hegel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hegel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.10.2022

hürriyet

hegel: hürriyet, zaruretin şuuruna varmaktır.

william blake: hakikati söyle, bırak alçak senden uzaklaşsın.

vico: halkın sırtına bindiği için büyük görünür başbuğlar.

blanqui: kılıcı olanın ekmeği olur.

durkheim: eğer insanlığın ıstırabını dindirmeyecek, toplumun işine yaramayacaksa, sosyoloji bir saatlik zahmete değmez.

michelet: tarih kaderle hürriyet, maddeyle zekâ, insanla tabiat arasındaki savaştır.

andre gide: büyük dediğimiz kitaplar, klasik dediğimiz kitaplar, herkesin kendini okumuş farz ettiği, fakat kapağını dahi açmadığı kitaplardır.

montesquieu: tımarhanedekiler, dışardakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış bedbahtlardır.

sighele: hapishaneler dışardakiler kendini namuslu sansın diye yapılmıştır.

napoleon: bir memlekette hem fakir hem zengin varsa o ülkede mutlaka bir din de olmalıdır."

jonathan swift: meyhane, çılgınlığın şişe ile satıldığı yerdir.

emerson: eğer kainat mahvolsa yalnız eflatun'un 'devlet'iyle yeni bir medeniyet kurabilirdik.

cenap şahabettin: yerinde sayanlar, yürüyenlerden çok patırtı eder.

sadi şirazi: dünyanın bütün toprakları bir damla kan dökülmesine değmez.

rabelais: tanıdığım en dürüst hakim, zar atarak idam veya beraata karar verirdi.

via cemil meriç

8.11.2021

söylenmemiş söz

eduardo galeano

incil'in en popüler bölümü hangisidir? adem ve havva'nın elmayı ısırmaları. bu, incil'de yer almaz.

platon en meşhur cümlesini asla yazmamıştı: "savaşın nasıl bittiğini sadece ölüler gördüler."

la manchalı don kişot şunu asla söylemedi: "köpekler havlıyor, sancho, atlara eyer vurmanın zamanıdır."

en bilinen cümlesi voltaire tarafından ne yazıldı ne de söylendi: "söylediğin şeyle hemfikir değilim; ama bunu söyleme hakkın için canımı veririm."

hegel şunu hiçbir zaman yazmadı: "gri olan kuramdır, hayat ağacıysa yeşil."

sherlock holmes asla şöyle demedi: "basit düşün, sevgili watson."

hiçbir kitabında ya da kitapçığında, lenin şöyle yazmadı: "amaç araçları doğru kılar."

bertolt brecht en beğenilen şiirinin yazarı değildi:

"önce komünistleri götürdüler
hiç sesimi çıkarmadım
çünkü ben komünist değildim."

jorge luis borges dilden dile en çok dolaşan şiirinin yazarı değildi:

"eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim
daha çok hata yapmaya çalışırdım."

14.07.2020

kötülük

terry eagleton

schopenhauer insan yaşamını korumaya değer bulan herkesin derin bir yanılgı içinde olduğunu söylüyor. ona göre insan yaşamı uğraşmaya değmezdir çünkü sadece "anlık tatmin, ihtiyaçlardan kaynaklanan kısa süreli keyif, yoğun ve uzun süren acı, sürekli mücadele"den ibarettir.

hegel tarihin "halkların mutluluğunun, devletlerin bilgeliğinin ve bireylerin erdeminin kurban edildiği kanlı bir sunak", mutluluk dönemlerinin ise boş sayfalar olduğunu söyler. ayrıca yazdıklarında "kötülük, şeytanilik ve insan ruhunun yarattığı en görkemli imparatorlukların düşüşü" ve "insanoğlunun dile gelmemiş sefaletinden bahseder.

"satırları arasında," diye yazar schopenhauer, "ağlama, inleme ve diş gıcırtısı, halkların korku dolu patırtısı ve kan davası görülmeyen bir felsefe, felsefe değildir."

insanlık tarihinin "bitimsiz yıkımları"ndan bahseden theodor adorno da schopenhauer'la aynı görüştedir.

bertolt brecht: bir banka kurmanın yanında, banka soymanın lafı mı olur?

cehennem, jean-paul sartre'ın iddia ettiği gibi, başkaları değildir. tam tersi doğrudur, insanların en korkuncuyla, akıl almayacak kadar monotonuyla, yani kendinle, bir yere tıkılıp kalmandır cehennem.

"dünyaya gelen her şey ölüme yazgılı, her şey boş." der goethe'nin faust'undaki mefistofeles. nükleer bir kıyamet ya da dünyanın kendi okyanuslarınca yutulması fikri kötüleri zevkten dört köşe yapmaktadır.

10.04.2018

ebedi kriz

umberto eco

"her şey birbiriyle bağlantılıdır."

güzellik keyiflidir, keyif güzellik; yeryüzünde bilip bilebileceğiniz ve bilmeniz gereken budur.

insanoğlunun ebedi krizi, evreni tanımlamak zorunda olduğu halde tanımlayamaması değil; tanımlaması gerekmediği halde tanımlamaya çalışmasıdır.

stephane mallarme: bir nesneyi nitelemek, şiirden alınacak, usul usul sezinlemenin mutluluğundan oluşan hazzın dörtte üçünü yok etmek demektir: esinleme.. işte düşümüz budur.

bir yapıt ancak pek çok yönelim ve anlam sunarsa; ama hepsinden önemlisi değişik yollardan anlaşılıp sevilebilirse, o zaman yaşamsal ilgi uyandırır ve kişiliğin saf ifadesi olur.

"dünya, bir kitapla sonlanmak için var olmuştur." (mallarme)

john dewey: belirtik ve odaklaşmış her nesnenin çevresinde, örtüğe doğru, düşünsel yolla kavrayamadığımız bir geri çekiliş vardır. düşüncemizde buna, bulanık ve müphem deriz.

dewey'e göre sanatın asıl özü, "bir bütün olma, daha geniş, her şeyi kapsayan, yani aslında içinde yaşadığımız evren olan bütüne bağlı olma özelliğini" çağrıştırma ve vurgulama yetisindedir kesinlikle. estetik tefekkürün bize esinlendirdiği dinsel coşkunun kaynağı da budur.

roman jakobson: belirsizlik, kendi kendinin merkezi olan her iletinin özsel, devredilemez, vazgeçilemez özelliğidir; kısacası şiirin zorunlu, doğal bir sonucudur.

bir sanat yapıtında "açıklık" estetik hazzın temel koşuludur ve estetik bir değere sahip olduğu için haz veren her form da açıktır. yaratıcısı tek anlamlı ve belirsiz olmayan bir iletişimi amaçlamış olsa bile, bu böyledir.

enformasyon miktarı ne kadar büyükse iletilmesi o kadar güçleşir; ileti ne kadar açık ve netse enformasyon miktarı da o kadar azdır.

maurice merleau-ponty: bir nesne, hatta dünya için kendisini bize "açık" olarak sunması esastır; böylece onu her zaman farklı algılayabiliriz.

