frederic harrison şöyle diyor: "dikkate alacağımız şey sanayinin yerleşik hali ise, en azından bana göre, modern toplumun köleliği ya da sertliği pek aşamadığını söylemek yeterlidir. servetin gerçek üreticilerinin yüzde doksanı, evim diyebilecekleri kalıcı bir konuttan yoksundur. ne bir parça toprakları ne de kendilerine ait bir odaları bulunur. küçük bir at arabasına sığan eski mobilyalardan gayrı hiçbir değerli eşyaları yoktur. alacaklarına emin olamadıkları, hayatta kalmalarına zar zor yeten haftalık ücretleri vardır. çoğu, köpek bağlasan durmayacak evlerde kalır. öylesine yokluğun kıyısında yaşarlar ki bir ay işleri kötü gitse, hastalansalar ya da beklenmedik bir kayba uğrasalar açlık ve muhtaçlıkla yüz yüze gelirler. ama şehir ve kırlardaki ortalama işçilerin bu normal vaziyetinin de altında, yokluk içinde yaşayan bir sürü dışlanmış insan vardır. sanayi ordusunu geriden takip eden, iç kaldırıcı bir perişanlık içindeki bu insanlar, toplam işçi sınıfı nüfusunun en az onda birini oluşturur. modern toplumun yerleşik düzeni böyle olacaksa, medeniyetin insanlığın büyük çoğunluğuna lanet getireceğini söylemeliyiz."
4.09.2022
modern toplum
frederic harrison şöyle diyor: "dikkate alacağımız şey sanayinin yerleşik hali ise, en azından bana göre, modern toplumun köleliği ya da sertliği pek aşamadığını söylemek yeterlidir. servetin gerçek üreticilerinin yüzde doksanı, evim diyebilecekleri kalıcı bir konuttan yoksundur. ne bir parça toprakları ne de kendilerine ait bir odaları bulunur. küçük bir at arabasına sığan eski mobilyalardan gayrı hiçbir değerli eşyaları yoktur. alacaklarına emin olamadıkları, hayatta kalmalarına zar zor yeten haftalık ücretleri vardır. çoğu, köpek bağlasan durmayacak evlerde kalır. öylesine yokluğun kıyısında yaşarlar ki bir ay işleri kötü gitse, hastalansalar ya da beklenmedik bir kayba uğrasalar açlık ve muhtaçlıkla yüz yüze gelirler. ama şehir ve kırlardaki ortalama işçilerin bu normal vaziyetinin de altında, yokluk içinde yaşayan bir sürü dışlanmış insan vardır. sanayi ordusunu geriden takip eden, iç kaldırıcı bir perişanlık içindeki bu insanlar, toplam işçi sınıfı nüfusunun en az onda birini oluşturur. modern toplumun yerleşik düzeni böyle olacaksa, medeniyetin insanlığın büyük çoğunluğuna lanet getireceğini söylemeliyiz."
24.06.2020
tutumluluk
bir aile tek göz odada yaşadığı zaman, ev hayatı diye bir şey olamaz.hepsi birden, esaslı bir yalanın öğretilmesine ortak olurlar. bunun yalan olduğunu bilmezler gerçi; ama cehaletleri, öğretilen şeyi yalan olmaktan çıkarmaz. telkin ettikleri yalan, tutumluluktur.
bir işçinin tutumlu olması, gelirinden daha azını harcaması demektir - başka deyişle, daha azla yetinerek yaşayacaktır. bu da yaşam standardının düşmesi demektir.
iş bulma rekabeti içinde yaşam standardı düşük olan kişi, yaşam standardı yüksek olan kişiden daha az ücrete razı olacaktır. haddinden fazla kalabalık bir iş kolunda, böyle küçük tutumlu işçiler grubu, o iş kolundaki ücretleri kalıcı olarak aşağı çekecektir. o zaman tutumlu insanlar artık tutumlu sayılmayacaktır; çünkü gelirleri, harcamalarını dengeleyinceye kadar düşürülmüş olacaktır.
kısacası tutumluluk, tutumluluğu etkisiz kılacaktır. her işçi tutumluluk telkin edenlere uyup harcamalarını yarıya indirse, çalışmaya hazır insan sayısı mevcut işlerin sayısından fazla olduğundan, ücretler hızla yarıya inecektir. o zaman işçilerin hiçbiri tutumlu olmayacaktır, çünkü azalan gelirleriyle yaşamak zorunda kalacaklardır.
elbette, öngörüsüz tutumluluk telkincileri de neticeye şaşıp kalacaktır. başarısızlıklarının ölçüsü, propagandalarının başarısına eşit olacaktır.
19.03.2020
jack london
şemsa yeğin
dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan serüvenleri anlatan pek çok heyecanlı öykünün yazan olan jack london'ın kendi yaşamı da heyecan ve serüven doludur. 14 ocak 1876'da san francisco'da doğan yazarın gençliği çoğunlukla kentin sokaklarında başıboş dolaşmakla geçmiştir.
aslında san francisco kenti, o dönemlerde heyecan dolu serüvenlerin yaşanmasına çok uygun bir yerdi. 1776 yılında kurulan kent, 1848 yılında "altına hücum"un kente uzak ve değişik yerlerden pek çok serüvenci getirmesiyle şaşılacak ölçüde büyüyüverdi. her ulustan insan akın etti buraya ve kentte kısa zamanda italyan ve ispanyol mahalleleriyle büyük bir çin kasabası oluştu. san franciscolu oğlanlar, kısa sürede başlarının çaresine bakmayı ve yumruklarını kullanmayı öğrenmek zorunda kaldılar -zaten okula giden herkesin kendi yaşıtıyla dövüşmesi kentin eski bir yerel geleneğiydi.
jack london o yaşlarda avcılığa ve denizciliğe merak salmış, vaktinin çoğunu yat kulübünün iskelelerinde ufak tefek işler aramakla geçirir olmuştu. tekne sahipleri, london'ın güverte kazımak gibi güç işlere ya da en kötü havalarda bile siren direğine tırmanmak gibi tehlikelere bana mısın demediğini ve çocukta anadan doğma bir denizcilik yeteneği bulunduğunu görünce onu hemen teknelerine alıyor, getir götür ve temizlik işleri karşılığında birkaç kuruş veriyor, san francisco körfezi'nde kısa gezilere götürüyor, küçük teknelerin kullanılması konusunda ne biliyorlarsa öğretiyorlardı.
gazete satmak gibi işlerden kazandığı paranın çoğunu annesine vermesine karşın, elden düşme bir teknecik almaya yetecek parayı biriktirmeyi başardı jack london; onu boyamaya, bir yelken ve bir çift kürek almaya yetecek parayı da topladıktan sonra seferler yapmaya, okyanusun iri dalgalarıyla birlikte denizlerde uçmaya, kayabalığı avlamaya başladı. görmüş geçirmiş denizcilerin bile denize açılmayı göze alamadığı havalarda serüvene atılmaktan çekinmemesi, istiridye korsanlarıyla dostluk kurmasına yol açtı.
san francisco körfezi'nde -çoğu özel kişiler tarafından işletilen- birçok zengin istiridye yatağı vardı ve korsanlar, korsan adını bu yataklardan istiridye kazıyıp sahilde karaborsa satmakla almışlardı. bu korsanların başarıları jack london'da onların arasına katılma isteği uyandırmış, birinin teknesini satmak istediğini öğrenince de ona yakınlık gösteren ve kendi çocuğu gözüyle bakan zenci "jenny sütanne"den yüz dolar borç almayı başarmıştı. böylece london, daha neredeyse çocukken razzle dazzle adlı teknenin sahibi oluyordu.
bir korsanlar filosuna katılarak istiridye yataklarına baskın yapan london, saygıdeğer dünyanın üç ay boyunca alın teriyle çalışma karşılığı kendisine vereceği paradan fazlasını bir gecede kazanıyordu. daha çocuk olmasına karşın, kısa sürede körfezdeki en yaman istiridye korsanlarından biri olarak ün yaptı. kendisinden çok daha deneyimli ve yaşlı adamları bile yelkende geçen, dövüşte yenen, hepsinden daha çok içki içebilen hızlı bir korsandı o artık. eşsiz denizciliğinin yanı sıra o görülmemiş gözüpekliği sayesinde ganimetini herkesten önce limana getirip en yüksek fiyata satmayı başarıyordu.
polis, teknesine baskın yaptığında onları hoşnut etmesini bilir, en etli istiridyeleri önlerine sürerdi, şişelerle bira sunardı. ne var ki, korsan uğraşdaşlarıyla geçinmeyi başaramadı; bu yasa tanımaz adamlar, onun başarısını kıskanıyor, jack'i yumruk dövüşlerine, kanlı kavgalara katılmak zorunda bırakıyorlardı. ama jack london işini biliyordu: kendisinden büyük bir korsan -ona razzle dazzle'ı satan- teknesini yakıp yıkmaya geldiğinde, saldırganı dolu bir tüfekle körfezde susta durdururken ayağıyla da dümeni kullanmış böylece tekneyi kurtarmıştı. ancak daha sonraları, istiridye korsanlarının çoğunun katıldığı bir sarhoş kavgasında razzle dazzle'ın önce ana yelkenini yakmışlar, sonra da borda edip ateşe vermiş ve batırmışlardı. jack london üzüntüye kapılmamış, başka bir korsanın gemisine -bu kitapta adı geçen ren geyiğine- katılarak istiridye baskınlarını sürdürmüştü.
jack london, istiridye korsanlarının yakın dostuydu ama okumaya karşı olan tutkusuyla onlardan ayrılıyordu. çılgın bir deniz seferinin ardından kamarasına kapanır. kipling, emile zola ya da bernard shaw gibi yazarların zevkini çıkarırdı. en sevdiği kitaplardan biri paul du chaillu'nun vikingler çağı adlı yapıtıydı. bunları okudukça da kendisine; britanya'nın büyük bir bölümüyle normandiya'yı fetheden, avrupa'yı aşıp istanbul'a varan, "adadan adaya atlayarak" atlantik'i geçip kuzey amerika'yı, grönland'ı ve kuzey kutbu'nu keşfeden kahraman denizcilerin torunu gözüyle bakardı. okumaya karşı duyduğu büyük sevgi okulda başarılı olmasını sağlamadı. ama okula gitmesinin bir yararı oldu: yazmayı öğrendi.
