31.10.11

uzun lafın kısası

carlos fuentes: kapitalizm varsa çürüme de vardır.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

hermann hesse: haz denilen şey sürüp gitmez, seni yine çöl ortasında bırakıverir.

arthur cravan: çok yakında sokaklarda sadece sanatçıları göreceğiz ve artık sıradan insan bulmakta güçlük çekeceğiz.

talat sait halman: müziği baştacı etmeyen toplumlar, yaygaraya mahkum kalır.

lucretius: tüm dinler aynı ölçüde, cahiller için görkemli, siyasetçiler için kullanışlı ve filozoflar için gülünçtür.

paulo freire: mücadele, insanların, başkalarınca mahvedilmiş olduklarını görmeleriyle başlar.

sigmund freud: bazı bilinmeyen sinir sistemi bozukluklarının histerik semptomlara yol açması durumunda olay her zaman cinsel bir şeydir. her zaman.. her zaman..

alberto moravia: herkes kendi cennetini başkalarının cehennemine koyar.

tarık buğra: iyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu, mağara devri, taş devri hortluyor.

thrasymakhos: doğru olmayan doğru olandan daha iyi yaşar.

dragan babic: insan, bir mahkumun başını soktuğu bir barınak olarak kabul ettiği ve dışarıya oranla daha rahat ettiği hücresine bağlandığı gibi, neden hayata bağlanır ki?

29.10.11

dizeler

murathan mungan



bazı yalnızlıklar haysiyettir
her şey para tarafından çürütülürken

ne dinin yardım ediyor ne damarlarındaki asil kanda mevcut olan
insan gibi yaşayıp insan gibi ölmene

aynı dedikodu fosillerinden beslenirken
akraba loblarda
dinselliğiniz ve cinselliğiniz
ne tarih bildiğiniz gibi, ne coğrafya hemşeriniz
dikey imha yatay geçiş
zaman tüneline yetişmeye çalışırken
postunu deldirdiğiniz periferi
dünyanın merkezi sandığınız başkentleriniz
bütün çağlar kapandı
kan çekiyor dünyayı
şeytanın okyanusunda yüzüyoruz hepimiz

kazananlar tarihi haklı çıkarmaz
biliyorsun madalyalar yalan söyler
iktidarın sağ elinden
daha iyidir karanlığın sol eli
onunla yazılır şiir

gece uykusuzdur
çünkü herkes onu uyur

yoldan gelip geçenler yığını ile
kitle arasındaki farkı bilmek ve belirtmek gerek
ölmeden ya da yenilmeden önce

aşk, nefret bilgisi gerektirir en çok

para kimsenin geleceği değildir
para geçmiştir, yalnızca geçmiş
tükettikçe geçmiş olan şimdiki zaman
varmaya çalıştığımız hedeften
bizi hep geriye savuran
uğruna harcadığımız
bütün bir geçmiştir para

oy verme
seni daha baştan suçlu sayan
genel kabule

kaos bağışıklıktır çoğu zaman
çünkü yüzleşmeden aşılmaz hiçbir tarih
altyazı geçerken dilsiz coğrafya
dünyanın bütün kürdistanlarında

bazı salaş duygular yaşını büyütür insanın
bazı sorular yalnızca zihin yorar
güçlüler gider kendi gürültüleriyle

babandan yapılma toprağa
gömüleceksin

gençlik pazar payı demektir
sistemin gramerinde
o kendisini çılgın ve asi sanır

asma hayat, takma köprü, sanal kimlik
stüdyo malı yaşananlar
hayat sandığınız şeyleri izlediniz
şimdi reklamlar

hiçbir uygarlığın ışık düzeni büyük çöküşü aydınlatamıyor
dünya yeni bir gezegen olacak nerdeyse
insanlık mars'ın yüzeyinden bildirdiğini
şemdinli'den hakkari'den bildiremiyor

hayat gün günden toplu intihar
her devlet büyük kundaklama

çalışır durumda sınıf sayaçları
krizden yapılma bütün dinlerimiz
çıkış kapısına yığılmış milyarlarca insanla
herkese yabancı bir gezegen artık dünya
yok olmak ve yok etmek için sıraya giriniz

hangi insan doğası dayanır
çağın rekabet hırs kar ve başarı değerlerine adanmış nihilizmine
her şey cool sinik ironik ve steril küresine içimizi azaltarak
yamanmaya çalıştığımız yeni dünya deseninde

hayat birçok şeyi kabul etmeye razı olmamızdan ibarettir
kusursuz bir gün razı olmamak için
kusursuz bir gün başka şeylere başlamaya

kimi sevsem büyük geldi yüreğim

diyelim buldun sonunda
kendin olmanın hayalini
yeni bir başlangıca imkan kalmış mıdır
acaba, oraya vardığında

bazen ömür yetmez
bazen izin vermez yaşadığın coğrafya

yetmez seni gündeliğin
karantinasından çıkarmaya
geçici körlüğe yol açmayan aşk

kalındır bazı aşkların sisi
yolunu saklar yolcusundan

bazılarının kaderidir
karıncanın bilgeliği
öldükten sonrasını yaşamak
ölmeden önce

