nahit sırrı örik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nahit sırrı örik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.12.2013

kıskanmak

nahit sırrı örik

kıskanmak.. seniha'nın yüreğinde ilk beliren, kendisini ilk duyuran ve hemen her gün daha fazla gelişip büyüyen his bu olmuştu. halit'le aralarında 8 yaş vardı ve onu kıskanmadığı bir zamanı hiç bilmiyordu. hayatının en eski, en bulanık ve en silik hatıraları arasında bile bu kıskançlık her şeye hükmeden bir yer tutuyordu. hayal meyal hatırladığı zamanlarda da herkes kendisinin kara kuru, halit'in ise beyaz, sarı saçlı ve mavi gözlü olduğuna bakarak "bu kız, o oğlan olmalıydı!" demişler, hep ağabeyini okşamışlardı. bu okşayanlar, bu sözleri söyleyenler kimlerdi? hemen hiçbirini hatırlayamadığı halde söyledikleri sözleri ve o okşamaları hiç unutmuyordu. çirkinlerin sevilmemeye ve güzeller için daima feda edilmeye mahkum olduklarını seniha pek küçük yaşından itibaren bilmiş, anlamıştı.

yıllar geçip 15-16 yaşına geldiği vakitte de gelişip güzelleşmemiş; fakat kardeşi iltifatını ahbaplarının paylaşamadıkları bir delikanlı olmuştu. halit'i maden mühendisliği tahsil etmesi için almanya'ya göndermişlerdi. ve seniha'nın hesabına da nice fedakarlıklara mal olan bu tahsil yıllarının her tatil devresinde babası ile annesini görmek üzere istanbul'a gelmeyi birçok naz ve niyazlardan sonra kabul edip geldikçe, başka vakitler seniha'ya hiç ehemmiyet vermeyen, manasız, tatsız bir çocuk nazarıyla bakıp ona göre muamele eden kızlar candan birer dostu kesilir, göztepe'deki köşkten ayrılmak istemezlerdi. fakat hep yaza doğru başlayarak ağabeyinin yola çıktığı haber alınır alınmaz en hararetli safhaya giren dostlukların sebebini o pek güzel bildiği halde hiçbir şey anlamamış gibi görünür, bu muvakkat ahbapların hepsine karşı aynı resmi ve çekingen muamelesini hiçbir zaman, hiçbir mevsimde değiştirmezdi.

yine halit'in avrupa'dan geldiği bir seferdi. o zaman halit 24, seniha ise 16 yaşında idiler. delikanlı zaten pek az ve sarı olan bıyık ve sakalını her sabah itina ile tıraş ettiği için mavi gözleri, sarı saçları ve pembe teni ile hala bir genç kızı andırıyordu. bir gün, tahsilde bulunduğu belçika şehrinde geçirilen hayata, bu hayatın eğlencelerine dair birçok şeyler anlatırken, son kışta verilen bir baloya kadın kılığında gittiğini ve birkaç arkadaşı da dahil olduğu halde kimsenin kendisini tanımadığını söz arasında hikaye etmişti. bunun üzerine, etrafını saran küçük hanımlar bir kere daha böyle kadın kıyafetine girmesi için hep birden ısrar etmişler, kendisini kandıramayınca annesini de yardımlarına çağırarak yaşlı kadına türlü şaklabanlıklar etmiş, diller dökmüşlerdi. kaçgöçün henüz ortadan kalkmadığı bu devirde delikanlı oğlunun etrafında yetişkin kızların adeta sabahtan köşke damlayarak ve geceyarılarına kadar kalarak dolaşmalarına ses çıkarmayan bu anne demişti ki: "bari çocukların hatırlarını kırma, halit. dediklerini yap." ve sonra gülerek ilave etmişti: "hani ben de merak etmedim değil!"

bir müddet nazlandıktan sonra halit muvafakat etmiş ve küçük hanımların en uzun boylusu bir maşlaha bürünüp elbisesini kendisine ariyet vermişti. bu, gül kurusu renginde bir elbise idi. başına işlemeli bir tül başörtüsü bulmuşlar, konudan komşudan tedarik edilen iğreti saçlarla adeta bir peruka yapmışlardı. ve gül kurusu rengindeki bu elbise, beyaz bir meşlah ve başındaki iğreti saçlarla delikanlı o kadar kıza ve müstesna bir kıza benzemişti ki, içinde yıllardan beri gizlediği teessürü anneleri mediha hanım artık açığa vurmuş, birden coşan bir muhabbet ve gururla oğlunu kucaklayıp öperken, "ah benim güzel evladım! ne olurdu, zavallı seniha da sana benzeseydi!" demişti.

ağabeyinin etrafında o vakte kadar dudaklarında donuk bir tebessümle dolaşan seniha birden acı acı gülmüş ve rengi sapsarı, oradan kaçmıştı. bütün ısrarlara rağmen tam 3 saat kapalı kaldığı odasından indiği vakit de, yine hep ortalıkta sessiz dolaşan aynı zayıf kızdı. fakat, korkunç denecek kadar sararmış rengiyle kıpkırmızı gözleri, odasında uzun ve çok şiddetli bir buhran geçirmiş olduğunu anlatıyordu.

annesiyle arasında o günün lafı bir daha hiç geçmeyecekti. fakat artık bir daha da seniha annesine sokulmadı. ve annesi arada bir, nadiren, bayram ve kandil gibi sebeplerle kendisini öptükçe, her sefer seniha'nın içine gelen düşünce şu oldu: "muhakkak ki iğreniyor benden. beni iğrene iğrene öpüyor. şu halde bu oyuna, bu yapma sevgiye ne lüzum var?" bununla beraber, seniha o günden evvel güzel olduğu zannına hiç de düşmüş değildi. fakat kendisinin çirkinliğine annesinin bu derecede emin bulunması kıza dokunmuş, annesinin kendisini hiç sevmediğini; işte ancak o gün tamamen anlamıştı. kuzguna bile yavrusu anka görünür dendiği halde bu ne biçim bir ana idi ki kızının çirkinliğinden katiyen emin bulunuyor, bunu açıkça ilan ediyordu!

babaları cemal paşa tekaüt edilince eve giren paranın miktarı birdenbire azalmıştı. ve avrupa'da devlet hesabına maden mühendisliği tahsil ettikten sonra da uzun bir staj devresi geçirmek üzere daha iki yıl orada kalan halit'in bu müddet zarfında aldığı tahsisat nedense az sayılarak, kendisine her ay para göndermek usulüne devam edilmiş, bu usule daha iki yıl riayet olunmuştu. bunun için de eldeki birkaç parça irat satılmış ve daha sonra köşkte kıymetli ne varsa hepsi çarşı yolunu tutmuştu.

fakat bu eşyanın büyük bir kısmı seniha'ya çeyiz olabilecek, bir gün seniha'nın hanımı olacağı evde işine pek yarayabilecek şeylerdi. satılmaları hakkında ilk önce bir tereddüt devresi geçiriliyor, sonra da "aman çocuk yabancı memleketlerde sıkılmasın. inşallah avrupa'dan dönüp yüksek maaşlara geçince bir tanecik kardeşine o daha alalarını alır!" deniyordu.

seniha ağabeyinden kendisine karşı en küçük fedakarlığın bile istenmeyeceğini, fedakarlıkların yalnız ve ancak kendisinden istendiğini bilmiyor değildi. lakin hiçbir defa itiraz etmemiş, ses çıkarmamış, "bu da benim hakkımdır. ben sizin evladınız değil miyim? benim boğazımı doyurmakla bana karşı her borcunuzu ödemiş mi oluyorsunuz?" dememişti. ve seniha'nın bütün fedakarlıklarına ve feragatlerine karşı halit'in avrupa'dan bir gelişinde de ona güzel ve kıymetli denebilecek bir hediye getirdiği vaki olmamıştı. hediye diye aldığı ve paris'in yahut berlin'in en büyük mağazalarında binbir çeşit arasından seçtiğini anlatıp büyük kutuların kat kat pamuklarından ağır ağır soyup çıkardığı şeyleri, beyoğlu'nun orta halli mağazalarında bulmak pek mümkündü. bununla beraber, annesi ile babası her sefer bu hediyeleri adeta bir mucize görüyormuş gibi hayret ve hayranlıkla seyrederler; sonra da, "seniha, bak ağabeyin seni ne kadar seviyor!", "bak, ne iyi bir ağabeyin var, seniha!" diyerek kızın şükran ve minnet göstermesini adeta emrederlerdi.

zorla kendisini sevmelerini seniha babasından ve hatta annesinden de istemek için kendinde hak görmezdi. bunun için de kendisini sevmeyerek ağabeyini sevdiklerinden, ağabeyini kendisine bin kere tercih ettiklerinden dolayı onlara kızmıyor, onlara karşı kine benzer bir his beslemiyordu. fakat hiç değilse tahsiline ehemmiyet vererek istanbul'daki kız idadisine veya kız muallim mektebine gönderselerdi! bu mekteplerin birinden bir şahadetnamesi bulunsa, hiç değilse babası gözlerini yumduğu vakit hoca olarak hayatını kazanırdı. lakin bunu da yapmamışlar, muallim mektebindeki kızlar şuradan buradan gelme fıkara evladı olduğu için bir ferik cemal paşa kızının onların arasında yaşayamayacağını iddia etmişler; saraçhanebaşı'nda bulunan ve nihari olan kız idadisi için ise ta erenköyü'nden kalkarak bir genç kızın her gün tek başına oraya kadar gidip gelmesinin asla münasip olmayacağına hükmetmişlerdi.

seniha biliyordu ki bu yolu gidip gelmede gördükleri yegane mahzur yol masrafıdır. fakat beyhude olacağını düşünerek ve belki bunda da feda edilmekte acı bir zevk bularak, ısrar etmemiş, tahsilde devam etmemeyi de kabul etmişti. ve işte bütün hayatında babasından kalacak çok küçük bir aylıkla sürünecek yahut da kardeşinin evinde bir sığıntı şeklinde kalacaktı. ya üçüncü ihtimal, bir kocaya varmak ihtimali? buna seniha hiç bel bağlayamamış, bu ihtimal üzerine istikbalini kurmaya genç kızların en hayalperest oldukları yaşlarda da cesaret edememişti. hayat gittikçe çetinleşiyor, erkekler gittikçe menfaatperest oluyor, babaları nüfuzlu ve mallı kızlar gittikçe daha fazla aranıyordu. ve cemal paşa hürriyet ilan edilir edilmez tekaüde sevkedilen ve vapurlarda, trenlerde ve mahalle kahveleri ile selamlık odalarında dünya siyasetine yeni bir nizam vermekle meşgul olan hesapsız paşalardan, ay başını iple çeken hesapsız mütekait paşalardan biriydi. onun hem de çirkin kızına kim tamah ederdi?

17.01.2013

eve düşen yıldırım

nahit sırrı örik

"insan kalbinde çok gizli, çok kirli, çok korkunç köşeler bulunur."

gökhan kızını evlendiriyordu. 40 gün 40 gece devam edecek bir muhteşem düğün yapacaktı. civar memleketlerden akın akın davetliler, misafirler geliyordu. bütün hazırlıklar itmam edilmişti. yalnız gökhan'ın kızına hediye edeceği muhteşem gerdanlık henüz gelmemişti. hint padişahlarından birine ait olan bu gerdanlık gelmedikçe hükümdar düğünün başlamasına bir türlü rıza gösteremiyordu.

gökhan'ın yaşua isminde bir yahudi cevahircibaşısı vardı. dünyanın neresinde bir kıymetli mücevher bulunduğunu haber alırsa, bu yaşua'yı büyük bir kervanla yola çıkarır ve istediği şeyi muhakkak getirtirdi. fiyatı ne olursa olsun, gökhan'ın istediği bir hediye muhakkak alınırdı.

kervan nihayet geldi. yaşua yer öptükten sonra kıymetli gerdanlığı hükümdarın ayakları dibine bıraktı. mahfaza açılınca içinde renkli bir güneş parçası varmış gibi bir parlaklık gözleri aldı.

hükümdar gerdanlığı alıp muayene ettikten sonra memnuniyetle gülümsedi ve onu etrafında bulunanlara göstermeye başladı. divanhanede tesadüfen bir de hintli misafir bulunuyordu. bu bir raca idi ki, bir ihtilal üzerine memleketinden kaçmış, gökhan'ın himayesine sığınmıştı.

raca, hükümdardan müsaade istedikten sonra gerdanlığı aldı, evirip çevirerek muayeneye başladı. bakışlarında hayrete benzer bir şey vardı. bir şey söylemek istiyormuş gibi yutkunuyordu. gökhan bunu fark etti, sebebini sordu.

raca dedi ki: "şevketli mizbağa karşı yalan olmaz. yaşua'ya sipariş ettiğiniz gerdanlık bu değildir. bu onun mahirane bir taklididir. cevahircibaşınız sizi aldatmıştır."

hintlinin bu sözleri yaşua'ya yıldırım gibi çarptı. yahudi filhakika hükümdarı aldatmış, gerdanlık için kendine emniyet edilen parayı çalmıştı. cürmünü inkara kudret bulamadı. tiril tiril titreyerek yere kapandı.

gökhan'ın gözleri şimşek gibi parlıyordu. bir tekmede yahudi'nin başını ezecek gibi bir hareket yaptı. derhal hatırladı ki, adil bir hükümdar mevcut kanunlara göre bir mücrimi en ağır cezalara çarptırabilir; fakat onu tezlile hakkı yoktur.

"kalk yaşua" dedi, "hükümdarını aldattın. bunun cezasını çekeceksin. seni yarın sabah kaplanlara parçalatmak suretiyle idam edeceğim."

yahudi bunu işitince düşüp bayıldı. divanhanede derin bir sükut hüküm sürüyordu. başvezir, hükümdarın karşısında diz çöktü.

"devletlim" dedi, "verdiğin emir, mugayir-i adalettir. yaşua'nın yaptığı iş bir sahtekarlıktan ibarettir. sahtekarlığın cezası, senin topraklarında idam değildir. bütün devlet erkanı seni bu haksızlıktan tahzir ederiz."

gökhan'da adalet endişesi adeta bir hastalık mertebesine varmıştı. yanlışlık veya asabiyetle haksızlık yaptığı zaman bunu kendisine ihtar etmeyen vezirlerini saraydan kovardı. onun için vezirleri onun karşısında düşündüklerini korkmadan söyleyebilirlerdi. 

hükümdar vezire cevap verdi: "gökhan haksızlık etmez. irademin mugayir-i adalet olmadığını teslim edeceksiniz. idam hazırlıkları hemen başlasın. yarın merasime bizzat nezaret edeceğim."

gökhan'ın mücevherleri gibi aslanlara, kaplanlara merakı da vardı. civar hükümdarlar ona bazen hediye olarak dünyanın en nadide canavarlarını gönderirlerdi.

daha şafak sökerken memleketin büyük meydanı hıncahınç dolmuştu. idam bu memlekette pek nadir görülen bir şeydi. ahali meydanın bir tarafında birbirini eziyordu. halk heyecan ve keder içinde idi. çünkü herkes biliyordu ki, o sabah bir haksızlık yapılacak ve bu tarihten itibaren memleket için bir nekbet ve felaket devri başlayacak.

güneş doğduktan biraz sonra hükümdarın gelmekte olduğunu bildiren borular, trampetler çaldı. gökhan zatına mahsus olan yerde göründüğü zaman meydana derin bir sükut çöktü.

biraz sonra yaşua'yı elleri bağlı olarak meydana getirdiler. yahudi daha şimdiden ölmüş gibi görünüyordu. ayakta duramadığı için onu bir tahta iskemleye oturttular ve meydanda yalnız bıraktılar. bir köşeye demirden bir kaplan kafesi getirilmişti. kapısında dev heybetinde iki nöbetçi bekliyordu.

hükümdar yerinden kalktı, eliyle nöbetçilere işaret etti. onlar kafesin kapısındaki demir sürgüleri açtılar, çekildiler.

meydanın etrafını iki sıra nöbetçi çevirmişti. bunlar ellerindeki kargılarla canavarın etrafa saldırmasına mani olacaklardı. kafesin kapısı yarım dakika kadar açık durdu. bu yarım dakika ahaliye yarım asır kadar uzun geldi. kalplerin çarpıntısından, dişlerin birbirine vurmasından başka ses işitilmiyordu. bütün gözler kafesin kapısından çıkacak olan canavarın görünmesini bekliyordu.

fakat hayret! bu yarım dakikanın sonunda kafesten beklenen canavar yerine, bir kuzu, beyaz kıvırcık tüylü mini mini bir kuzu çıktı. kuzu bir zaman etrafına bakındıktan sonra yavaş yavaş yaşua'ya yaklaştı. yahudi'nin dizlerine sürünmeye başladı.

gökhan yaşua'yı huzuruna çağırdı.

"hükm-i adalet yerini buldu. sen zat-ı hükümdaranemi aldattın. ben de seni aldattım." dedi. sonra vezirlere döndü: "görüyorsunuz ki gökhan hiçbir zaman mugayir-i adalet bir şey yapmaz."

5.02.2012

sultan hamid düşerken

nahit sırrı örik

sultan hamid elinde tutmakta devam etmiş olduğu telgrafı bir kere daha, dudaklarında pek acı bir tebessümle okudu. sonra, aynı acı tebessüm dudaklarında kaldığı halde, biraz gerisinde, fakat tahsin paşa'ya nisbetle çok daha yakında duran izzet paşa'ya dert yandı:

"bazen insanın basireti ne kadar bağlanıyor! karısı biraderin azatlılarındandır, diyerek van'a kendisini vali tayin etmeyi mahzurlu gördüm, iradesini vermedim; fakat payitaht yolu üzerinde bulunan serez'de mutasarrıf bıraktım. herif vali yapılmayışının intikamını mükemmel surette alıyor!"

şamlı izzet paşa yutkundu; lakin bir şey söylememeyi tercih etti. zaten de ikinci abdülhamid sözünü bitirmemiş; ancak bir lahza sustuktan sonra konuşmaya devam etmişti:

"biraderin bir cariyesi bir gümrük katibine varınca endişeye düşüyoruz; amma bir adamını istanbul'u tehdit edecek bir mevkide mutasarrıf olarak bırakmışız. telgraf, kati bir eda ile meydan okuyor. yirmi dört saat içinde kanunuesasi iade olunmazsa reşad efendi'ye biat edileceğini, pervasız bildiriyor. böyle nazik bir anda tahta çıkarmayı düşündükleri adamın ne biçare bir mahluk olduğunu bilseler! ben onu serbest bırakmadığım, adeta mahpus gibi yaşattığım için kendisinden korktuğumu sanıyorlar. bu, bir bakıma pek doğru! evet, ben biraderden daima korktum, bu korku ile de kendisini dört duvar içine kapadım; çünkü onu serbest bıraksaydım öyle bir halt edebilir, ortalığı öyle karıştırıp berbat edebilirdi ki, sonra ben de düzeltemezdim. bir şey söylemiyorsun, izzet paşa!"

(fakat söyletmeden devam etti):

"bütün felaket şemsi paşa'nın katli ile başladı. tatar çok kıymetli zamanlar kaybetti. sonra da, sersem gibi, yatağında, sırtında gecelik entarisi ile ele geçti. bu kadar tedbirsizliğe, gaflete akıl sır erdiremiyorum. herkesin beni suizanla itham ettiğini bilirim. fakat hatırıma gayri ihtiyari gelen şey, geçen gün müşir ettiğim bu osman paşa adlı herifin hainlerle birlik oluşudur. baksana, kendisini manastır'dan kılına hata gelmemek şartıyla alıp götürmüşler!"

sultan hamid bütün bu sözleri elleri arkasında, omuzları çökük, odanın içinde gidip gelerek, gözlerini de yerden kaldırmaksızın, adeta kendi kendine hasbihal eden bir insan edasıyla söylemişti. ikinci katip, mabeyinci ve padişahın reisliği altındaki türlü meclisin birinci azası izzet paşa, "şu birkaç gün içinde şevketli on yıl ihtiyarladı" diye düşündü ve efendisine biraz rikkatle baktı.

"yollayacağım kuvvetlerin sadakatinden artık şüphe ediyorum. ikinci fırkadan asker ayırıp göndersem bile ifsad etmeyeceklerinden emin değilim. hem rumeli'nin dört tarafı düşmanla sarılı iken islamı, türkü birbirine nasıl kırdırayım? evet 93 harbi'nden sonra arnavutluk'ta çıkan muhtariyet hareketini bastırmadan önce bir müddet hoş gördümdü. amma bu seferki fesad biraz daha yayıldı mı çatalca'ya varacak, edirne yolunu kesecek. sonra, istenen şey bütün memlekete şamil, bütün memleketin nizamını altüst edecek mahiyette. karşı durmak, seli durdurmak lazım. fakat ya tenkil hareketi esnasında bulgar tecavüz ederse? devletler birer bahane ile birtakım şeyler istemeye, müdahalelerde bulunmaya kalkarlarsa?"

hünkar nihayetsiz bir yorgunluk içinde koltuğa oturdu. daha fazla konuşmaya birden takati kalmamış gibiydi. pencereden uzaklara baktı. istanbul ve üsküdar, tamamıyla ışıksız, uyuyorlardı. bununla beraber, yaz gecelerinde pek erken gelen sabahın yaklaştığına hükmolunabilirdi. gecenin karanlığı hissedilir derecede hafiflemişti. sultan hamid uzak olmayan bir yerde vaziyeti tetkike, hal çarelerini bulmaya memur ettiği vezirlerini, müşirlerini, vükelasını hatırladı ve:

"saatler saati toplu haldeler; hala iyi kötü bir rey arzedemediler!" diye söylendi.

onların çoğunun da rumeli'deki hareketi etraflı şekilde bilmezken çağrıldıklarını ve uzun saatlerden beri kendilerine uçsuz bucaksız muhaberelerin suretleri okutulmuş olduğunu, vaktin bu suretle geçtiğini düşünüyordu.