kilise korosuna katılmasını isteyen öğretmenine karşı gelen london, ona, "kendi sesini bozmak istemediği ve öğretmenin akordu bozduğunu" söyleyerek direnmişti. buna sinirlenen öğretmen onu müdüre şikâyet etti. ne var ki müdür, london'ın, düşüncesine katılmış olsa gerekti - kısa bir kompozisyon yazması koşuluyla koroya katılmayabileceğini söyledi. işte bu olay, geleceğin yazarının her sabah bin sözcük yazmaya alışmasına neden olmuştur.
jack london çok okuyan bir kişi olarak istiridye avcılığının onu cezaevi ya da mezardan başka bir yere götürmeyeceğini anlamıştı. bir polis dostunun önerisiyle sahil polisleri örgütüne katıldı ve bir zamanlar kendisinin de yaptığı istiridye baskınlarını önleme görevini yüklenmiş oldu. korsanlığın girdisini çıktısını bildiği için bu işte çok başarılı oldu; yeni uğraşı sayesinde birçok serüven yaşadı, bu olaylar ileride yazacağı sahil polisinin başından geçenler adlı kitabının malzemesi olacaktı.
jack london daha sonra uzak doğu'daki ton balığı avcılığı ve klondike'ta altın arama serüvenlerini de yaşadı ve sonunda ekmeğini kalemiyle kazanmayı kafasına koydu. o zamanlar, denizin çağrısı'nda joe'nun ablası olarak tanıdığımız bessie olduğu sanılan sevimli bir kıza tutkundu, yazarlıkta başarıya ulaşarak onunla evlenebileceğini umuyordu. yazarlığı bu evliliğe yetişemedi ama dünyaya bir yığın heyecanlı öyküler ve romanlar kazandırdı.
14.03.2020
tımarhane
yiyecek ve barınak yokluğu, insanların aklını kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biridir.seyyar satıcılar, işportacılar, kapıdan satış yapanlar, yani diğerlerinden daha kıt kanaat geçinen bir işçi sınıfı, tımarhanede yatanların en büyük yüzdesini oluşturur.
bahtsızlık ve sefalet insanları altüst etmeye, bazı kişileri tımarhaneye, bazılarını da morga ya da darağacına yollamaya muktedirdir. başa kötü bir şey gelip de eş ve baba, karısına, çocuklarına duyduğu bütün sevgiye ve çalışma arzusuna rağmen iş bulamaz olunca, akıl sağlığının sarsılması ve zihnindeki ışığın sönmesi çok kolaydır. yetersiz beslenme ve hastalıklar bedenini tahrip ederken, ıstırap çeken karısını ve küçük çocuklarını gördükçe ruhu ezilirken, bu bilhassa kolaydır.
hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur. bu olgu o kadar yaygındır ki, intihar haberi yer almayan günlük gazete bulamazsınız. mahkemelerdeki intihar girişimi davaları ise, ancak sıradan bir sarhoş kadar ilgi uyandırır ve aynı hızla, aynı ilgisizlikle görülüp geçilir.
yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.
11.02.2020
büyük denizci
jack london
okulun çıkış kapısına doğru yürüdü ve kapıdan çıktı. ona kahraman gözüyle bakanlar şaşkın şaşkın durdular bir an; ama o yürümeyi sürdürdü, köşeyi döndü ve gözden kayboldu. amaçsız adımlarla dolaştı bir süre. ayakları tramvay raylarına götürdü onu. kente giden bir tramvay yolcularını indirmek üzere durduğunda basamağa atladı ve tramvayın açık bölümündeki yerlerden birine çöktü. bu ana kadar yaptıklarının bilincinde değildi pek. tramvay, dönüşünü yaparken tangur tungur sallandığında kendine geldi. vapur iskelesinin önündeydi şimdi. hiçbir şey duymadan, hiçbir şey görmeden san francisco'nun göbeğine gelivermişti. iskele binasının kulesinde duran saate bir göz attı. biri on geçiyordu. bir on beş vapuruna yetişecek kadar zamanı vardı. öyleyse bu vakti gereğince değerlendirmeliydi. nereye gideceği konusunda hiç ama hiçbir şey bilmediği halde on sente bir bilet aldı, kapıdan içeri girdi. az sonra san francisco körfezi'nin ortasında, güzelim oakland kentine doğru ilerliyordu.
bir saat kadar sonra, gene öyle amaçsız, gene öyle aklı başından çıkık, oakland kenti iskelelerinden birinin tahta kirişlerinde oturmuş, ağrıyan başını dost bir kalasa dayamış bulunuyordu. oturduğu yerden birkaç küçük vapurun güvertesi görünüyordu. küçümsenmeyecek sayıda işsiz güçsüz, sular üzerinde ileri geri kayan bu vapurları izlemek üzere toplanmıştı ve joe şimdi kendine gelmeye, çevresiyle ilgilenmeye başlamıştı. dört tekne vardı. oturduğu yerden adlarını okuyabiliyordu bunların. tam altında duranın, kıç tarafında kocaman yeşil harflerle hayalet yazılıydı. daha ötede duran üçü sırasıyla kapris, istiridye kraliçesi ve uçan hollandalı adlarını taşıyordu.
eğer o, yani joe bronson, şu balıkçı kayığının içinde olsaydı ve açık denizlere açılsaydı, daha ne isterdi! ah, ne güzel olurdu! ya da o ıskunada olsaydı, güneşin denizde yıkadığı ışıkları arasında kaybolsa, dünyaya açılsaydı! asıl yaşamak ona derlerdi işte! hayatta bir şeyler yapmak, yeryüzünde bir anlamı olmak, buna derlerdi. oysa o burada, kilitli bir kapı ardında, kendisi daha dünyaya gelmeden binlerce yıl önce ölüp gitmiş insanların ne yapıp ne ettiğini ezberlemek için kafa patlatıyordu.
bu teknelerden her birinin büyük kamaraları vardı, kamaraların tepelerinde de bacalar ve hayalet'in bacasından duman çıkıyordu. kamara kapıları açıktı, tepelerindeki sürgü de çekik olduğundan joe, içerisini görebiliyor ve on dokuz yirmi yaşlarında bir gencin yemek pişirmekte olduğunu izleyebiliyordu. kalçalarına dek uzanan balıkçı çizmeleri giymişti genç. çizmelerin bitiminde mavi pantolonu, koyu renk yün kazağı bile seçiliyordu. kazağını dirseklerine dek sıvamış, sert adaleli, güneş yanığı kollarını açığa çıkarmıştı.
delikanlı başını kaldırdığında, yüzünün de öyle sağlıklı, güneşi içmiş, esmerleşmiş olduğu görülüyordu. tatlı bir kahve kokusu geldi joe'nun burnuna. küçük bir tencereden de, helmeli helmeli pişmiş olduğu kuşkusuz, kuru fasulye kokusu yükseliyordu. genç, ocağın üzerine bir tava yerleştirdi, tava kızınca bir kalıp yağ gezdirdi üzerinde ve kalınca bir biftek parçasını cızz diye yerleştirdi. pişirme işini sürdürürken güvertedeki arkadaşıyla konuşuyordu. o genç de eğilip eğilip denizden kovayla su alıyor, güvertede yığılı istiridyelerin üzerine boşaltıyordu tuzlu suyu. bu iş tamamlanınca, istiridyeleri ıslak çuvallarla örttü ve kamaraya indi. yemek pişiren genç, küçük bir masa hazırlamıştı bu arada. yemekler tabaklara kondu ve iki denizci karınlarını doyurmaya başladı. joe'nun düşleri, gözlerinin önünde seriliydi şimdi. yaşam buydu işte. yaşamak buydu. onlar yaşıyordu. güneşin ve gökyüzünün altında, ayaklarının dibinde sallanan denizin üzerinde, üzerlerine rüzgâr üfleye üfleye ya da gününe göre yağmur damlaları düşe düşe sürdürüyorlardı yaşantılarını. gerçek hayatı yaşıyordu onlar.
öte yandan kendisi, onun gibilerin doldurduğu, onun gibi elli zavallının doldurduğu dört duvar içinde kafa patlatıyor, kabuklaşmış bilgi kırıntılarını ufalayıp ortaya dökmek için çabalıyordu. elli kişiyle -ve daha birçok kişiyle- birlikte bunları yaparken, bu mutlu insanlar, gönüllerinin dilediğince yaşıyor, kürek çekiyor, yelken geriyor, kendi yemeklerini pişiriyor, o kalabalık okuldakilerin ancak düşleyebilecekleri serüvenleri yaşıyorlardı.
joe göğüs geçirdi. o, böyle bir yaşam sürmek için yaratılmıştı, kitapları koltuğunda bir okul çocuğu olmak için değil. okulda başarısız olduğu apaçık ortadaydı. sınavlarda başarısızdı. ve şu anda, evet tam şu anda, bessie göğsünü gere gere eve gidiyordu. son sınavları vermişti, üstelik en yüksek notları aldığı da kuşkusuzdu. hayır, buna dayanılmazdı! okulu çekemezdi o. babası, onu okula göndermekle hata etmişti. yetenekli, okumaya hevesli çocuklar içindi okul. oysa kendisinin böyle bir isteği, okuma yeteneği olmadığı apaçık ortadaydı. yalnız okula gidenler, okuyanlar mı adam oluyordu sanki! birçok insan, bir hiç olarak denizlere açılmış, büyük işler başarmış, koca koca filolara sahip olmuş, tarihe adlarını yazdırmıştı. bunlardan biri olamaz mıydı o? joe bronson. büyük denizci.