"müzikte, uyaranlar, yani müziğin ta kendisi beklentiler yaratır, onları engeller ve sonunda onları anlamlı çözümlere kavuşturur."

hegel'e göre insan kendisini nesneleştirerek yapıtının ve eylemlerinin amacında yabancılaşır. başka bir deyişle, nesneler ve toplumsal ilişkiler dünyasının içinde yabancılaşır çünkü bu dünyayı kendinin uymak ve saygı göstermek zorunda olduğu varlığını sürdürme ve gelişme yasalarına göre kurmuştur.

"bir kitap ne başlar ne de biter; olsa olsa öyle gözükür." (mallarme)

25.01.2018

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

günümüzde akıl yürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemi ateizmdir.

tanrı'ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir.

devletlerde öyle ahlaksızlıklar vardır ki asla telafi edilemezler.

dinlerin despotizmin beşiği olduğundan kuşku duymayın. tüm despotların ilki bir rahipti.

hegel: en yüksek yaşamın içinde bütünlük, en uç noktadaki ayrılığın geri dönüşüyle mümkündür.

benim bahtsızlığım, boyun eğmeyi asla bilmeyen ve asla da boyun eğmeyecek sağlam bir ruhu gökten almış olmaktır.

anlamanın hiç etkili olmadığı yerde inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır.

sözde bir mucizeye itibar edebilmek için iki şey gerekir: bir hokkabaz ve her şeyden etkilenen birileri.

hayal mahsulü bir varlık olan tanrı ancak delilerin kafasında var olabildi; aklı başında hiç kimse onu ne tanımlayabilir ne de kabul edebilir ve akla bu denli ters bir fikri benimsemek için salak olmak gerekir.

insanlar her yerde birbirine benzer ve her yerde aynı zaaflarla aynı hataları işlerler.

ruhun ölümsüzlüğü kanaatinin en gözde olduğu yüzyıllarda bile ona kuşkuyla bakıp onu ortadan kaldırmak isteyecek kadar akıllı insanlar daima çıkmıştır.

bütün aklı başında insanlar, insanları sonsuza dek mutsuzluğa gömmek için yaratacak kadar acımasız, tutarsız, barbar bir tanrı kabul etmektense tanrıya inanmamayı çok daha kolay bulurlar.

insan soyundan bireylerin çok büyük bölümünün sonsuz bahtsızlığının mutlak bir kötülük olduğuna kuşku yoktur.

ölmüş insanın artık olmadığına inanmaktan daha doğal ve daha basit hiçbir şey olamaz. ölmüş insanın hâlâ yaşadığına inanmaktan da daha zırvası olamaz.

antik çağ halklarının iyi yanlarına sahip çıkmak yerine, öyle görünüyor ki hristiyanlar kendi dinlerini her yerde rastladıkları ahlaksızlıklarla doldurmuşlardır.

aklın yoluna gir, ahlak dersi meraklısı. senin isa'n muhammed'den daha iyi değildir, muhammed de musa'dan, onların üçü de konfüçyüs'ten daha iyi değildir. filozoflar onları alaya almıştır, ayaktakımı ise onlara inanmıştır. özgür insanlar artık bu çocuk oyuncağıyla eğlenmiyor.

30.09.2017

uzun lafın kısası

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

victor hugo: toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları.

diogenes: yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun yaşamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar.

irvine welsh: kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

aristippos: eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı.

halil cibran: nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

mario levi: kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

jean paulhan: günümüzde iki edebiyat türü var: okunması olanaksız kötü edebiyat -ama pek çok okunmaktadır- ve kimsenin okumadığı iyi edebiyat.

solon: halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar.

carl gustav jung: insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

hegel: herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır.

andre breton: güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

29.06.2017

nadja

andre breton

ilk günden son güne dek nadja'yı özgür bir deha, havadaki ruhlardan biriymiş gibi gördüm, ki o ruhları ancak bazı büyü uygulamalarıyla kendine anlık da olsa bağlayabilir insan; ancak boyunduruk altına almak olacak şey değildir.

bir zamanlar bana ahmakça, karanlık, heyecan verici bir öykü anlatmışlardı:

adamın biri günün birinde bir otele gelir ve bir oda istediğini söyler. kendisine 35 numara verilir. birkaç dakika sonra adam aşağı iner ve anahtarını otelciye verirken: bağışlayın beni, der, kafa kalmadı bende. izin verirseniz eğer, otele her gelişimde, ismimi söyleyeceğim size: mösyö delouit ve her gelişimde odamın numarasını tekrarlayacaksınız bana. -peki efendim. çok kısa bir süre sonra geri döner, otelcinin oda kapısını aralar: "mösyö delouit." -no. 35-. "teşekkür ederim." bir dakika sonra, sarsım sarsım sarsılan, insandan başka her şeye benzeyen bir adam, giysileri çamura bulanmış, yüzü gözü kan revan içinde, otelciye başvurur: "mösyö delouit." - ne, mösyö delouit mi? bırakın şakayı. az önce yukarı çıktı kendisi-. "bağışlayın, delouit benim. pencereden düştüm az önce. odamın numarası lütfen."

seni henüz şöylesine tanıdığım zamanlar, sana anlatma isteğine kapıldığım öykü buydu. sen ki anımsamayacak halde olan; ancak bir rastlantı eseri bu kitabın başlangıcından haberi olan ve öylesine tam sırasında ve öylesine kararlı bir şekilde söze girmiş olan.. 

kuşkusuz kitabın "bir kapının kanatları gibi apaçık" olmasını istediğimi bana hatırlatmak içindi bu, benimse bu kapıdan senden başkasının girdiğini görmek istemediğimi hatırlatmak içindi. sadece senin girdiğini, senin çıktığını görecektim.

sen ki tüm bu anlattıklarım içinde, "les aubes"a doğru kalkmış elinin üzerine birazcık yağmur düşmüştü. sen ki, aşk üzerine o saçma ve kısaltılamaz cümleyi yazdığım için pişman etmiştin beni, "her türlü sınava açık haliyle" tek aşk. sen ki, beni tüm dinleyenler için, bir kendilik olmamalıydın, bir kadın olmalıydın, sen ki bir kadın olarak, bir kimera olman için, bana yapılan ve yapılmakta olan baskıya rağmen bir hiçtin. sen ki tüm yaptıklarını hayran olunacak biçimde yapar ve bunun görkemli nedenleri, benim için akılsızlığa, deliliğe hiç bulaşmadan, bir yıldırım gibi ölümcül bir biçimde ışıldar ve düşerdi. sen en canlı varlık, sende hiç sınanmamış olanın gücünü tüm keskinliğiyle hissetmem için yolumun üzerine konulmuş olan sen.. kötülüğü sadece kulaktan duymuş olan sen. elbette ideal bir güzelliğe sahip olan sen. her şeyin günün ışımasına indirgediği ve belki de bu nedenle bir daha hiç göremeyeceğim sen..