şairlerin arasına karışan kısıtlanmışlardan korkulur
üç boyutta delemedikleri şiirin hıncını dünyadan alırlar

her şiir var olduğu dile aittir
çeviri odasıysa platon'un mağarasına benzer
yalnızca bir kez girilir

eksiksiz kavrayış anında şiir sahibine gülümser

susmaktan yapılmıştır bazı anlar
yüksek sesle okunduğunda dağılırlar

olanaksızlıkta söylemektir şiir
gün günden olanaksızlıkta
önceden kaybetmiş olmakla
yeniden kaybetmiş olmak
arasında

şiirin işi olanaksızlıktır
yahut kendi zıddına inanmak tekrar

yalın bir hassasiyete sahip yasalarda işler
adalet ve asalet isyanın ilk öğretmenleri
sularının kaynağı öfkeden önce iner
yaslanmadan küfrün çürük kolaylığına
öğrenir başkaldırmanın gramerini
delinmiş dağ, geçilmiş deniz, aşılmış uçurum
hayatta kalmak ne ki
sonuna dek direnmedikten sonra

deniz kokulu taşlar döşenmişti yollara
ben bile bilmiyordum nerde ayrıldık
söndür küllenmiş sözcüklerini geçmiş zaman
sararan firezleri geç
yorumu gökyüzüne bırakılmış uçurtmalı tepeleri
uzun bir yol için aldığın ne varsa bırak ardında
saklayabilseydim dalgın bakışlarımı böyle zamanlar için
saçlarını taradığım sular, rüzgar ve karanlık
bak adın yazılı yeşim taşından örülü duvarda

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

neden anlamıyorsun sevgilim
benim çocuk yüreğim aşkta cesur ayrılıkta korkak

yaz geçer yine gelir
yaz geçer iyi gelir sözcükler

yaz başıydı gittiğinde. ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim. kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim. çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

hayalet gemileri geçerdi
uykularımızın içinden

uzun denizlerde yorulmazdı gözlerimiz
birbirimizin güneşine baktıkça
en yeni yerlerimizi birbirimize borçlandık
çünkü aşıktık, kararlıydık, haklıydık
bir denize kaç dalga sığarsa

bir aşk birçok aşktan yapılıyor
ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

çarşafını değiştir denizin sevgilim
tropikal yaprakların, ayın
yüzüne düşen perçemlerini kaldır
hafızandan bütün lekeleri sil
alışmak çürütür gövdenin derinliğini

avcumda tenimin taç yaprakları
kalbimde kalabalık yeminler
vahşiyim, vahşiyiz
bu defne günlerinde

yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs. seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

sevişmek için değil
yaşamak içindir çıplaklığın önemi

zamanı bizden ayrı parlayan bir şeydi
kanımda kımıldayan tutku
gecenin sözleşmesindeki mürekkep
derin bir ayindi
sen gittin
buluştuğumuz körfezler şimdi başka denizlerin çekiminde
sen gittin
ama doksan dokuz adın kaldı kalbimde

elim çoktan düşmüş kalbimin üzerinden
gözlerim yabancı hatırladıklarına
üzeri tırnak izleriyle kaplı bakır çanın
dağıtacağı hiçbir sis kalmamış oysa
ne burada ne hayatımda
dibi görünen bir sarnıcın çiğ kuraklığıyla
bakıyor gözlerim anlamından çıplak kalmış dünyaya
neden dönüşler loş zamanlara saklanır
neden kimse yola çıktığı gibi dönmez geriye

yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha. aşk mıydı, değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi? "eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. altına saat: 16.00 diye yazmıştın ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

kimsenin kendinden başkası olamadığı
o derin yalnızlık

el yazısı çocukluğudur insanın

bir aşk birçok aşktan yapılıyor
ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

solgun yollardan geçtim, bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarla bayındır kentler gibiyim
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzun uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim

dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren

ayların en zaliminde doğmuşum
okuma yazma öğreniyorum yıllardır
başka çağlardan kiraladığım odalarda
çalışıyorum geleceğe
ve şimdiki takvimin duvarındayım
zamansız pencerede

etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hafızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n'olur sevmeden öldürme beni
alacânım
söyle, indi mi göğsüne heves

doğru okunmuşsa kitaplar -bir hayat, 'çok kişi' yaşanmışsa
artık her çelişkide bir dram güzelliği, bir ağıttan silkinen tragedya inceliği

bir yanımda o yaman geyik -ormansız gezdiremediğim-
sonra mürekkep karanlığı -yazarken yalnızlığım-
tenimde buram buram sahtiyan -arta kalan avlardan, avcılardan
ve kaşımın tetiğinde titreşip duran nişan
yani ki eksik babalardır bazı çocukların bütün eşcinselliği

ay battı batacak, deniz uykusuz
harmaniyemin etekleri dalga beyazı
aldırma be sevdiğim
her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası

çünkü hiçtir bütün duygular
korkunun verimi yanında

yedi rekat günah kıldım bedenimde
dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
ihmalin uzak meleğine teninde aldandım
yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
tarih kadar yalnız
aşka aşina, acıya unutkandım

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

kil ve dilden yapılıyor bütün putlar
kötülük her çağda din değiştiriyor
güncelin argosu tutsak alıyor herkesi
silahlar ve bankalar konuşuyor gün ortasında

tedirgin ruhlardır
başkalarının zamanlarını değiştiren
kendi bedenleriyle

güzelliğin ön şartı kayıtsızlıktır

kalıntıları ne kadar ipucuysa bir antik kentin
o kadar biliyoruz nedenlerini ve sonuçlarını
ayrılınca adını aşk koyduğumuz o şeyin

masumlar ne anlatır yüzlerinde
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir
içimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm
bu boşlukla nereye gidilebilir

ne kadar sevsek o kadarız

sözlerini giyinmediğimiz şehirler bizi almazken
surların uyruğuyuz hepimiz
susuzluğa dayanıklı sesimizde
hülyalı adamların mırıldandığı
çöl şarkıları, su yorumları, bozulmamış yeminler
bütün zamanlarda birden yaşayanlar bilir
zaman geçirgendir
büyük rüyalar uzun sürer

büyük umutsuzlardır dünyayı değiştirecek olan

bazı erkekler meçhuldür daha yaşarken
ötekilerden
adımları yollarınızdan eksilir
kıyamazsınız köprülerine
konuları dağınık suçlar
mümkünsüz tariflere çıkar
yol soramazsınız hiçbirine
avuçları sızılı tütün ve kehribar gizi
gözlerinde dalgın uzaklıklar

hangi insan sonuna dek şair kalabilir ki

babası cüce olanlar
gün gelir başkasının yoluna duran dev olurlar

ortalamanın iktidarı her şeyi böylesine kirleten, sevgilim
budala çoğunluğun öldürücü hakları
tarihin yatay eğrisi
sığda sertleşmenin çelik suları
ortalamanın iktidarı bizi böylesine öldüren, sevgilim

insanlar ya ölürler ya terk ederler bizi
yalnızlık
yalnızca yalnızlık çizer kaderimizi

aşk da bir çeşit intikam, insan bunu da öğreniyor öldürüldükçe

ette dönen bıçak, şiirde akan kan
kalpte büyük zaman durmadıkça

bir tek gece vardır insanın hayatında
ömür boyu sürer nöbeti

çöl doğrudandır. insanın teniyle doğrudan ilişki kurar. çöle bakmayı bilmek gerek. çöle boş bakanlar, çölün boşluğundaki yoğunluğu göremezler. kendini durgunluğuyla saklayan güzelliği çölün, ağır ağır kıpırdar. çöl kendi ölümsüzlüğüyle ölümü yumuşatır. ölüm çölde gençliğini hatırlar. bu yüzden her şey sonunda çölleşir.

izin vermiyor içimdeki eşik
onca yol tarif ettim, şimdi bilmiyorum
araf mı dumrul mu geçemediğim
yürüyüp geçsem içim duracak sanki
dursam, kederimden öleceğim

kağıttan önce içinde acır insanın
beklemiş şiir
kafes örgüsünün dilimlediği dilde
sözcükler gafil niyetler galat
ne söylesen eksiktir
ilk hecenin bulunuşundan beri
dil fezada tek başına
payına düşen
nereye kadar
gidebildiğindir
onunla

kalbe yakın şiirlerin uzak görüşlü
okurlarını yeğlerim ben
pirinç ayıklamasını bilenleri
soğanı zarından soyabilen
anlamı kemiğinden ayırabilenleri
taşa, ağaca, kuşa, çiçeğe bir görümde
ad verebilenleri
diğerleri, sadece diğerleridir
gelir geçerler bir göz değimi

iyi ol, sağ ol, uzak ol
ama bir daha görme beni

the secret life of chaos

nic stacey

bu, çok basit bir soruya yönelik bir filmdir: buraya nasıl geldik?

insanları meydana getiren element ve bileşikler, inanılmaz biçimde, neredeyse utandıracak kadar yaygındır. insan vücudunun %99'u hava, su, kömür ve kireç karışımıdır. çok az da demir, çinko, fosfor ve sülfür gibi egzotik elementlerin izleriyle birlikte. aslında insan vücudunun çoğunu oluşturan elementlerin sadece birkaç pound tuttuğunu söyleyebiliriz. fakat bir şekilde, trilyonlarca sıradan atom mucizevi biçimde anlaşarak, kendilerini, düşünen, nefes alan, yaşayan insanlara dönüştürürler. bu basit yapıtaşlarının bir araya gelmesi mucizesinin nasıl olduğu sorusu hakikaten de sorabileceğimiz en kafa karıştırıcı sorudur. bu sorunun cevabının bilimin haddini aştığını düşünebilirsiniz. fakat bu değişiyor.