6.02.2020
yoksulluk
sevgili karnı tok sırtı pek yumuşak insanlar, her gece sizi bekleyen beyaz çarşaflarınız ve havadar odalarınız varken, londra sokaklarında yıldırıcı bir gece geçirmenin nasıl bir eziyet olduğunu size nasıl anlatayım!inanın, güneşin doğudan yükselmesini beklerken saatler yüz yıl gibi gelir insana. soğuktan titrerken kaslarınızın sızısından ağlayacak gibi olursunuz. yine de hâlâ dayanabildiğinize, hayatta kaldığınıza şaşarsınız. bir banka yatıp yorgun gözlerinizi kapatacak olsanız mutlaka polis gelip sizi uyandıracak ve sert bir sesle, "yürü bakalım" diyecektir.
bankta dinlenebilirsiniz, az sayıda ve birbirinden uzaktır banklar. ama dinlenmek uyumak manasına geliyorsa, yorgun bedeninizi bitimsiz caddeler boyunca sürükleyerek yürüyüp gitmek zorundasınızdır. çaresizlik içinde bir kurnazlık edip ıssız sokaklarda, karanlık geçitlerde uzanmayı deneyecek olsanız, her yerde hazır ve nazır olan polis memuru sizi aynı şekilde yerinizden kaldıracaktır. onun işi sizi kaldırmaktır. erk sahiplerinin yasası, kaldırılmanızı gerektirir.
bir sınıfın üstünlüğü için başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır. işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. kısa, güdük insanlar yaratılır - efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu. erkeklerin bedeni, düzgün erkek bedenlerinin karikatürü gibidir. bunların kadınları, çocukları solgun ve kansızdır; gözleri çökmüş, sırtları kamburlaşmış, vücutları erken yaşta şeklini, güzelliğini kaybetmiştir.
bernard shaw'un tabiriyle, "görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır."
yalnız trafalgar meydanı'nda değil, yürüyüş hattı boyunca her yerde böyleydi -güç, lüzumsuz bir güç. bir sürü adam; muhteşem, seçme adamlar; hayattaki yegâne işlevleri itaat etmek, körlemesine öldürmek, yakıp yıkmak olan insanlar. onların iyi beslenmeleri, iyi giyinmeleri, iyi silahlanmaları ve gemilerle dünyanın öteki ucuna gönderilmeleri için, londra'nın doğu yakası ve tüm ingiltere'nin "doğu yakası" ölesiye çalışıyor, çürüyüp ölüyor.
bir çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. montesquieu de şöyle demiş: "çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor."
biz bilimde yol alırken, şanımız yürürken zamanda, niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? kasvetli sokaklarda, gelişim felç olup kalmış; açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış; şurada bir efendi, yorgun biçkiciden hakkını esirgiyor; şu menfur dam altında hem yaşayanlar hem ölüler barınıyor; bir ateş ki sürünüyor hem döşemesinde evin, hem kalabalık ensest divanında, mahallesinde fakirlerin.
devlet adamları bir süredir "ingiltere, uyan artık!" diye bağrışıp duruyor. oysa "ingiltere, beslen artık!" deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.
30.01.2020
tanrı
insanoğlu, tanrıyı, ilk çağlarda, çoğu kez taştan, ateşten ya da topraktan yaratmış; onu ağaçlara, dağlara ve yıldızların arasına yerleştirmiştir. çünkü insanoğlu, kabilesinden, ailesinden ya da altı üstü bir insan sürüsü olan topluluğuna ne ad vermişse ondan ayrılıp göçtüğünü, yitip gittiğini görmüştür. ve insanoğlu, soyunun tükenmesini, yitip gitmeyi kabul etmek istememiştir. bu yüzden, hayalinde, ölümsüz, sonsuza dek yaşayacak yeni bir soy yaratmıştır. bakmış ki bütün insanlar karanlıkta kayboluyor, karanlıktan korkmuş ve karanlıkların ötesinde, daha aydınlık bir bölge, daha rahat bir avlanma alanı, daha neşeli bir bayram yeri ve gülüp eğlenmek, oynayıp zıplamak için büyük bir ziyafet salonu yaptırmış, buna da "cennet" adını vermiştir.
24.01.2020
uçurum
doğu londra'ya dair ilk izlenimlerim, genel izlenimlerdi elbette. sonra ayrıntılar belirmeye başladı ve sefaletin karmaşası içinde şurada burada, belli ölçüde mutluluğun hüküm sürdüğü küçük noktalar buldum -bazen ücra sokaklardaki zanaatkârların kaldığı, haşin bir aile hayatının varlığını sürdürdüğü dizi dizi evlerde.akşamları erkekleri ağızlarında pipo, dizlerinde çocuklarıyla kapıya çıkmış halde görebilirsiniz. hanımlar dedikodu yapar, kahkahalar, eğlence gırla gider. bu insanların hallerinden çok memnun oldukları bellidir; çünkü onları kuşatan sefaletle kıyaslanınca varlıklı sayılırlar. fakat olsa olsa boş, hayvani bir mutluluktur bu; dolu midenin verdiği memnuniyettir. maddiyatçılık baskındır hayatlarında. aptal, ağırkanlı, hayal gücü yoksunudurlar.
uçurumdan insanı aptallaştıran bir uyuşukluk havası sızmaktadır sanki, bu insanları sarıp ruhlarını öldürmektedir. dini inanç onlara dokunmadan geçmiştir. ne korkarlar ne de bir umarları vardır ahiretten. ahiretin farkında değildirler; mideleri dolsun, akşam vakti pipolarını tüttürsünler, iki tek atsınlar, hayattan istemeyi tasavvur edebilecekleri o kadardır. bununla kalsa keşke. içine gömüldükleri tatmin edici uyuşukluk, çözülmeden evvelki ölümcül atalettir. hiç ilerleme yoktur ve onlar için ilerlememek, tekrar uçuruma düşmek demektir.
hayatta yapabilecekleri tek şey düşmeye başlamaktır. bu düşüşü çocukları ve onların çocuklarının çocukları tamamlar. insan her zaman hayattan talep ettiğinin daha azını alır. talepleri zaten o kadar ufaktır ki, ellerine geçen daha da az şey onları kurtaramaz.
15.12.2019
eğitilmiş hayvan gösterileri
daha hayatımın ilk yıllarında, o doğuştan gelme ve doymak bilmez merakım yüzünden, eğitilmiş hayvanların yaptığı gösterilerden hoşlanmaz oldum. bu tür eğlenceden beni yoksun eden, o gösterileri eğlendirici olmaktan çıkaran, merak duygularımdı; çünkü gösterilerin nasıl gerçekleştirildiğini öğrenmek için gösterilerin ardında yatanları araştırmak zorunda kalmıştım. ve bu yürekli gösterilerle eğlentilerin pırıltıları ardında gördüklerim hiç de güzel şeyler değildi. öyle ürkünç bir işkenceler yumağıydı ki bu, dünyada aklı başında olan hiç kimsenin, bunun farkına vardıktan sonra, eğitilmiş hayvan gösterilerini izlemekten hoşlanacağına inanmıyorum.
bakın, gösteriş olsun diye yapmacık bir hayvansever değilim. kitap eleştirmenleri ve hayvanlardan anlamayanlar, beni, fışkıran kanlardan, şiddet ve dehşetten zevk alan bir çeşit ilkel canavar olarak kabul ediyorlar. çıkmış olan bu adım üzerine hiç tartışmayıp takılan etiketi üstünde yazılı değerden kabul etsem de, hayatımı gerçekten zorlu bir okulda geçirdiğimi, zulüm ve insanlık dışı işlemlerden, ortalama bir insanın payına düşenden daha fazlasını aldığımı, gemilerden hapishanelere, bataklıktan çöllere, idam sehpalarından kimsesizler yurduna, savaş meydanlarından askeri hastanelere dek her şeyi acısıyla tatlısıyla yaşadığımı eklemeliyim. korkunç ölümler, işkenceler içinde kol bacak yitirenler gördüm. akıldan yoksunların, akıldan yoksun olmaları nedeniyle avukat tutmayı akıl edemedikleri için asıldıklarını gördüm. güçlü kuvvetli adamların, yüreklerinin ve güçlerinin kırıldığını gördüm ve insanların çılgına döndürüldüklerini, o koca sağlıklı hayatların bağıra çağıra deliliklere gömüldüğünü, inim inim yok olduğunu gördüm. gençlerin, yaşlıların, hatta çocukların bile açlıktan öldüğüne tanık oldum. kamçıların, copların ve yumrukların altında kıvranan adamlar gördüm, kadınlar gördüm. gergedan derisinden yapılmış kamçıların, büyük bir istekle ve hırsla kara delikanlıların kara vücutlarına indirildiğini ve her bir darbenin kalkışıyla kara derililerin de yusyuvarlak kalkışını, kıpkırmızı soyuluşunu gördüm. bununla birlikte, son olarak eklemeliyim ki, eğitilmiş hayvanlar sahnede gösteriler yaparken gülen, neşelenen ve alkışladıkça coşan izleyiciler arasında duyduğum düş kırıklığını ve büyük şaşkınlığı, dünyanın hiçbir acımasızlığı, hiçbir işkencesi karşısında duymadım.
midesi sağlam ve kafası kalın olan biri, dünyanın, büyük öfke ve ahmaklık sergileyen bu bilinçsiz ve kasıtsız zulüm ve işkencesini hoş görebilir. bende böyle bir mide ve kafa var. ama asıl başımı döndüren, midemi ağzıma getiren, her yüz hayvan gösterisinden doksan dokuzunun ardında bulunan ve duyulmaz bir sesle bas bas bağıran, soğukkanlı, bilinçli, bilerek, isteyerek yapılan zulüm ve işkencenin suskun sesiydi. zulüm, bir güzel sanat dalı olarak en kusursuz çiçeğini eğitilmiş hayvanlar dünyasında vermiş.
güçlüklere, zulüm ve işkenceye bağışıklık kazanmış kalın bir kafayla sağlam bir mideye sahip bir kişi olan ben, gene de, kendimi bilmeye başladıktan sonra, hayvanların gösterisine sıra geldiğinde kalkıp tiyatroya çıkmakla, eğitilmiş hayvan gösterilerinin bende uyandırdığı büyük üzüntüden, bilinçsiz olarak kendimi korur oldum. "bilinçsiz olarak" diyorum. bununla, bu programın, bütün eğitilmiş hayvan gösterilerine indirilebilecek bir ölüm darbesi olabileceğinin aklımdan geçmediğini söylemek istiyorum. ben, yalnızca, bana acı verecek bir şeyi izlememekle, o acıya karşı koruyordum kendimi.
ama son yıllarda, insan doğasına karşı bende gelişen anlayış, aklı başında ve sağlıklı hiçbir insanoğlunun, bu gösterilerin ardında yatan ve onları olası kılan korkunç zulmü bilip de bu gibi eğlenceleri hoş karşılamayacağı bilincini edinmeme yol açtı. işte şimdi, burada şu üç önermeyi yapma yürekliliğini gösteriyorum:
birincisi, bütün insanoğulları, kendi ceplerinden para ödeyen seyirciler karşısında sadece ve sadece hayvanların yapabileceği ve yapmak zorunda bırakılabileceği bu gösterilerin, sonsuz ve kaçınılmaz bir zulümle gerçekleştiğini bilmiş olsunlar. ikincisi, hayvan eğitme güzel sanat dalının temellerini kavramış olan kadın erkek, kız kızan herkes, yerel ve ulusal insanlığı koruma örgütlerine ve hayvanlara işkenceyi önleme örgütlerine üye olsun ve bu kuruluşlarla işbirliği etsinler.