kendi kendimde bildiğim bu deha aşkını ne yapayım sensiz? onun adına, şurada burada birkaç tanışıklık arayışına girmekten başka bir şey yapamadığım aşkı? dehanın nerede olduğunu bilmekle övünüyorum, neyin nesi bir şey olduğunu bilmekle övünüyorum ve onu diğer büyük coşkularla bağdaşmaya açık görüyorum. dehana körü körüne inanıyorum. eğer şaşırtırsa seni, bu sözcüğü geri alıyorum ama, üzülerek.. o zaman da onu tümüyle nefretliyorum.

deha.. bana bu işaret, bu yıldız altında görünen ve senin yanı başında, sahip olmaktan çıktığım birkaç olası müdahaleciden, daha fazla ne bekleyebilirdim! benim için en yakın biçimlerle özdeşleştin sen ama isteyerek değil, önsezimin birçok imgesiyle de özdeşleştin. nadja bu sonunculardandı, onu benden saklamış olman kadar mükemmel ne olabilir! bütün bildiğim bu kişi özdeşleşmesinin sende bitmiş olmasıydı; çünkü seninle özdeşleşebilecek hiçbir şey yok ve benim için de bu muamma zinciri, senin önünde ebediyen son bulacaktı.

bir muamma değilsin sen benim için. muammaya bana sonsuza dek yüz çevirten sensin. var olduğuna ve var olmayı tek sen bildiğine göre bu kitabın varlığı pek gerekli değildi belki de. onun hakkında başka türlü bir karar verebileceğimi sandım, seni tanımadan önce onu bağlamak istediğim sonucun anısına yapmak istedim bunu. ve yaşantımda birdenbire belirişin, gözümde boş bir iş olmaktan kurtardı onu. bu sonuç gerçek anlamını ve tüm gücünü ancak senin aracılığınla buluyor. zaman zaman bana gülümsediğin gibi, o gözyaşlarından oluşmuş çalıların arkasından gülümsediğin gibi, bana gülümsüyor o. 

"gene aşk bu" diyordun ve daha adaletsiz biçimde şöyle dediğin de oldu: "ya hep ya hiç." bu formülle hiç çelişkiye düşmeyeceğim; kendi kendisine karşı dünyanın savunmasını üzerine alan tutkunun silahı da bu formüldür zaten. fazla fazla, onu bu "hep"in niteliği konusunda sorgulayacağım ve bu konuda, tutku olduğu için, benim sesimi duymayacak halde mi olması gerekirdi diye soracağım. kurbanı olsam bile, onun değişik devinimleri -ağzımdan sözümü çekip alma gücüne sahip olsalar da olmasalar da, var olma hakkımı elimden almaya güçleri yetse de yetmese de- onu tanıma gururundan tümüyle nasıl çekip koparırlardı beni, onun, sadece onun önünde kendime reva gördüğüm aşağılanmadan nasıl çekip koparırlardı?

en gizemli, en katı kararları yüzünden kınamayacağım onu. dünyanın gidişini durdurmayı, kendine verdiği bilmem hangi hayali güç nedeniyle, dünyayı durdurmayı istemek demek olur bu. şu demek olur: "herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır." (hegel)

güzellik karşısında, gerekli olarak belli bir tavır çıkar bundan; burada ancak tutkusal ereklerle ele alındığı açıktır onun. kesinkes, durağan, yani "taşlaşmış düşünün içinde" sıkışıp kalmış bir halde değildir; insanoğlu için, odalıkların gölgesinde, tek bir günü kapsadığı iddiasında olan şu trajedilerin ta diplerinde bir yerde yitip gitmiş, hani neredeyse daha az devingen, yani arkasından, dörtnala, dur duraksız bir koşunun gelmemezlik edemeyeceği şu doludizgin gidişe tabidir; bir başka deyişle, bir kar tanesinden daha şaşkın, daha kararlı, sıkılıp boğulacağı korkusuyla hiç kucaklatmak istemezcesine kendini..

ne devingen ne durağan, seni nasıl gördüysem onu da aynen öyle gördüğüm güzellik.. vakti saati geldiğinde ve belirli bir zaman içinde, görmüş olduğumu gördüğüm gibi, umuyorum, tüm yüreğimle umuyorum gibi geliyor ki, seninle uyum halinde olduğumu söyletecektir o. lyon garında, dur duraksız, olduğu yerde hoplayıp zıplayan, yerinde duramayan bir tren gibidir o; bilirim ki hiçbir zaman terk etmeyecektir garı, terk etmemiştir de. birtakım sarsıntılardan, silkintilerden oluşmuştur, çoğu hiç önemli olmayan sarsıntılardan, ancak bir sarsıntıyı, kimin bir sarsıntısı varsa, denizlemeyle görevli olduklarını bildiğimiz.. o ki, kendime veremeyeceğim tüm önem ondadır.

us, sahip olmadığı hakları oradan buradan alır, mal eder kendine. güzellik, ne devingen ne durağan güzellik. bir sismograf gibi güzel olan insan yüreği. sessizlik krallığı.. kendimle ilgili haberleri almama bir sabah gazetesi yeter de artar bile.
"sizinkinin başlangıcı olan, nefesimin tükenişiyle birlikte. istemiş olsanız, sizin için hiçbir şey olmazdım ben; ya da sadece bir iz. aslanın pençesi bağın göğsünü sıkıyor. pembe daha iyidir karadan ama ikisi uyumludurlar gene de. gizemin karşısında, taştan adam, anla beni. benim efendimsin sen. 
dudaklarının kıyıcığında nefes alan ya da son nefesini veren bir atomdan başka bir şey değilim ben. gözyaşlarıyla ıslanan bir parmağımla huzura dokunmak istiyorum. 
kömür topaklarıyla dolu bir deliğin karanlığında bir sarkaç gibi sallanan bu terazi de neyin nesi? düşüncelerini ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamak. her şeyi biliyordum, gözyaşlarımın ırmaklarında o denli bir şeyler okumaya çalıştım ki.."
güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

6.12.2016

hegel diyalektizmi

george sabine

hegel'e göre ulusun dehası ya da ruhu -ki bireyler aracılığıyla; ama onların bilinçli istenç ve niyetlerinden bağımsız olarak işler- sanatın, hukukun, ahlakın ve dinin gerçek yaratıcısıdır. bundan dolayı uygarlık tarihi ulusal kültürlerin birbirini izlemesinin tarihidir ve bu tarih içinde her ulus, bütün insan başarılarına kendi özel -ve zamanına uyan- katkısını getirir.

hegel: bir kültürün bütün ögeleri, içinde din, felsefe, sanat ve ahlakın karşılıklı olarak birbirini etkilediği bir bütün oluştururlar; kültürün böyle türlü dalları, onları yaratan halkın düşüncesini -içsel entelektüel erdemini- anlatır; bir halkın tarihi, bütün insanlık uygarlığına yaptığı kendine özgü katkıyı içinde gerçekleştirdiği süreçtir.

