büyüttünüz; bu yüzden de iğrenç köleliğe düştünüz. her biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz; ama bir araya geldiniz mi kafanız çalışmaz. kandırıcı sözler söyleyen adamın yüzüne bakarsınız; ama yaptığı işi görmezsiniz."
ayaklanma sırasında ne kenttekilerin, ne ovadakilerin ne de kıyıdakilerin arasında yer aldı. onun tanımına göre söz işin aynasıydı; kral, kudretiyle en güçlü insandı; yasalar örümcek ağı gibiydi. çünkü "eğer güçsüzsen ağa yakalanırsın; ama daha güçlüysen ağı parçalayıp çıkarsın."
"dilin mührü susmaktır, susmanınki ise zamanını ve yerini bilmektir." diyordu.
"kar'ın ve dolunun gücünü bulut taşır; gök gürültüsü parlak şimşekten doğar; devlet büyük adamların yüzünden yıkılır; halk farkına varmadan tiranın kölesi olur."
tiranların yanında güç sahibi olanları sayı boncuklarına benzetiyordu. çünkü her biri bazen artıyı bazen eksiyi gösterir; tiranlar da bu adamları kimi zaman güçlü ve parlak, kimi zaman onursuz kılarlar.
"zenginlikten doygunluk, doygunluktan da şiddet doğar."
babasını öldürene karşı neden yasa çıkarmadığı sorulduğunda, "böyle bir şeyi ummadığım için" diye karşılık verdi. insanların hiç haksızlık yapmamasının nasıl mümkün olacağı sorulduğunda, "haksızlığa uğramayanlar da haksızlık görenler kadar öfke duydukları takdirde" dedi.
atinalıların günleri aya göre hesaplamalarını öngördü. ve ozanların uydurmaları bir işe yaramaz diye, thespis'in tragedyalarını sahnelemesine izin vermedi.
apollodoros'un "felsefe okulları üzerine" adlı eserinde söylediği gibi, insanlara şunları öğütlemiştir:
"yemininden çok dürüstlüğe bağlı kal! yalan söyleme! ciddi işlerle uğraş! çabucak dost edinme, dost edindiğin kimseleri dışlama! önce boyun eğmeyi öğren, sonra buyruk ver! hoş olanı değil, iyi olanı öğütle! bırak akıl yol göstersin! kötü insanlarla düşüp kalkma! tanrıları onurlandır, ana babanı say!"
16.09.2021
kuzey kore
kasım 2009'da kuzey kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı.bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. ocak 1960'da fransa'da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. eski franklar tedavülde kaldı; hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. sonunda fransa avro'ya geçince ocak 2002'de eski franklar tedavülden kaldırıldı.
kuzey kore reformu görünüşte fransa'dakiyle benzerlik taşır. 1960 fransa'sında olduğu gibi kuzey kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, kuzey kore'nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada.
sonra meselenin iç yüzü anlaşıldı: hükümet kimsenin 100 bin wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. böylece hükümet kuzey kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz; fakat muhtemelen arjantin hükümetinin 2002'de el koyduğundan daha fazlaydı.
kuzey kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. işin içinde az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır.
para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. bunları fakir tutmak daha güvenliydi. ayrıca kuzey kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü kore'de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.
hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, kuzey kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. liderleri kim jong-il'in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor. kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor.
2006'da birleşik devletler kuzey kore'ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60'tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı. bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, dvd oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. artık ipek eşarplar, özel tasarım dolma kalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. bunlar tam da kim ve onun komünist parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. bir bilim insanı, fransız şirketi hennessy'nin rakamlarını kullanarak kim'in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.
20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. lenin ve onun komünist partisi marx'tan esinlendi; fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı.
1917 bolşevik devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey bolşevik parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce iç savaş'la, ardından stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.
rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu. örneğin 1970'lerde kızıl kmerler'in idaresinde kamboçya'da yaşananlarla; ayrıca çin'de ve kuzey kore'dekilerle. bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi.
yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde sömürücü kurumlar inşa ettiler. ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. sonuçlar mao idaresindeki çin'de, kızıl kmerler idaresindeki kamboçya'da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı kuzey kore'de çok daha yıkıcıydı.
bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde zimbabve ve sierra leone'deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.
14.07.2021
resmi törenler
psikolojik içgörü yeteneğinden yoksun rasyonalistler tarafından sihirli yararı inkar edilen ve büyü, boş inanç, hurafe diye karşı çıkılan resmi törenler her yerde ve her zaman yapılagelmiştir. zira, sihir veya büyünün önemi azımsanamayacak büyük bir psikolojik etkisi vardır. büyülü bir performans gerçekleştirmek, bunu yapan kişiye, kararını yerine getirmek için kesinlikle gerekli olan güven duygusunu verir; çünkü karar almak kaçınılmaz olarak tek yanlı bir eylemdir ve bu nedenle bir risk olarak hissedilir.bir diktatör bile kendi devlet kanunlarını tehditlerle yerine getirmekle kalmaz, bunların çeşitli törenlerle gerçekleştirilmesini ister. bandoların, bayrakların, flamaların, törenlerin ve kitlesel gösterilerin, kilise cemaati yürüyüşlerinden, şeytanı kaçırmak için yapılan şeylerden prensipte hiçbir farkı yoktur. ancak devletin güç gösterileri, dinsel törenlerin aksine, bireye içindeki şeytani hislere karşı hiçbir korunma sağlamayan kolektif bir güven duygusu verir. sonuç olarak, birey devletin gücüne, yani kitle zihniyetine daha fazla sarılacak, böylece kendini devlete hem fiziksel hem de manevi olarak daha fazla teslim edecek ve sosyal kudretini ve yetkisini tümüyle yitirecektir.
tıpkı kilise gibi devlet de kişilerden şevk, özveri ve koşulsuz sevgi talep eder. nasıl ki dinler tanrı korkusuna gerek duyar veya bunun var olduğunu farz ederlerse diktatör devlet de gerekli korku ortamını yaratmaya aynı ölçüde özen gösterir.
diktatör devlet bireyin haklarını elinden almakla kalmaz, varlığını metafizik temellerinden yoksun bırakarak bilfiil ayaklarının altındaki zemini de kaydırır. bireylerin kişisel ahlaki kararlarının hiçbir hükmü yoktur -önemli olan kitlelerin kör hareketidir ve yalan politik hareketin etkin bir prensibi haline gelir. tüm haklarından yoksun bırakılmış milyonlarca devlet kölesinin varlığının kanıtladığı gibi, devlet bu durumdan kârlı sonuçlar çıkartır.
8.02.2021
adalet
güçsüz adalet iktidarsızdır. adaletsiz güç ise zorbadır.güçsüz adalete muhalefet edilir; çünkü kötü insanlar her zaman vardır. adaletsiz güç ise itham edilir. dolayısıyla güç ile adaleti birleştirmek gerekir. bunun için de adil olanı güçlü veya güçlü olanı adil kılmak gerekir.
adalet tartışma konusudur. güç ise kolay tanınır ve tartışmaya gelmez. bu yüzden güç, adil olanın emrine verilememiştir; çünkü güç hakka meydan okumuş ve onu haksız, kendini haklı ilan etmiştir.
ve böylece, haklı olanı güçlü kılamadığımızdan, güçlü olanı haklı kıldı.