o, hem büyük bir bilim insanı hem de trajik bir kahramandı. 1912'de londra'da doğdu. adı, alan turing'di. alan turing olağanüstü bir adam ve şimdiye dek yaşamış en büyük matematikçilerden biriydi. modern bilgisayarı ortaya çıkaran pek çok temel fikri keşfetti. ayrıca, 2. dünya savaşı sırasında, alman askeri kodlarını kırmak için kurulan "x istasyonu" adlı gizli bir devlet projesinde çalıştı. fakat şifre kırıcılığı, turing'in dehasının sadece bir yönünü oluşturuyordu.

turing'in esrarengiz yeteneğinin bir parçası, geri kalanımızın hepsinden saklı olan örüntüleri görebilmesiydi. doğal dünya turing için nihai kodlarını sunuyordu. turing, nevi şahsına münhasır bir insandı. basit matematiksel denklemlerin, biyolojik dünyanın çehresini açıklama ihtimalinin bulunduğunu fark etmişti. ve bunu daha önce hiç kimse düşünmemişti.

süreç, "morfogenez" olarak bilinir ve çok kafa karıştırıcıdır. başlangıçta, embriyodaki her hücre aynıdır. sonra, hücreler bir araya gelmeye ve ayrıca diğerlerinden farklı olmaya başlarlar. herhangi bir düşünce veya merkezi eşgüdümleme yokken bu nasıl cereyan edebilir? aynı başlayan hücreler, bazıları gözün parçası olmayı bilirken diğerleri "deri ol" demeyi nereden bilirler? morfogenez, "öz-örgütlenme" denen şeye dikkat çekici bir örnektir. ve turing öncesinde, nasıl işlediği hakkında hiç kimsenin hiçbir fikri yoktu.

morfogenez üzerine kırılma yaratan raporundan az sonra, korkunç ve bütünüyle kaçınılmaz bir trajedi hayatını mahvetti. turing eşcinseldi. morfogenez raporunu yayınladığı yıl, arnold murray isimli bir adamla kısa bir ilişkisi oldu. ilişki iyi gitmedi ve murray turing'in evinde hırsızlığa karıştı. fakat turing bunu polise bildirdiğinde, murray'ın yanında onu da tutukladılar. mahkemede iddia makamı, turing'in üniversiteli eğitimiyle murray'ı sapıklığa yönlendirdiğini savundu. ağır ahlaksızlıktan hüküm giydi. sonra mahkeme hakimi, turing'e korkunç bir seçenek önerdi. ya hapishaneye gider ya da eşcinselliğini iyileştirmek için kadınlık hormonu enjeksiyonu uygulamasını kabul ederdi. ikincisini seçti ve bunun anlamı depresyonlar anaforuna gönderilmekti. 7 haziran 1954'te turing'in cesedi temizlikçisi tarafından bulundu. bir gün önce siyanürle zehirlediği elmadan bir ısırıkla kendi hayatına son vermişti. alan turing öldüğünde sadece 41 yaşındaydı. bilimin kaybı hesapsızdır.

kaos, dilde yerli yersiz en çok kullanılan kelimelerden birisidir; fakat bilimde çok belirli bir anlamı vardır. bilim der ki: "matematiksel denklemlerle tamamı tarif edilmiş bir sistem, herhangi bir dış müdahale olmaksızın, 'öngörülemez olmak'tan daha fazlasına muktedirdir. kaos, içinde hiç tesadüfi bir şey olmayan, çok ama çok basit, hakkında her şeyi bildiğimiz, tamamen determinist denklem kuralları, tümüyle tahmin edilemez çıktılara sahip olabilir."

kaos, bilimde hiç mi hiç hoş karşılanmayan keşiflerden birisidir. bilim camiasını bununla yüzleşmeye zorlayan adam edward lorenz adındaki bir amerikalı meteorologdur. 1960'ların başlarında, hava tahmini yapmasına yardım edebilecek matematiksel denklemler bulmaya uğraştı. fakat yanılmıştı. lorenz, mevcut hava hareketlerini tanımlamak için basit görünen matematiksel denklemleri yazdığında, denklemler kendilerinden bekleneni yapmadılar. esasında, belirli şartlar altında, dişlilerin başlama noktasındaki en küçük pozisyon farkı, ölçülemeyecek kadar küçük bir fark, kolun her bir dönüşünde giderek büyüyebilir. süreçteki her bir adımla, sistem gidiyor olduğunu düşündüğünüz yerden giderek daha fazla uzaklaşacaktır. lorenz etkileyici bir demecindeki şu radikal fikrini hep korudu: "bir kelebeğin brezilya'da bir kanat çırpışı, teksas'ta bir kasırgayı tetikler mi?" kudretli ve unutulmaz bir imajdı ve birkaç ay içinde dilimize yeni bir terim girdi: "kelebek etkisi". ve kelebek etkisi, bütün kaotik sistemlerin ayırıcı damgası, her yerde dönüşüm başlattı.

yüzyılların bilimsel katılığı birkaç yıl içinde çözüldü. saat gibi işleyen evren gerçeği yalnızca bir ilüzyona dönüştü. çünkü kaos her yerdedir. görünen o ki, öngörülemezlik içinde yaşadığımız dünyayla her yönden sıkıca bağlıdır. küresel iklim birkaç yıl içinde dramatik biçimde değişebilir. borsa ansızın çökebilir. bir gecede gezegen yüzeyinden silinebiliriz ve hiç kimsenin bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur.