hegel bu düşünceler üzerinde durdukça, bu süreç içinde üç katlı bir model bulunabileceğine inanmaya başladı: "doğal", mutlu, genç ama geniş ölçüde bilinçsiz bir kendiliğinden yaratıcılığını yitirdiği acı bir gerginlik ve kendine güvensizlik dönemi; üçüncü olarak da sürecin daha yüksek bir düzeyde "kendine döndüğü", özgürlüğün otorite ve kendi kendini disipline alma ile birleştiği yeni bir çağdaki gerginliklerden kazanılan derin görüşleri içeren bir dönem. binlerce değişik ortamda yinelenen bu aşamaları hegel, diyalektiğin üç aşaması içinde anlatmıştı: tez, antitez, sentez.

sürecin bütünü kendi deyimiyle "düşünce"dir. onun tarih felsefesi, bu düşünceyi batı uygarlığının tarihi içinde çok geniş bir ölçüde belgelendirme çabasıydı. yunan kentinin yaratıcı dönemi birinci aşamayı, dinde düzeltimcilikle başlayan protestanlık ve germenik uluslar dönemi ise üçüncü aşamayı temsil ediyordu. ulus düşüncesi, dünya düşüncesinin tarihsel gelişiminin belli bir aşamasındaki belirtisinden başka şey değildir.

hegel'e göre "her özel ulusal deha, evrensel tarih süreci içinde, yalnızca bir birey gibi ele alınmalıdır." değeri, insanlığın ilerlemesine yaptığı katkıya göre ölçülmelidir.

hegel: eşyanın olduğu biçimiyle taşıdığı uysallık, umutsuzluk, çok büyük ve bağlayıcı bir yazgıya sabırla katlanış, umuda, bekleyişe ve değişik bir şeyi yapma azmine dönüştü. daha iyi ve daha adil bir dönem düşü insanların ruhuna canlı bir biçimde girdi ve daha arı, daha özgür bir durum arzusu her yüreği harekete geçirdi ve yürürlükteki durumdan soğuttu. isterseniz buna bir hasta sayıklaması deyiniz; ama ya ölümlü bitecek ya da hastalık nedeninin ortadan kaldırılması sonucuna ulaştıracaktır.

hegel: kurumların, anayasaların ve yasaların, ahlak, gereksinimler ve insanoğlunun amaçlarıyla uyum içinde olmaktan çıkıp anlamlarını yitirdikten sonra yaşamaya devam edeceklerini; içinde anlama ve duymanın artık yer almadığı biçimlerin bir ulusu bağlayacak gücü koruyabileceğini düşleyenler nasıl da körler!

**

hegel: bir devlet, de facto bir güç, ulusal birliğin anlatımı ve kendi kendini yönetme yolunda ulusal bir dilektir; ama asıl olarak ulusal istenci içerde ve dışarda yürürlüğe koyma gücüdür. merkezi hükümeti engellemeyecek bir biçim birliği eksikliği, devletin yokluğu demek olmaz.

krallığın tarihsel rolüne inanan hegel, 1802'de almanya'nın birleştirilmesi ve çağdaşlaşması için bütün umudunu büyük bir askeri önderin ortaya çıkmasına bağladı; gerçi böyle bir önderin gönüllü olarak anayasa sınırları içinde kalmasının ve kendisini alman ulusal birliği davasıyla özdeşleştirmesinin temel bir koşul olduğunu da belirtiyordu. almanya'nın hiçbir zaman ortak rızasıyla ya da ulusal duygunun barışçı bir şekilde yayılması yoluyla birleşmeyeceğine kesinlikle inanıyordu. bir devlet, tutkusunu barıştan çok savaşta gösterir ve gizil gücünün yüksek noktasına barıştan çok savaşta ulaşır.

hegel için çağdaş siyasal yaşamın iki kahraman kişisi makyavel ve richlieu'ydü. hükümdar'ı, gerçek bir siyasal dehanın en yüksek ve soylu amaçlı, ulu ve doğru bir kavrayışı olarak niteliyordu. çünkü özel ahlakın kuralları devletin hareketlerini sınırlamaz; devletin kendini korumak ve güçlendirmekten daha ulu bir görevi yoktur.

hegel: siyasal deha, insanın kendisini bir ilke ile özdeşleştirmesinden ibarettir.

insanın mutsuzluğu, olan ile olması gerektiğine inandığı arasındaki farktan ileri gelmektedir. mutsuzluğunun nedeni, olayları "bir düşüncenin yönettiği düzen" olarak değil, birbirleriyle ilişkisiz ayrıntılar olarak görmesidir. ilacı ise uzlaşmadır: olanın ister istemez olduğunu görmesi ve olması gerekenin de mutlaka olacağının bilincine ulaşması.

bir halkın tarihi, kültürünün her alanında kendini gösteren tek bir ulusal düşünüşün ortaya çıkışını kaydeder.

bireyler ve onların bilinçli amaçları, sonuçlar bütünü içinde gerçekten pek az bir paya sahiptirler. birey çoğunlukla, kendisini yaratan kültürün rastlantısal bir değişkeninden başka bir şey değildir ve değişik olduğu ölçüde bireyselliğinin anlamlı olmaktan çok kaprisli olması olasıdır.

beşeri aktörler açısından tarih alay ve trajedinin bir bileşimidir; bütün açısından ise döngüsel ve sarmal bir ilerlemedir.

hegel: buna aklın kurnazlığı denilebilir: tutkuları kendisine hizmet etmek için işe koşuyor; tutku dürtüsü ile varlığını geliştiren şeyler ise cezayı ödüyor ve kayba uğruyor. özel olan, genel olana oranla, çoğunlukla son derece önemsiz bir değerdedir: bireyler feda ve terk edilirler.

**

tarihin kendi sorunlarına kendi çözüm yolları vardır; bunları en bilge insanlar bile ancak küçük bir ölçüde anlayabilirler. büyük insanlar tarihi ne yapar ne de yönetirler; olsa olsa, biraz anlarlar ve kendi azim ve anlayışlarından son derece daha büyük olan güçlerle iş birliği yaparlar.

büyük adamlar, tarihin yüzeyinin altında yatan ve kişisel olmayan toplumsal güçlerin araçlarıdır; olayların doğal mantığı önünde eğilirler. bundan dolayıdır ki bilim ve felsefe de orada sınırlı bir rol oynar.