19.12.2020
zorba
halkın başına geçen adam, çoğunluğun kendine kul köle olduğunu görünce yurttaşlarının kanına girmeden edemez. onun gibilerin hoşlandığı lekeleme yolunu tutar, onu bunu suçlandırıp mahkemelere sürükler, vicdanını kirletip canlarına kıyar. kimini sürer, kimini öldürtür. bu arada topluma borçların bağışlanacağı, toprakların yeniden dağıtılacağı umudunu verir.böyle bir adamın kaderi bellidir artık: ya düşmanlarının eliyle ölecek ya da bir zorba olacaktır.
zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatırı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar. en yiğitleri kendi aralarında; hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüğünü söylerler. başta kalmak isterse zorbanın bütün bu adamları temizlemesi gerekir. dostları arasında olsun, düşmanları arasında olsun, bir tek değerli insan bırakmaz. istesin istemesin, bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. sonunda devleti temizler hepsinden ama hekimlerin başvurduğu temizlemenin tam tersidir bu. onlar bedende kötü ne varsa atıp yalnız iyiyi bırakırlar, zorbaysa iyileri atıp kötüleri bırakır.
13.10.2020
devrim
georg büchner
devrimcilerde başka insanlarda bulunmayan bir duyu vardır ve bu duyu onları asla yanıltmaz.
yalnızca bir korkak devrim için ölür, bir jakoben devrim için öldürür.
her devrimin yalnızca yarısı tamamlanırsa kendi mezarını kendisi kazar. erdem terör yoluyla hüküm sürmelidir.
cumhuriyetin silahı terördür, cumhuriyetin gücü erdemdir. erdem olmadan terör yozlaşabilir, terör olmadan erdem güçsüzdür. terör, erdemin bir sonucudur; hızlı, kesin ve boyun eğmez adaletten başka bir şey değildir.
ulusal pervasızlık tüm erdemlerin en yararlısıdır.
bir despot hayvanları andıran uyruklarını terörle yönetirse despot olarak haklıdır. cumhuriyetin kurucusu olarak sizler özgürlüğün düşmanlarını ezerken de bir o kadar haklısınız. devrim hükümeti özgürlüğün tiranlığa karşı despotluğudur.
halkın bir ezilme içgüdüsü var, isterse bakışlarla olsun, böyle aşağılayıcı bakışlardan hoşlanıyor. böylesi alınlar bir asalet armasından daha berbattır, insanı hor görmenin su katılmamış aristokrasisi barınır onlarda. herkesi mıhlamalarını kolaylaştırır bu; çünkü tepeden bir bakışa maruz kalmak insanı bezdirir.
bir cumhuriyette yalnızca cumhuriyetçiler yurttaştır, kralcılar ve yabancılar düşmandır. insanlığı ezenleri cezalandırmak merhamettir, onları bağışlamak barbarlıktır.
toplum tarafından korunmayı hak edenler yalnızca barışçıl yurttaşlardır.
14.01.2020
bir diktatörün doğuşu
kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.görünüşte her şeye gücü yeten yüce devlet doktrini, tüm gücün yoğunlaştığı en yüksek hükümet mevkilerini işgal eden kişilerce idare edilir. seçilerek veya hayatın cilvesiyle bu mevkilerden birine yerleşen her kim olursa olsun, o artık otoriteye boyun eğmez; çünkü artık kendisi devlet politikası haline gelmiştir ve keyfine göre bir yol tutabilir. 14. louis'nin dediği gibi "devlet benim" diyebilir. bu insan kendi hayali dünyasının kölesi haline gelir.
kitle insanının aptallaştırılmasına ve ahlaki sorumsuzluğuna salt entelektüel veya ahlaki olarak yaklaşmak olumsuz bir kabullenme olur ve bireyi atomlara ayırma yolunda biraz tereddüt etmekten başka bir işe yaramaz. bu yaklaşım dini inancın itici gücünden yoksundur; çünkü tümüyle rasyoneldir.
burjuva mantığında diktatör devletin büyük bir avantajı vardır: bireyin yanı sıra dinsel güçleri de yutar. devlet tanrı'nın yerini almıştır. işte bu nedenle, sosyalist diktatörlükler din haline gelmiş ve devlet köleliği bir ibadet biçimi olmuştur. ancak dinin işlevi, geçerli egemen kitle zihniyeti ile çatışmaları engellemek için hemen bastırılan gizli kuşkulara yol açmadan bu şekilde yerinden sökülemez ve yalanlanamaz.
bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız. kitle devletinin liderleri de tanrılaştırılmayı önleyemezler.
sonuçta durum, her seferinde olduğu gibi, fanatizm şeklinde aşırı bir yolla telafi edilir ve fanatizm en ufak bir muhalefet kıvılcımını bile ezen bir silah olarak kullanılır. "amaca ulaşmak için tüm yollar, en aşağılık olanlar bile meşrudur." gerekçesiyle özgür düşünce ayaklar altına alınır ve ahlaki yargı hakkı acımasızca bastırılır. devletin politikası iman mertebesine yükseltilir, lider veya parti başkanı konumundaki kişi iyi ve kötünün ötesinde bir yarı-tanrı haline gelir ve ona kendini adayan insanlar birer kahraman, din şehidi, havari veya misyoner gibi şereflendirilir. sadece bir tek gerçek vardır, ondan başka hiçbir gerçek yoktur. bu gerçek çok kutsal ve dokunulmazdır, eleştiri-üstüdür. farklı düşünen herkes bir zındıktır ve tarihten de bildiğimiz gibi, her türlü kötü akıbetle karşılaşma tehlikesi içindedir. sadece politik gücü elinde tutan parti başkanı devlet doktrinini aslına sadık biçimde yorumlayabilir. bunu da kendine uygun gördüğü bir şekilde, kafasına estiğince yapar.
2.07.2019
diktatör
diktatörlüklerin prestijinin büyük bir kısmı, yoğunlaşmış gizlilik iktidarlarının olmasına dayanır. demokrasilerde bir giz pek çok insan arasında dağılmıştır ve gizin iktidarı da bu yüzden zayıflar. insanlar tepeden bakarak her şeyin konuşularak paramparça edildiğini, herkesin sözünü söyleyebildiğini, söze karışabildiğini ve her şeyin önceden bilindiği için hiçbir şeyin yapılmadığını söylerler. bu şikayetler yüzeysel olarak kararlılık yoksunluğuna, gerçekte ise gizlilik yoksunluğuna denk düşer.insanlar yeni ve heyecan verici olduğu ve onlara otoriterce sunulduğu sürece pek çok şeye katlanırlar. insanın kendisi hiçbir şeyse, iktidarın kucağına düşmekten anlaşılmaz bir kölece zevk alır. insanlar ne olacağını da bunun ne zaman olacağını da bilmezler; diğerlerinin canavarla karşılaşmada bir öncelikleri olabilir. boyun eğerek, titreyerek bekler ve kurban seçilmeyi umarlar. bu tutum gizin yüceltilmesine yol açar. her şey gizin kutsallaştırılmasına tabi kılınmıştır. volkan patlamasının vahşi birdenbireliği içinde, beklenmedik ve karşı konulmaz bir biçimde olduğu sürece, ne olduğu o kadar önemli değildir.