üçüncü önerimi, bir giriş yapmadan söyleyemem. daha başka yüz binlerce insan gibi, ben de başka alanlarda çalıştım; insan kitlelerini, kendi öz sefaletlerini ve perişan durumlarını gidermeleri amacıyla belli hareketleri yapmak üzere örgütlemeye çabaladım. insanoğlunu herhangi bir örgütlü mücadeleye girmeye razı etmek çok güç; kendi kötü koşullarını hafifletmek üzere örgütlenmelerini sağlamak daha da güç ve hele kendilerinden biraz daha hayvan olan hayvanların kötü koşullarını hafifletmek üzere örgütleyip mücadeleye sokmak çok daha güç.
görünürde, eğitilmiş hayvanlar dünyasının varlığını borçlu olduğu ve dayandığı kaçınılmaz zulüm ve işkenceyi bilsek, hepimiz acılara bürünür, kanlı yaşlar dökeriz. ama yüzde birimizin onda biri bile, hayvanlara yapılan işkencenin önlenmesi için hiçbir örgüte katılmayız ve ne sözlerimizle ne de eylem ve başka katkılarımızla hayvanlara yapılan işkencenin önlenmesi uğrunda çalışırız. bu, kendi insan doğamızın bir zayıflığıdır. oysa sıcağı ve soğuğu bildiğimiz gibi, saydam olmayan cisimlerin ardını göstermediğini bildiğimiz gibi ve boşluğa bırakılan cisimlerin yer çekimi yasasına uyup yere düşeceğini bildiğimiz gibi kabul etmeliyiz, tanımalıyız bu gerçeği.
ve bizim için, kendi zayıflığımızın yarattığı o rahat koşullar içinde bulunan yüzde doksan dokuz onda dokuzumuz için, bu yuvarlak dünyanın üzerinde, bizlerden bir derece aşağı hayvanlar olan eğitilmiş hayvanlara, geri kalanımızın eğlenmesi için birkaçımızın uyguladığı işkenceyi yeryüzünden kaldırmak amacıyla, kolayca yapabileceğimiz bir başka şey kalıyor. çok kolay. aylık ödentiler ya da yazışmaları yürütecek sekreterler düşünmek zorunda kalmayacağız. herhangi bir eğlence yerinde ya da sirkte, eğitilmiş hayvan gösterilerinin başladığı an dışında, hiçbir zaman, hiçbir şey düşünmek zorunda kalmayacağız. ama öyle bir gösteri başlarken, düşünüp taşınmadan, hemen yerimizden kalkıp dışarı çıkmak, bir yürüyüş yapıp biraz temiz hava almak, sonra gösteri bitince dönüp programın geri kalanını izlemekle, böyle bir gösteriye karşı olduğumuzu anlatabiliriz. yapacağımız tek şey, tüm eğitilmiş hayvan gösterilerini genel eğlence yerlerinden kaldırmak. yöneticilere halkın böyle gösterilere ilgi duymadığını anlatalım ve bir gün gelecek, bir an gelecek, yöneticiler, izleyenlerine böyle gösteriler sunmayı bırakacaktır.
31.07.2019
iktidar
jack london
"ben din konusunda tartışmaya girecek kadar güzel konuşmasını bilmiyorum," diye söze başladı dr. hammerfield ve sonra, alçak gönüllü ve kararsız bir tavırla duraksadı. "devam et" diye üstelediler. dr. hammerfield, "bizler gerçeğin herhangi bir insanda da olabileceğine inanırız; yeter ki düşünceleri içten olsun." dedi.
"öyleyse içtenliği gerçekten ayırt edebiliyorsunuz?" dedi ernest gülerek.
dr. hammerfield ne diyeceğini şaşırdı bir an, cevap vermeye çabaladı: "en iyilerimiz bile yanılabilir genç adam, en iyilerimiz bile."
"pekâlâ, öyleyse." diye cevap verdi ernest, "hepinizin yanıldığını söyleyerek söze başlamama izin verin. işçi sınıfı hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz, hatta bu konuda en ufak bir bilginiz bile yok. sizin sosyolojiniz, düşünme yönteminiz gibi hatalı ve değersiz."
"sizler metafizikçisiniz. metafiziği kullanarak her şeyi kanıtlayabilirsiniz. bu böyle olunca, her metafizikçi başka metafizikçilerin düşüncelerinin yanlış olduğunu kanıtlayabilir, huzur içinde bağdaş kurup oturabilir. sizler düşünce dünyasının anarşistlerisiniz. ve sizler dünyaya çılgınca yön veriyorsunuz. her biriniz kendi yarattığınız dünyada, kendi hayal ve isteklerinizin yarattığı bir dünyada yaşıyor, içinde yaşadığınız gerçek dünyayı bilmiyorsunuz. sizin düşüncenizin gerçek dünyadaki yeri, zihinsel sapıklıktan başka bir şey değil.
bu masada oturmuş sizin konuşmalarınızı dinlerken bana neyi hatırlattınız, biliyor musunuz? bir iğnenin ucunda kaç tane meleğin dans edebileceği biçimindeki alabildiğine heyecan verici bir konuyu, büyük bir ciddiyetle ve bilgelikle tartışan orta çağ skolastiklerini. işte, sayın baylarım, sizler yirminci yüzyılın düşünce hayatından on bin yıl önce ilkel bir ormanda büyü yaparak insanları tedavi eden kızılderili sihirbaz doktorlar kadar uzaksınız."
ernest konuşurken gerçekten öfkeli bir hali vardı. yüzü ışıl ışıl, gözleri çakmak çakmaktı, öfke parıltısı bir yanıp bir sönüyor, çenesi ve ağzı öfkeyle geriliyordu. ama bu, onun sonradan alışacağım kendine özgü davranışlarından sadece biriydi. her zaman insanları heyecanlandırırdı. öfkesinin mükemmel, balyoz gibi inen tavrı her zaman dinleyenlerin kendilerini unutmasını sağlardı. bu masadakiler de şimdi kendilerini unutuyorlardı. piskopos morehouse öne doğru eğilmiş, dikkatle dinliyordu. dr. hammerfield'ın yüzü, sıkıntı ve öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. diğerleri de öfkelenmişti; ama birkaçı sözümona bıyık altından, üstünlük taslayan bir şekilde gülüyordu. bana gelince, bu durumu çok eğlenceli buluyordum. babama baktım, içimize sokmaktan suçlu olduğu bu insandan yapılma bombanın yaptığı etkiden keyiflenmişti, kahkahalarla gülecek diye korkuyordum.
"kullandığınız terimler oldukça belirsiz." diye sözünü kesti ernest'in dr. hammerfield. "bize metafizikçiler diyerek tam olarak neyi anlatmak istediğinizi açıklayabilir misiniz?"
"size 'metafizikçiler' diyorum; çünkü metafizik bir yolla akıl yürütüyorsunuz." diye devam etti ernest. "akıl yürütme yönteminiz bilimin tam karşıtı. vardığınız sonuçların hiçbir geçerliliği yok. soyutta her şeyi kanıtlayabilirsiniz, ama yine de hiçbir şeyi kanıtlamış olmazsınız. aynı düşünceye varan iki kişi çıkmaz aranızdan. her biriniz evreni ve kendinizi açıklamak için kendi bilinç sınırlarınızın içine kapanıp kalıyorsunuz. insanın, bilinci bilinçle açıklamaya çalışması, çizmesinin konçlarından kendini çekerek havalandırmaya çalışmasına benzer."
"anlamıyorum." dedi piskopos morehouse. "bana öyle geliyor ki, aklın yarattığı her şey metafizikseldir. bütün bilimlerin en doğrusu ve en inandırıcısı olan matematik bile tamamen metafizikseldir. bilimsel bir akıl yürütmenin her bir düşüncesi metafiziktir. kuşkusuz bu konuda bana katılıyorsunuzdur, öyle değil mi?"
"söylediğiniz gibi, anlamıyorsunuz," diye karşılık verdi ernest. "metafizikçi, kalkış noktası olarak kendi öznelliğini temel alıp tümdengelim yoluyla akıl yürütür. bilim adamı ise deneylerin sonuçlarını kendine temel alarak, tümevarım yoluyla akıl yürütür. metafizikçi kuramdan gerçeklere ulaşır, bilim adamı gerçeklerden kurama ulaşır. metafizikçi evreni kendine göre açıklar, bilim adamı evrene göre kendini açıklar."
"tanrı'ya şükür ki bilim adamı değiliz." diye mırıldandı, kendini beğenmiş bir şekilde dr. hammerfield.
"nesiniz öyleyse?" diye sordu ernest.
"filozofuz."
"işte şimdi yaş tahtaya bastınız." diye güldü ernest. "siz gerçek ve sağlam topraktan ayrılıp uçan makine yerine bir sözcükle gökyüzüne yükseliyorsunuz. lütfen yeryüzüne inin ve bana felsefe sözcüğüyle tam olarak neyi anlatmak istediğinizi söyleyin bakalım."