"minerva'nın baykuşu yalnız koyulaşan karanlıkta uçmaya başlar." stoik bir tanrı gibi tarih, bilge insana yön verir; aptalı ise sürükler.

her eğilim, tam olarak ortaya çıktığında, kendisini yıkan bir karşı eğilim doğurur.

hegel, "gerçek olan ussaldır ve ussal olan gerçektir." derken gerçek olanla yalnızca var olanı her zaman birbirinden ayrı tutmuştur. gerçek olan, tarihteki anlamın sürekli iç cevheridir. bununla karşılaştırıldığında tek tek olaylar önemsiz ya da görüntüdürler.

sonuç olarak diyalektik, asıl olarak seçici bir süreçti. görece rastlantısal ve önemsiz olanı uzun sürede önemli ve etkili olandan ayırma yoluydu. var olan her zaman geçici ve geniş ölçüde rastlantısaldır; tek gerçeği oluşturan derinlerdeki güçlerin yüzeydeki bir görüntüsünden ibarettir.

hegel, "iyi niyetler sahtekarlığı" diye adlandırdığı duygu ve iyi dileği mahkum eden tutumunda olduğu kadar, başka hiçbir yerde ölçüyü kaçırmamıştır. duygu ve iyi niyetlerin her zaman ya zayıf ya da bağnaz ve her iki durumda da değersiz olduğuna inanmıştır. örgütlenmemiş iyi niyetin, etkinliğin haklılığa son ölçü olduğu bir dünyada herhangi bir şey gerçekleştirebileceğine hiç inanmıyordu. başka hiçbir hususta, bu hususta olduğu kadar kökten inançsız olmamıştır. ulusları yapan şey duyu değil, kurumlar ve bir ulusal kültür biçiminde anlatımını bulan, erk sahibi olma hususundaki ulusal istençtir. bireyin yaratıcı güçlerini serbest bırakan ve onu özgür olarak hareket eden bir ahlaki kişi düzeyine yücelten şey, ulusal görevin ahlaki bir dava olarak benimsenmesi ve herkesin bu dava içinde üzerine düşen görevi üstlenmesidir.

leopold von ranke: devletler birbirinin aynı; ama asıl olarak birbirinden bağımsız bireylerdir. insan ruhunun özgün yapıtları olan manevi varlıklar, hatta tanrının düşünceleridir.

öte yandan hegel, devrimi mahkum ediyordu. çünkü ona göre özgürlük ve eşitlik ilkelerini savunduğu sürece devrim, gerçekte eski feodalizm sakatlığını sürdürmüş oluyordu. insanlar arasındaki işlevsel toplumsal yetenek farklarını ortadan kaldırıyor, genel ve soyut bir siyasal eşitlik düzeyine indiriyordu. bu ise insanların devletle ilişkilerini yalnızca bir özel çıkar sorunu durumuna getiriyordu. devrim, hem toplumun hem de devletin kurumlarını, bireysel tutkuları gibi kapris niteliğinden özel gereksinimleri giderecek ve kişisel eğilimleri karşılayacak yararcı araçlar durumuna getirdi. gerçek ahlaki ağırlığa sahip olmak için bu bireysel güdülerin önce sivil toplumun kurumlarında, sonra da daha yüksek bir düzey olan devletin kurumlarında erimesi ve niteliğini değiştirmesi gerekir. bundan dolayı devrimin felsefesi iki bakımdan yanlıştı. yurttaşın kişiliğinin, manevi öneminin gereği olarak sivil toplumun yaşamında yerine getireceği görevi bulunan bir toplumsal varlık olduğunu görmemiştir. ikinci olarak da sivil toplumun kurumlarının, ulusun organları olduğunu, bu organların ulusun manevi önemine yaraşır ağırlığa sahip bir kamu otoritesinde somutlaşması gerektiğini görememiştir. ne toplumun ne de devletin yalnızca bireysel rızaya dayandığı söylenebilir; bunlar, kişisel kendini gerçekleştirmeyi oluşturan bütün bir gereksinimler ve doyumlar yapısının çok derinliklerinde yer alan kurumlardır. bütün insan gereksinimlerinin en üstünü, katılmak ve özel istek ve doyumlardan daha geniş nedenlerin ve amaçların bir organı olmak gereksinimidir. hegel'e göre devrimci felsefenin temel yanlışlığı da, bireyciliğin varsayımlarına dayalı kağıt anayasalar yapmaya ve böyle bir siyasal yöntem kurmaya kalkışmaısydı.

**

hegel: tek başına düşünüldüğünde birey yalnız kaprisli, rousseau'nun dediği gibi dürtülerinden, iştahlarından ve eğilimlerinden daha üstün hiçbir devinim kuralına ve öznel heveslerinden daha üstün hiçbir düşünce ilkesine sahip olmayan, kaba içgüdüsüyle hareket eden bir hayvandır. doğru olarak anlaşılabilmesi için bireyin toplumun bir üyesi olarak düşünülmesi gerekir. ama çağdaş toplumda birey, aynı zamanda devletin de bir üyesi olarak düşünülmelidir. çünkü ulus-devlet, protestan hristiyanlıkla birlikte, çağdaş uygarlığın biricik başarısı olup en yüksek otoriteyi yurttaşları için en yüksek bir özgürlük ölçüsü ve biçimiyle birleştirmeyi öğrenmiştir.

hegel: çağdaş devletin özü, evrenselin, üyelerinin tam özgürlüğü ile ve kişisel gönençle bağlı olması gerekliliğidir.

hem gizemci hem de ussalcı biçimiyle bireycilik, bireyi yalnızca ruh ya da ussal varlık gibi görmekte, onu meydana getiren tarihsel koşulları ya da dinsel, ahlaki ve ussal doğasının kendi kendini sürdürebilmesi için gerekli olan toplumsal ve ekonomik koşulları göz önünde bulundurmamaktadır. hem bireyin hem de toplumun doğasını bozmaktadır. bireyin doğasını bozmaktadır; çünkü bireyin manevi yanı ve ussallığı bir toplumsal yaşamın ürünleridir. bireycilik toplumsal kurumların doğasını bozmaktadır; çünkü onları rastlantısal, kişiliğin ahlaki ve ruhsal gelişmesiyle ilgisi olmayan us-dışı isteklerini karşılamak için uydurulmuş yararcı araçlar saymaktadır. bu, tarihsel bakımdan yanlıştır; çünkü dil, hükümet, hukuk ve din icat edilmemiş, ortaya çıkmışlardır. ahlaki bakımdan da yanlıştır bu; çünkü gelenek, hukuk ve hükümetin eğilimlere getirdiği kısıtlamalar, özgürlük uğruna en aza indirilmesi gereken yükler olarak görülmekte ve ideal olarak insanın dilediğini yapabileceği "doğal durum" altın çağının bütün kısıtlamalardan kurtulmuşluğuna ulaşılması gerektiği savunulmaktadır. ama bu altın çağ tarihsel bakımdan bir düşten başka bir şey olmayıp siyasal ve ahlaki bakımlardan da özgürlük değil, despotizm demek olan anarşiden başka bir şey değildir.

hegel: ingiltere'de en yoksul insanlar bile birtakım haklara sahip olduklarına inanır; bu, başka ülkelerde yoksullara doyum sağlayan durumdan farklı bir durumdur. toplum bir kez kurulunca, yoksulluk derhal bir sınıfın başka bir sınıfa yaptığı haksızlık biçimini alır.

francis herbert bradley: özgürlük, yerini ve o yerin gerektirdiği ödevleri bilmedir.

hiçbir özgürlük ya da mutluluk isteği, istek toplumun iyiliğiyle uyuşmadığı ve toplum istenciyle desteklenmediği takdirde, ahlaki bakımdan savunulamaz. bireyin hakları ve özgürlükleri, toplum içindeki yerinin kendisine yüklediği ödevlere karşılık düşen haklar ve özgürlüklerdir. özel yaşamdaki mutluluk bile, toplumsal statünün gerektirdiği bir soyluluğu ve toplumca değerli olan bir işte payı olma bilincini taşımalıdır.