bilim insanları, doğal dünyanın; derin, temelden öngörülemez olabileceğini keşfettiler. fakat, onu öngörülemez yapan aynı nedenler, onun ayrıca örüntü ve yapılar yaratmasına imkan veriyordu. düzen ve kaos. görünen o ki, bu ikisi şimdiye kadar tasavvur edebildiğimizden çok daha derinden bağlantılı.

benoit mandelbrot sıradan bir insan değildi. alan turing gibi, mandelbrot'un da doğanın gizli örüntülerini görmekte doğuştan kabiliyeti vardı. geri kalanımızın anarşi gördüğü yerde o kurallar görebilirdi. herkesin sadece biçimsiz bir yığın gördüğü yerde o, şekil ve yapıları görebiliyordu. mandelbrot'un ömür boyu arayışı, gerçek dünyanın kaba ve düzensiz şekillerine basit bir matematiksel temel bulmaktı.

mandelbrot, doğadaki bütün değişik şekilleri tanımlayan benzersiz bir şey olup olmadığını sordu. bulutların kabarık yüzeyleri, ağaçların dalları, nehirlerin kolları, girintili çıkıntılı kıyı hatları, ortak matematiksel bir özellik taşıyor mu? evet, taşıyor. doğal dünyanın neredeyse tüm şekillerinin altında yatan, "öz-benzerlik" olarak bilinen matematiksel bir ilkedir. bu, giderek daha küçük ölçeğine indikçe, aynı şeklin hep kendi kendini tekrarladığı her şeyi tarif eder. güzel örneklerden biri ağaçların dallarıdır. küçük ölçeklere gidildikçe bu basit süreci tekrarlamak suretiyle hep çatallanırlar. aynı dallanma prensibi akciğerlerimizin yapısında, bütün vücudumuza dağılan damar yollarımızda vardır. bu, nehirler daha küçük akarsulara nasıl bölünür, onu bile açıklar. ve doğa, her türlü şekli bu yolla tekrar edebilir.

mandelbrot öz-benzerliğin tamamen yeni bir tür geometrinin temelini oluşturduğunu fark etti. ona bir isim bile verdi: "fraktal". mandelbrot kümesi. "tanrı'nın baş parmak izi" olarak adlandırılıyor. tıpkı ağaç veya brokoli gibi resmi daha yakından etüt ettikçe daha fazla ayrıntı görüyorsunuz. kümenin içindeki her şekil sonsuz sayıda daha küçük şekiller içerir. mandelbrot'un bebeği sonsuza dek devam eder. yine de tüm bu karmaşıklık sadece tek bir basit denklemden kaynaklanmaktadır: z=z^2+c. bu denklemin çok önemli bir özelliği vardır: kendini geri-besler. bir video döngüsü gibi, her çıktı, bir sonraki için girdidir. bu geri besleme, olağanüstü basit bir matematiksel denklemin sonsuz karmaşıklığın resmini üretebileceği anlamına gelir.

doğal dünya hakikaten de büyük, çiçekli ve uğultulu bir karmaşadır. garip şekiller ve lekelerin bir karmaşası. karmaşık sistemler, basit kurallar üzerinde yükselebilirler. büyük ifşaat işte budur. ve bu, hayranlık uyandırıcı bir fikirdir. evrenin tüm karmaşıklığı, bütün o sonsuz zenginlik, sürekli tekrar eden, akılsız, basit kurallardan çıkar. bu süreç güçlü olduğu kadar özünde öngörülemezdir de.

bu fikir hakkında insanları rahatsız eden şeylerden biri, kendiliğinden model oluşumuyla, şu ya da bu şekilde bir yaratıcının zorunlu olmamasıdır. tasarım, aktif müdahaleci bir tasarımcıyı zorunlu kılmaz. dizayn zaten evrenin kendisinin ayrılmaz bir parçasıdır. fakat belki gerçekten zeki bir tasarımcının yapacağı şey; evrene dev bir simülasyon tarzında muamele etmek, başlangıç koşulunu kurup bütün her şeyin tüm harikaları ve güzellikleriyle kendiliğinden olmasına izin vermektir.

george orwell: özgürlük, iki kere ikinin dört olduğunu söyleyebilmekle başlar.

28.10.11

bakmak aşktır

ilhan berk


kal böyle aşkım, kal böyle
ve yalnız
bana bak
bakmak aşktır

"soyundum işte sana yol olsun diye
böyle çırılçıplak böyle et ete
bırak gezinsin üstünde soluğum

saydamdır aşk, o naif şeytan
gözlerin, çıplak memelerin, dudakların
böyle işte böyle gel gir yatağıma
ve öp sonra da
durmadan bir daha, bir daha öp beni
böyle uzun bir yolculuk ister aşk
ve çek sonra da, daha bir kendine beni
çek ki
bileyim benim olduğunu
böyle işte böyle kasık kasığa

27.10.11

moritz schlick

david edmonds / john eidinow

21 haziran 1936 sabahı dokuza doğru moritz schlick, prinz eugen strasse'nin başında belvedere palace'ın geniş fransız tarzı bahçelerine bakan apartmanından çıktı, viyana'nın merkezine doğru yokuş aşağı ağır ağır inen tramvay d'ye bindi ve temel bilimler felsefesi bölümündeki kürsüsüne gitmek için viyana üniversitesi'ne yaptığı her zamanki 15 dakikalık yolculuğuna başladı. heybetli ana girişe çıkan taş basamaklara birkaç metre kala tramvaydan indi, demir kapıdan ve uzun, loş ana holden aceleyle geçti; sağa, hukuk ve felsefe bölümlerine çıkan merdivenlere saptı. 54 yaşındaki profesör, doğa felsefesi hakkındaki derse geç kalmıştı; derste nedensellik ve belirlenimcilik, insanların özgür iradesi olup olmadığı gibi konuları tekrar işleyecekti.

schlick coşkulu bir konuşmacı olmaktan çok uzaktı -zorlukla duyulan, monoton bir sesle konuşurdu- ama dersleri hep kalabalık olurdu. öğrenciler, düşüncelerinin netliğini ve bilimden mantığa, etiğe kadar uzanan ilgi alanlarının çokluğunu takdir ederlerdi. kır saçları ve yeleğiyle, ağırbaşlı ve otoriter bir görünümü vardı ve gençler tarafından -nezaketi ve sıcakkanlılığıyla- çok sevilirdi. mantıkçı pozitivizm doktrinlerini felsefenin hakim gücü haline getiren filozoflar ve bilim adamlarından oluşan viyana çevresinin kurucusu ve fikir babası olarak akademide de büyük ağırlığı vardı. daha da önemlisi ludwig wittgenstein'ı felsefeye döndüren kişi olarak biliniyordu.

o derse yetişmek için hızla yürürken, merdivenlerde pek sevmediği biri, eski bir doktora öğrencisi johann -ya da hans- nelböck onu bekliyordu. nelböck, schlick'i tehdit ettiği için iki kere psikiyatri koğuşunda yatmış ve kendisine paranoyak şizofren teşhisi konmuştu. eski danışmanına karşı bu saplantısı kısmen aşık olduğu sylvia borowicka adlı bir öğrenciden kaynaklanıyordu. kendisi de asabi ve dengesiz biri olan borowicka, nelböck'ün bütün teşebbüslerini reddetmiş ve temel bilimler profesörüne karşı duyduğu romantik hisleri dile getirerek nelböck'e göre anlaşılmaz bir muhakeme hatası yapmıştı. amerikalı bir karısı ve iki çocuğu olan schlick'in, borowicka'nın bu hislerine karşılık verip vermediği bilinmiyor. zaten önemi de yok; zira nelböck'ün çılgınca hayallerinde ikisi iğrenç bir ilişki yaşıyorlardı.

ayrıca nelböck profesörün kendisine verdiği tek zararın bu olmadığına inanıyordu. klinikte gözetim altında tutulduğu dönemlerin ardından nelböck iş aramaya başlamış; ancak hüsrana uğramıştı. özellikle de bir iş başvurusunun reddedilmesi içine işlemişti. bir yetişkin-eğitim merkezinde felsefe öğretmeni olması, gizli tutmaya çalıştığı akıl hastalığının ortaya çıkmasıyla kabul edilmemişti. nelböck bu yüzden de schlick'i suçluyordu; çünkü ilk olarak onun şikayetleri yüzünden akıl hastanesine yatması gerekmişti.

bazen ders sırasında -önermelerin ya da gerçeğin doğasının analizini yaparken- schlick başını notlarından kaldırır, öğrenciler arasından kendine bakan nelböck'ün sıska, gözlüklü yüzüyle karşılaşırdı. prinz-eugen strasse'deki evlerinde de huzur kalmamıştı; telefonu açtığında hakaretlerle, kötü tehditlerle karşılaşıyordu.

genelde çok sakin olan profesör korkmaya başlamıştı -arkadaşlarıyla meslektaşlarına bunu itiraf ediyordu. polise haber verip bir koruma aldı. ama bir müddet sonra tehditler sonuçsuz kalınca korumanın askıya alınmasına karar verildi ve schlick polisle bütün temasını kaybetti. "korkarım" demişti bir meslektaşına, "esas benim deli olduğumu düşünmeye başladılar."

saat 9.15'te schlick felsefe bölümüne çıkan merdivenin sahanlığına geldiğinde nelböck otomatik bir tabanca çıkarıp çok yakından dört el ateş etti. schlick'in bacağına saplanan dördüncü kurşun gereksizdi; üçüncü kurşun mideyi ve bağırsakları parçalamış, ilk iki kurşun kalbine isabet etmişti. profesör dr. moritz schlick o anda öldü. bugün olay yeri pirinç bir levhayla işaretlenmiştir.

25.10.11

hayat ve insan

murathan mungan

hayat kısa olabilir; ama anlar sonsuzdur.

bazı sırlar bilinmezlikleriyle kalırlar. kimi durumlarda yaşamı olduğu gibi kabullenmek gerekir. her insanın ömründe, kendinden önceki insanların anlamadıklarını anlamanın mutluluğu ve anlaşılmasını kendinden sonraki insanlara devredecekleri bilinmezliklerin kederi vardı. biz her ne kadar öyle sansak da, yaşam günün birinde birilerinin çıkıp tek tek çözeceği sırların bir toplamı değildi. bütün sırları çözüldüğünde anlaşılıp kapağı kapatılacak okunmuş bir kitap değildi yaşam; yarım kalmış bilmeceleri, hiçbir zaman açıklığa kavuşmamış muammaları, çözülemeyen sırları ve olanca karmaşasıyla da yaşamdı. bir planı varsa da bunlar bizim zihnimizin anlayamayacağı, algılayamayacağı bağlantılar bütünlüğüne ve aklımızın kavrayamayacağı bir iç tutarlılığa sahipti. anlamaya çalışmaktan vazgeçmeden yaşamı kabullenmek; belki de asıl başarılması gereken budur.

insan doğası çok karmaşıktır; bazı acılar kalıcı olmak ister örneğin. bazı şeyler çimenlerin büyüyüşü gibidir; herkesin gözünün önünde olduğu halde kimse fark etmez. hayat dediğimiz şey, çoğu kez pazarlığın inceliklerini bilmektir.

hayatta kimsenin görmek istemediği kadar çok acı vardır. siz yalnızca seçtiklerinizi fark edersiniz.

hayatın sıradan rastlantıları bazen kaderin yerine karar verir.

bir insan yaşamı boyunca en eski anısını arar.

hayatta her şeyin bir rüya gibi olmasında, her şeyin bir oyun gibi görülmesinde yabana atılmayacak bir gerçeklik payı olduğunu kabul etmek gerekiyor. insan hayatı hayal ile hakikat arasında kestirme yollar aramakla geçiyor.

insanın hayatta en önemli sorunu, ne istediğini bilmemesidir.

gençken, insanın kendisini ölümsüz hissetmesi daha kolaydır. beden ilerledikçe zamanı keşfeder insan. hevesler söner, yaşam yavanlaşır. ölümün yakın komşu olduğunu anlar insan.

insan ne yaşarsa yaşasın, sonunda her şey bir gün batımına bakıyor.

hayat kolay olduğunda bile zordur çocuğum. hayatın kendisi zordur; onu güzelleştiren şey, onun üzerine düşünmektir yalnızca. hayat boştur! herkesin her zaman dediği gibi boş! onu dolduran anlamdır yalnızca. bizim ona verdiğimiz çeşitli anlamlar. bazıları hayat anlamından boşaldığında, onun gerçek yüzünü gördüğünü sanır; hayatın görülecek bir yüzü bile yoktur oysa. o kadar boştur işte hayat; sen bir an önce onu kendi anlamlarınla doldurup güzelleştirmeye bak! ömrünü ancak böyle hayat yapabilirsin.

"hayat zordur da, insan kolay mıdır peki?" diyeceksin. ne gezer? en işe yaramaz insanın bile kendini tüketmesi zaman alır.

kendi hayatımız ne zaman kendimiz için bile bir eğretileme haline gelir? içinde yaşadığımızı ne zaman karşımıza alıp bakmaya; hatta için için onu yazmaya başlarız?

hoca efendi

cevdet kudret

sınıfta çocuklar 2 bölüme ayrılmıştı. bir bölümü kapı yanındaki sıralarda oturuyordu. bunlar yoksul çocuklarıydı. üstleri başları o kadar iyi değildi. hatta kimisinin ayağında ayakkabı bile yoktu, okula takunya ile gelip gidiyorlardı. bunlar, başlarını kitaptan kaldırmamak, durmadan çalışmak, yazmaya çalışmak ve hiçbir zaman gülmemek cezası altında bulunan çocuklardı.

öbür bölümü, zengin çocuklarıydı. onlar pencere yanındaki sıralarda otururlardı. içlerinde, babası "paşa" olan bile vardı. hepsinin de ailesi çok meraklıydı. çocuğu okula daha ilk teslim ettikleri gün, "kuzum hoca efendi, oğlumuzu temiz-pak çocukların yanına oturtun" diye tembih ederlerdi. bunlar okula arabayla ya da bir uşakla gidip gelirlerdi. üstleri başları çok temizdi.

hoca efendinin kapı tarafındaki elinde bir değnek vardı. pencere yanındakiler bir yaramazlık yapacak olursa, "kulağınızı çekerim haaa!" derdi; kapı yanındakiler bir şey yaparsa böyle bir ihtarda bulunmadan sopayı indirirdi.

pencere tarafındakiler hiç dayak yemezdi. niçin dayak yemediklerini anlayacak yaşta olmadıkları için de, yaramazların hep kapı tarafına toplandığını sanırlardı.

şevket, kapı yanındakilerin olduğu kadar bütün sınıfın da en yaramaz öğrencisiydi. hoca arkasını döner dönmez yapmadığı maskaralık kalmazdı. sonra, işlediği kabahati başkalarının üstüne atmayı da bilirdi. yakalandığı zamanlarda da pek hırpalanmazdı. her hafta hoca efendiye en güzel değnekleri o getiriyordu. şevket'in cezasını hep başkaları çekiyor ve hoca efendiye göre, şevket de onları seyrederek ibret alıyordu. hoca birisini dövmeye başladığı zaman, o da -çocuğu sanki kendisi dövüyormuş gibi- hocayla birlikte kolunu kaldırıp indirirdi. bir gün yine böyle kolunu kaldırıp indirirken eli mürekkep şişesine çarptı, şişe hocaya doğru fırladı, hoca efendinin cübbesi masmavi oldu. şevket bir anda bütün ayrıcalıklarını kaybetti. getirdiği değneklerin iki tanesi sırtında kırıldı, üçüncüsü çok sağlam olduğu için kıvrıldı; ama kırılmadı. şevket, bahçesindeki ağaçların sağlamlığı ile övünebilirdi doğrusu.

şevket ertesi gün okula gelmedi. daha ertesi gün bonjorlu,* bastonlu, fesi kalıplı bir adamla birlikte geldi. çocuk sınıfa, adam müdürün odasına girdi. biraz sonra da hoca efendiyi müdür odasına çağırdılar. adam kim olduğunu söylemek gereğini bile duymuyordu; işin tuhafı, bunu sormak müdürün de aklına gelmiyordu. bir insanın böyle selam vermeden içeri girmesi, kalıplı fesini biraz yana eğmesi, konuşurken böyle ağır ağır ve hecelerin üstüne basa basa söz söylemesi için o kimsenin mutlaka büyük bir adam olması gerekti. hoca içeriye girdiği zaman adam onu sanki hiç görmedi. iki eliyle arkasında tuttuğu bastona kıçını dayadı, gözlerini biraz tavana doğru kaldırdı ve hocaya ancak müdür aracılığıyla seslendi, verilen cevapları da gene o yolla dinledi:

adam: "hoca efendiye şunu sormanızı istiyorum: şevket benim sütannemin torunudur. bunun böyle olduğunu hoca efendi bilmiyor muydu acaba?"

müdür: "şevket, beyefendi hazretlerinin sütannesinin torunudur. bunun böyle olduğunu bilmiyor muydunuz acaba?"

hoca: "bilmiyordum efendim."

müdür: "bilmiyormuş efendim."

adam: "niçin öğrenmemiş?"

müdür: "niçin öğrenmemişsiniz?

hoca: "kusur ettim efendim."

müdür: "kusur etmiş efendim."

adam: "hoca efendi, kendisine teslim edilen çocukları acaba hangi sıfat ve yetkiyle dövüyor?"

müdür: "size teslim edilen çocukları hangi sıfat ve yetkiyle dövüyorsunuz, hoca efendi?"

hoca: "hoca olmak sıfatıyla."

müdür: "hoca olmak sıfatıyla dövüyormuş efendim."

adam: "hoca efendinin yüksek kişilerden birisiyle yakınlığı var mıdır acaba?"

müdür: "yüksek kişilerden birisiyle yakınlığınız var mıdır acaba?"

hoca: "yoktur efendim."

müdür: "yokmuş efendim."

adam: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmış?"

müdür: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmışsınız?"

hoca: "allah'a güvenerek yaptım."

müdür: "allah'a güvenerek yapmış efendim."

adam: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor muymuş?"

müdür: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor musunuz?"

hoca: "evet efendim."

müdür: "evet efendim."

adam: "hoca efendinin hemen işten çıkarılmasını dilerim. son sözüm işte budur!"

adam başka bir şey söyleme gereğini duymadan kapıyı vurdu, gitti. çıkarken fesi biraz daha yana eğilmiş, bastonu sanki biraz daha kalınlaşmıştı. daha doğrusu, müdürün gözüne öyle görünmüştü.

hoca sınıfa girdiği zaman, çocuklar yaşlarının üstünde bir zeka ile onun yüzüne bakıyorlardı. o ise, renginin sararmış olmasına karşın, yüzünün her iki yanı ile gülmeye çalışıyor ve gözleriyle, sınıfın ta köşesine saklanmış olan şevket'i arıyordu. gördü. ona, yeni bir değnek getirdiği zamanki tatlı sesiyle:

"şevket, buraya gel." dedi.

bütün sınıf, "ne olacak?" diye merakla bekliyordu. hoca efendi, yanına çekinerek gelen çocuğu elinden tuttu, götürdü, pencere yanındaki boş sıralardan birine oturttu:

"ben" dedi, "büyük bir yanlışlık yapmışım; senin asıl yerin burasıymış çocuğum."

sonra hepsinin yüzüne alabildiğine tatlı bir gülüşle baktı. hayatında ilk defa yüzünün her iki yanı da birbirine benzemişti. sonra çıktı, gitti.

hoca efendi, o günden sonra okula bir daha gelmedi.