16.05.2019
nasyonal sosyalizm
faşizm ve nasyonal sosyalizm, tıpkı büyücülerin cezalandırılmasında olduğu gibi, bir moral yıkıntı zamanında siyasetten hem usu hem de ahlakı silip atabilen duyguların melankolik örnekleriydi.stalin'in yönetimi, vahşetin ödettiği korkunç fiyata rağmen, ülkesini çağdaş bir endüstriyel güç durumuna getirmiş, okuma-yazması olmayan köylü nüfusu da, yüksek bir bilim düzeyine sahip eğitilmiş bir halka dönüştürmüştür.
italya'daki faşizm ya da almanya'daki nasyonal sosyalizm hakkında ise buna benzer hiçbir yargı ileri sürülemez. bu partiler 1. dünya savaşı'nın moral yıkıntısı içinde mantar gibi yerden bitivermişlerdi; önderleri birer demagogdu ve hangi başarı ölçüsü kullanılırsa kullanılsın, yaptıkları işler yalnızca yıkıcıydı. sözde felsefeleri, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın bir araya getirilen eski ön yargıların birer mozayiğiydi ve ortak amaçlara değil, ortak korku ve nefretlere sesleniyordu. hem hitler hem de mussolini, herhangi bir politikayı açıkça ileri sürmekten bilinçli olarak kaçındılar; çünkü böyle bir şey, kazanmak istedikleri kimi kesimlerin kaçmasına yol açacaktı.
olağanüstü bir entelektüel yetenek iddiasında bulunabilecek tek nasyonal sosyalist önder olan ve kuşkusuz yeteneğini komünizme, monarşiye ya da hatta demokrasiye, eğer hitler bunlardan birini benimseseydi, adamak isteyecek olan goebbels, hitler'e karşı duyduğu kahramana tapma duygusu ve yahudi düşmanlığı dolayısıyla tam bir yanılgı içine düşmüştü.
faşizm ve nasyonal sosyalizmin düşmanları genellikle bu hareketleri "usa karşı başkaldırı" olarak niteliyorlardı. nitekim kuramcıları bu betimlemeyi tümden haklı bulmuşlardır. bunların yazıları, usun yaşamı değil, yaşamın usu denetlediğini; tarihteki büyük işlerin zekanın değil, kahramanca istencin ürünü olduğunu, halkları koruyan şeyin düşünce değil, sürü içgüdüsü ya da kanda bulunan ırksal sezgi olduğunu; güçlü olmak istençleri fiziksel ve manevi engellerini aştığı zaman büyüklüğe ulaştıklarını ileri süren savlarla doludur. bunun gibi, mutluluk arzusunun da, düzenli olarak, kahramanlık, özveri, ödev ve disiplin güdülerine göre aşağılık bir güdü olduğunu söylemiştir. özgürlük ve eşitlik gibi demokratik ülkülerle anayasalı ve temsili hükümet düzeninin sivil ve siyasal özgürlüklerini, en yüksek noktasına fransız devrimi'yle ulaşan felsefi usçuluğun eskimiş kalıntıları olarak sunmuştur.
faşizm ve nasyonal sosyalizm, ister liberal ister marksçı olsun her türlü karşıt siyasal kuramı aynı biçimde "kısır entelektüalizm" aşağılayıcı terimiyle niteliyordu.
kahramanın bireyciliği, demokratik eşitçiliğin tam tersidir. kahraman, düzenli burjuva yaşamının yararcı ve insanlıksever niteliklerini küçük görür; rahat ve mutluluğa karşı kötümser bir horgörü besler; tehlikeli bir yaşam sürer ve en sonunda kaçınılmaz yıkıma uğrar. kendi ruhunun insanüstü güçleriyle yaratıcılığa sürüklenen doğal bir soyludur ve bayağı beyinlerin tembelliği kendisini yıktıktan sonra halk ona tapınır.
ne mussolini ne de hitler üstün insan olarak görülmelerine karşı çıkmıştır ve her ikisi de önderlik ettikleri halka karşı içtenlikli olarak tiksinti duymuş ve bunu gerçekten saklamamıştır. hitler, bir ulusun büyük bölümünün ne kahraman ne de zeki olabileceğini söyledi; halk iyi değildir ama kötü de değildir; yalnızca bayağıdır. bir toplumsal mücadelede hareketsizdir; ama muzaffer olanın arkasına dizilir. içgüdüsel tepkisi özgünlükten korkmak ve üstünlükten tiksinmektir. anlayamadığı entelektüel ya da bilimsel görüşler onu etkilemez; yalnız tiksinme, bağnazlık ve çılgınlık gibi kaba ve şiddetli duygulardan etkilenir. ona ancak durmaksızın ve her zaman bağnaz bir biçimde tek yanlı olarak söylenen ve gerçeğe, yansızlığa ve haklılığa vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan sırt çeviren en yalınkat savlarla yaklaşılabilir.
bu yaşam görüşü hiçbir zaman uzlaşma kabul etmez, başka her seçeneği dışarda bırakan tam ve saltık bir kabulü gerektirir; din gibi hoşgörüsüzdür ve kendisine karşı olanlarla mücadelede elindeki her türlü aracı kullanır. karşı bir düşünceyle tartışmaz, ona hiçbir geçerlilik tanımaz, tümden dogmatik ve bağnazdır. bu yüzden, insanların yaşam kavgasını kazanmaları için zorunlu olan acımasızlık ve vicdansızlığın manevi temelini veriyordu. siyaset, asıl olarak, yaşam görüşleri arasındaki ölüm kalım savaşıdır.
mussolini faşizmin bir felsefeye gereksinimi olduğuna karar verdiğinde, bu işi giovanni gentile'ye verdi, gentile'nin kendisine sunduğu şeyi aldı ve sonuç olarak italyan faşizminin kuramı, bir devlet kuramı, devletin üstünlüğünün, kutsallığının ve her şeyi kapsar oluşunun kuramı olduğunu ileri sürdü: "her şey devlet için; devlete karşı hiçbir şey yoktur, devletin dışında hiçbir şey yoktur."
faşizm, gerçekten bireyi aşan ve onu manevi bir toplumun bilinçli üyesi mevkiine yükselten üstün bir hukuk ve nesnel bir istenç ile insan arasındaki içrek ilişki biçiminde bir dinsel kavramdır. bu manevi toplumu yaratan ve temsil eden şey de ulustan çok devlettir.
nasyonal sosyalizm, yığınlara dayandığı için gerçekten demokratik olduğunu öne sürmüştür. ama yığınlara, siyasal görüşlerine değer kazandıracak hiçbir yargı yeteneği tanımamıştır.
hiç kuşkusuz bir siyasal örgütlenme ilkesi olarak totalitarizm diktatörlük demekti. kısa zamanda alman federalizmi ve yerel yönetim özerkliğini ortadan kaldırdı. parlamento ve bağımsız yargı gibi liberal siyasi kurumlar hemen tümden yıkıldı. seçimler dikkatle hazırlanıp yürütülen plebisitler düzeyine indirildi. siyasal yönetim her şeyi kapsamakla kalmayıp nasyonal sosyalistlerin hoşlandıkları terimle "monolitik" de oldu; yani bütün toplumsal örgütlenme bir düzene indirgenmiş ve bütün güçleri tek yürek olarak ulusal amaçlara yöneltilmişti.
seçkin muhafız yıldırım ekipleri ve hitler gençliği, ismen hükümetin değil, partinin organları olmakla birlikte, hepsi de yasama ve yargı yetkilerine sahipti ve yasadışı ayrıcalıkları vardı. öte yandan yargı organı bağımsızlığını ve güvenliğini tümden yitirdi ve aynı zamanda yargısal takdir yetkisi de gerçekte sınırsız ölçüde genişletildi. yasanın kendisi de yoruma elverişli olacak biçimde, belirsiz yapılmıştı; böylece her türlü karar asıl olarak öznel bir şey oldu.
