comte de volney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
comte de volney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.06.2022

din adamı

william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.

thomas paine: iyi bir okul müdürü, yüz din adamından daha faydalıdır.

susan ertz: din adamları özellikle güneşlenmek ve çıplak bedenler gibi şeyler karşısında dehşete düşüyormuş gibi görünüyorlar. yoksulluğu, perişanlığı ve hayvanlara işkence edilmesini o kadar da önemsemiyorlar.

comte de volney: her yerde kendilerini imtiyazlı ve dokunulmaz ilan ederek diğer sınıfların engellerinin ötesinde yaşıyorlar. her yerde işçilerin alın terinden, askerin göğüslediği tehlikelerden ve tüccarın hayal kırıklıklarından uzak duruyorlar. yoksulluk maskesi altına gizlenerek her yerde servet kazanmanın bir yolunu arıyorlar. hediyeler ve adaklar adı altında, tüm giderlerden muaf kazançlar elde edebiliyorlar. kendilerini tanrı'nın yorumcuları ve aracıları olarak tanımlayıp yüce hedefi her zaman kendi amaçları doğrultusunda yönetebiliyorlar. ve tüm bunları tek bir yöntemle, kelimeleri ve ifadeleri, onları en yüksek değerlerin ürünleri kabul ederek satın alan saf insanlara satarak başarıyorlar.

susan b. anthony: tanrı'nın ne yapmalarını istediğini çok iyi bilen insanlara pek güvenmem; çünkü bu isteğin her zaman kendi arzularıyla aynı doğrultuda olduğunu fark etmişimdir.

william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.

10.03.2021

düşlem

comte de volney

insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan, tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır. insan kendi ruhunu ona mal etti, kendi eğilimlerini ona yükledi. bu karışıklık içinde kendi ilkeleriyle kendisini çelişki durumunda görünce de, ikiyüzlü bir gönül alçaklığına bürünerek, aklına iktidarsızlık damgasını vurdu; kavrayışının saçmalıklarına tanrı'nın gizemi adını verdi.

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar düşlemden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca eğretileme ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların hareketleri saklıdır. gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir.

bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca, başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh, yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşam ilkesidir.

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir düşlemdir; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir düşlem. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir.

5.01.2021

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

19.12.2019

dinlerin sorgulanması

comte de volney

bütün topluluklar, birbirini parmakla göstererek "siz yanılgı içindesiniz." diyorlardı; "gerçekle mantık yalnızca bizdedir; bütün hukukun, bütün adaletin gerçek kuralı, mutluluk ve yetkinliğe götüren tek yol yalnızca bizimkidir; bütün öteki insanlar ya kör gözlüdürler ya da başkaldırıyorlar."

üzerinde bir ay, bir sargı bir de kılıç bulunan yeşil sancaklarıyla birinci topluluk, arap peygamberin ümmetidir. "tanrı birdir" demek (ne olduğunu bilmeden), bir adamın sözlerine inanmak (dilini anlamadan), bir çöle gidip tanrı'ya yakarmak (her yerde bulunduğu halde), ellerini suyla yıkamak (ve kandan da çekinmemek), gündüz oruç tutmak (geceleyin de yemek yemek), malının zekatını vermek (ve başkasının malını zorla ele geçirmek): işte muhammed'in çizdiği yetkinlik yolları; işte ona bağlı dindarların onay sesleri.

kim bunları kabul etmezse cehennemliktir, tanrı'nın ilencine uğrar, kılıçtan geçmeye yargılıdır. yaşamı yaratan, acıyanların en acıyıcısı olan tanrı, böyle ezici, öldürücü yasalar koymuştur. o, bu yasaları, her ne denli bir adama bildirmişse de bütün evren için yapmıştır. henüz daha dün yayımlamışsa da geçmiş, gelecek bütün zamanlar için koymuştur.

bu yasalar bütün gereksinmeleri karşılar; ama tanrı, onların yanına bir de kitap eklemiştir. bu kitap ışık saçacak, apaçıklığı gösterecek, yetkinlik ve mutluluk getirecekti. oysaki peygamber yaşarken bile yanındaki adamlar her tümcesine belirsiz, ikili, birbirine karşıt anlamlar verdikleri için, onu anlatmak ve açıklamak zorunda kalındı. yorumcular da düşünce ve kanı ayrılıkları içinde birbirine karşıt, düşman mezheplere parçalandılar.

mezheplerden biri, peygamberin gerçek ardılının ali olduğunu söyler, öteki ömer'i ve ebubekir'i tutar. bir mezhebe göre kuran sonsuz değildir, ötekine göre de abdest almaya, namaz kılmaya bir zorunluluk yoktur. kırmıti hacca gitmeyi kabul etmez, şarap içmeye de izin verir; hakimi, ruhların ten değiştirdiklerini anlatır. böylece bunlar, yetmiş mezhebe kadar çıkarlar. bu karşıtlık içinde her biri, apaçıklığı yalnızca kendine mal edip ötekileri sapkınlık ve dinsizlikle damgalayarak hepsine karşı kanlı bir din savaşı açar.

görkemli beyaz sarıkları, geniş yenleri, uzun tespihleriyle dikkati çeken bu adamlar imamlar, mollalar, müftülerdir; yanındakiler de sivri külahlı dervişler, dağınık saçlı merabıtlardır. bak işte, yürekten kelime-i şehadet getiriyorlar; günah-ı kebair ve günah-ı sagairin şartıyla biçimi, tanrı'nın sıfat-ı zatiyesi ve sıfat-ı subutiyesi, şeytan, cin ve periler, ölüm, ölümden sonra dirilme, münkir-nekir, sırat, mizan-ül-amel, mahşer günü, cehennem azabı ve cennet sefasından yana çekişmeye başlıyorlar.

bütün insanlara can veren, bütün insanların babası, acıyanların en acıyıcısı bir tanrı'yı kutsayan bu din, bir savaş ve cinayet nedeni, bir anlaşmazlık meşalesi olarak bin yıldan fazla bir süredir yeryüzünü kana boyuyor; eski yarımkürenin bir ucundan öbür ucuna karışıklıklar, kasırgalar saçıp duruyor.

***

bunların yanındaki, beyaz üstüne haçlar serpili sancaklarıyla bu ikinci, daha kalabalık topluluk, isa'nın ümmetidir. onlar da müslümanların tanıdığı tanrı'yı tanırlar, aynı kitaplara inanırlar. onlar da müslümanlar gibi, bütün insan türünü bir elma yedi diye yıkıma sürüklemiş bir ilk insan kabul ederler. bununla birlikte, ötekilere karşı kutlu bir tiksinti duyarlar. birbirlerine acıyarak, günahkâr ve kafir derler.

ayrılığa düştükleri en büyük nokta, her ikisi de tek ve bölünmez bir tanrı kabul ettikten sonra, hristiyanların, bu tanrı'yı yine de bir bütün olarak kalmak üzere, her birisinin tam ve başlı başına birer tanrı olmasını diledikleri üç ögeye ayırmalarıdır. evreni kaplayan bu varlığın da maddesiz, öncesiz ve sonsuz olmaktan çıkmaksızın, bir insan bedeni içine girerek, sınırlı, ölümlü, maddi organlar edindiğini eklerler.

müslümanlar, her ne denli kuran'ın sonsuzluğunu ve peygamberin de tanrı'nın elçisi olduğunu kavrarlarsa da bu gizemi anlayamazlar. hristiyanlara birer deli damgası vurarak, hasta beyinlerdeki düşlemler diye bunları reddederler. bu yüzden de yatışmak bilmeyen kinler doğar. bir yandan da hristiyanlar, kendi dinlerinin birçok noktası üzerinde ayrılıklara düşerler. türlü türlü mezhepler kurmakta müslümanlardan geri kalmazlar. öyle konular üzerinde çekişirler ki bunlar duygularla kavranamadığı için kanıtlama olanağının bulunmamasından dolayı, her birinin düşünceleri de kendi istek ve heveslerinden başka bir temele dayanmaz. bu yüzden çekişmelerinde bir kat daha sert, bir kat daha dik kafalı olurlar.

tanrı'nın bilinmeyen, anlaşılmayan bir varlık olduğunda uzlaşırlar da onun özü, davranış biçimi ve özellikleri üzerinde çatışırlar. düşündükleri gibi, tanrı'nın insan biçimine girmesinin kavrayışın üstüne çıkan bir bilmece olduğunda birliktirler; ama yine de iki istemle iki niteliğin karıştırılması ya da birbirinden ayrılması, özün değişmesi, gerçek ya da mecazi varlık, bedenlenmenin niteliği gibi konularda anlaşamazlar.

***

ey insanlar! sözlerimi soğukkanlılıkla dinleyin: iki kere ikinin dört ettiğini kanıtlamak için ölüp gitmeniz, bunun sonucunu dörtten çok yazar mı?

sizin inanışınız, hiçbir şeyin varlığını değiştirmedikten başka neyi kanıtlar? gerçek yalnızca birdir; sizin inançlarınızsa türlü türlüdür; demek ki içinizden birçoğunuz aldanıyorsunuz. açıkça görüldüğü gibi, bunlar yanlışa inanmışlarsa, insanın inanışı neyi kanıtlar? yanlış uğruna da kurban gitmişler varsa, gerçek nasıl belli olacak? hem, şeytan da mucizeler gösteriyorsa, tanrılığın ayırıcı özelliği nerede kaldı? hem de niçin hep öyle akla yatkın gelmeyen, yarım yamalak mucizeler? niçin, düşünceleri değiştirmek varken, doğanın altı üstüne getiriliyor? insanların kafalarını aydınlatmak, onları doğru yola getirmek varken, onları öldürmek ya da gözlerini korkutmak da ne oluyor?

ey hem bön hem de dediğinden şaşmayan ölümlüler! hiçbirimiz dünkü olup biteni, bugün gözümüzün önünden geçip gideni iyice bilmiyoruz da ne diye iki bin yıl öncesi için ant içmeye kalkışıyoruz?

ey zayıflığına bakmadan kendisini beğenen insanlar! doğanın derin, değişmez yasaları var; bizim ruhlarımızsa kuruntular ve anlamsızlıklarla dolu. biz her şeyi anlamak, her şeyi kanıtlamak istiyoruz. gerçekte bütün insanlar için aldanmak, bir atomun özelliklerini değiştirmekten çok daha kolaydır.

***

bir bilgin, "olaylara dayanan kanıtlar örtülü kaldığına göre, bunları bir yana bırakalım da akla dayanan, öğretide bulunan kanıtları ele alalım." dedi. 

bunun üzerine muhammed'in dininden bir imam tam bir güvenle ortaya çıktı. mekke'ye doğru dönüp tumturaklı bir kelime-i şehadet getirdikten sonra, ağır, görkemli bir sesle, "hamd olsun sana tanrım!" dedi, "nur, gün gibi parıldamaktadır; gerçeğin sınavdan geçmeye gereksinmesi yok." sonra da kuran'ı göstererek,

"işte nurun, gerçeğin özü. bu kitabın kuşkuya gelir yeri yok. sıradan insanı kurtarmak, bilgini de şaşırtmamak için peygambere gönderilmiş olan tanrı sözünü tartışmadan kabul edip gözleri kapalı gideni bu kitap doğru yoldan ayırmaz. tanrı, muhammed'i yeryüzüne elçi gönderdi; dinine inanmak istemeyene kılıçla boyun eğdirmesi için yeryüzünü onun ellerine bıraktı. kafirler ayak diremekte, inanmak istememektedirler; onların bu dikkafalılığı tanrı'dan geliyor; korkunç cezalara çarpmak için tanrı onların yüreklerini kilitledi."

bu sözler üzerine, her yandan yükselen mırıldanmalar, söylevciyi susturdu. bütün topluluklar, "böyle kolaycacık bizi aşağılayan bu adam da kim?" diye bağrıştılar, "yengi kazanmış baskıcı bir yönetici gibi, kendi inancını ne hakla bize zorla kabul ettirmeye kalkıyor? tanrı bize de onun gibi göz, ruh, zekâ vermedi mi? neye inanıp inanmayacağımızı bilmek için bunları bizim de kullanmaya hakkımız yok mu? onun bize saldırmak hakkı oluyor da bizim kendimizi savunmamız hakkımız değil mi? onun canı sınamadan inanmak istemişse biz de düşünüp inceleyerek inanmakta özgür değil miyiz? ışıktan korkan bu ışıklı öğreti de ne oluyor? kim bu iyilik tanrısının elçisi ki cinayetten, kavgadan başka öğüt vermiyor? bu nasıl adalet tanrısıdır ki gerçeği görememeye kendisi neden oluyor, sonra da cezalandırıyor? gerçeğin kanıtları zor ve işkenceyse tatlılık ve acıma da yalanı mı gösterecek?" 

bunun üzerine yandaki topluluktan bir adam imama doğru ilerleyerek ona, "muhammed'i en iyi öğretinin elçisi, gerçek dinin peygamberi olarak kabul edelim." dedi; "ama hiç değilse dinini yerine getirmek için kimin yolundan gideceğimizi bize söyleyiverin: damadı ali'nin mi, yoksa halifeleri ebubekir ile ömer'in mi?" bu adlar ağza alınır alınmaz müslümanlar arasında korkunç bir ayrılık çıktı. ömer'i tutanlarla ali'yi tutanlar birbirlerine "sapkın, dinsiz, kafir" diyerek ilençler yağdırdılar. kavga o kadar alevlendi ki yumruk yumruğa gelmesinler diye yandaki topluluklardan bazıları araya girmek zorunda kaldılar.

sonunda ortalık biraz yatışınca yasa yapan, imamlara "ilkelerinizin nasıl sonuçlar verdiğini görüyorsunuz." dedi. "insanlar bu ilkelere göre davransalardı, siz bile çelişkiler çıkarıp tek kişi kalıncaya dek birbirinizi yerdiniz; oysa tanrı'nın ilk yasası, insanın yaşaması değil midir?"

sonra öteki topluluklara dönerek, "kuşkusuz bu göz yummazlık, bu tekelcilik ruhu her türlü adalet düşüncesine karşı gelmekte; ahlakın ve topluluğun bütün temellerini altüst etmektedir. ama yine de, temeli öğrenmeden biçimsellik üzerinde yargı vermemek için, bu öğretiyi toptan reddetmeden önce, dogmalarından birkaçını anlamak uygun olmaz mı?" dedi. 

topluluklar bunu kabul edince imam, tanrı'nın nasıl putperestlik içinde yolunu sapıtmakta olan uluslara yirmi dört bin peygamber gönderdikten sonra, bir sonuncusunu, hepsinin yetkini, hepsinin üstünü muhammed'i gönderdiğini anlatmaya başlayarak, "esenlik üstünden eksilmesin." dedi. o acıması bol olanın, bundan böyle tanrı sözünü kafirler bozup değiştirmesinler diye, kuran'ın sayfalarını nasıl kendisinin yazdığını anlattı.

müslümanlığın dogmalarını bir bir inceleyerek, tanrı sözü olarak, kuran'ın, tıpkı çıktığı kaynak gibi, nasıl öncesiz ve sonsuz olduğunu; onun nasıl, cebrail'in yirmi dört bin kez geceleri görünmesiyle yaprak yaprak gönderildiğini; meleğin küçük bir tıkırtıyla geldiğini bildirmesi üzerine peygamberi nasıl soğuk bir ter kapladığını; bir gece gizem perdesi açılıp peygamberin yarısı kadın, yarısı at olan burak adlı bir hayvana binerek nasıl doksan kat göklerde dolaştığını; kendisinde mucize gücü olduğu için nasıl kızgın güneş altında yürüdüğünü; bir sözle ağaçları yeşerttiğini, kuyuları, sarnıçları suyla doldurduğunu, ay'ı ikiye böldüğünü; onun gökten aldığı buyrukla, kılıcı elinde, yüceliğiyle tanrı'ya en çok yakışan, tapınıştaki yalınlığıyla da insanlara en uygun gelen dini nasıl yaydığını anlattı.

çünkü bu dinin topu topu sekiz on şartı vardı: tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmak; muhammed'i onun tek elçisi olarak tanımak; günde beş vakit namaz kılmak; yılda bir ay oruç tutmak; ömründe bir kez hacca gitmek; mallarının zekatını vermek; hiç şarap içmemek; hiç domuz eti yememek; kafirlerle savaşmak.

her müslüman, bu yoldan gitmekle sağken gazi, ölünce de şehit sayıldığı için, daha bu yeryüzündeyken bir yığın nimetten yararlandığı gibi, ölümünde de günahlarıyla sevapları tartıya vurulup, iki kara meleğin temize çıkardığı ruhu, cehennemin üstündeki kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü geçtikten sonra zevkler diyarına alınıyordu. bal ve süt ırmaklarıyla sulanan; hint'in, arap'ın bütün o güzel kokularının yayıldığı bu yerde, hep el değmemiş gibi kalan genç kızlar, göğün hurileri, durmadan gençleşen bu seçkinleri, hep tazelenen iyiliklere ve ilgilere boğmaktaydılar.

bu sözler üzerine bütün yüzlerde istem dışı bir gülümseme görüldü. topluluklardan birçoğu, bu inanç temellerini yargıya vurarak, hep birden, "aklı başında insanlar, böyle düşlemleri nasıl kabul ederler? sanki binbir gece masallarından birini dinlemiş gibi değil miyiz?" dediler.

bir samoyed de ortaya çıkarak "muhammed'in cennetini ben çok iyi buldum." dedi. "ama ona ulaşmak için tutulacak yollardan biri üzerinde takıldım kaldım. çünkü muhammed'in buyurduğu gibi gün doğmadan başlayıp gün batıncaya kadar yiyip içilemeyeceğine göre, güneşin tam dört ay batmadan ufukta kaldığı bizim ülkemizde böyle bir oruç nasıl tutulur?"

müslüman bilginler, peygamberin onurunu korumak için, "böyle şey olmaz." dediler. ama yüz ulus bunu doğrulayınca muhammed'in yanılmazlığı çirkin bir sarsıntıya uğramaktan kendisini kurtaramadı.

bir avrupalı, "tanrı'nın bize yeryüzünde geçen şeyleri hiç öğretmeyip de durmadan ahirette olup bitenleri bildirmesi ne kadar tuhaf!" dedi.

bir amerikalı, "ben hacca gitmekte büyük bir güçlük görmekteyim." dedi, "çünkü bir kuşağı yirmi beş yıl, yerküre üzerindeki insanların sayısının da yalnızca yüz milyon olduğunu varsaysak, herkes ömründe bir kez mekke'ye gitmek zorunda olduğundan, her yıl yollarda dört milyon insan olacak demektir. aynı yılda da dönülemeyeceğine göre, bu sayı iki kata, yani sekiz milyona çıkar. yeryüzünü kaplayan bu din kafilesine yiyecek, su, yer, gemi nereden bulunacak? bunun için mucize gerek."

bir katolik din bilgini, "muhammed dininin temelini yapan düşüncelerden birçoğunun kendisinden çok önce var olması, bu dinin tanrı'dan gelmediğini gösterir." dedi, "bizim kutlu dinimizle yahudilerin dinindeki gerçeklerin değiştirilerek, karmakarışık bir biçimde bir araya getirilmesinden başka bir şey olmayan bu dini, tutkulu bir adam, kurduğu egemenlik tasarıları ve dünyalık amaçları için kullanmıştır. kitabını gözden geçiriniz; içinde, tevrat ile incil'de anlatılanların saçma sapan masallara çevrilmesinden; kapalı, birbirini tutmaz tumturaklı sözlerle gülünç ya da tehlikeli inançların bir araya getirilmesinden başka bir şey göremeyeceksiniz. bu inançlardaki ruhla peygamberin tuttuğu yolu inceleyin; amacına ulaşmak için, yönetmek istediği halkın tutkularıyla, doğrusu ustalıkla oynayan, kurnaz ve korkusuz bir kişilikten başka bir şey bulamazsınız." 

"karşısına alıp konuştuğu kimseler sıradan, bön insanlardır; o da onlara olmadık acayiplikler uydurur; onlar cahildir, kıskançtırlar; o da bilimi kötüleyerek onların gururlarını okşar. yoksul ve açgözlüdürler; o da yağma umuduyla onların hırslarını kamçılar. en önce, yeryüzünde onlara verecek hiçbir şeyi olmadığından, göklerde hazineler yaratır. en büyük nimet diye ölmek isteğini uyandırır. cehennemle korkakların gözünü yıldırır, gözüpeklere cenneti söz verir; yazgıya inanmakla zayıflara güç verir; bir sözcükle, bütün tutku etkenlerinden, duyguların bütün eğilimlerinden yararlanarak gereksindiği bağlılığı elde eder."

yabanıl insanlar da ileri atılarak "ne?" dediler, "bir elma yediler diye bütün insanlar ilence uğrasın; siz de 'adaletli tanrı' deyip durun. hangi acımasız, babaların suçundan dolayı oğullarını sorumlu tutmuştur? hangi insan, başkasının yaptıklarından hesap verebilir? bu, her türlü adalet düşüncesini altüst etmek değil midir?"

başkaları da "bütün bu ileri sürülen olayların tanıkları, kanıtları nerede?" dediler. "kanıtlarını hiç incelemeden bu olanları olduğu gibi kabul edebilir miyiz? en küçük bir dava açmak için bile iki tanık gerekirken bizi bütün bunları geleneklerle, ağızdan ağıza gelen sözlerle inandırmaya kalkıyorlar."

***

yahudiler, hristiyanlar, müslümanlar! savlarınızın anlamı ne olursa olsun, siz manevi varlıklar dizgemiz içinde zerdüşt'ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz.

cennetlik kişi, zenginlikleri reddeder; ancak kendisine gereken kadarını kullanır. bedenini aşağı görür. tutkuları susmuştur, hiçbir şeyde gözü yoktur, hiçbir şeye bağlanmaz. hep benim öğretimi düşünür durur. sövmelere sabırla katlanır, yanındakilere hiç kin beslemez.

gökle yeryüzü yok olup gidecek, öyleyse siz de hiçleşen dört maddeden yapılmış bedeninize değer vermeyin. yalnızca ölümsüz ruhunuzu düşünün.

şehveti dinlemeyin. tutkular, korku ve dert uyandırır. tutkuları boğun, korkuyla derdi de yok etmiş olursunuz.

kim benim dinimi kabul etmeden ölürse, bu dini yerine getirinceye dek, durmadan yeryüzüne dönerek insanlara karışır.

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar düşlemden başka bir şey değildir; tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecaz ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların gidişi saklıdır.

gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir. bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşamak ilkesidir.

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir düşlemdir; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir düşlem. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir.

bu ruh, eylemleriyle ilişkilerinin gösterdiği sonsuz değişiklik yüzünden, kimi zaman etkin, kimi zaman edilgin, kimi zaman basit, kimi zaman de karmaşık sayıldığı için, insan zekâsına her zaman çözülmez bir bilmece gibi göründü. açıkça anlayabileceğimiz, yalnızca maddenin asla yok olmadığı ve özünde bulunan özellikler sayesinde, evrenin de canlı ve düzenli bir varlık gibi yönetildiğidir.

insanın bu yasaları bilmesi, bilgeliği ortaya çıkarır. erdemle yeterlilik, bu yasaların göz önünde tutulmasındadır. kötülük, günah, yanılmaysa bunların bilinmemesinde, bunlara karşı gelinmesindedir. en küçük atomdan en yüksek yıldızlara dek zincirleme giden nedenlerle sonuçlardaki alınyazısını; ağır cisimlerin yere inmesini, hafiflerinin yükselmesini sağlayan zorunluluk, mutlulukla yıkımı da bu yasaların bir sonucu yapmıştır.

işte, buddhamız somona gautama'nın ölüm döşeğinde bildirdikleri bunlardır.

31.07.2019

uzun lafın kısası

baltasar gracian: asil bir yaşamın ilk günü, ölülerle sohbet ederek geçirilmelidir.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

j.m. guyau: dünyada ıstırap devam ettiği sürece isyan etmiş kalbimde kuşku devam edecektir.

ömer hayyam: sema dediğimiz baş aşağı çevrilmiş tasa doğru, yardım için ellerini kaldırma; o senden daha biçaredir.

shakespeare: tanrı'ya yemin ederek sözünü doğrulamak isteyen kimseye güvenme; sözünü yerine getireceğine tanrı'yı tanık gösteren, bu tanıklıktan çekinecek kadar onur ve namus sahibi değildir.

thomas hardy: yaratıcılıkla tutuculuk bağdaşamaz, yüz bin antika meraklısı bir araya gelse tek bir yeni çığır açamazlar.

ebu'l ala el-maarri: tanıdığım ümmetler ne kadar cahildir! belki tanımamış olduğum, benden önce gelip geçmiş olan ümmetler daha sapık, daha alıktır. cuma namazlarında, eşeklikleri yüzünden, emirleri için tanrı'dan yardım isterler. onların bu haline az kalır ki, minber ağlasın.

"kutsal metinlerde öğretilen en büyük gerçek şudur: kalbindeki cehalet düğümü çözülmüş ve arzu ateşi sönmüş olan ölümlü kişi, ölümsüz olur." (upanişadlar)

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

sabahattin ali: insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir.

comte de volney: bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar fanteziden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecazlama ve söylence örnekleridir.

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

31.12.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.

emil cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.

john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.

charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

29.11.2018

uzun lafın kısası

charles bukowski: sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

albert caraco: evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

bertrand russell: milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

robert musil: diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zygmunt bauman: aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

immanuel kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

yuval noah harari: para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

carl sagan: hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

comte de volney: insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır.

inci aral: yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

12.11.2018

imparatorluğun sonu

comte de volney

hükümdar olsun, vezir olsun, ey halkın canı ve malıyla oynayan haydutlar! insana can veren siz misiniz ki ondan bu canı alıyorsunuz? toprak ürünlerini siz mi yetiştiriyorsunuz da saçıp savuruyorsunuz? tarla sürerek yoruluyor musunuz? ekin biçip, harman dövüp, güneşin sıcağına, susuzluğun acısına katlandığınız var mı? gecenin çiği altında çoban gibi bekliyor musunuz? tüccar gibi çöller mi aşıyorsunuz? ah! güçlülerin acımasızlığını, gururunu gördüğüm zaman iğrendim de, kızarak, "yeryüzünde halkların öcünü alacak, kıyıcıları cezalandıracak insanların çıkacağı yok." dedim.

bir avuç haydut yığınları ellerinde tutuyor. yığınlar da kendilerini yutulmaya bırakıyor. ey düşkün halklar, haklarınızı bilin! her yetki sizden geliyor, her güç sizin gücünüzdür. krallar tanrı'yla, mızraklarıyla size boşuna egemenler! askerler! yerinizden kımıldamayın! tanrı sultanı kayırdığına göre sizin yardımınız yararsızdır. kendi kılıcı ona yettiğine göre sizinkine gereksinmesi yok. bakalım yalnız başına ne yapabilir? askerler silahlarını indirdi. işte dünyanın efendileri de uyruklarının en küçüğü kadar zayıf.

ara sıra paşalar birbirleriyle savaşa girişirler. kişisel sürtüşmeleri yüzünden aynı devletin illeri yanıp yıkılır. ara sıra efendilerinden korkarak bağımsızlık edinmeye kalkarlar. başkaldırılarının cezasını da uyruklarına çektirirler. ara sıra uyruklarından korkarak yabancıları parayla yardıma çağırırlar. bunların kendilerine bağlı kalması için de her türlü yağmacılığa izin verirler. bir yerde zengin bir adama dava açarlar. onu uydurma bir nedenle soyarlar. başka bir yerde yalancı tanıkları pusuda bekletirler. uydurma bir suç için zorla haraç alırlar. her yerde mezhepler arasına kin sokarlar, aşağılansınlar diye onları birbirine karşı kullanırlar. malları zorla alırlar, insanları yok ederler. paşaların önlemsiz açgözlülüğü bir ülkenin bütün servetini bir araya toplayınca da hükümet, iğrenç bir hainlikle, ezilen halkın sözde öcünü alıyorum diye, suçlunun mallarıyla birlikte halkınkini de kendisine çeker. ortaklık ettiği bir suç için boş yere kan akıtır.

halklar! şunu bilin ki sizi yönetenler sizin önderlerinizdir, efendileriniz değil. sizin memurlarınızdır, sahipleriniz değil. sizin üzerinizde kullandıkları yetkiyi sizin yararınız için yine sizden alırlar. servetleriniz sizindir. onlar bu servetlerin sizin için çalışan saymanlarıdır.

kral olsun, uyruklar olsun, tanrı bütün insanları eşit yaratmıştır. hiçbir ölümlünün de türdeşini ezmeye hakkı yoktur.

ama bu ulus ve önderleri, bu kutlu gerçekleri anlayamadılar. öyleyse düşüncesizliklerinin sonuçlarına da katlanırlar.

karar verilmiştir; bu koca devletin parçalanıp bütün gövdesiyle birlikte yıkılacağı gün yaklaşıyor. evet, ortadan kalkmış bunca imparatorluğun yıkıntıları üstüne ant içerim ki, hilalin imparatorluğu, yönetimlerine öykündüğü devletlerin uğradığı sona uğrayacaktır. yabancı bir halk, sultanları başkentlerinden kovacak; orhan'ın tahtı devrilecek; soyunun son türedisi parçalanacak; başsız kalacak oğuzlar da nogaylar gibi dağılacaklar. bu çözülmede, imparatorluğun içindeki halklar, kendilerini birleştiren boyunduruktan kurtularak eski ayrıcalıklarını elde edecekler. arap'ın ve yunan'ın içinden yasa koyucular yetişip yeni devletler ortaya çıkarıncaya değin de, safevilerin imparatorluğunda olduğu gibi, genel bir kargaşa çıkacak.

3.11.2018

osmanlı neden yıkıldı?

comte de volney


cahil ve kendini beğenmiş insanlar! siz ki yeryüzünde kendinizden başkasına bir hak tanımıyorsunuz. tanrı eski ve bugünkü kuşakları hep bir araya toplasaydı, bu insan denizi içinde, müslüman'la hristiyan'ın o sözde evrensel dinlerinin durumu neye varırdı? tanrı'nın bütün insanlar için bir ve eşit olan adaletinin vereceği kararlar neler olacaktı? aklınızın birbirini tutmayan düzenler içinde yolunu şaşırdığı yer işte burasıdır. gerçek de bütün açıklığıyla burada parlıyor. akılla doğanın sıradan ve doğal yasaları kendilerini burada gösteriyorlar. genel ve ortak bir düzenleyicinin, yan tutmayan adaletli bir tanrı'nın yasaları.

o tanrı ki bir ülkeye yağmur yağması için peygamberinin kim olduğuna hiç bakmaz. güneşini eşitçe, bütün insan ırkları üzerinde, beyazın da, karanın da, yahudi'nin de, müslüman'ın da; putataparın da, hristiyan'ın da üzerinde parıldatır. çabalayan ellerin ektiği ekinlere bereket verir, yurdunda sanayinin ve düzenin egemen olduğu her ulusu çoğaltır. adaletin uygulandığı, yasaların güçlü insana gem vurup yoksulu koruduğu, zayıfın güvenlik içinde yaşadığı, herkesin hak duygusuyla yapılmış bir antlaşmadan ve doğanın verdiği haklardan yararlandığı her imparatorluğu gönence kavuşturur.

işte halklar bu ilkelere göre yargılanır! işte imparatorlukların alın yazısını belirleyen gerçek din budur.

osmanlılar! sizin de yazgınızı hep o yazmıştır. atalarınıza sorun. putatapar, yoksul ve sayıca az oldukları halde, tatar ülkesi çöllerinden gelip bu zengin ülkelere yerleşen atalarınıza, hangi araçlarla talihlerini yükselttiklerini sorun. yunanlılar ile arapları, o zamana dek bilmedikleri müslümanlık sayesinde mi; yoksa yüreklilik, önlem, ılımlılık, birlik ruhu gibi, topluluk durumunun bu gerçek güçleriyle mi yendiklerini sorun.

o zamanlar, sultanın kendisi haklıyı haksızdan ayırır, disiplini gözetirdi. doğruluktan ayrılan yargıç, rüşvet alan vali ceza görürdü. halk bolluk içinde yaşardı. çiftçi yeniçerilerin çapulculuğuna karşı korunmuştu. köylerde gönenç vardı. yollar güvenliydi. ticaret her yana bolluk saçardı.

siz birlik olmuş haydutlardınız; ama kendi aranızda hakkı gözetirdiniz. halkları egemenliğiniz altına alırdınız; ama onları ezmezdiniz. kendi prenslerine gücenen halklar size haraç vermeyi yeğlerlerdi. hristiyan, "efendimin putları sevmesinden ya da parçalamasından bana ne; yeter ki hakkımı gözetsin. tanrı, onun inancını öbür dünyada yargılar." derdi.

siz azla yetinen gözüpek insanlardınız, düşmanlarınız taşkın ve korkaktılar. siz savaş sanatında ustaydınız, düşmanlarınız bu sanatın ilkelerini unutmuştu. önderleriniz deneyimliydi, askerleriniz söz dinlerdi ve savaşa alışkındılar. ganimet çabayı kamçılardı. yiğitlik ödüllendirilir, korkaklıkla disiplinsizlik cezalandırılırdı. insanın benliğine hız veren her şey devinime geçmişti. böylece yüz ulusu yendiniz. ele aldığınız bir yığın krallıkla koca bir imparatorluk kurdunuz.

ama bunların yerini başka görenekler aldı. bu yeni göreneklerin getirdiği yıkımlar da yine doğa yasalarının gereği olarak ortaya çıkmıştır. hiç sönmeyen hırsınız, düşmanlarınızı yuttuktan sonra kendi yurdunuza yöneldi, koynunuzda toplandı; sizi de yuttu. zengin olunca paylaşmak ve yararlanmak yüzünden ayrılığa düştünüz. topluluğunuzun bütün sınıfları içine de düzensizlik girdi. ululuğundan sarhoş olan sultan, görevlerindeki amacı düşünemez oldu. uyruklarını canı istediği gibi yönetmenin doğurduğu bütün kusurlar da aldı yürüdü. zevklerine hiç karşı gelindiğini görmediği için soysuzlaşan bu zayıf ve gururlu adam, halkı kendisinden uzaklaştırdı. halkın sesi de artık ona ne ders verdi ne de kılavuzluk etti.

cahil, üstelik pohpohlanan adam, her tür bilgiyi, her tür okumayı savsaklayarak beceriksizliğe düştü. içinden çıkamayınca da işleri parayla tuttuğu adamlara yükledi, bunlarsa kendisini aldattılar. bu adamlar, kendi tutkularını doyurmak için onun tutkularını kamçılayıp genişlettiler. onun gereksinmelerini çoğalttılar. onun bu büyük lüksü de her şeyi yuttu. artık atalarının sıradan sofrası, gösterişsiz giysileri, gösterişsiz evi ona az geldi: gösterişini karşılamak için denizde, karada ne varsa tüketmek, kutuptan en bulunmaz kürkleri, ekvatordan en değerli kumaşları getirtmek zorunluluğuyla karşılaştı. bir yemekte bir kentin vergisini, bir günde bir eyaletin gelirini yuttu. çevresine bir yığın kadın, harem ağası, dalkavuk topladı. ona, "bağışlarda bulunmak, eliaçık olmak kralların şanıdır." dediler. halkların hazineleri de dalkavukların eline bırakıldı.

efendilerine öykünen köleler de onlar gibi görkemli evler, ince bir işçilikle yapılmış döşemeler, büyük harcamalarla işlenmiş halılar, en aşağılık işlerde kullanılmak üzere altından ve gümüşten kaplar edinmek istediler. imparatorluğun bütün zenginlikleri sarayda eridi.

köleler ve kadınlar, bu önüne geçilemeyen lüksü karşılamak için etki güçlerini sattılar. rüşvet de genel bir ahlak bozukluğu doğurdu. vezire yüksek ayrıcalıklar sattılar, vezir de imparatorluğu sattı. kadıya yasayı sattılar, kadı da adaleti sattı. hocaya mihrabı sattılar, hoca da öbür dünyayı sattı. altınla her şeye ulaşılabildiğinden altını elde etmek için her şey yapıldı. altın için dost dostu, çocuk babasını, uşak efendisini, kadın namusunu, tüccar vicdanını sattı. devletin içindeyse artık ne iyi niyet, ne ahlak, ne dirlik ne de güç kaldı.

ilinin yönetimini parayla satın alan paşa, buraya bir çiftlik gözüyle baktı. her türlü sömürüyü uyguladı. vergi toplamayı, askeri yönetmeyi, köylerin yönetimini o da başkalarına sattı. memurluklarda sürekli olarak durulamadığı için, derece derece hepsine yayılan çapulculuk da zaman geçmeden, tez elden yapıldı. gümrükçü, tüccarı haraca kesti; ticaret söndü. ağa köylüyü soydu, tarım kısırlaştı. sermayesiz kalan çiftçi toprağını ekemedi; üstelik ağır vergileri de ödeyemedi. dayak cezasıyla korkutuldu, borçlandı. güvenlik olmadığı için para ortadan çekilmişti. faiz çok yüksekti. zenginin tefeciliği de işçinin yoksulluğunu büsbütün artırdı.

kötü giden mevsimlerde kuraklık yüzünden ürün alınamadığı zamanlar bile, hükümet vergiyi bağışlamadığı gibi çiftçiye bir süre de tanımadı. bir köye yoksulluk çökünce de orada yaşayanların kimi kentlere kaçtı. kaçanların vergileri geride kalanlara yükletildi, bu da onları büsbütün ezdi. ülkede insan kalmadı.

sonunda, acımasızlığa ve aşağılanmaya artık dayanamayarak köyler başkaldırdı. paşa da buna çok sevindi, onlarla savaşa girişti. evlerine saldırdı, eşyalarını yağmaladı, hayvanlarını alıp götürdü. toprak çöle dönünce de "bana ne?" dedi, "ben yarın buradan kalkıp gideceğim."

toprağı işleyen kollar yok olunca göğün sularının ya da taşan sellerin birikmesinden bataklıklar belirdi. bu sıcak iklimde bataklıklardan yayılan pis buğular da salgınlara, vebalara, her türlü hastalıklara yol açtı. bu yüzden nüfus eksilmesi, kıtlık, yoksulluk bir kat daha arttı.

ah! bu kıyıcılık yönetiminin bütün kötülüklerini saymakla bitirebilecek hangi babayiğit vardır?

31.10.2018

uzun lafın kısası

patti smith: dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.

jean baudrillard: çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu.

charles bukowski: tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.

thomas hobbes: dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

robert musil: yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey!

comte de volney: insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır.


woody allen: insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

theodore kaczynski: tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır.


erich fromm: umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.

shakespeare: senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

30.09.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

james joyce: niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

amin maalouf: bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

nietzsche: az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana.

panait istrati: eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

albert caraco: bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar zehirleyici fesat çeteleridir. bizim tinselliğimiz zihinsel yetilerin mastürbasyonundan başka bir şey değildir.

cesare pavese: hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

j.j. rousseau: aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

emil cioran: bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

jean-claude kaufmann: kabul görme isteğinin toplumun her yerini sarmış olması çok doğal. herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

25.09.2018

gerçek din

comte de volney

ey ölümlülerin türlü türlü adlar vererek ne olduğunu bilmeden saygı gösterdikleri anlaşılmaz, sonsuz varlık! ey tanrı! sen ki göklerin sonsuzluğu içinde, evrenlerin gidişini düzenliyor, boşluğun uçurumlarını kasırga gibi kaynaşan milyonlarca güneşle dolduruyorsun. söyle bana, bu böcek kadar küçük insanlar, yeryüzünde olduğum halde benim gözümden kaçarlarken senin gözlerine nasıl görünürler? yıldızların yörüngeleri içinde gitmelerini düzenlemeye uğraşırken, toz üstünde kaynaşan bu küçücük kurtların senin için ne değeri olabilir? senin yüceliğin yanında onların parti ve mezhep ayrılıklarının ne önemi var? bu delilerin kendilerini azaba soktukları ince düşüncelerden sana ne?

bön insanlar! siz de bana tapınmalarınızın neye yaradığını gösterin. bunca yüzyıldır uygulamakta olduğunuz ya da yeni biçimlere soktuğunuz yöntemler doğa yasasından neyi değiştirdi? güneş daha mı büyüdü? mevsimlerin gidişi mi başkalaştı? toprak daha mı verimlileşti? halklar daha mı çok mutlu oldular? tanrı acıyıcıysa kendinize çile çektirmenizden ne diye hoşlansın? eğer sonsuzsa, sizlerin göstereceği saygı onun şanına ne ekler? eğer onun yargılarında her şey önceden hesaplanmışsa sizin yakarılarınızla karar değişir mi? ne yaptıklarını bilmeyen insanlar, yanıt verin. galipler! siz de tanrıya hizmet ettiğinizi söylüyorsunuz; demek tanrı sizin yardımınıza gereksinme duyuyor? cezalandırmak istese depremler, yanardağlar, yıldırımlar elinde değil mi? bağışlayıcı tanrı, yok etmeksizin düzeltmeyi bilmez mi?

müslümanlar! tanrı beş şartı çiğnediniz diye sizi cezalandırıyorsa bunlarla alay eden avrupalıları neden yükseltiyor? eğer dünyayı kur'an ile yönetiyorsa peygamberden önceki ulusları, şarap içen, domuz eti yiyen, hiç hacca gitmeyen, yine de güçlü imparatorluklar kuran bunca halkı hangi ilkelere göre yargıladı? ninova'nın, babil'in yıldıza tapan insanlarını, ateşe tapan pers'i, putperest romalı ve yunanlıyı; nil'in eski krallıklarını, sizin, kendi atalarınız olan araplar ile tatarları nasıl yargıladı? bugün bile, mezhebinizi yanlış bilen ya da hiç bilmeyen bunca ulusu, hintlilerin sayısız kastlarını, çinlilerin geniş imparatorluğunu, afrika'nın zenci kabilelerini, okyanus adalarında yaşayanları, amerika'daki geri halkları nasıl yargılamaktadır?

cahil ve kendini beğenmiş insanlar! siz ki yeryüzünde kendinizden başkasına bir hak tanımıyorsunuz. tanrı, eski ve bugünkü kuşakları hep bir araya toplasaydı, bu insan denizi içinde, müslüman'la hristiyan'ın o sözde evrensel dinlerinin durumu neye varırdı? tanrı'nın bütün insanlar için bir ve eşit olan adaletinin vereceği kararlar neler olacaktı?

aklınızın birbirini tutmayan düzenler içinde yolunu şaşırdığı yer işte burasıdır. gerçek de bütün açıklığıyla burada parlıyor. akılla doğanın sıradan ve doğal yasaları kendilerini burada gösteriyorlar, genel ve ortak bir düzenleyicinin, yan tutmayan adaletli bir tanrı'nın yasaları.

o tanrı ki bir ülkeye yağmur yağması için peygamberinin kim olduğuna hiç bakmaz. güneşini eşitçe, bütün insan ırkları üzerinde, beyazın da, karanın da, yahudi'nin de, müslüman'ın da, putperestin de, hristiyan'ın da üzerinde parıldatır; çabalayan ellerin ektiği ekinlere bereket verir; yurdunda sanayinin ve düzenin egemen olduğu her ulusu çoğaltır; adaletin uygulandığı, yasaların güçlü insana gem vurup yoksulu koruduğu, zayıfın güvenlik içinde yaşadığı, kısaca, herkesin hak duygusuyla yapılmış bir antlaşmadan ve doğanın verdiği haklardan yararlandığı her imparatorluğu gönence kavuşturur.

işte halklar bu ilkelere göre yargılanır. işte imparatorlukların alın yazısını belirleyen gerçek din budur.

9.09.2018

yıkıntılar

comte de volney

ah zavallı insan! yaşamın kör yazgının elinde oyuncak olmuş. uğursuz bir güç, ölümlülerin alın yazısı üzerinde, gelişigüzel yargısını yürütüyor.

kaynakta, tence de ruhça da çırılçıplak yaratılan insan, karmakarışık ve yabanıl toprağın üstünde, kendisini rastlantıya bırakılmış buldu. bilinmez gücün yarattıktan sonra yüzüstü bıraktığı bu öksüz, hiçbir zaman yanında gereksinmelerini kendisine bildirmek, görevlerini öğretmek için göklerden inmiş varlıklar görmedi. gereksinmelerini bilmeyi yalnızca duygularına borçlu oldu, görevlerini de yalnızca gereksinmeleri doğurdu.

tıpkı öteki hayvanlar gibi, geçmişin deneyimi ve geleceğin öngörüsü olmadan, ancak kendi doğasının duygulanımlarıyla yönetilerek, ormanlar içinde başıboş dolaştı. açlığın acısından yiyecek peşine düştü, geçimini sağladı. havanın soğuğuna, sıcağına karşı gövdesini örtmek istedi; kendisine giyecekler yaptı. güçlü bir zevkin çekişiyle, kendisine benzeyen bir yaratığa yaklaştı, soyunu sürekli kıldı.

insan yaşadığı zamandan hoşnut olmazsa, geçmişte yalancı bir yetkinlik bularak üzüntüsünü gizlemeye çalışır. dirilere olan hıncından dolayı ölüleri över, babalarının kemikleriyle çocuklarını döver.

hayır, hayır; insanın, ne sızlandığı acayiplik yazgının acayipliğidir ne de aklının, içinde yolunu şaşırdığı karanlık, tanrı'nın karanlığıdır. onun yıkımlarının kaynağı göklerin derinliğinde değil, yeryüzünde, yanı başındadır. bu kaynak, hiçbir zaman tanrılığın koynunda gizlenmemiştir, insanın kendi içindedir. onu insan, kendi yüreğinde taşır.

insanın mutluluğunu sağlam temellere dayamak ve ona gerçek zevkler vermek gibi derin ve ince bir işte, ahmaklık, bilimle bilgeliğe üstün olmaya; körlük, önlemi yenmeye kalmadan güneş yolunu değiştirecektir.

insanı yıkıma götüren kendi deliliğidir, kurtaracak da kendi bilgeliği. halklar cahil mi, okuyup öğrensinler. önderleri mi bozulmuş, kendilerini düzelterek iyileşmeye baksınlar. çünkü doğa şu kararı vermiştir: topluluğun acıları hırstan ve cehaletten geldiğine göre, insanlar aydın ve bilge olmadıkça aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça, acı çekmekten kurtulamayacaklardır. barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

insanın benliği böyle: bir başarı ona kendisine güvenmenin sarhoşluğunu veriyor; bir başarısızlık onu yıkıyor, umutsuzluğa düşürüyor; her zaman yaşadığı anın duyusuna bağlı kalarak, olayları, niteliklerine göre değil, tutkusunun dileğine uyarak yargılıyor.

insanlar her zaman acı içinde kalacaklar. insanın insanı ezmesinin, bir ulusun başka bir ulusa saldırmasının sonu gelmeyecek. hiçbir zaman, bu ülkeler için o şanlı bolluk günleri geri gelmeyecek. yazık! fatihler gelecekler, ezenleri kovarak yerlerine geçecekler; ama onların yetkisini alırken hırslarını da alacaklar. kıyıcılık yine o kıyıcılık, yeryüzü yalnızca kıyıcılarını değiştirecek.

7.11.2014

inanç

comte de volney

her inancın ilk koşulu, her dinin ilk dogması kuşkuyu kovar, incelemeyi yasaklar, insanı kendi başına yargı vermekten uzaklaştırırken, zekanın gözünü örten bağı nasıl açmalı?

gerçek, kendisini tanıtmak için ne yapacak? o, mantığa dayanan kanıtlarla ortaya çıkacak olsa, korkak insan kendi bilincini kabul etmiyor. gökten gelen güçlerin yetkisine dayanacak olsa, bir düşünceye saplanmış olan insan, benzeri bir yetkiyle karşı koyuyor. her yeniliği de sövgü sayıyor. böylelikle daldığı düşüncesizlik içinde zincirlerini perçinleyen insan, kendisini, olduğu gibi cehaletinin, tutkularının eline bıraktı.

insan, haksız yakınmasıyla, daha ne zamana dek gökleri rahatsız edecek? daha ne zamana dek, uğradığı yıkımlar için, boş çığlıklarla suçu yazgıya yükleyecek? gözleri aydınlığa, yüreği mantıkla gerçeğin aşıladığı düşüncelere hep böyle kapalı mı kalacak? bu ışık fışkıran gerçek, her yerde ona kendisini gösteriyor; ama onun hiç gördüğü yok. mantığın sesi kulağına bağırıyor da o yine işitmiyor.

insan boş yere, yıkımlarında karanlık ve düşlemsel etkenler görüyor. boş yere, acılarına gizemli nedenler arıyor. evrenin genel düzeni içre insanın durumu elbette ki engellere kul köledir, elbette ki onun yaşamına üstün güçler egemendir. ama bunlar, ne bir kör yazgının buyrukları ne de görülmedik, şaşırtıcı varlıkların hevesleridir. bir parçası olduğu dünya gibi insan da, gidişleri düzenli, sonuçları ve özleri değişmez doğal yasaların boyunduruğu altındadır.

iyiliklerle kötülüklerin ortaklaşa kaynağı olan bu yasalar, hiç de uzak yıldızlarda yazılı ya da gizemli kitaplarda gizlenmiş değildir. yeryüzündeki varlıkların doğalarında, onların yaşamlarıyla birleşmiş olarak, her zaman, her yerde insanın karşısındadırlar. onun duygularını yönetirler, zekasına yol gösterirler; yaptığı her işin cezasını ve ödülünü verirler. insan bu yasaları tanımalıdır. kendisini çevreleyen varlıkların niteliğini, kendi öz niteliğini anlamalıdır. o zaman, acılarının nedenlerini, bunlara ne çareler bulunabileceğini öğrenir.

5.08.2014

kurban

comte de volney

ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

beni çevreleyen nimetleri ortaya çıkaran benim. mutluluğumu kendim yaptım: güvenli ev, kullanışlı giyecekler, bol ve sağlıklı yiyecekler, sevimli kırlar, verimli yamaçlar, kalabalık imparatorluklar, hepsi benim yapıtlarımdır. bensiz bu yeryüzü karışıklık içinde kalır; pis bir bataklıktan, yabanıl bir ormandan, korkunç bir çölden başka bir şey olmazdı.

içime umutsuzluk çöktü; insanın iç yüzünü öğrenince, yönetenlerin bozukluğu, yönetilenlerin aşağılıklığı beni yaşamdan iğrendirdi. kıyıcılığın ya ortağı ya da kurbanı olmaktan başka tutulacak yol yoksa, erdemli kişiye kemiklerini mezardakilerin kemikleriyle birleştirmekten başka ne kalıyor?

beni ezen bu sert sözlerin verdiği acı duygunun baskısı altında "vay ulusların haline! vay kendi halime!" diye gözlerimden yaşlar boşanarak haykırdım.

ah! şu anda, insan mutluluğundan artık umudumu kestim. onun acıları kendi benliğinden geldiğine, bunlara çareyi yalnızca kendisi bulabileceğine göre, yazık onun geçireceği yaşama!

çürümüş toplumlardan ayrılacağım; ruhun tokluk yüzünden bozulduğu saraylardan, yoksulluk yüzünden bayağılaştığı kulübelerden uzaklaşacağım. ıssız yerlere gidip yıkıntılar içinde yaşayacağım. eski anıtlardan geçmiş zamanların bilgeliğini soracağım. eskiden asya'da devletlerin yüceliğini, halkların ününü oluşturmuş olan ruhu mezarların içinden çağıracağım. yasa koyucularının da kemiklerine, imparatorlukların neden yükselip yıkıldıklarını, ulusların gönencini ve yıkımlarını doğuran nedenleri, toplumlarda barışın, insanların mutluluğunun hangi ilkelere dayanması gerektiğini soracağım.

21.09.2009

tanrı'nın sırdaşı

comte de volney

yeryüzünde kendilerine "tanrı'nın sırdaşı" diyen kalpazanlar türedi. bunlar, "biz halkların yol göstericisiyiz." diye ortaya çıkıp yalana, hak duygusunun yok olmasına neden oldular. anlamsız ya da gülünç işleri değerlendirdiler. birtakım sözler söylemeyi, birtakım adları hecelemeyi erdem diye gösterdiler. kimi zaman etlerle içkilerin belli günlerde yenilip içilmesini günah saydılar.

yahudi, sebt günü ölür de çalışmaz. pers, boğulup gider de soluğuyla ateşi üfürmez. hintli, inek tezeğiyle tenini ovuşturup gizemli bir tavırla "aum" demekte en yüce yetkinliği bulur. kollarıyla başını yıkamakla her şeyi onardığına inanan müslüman, kılıcı elinde, yıkanmaya dirsekten mi yoksa parmak ucundan mı başlamalı diye kavgaya tutuşur. hristiyan, süt ya da tereyağı yerine içyağı yerse kendini ilence uğramış sayar.

ey yüce ve gerçekten göğe dayanan öğretiler! şehitliğe ve havariliğe yakışır yetkin ahlak kuralları! bu eşsiz yasaları, yabanıl halklara, uzaklardaki uluslara öğretmek için denizler aşacağım. onlara diyeceğim ki:

"doğanın çocukları! bu cehalet yolunda daha ne denli yürüyeceksiniz? dinin, ahlakın gerçek ilkelerini daha ne zamana dek tanımayacaksınız? uygar ülkelerdeki bilgili ve sofu halklardan gelin de ders alın! onlar size, tanrı'ya yaranmak için, yılın kimi aylarında, bütün gün aç susuz, nasıl eriyip bitmek gerektiğini; komşu kanının nasıl akıtılacağını, sonra da kurallarına uygun bir abdest alıp kelime-i şehadet getirerek insanın nasıl günahtan kurtulacağını; komşu malının nasıl çalınacağını; işi el malını yutmak olan bazı adamlarla bu malı paylaşarak nasıl günah çıkarılacağını öğretecekler."

ah! insanın yalanını şimdi anlıyorum. tanrılık için çizdiği tabloyu gördükten sonra, "hayır, hayır!" dedim; "insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır. insan kendi ruhunu ona mal etti, kendi eğilimlerini ona yükledi. bu karışıklık içinde kendi ilkeleriyle kendisini çelişki durumunda görünce de ikiyüzlü bir gönül alçaklığına bürünerek aklına iktidarsızlık damgasını vurdu, kavrayışının saçmalıklarına 'tanrı'nın gizemi' adını verdi."

14.01.2009

yazgı saati

comte de volney

ah! yeryüzünde derin düşünceli, gözü pek insanlar olsa.. öyle büyük, öyle onurlu işler var ki.. ama şimdiden yazgı saati çalıyor. savaş çığlığı kulağıma çarpıyor. yıkım neredeyse başlayacak.

sultan, ordularına boşuna karşı çıkıyor; onun cahil askerleri yenilip dağıldılar. uyruklarını boşuna çağırıyor. yürekler donmuş, uyruklar karşılık veriyor: "alnımızda böyle yazılı, efendimiz kim olursa olsun, ne çıkar? onun değişmesiyle bir şey yitirmeyiz."

gerçek inananlar, gökleri ve peygamberi boşuna yardıma çağırıyorlar. peygamber ölmüş, gökler de acımasızca yanıt veriyor: "bizi yardıma çağırmayı bırakın; acılarınızı kendiniz doğurduğunuz gibi kendi kendinize iyi edin. doğa yasalar koydu, onları uygulamak size düşer. inceleyin, düşünün, deneyimlerden yararlanın.

insanı yıkıma götüren kendi deliliğidir; kurtaracak da kendi bilgeliği. halklar cahil mi, okuyup öğrensinler. önderleri mi bozulmuş, kendilerini düzelterek iyileşmeye baksınlar. çünkü doğa şu kararı vermiştir: topluluğun acıları hırstan ve cehaletten geldiğine göre, insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır."

güçlü olanların hırsını kim dizginleyebilecek? zayıfın cehaletini kim aydınlatacak? yığınlara haklarını kim öğretecek? önderleri görevlerini yapmaya kim zorlayacak?

böylece insanlar her zaman acı içinde kalacaklar. böylece, insanın insanı ezmesinin, bir ulusun başka bir ulusa saldırmasının sonu gelmeyecek. hiçbir zaman bu ülkeler için o şanlı bolluk günleri geri gelmeyecek. yazık! fatihler gelecekler, ezenleri kovarak yerlerine geçecekler. ama onların yetkisini alırken hırslarını da alacaklar. kıyıcılık yine o kıyıcılık. yeryüzü yalnızca kıyıcılarını değiştirecek.