çağdaş devlette bütün insanlar özgürdür ve devlete hizmet etmekte, ülkü olarak kendi kendini gerçekleştirmenin en üstün biçimini bulabilirler. devlette olumsuz inatçılık özgürlüğünün yerini yurttaşlığın "gerçek özgürlüğü" almıştır.

hegel: bir insan yahudi, katolik, protestan, alman, italyan vs. olduğu için değil, yalnızca insan olduğu için değer taşır.

toplumun ekonomik yaşamına manevi önem kazandıran -bir bakıma ona şan- şeref veren- şey, devletin ve onun kültürel amacının bu ekonomik yaşama bağlı olmasıdır.

hegel'in kuramına göre mülkiyeti yaratan ne devlettir ne de hatta toplumdur; mülkiyet insan kişiliğinin kaçınılmaz bir koşuludur.

hükümeti, seçimle belli olan halk istencine dayandıran jakobenizm, gerçekte ayaktakımı hükümeti anlamını taşır. yurttaşların yalnızca bir bölümü demek olan "halk", "ne istediğini bilmeyen" bir şeydir.

genel olarak hegel'in sivil toplum görüşü sağlam bir ilkeye dayalıydı: birey yalnız yurttaş olarak görüldüğü zaman, devlet her türlü insan topluluğunu kapsamı içine almak eğilimini gösterir. gerçekte ise, bu bütün totaliterlik biçimlerinin gösterdiği gibi özgürlük değil, despotizmdir.

despotizmin özü yasa tanımazlıktır; özgür ve meşruti bir hükümetin özü ise yasasızlığı önlemesi ve güven yaratmasıdır.

hegel: despotizm, yasanın yitip gittiği ve ister bir kralın isterse bir kümenin kişisel istencinin yasa sayıldığı; ya da daha doğrusu yasanın yerini aldığı bir durumu anlatır. kaprise ve bağnaz görüşlere karşı güvence devlette her şeyin saptanmış ve güvenli olmasıdır.

hegel: iyi örgütlenmiş bir krallıkta, nesnel yan yalnız yasaya aittir; kralın rolü yalnızca öznel "buyuruyorum"u yasaya koymaktır.

gerçekten kral, hegel'e göre siyasal yaşamın ve tarihin temelindeki gerçek güçler olan ulusal ruh, ulusal yasa ve ulusal devlet gibi soyutlamaların görünürdeki bir simgesinden başka bir şey değildir.

liberal siyasal düşünce hegel'in toplum felsefesindeki iki temel varsayımı hiçbir zaman kabul etmemiştir. bu varsayımlar şunlardır: toplum, aralarındaki gerginlik ve çelişmeler dolayısıyla toplumsal değişmelere yol açan karşıt güçlerin devinim içindeki bir dengesidir; toplum tarihi de, bu güçlerin kendilerinin içsel ya da hemen yarı-mantıksal bir evrimidir.

1.06.2016

din

hegel: tanrı, her zaman, içine tüm çelişkilerin aktığı bir kanalizasyon sistemini andırmıştır.

herakleitos: evren ne tanrılar ne de insanlar tarafından yaratılmıştır; fakat var olmuştur, vardır ve sonsuza dek var olacaktır.

erich fromm: bir öğreti ne kadar mantıksız olursa olsun, toplum tarafından kabul edilerek güç kazandığı zaman, milyonlarca insan kendilerini dışlanmış ve izole edilmiş hissetmektense ona inanmayı tercih edecektir.

mark twain: iman, bildiğiniz şeylerin doğru olmadığına inanmaktır. 

remy de gourmont: dinler çılgınca cinsel sorular üzerinde temellenmişlerdir.

havelock ellis: modern dünyanın dini karmaşasının sebebi, antik kudüs'te bir tımarhanenin olmamasıdır.

ebu'l-ala el-maarri: kabe, sadece putların ve sunak tezgahının kalıntısıdır.

john locke: her mezhebin, mantık onlara yardımcı olduğu sürece, onu memnuniyetle kullandığını görüyorum: ve ne zaman mantık onların karşısında yer alsa, bunun bir inanç meselesi olduğunu ve mantığın üzerinde yer aldığını haykırmaya başlıyorlar.

ruth h. green: isteklerinizi tanrı'nın isteği olarak adlandırıp kendi isteklerinizi herkese empoze etmeniz mümkündür.

6.02.2016

politika ve propaganda

jean-marie domenach

karşıtın zayıf noktasını bulup kullanmak her türlü karşı propagandanın temel kuralıdır.

adolf hitler: her türlü propaganda, düşünce düzeyini seslendiği kişilerin en kalın kafalısının anlama yeteneğine göre ayarlamalıdır. düşünce düzeyi ne kadar aşağı olursa, inandıracağı insan kitlesi o kadar geniş olur.

paul valery: politika, insanların kendilerini ilgilendiren işlere karışmalarını önleme sanatıdır.

özgürlük öğretilmez; ama eğitim özgürlüğe hazırlar. bütün insan değerleri gibi özgürlük de ancak edinilmiş bir alışkanlıklar temeli üzerinde doğru dürüst işleyebilir.

adolf hitler: propaganda iktidarı elde tutmamızı sağladı; dünyayı fethetme olanağını da bize gene propaganda verecek.

napolyon: haklı olmak için, iyi olanı yapmak yetmez; bir de yönetilenlerin buna inanmaları gerekir. güç, kamuoyuna dayanır. hükümet dediğimiz nedir? kamuoyunu kendinden yana çekememişse, hiçbir şey.

propaganda, toplumun görüş ve davranışını, kişilerin belirli bir görüşü, belirli bir davranışını benimsemelerini sağlayacak biçimde etkileme girişimidir.

hegel: gazete okumak yeni insanın sabah duasıdır.

joseph goebbels: propaganda yapmak, her yerde, hatta tramvayda bile düşüncelerden söz etmektir. propaganda, çeşitleriyle de, durumlara uymadaki esnekliğiyle de, etkileriyle de sınırsızdır.

iyi bir propagandanın ilk koşulu, belli başlı izlekleri bıkıp usanmadan yinelemektir. goebbels, eğlenircesine, "katolik kilisesi 2000 yıldır hep aynı şeyi yinelediği için ayakta duruyor; nasyonal-sosyalist devlet de tıpkı onun gibi davranmalıdır" diyordu. 

walter lippmann: önder politikacı ilkin halkın başta gelen duygusuna sığınır. önemli olan, söz yoluyla, duygusal çağrışımlar yoluyla, sunulan programı halkta kendini göstermiş olan ilkel tutuma bağlamaktır.

adolf hitler: en utanmazsa yalanlar da izler bırakır, hiçe indirgenmiş olsa bile. yalan söyleme sanatının ustası olarak tanınmış olan ve onu kusursuzlaştırmak için çalışmalarını sürdüren herkesin bildiği bir gerçektir bu.

propaganda, kendi kendilerine, kendi iç çağrılarına, kendi geleceklerine inanan toplumların doğal bir belirmesidir.