"felsefe, (dr. hammerfield lafın burasında durup gırtlağını temizledi) öyle bir şeydir ki, yalnızca ruh ve yaratılış yönünden filozof olanların anlayabileceği bir tanımı vardır. deney tüplerine burunlarını sokmuş, dar kafalı bilim adamları felsefeyi anlayamaz."
ernest, bu saldırıyı duymazdan geldi; ama rakibine karşı hemen saldırıya geçmek onun âdetiydi. bu defa, saf yürekli bir kardeşlik taşıyan yüzü ve ses tonuyla yine konuşmaya başladı:
"öyleyse size yapacağım felsefe tanımını mutlaka anlayacaksınız. ama başlamadan önce, sözlerimde yanlış bir şey bulduğunuzda müdahale etmenizi ya da bir metafizikçi gibi suskun dinlemenizi rica edeceğim. felsefe, bütün bilimler içinde kapsamı en geniş olanıdır. felsefenin akıl yürütme yöntemi de herhangi bir bilimin yöntemi gibidir; yani bütün bilimlerin yararlandığı akıl yürütme yöntemi. aynı akıl yürütme yöntemiyle felsefe, bütün bilim dallarını büyük bir bilim olarak bir araya toplar. spencer'in dediği gibi, herhangi bir bilim dalının verileri, parçaları birleştirilmiş bilgilerdir. felsefe, bütün bu bilim dallarından elde edilen bilgileri birleştirir. felsefe, bilimlerin bilimidir, ana bilimdir de diyebiliriz, isterseniz. nasıl buluyorsunuz bu tanımımı?"
"çok saygıdeğer bir tanım, fena sayılmaz." diye mırıldandı dr. hammerfield. ama ernest acımasızdı. "unutmayın ki" diye uyardı, "benim bu tanımım metafiziği inkâr eden bir tanımlamadır. şimdi benim tanımımda bir boşluk bulmazsanız, bundan böyle metafizik tartışmalarına girme hakkınızı kaybediyorsunuz demektir. ömür boyu bu boşluğu aramakla geçirmek ve onu bulacağınız ana kadar da metafiziksel bir suskunluk içinde beklemek zorundasınız."
ernest bekledi. sessizlik uzadı, dayanılmaz bir hal aldı. dr. hammerfield bozulmuş, aynı zamanda da şaşırmış, ernest'in balyoz gibi inen saldırısı onu afallatmıştı. böyle sade ve doğrudan tartışma yöntemlerine alışkın değildi. masada oturanlara yalvaran gözlerle baktı, ama kimse onun yerine cevap vermeye yanaşmıyordu. bu sırada babamın, peçetesini yüzüne bastırıp gülmemek için kendini tuttuğunu gördüm.
"metafizikçileri saf dışı etmenin başka bir yolu daha vardır." dedi ernest, dr. hammerfield'ın tamamen yenik düştüğünü gördükten sonra. "bu da onları kendi eserleriyle yargılamaktır. onlar, şu insanlık için havada hayaller yaratmaktan, kendi gölgelerini tanrı sanmaktan başka ne yapmışlardır? insanları güldürüp eğlendirme konusunda epey katkıları olmuştur, kabul ediyorum; ama insanlık için yararlı sayılabilecek ne yapmışlardır? yüreğin duyguların merkezi olduğuna dair felsefe yaparlarken, bu sözcüğü yanlış kullandıysam beni hoşgörün, bilim adamları yüreğin kan dolaşımının merkezi olduğunu keşfetmişlerdi. onlar açlık ve vebayı tanrı'nın afetleri olarak ilan ederken bilim adamları tahıl ambarlan kuruyor ve şehirlerde lağım kanalları açıyorlardı. onlar kafalarında keyiflerine göre tanrılar yaratırken bilim adamları yollar ve köprüler yapıyorlardı. onlar dünyayı evrenin merkezi olarak tanımlıyorlardı; öte yandan bilim adamları amerika'yı keşfediyor, yıldızları ve bu yıldızlan yöneten yasaları bulabilmek için uzay araştırmaları yapıyorlardı.
kısacası, metafizikçiler insanlık için hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yapmamışlar; bilimin ilerleyişi karşısında, adım adım geri çekilmek zorunda kalmışlardır. bilimsel açıdan kanıtlanan olaylar, onların öznel açıklamalarını yıkar yıkmaz, bu kanıtlanmış olayların tanımını da içine alan ve daha geniş bir alana yayılan, yeni öznel açıklamalar yumurtlamaya başlamışlardır. işte, yüzyıllar da geçse bütün bu işleri sürdürmekten hiç vazgeçmeyeceklerini düşünüyorum.
baylar, bir metafizikçi sihirbaz bir büyücüdür. sizin, balina yağı ile beslediği kürkten bir tanrı yapan eskimoyla aranızdaki fark, yalnızca aynı düşünceye birkaç bin yıl arayla sahip olmaktan ibarettir. bu kadar."
"yine de aristo mantığı avrupa'yı on iki yüzyıl boyu yönetmiştir." dedi dr. ballingford böbürlenerek. "ve aristo bir metafizikçiydi."
dr. ballingford masadakilere şöyle bir göz gezdirdi, söylediklerini onaylayan baş eğmeler ve gülümsemelerle karşılaştı.
"çok zavallı bir örnek seçtiniz." diye karşılık verdi ernest. "insanlık tarihinin en karanlık dönemine değiniyorsunuz. gerçekten de bu dönemi karanlık çağlar diye adlandırıyoruz. bilimin metafizikçiler tarafından ezildiği, fiziğin sadece felsefe taşını aramaya indirgendiği, kimyanın simyaya dönüştüğü, astronominin astroloji olduğu bir dönemdir bu dönem. ne yazık ki, aristo'nun düşüncelerinin egemenliği etkisini böyle göstermiştir."
dr. ballingford'un yüzü bir an sıkkın bir ifade aldı; ama sonra gülümseyerek şöyle dedi: "bu çizdiğiniz korkunç tablonun gerçek olduğunu kabul etsek bile, yine de insanlığı bu karanlık dönemden çıkarıp, daha sonraki yüzyılların aydınlığına götürecek birikimi sağlayanın, metafizik düşüncenin ta kendisi olduğunu itiraf etmeniz gerekir."
"metafiziğin bu dediğiniz şeyle uzaktan yakından bir ilgisi yok." diye karşılık verdi ernest.
"ne?" diye bağırdı dr. hammerfield. "o çağlara rastlayan keşif yolculuklarına zemin hazırlayan, bu tür düşünce ve varsayımlar değil miydi yani?"
"ah, sevgili bayım" diye gülümsedi ernest, "ben sizin saf dışı kaldığınızı sanıyordum. henüz benim felsefe tanımımda bir boşluk bulamadınız ve şimdi temelden sarsılmış bir durumdasınız. ama bu metafizikçilerde her zaman görülen bir alışkanlıktır; bu yüzden bağışlıyorum sizi. tekrar ediyorum, hayır, metafiziğin bu ilerlemeyle hiçbir ilgisi yoktur. ekmek ve yağ, ipek ve mücevherat, dolar ve sent, ha aklıma gelmişken söyleyeyim, hindistan'a giden karayollarının ticarete kapanması, işte keşif yolculuklarının nedeni bunlardı.
1453'te istanbul alınınca, türkler hindistan'a giden kervan yollarını kapadı. avrupalı tüccarlar kendilerine yeni bir yol aramak zorunda kaldılar. işte bu keşif yolculuklarının asıl nedeni budur. kristof kolomb, hindistan'a giden yeni bir yol bulmak için denize açıldı. bütün tarih kitapları bunun böyle olduğunu yazar. bu arada tesadüfen dünyanın yaratılışı, doğası, büyüklüğü ve biçimi hakkında yeni bulgular elde edildi ve ptoleme sistemi terk edildi."
dr. hammerfield homurdandı.
"benimle aynı düşüncede değil misiniz?" diye sordu ernest. "öyleyse nerede yanılıyorum?"
"şimdilik görüş açımın doğruluğunda ısrar ediyorum." diye buruk bir ses tonuyla karşılık verdi dr. hammerfield. "bu, şimdi burada, giremeyeceğimiz kadar uzun bir hikâye."
"bir bilim adamı için hiçbir hikâye çok uzun değildir." dedi ernest tatlı tatlı. "işte bu nedenle bilim adamı bir yerlere ulaşır. bu yüzden bilim amerika'yı keşfetmiştir."
bütün geceyi olduğu gibi anlatmayacağım. ernest everhard'ı tanıdığım bu ilk saatlerin her dakikasını, her ayrıntısını hatırlamak benim için büyük bir sevinç kaynağı. büyük bir çarpışma oluyordu, papazların yüz ifadeleri, özellikle ernest, onlara romantik filozoflar, hokkabazlar ve benzeri şeyler dedikçe kıpkırmızı kesiliyor ve kalpleri heyecandan küt küt atıyordu. ernest, onları yeniden gerçeğe çekmek için onların sözlerini ağızlarına tıkamak zorunda kalıyordu. her mat edici hamleden sonra, "gerçek dostum, inkâr edilemez bir gerçek!" diyordu zafer kazanmışçasına. kendini hep gerçeklerle savunuyordu. onları sarsmak için gerçeklerle ayaklarına çelme takıyor, gerçeklerle onlara tuzak kuruyor, gerçeklerin bordasından onlara bombardıman yağdırıyordu.
"siz gerçeğin mihrabına tapınıyorsunuz." diye alay etti onunla dr. hammerfield.
"olgulardan öte tanrı yoktur ve bay everhard da onların peygamberidir." diye araya girdi dr. ballingford.
ernest gülümseyerek onaylayıcı bir işaret yaptı. "ben teksaslı insana benzerim." dedi. diğerleri bu sözün anlamını açıklaması için ısrar edince devam etti. "evet, örneğin missourili biri her zaman, 'inanmam için göster.' der. ama teksaslı, 'inanmam için avucuma koy.' der. bu da onun bir metafizikçi olmadığını gösterir."
kısa bir süre sonra, tam ernest metafizikçi filozofların gerçeğin sınamasından hiçbir zaman geçer notu alamadıklarını ileri sürerken, dr. hammerfield aniden ileri atılarak sordu: "neymiş şu gerçeğin denemesi, genç adam? sizden çok daha akıllı insanların kafalarını çağlar boyu uğraştıran bu şeyin ne olduğunu bize açıklamak lütfünde bulunur musunuz?"
"elbette" diye cevap verdi ernest. kendisine bu kadar çok güvenmesi, onu dinleyenleri öfkeden kudurtuyordu. "akıllı kafalar gerçeği bulmak için uzun, zahmetli ve sonuçsuz uğraşlara girişmişlerdi; çünkü gerçeği aramak için gökyüzüne uçmuşlardı. ayakları yerden kesilmeyip güzelim toprakta kalsalardı, gerçeği kolayca bulabilirlerdi. evet, bu akıllı adamlar her pratik edimiyle, gerçeğin ta kendisini sınadıklarını ve kendi hayatları üzerinde düşündüklerini göreceklerdi."