1935'te ceza yasası, yürürlükteki hiçbir yasaya aykırı düşmese de, "sağlıklı halk duygusu"na aykırı her eylemi cezalandırmayı olanaklı kılmak üzere değiştirildi. açıktır ki böyle yasaların ussal bir şekilde yürütülmesine olanak yoktur. yasa önünde eşitlik ve yasal usul ilkelerinin yerini tam bir yönetsel takdir yetkisi aldı. uygulamada totalitarizmin anlamı şu oldu: eylemlerinin siyasal önem taşıdığı düşünülen bir kimse, hükümet ya da parti ya da bunların birçok organlarından biri önünde hiçbir yasal korumaya sahip değildi.
halk, propaganda organlarının duyurduğu dışında hiçbir şeyden haberi olmayan ve kendi aralarında, kendilerine ait herhangi bir amaç için bir araya gelemeyen "yığınlar"dan ibaretti.
hitler'in söylediği gibi, "çocukların alfabesinden en son gazeteye, her tiyatro oyunu ve her filme değin" hiçbir etkileme kanalı savsaklanmamalıydı. bilim de içinde olmak üzere her konudaki öğretim "ulusal övüncün yükseltilmesi için bir araç" olmalıydı. ve "en yüksek noktasına, ırk kavramına ve ırk duygusuna, içtepi ve us yoluyla, gençlerin yüreklerinde ve kafalarında tutuşturulmakla" ulaşmalıydı.
"kan arılığının zorunluluğu ve niteliği konusunda en üstün bilgiye yöneltilmeden, hiçbir erkek ya da kız çocuğu okuldan çıkmamalıdır." (hitler)
"totaliter devlet sanata ayrı bir varlık tanımaz. sanatçılardan devlete karşı olumlu bir tutum takınmalarını ister."
rosenberg'in "eskinin bozucu, sınırsız öğretim özgürlüğü" dediği şey alman üniversitelerinden kalktı ve yerine "gerçek özgürlük", "ulusun yaşama gücünün bir organı olmak" özgürlüğü geçti. yahudi profesörler yerlerinden atıldılar; öğretim üyeleri ve öğrenciler "önderlik ilkesi"ne göre örgütlendiler ve alman yüksek öğretiminin amacı, nasyonal sosyalist ilkelere uygun olarak, bir siyasal seçkinler kümesini yetiştirmek oldu. bu iş için tipik eğitim kurumları üniversiteler değil, teknik okullar ve partinin önderlik okullarıydı. tarih, toplumbilim ve ruhbilim gibi toplumsal bilimler geniş ölçüde ırk söylencesini işlemek ve yaymak için düzenlenen propagandanın dalları haline geldi.
saçmalıkların doruğuna herhalde, "bütün öbür insan ürünleri gibi bilim de ırksaldır ve kanla koşullanmıştır." diyen fizik kitabıyla ulaşıldı.
8.05.2019
bireyselleşmemiş insan
bir topluluğun değeri, onu oluşturan bireylerin ruhsal ve ahlaki büyüklüklerine bağlıdır.toplumun kendisi bireyleşmemiş insanlar tarafından oluşturulduğu sürece, tamamen acımasız bireycilerin merhametine kalacaktır. ne kadar gruplar ve örgütler halinde bir araya gelinirse gelinsin, -toplumu bir diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye hazır kıvama getiren de işte bu gruplaşma ve bireysel kişiliğin yok olmasıdır.
yan yana toplanan milyonlarca sıfır, maalesef, bir etmez. önünde sonunda her şey bireyin kalitesine bağlıdır; ama çağımızın uzağı görememe alışkanlığı sadece büyük sayıları ve kitle örgütlerini hesaba katmaktadır. sanki, iyi disiplinli bir kalabalığın bir tek deli adamın elinde neler yapabileceğini tüm dünya yeterince görmemiş gibi. maalesef bu gerçek kafalarımızda pek derine işleyememiştir ve bu konudaki körlüğümüz son derece tehlikelidir. insanlar gayet hoşnut bir şekilde örgütlenmeye devam etmektedirler. en güçlü örgütlerin ancak liderlerinin korkunç acımasızlığı ve sloganların en ucuzu sayesinde ayakta kaldığı konusunda en ufak bir bilince sahip olmadan, çare kitle hareketinin egemenliğinde aranmaktadır.
birey kendini ruhen yeniden yaratamazsa toplum da yaratamaz; çünkü toplum, kurtuluşu arayan bireylerin toplamından oluşur.
tüm kitle hareketleri, tahmin edebileceğimiz gibi, büyük sayılardaki kalabalıkların oluşturduğu düzlemden aşağı kolay kayarlar. kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır. çoğunluğun inandığı şey tabii ki doğru olmalıdır. çoğunluğun istediği şey peşinden gitmeye değer, gerekli ve dolayısıyla iyi olmalıdır. kalabalığın çıkardığı gürültüde istekleri kaba kuvvetle elde etme gücü yatar.
hepsinden tatlısı ise, çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir. düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin yapacağı işlerdir. her sorunun cevabı hazırdır, tüm ihtiyaçlar yerine getirilir. kitle insanının gördüğü çocukluk düşleri o kadar gerçek dışıdır ki, bu cennetin bedelini kim ödüyor diye sormak aklına gelmez. hesap dengesi daha üst bir politik veya sosyal otoriteye bırakılır, o da bu görevi istekle üstlenir; çünkü gücünü daha da arttıracaktır. otoritenin gücü ne kadar artarsa birey o kadar zayıflar ve çaresizleşir.
bu tür sosyal koşulların yaygın olarak geliştiği her yerde zorbalığa giden yol açılmıştır ve bireyin özgürlüğü spiritüel ve fiziksel köleliğe dönüşmüştür. her zorba ipso facto (doğası gereği) ahlaksız ve acımasız olduğu için, yöntemlerini seçmekte hâlâ bireyi hesaba katan bir kurumdan çok daha özgürdür. böyle bir kurum örgütlü devletle bir çelişkiye düştüğü zaman ahlak değerlerinin gerçek bir dezavantaj olduğunu fark eder ve kendisini rakibinin yöntemlerini benimsemek zorunda hisseder. böylece enfeksiyon direkt yoldan bulaşmasa bile kötülük neredeyse zorunluluktan ötürü yayılır. enfeksiyon tehlikesi, tüm batı dünyasında olduğu gibi, büyük sayılara ve istatistiklere belirleyici önem verilen yerlerde daha da ciddidir.
kitlelerin boğucu gücü şu veya bu şekilde her gün gazeteler yoluyla gözlerimizin önünde resmi geçit yapar ve bireyin önemsizliği öyle kuvvetle aşılanır ki insan kendi sesini duyurabilme ümidini tümden kaybeder. o eskimiş liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) fikirleri bireye yardımcı olamaz; çünkü isteklerini yöneltebileceği tek insanlar onun cellatları, yani kitlelerin sözcüleridir.
4.02.2019
tiran
tek bir kişi, kitleyi coşkuya sürükleyebilir; ama bir kez zincirlerinden boşalmış olan coşkuyu geri döndürmeyi hemen hiçbir zaman başaramamıştır. sözlerini ufak bir aleve üfleyen, bundan yıkıcı bir yangının doğacağının bilincinde olmalıdır; tek bir yaşama, düşünme ve inanç biçimini geçerli ilan eden, böylece dünyayı bölünmeye, başka her düşünme ve yaşam biçimine karşı ruhsal düzeyde ya da savaş alanlarında yürütülecek bir savaşa itmenin sorumluluğunu da yüklenmelidir.her düşünce tiranlığı, insanlığın düşünme özgürlüğüne karşı açılmış bir savaştır ve bu nedenle de erasmus gibi bütün düşünceler için en yüksek düzeyde bir sentez, tüm insanlığa ortak bir uyum arayan biri, düşüncedeki her türlü tek yanlılığı, körü körüne anlamak istemeyişi kendi uzlaşma düşüncesine yöneltilmiş bir saldırı olarak görmek zorundadır. bundan ötürü hümanist yetiştirilmiş ve hümanist düşünceli insan, kendini hiçbir ideolojiye adamamalıdır; çünkü bütün düşünceler, özleri gereği hegemonya kurmak peşindedirler; bir hümanist hiçbir partiye bağlanmamalıdır; çünkü bir partiden olan her insanın görevi yanlı görmek, yanlı duymak ve yanlı düşünmektir. bir hümanist, düşünme ve eylem özgürlüğünü her durumda korumalıdır; çünkü özgürlük olmaksızın adalet, yani bütün insanlığın en yüce ideal sayması gereken tek düşünce gerçekleşemez.
25.06.2018
kolektif narsisizm
insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.bir toplum, üyelerinin çoğunu ya da büyük bir kesimini yeterince besleyemiyorsa, toplumsal huzursuzluğu önleyebilmek için hastalıklı bir narsisizmle doyum sağlamak zorundadır onlara. ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan insanlar için o topluluğun bir üyesi olmanın verdiği narsist kıvanç tek -ve çoğu zaman çok etkili- bir doyum kaynağıdır. yaşamları kendilerine "ilginç" bir şey getirmediği, ilgilerini geliştirecek olanakları sağlayamadığı için bu insanlar aşırı bir narsisizm geliştirirler.
ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiş -köhnemiş, can çekişen bir toplumun kalıntıları olduğu için- hiçbir gerçekçi gelişme umudu kalmamış olan geri kalmış bir sınıfın tek doyum yolu vardır: kendini dünyada en büyük hayranlığı toplayan topluluk sayarak, aşağı ırk diye damgalanan bir ırksal gruba üstünlük taslayarak kendi imgesini şişirmek. bu geri kalmış toplulukların üyeleri şu duygular içindedir: "yoksul ve kültürsüz olsam da önemli bir kişiyim ben; çünkü bugüne dek dünyanın gördüğü en üst topluluğun üyesiyim."
aşırı narsist bir topluluk kendisini özdeşleştirebileceği bir önder bulmak ister. topluluk, kendi narsisizmini yansıttığı bu öndere hayranlık duyar. aslında birlikte yaşama ve özdeşleşmeden başka bir şey olmayan bu öndere boyun eğme durumu içinde bireyin narsisizmi öndere aktarılır. önder ne denli büyükse onun izleyicileri de o denli büyük olacaktır.
bireysel yapıları yüzünden, özellikle kendilerine hayran olan kişiler önderin peşine takılmaya en yatkın olan kişilerdir. kendisinin büyüklüğüne inanmış ve bu konuda hiçbir kuşkusu olmayan önderin narsisizmi, kendisine boyun eğenlerin narsisizmine son derece çekici gelir. yarı deli önderler çoğu zaman en başarılı olanlardır; ama nesnel yargıdan yoksun olmaları, yenilgi karşısında gösterdikleri öfkeli tepkiler, her şeyi yapabilen bir insan imgesini koruma gereksinmeleri yüzünden bunlar yanlışlara düşerek kendi yıkımlarını hazırlarlar. ne var ki narsist kitlenin isteklerini doyuracak, yetenekli ama yarı psikozlu kişiler her zaman bulunabilir.
topluluk narsisizmini görebilmek bireysel narsisizmi görebilmekten daha zordur. birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "ben ve benim ailem dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur; öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlaksız ve sorumsuzdur." pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir.
oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "ben" ve "benim ailem" yerine ulus -ya da ırk, din, siyasal parti vb.- koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar, hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir.
topluluk narsisizmi hastalığıyla ilgili en belirgin, en çok rastlanan belirti, bireysel narsisizmde de görüldüğü gibi nesnelliğin ve akla uygun yargıların bulunmamasıdır. küçük küçük gerçekler bir araya toplanır; oysa bu yolla oluşturulan bütün, yalanlar ve uydurmalarla doludur.
siyasal eylemler narsist bir biçimde kendini yüceltmeden kaynaklandığında nesnelliğin bulunmaması yüzünden büyük yıkımlar doğar. yüzyılımızın ilk yarısında ulusal narsisizmin sonuçlarının en belirgin iki örneğine tanık olduk:
birinci dünya savaşı'ndan yıllar önce fransızlarca benimsenen resmi stratejik öğretide fransız ordusunun ağır toplara ya da çok sayıda makineli tüfeğe gereksinme duymadığı savunuluyordu; fransız askeri fransızlara özgü gözüpeklik ve saldırganlık ruhuyla öylesine doluydu ki düşmanı yenebilmesi için yalnızca süngüsü yeterdi. sonuç binlerce fransız askerinin alman makineli tüfekleriyle biçilmesi oldu; fransızları yenilgiden kurtaran tek şey almanların stratejik planlarındaki bazı yanlışlarla daha sonra yapılan amerikan yardımı olmuştur.
ikinci dünya savaşı'nda da buna benzer bir yanlışı almanlar yapmıştır. aşırı kişisel narsisizmi yüzünden hitler milyonlarca alman'ın topluluk narsisizmini kışkırtmış, almanya'nın gücünü olduğundan çok büyütmüş, yalnızca birleşik amerika'nın gücünü değil -öteki narsist general napoleon gibi- rusya'daki kışın etkisini de küçümsemişti. zeki olmasına karşın hitler gerçekliği nesnel bir gözle göremiyordu; çünkü onun kazanma ve yönetme tutkusu silahların, iklimin gerçekliklerine ağır basıyordu.
topluluk narsisizmi de tıpkı bireysel narsisizm gibi doygunluğa gereksinme duyar. bir düzeyde bu doygunluk insanın kendi topluluğunun üstün, öteki bütün topluluklarınsa aşağı olduğuna ortaklaşa inanmakla sağlanır. dinsel topluluklarda bu doygunluk şu kolay varsayımla kazanılır: "benim topluluğum gerçek tanrı'ya inanan tek topluluktur; bu yüzden tek gerçek tanrı benim tanrım olduğuna göre öteki toplulukların hepsi saptırılmış, inançsız kişilerle doludur."
bununla birlikte narsist bir üstünlük duygusu içinde olan topluluğun karşısında narsist doygunluğun nesnesi olarak kullanılacak küçük, çaresiz bir azınlık yoksa topluluğun narsisizmi kolaylıkla askeri fetihlere kayacaktır; 1914'ten önceki pan-almancılık ve pan-slavcılık fikirlerinde izlenen yol bu olmuştur. her iki durumda da uluslar "seçkin ulus" olma rolünde ötekilere karşı üstünlük duygularıyla doluydular, bu yüzden üstünlüklerini kabul etmeyen uluslara saldırmakta kendilerini haklı görüyorlardı.
topluluk narsisizmi zedelendiği zaman da bireysel narsisizmde de gördüğümüz öfke tepkisiyle karşılaşabiliriz. tarihte topluluk narsisizmi simgelerinin aşağılanmasının deliliğe yakın bir öfke yarattığını gösteren pek çok örnek vardır. bayrağa karşı saygısızlık; tanrı'nın, imparatorun, önderin aşağılanması, savaşın ya da toprağın yitirilmesi -bunların hepsi kitlelerde şiddetli öç alma duyguları uyandırmış, sonunda yeni savaşlara yol açmıştır. zedelenen narsisizm ancak saldırganın ezilmesiyle, narsisizme yöneltilen aşağılamanın ortadan kaldırılmasıyla kurtarılabilir. ister bireysel isterse ulusal olsun öç alma duygusu, çoğu zaman zedelenmiş narsisizmden, bu zedelenmeyi saldırganı ortadan kaldırarak bir anlamda "tedavi etme" gereksinmesinden doğar.
topluluk narsisizminin localar, küçük dinsel mezhepler, "eski okul arkadaşlıkları" vb. gibi küçük toplulukları içeren daha zararsız biçimleri vardır. bunlarda narsisizmin yoğunluğu büyük topluluklara göre az olmasa da narsisizm o denli tehlikeli değildir, çünkü toplulukların gücü sınırlı, bu yüzden de zarar verme olanakları küçüktür.
tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini -özgürlüğü- yitirirler.
halkın çoğunluğunun akla uygun olarak kabul ettiği şey halkın tümünün değilse bile büyük bir kesiminin kabul ettiği bir şeydir; pek çok insanın gözünde "akla uygunluk" yargısını akıl değil toplumun onayı belirler.
öğrenim, "eğitilmiş" birçok insanı çağdaş topluluk narsisizminin belirtileri olan ulusal, ırksal ve siyasal eylemlere coşkuyla katılmaktan alıkoyamamıştır.
insanın bütünüyle olgunlaşabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal narsisizminden kurtulması gerekir.
3.04.2018
düzenbaz
titus, vespasianus, otto, traianus gibi bildiğimiz bilmediğimiz bütün imparatorlar namussuz doğup namussuz ölmüşlerdir. sahtekârlıkta ve düzenbazlıkta ne kadar başarılı oldularsa tarihe o kadar büyük imparatorlar olarak geçmişlerdir. hilebazlığa başvurmayan ne zengin ne başarılı olmuştur, olamayacaktır. işin içinde sahtekârlık yoksa bir bilimde ne usta ne uzman olunur. sahtekârlık bir azizedir; çünkü sadakat, aşk ve merhamet barındırır; ilahidir çünkü insanları ölümsüz kılar; yücedir çünkü insanları zengin ve güçlü kılar. bütün hazlar, avuntular ve eğlenceler ondan kaynaklanır; tarottan zara kadar bu böyledir. unutmayın! gerçek düzenbaz sevilir sayılır, muhabbet bulur, herkes tarafından aranır ama bunların herkes tarafından görülmesini istemez.
15.07.2017
despotun paranoyası
paranoid yapıdaki bir insan asla affetmeyen ya da ancak büyük zorluklarla affeden, bunu düşünerek uzun zaman geçiren, affedilecek bir şeyi asla unutmayan ve affetmemek için kendisine karşı yapılmış düşmanca edimler icat eden bir insan olarak tanımlanabilir.bu gibi insanların duyumsadığı çok kuvvetli iç direnç, her türden affetmeye karşı durur. eğer iktidar elde ederler ve zaman zaman bu iktidarı korumak için affetmek zorunda kalırlarsa, bu yalnızca gösteri olarak yapılır; bir despot asla gerçekten affetmez. kendisine gösterilen her bir düşmanlık işareti kesin olarak kaydedilir, saklanır ve daha sonrası için depoya kaldırılır. bazen bu kayıt, gerçek boyun eğme karşılığında silinir; despotların bariz yüce gönüllülüğünün başka hiçbir anlamı yoktur. onlara karşı çıkan her şeyin kendilerine tabi olmasını öylesine ateşli bir biçimde isterler ki bunun için sık sık çok yüksek bir fiyat öderler.
kendisinin hiçbir iktidarı olmayan ve despotu son derece kuvvetli gören bir insan, despot için kelimenin tam anlamıyla herkesin ona boyun eğmesinin ne kadar önemli olduğunu fark etmez. değerlendirebileceği tek şey, o da buna ilişkin bir duygu taşıyorsa, iktidarın gerçek artışlarıdır; bir kralın uyruklarının en alçak, en değersiz mensuplarının hürmet göstermesinin, o kralın şerefi için ne anlam taşıdığını asla anlayamaz. incil'deki tanrı'nın işaret ettiği her bir ruha gösterilen ilgi, her birini hatırlayıp ilgilenişindeki sebat, iktidar kullanan herkes için model olabilir. affetme konusunda tanrı da karmaşık bir değiş tokuş içindedir; ona boyun eğen günahkâr, merhamet görür. ne var ki tanrı onu dikkatle izler ve her şeyi bilmesi sayesinde, günahkâr onu aldatırsa, bunu kolayca anlar.
pek çok yasaklamanın, yalnızca, kendi koydukları sınırları aşanları cezalandırabilen ya da affedebilenlerin iktidarını artırmak için var olduğuna şüphe yoktur. merhamet edimi, iktidarın çok yüksek ve yoğunlaşmış bir ifadesidir. önce mahkumiyet olmadıkça merhamet olamaz. merhamet aynı zamanda seçimi de ima eder; af çoğunlukla sınırlı sayıdaki mahkuma bahşedilir. ceza veren kişi çok fazla yumuşak olmaktan sakınır ve idamın keskinliğinden kaçınıyormuş izlenimi verse bile, kutsal cezalandırma görevinde bunun için anlaşılabilir bir bahane bulur; eylemlerini belirleyecek olan da budur. ama bazen kendisi bir af bahşederek ve bazen bu affı, eğer affetme ayrıcalığı olan daha yüksek bir otorite varsa ona önererek, kapıyı her zaman merhamete açık bırakır. iktidarın en üstün dışavurumu, son dakikada af bahşetmektir.
süreçleri iktidarın işleyişini andıran bir zihinsel hastalıkta, görünümlerin maskesini indirmeye duyulan kuvvetli istek bir tür tiranlık haline gelir. bu hastalık paranoyadır, bu hastalığın diğerlerinden ayırt edilmesinde kullanılan başka özelliklerin yanında, iki karakteristik özellik vardır; bunlardan birine psikiyatride dissimülasyon adı verilir. bu terimi tam tamına aynı anlamda kullandım: paranoyaklar kendilerini olduklarından farklı göstermede o kadar beceriklidirler ki çoğu böyle teşhis edilemez. diğer karakteristik özellik ise düşmanların maskelerini indirmeye duyulan sürekli istektir.
paranoyak, düşmanlarını her yerde, en barışçıl ve zararsız kılıklarda bile görür: görüntülerin arkasını görme yetisi vardır ve her görüntünün ardında tam olarak neyin bulunduğunu bilir. her yüzün maskesini düşürür ve o zaman bulduğu şey her zaman öz olarak aynı düşmandır. maske düşürme rutininin müptelâsı olmuştur ve bu konuda tam bir despot gibi davranır. ama paranoyak boşluktadır. yer aldığını düşlediği konum ve kendisine atfettiği önem, başkaları açısından kesinlikle kurgusaldır; ama o yine de bunları, sürekli iki bağlantılı işlem olan "öyle değilmiş gibi yapma" ve maske düşürmeyi uygulayarak savunur.
genel paralitiğin hezeyanlarında kitleye biçilen etkin ve olumlu rolü vurgulamak gerekir. kitle asla ona karşı çıkmaz, ona planları için gereken malzemeyi sağlar, aklına esen her arzusunu onun için gerçekleştirir. bu hastanın arzuları asla aşırı olamaz; çünkü kitlenin büyüme kapasitesi hastanınki kadar sınırsızdır. hiçbir yöneticinin bu kadar sadık ve bu kadar yumuşak başlı uyrukları olmamıştır. göreceğimiz gibi, paranoyaklarda kitle oldukça farklı ve kesinlikle düşmancadır. paranoyakların hayali büyüklüğü her zaman tehdit altındadır ve nosyonları da giderek daha çok kemikleşme eğilimindedir. düşman kitle üstünlüğü ele alınca, bunlar perseküsyon sanrılarına döner.
paranoyak, yöneticinin eksiksiz bir imgesidir. aralarındaki tek fark dünyadaki konumlarındadır. iç yapıda özdeştirler. insan ikisi arasından paranoyağın daha etkileyici olduğunu düşünebilir; çünkü o kendisine yeter ve başarısızlıkla sarsılamaz. dünyanın onun hakkındaki fikri onun için bir hiçtir. onun sanrısı bütün insanlara karşı konumlanmıştır.
paranoyanın arkasında, bütün iktidarın arkasında olduğu gibi, aynı derin dürtünün yattığından kuşkulanmamak elde değil: tek insan olabilmek için yoluna çıkan diğer insanlardan kurtulma arzusu; ya da daha ılımlı ve gerçekten de çoğunlukla kabul edilen biçimiyle, diğerlerinin, onun tek insan olmasına yardım etmelerini sağlamak.
bu kişisel yer ya da konum duygusu paranoyak için çok büyük önem taşır: her zaman savunulacak ve emin olunacak yüceltilmiş bir konum vardır. tam da iktidarın doğası gereği, aynı şeyin bir yönetici için de geçerli olması gerekir. yöneticinin kendi konumuna ilişkin duygusu hiçbir biçimde paranoyağınkinden farklı değildir; yönetici, elinden gelse, etrafını askerlerle çevirir ve kendisini kalelere kapatır.
bu noktada, belki bir paranoyak için planların ve entrikaların ne denli önemli olduğunu vurgulamak gerekir. planlar ve entrikalar sürekli onunladır ve bunlardan biriyle en ufak bir benzerliği olan herhangi bir şey bile gözden kaçmaz. paranoyak kendisini kuşatılmış hisseder; baş düşmanı ona tek başına saldırmakla asla yetinmez; daima, uygun zamanda ona saldırtmak için kindar bir sürüyü kışkırtmaya çalışır. bu sürünün üyeleri en başta saklanırlar; herhangi bir yerde ve her yerde olabilirler; ya da sanki pusuya yatmamışlar gibi, zararsız ve masummuş gibi görünürler. ne var ki paranoyağın delici zekası bunların maskesini her zaman düşürür.
hayatta kalan, çok büyük bir ceset tarlasında tek başına ayakta duran insan olmayı istemektedir; bu ceset tarlasının kendisi hariç bütün insanları kapsamasını istemektedir. burada kendisini açığa vuran yalnızca bir paranoyak değildir. hayatta kalan tek kişi olmak, her "ideal" iktidar arayıcısının en derin isteğidir. böyle bir insan diğerlerini ölüme yollar; kendisi ölümden kurtulmak için ölümü onların üstüne yöneltir. yalnızca onların ölümüne kayıtsız kalmaz; ayrıca içindeki her şey onu, ölümlerine sebep olmaya zorlar. canlılar üzerindeki hakimiyetine meydan okununca, bu radikal kitlesel ölüm çaresine başvurması özellikle olasıdır. kendisini bir kez tehdit edilmiş hissedince, herkesi önünde ölmüş yatarken görmeye duyduğu tutkulu arzuya aklıyla hükmedemez.
hiç kimse kitlenin özelliklerini -belki artık daha kolay kabul edileceği gibi- bir ve tek insan olan paranoyak ya da despottan daha iyi göremez. ama onun ilgilendiği kitleler sadece saldırmak ya da yönetmek istediği kitlelerdir; bunların hepsinde aynı özellikler vardır.
paranoyak sanrıda din ve politika birbirinden ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir; dünyayı kurtaran ile dünyayı yöneten tek ve aynı insandır. bunun özünde iktidar arzusu vardır. paranoya sözcüğün tam anlamıyla bir iktidar hastalığıdır ve bu hastalığın keşfi iktidarın doğasına ilişkin ipuçlarını, başka herhangi bir biçimde elde edilebilecek olandan açık ve daha eksiksiz olarak açığa çıkartır.
insan, paranoyağın aslında açlığını çektiği korkunç konumu fiilen hiç elde etmediği gerçeğinin aklını karıştırmasına izin vermemelidir. bunu başkaları elde etmiştir. bazıları yükselişlerinin izlerini örtmeyi ve kendi mükemmelleştirilmiş sistemlerini korumayı başarmıştır. diğerleri ya daha az talihli olmuş ya da zamanları yetmemiştir. başka şeylerdeki gibi, burada da başarı bütünüyle rastlantılara dayanır. bu rastlantıları, yasalarla yönetildiği yanılsaması altında yeniden yapılandırma girişimine tarih adı verilir.
tarihteki her büyük ismin yerine başka yüz ismin konması mümkün olabilirdi. ne yetenekli ne de alçak adam kıtlığı vardır. hepimizin yediğini ve her birimizin sayısız hayvan bedeni üzerinden kuvvetlendiğini inkâr edemeyiz. burada her birimiz ceset tarlasında bir kral olarak ayakta dururuz.
dürüst bir iktidar araştırması başarıyı ölçüt almamalıdır. iktidarın niteliklerini ve türlerini, görüldüğü her yerde aramalı ve sonra bunları bir araya getirerek karşılaştırmalıyız. herhangi bir akıl hastanesinde günlerini alacakaranlık bir varoluş içinde geçiren, çaresiz, toplum dışına atılmış ve hor görülen bir çılgın, bize sağladığı içgörüler aracılığıyla, iktidarın lanetini ve ustalarını insanoğluna anlatmada hitler ya da napolyon'dan daha önemli olduğunu kanıtlayabilir.
paranoyaya herhangi bir şey vesile olabilir; her vakanın özü, sanrı dünyasının yapısı ve bu dünyanın insanlarla doldurulma tarzıdır. iktidar süreçleri her zaman bu dünyada hayati öneme sahip bir rol oynar.
bir paranoyak için sözcüklerin önemi ne kadar abartılsa azdır. sözcükler, her zaman uyanık olan haşarat gibi her yerdedir. kendisinin hariç hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan bir dünya düzeni oluşturmak üzere birleşirler. belki de paranoyadaki en belirgin gidişat, sanki dil bir yumrukmuş ve dünya da onun içindeymiş gibi, dünyanın sözcükler aracılığıyla bütünüyle kavranması yönündedir.
burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta da paranoyağın, nedensel ilişkiler bulmaya aşırı düşkün olmasıdır; bu, sonunda kendi içinde bir amaç haline gelir. onun başına gelen hiçbir şey şans ya da rastlantı değildir; her zaman aranırsa bulunabilecek bir sebep vardır. bilinmeyen her şeyin izi sürülerek bilinen bir şeye ulaşılabilir. yaklaşan her yabancı nesnenin maskesi indirilebilir ve ardında insanın zaten sahip olduğu bir şey açığa çıkarılabilir. her yeni maske bildik bir şeyi saklar ve insana gereken tek şey bu maskeyi yüreklilikle yırtıp arkasını görebilecek cesarete sahip olmaktır. sebep bulmak bir tutku haline gelir ve her şeyin üzerinde uygulanır.
paranoyakta bu işlem yoğunlaşmış ve yükseltilmiştir. paranoyak, dönüşüm körelmesinden mustariptir; bu körelme kendi içinde, kendi şahsında başlar, burada en belirgin haldedir; ama tedricen bütün dünyayı etkiler. paranoyak, gerçekten farklı olan şeyleri bile aynı görme eğilimindedir. en çeşitli figürlerde aynı düşmanı bulur. ne zaman bir maskeyi yırtıp çıkarsa, orada, maskenin arkasına saklanmış o düşman vardır. maskeyi indirme uğruna her şey onun için maske haline gelir. ama o kanmaz, her şeyin arkasını görür; onun için çoğunluk tek bir şeydir.
paranoyağın dizgesinin katılığı arttıkça dünya, yalnızca onun sanrısında rolü olanlar kalana kadar, gerçek sayılar bakımından gittikçe yoksullaşır. her şeyin kökenine inebilir ve her şeyi açıklar. sonunda yalnız kendisi ve yönettiği şey kalır. burada olan, dönüşüm işleminin tam tersidir. maske düşürmede herhangi bir yaratık kendi içine döner, bir tek kişiyle sınırlanır ve ona, sonra onun hakiki tek tutumu olduğu düşünülen bir tek tutum salık verilir.
paranoyak kendisini hepsi onun peşinde olan düşman sürüsüyle çevrilmiş hisseder. bu onun temel deneyimidir. bu en açık biçimiyle göz hayallerinde ifade edilmiştir. her yerde, etrafında gözler görür; bu gözler yalnızca onunla ilgilenmektedir ve bu ilgileri de çok haincedir. bu gözlerin ait olduğu yaratıklar ondan intikam almaya niyetlidir. uzun bir süre onlara acı çektirmiştir ve cezalandırılmadan kalmıştır; bunlar hayvansa, acımasızca avlanmışlar ve yok edilme tehdidi altında olduklarından şimdi birdenbire ona karşı ayaklanmışlardır. paranoyanın bu prototipik durumu pek çok halkın büyük avcılarıyla ilgili efsanelerinde çizilmiştir.
iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan, her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.
zorba
stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.
dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir. babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.
ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.
jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır. bir tiran olan hitler almanya'da devletin başına geçemeseydi bile, daha önemsiz pek çok nazi belki de korkunç bir "kitle yönetimi" kurabilecekti.
ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.
maurice duverger: otoritelerin seçimle belirlendiği modern sistemlerde iktidarı gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışır; ama bunu yaparken de seçmenlere kendisini onaylamama olanağı tanımaz.
abbe pierre / albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.
sait faik: dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. insanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. insanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.
22.03.2017
kitle ve iktidar
insanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. insan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, hiç değilse sınıflandırmak ister. yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir.uygar yaşam dokunulmaktan kaçınmaya yönelik çabaların sürdürülmesinden başka bir şey değildir.
hakkında kesin bir bilgi sahibi olmaksızın, hiçbir sosyal olayı anlamak mümkün değildir.
vaaza katılan bir adam kendisi için önemli olanın vaaz olduğuna dürüstçe inanır. oradaki çok sayıdaki dinleyicinin mevcudiyetinin ona vaazdan çok daha fazla tatmin verdiği söylenecek olsaydı, buna çok şaşırır, hatta hiddetlenirdi.
bir kitlenin iç yaşamının en çarpıcı özelliklerinden biri zulme uğramış olma duygusudur; bu duygu bir kez ve sonsuza dek düşman ilan ettiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirliliktir. böyle bir kitledeki herkes bağrında, yemek, içmek, sevişmek ve yalnız kalmak isteyen küçük bir hain taşır.
her türden yangın felaketinin insanlar üzerinde büyülü bir etkisi vardır.
insanlar "çocuklar uğruna" bir şeyleri biriktirir ve başkalarının açlıktan ölmesine izin verirler. aslında yaptıkları, yaşadıkları sürece her şeyi kendilerine saklamaktır.
yalnız yiyen herkes, bu işlemin başkalarının gözünde ona sağlayacağı prestijden feragat etmiş demektir.
hayatta kalanlara gösterilen düşmanlık, hayatta kalmayı kendi ayrıcalıkları olarak gören despot hükümdarlarda yaygındır; bu onların gerçek serveti ve en değerli mülküdür. büyük bir tehlike atlatıp hayatta kalarak dikkat çekme cüretini gösteren herhangi biri ve özellikle de çok sayıda başka insan ölürken hayatta kalan biri, despot hükümdarların alanına izinsiz girmiş sayılır ve hükümdarların nefreti hayatta kalanlara yönelir.
21.07.2016
nazi deneyimi
ünlü öyküdür: bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.
1. tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.
naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.
2. demokrasi; temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.
yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.
3. eğitim ve örgütlenme etkinlikleri naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.
özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. son kertede, beyinleri nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.
4. nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.
hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.
başta hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan alman protestan rahip martin niemöller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:
"önce komünistler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben komünist değildim.
sonra sendikacılar için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben sendikacı değildim.
sonra yahudiler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben yahudi değildim.
sonra çingeneler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben çingene değildim.
sonra benim için geldiler.
kimse sesini çıkarmadı.
çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."
5. zulmün yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, ikinci dünya savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.
ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.
orduyu, kendi polis örgütleri olan ss'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.
6. siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.
bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. başında goebbels'in olduğu bir propaganda bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır.
7. toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.
bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. böylece pek çok kişinin "görmedim", "duymadım", "bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.
8. dönem, avrupa'da ve özellikle de almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.
hitler tüm ideolojisini alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. yahudi soykırımının arkasında "üstün ırk" ideolojisi, germen ırkçılığı vardır.
9. almanlara yeni bir "dünya devleti" ve "dünya düzeni" vaadi, hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.
toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. insanların tarih ve "insanlık" bilinci, "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.
10. adalet sistemi "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.
yargı sistemi ve yargıçlar, "nasyonal sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. yargıçların, kendilerini "führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.
11. bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş; toplum bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. sinema, mimari gibi alanlar bile yeni nazi imparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.
12. yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.
bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.
iktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.
üstelik naziler, ünlü reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.
zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.
nitekim, batı demokrasileri, nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.
unutulmamalıdır ki hitler ve humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.
günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!
zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasına saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!