4.10.2015

ironi kavramı

kierkegaard

söylev sanatında sık kullanılan bir söz oyununun adı ironidir ve özelliği, söylenen sözün aksinin ima edilmesidir.

deneyci belirlemeyi kare, sezgisel olanı da çember olarak aldığımız zaman ikisi arasındaki niteliksel farkın sonsuz olduğu konusunda okuyucunun bize katılacağını umuyorum. ksenephon'da amaçsızca dolaşan bilinç, karenin içinde sonsuza dek yürür ve kuşkusuz çoğunlukla kendini kandırır. önünde bir düzlem gören bu bilinç, gerçek sonsuzluğa eriştiğini sanır ve köşeye vardığında bir böcek gibi tepetaklak gider; çünkü sonsuzluk gibi görünen şey aslında sadece karenin bir kenarıdır.

ksenephon'a göre, sokrates öğretisinin çıkış noktalarından biri de yararlılıktır. ancak yararlılık, sadece iyinin iç sonsuzluğuna denk gelen karedir: kendinden çıkıp kendine döner, kayıtsızca uğraklarından herhangi birine doğru gitmek yerine, tümünün ve her birinin içinde hareket eder. yararlının diyalektiği sonsuzdur; ama bu diyalektik aynı zamanda son derece kötüdür. yararlı, iyinin dış diyalektiği, onun olumsuzlayanıdır; ama parçalandığı zaman, hiçbir şeyin dayanıklı olmadığı, bir şekli ve formu olmayan cisimlerin gözlemcinin süreksiz ve yüzeysel bakışlarına göre sıkışıp dağıldığı, her bir tikel varolanın daimi bir hesap işlemi içinde varlığın sonsuzca bölünebilen parçalarından biri haline geldiği bir gölgeler krallığına dönüşür.

yararlı, her şeyin ortasıdır; hatta yararsızın bile. çünkü hiçbir şey mutlak olarak yararlı ya da yararsız olamaz; zira mutlak yararlılık hayatın sürekli değişen akışında, çabucak uçup giden tek bir andır.

sokrates: bir tezek sepeti güzel midir? elbette ve altın bir kalkan da çirkindir; eğer biri işlevi için iyi şekilde yapılmış ve diğeri yapılmamışsa.

safsata, bilginin fenomene karşı sürekli verdiği, bencilliğe hizmet eden ölüm kalım savaşıdır; bu savaş hiçbir zaman sonuca bağlanamaz; çünkü fenomen düştüğü yerden çabucak kalkar. nasıl ki bilgi tek başına, bir kurtarıcı melek gibi, ölüm fenomenini sürüp atar ve hayata dönüştürür; safsata da sonunda sayamayacağı kadar çok fenomen tarafından ayaklar altına alındığını görür.

aristophanes: her birimiz bir insanın tamamlayıcı parçasıyız; pisi balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz.

aşk, insanın sahip olmadığı bir şeyin eksikliğini hissetmesi ve onu arzulamasıdır.

ironinin doğası, onun hiçbir zaman maskesini çıkarmasına izin vermediği için, hatta ironinin özünde proteus gibi kılık değiştirme zorunluluğu bulunduğu için, ona tutkuyla bağlanan gençlerin çok acı çekmesi de kaçınılmazdır. ironinin nahoş bir tarafı da olduğundan, olağanüstü baştan çıkarıcı ve büyüleyici anları vardır. türlü türlü kılıklara girmesi ve o muhteşem gizemliliği, başlattığı mesafeli iletişim, ayrıca bir de ironistin belli bir uzaklıktan anlaşılma zorunluluğu, bir türlü yakalanamayan ve görkemi sözle anlatılamayan anlama anının hemen ardından gelen yanlış anlama korkusu, insanları kopmaz bağlarla kendine esir eder. birey ironistle ilk temasında, ironistin bireye açıldığı oranda, kendisini özgür bırakılmış ve yücelmiş hissederse de, bir an sonra onun gücüne esir düşer.

kuşkuculuk bile her zaman birtakım varsayımlarda bulunurken, ironi, yaşlı bir cadı gibi, önce görebildiği her şeyi, ardından da kendisini yiyip yok etmek için olağanüstü bir çaba gösterir.

doğulu, vücudundan kurtulmak isteyebilir ve bunu bir baskı unsuru olarak görebilir; ama bunun nedeni daha özgür olmak değil, daha da bağımlı hale gelmektir; sanki özgürce hareket etmek yerine bir bitkinin hayatını tercih etmektedir. bir esrarkeşin buğulu, uykulu esnemesi, düşüncenin genişliğine yeğrid; tıpkı hareketin enerjisindeki aldatıcı bir duraklamanın dolce far niente'sinin (tatlı avarelik) yeğlenmesi gibi.

bu hayat kusurludur ve özlemin nesnesi şekilsizdir.

insan hayatının iki kutup arasında uykulu uykulu dolaştığından söz edilebilir: birinci kutupta ironi, insan ruhunu göreceliliğin ağlarından kurtardığı için sağlıktır; ikinci kutupta ise, hiçlik biçimi dışında hiçbir mutluulğa dayanamadığı için hastalıktır; ama bu hastalık çok az kişinin yakalandığı, daha da azının kurtulduğu, belirli insanlar özgü ateşli bir hastalıktır.

bilge insanlar, başka bir bilgili insanın değil, bilgisiz bir insanın söylediğinden daha fazlasını söylemek için çaba gösterirler; ama bilgisiz insanlar, hem bilgili hem de bilgisiz insanların söylediğinden fazlasını söylemek isterler.

safsata, benlikçi düşüncenin çılgınca ve ahlaksızca debelenmesi; sofist de onun nefes nefese kalmış rahibidir. safsatadaki daimi düşünce, sonsuz bir düşünceler zinciri olmak üzere dağılırken, bu düşünce yığını da aynı yoğunlukta bir sofist yığını ile canlandırılır.

ahlaklı birey iyiyi asla gerçekleştiremez; ancak olumlu anlamda özgür olan birey iyiyi sonsuz olumlu algılayabilir, görevi bilir ve gerçekleştirir.

"her kim canını kurtarmaya çalışırsa onu kaybedecektir." (yeni ahit, luka 17:33)

her bilgede cesaret vardır ve ancak hayatını öne sürecek kadar cesur bir adam onu kurtarabilir. geri kalan herkes, karısını geri getirmek için yeraltına inen orpheus gibidir; tanrılar ona karısının ancak hayaletini gösterirler; çünkü onu, aşkı için hayatını öne sürecek cesareti olmayan samimiyetsiz bir çalgıcı gibi görürler.

herakleitos: birlik, kendi içinde çatışan şeylerin uyuşmasıdır; tıpkı ok ile yay arasındaki uyuşma gibi.

thrasymakhos: doğru insan iyi yüreklidir; ama istediğini bilmez.

hegel: ölüm, hastalık ve nöbete tutulma gibi durumlarda insanlar, eşyanın bilinen ilişkisi içinde henüz belirlenmemiş olan, gelecekteki ya da halihazırdaki bazı durumları kavrayabilirler.