"sınama! sınama!" diye tekrarladı sabırsızlıkla dr. hammerfield. "sözlerinizi böyle uzun girizgâhlarda dolaştırmayın. uzun zamandır aradığımızı verin bize, gerçeğin, doğrunun sınanmasının sonuçlarını; onu bize verin de birer tanrı olup çıkalım."
sözlerinde ve bu sözleri söyleyiş biçiminde, masadakilerin birçoğunun gizliden gizliye hoşuna giden ama yalnızca piskopos morehouse'u tedirgin etmişe benzeyen saldırgan ve alaycı bir kuşkuculuk vardı.
"dr. jordan bunu çok anlaşılır bir biçimde açıklamıştır." dedi ernest. "onun gerçeğinin, doğrunun sınanması dediği şuydu: 'işe yarar mı? hayatını koyabilir misin bu işe?'"
(dr. jordan, hristiyanlık çağında, on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında yaşamış ünlü bir eğitimci. stanford üniversitesi'nin rektörüydü. zamanında büyük iyilikler yapmıştı.)
"pöh!" diye sırıttı dr. hammerfield. "piskopos berkeley'i hiç hesaba katmıyorsunuz. ona bugüne kadar henüz doyurucu bir cevap veren çıkmadı."
(berkeley, maddenin varlığını reddeden düşüncesiyle zamanının filozoflarını uzun süre şaşkına çeviren tekçi bir idealist düşünürdü. ama sonunda, bilimin yeni ampirik gerçekleri, filozoflar tarafından genel bir kabul görünce onun bu zekice savı, kendiliğinden yok oldu.)
"metafizikçilerin en asili!" diye güldü ernest. "ama talihsiz bir örnek verdiniz. sonunda, berkeley'in kendisinin de kabul ettiği gibi, metafiziği işlemedi."
dr. hammerfield öfkeliydi, haklı olarak öfkeliydi. sanki ernest'i hırsızlık yaparken ya da yalan söylerken yakalamıştı. "genç adam" diye gürledi, "sizin bu söylediklerinizin değeri yok. bu gece söyledikleriniz saçma ve yersiz. bunlar, hiçbir temeli olmayan, alçakça ve haksız tahminler."
"beni yere vurdunuz." diye mırıldandı ernest alçak gönüllü bir tavırla. "yalnız bana ne ile darbe vurduğunuzu anlayamadım. bunu, bana somut bir biçimde açıklamalısınız doktor."
"açıklayacağım, açıklayacağım." diye geveledi dr. hammerfield. "nereden biliyorsunuz bunları söyleyin bakalım? piskopos berkeley'in kendi metafiziğinin işe yaramadığını kabul ettiğini bilemezsiniz. kanıtınız yok. onun metafiziği her zaman işe yaramıştır, genç adam."
"berkeley'in metafiziğinin işe yaramadığını kanıtlayacak en somut olay," ernest sözün burasında bir an durdu. oldukça sakindi. "berkeley'in evlere duvarlardan değil de her zaman kapılardan girmesidir. karnını ekmekle, yağla, et kızartmasıyla doyurmasıdır. sakalını keskin bir jiletle tıraş etmesidir."
"ama bunlar günlük olaylar!" diye bağırdı dr. hammerfield. "oysa metafizik, düşüncenin eseridir."
"ve bu olaylar düşünce düzleminde etkili olurlar öyle mi?" diye sordu ernest yumuşak bir ses tonuyla. öteki onaylayan bir şekilde başını salladı.
"öyleyse, sayısız melek, bir iğnenin ucunda dans edebilir -düşüncede elbette." diye devam etti ernest dalgın dalgın. "ve balina yağı ile beslenen kürkten bir tanrı var olabilir -düşüncede elbette. öyle sanıyorum ki doktor, siz de düşüncede yaşıyorsunuz, öyle mi?"
"düşüncem benim krallığımdır." oldu cevap.
"bu, havada yaşadığınızı söylemenin bir başka yolu. ama yemek zamanlarında ya da bir deprem olduğunda yeryüzüne geri döndüğünüzden eminim. yoksa, söyleyin bana doktor, bir deprem sırasında, fani vücudunuzun manevi bir tuğla tarafından yaralanacağından hiç korkmuyor musunuz?"
aynı anda, bilinçsiz bir hareketle, dr. hammerfield elini başına, saçlarının altındaki yara izine götürdü. ernest farkında olmadan can alıcı bir benzetme yapmıştı. dr. hammerfield büyük deprem'de (1906 yılında san francisco'yu harabeye çeviren büyük deprem) üstüne devrilen bir bacanın altında kalarak neredeyse ölecekti. herkes kahkahalarla gülmeye başladı.
"evet?" diye sordu ernest, masadaki kahkahalar kesildiğinde. "karşı savlarınızı bekliyorum." ve ortalığa çöken sessizliğin içinde yeniden sordu: "evet, cevabınız?" sonra da ekledi: "iyiydi ama yeterince iyi değildi savınız."
ama dr. hammerfield geçici olarak tartışma dışı kalmıştı. savaş yeni yönlerde gelişiyordu şimdi. ernest, din adamlarını bütün köşelerde sıkıştırıyordu. işçi sınıfını tanıdıklarını ileri sürdükleri zaman, onlara işçi sınıfı hakkında hiç bilmedikleri temel gerçekleri anımsatıyor ve onları, bu konuda söylediklerini çürütmeye zorluyor, gerçekleri veriyordu, her zaman gerçekleri; onları havadaki yolculuklarından gerisin geriye, yere ve onun gerçeklerine indiriyordu.
şimdi, bu sahne nasıl da canlanıyor gözümün önünde! ernest'in o insana meydan okuyan sesi şimdi bile kulaklarımda. olgular aracılığıyla onları berbat haşlayışı. her bir olgu bir kamçı olmuş, vurup duruyordu onları. acımasızdı. rakiplerinin vermeye hazır oldukları ödünlerle yetinmiyor ve hiçbir konuda uzlaşmaya yanaşmıyordu.
onlara indirdiği o son darbeyi asla unutmayacağım.
"bu akşam, birçok kez farkına varmadan yaptığınız itiraflarınızla ve bilinçsiz sözlerinizle işçi sınıfı hakkında hiçbir şey bilmediğinizi kabullenmek zorunda kaldınız. ama bu yüzden suçlanamazsınız. işçi sınıfını nasıl tanıyabilirsiniz ki? onlarla aynı yerlerde yaşamıyorsunuz. sizler kapitalistlerle aynı çayırda otluyorsunuz. bunun olmaması için bir neden yok. sizlerin cebinizi dolduran, karnınızı doyuran, bu akşam giydiğiniz giysilerle sizi giydiren işte bu kapitalist sınıftır. ve siz de bunlara karşılık, patronlarınızın çok hoşlarına giden ve kurulu toplum düzenine zarar vermeyen, onlar tarafından kabul gören metafizik içerikli vaazlar veriyorsunuz."
bu sözler üzerine masadan bir itiraz uğultusu yükseldi. "ah, yanlış anlamayın; sizin içtenliğinizden hiç kuşkum yok." diye devam etti ernest. "içtensiniz. inandığınız vaazları veriyorsunuz. kapitalist sınıfın gözündeki gücünüz ve değeriniz de buradan geliyor. ama inançlarınızı değiştirirseniz, kurulu düzeni değiştiren inançlara sahip olursanız, vaazlarınız patronlarınız tarafından hoş karşılanmayacak ve hemen işinizden olacaksınız. haklı değil miyim?"
(bu dönemde birçok papaz kabul edilemez doktrinleri vaaz ettikleri için kiliseden atılmıştı. özellikle vaazlarında sosyalizm izi görülenler, hemen işten uzaklaştırılırdı.)
bu defa hiç itiraz eden olmadı. hepsi onaylayıcı bir sessizliğe büründü. bir tek dr. hammerfield bunu kabul etmedi ve şöyle dedi:
"inançlarının yanlış olduğu görülünce istifaya çağırılıyorlar."
"inançlarının kabul edilemez olduğunu söylemenin bir başka yolu bu söylediğiniz." diye cevap verdi ernest, sonra da devam etti. "işte bu yüzden ben de size diyorum ki, gidin güzel güzel vaazınızı verin, paranızı kazanın ama tanrı aşkına, işçi sınıfını rahat bırakın. siz düşmanların safında yer alıyorsunuz. işçi sınıfıyla ortak hiçbir yanınız yok. başkaları sizler için çalıştığından elleriniz pamuk gibi yumuşak. karınlarınız çok yemekten yağ bağlamış, göbek salmışsınız."
sözün burasında dr. ballingford yüzünü hafifçe buruşturdu ve masadaki herkes onun heybetli göbeğine baktı.
"sizin ruhunuz, kurulu düzenin temel direklerini iyice sağlamlaştıracak düşünce ve öğreti harcıyla dolu. isviçreli muhafızlar (halkı tarafından idam edilen fransa kralı xvı. louis'in kiraladığı yabancı uyruklu saray muhafızları) gibi paragözsünüz (kabul ediyorum, içten paragözlersiniz). size ekmeğinizi ve ücretinizi verenlere sadık kalınız. vaazlarınızı vermeye devam ederek işverenlerinizin çıkarlarını koruyun. ama işçi sınıfına sokulup ona sahte önderlik yapmayın. siz, her iki kampta birden, aynı anda dürüstçe yer alamazsınız. işçi sınıfı şimdiye kadar siz olmadan da yürümüştür yolunda. inanın bana, işçi sınıfı siz olmadan da yoluna devam edecektir. dahası, siz olmadan çok daha iyi yürüyecektir işçi sınıfı.
ortalama insan bencildir. elinin erdiği her şeyi ister. mümkün olan her şeye sahip olmak ister. bencil olmaması gerek; ama böyle domuzca bir ahlak üstüne kurulmuş sosyal düzende yaşadığı sürece bencil olmaya devam edecektir.
yönetiminizde başarısızlığa uğradınız. bir mezbahalar uygarlığı getirdiniz. kör ve oburdunuz. kalktınız -bugün kalktığınız gibi- meclis salonlarında, utanmadan çocukların ve bebelerin emeği olmaksızın kâr yapamayacağınızı haykırdınız. güzel amacınız ve sevgili ahlakınız üzerine gevezeliklerle vicdanınızı uyuttunuz. böylece iktidar ve zenginlik içinde yağ bağladınız. kazandığınız başarılarla sarhoş oldunuz. ama bize karşı şansınız, asalak yaşantılarına son vermek üzere işçi arıların saldırdığı eşek arılarınınkinden çok değildir. toplumu yönetmekte başarısız oldunuz. yönetim yetkisi alınacak elinizden. işçi sınıfının bir buçuk milyonu bulan emekçi yığınları, bütün işçilerle birleşecek ve yönetimi alacak elinizden. bu devrimdir beyler. gücünüz varsa durdurun."
tartışmanın sonunda bay wickson söz aldı. soğukkanlılığını kaybetmeyen tek insan o kalmıştı ve ernest diğerlerine göstermediği bir saygıyla onu dinledi.
"bu suçlamaya cevap vermek gerekmez." dedi bay wickson, yavaş yavaş konuşuyordu. "bütün bu tartışmayı büyük bir şaşkınlık ve tiksintiyle izledim. evet, baylar, benim sınıfımın üyeleri, beni iğrendirdiniz. haylaz, küçük okul çocukları gibi davrandınız. sıradan bir politikacı ağzıyla, bir politikacı ahlakıyla konuştunuz. bu yüzden sapır sapır döküldünüz hepiniz. bir yığın gürültü kopardınız, vızıldamaktan başka bir şey çıkmadı ağzınızdan. bir ayının kuyruğunda uçuşan anlar gibi vızıldadınız. baylar, işte ayı karşınızda (sözün burasında eliyle ernest'i gösterdi) ve sizin vızıltılarınız yalnızca onun kulaklarını gıdıkladı."
"inanın bana, durum çok ciddidir. ayı bu akşam, ilk defa bizi parçalamak için pençelerini uzattı. birleşik devletler'de bir buçuk milyon devrimci olduğunu söyledi. bu bir gerçektir. amaçlarının bizim hükümetimizi, saraylarımızı, görkemli yaşantımızı elimizden almak olduğunu söyledi. bu da bir gerçektir. bir değişiklik, büyük bir değişiklik oluyor toplumda, ama bu değişiklik ayının beklediği değişiklik olmayabilir. ayı bizi parçalayacağını söyledi. ya biz ayıyı parçalarsak?"
büyük salon o homurtularla doldu gene, güvenli başlar sallandı bu kez. suratlar sertleşti. hepsi birer savaşçı kesilmişti.
"ama vızıldamakla parçalayanlayız ayıyı." diye devam etti bay wickson. kayıtsız ve umursamazdı sesi. "ayıyı avlayacağız. sözcüklerle cevap vermeyeceğiz ayıya. cevabımız kurşunlarla olacak. biz iktidardayız. bunu kimse inkâr edemez. bu iktidar aracılığıyla iktidarda kalacağız."
birden yüzünü ernest'e çevirdi. çok dramatik bir andı bu.
"işte size cevabımız: boşuna ağzımızı yoracak değiliz. saraylarımızı, görkemli yaşantımızı yakalamak için, o övündüğünüz güçlü ellerinizi uzattığınızda, size gücün ne olduğunu göstereceğiz. size top sesleriyle, şarapnel patlamalarıyla ve makineli tüfek sesleriyle karşılık vereceğiz. devrimcilerinizi ökçelerimiz altında ezecek ve cesetlerinizin üstünde yürüyeceğiz.
dünya bizimdir, biz onun efendileriyiz ve öyle de kalacağız. emekçi ordusuna gelince, onlar tarih başladığından beri pisliğin içindedir ve ben tarihi doğru okurum. ben, biz ve bizden sonra gelenler, iktidarı ellerinde tuttuğu sürece de pisliğin içinde kalmaya mahkumdur. işte temel sözcüklerin kralı: iktidar. tanrı değil, servet değil, iktidar. diliniz uyuşuncaya kadar tekrarlayın bu sözü: iktidar."
30.04.2019
uzun lafın kısası
balzac: güzel bir yaşam, en sağlam akıl yürütmeden daha güçlüdür.
dante: cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.
nietzsche: herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur.
albert camus: hemcinslerinin basitliğini bütün çıplaklığıyla görmek, aslında insana acı veren bir deneydir.
dan brown: hiçbir şey, amacı olan bir dehadan daha yaratıcı, daha yıkıcı değildir.
ahmet hamdi tanpınar: bir cemaate ruhunu veren sanatkârdır. sanatkâr ilâve eder, sanatkâr tamamlar, sanatkâr yaratır. büyük realite, fikir ve sanattır.
antoine galland: büyük teşebbüslerin çoğunu bekleyen hazin bir kader var.
cemil meriç: dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.
can dündar: iktidar, her türden defoyu gizleyen parlak bir örtüdür.
hermann hesse: şu insanlar yok mu, karşılığında para gelsin yeter ki, isa'nın kendisini bile yakalayıp teslim ederler.
gogol: bir erkek gönlünü bir kıza kaptırdı mı suya basılmış pabuç köselesine benzer. istediğin gibi eğer, bükersin onu.
jack london: cennet ve cehennem, bir yobazın dini inancının temel ögelerini oluşturabilir. ama bunlar, genellikle iyi ve kötü kavramlarının birer yansımasıdır.
18.10.2018
uçurum insanları
erdemli olmanın ödülü sadece erdemdir.daha fazla yaşam, fiziksel ve ruhsal enerji için yapılmış her şey iyidir; daha az yaşam için yapılmış, inciten, gelişimi kısıtlayan, hayatı tahrif eden her şey kötüdür.
hayat standardı daha yüksek olan kişi, hayat standardı düşük olan kişiden her zaman daha çok ve daha iyi iş çıkarır.
avrupa'ya gelmiş, karun gibi zengin olmayan amerikalı gezgin, sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar ayağına dolanıp, cüzdanını bileşik faize taş çıkartacak şekilde boşaltan yaltakçı soyguncular sürüsü yüzünden, kendisini süreğen bir açgözlülük ortamına düşüvermiş gibi hisseder.
insan ruhen pek yalnızdır; ama bir odada üç yatak bulunduğu ve gelip geçici insanlara da kapılar açık olduğunda, söz konusu yalnızlık katmerlenir.
thomas carlyle: irfan sahibi olabilecek ama olamamış kişinin durumu, bir trajedidir.
bu kadının ölümüyle ilgili en ürkütücü şey, resmi görevlilerin olaya bakış ve hükme varış şeklindeki kendini beğenmiş vurdumduymazlıktır. yetmiş yedi yaşındaki bir kadının kendini ihmal sonucunda öldüğünü söylemek, meseleye mümkün olan en iyimser şekilde bakmaktır. kadın kendi hatası yüzünden ölmüştür ve mesuliyeti ona yıkan toplum, halinden memnun şekilde kendi işine bakmaya devam eder.
bir kadının dokunuşu her şeyi telafi eder, yumuşatır.
erkek erkeğe karşı adaletsizdir çoğu zaman, bir kadına karşıysa her zaman.
yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.
31.07.2018
kölelik
jack london
1835 yılında, presbiteryen kilisesi'nin genel kurulu şu açıklamayı yapmıştı: "kölelik hem eski hem de yeni ahit'te kabul edilmiş ve tanrı'nın egemenliği tarafından kınanmamıştır."
charleston baptist cemiyeti, 1835'te şu açıklamayı yapmıştı: "köle sahiplerinin kölelerine hükmetme hakkı, bütün her şeyi yaratan yaratıcı tarafından açıkça tanınmıştır. tanrı, nesnelerin mülkiyet hakkını canının istediğine vermekte kesinlikle serbesttir."
virginia randolph macon metodist koleji ilahiyat profesörü rahip e. d. simon şunları yazmıştı: "kutsal kitap'taki bazı bölümler su götürmez bir şekilde köleyi mal olarak satın alma hakkını onaylamaktadır, bu hakka ilişkin çeşitli örnekler de verilmiştir. satın alma ve satma hakkı açıkça belirtilmiştir. bu konuda, tanrı'nın buyurduğu yahudi kurallarına ya da yüzyıllardır süregiden uygulamaya ya da yeni ahit ve ahlak yasalarına bakacak olursak, köleliğin ahlaksızca bir şey olmadığı sonucuna vardık. ilk afrika kölelerinin yasal olarak köle ilan edildiklerini düşünürsek, çocuklarının da köle olarak kabul edileceği zorunlu bir sonuçtur. böylece amerika'da var olan köleliğin haklı olarak kurulduğunu görmekteyiz."
6.05.2018
medeniyet
medeniyet ortalama insanı daha iyi duruma getirmiş midir?bakalım. alaska'da, yukon nehri'nin kıyısında, nehrin ağzına yakın yerde eskimolar yaşar. çok ilkel bir topluluktur eskimolar; medeniyet denen muazzam hüner, ancak taslak halindedir yaşamlarında. kişi başına düşen sermayeleri, muhtemelen 2 sterlin civarındadır. avlanmak, balık yakalamak için kemik uçlu mızrakları, okları vardır. asla barınak sıkıntısı çekmezler. genellikle hayvan derisinden yaptıkları elbiseleri onları sıcak tutar. ateşi tutuşturacak yakıtları, malzemeleri vardır her zaman; evlerinde odunları da. evlerini kısmi olarak yerin altına doğru inşa eder, çok soğuk dönemlerde burada rahatça yatarlar. yazın esintilere açık, serin çadırlarda kalırlar. sağlıklı, güçlü ve mutludurlar. tek sorunları yiyecek bulmaktır. bolluk ve kıtlık zamanları vardır. iyi zamanlarda ziyafet çekerler kendilerine; kötü zamanlarda açlıktan ölürler. ama süreğen, aralarından çok sayıda kişiyi etkileyen bir durum olmak anlamında açlığı bilmezler. üstelik kimseye borçları yoktur.
birleşik krallık'ta, atlantik okyanusu'nun kıyısında ingiliz halkı yaşar. son derece medeni bir halktır. kişi başına düşen sermayeleri en azından 300 sterlindir. yiyeceklerini avlanarak ya da balık tutarak değil, işyerlerinde muazzam emekler harcayarak elde ederler. genellikte barınak sıkıntısı çekerler. birçoğu berbat evlerde kalır, kendilerini sıcak tutmaya yetecek yakıtları yoktur ve elbiseleri yetersizdir. bir kısmı sürekli olarak evsizdir ve yıldızların altında, korunaksız biçimde uyurlar. yaz-kış bir sürü insanın sokakta, paçavralar içinde titrediğini görebilirsiniz. iyi zamanları da vardır, kötü zamanları da. iyi zamanlarda birçoğu yeterli yiyecek bulmayı başarır, kötü zamanlarda açlıktan ölürler. şimdi ölüyorlar, dün ve geçen yıl ölüyorlardı, yarın ve gelecek yıl da açlıktan ölecekler; çünkü eskimolardan farklı olarak onlar, süreğen bir açlık halinden mustaripler. 40 milyon ingiliz vatandaşı var; bunlar arasında her 1000 kişiden 939'u yoksulluk içinde ölüyor, 8 milyon kişilik bir ordu ise sürekli açlık sınırında mücadele veriyor. üstelik her yeni bebek, 22 sterlin borçla dünyaya geliyor. bunun sebebi, devlet borcu denen bir hile.
eskimo ile ingiliz'i dürüstçe karşılaştırırsak, hayatın eskimo için daha kolay olduğu görülecektir. eskimo sadece kötü zamanlarda açlık çekerken, ingiliz iyi zamanlarda da açlık çeker; hiçbir eskimo yakıt, giysi, barınak sıkıntısı içinde değilken, ingiliz bu üç temel unsurdan her daim yoksundur. bu bağlamda, huxley'nin bir yargısını örneklemek faydalı olacak. londra'nın doğu yakası'nda tıbbi görevli olarak çalışırken edindiği bilgilerden ve en ilkel vahşiler arasında yapılmış araştırmalardan yola çıkarak şöyle diyor: "bana seçenek sunulsaydı, vahşilerin hayatını hıristiyan londra'daki insanların hayatına tercih ederdim."
insanın sahip olduğu konforlar, insan emeğinin ürünleridir. medeniyet ortalama ingiliz'e eskimo'nun sahip olduğu yiyecek ve barınağı veremediğine göre, şu soru akla gelir: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdı mı? eğer artırmadıysa, medeniyet ayakta kalamaz.
ama hemen kabul edeceğimiz gibi, medeniyet insanın üretim gücünü artırdı. beş adam bin kişinin ekmeğini üretebiliyor. bir adam 250 kişi için pamuklu elbise, 300 kişi için yünlü elbise, 1000 kişi için ayakkabı ve çizme üretebiliyor. yine de, bu kitabın sayfaları boyunca gösterildiği üzere, milyonlarca ingiliz'in yeterince besini, elbisesi, çizmesi yok. bu durumda üçüncü amansız soru beliriyor: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdıysa, niçin ortalama insanı daha iyi duruma getirmedi? bunun bir tek yanıtı olabilir: kötü yönetim. medeniyet her tür konforu, her tür keyfi mümkün kıldı. ortalama ingiliz bu konfordan, hazdan pay alamıyor. sonsuza kadar alamayacaksa, medeniyet yıkılıp gider. böyle ayan beyan bir başarısızlığın devam etmesi için hiçbir sebep yoktur. ama insanların boşu boşuna böyle muazzam bir hileyi besleyip büyütmüş olması imkânsızdır. bu akla ziyan bir şeydir. böylesine ezici bir mağlubiyeti kabul etmek, mücadeleye ve ilerlemeye ölümcül darbeyi vurmak demektir.
ülkeyi hoyratça, suç sayılacak tarzda idare eden bu yönetimin silinip gitmesi kaçınılmazdır. müsrif ve verimsiz davranmakla kalmamış, mali kaynakları da zimmetine geçirmiştir. bitkin, benzi solmuş tüm yoksullar, körler, hapishanede doğmuş onca bebek, açlıktan kıvranan her erkek, kadın ve çocuk, bu yönetimin zimmetine geçirdiği mali kaynaklar yüzünden açlık çekmektedir.
yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez.
medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.
yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez. gıdasızlıktan ölmüş her bebek, ter döktüğü in benzeri atölyeden kaçıp geceleri piccadilly meydanı'nda sürtmeye başlayan her kız, kendini kanala atmış her bitik işçi, "evinde oturanlara, mezardaki ölülere" meydan okuyacak, itiraz edecektir. bu yönetici sınıfın yediği yemeklere, içtiği şaraplara, yaptığı gösterilere ve giydiği güzel elbiselere, ağzına lokma girmeyen sekiz milyon ağız ve bunun iki katı sayıdaki esvapsız, barınaksız beden itiraz edecektir. söylediklerimizde yanlış yoktur. medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.
5.02.2018
suç
maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır. bir adamın karısını eşek sudan gelene kadar dövüp onun birkaç kaburgasını kırması, kira ödeyecek parası olmadığı için yıldızların altında uyumasına kıyasla hafif bir suçtur. toplumun nazarında, varlıklı bir demiryolu şirketinden birkaç armut çalan bir delikanlı, durup dururken yetmişini aşkın bir ihtiyara saldıran genç yabaniden daha büyük bir musibettir. sanki çalışıyormuş gibi bir eve yerleşen genç kız o kadar tehlikeli bir suç işlemiştir ki, ağır şekilde cezalandırılmadığı takdirde, onun gibiler yüzünden bütün mülkiyet yapısı yerle bir olabilir. bu kız gece yarısından sonra piccadilly ve strand caddelerinde dolaşsa hem polis kendisine karışmayacak hem de kirasını ödemesi mümkün olacaktır.
28.12.2017
adem'den önce
en tatlı eğlencelerden bile bıkıyor insan.içgüdüler birer ırksal anıdır aslında.
erkeğin eşini öldürdüğü tek hayvan türü insandır.
bazen kişi düş görürken bunun farkındadır. hele gördüğü kötü bir düşse, bunun yalnızca bir düş olduğunu yineleyerek avutur kendini.
kişi düşünde, ancak daha önce, gündüzki yaşamı içinde görmüş olduğu şeyleri ya da bunların karışımlarını görür.
boşlukta kayma ya da düşme rüyaları, en yaygın düş olaylarından biridir ve hemen herkesin başından geçmiştir. ırksal bir anıymış bu. o pek uzaktan akraba olduğumuz ağaç-adamları'ndan kalmaymış. ağaçlarda yaşayan bu yarı-insanlar için yüksekten düşme tehlikesi çok büyük ve somut bir korkuymuş. birçokları böyle bir düşme sonucu can vermişler; hemen hepsinin başından da korkutucu düşme olayları geçmiş; hayatlarını ancak alçak dallara tutunarak kurtarabilmişler.
bu şekilde, son dakikada önlenen korkunç bir düşüş, büyük bir şok yaratırmış. bu şok da birtakım moleküler değişimlere yol açarmış. bu değişimler sonraki kuşakların beyin hücrelerine aktarılmış ve kısaca ırksal anılar haline gelmişler. yani, siz ya da ben, uykuda ya da tam uykuya dalacağımız sırada boşlukta düşer gibi olup da yere değmezden bir saniye önce yerimizden sıçradığımız zaman, ağaç tepelerinde yaşamış olan dedelerimizin başına gelenleri hatırlamaktan başka bir şey yapmıyoruz. beyin hücrelerinde meydana gelen değişimler bu duyguyu kalıtımsal hale getirmiş.
hepimizin pek iyi tanıdığı o boşlukta düşme olayında hiçbirimiz yere çarpmayız. yere çarpmak demek, öbür dünyayı boylamak demektir çünkü. ağaçgezen dedelerimiz arasında düşüp de yere çarpmış olanlar hemen ölmüşler elbette. bu düşüşün getirdiği şok onların da beyin hücrelerine yer etmiştir kuşkusuz; ne var ki hemen öldükleri için çoluk çocuğa karışıp da bu değişimi onlara aktaracak fırsatları olmamıştır. bizler, düşüp de yere çarpmayan ağaçgezenlerin yeni kuşaklarıyız; onun için de düşlerimizde yere çarpmadan uyanırız.
18.10.2017
tanrılar ve köpekler
tüm köpekler tanrılarına hayrandırlar.köpeklerin özel bir zekaları vardır. bu yüzden efendilerine karşı duydukları derin ve kahramanca sınırsız sevgi nedeniyle bu sözcük, onlarca daha yaygın bir anlam taşır. insan kendini köpeğinin efendisi olarak görür. köpek ise insanı tanrı gibi yüceltir.
yarı tanrı insanlar bile, karar verirken neyin etkisi altında kaldıklarını anlayamazlar.
köpeklere yiyecek vererek sevgilerinin kazanılacağını söylemek doğru değildir.
ama, sevgilim, aslında deniz kabuğundan duyulan ses, denizin sesidir, yani, kabuktan çıkıyormuş gibi gelir.
önsezi, bizi gerçeklerden uzaklaştıran tehlikeli bir yetidir.
bazen yürek akla üstün gelebilir. genelde haksız olmasına karşın yürek her zaman haklıdır.
31.07.2017
uzun lafın kısası
alper canıgüz: insan yüreği bir sarkaç gibidir. istediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar.
jack london: sopa kimdeyse yasa odur. gönlü hoş edilmese bile, boyun eğilmesi gereken bir efendidir.
kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.
epikuros: azla mutlu olmayan insan hiçbir şeyle mutlu olamaz.
bayezid-i bistami: ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. çünkü münkirin inkarı açıktır. ama ya mürit ikiyüzlüyse? işte ona yanarım.
hakan günday: dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktır.
robert owen: yoksulluk, suç ve ceza, bütün dünyada hüküm süren çeşitli sistemlerdeki kusurlardan kaynaklanır. hepsi de cehaletin kaçınılmaz sonucudur.
alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.
stephen spender: genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.
charles bukowski: bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz.
mary wollstonecraft: servet sahibi bir insan erdemli bir insandan daha fazla saygı görüyorsa insanlar erdemden önce servet peşinde koşacaktır. akıllarına değil, güzelliklerine ilgi gösteriliyorsa kadınların zihinleri ekilmemiş topraklar olarak kalacaktır.