"insan bilgeliği ya çok az şeydir ya da hiçbir şey değildir. ey insanlar! içinizde en bilge kişi, sokrates gibi bilgeliğin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir." (delphoi bilicisi)

her ne kadar cicero sokrates'in felsefeyi gökyüzünden indirip insanların evine getirdiğini yazsa da, onun yaptığı aslında insanları evlerinden ve yaşamakta oldukları yeraltı dünyasından yükseklere çıkarmaktı.

"ceset her nerede ise, akbabalar da orada toplanmış olur." (matta, 24:28)

gorgias: hiçbir şey var olmaz. var olsa bile, bilinemez. bilinebilse bile, başkasına bildirilemez.

olumsuz, kendi içinde yansıyan şeyle ilişki içindeki su gibidir: doğurduğu her şeyin kendisinin çok üzerinde görünmesini sağlarken, karşı olduğu her şeyin kendisinin çok altında görünmesine de yol açma özelliğine sahiptir. ancak olumsuz da, bundan ancak suyun olduğu kadar haberdardır.

schlegel: bir zaman gelecek ki, ikimiz tek bir akıldan, bir bitkinin çiçekleri ya da bir çiçeğin yaprakları olduğumuzu düşüneceğiz. o zaman şimdi umut olarak gördüğümüz şeyin aslında hatırlama olduğunu, gülerek fark edeceğiz.

6.03.2015

türk şiiri, modernizm, şiir

hasan bülent kahraman

her klasik evrenseldir; ama her evrensel klasik değildir.

kitaplar bir tür tanıklıktır. hayatı kitaplar aracılığıyla ve daima eksilerek yaşıyoruz. bu, okuma için de böyledir. hiçbir okuma katmaz ve artırmaz. mutlaka ayıklar, dışlar ve eksiltir.

maksim gorki: yaşam eylemdir ve yaratmaktır. yeryüzünde yaşayan insanın ulaşmak isteyeceği en son erek yeryüzünde yaşamak mutluluğudur.

herbert s. gershman: gerçeküstücüler arayanlar olmaktan çok bulanlardır.

preston davie: gerçeküstücülerin tapındıkları tek tanrı kendi yarattıkları "anlaşılmazlık" imgesidir. insanlık, yeryüzünde bir arada bulunan tüm olguları, "düzen" ölçütlerine göre değerlendirmekte ve "gizemli olan"ı da bu çerçevede tanımlamaktadır. bu "gizemlilik" tanımı doğal bir basitleştirmeyi ve sadeleştirmeyi içerir. bu nedenle, gerçeküstücülere göre, anlaşılmazlık, "düzendışı olmak"tır.

hegel: gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir.

melih cevdet anday: özgür olabilmek için kendi kendimizi seçmemiz, sonra da bunu eylemlerimizle göstermemiz gerekiyor.

melih cevdet anday: gelecek beklenen değil, yapılan, yaratılan bir şeydir. bizi mistik'ten ayıracak olan bilinçtir. yarın, bugünün içindedir, dünyamızın bir parçasıdır. tıpkı dün gibi.

martin heidegger: insan varoluşu kökten ozancadır.

manfred halpern, özellikle islam toplumlarında önce tanrı, sultan, daha sonra aile, yerel önderler gibi kimliklerin kişilikleri aştığını, kişilerin kendilerini bu kimliklerle ortadan kaldırdıklarını söylüyor. halpern'in daha da ilginç bir gözlemi şudur: "bu tür toplumlarda, kişilerin değişmesine karşılık dizge sürmekte, kimliklerin değişmesine karşılık tavırlar aynı kalmaktadır." "bu nedenle" diyor halpern, "bu tür toplumlarda en sürekli olan kesim 'köleler'dir."

ece ayhan'ın şiiri adeta içine sokulan çubuğun eğri göründüğü su kütlesi gibidir. su, aynı sudur; çubuk, aynı çubuk; fakat her şeye karşın suyun içindeki çubuk kırık, eğri görünmektedir.

maurice merleau-ponty: insan algısı dünyaya dönüktür; oysa hayvanlar yalnızca bir çevreyi algılarlar.

her kurumsal yapı bir iktidara, her iktidar bir somutluğa tekabül eder. bu, dille ilişkilendirildiğinde daha çok böyledir. dil, hem kendisi doğrudan iktidar olan hem de iktidarın en önemli kurucu aracıdır. söze, dolayısıyla da dile dayanmayan iktidar olamayacağı gibi, günlük dil sıradan erkin büyük destekçisidir.

jacques lacan: i like to leave the reader no other way than the way, in which i prefer to be difficult.

s. lotringer: to write a book is an certain way to abolish the preceeding one.

31.01.2015

uzun lafın kısası

bob dylan: yirmi yıl eğitim görürsün, seni gündüz nöbetine alırlar.

cicero: hiçbir şey zenginliği sevmekten daha fazla alçak ve küçük bir ruha özgü değildir.

hegel: gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir.

ernesto sabato: bir insanın esrarengiz ve hüzünlü bir öyküsü yoksa, varlığının ne anlamı vardır?

melih cevdet anday: doğu toplumu, bireyin doğmadığı toplumdur.

jeannette walls: hayat, başka insanların senin hakkında söylediklerini kafaya takmayacak kadar kısadır. 

otto rank: gerçek hastalık olmadan gerçek iyileşme olmaz.

algernon sydney: bir kişinin halkın iyiliği ve onların özgürlüklerini korumak için, hukukun üstünde keyfince yönetmesini sağlayacak mutlak bir güce sahip olmasını istemekten daha saçma bir şey olamaz; çünkü böyle bir gücün olduğu yerde hiçbir özgürlük yaşayamaz.

andre maurois: kadınların ahlakı yoktur; yaşama biçimleri sevdikleri kişilere bağlıdır.

tagore: haksızlığa boyun eğen de haksızlık yapan gibi suçludur; çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni odur.

salman rushdie: hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur.

yamamoto tsunetomo: para puldan başka bir şey düşünmeyen insan şerefe önem vermez. şeref düşüncesi taşımayan insan sefildir.

31.07.2014

uzun lafın kısası

mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.

kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.

cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.

henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.

paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.

tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

31.03.2011

uzun lafın kısası

balzac: kamuoyu tüm fahişelerin en kokuşmuşudur.

dan brown: gerçek, sadece ölümün gözlerinden görülebilir.

cemil meriç: biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.

albert camus: dünyada her kuşaktan bir avuç üstün insan çıkar, iki ya da üç tane.

arthur koestler: burjuva evliliği, toplum tarafından onaylanmış bir fuhuş biçimidir.

ömer faruk toprak: küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz.

ahmet hamdi tanpınar: bir şeyi veya bir insanı hakkıyla tadabilmek, sevebilmek için kendisiyle alakası olmayan ne kadar çok şeye muhtacız!

hegel: felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar.

nedim gürsel: insanın karnı nerede doyuyorsa vatanı orasıdır.

ebu'l-ala el-maari: insanlar iki kısımdır; bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur.

thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.

napolyon: bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır.

thomas carlyle: tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir.