30.6.17

uzun lafın kısası

epiktetos: insan isterse karga bile mutluluk getirir.

alice munro: insanlar ne zaman, "söylemek istemezdim" deseler, aslında söylemeye can atıyorlardır.

jack london: acı en iyi öğretmendir.

balzac: yasalar; büyüklerin, zenginlerin işlerine engel olmaz; tam tersine, korunması gereken küçüklerin yakasına yapışır.

gerard de nerval: en akıllı ve sakıngan insan bile, görünüşe kapılarak aldanır.

mary wollstonecraft: dünyada yoksunluğunu çektiğimiz şey hayırseverlik değil, adalettir.

karl marx: sahip olduklarınız ne kadar çoksa, siz o kadar azsınız.

alessandro manzoni: bu dünyanın sunmuş olduğu nimetlerden biri de, insanların birbirini tanımadan karşılıklı kin güdebilmeleridir.

octavio paz: okumak, insanın kendine giden, aklının ucundan geçmeyen yollar bulmasıdır.

stendhal: neler yapabilirmişim, bir ben bilirim. başkaları ise, çok çok, "belki yapardı" diye düşünür, o kadar.

robert owen: en iyi yönetilen devlet, en iyi ulusal eğitim sistemine sahip olan devlettir.

charles baudelaire: her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam. kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır.

29.6.17

nadja

andre breton

ilk günden son güne dek nadja'yı özgür bir deha, havadaki ruhlardan biriymiş gibi gördüm, ki o ruhları ancak bazı büyü uygulamalarıyla kendine anlık da olsa bağlayabilir insan; ancak boyunduruk altına almak olacak şey değildir.

bir zamanlar bana ahmakça, karanlık, heyecan verici bir öykü anlatmışlardı:

adamın biri günün birinde bir otele gelir ve bir oda istediğini söyler. kendisine 35 numara verilir. birkaç dakika sonra adam aşağı iner ve anahtarını otelciye verirken: bağışlayın beni, der, kafa kalmadı bende. izin verirseniz eğer, otele her gelişimde, ismimi söyleyeceğim size: mösyö delouit ve her gelişimde odamın numarasını tekrarlayacaksınız bana. -peki efendim. çok kısa bir süre sonra geri döner, otelcinin oda kapısını aralar: "mösyö delouit." -no. 35-. "teşekkür ederim." bir dakika sonra, sarsım sarsım sarsılan, insandan başka her şeye benzeyen bir adam, giysileri çamura bulanmış, yüzü gözü kan revan içinde, otelciye başvurur: "mösyö delouit." - ne, mösyö delouit mi? bırakın şakayı. az önce yukarı çıktı kendisi-. "bağışlayın, delouit benim. pencereden düştüm az önce. odamın numarası lütfen."

seni henüz şöylesine tanıdığım zamanlar, sana anlatma isteğine kapıldığım öykü buydu. sen ki anımsamayacak halde olan; ancak bir rastlantı eseri bu kitabın başlangıcından haberi olan ve öylesine tam sırasında ve öylesine kararlı bir şekilde söze girmiş olan.. 

kuşkusuz kitabın "bir kapının kanatları gibi apaçık" olmasını istediğimi bana hatırlatmak içindi bu, benimse bu kapıdan senden başkasının girdiğini görmek istemediğimi hatırlatmak içindi. sadece senin girdiğini, senin çıktığını görecektim.

sen ki tüm bu anlattıklarım içinde, "les aubes"a doğru kalkmış elinin üzerine birazcık yağmur düşmüştü. sen ki, aşk üzerine o saçma ve kısaltılamaz cümleyi yazdığım için pişman etmiştin beni, "her türlü sınava açık haliyle" tek aşk. sen ki, beni tüm dinleyenler için, bir kendilik olmamalıydın, bir kadın olmalıydın, sen ki bir kadın olarak, bir kimera olman için, bana yapılan ve yapılmakta olan baskıya rağmen bir hiçtin. sen ki tüm yaptıklarını hayran olunacak biçimde yapar ve bunun görkemli nedenleri, benim için akılsızlığa, deliliğe hiç bulaşmadan, bir yıldırım gibi ölümcül bir biçimde ışıldar ve düşerdi. sen en canlı varlık, sende hiç sınanmamış olanın gücünü tüm keskinliğiyle hissetmem için yolumun üzerine konulmuş olan sen.. kötülüğü sadece kulaktan duymuş olan sen. elbette ideal bir güzelliğe sahip olan sen. her şeyin günün ışımasına indirgediği ve belki de bu nedenle bir daha hiç göremeyeceğim sen..

kendi kendimde bildiğim bu deha aşkını ne yapayım sensiz? onun adına, şurada burada birkaç tanışıklık arayışına girmekten başka bir şey yapamadığım aşkı? dehanın nerede olduğunu bilmekle övünüyorum, neyin nesi bir şey olduğunu bilmekle övünüyorum ve onu diğer büyük coşkularla bağdaşmaya açık görüyorum. dehana körü körüne inanıyorum. eğer şaşırtırsa seni, bu sözcüğü geri alıyorum ama, üzülerek.. o zaman da onu tümüyle nefretliyorum.

deha.. bana bu işaret, bu yıldız altında görünen ve senin yanı başında, sahip olmaktan çıktığım birkaç olası müdahaleciden, daha fazla ne bekleyebilirdim! benim için en yakın biçimlerle özdeşleştin sen ama isteyerek değil, önsezimin birçok imgesiyle de özdeşleştin. nadja bu sonunculardandı, onu benden saklamış olman kadar mükemmel ne olabilir! bütün bildiğim bu kişi özdeşleşmesinin sende bitmiş olmasıydı; çünkü seninle özdeşleşebilecek hiçbir şey yok ve benim için de bu muamma zinciri, senin önünde ebediyen son bulacaktı.

bir muamma değilsin sen benim için. muammaya bana sonsuza dek yüz çevirten sensin. var olduğuna ve var olmayı tek sen bildiğine göre bu kitabın varlığı pek gerekli değildi belki de. onun hakkında başka türlü bir karar verebileceğimi sandım, seni tanımadan önce onu bağlamak istediğim sonucun anısına yapmak istedim bunu. ve yaşantımda birdenbire belirişin, gözümde boş bir iş olmaktan kurtardı onu. bu sonuç gerçek anlamını ve tüm gücünü ancak senin aracılığınla buluyor. zaman zaman bana gülümsediğin gibi, o gözyaşlarından oluşmuş çalıların arkasından gülümsediğin gibi, bana gülümsüyor o. 

"gene aşk bu" diyordun ve daha adaletsiz biçimde şöyle dediğin de oldu: "ya hep ya hiç." bu formülle hiç çelişkiye düşmeyeceğim; kendi kendisine karşı dünyanın savunmasını üzerine alan tutkunun silahı da bu formüldür zaten. fazla fazla, onu bu "hep"in niteliği konusunda sorgulayacağım ve bu konuda, tutku olduğu için, benim sesimi duymayacak halde mi olması gerekirdi diye soracağım. kurbanı olsam bile, onun değişik devinimleri -ağzımdan sözümü çekip alma gücüne sahip olsalar da olmasalar da, var olma hakkımı elimden almaya güçleri yetse de yetmese de- onu tanıma gururundan tümüyle nasıl çekip koparırlardı beni, onun, sadece onun önünde kendime reva gördüğüm aşağılanmadan nasıl çekip koparırlardı?

en gizemli, en katı kararları yüzünden kınamayacağım onu. dünyanın gidişini durdurmayı, kendine verdiği bilmem hangi hayali güç nedeniyle, dünyayı durdurmayı istemek demek olur bu. şu demek olur: "herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır." (hegel)

güzellik karşısında, gerekli olarak belli bir tavır çıkar bundan; burada ancak tutkusal ereklerle ele alındığı açıktır onun. kesinkes, durağan, yani "taşlaşmış düşünün içinde" sıkışıp kalmış bir halde değildir; insanoğlu için, odalıkların gölgesinde, tek bir günü kapsadığı iddiasında olan şu trajedilerin ta diplerinde bir yerde yitip gitmiş, hani neredeyse daha az devingen, yani arkasından, dörtnala, dur duraksız bir koşunun gelmemezlik edemeyeceği şu doludizgin gidişe tabidir; bir başka deyişle, bir kar tanesinden daha şaşkın, daha kararlı, sıkılıp boğulacağı korkusuyla hiç kucaklatmak istemezcesine kendini..

ne devingen ne durağan, seni nasıl gördüysem onu da aynen öyle gördüğüm güzellik.. vakti saati geldiğinde ve belirli bir zaman içinde, görmüş olduğumu gördüğüm gibi, umuyorum, tüm yüreğimle umuyorum gibi geliyor ki, seninle uyum halinde olduğumu söyletecektir o. lyon garında, dur duraksız, olduğu yerde hoplayıp zıplayan, yerinde duramayan bir tren gibidir o; bilirim ki hiçbir zaman terk etmeyecektir garı, terk etmemiştir de. birtakım sarsıntılardan, silkintilerden oluşmuştur, çoğu hiç önemli olmayan sarsıntılardan, ancak bir sarsıntıyı, kimin bir sarsıntısı varsa, denizlemeyle görevli olduklarını bildiğimiz.. o ki, kendime veremeyeceğim tüm önem ondadır.

us, sahip olmadığı hakları oradan buradan alır, mal eder kendine. güzellik, ne devingen ne durağan güzellik. bir sismograf gibi güzel olan insan yüreği. sessizlik krallığı.. kendimle ilgili haberleri almama bir sabah gazetesi yeter de artar bile.
"sizinkinin başlangıcı olan, nefesimin tükenişiyle birlikte. istemiş olsanız, sizin için hiçbir şey olmazdım ben; ya da sadece bir iz. aslanın pençesi bağın göğsünü sıkıyor. pembe daha iyidir karadan ama ikisi uyumludurlar gene de. gizemin karşısında, taştan adam, anla beni. benim efendimsin sen. 
dudaklarının kıyıcığında nefes alan ya da son nefesini veren bir atomdan başka bir şey değilim ben. gözyaşlarıyla ıslanan bir parmağımla huzura dokunmak istiyorum. 
kömür topaklarıyla dolu bir deliğin karanlığında bir sarkaç gibi sallanan bu terazi de neyin nesi? düşüncelerini ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamak. her şeyi biliyordum, gözyaşlarımın ırmaklarında o denli bir şeyler okumaya çalıştım ki.."
güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

28.6.17

kral ve filozof

kral antigonos filozof zenon'u selamlar,

talih ve ün bakımından senin yaşamının önünde olduğumu düşünüyorum; ama akıl ve eğitim bakımından, sanırım, senin kazandığın eksiksiz mutluluğun gerisindeyim. bu yüzden, isteğimi geri çevirmeyeceğine inanarak, seni yanıma çağırmaya karar verdim. sen de, ne olursa olsun, bir tek benim değil, toplu olarak bütün makedonyalıların eğiticisi olacağını göz önünde tutarak, elinden geleni yap. çünkü makedonya'nın yöneticisini eğitip erdeme yönelten kişinin uyruklara adam olmayı öğreteceği ortadadır. nitekim, yönetici nasılsa, uyruklar da çoğunlukla öyle olurlar.

zenon kral antigonos'u esenler,

töreleri bozacak türden avam bir eğitimle değil de, gerçek ve yararlı eğitimle ilgili olduğun sürece, sendeki bu öğrenme aşkını beğeniyorum. felsefeye karşı büyük heves duyan ve birtakım gençlerin ruhunu gevşeten o herkesin övdüğü zevkten uzak duran kişi, belli ki, yalnız yaratılışça değil, kendi seçimiyle de soyluluğa eğilimli bir insandır. soylu bir yaratılışın, ılımlı bir çalışmanın yanında seve seve öğreten bir hoca ile erdeme tam anlamıyla ulaşması kolay olur.

bana gelince, yaşlılık yüzünden bedence zayıf düştüm. nitekim seksen yaşındayım; bu yüzden senin yanına gelemem. ama sana kendi çalışma arkadaşlarımdan bazılarını gönderiyorum. bunlar benden ruhça aşağı değiller; ama bedence üstünler. onlarla birlikte olursan, eksiksiz mutluluğu yakalayanların üstünde yükseleceksin.

via diogenes laertios

27.6.17

aşk

lamartine

gerçek aşk hayatın olgun meyvesidir. on sekiz yaşında onu tanıyamazsınız, hayal edersiniz. bitkiler aleminde, meyve oluşurken yapraklar dökülür; belki insanlar aleminde de aynıdır.

insan boşluğa ne kadar bakarsa baksın, onu ne kadar kucaklarsa kucaklasın, doğa onun için ruhunu içine kattığı iki üç noktadan ibarettir. sizi seven kalbi hayatınızdan çıkarın, geriye ne kalır?

doğada da durum aynıdır. düşüncenizdeki, hayalinizdeki kenti, evi silin doğadan, bakışınızın ne huzur bulabileceği ne de dibini görebileceği parlak bir boşluk kalır yalnızca. bunun ardından yaradılışın en yüce sahnelerinin gezginler tarafından değişik görülmesine şaşırılır mı?

herkes kendi bakış açısını taşır yanında. ruhun üzerindeki bir bulut yeryüzünü ufuktaki bir buluttan daha fazla kaplar ve soldurur. manzara izleyenin gözündedir.

bir gün seversen sen de göreceksin ki hepsinin söndüğünü sandığımızda bile ruhumuzun derinliklerinde bir kıvılcım yanmaya devam eder.

insan kalbinde, tesadüfen ama saygıyla çınlatılan birkaç basit nota koca bir yüzyılı ağlatmaya, hatta aşk kadar popüler, duygular kadar cana yakın olmasına yeterlidir.

sanatta yücelik yorucu, güzellik kandırıcıdır; yalnızca dokunaklı olan yanılgıya düşürmez. duygulandırmayı, etkilemeyi bilen her şeyi bilendir. bir damla gözyaşında, dünyanın bütün müzelerindekinden ve bütün kütüphanelerindekinden daha çok yetenek vardır.

insan, meyvesini düşürmek için sallanan bir ağaç gibidir: gözyaşını dökmeden sarsamazsınız insanı.

yanlış yaşamak

henry david thoreau

"ye, iç ve aşkla eğlen; geri kalan her şey boş."*

nice zavallı ölümsüz ruh gördüm; kocaman tahıl ambarlarını, augeas'ınkine benzer hiç temizlenmemiş ahırları, onlarca dönüm arazisi, çiftlikleri, ekini, otlakları ve ağaçlıkları sırtlanmış, hayat yokuşundan inerken yüklerinin altında ezilip bunalıyorlar! yığınla mirasın yükünü sırtlamak gibi bir dertleri olmayan kısmetsizlerse, yalnızca bedenlerini eğitip nefislerine hükmetmeyi iş ediniyor.

ama insanoğlu yanlış yoldadır. en değerli varlığı çok geçmeden toprağa gömülüp çürümeye bırakılır. insan sahte yazgısına aldanır; gereksinim diye bir kılıf uydurarak, eski bir kitapta söylendiği gibi, güvelerin ve pasın çürüteceği ve hırsızların girip talan edeceği servetler biriktirmeye çalışır. bu ahmakça bir yaşamdır. eğer daha önce öğrenmezse, mutlaka öğrenecek yolun sonuna geldiğinde.

çoğu insan, bu görece özgür ülkede bile, yalnızca bilgisizlik ve yanlış algılama nedeniyle, sahte yaşam kaygıları ve gereksiz harcadıkları fazladan emekle öyle kuşatılmış ki, erişemiyorlar yaşam ağacının olgun meyvelerine. ırgat gibi çalışmaktan, öyle hantallaşmış ve titrek ki elleri, dalından toplayamıyorlar meyveleri. çalışan insan o kadar meşgul ki, gün geçtikçe içinde yaşadığı ortama daha bir yabancılaşıyor, ötekilerle insanca ilişkilerini devam ettirmeye gücü yetmiyor. yoksa pazarda emeğinin değeri düşüyor. bir makine gibi yalnızca ve durmaksızın çalışıyor. çalışırken öyle çok kullanmak zorunda kalıyor ki bilgisini, gelişmesi için gerekli olsa da, nasıl aklına gelebilir bilgisizliği?

bu nedenle kendisini yargılamadan önce, ara sıra karşılıksız olarak yiyecek vermeli, giydirmeli ve iyileştirmeliyiz içtenlikle. tıpkı meyve çiçekleri gibi, yalnızca en özenli ilgiyle korunabilir insan doğasının seçkin nitelikleri. ne yazık ki biz, ne bir başkasına böyle sevecen davranırız ne de kendimize.

hepimiz biliyoruz ki, kimileriniz yoksulsunuz. güçlükle yaşıyor, sanki nefes almakta bile zorlanıyorsunuz. hiç kuşkusuz, bu satırları okuyan kimileriniz, yediğiniz bütün yemeklerin, hızla yıpranan ya da çoktan yıpranmış olan ayakkabı ve paltolarınızın parasını ödeyemiyorsunuz. bu sayfayı okurken, ödünç alınmış ya da çalınmış bir zamanı harcıyor, alacaklılarınızın bir saatini araklıyorsunuz. çalışarak geçirmeniz gereken bir saati boşa harcıyorsunuz.

bana sorarsanız, çoğunuzun ne denli zor ve sefil bir yaşam sürdüğü besbelli; çünkü görüşüm deneyimlerimle bileylendi; daima sınırlarda sürdürülen bir yaşam sizinkisi, kapmaya çalışmak işi ve borçtan kurtulma çabası.. çok çok eski bir batak bu; madeni paraları pirinçten yapılan romalıların, æs alienum, "başkasının pirinci" dedikleri; hâlâ, yaşarken, ölürken ve gömülürken kullandığınız bu "başkasının pirinçleri"; öbürlerinin, hep "ödeyeceğim" dediğiniz, yarın ödemeye söz verip bugün dünyadan göçüp gittiğiniz için ödeyemediğiniz sikkeleri..

eyalet hapishanesinin yolunu tutmamak için şekilden şekle girip yalakalık ederek göze girmeye çalışıyorsunuz. ayakkabılarını, şapkasını, paltosunu ya da arabasını size yaptırmaya ya da aldıklarını size taşıtmaya komşunuzu ikna edebilmek umuduyla, yüzünüze bir nezaket maskesi takarak ya da ince ve buğulu bir asalet atmosferi yaratarak yalan söylüyor, dalkavukluk ediyor, lehinde oy kullanıyorsunuz. ne kadar çok ya da az olduğuna ya da nereye olduğuna bakmaksızın, bir gün hasta olurum düşüncesiyle birikim yapmaya, eski bir sandığı ya da duvar alçısının arkasındaki zulayı ya da daha da güvenlisi, duvardaki bir tuğlanın içini tıka basa doldurmaya uğraşırken kendi kendinizi hasta ediyorsunuz.

kendimize ettiğimizin yanında, önemsiz kalır toplum baskısı. insanın kendisi hakkında düşündüğüdür belirleyen, daha doğrusu, belirten yazgısını.

insan yığınları, suskun bir umutsuzluk içinde yaşamlarını sürdürür. suskunluk denen şeyse kökleşmiş bir umutsuzluktur. siz umutsuz bir kentten umutsuz bir ülkeye doğru yol alıyorsunuz ve avutmak zorundasınız kendinizi, vizonların ve misk sıçanlarının babayiğitlikleriyle. basmakalıp ancak bilinçsiz bir umutsuzluk gizlidir insanoğlunun eğlenceleri ve oyunları diye adlandırılan şeylerde bile. hiçbir eğlencesi yoktur bunların, çünkü her zaman işten sonra gelir eğlence. umutsuz şeyler yapmamaktır bilgeliğin ayırt edici özelliğiyse.

çok eskilerden kalmış olsa bile, doğrulukları kanıtlanmadan güvenilemez hiçbir düşünceye ve davranış biçimine. herkesin bugüne dek gerçek olduğunu haykırdığı ya da sessizce göz yumduğu şeylerin, yarın –belki daha da yakın– sahte olduğunu, kimilerinin tarlalarına bereketli yağmuru serpiştireceğine inandığı bir bulut gibi, yalnızca bir düşünceler sisi olduğu ortaya çıkabilir. eski insanların yapamayacağını söylediği bir şeyi denersen yapabileceğini görürsün. eski düşünceler eski insanlara göredir, yeni insanlarsa yeni düşünceler üretmelidir.

gerçeklik hayal ürünü gibi görülürken, sahtelikler ve yanılgılara en anlamlı doğrular gözüyle bakılıyor. eğer insanlar yalnızca ve sürekli gerçekleri gözetseydi ve aldatılmayı hoş görmeseydi, bildiğimiz öteki şeylere kıyasla yaşam, bir peri masalı gibi ya da bin bir gece masallarındaki cümbüşler gibi olabilirdi. yalnızca kaçınılmaz olana ve var olma hakkına saygı gösterseydik müzik ve şiir caddeler boyunca yankılanabilirdi.

sakin ve mantıklı olunduğunda, yalnızca asil ve değerli şeylerin kalıcı ve mutlak varlığa sahip oldukları, küçük korkular ve aşağılık zevklerin yalnızca gerçekliğin gölgeleri olduğu algılanabilir. bu daima canlandırıcı, keyif verici ve yücelticidir. insanlar gözlerini kapatıp uyuklayarak ve görünüşle aldatılmayı kabullenerek, tamamen yanıltıcı temeller üstüne inşa edilmiş olan, basmakalıp ve alışkanlıkların yönlendirdiği bir gündelik yaşam kurup pekiştirir. çocuklar, ki onlar yaşamı oynarlar, yaşamın gerçek yasasını ve bağıntılarını yetişkinlerden, yani yaşamı yakışık alır bir şekilde yaşamakta başarısız olan, ancak deneyimleri, başka deyişle başarısızlıkları sayesinde daha akıllı olduklarını düşünenlerden daha açık bir biçimde sezinler.

sevgiden, paradan ve ünden ziyade gerçeği verin bana. yiyeceklerin servet tuttuğu, şarabın bardaklardan taştığı, dalkavukların hazır bulunduğu masalarda oturdum, içtenlik ve gerçeklik bulamadım; konukseverliğin olmadığı bu sofralardan açlık çekerek ayrıldım. konuk ağırlama ve ikram buz gibi soğuktu. bu insanları dondurmak için buza gerek yoktu. bana şarabın yıllanmışlığından ve üzüm bağının seçkinliğinden söz ettiler; bense daha seçkin bir bağı, daha eski, daha eşsiz ve daha saf bir şarabı aklımdan geçirdim. onlarda yoktu ve satın alamazlardı.

biçim, ev ve arazi ve "eğlence"nin benim gözümde hiçbir anlamı yoktu. kralı ziyaret ettim ama o beni holde bekletti ve konukseverliği yetersiz bir adam gibi davrandı. yaşadığım yerin yakınında, bir ağaç kovuğunda yaşayan bir adam vardı. davranışları gerçekten de bir krala yakışırdı. aslında onu ziyaret etsem kuşkusuz daha iyi olurdu.

hiç kimse, elbisesinde yamaları var diye gözümde daha basit ya da aşağılık değildir. ancak şundan da eminim ki çoğu zaman ilgi gören sağlıklı bir bilinç değil, modaya uygun ya da en azından temiz ve yamasız giysilerdir.

eğer uygar adamın arayışları vahşi adamınkilerden daha değerli değilse, ömrünün büyük kısmını yalnızca temel gereksinimlerini ve huzurunu elde etmeye adıyorsa, neden onun barınağı vahşi adamınkinden daha iyi olmalı ki?

yalnızca tek bir yaşam biçimi var, insanların övgüyle söz ettiği ve başarılı gördüğü. niçin bütün öteki yaşam biçimlerini elimizle itip birini abartıyoruz ki?

günümüzde evlerimiz mobilyalarla tıka basa doldurulup kirletiliyor. iyi bir ev hanımı büyük kısmını süpürüp çöp çukuruna atardı ve sabah yapılması gereken işini tamamlamış olurdu.

kadife minder üstüne balık istifi dizilmektense, tek başıma balkabağının üstünde oturmayı isterim. gezinti treninin süslü püslü vagonunda yol boyunca sıtma havasını içime çekerek cennete gitmektense, yeryüzünde havadar bir öküz arabası sürmeyi yeğlerim.

ne zamana kadar sütunlu verandalarımızda oturup herhangi bir işin geçersiz kılabileceği boş ve köhnemiş erdemler için yaşayacağız? sanki bir insan güne çilekeş başlamalı ve patateslerini çapalaması için bir adam tutmalıymış ve öğleden sonra da önceden planlanmış dini ritüellerin alçak gönüllülüğünü ve iyi yüreklilikle yardım yapmayı sürdürmeliymiş gibi!

yaşamdaki çoğu lüks ve birçok sözde rahatlık yalnızca kaçınılmaz olmamakla kalmıyor, insanoğlunun yükselişine de gizli engeller oluşturuyor. lüks ve rahatlığa gelince, en bilgeler daima yoksullardan daha basit ve yalın bir şekilde yaşamıştır.

kadim filozoflar öyle bir sınıf oluşturuyordu ki, dış zenginlikler bakımından onlardan daha yoksulu, iç zenginlikler bakımındansa onlardan daha zengini yoktu.

filozof olmak ne zekice fikirlere sahip olmaktır yalnızca, ne de felsefe ekolü kurmaktır. filozofluk; aklı, aklın emrettiği gibi yaşayacak kadar sevmekte yatmaktadır. yalın, bağımsız, asil ve sorumluca yaşamaktır. yaşamın sorunlarını yalnızca kuramsal olarak değil, pratik olarak da çözmektir.

filozof, yaşamının dış biçimi bakımından da çağının ilerisindedir. çağdaşları gibi beslenmez, giyinmez, barınağı ve ısınması bakımından da onlara benzemez. bir insan nasıl filozof olabilir de yaşamsal ısısını öteki insanlardan daha iyi yöntemlerle korumaz?

insanın yaşamını bilinçli bir çabayla yüceltme konusundaki tartışmasız yeteneğinden daha umut verici bir durum yoktur.

"gerçek bilgi, bildiklerimizi bildiğimizi bilmek ve bilmediklerimizi bilmediğimizi bilmektir." (konfüçyüs)

bir insan, bir şeyleri kendi haline bırakmaya gücünün ve zamanının yettiği oranda zengindir. en küçük kuyunun bile değeri, içine baktığınızda yeryüzünün bir anakara değil, bir ada olduğunu size göstermesidir.

her günün, henüz kirletilip tüketilmemiş, daha erken, daha kutsal ve daha aydınlık bir zaman dilimi içerdiğine inanmayan insan, yaşamdan umudunu kesmiştir ve gittikçe alçalan ve kararan bir yol izlemektedir.

"başkaldırı özgürlüğü olmadan iyi, kötü diye bir şey olamaz." (j.j. rousseau)

üstünde yaşadığımız yerkürenin dışındaki katmanını tanıyoruz yalnızca. çoğu ne kazıp bakmıştır yüzeyin iki metre altına ne de sıçramıştır iki metre havaya. nerede olduğumuzu bilmiyoruz. üstelik zamanımızın neredeyse yarısını derin uykuda geçiriyoruz. ancak, kendimizi akıllı sanıyoruz ve görünüşte bir düzen kuruyoruz. gerçekten de derin düşünen ve hırslı ruhlara sahip insanlarız.

ardı arkası kesilmeyen bir yenilik akın ediyor dünyaya ama biz yine de inanılmaz bir bıkkınlığın bizi yönetmesine izin veriyoruz.

neşe ve keder gibi sözcükler var ancak biz sıradan ve ortalama olana inandığımız sürece, bunlar genizden çıkan sesle söylenen ilahinin nakaratları yalnızca. değiştirebileceğimiz tek şeyin giysilerimiz olduğuna inanıyoruz.

kral tching-thang'in banyo teknesinin üstünde şunların yazdığını söylerler: "kendini her gün tamamen yenile; yine yap ve yine yap ve sonsuza dek yinele."

gözlerimizi rahatsız ederek kapatmamıza neden olan ışık bizim için karanlığın kendisidir. yalnızca uyandığımız gün, gün doğar. daha doğacak çok gün var. güneş ise yalnızca bir sabah yıldızı..

chapman'in şarkısındaki gibi, insanların sahte toplumunda dünyevi yücelik adına bütün ilahi huzur uçup karışır havaya. sabah rüzgârı durmadan eser, yaradılış destanı kesintisizdir ama çok azdır duyabilen kişi.

son asur kralı asurbanipal'in (sardanapalus) mezar taşında yazılı olduğu rivayet edilen söz.

26.6.17

beyaz adam

carl gustav jung

"evet, işte benim dünyam burası." diye düşündüm. "gerçek dünya, gizem! ne öğretmenler ne okul ne de yanıtsız kalan sorular var burada. insan burada, hiçbir şey sormadan var olabiliyor."

amerika'ya yaptığım ikinci gezide, amerikalı arkadaşlarımla birlikte, yeni meksika'da kentler kuran puebloları görmeye gittim. aslında, kent demek burada biraz abartılı kaçıyor. köyler kurmuşlar ama evler üst üste olduğu için kent görünümü veriyor. dilleri ve davranışları da kentliler gibi.

orada şans eseri, ilk kez avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağını buldum. taos pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında ochwiä biano (dağ gölü) adında biriydi. onunla hiçbir avrupalıyla konuşamadığım gibi konuştum. kuşkusuz o da bir avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! bir avrupalıyla konuşurken çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti. yeni ufuklara doğru gitmenin mi, yoksa unutulmuş çok eski bilgilere başka açılardan bakmanın mı daha zevkli olduğuna karar veremedim.

ochwiä biano, "beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! dudakları ince, burunları da sivri. yüzleri kırışıklardan değişmiş. gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. hep bir şey arıyorlar. ne arıyorlar acaba? beyazlar hep bir şeyler ister ve her zaman huzursuzdurlar. ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz ne de onları anlayabiliyoruz. bizce onlar deli." dedi.

ona tüm beyazlara neden deli gözüyle baktığını sordum. "kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar." diye yanıtladı. şaşırarak, "tabii ki öyle yapacaklar." dedim."siz neyle düşünürsünüz?" kalbini göstererek, "burasıyla." dedi.

uzun bir süre susup düşündüm. yaşamımda ilk kez, biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti. o güne dek gördüklerim hep duygusal bir yaklaşımla güzelleştirilerek çizilmiş renkli resimlerdi. yerli bizim en duyarlı noktamıza parmak basmış, körlükten göremediğimiz bir gerçeği dile getirmişti. içimden ne olduğunu bilmememe karşın, bana çok tanıdık gelen bir sis bulutu yükseldi ve o bulutun içinden art arda resimler çıkmaya başladı.

ilk önce, romalı askerlerin galya kentlerini yakıp yıkmasını ve caesar'ın, scipio africanus'un ve pompeius'un keskin yüz hatlarını gördüm. roma kartalı, kuzey denizi'nde ve beyaz nil'in kıyılarında dalgalanıyordu. sonra, aziz augustinus'un romalıların mızraklarına taktıkları britanyalıları imana çağırmasını ve büyük bir zafer diye nitelendirilen, şarlman'ın putperestlere zorla dinini kabul ettirmesini gördüm. ardından da, haçlıların yağmalayan ve öldüren ordularını.. haçlılarla ilgili eski romantizmin anlamsızlığı, içime bir ok gibi saplandı. bunları, ateş, kılıç, işkence ve hristiyanlıkla, uzak ülkelerinde babaları olarak kabul ettikleri güneşin altında huzur içinde düşler kuran puebloların bile üzerine giden kolomb, cortés ve başka fatihler izledi. misyonerlerin zorla giydirdikleri mikroplu giysilerden geçen frengi ve kızıl gibi hastalıklardan telef olan pasifik adaları halkları da. bunlar yetti de arttı bile.

bizim kolonizasyon, putperestlere misyon ve medeniyetin gelişmesi diye nitelendirdiğimiz olguların bir başka yüzü daha vardı. bu yüz, uzak yerlerde inatla avını arayan yırtıcı bir kuşun, korsan ve çapulcu denebilecek bir ırkın yüzüydü. armalarımızı süsleyen tüm kartalların ve başka yırtıcı kuşların, psikolojik durumumuza çok uyan simgeler olduklarını düşündüm.

bu sözlerinden, bir yerlinin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. güneş'in oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu.

bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. sırf kıskançlığımız yüzünden yerlinin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. zaten böyle yapmasak, ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. bilgi bizi zenginleştirmiyor; tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

25.6.17

çocuk

halil cibran

çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir. onlar, hayatın kendine olan özleminin oğulları ve kızlarıdır. onlar sizin aracılığınızla oldular; ama sizden değil. ve sizle olsalar da size ait değiller. onlara sevginizi verebilirsiniz ancak, düşüncelerinizi değil; çünkü onların kendi düşünceleri olacaktır. onların bedenleri için bir yuva sunabilirsiniz; ama ruhları için değil. çünkü onların ruhları, yarının evini mesken tutmuştur, sizin rüyalarınızda bile ziyaret edemeyeceğiniz. onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz; ama onların sizin gibi olmaları için değil. çünkü hayat ne geri sarar ne de dünde oyalanır.

24.6.17

mihail bulgakov

sergey yermolinski

"geniş bir okuyucu kitlesi eserlerini okuyordu ama eleştirmenler ona karşı küstahça bir suskunluğu yeğliyorlardı. ona zamanla herkesin benimsediği, türlü nitelikler yakıştırılıyordu. onun hakkında, ruhlarla ilişki kuruyor, gelecek çağları görüyor ya da sadece delinin biri, diyenler vardı. ama kafası akıl almaz bir duruluktaydı, pratikti. gelecekte eleştirmenlerin kendisi için söyleyeceklerini önceden kestirebiliyordu. ilk bakışta yöntemi zıtlıklarla dolu gibi görünürdü; görüntüleri, akıl almaz bir gülünçlük ve gerçekçi genelleme arasında gidip gelir, şeytan'ı berlin sokaklarında dolaştırırdı."

bulgakov'un, metni pek az değiştirerek okuduğu bu yazı, p. mirimski'nin kendisiyle hiç ilgisi olmayan, "hoffmann'ın toplumsal hayalciliği" başlıklı makalesiydi.

bulgakov, mirimski'nin bu gözlemlerinde kendine değen şeyler hissetmiş, böylece bana, pek de gülünç bulmadığım bu şakayı yapmıştı.

"zanaatkâr gibi davranmak güç şey." derdi. "insanın basit ve içten duygularını; hatta bazen bütün duygularını susturması gerekiyor."

kulağıma eğilip şöyle demişti: "sergey, düzyazıyı ortadan kaldırmak gerek." "ne?" "bir kır görüntüsünü tarif eden bir şey okudum. çayırların bal kokusu, volga kıyısındaki uçsuz bucaksız topraklar, ağaçlarda patlayan o alışılmış tomurcuklar, bozkırlar. hepsinden gına geldi. bütün bunlar, uzun süredir edebiyat olmaktan çıktı, yapmacıklaştı."

düzyazısının anlaşılır, canlı, gerçekçi bir yanı vardı. gerçekten çağdaş bir yazardı bulgakov.

23.6.17

devrim yolunda

vedat türkali

"insanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır." (paul eluard)

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

bu aşağılık toplum öylesine yamru yumru ediyor ki insanları.. insan sevgisi çamura batmış. nasıl arınacak? öylesine pis ki her şey..

tefeci-bezirgan, finans-kapital saltanatı öylesine bir baskı yarattı ki ülkede, emekçi sınıfları, işsizlik, yoksulluklarıyla bile yolunu bulamıyor bir türlü. bu gerçek. bizim sınıfa dayanma çabamızın teori planından pek öteye gidemeyişi de bu yüzden. burada iki yol çıkar karşımıza. ya sorunu böyle koyup işi pratiğe geçirmenin umudu, uğraşıyla güçleniriz ya da bir çöküntüye kaptırırız kendimizi. yapacağımız seçim kişiliğimizi belirler.

düzen, yıkıntısını geciktirmek için en bireyci, en bencil yanımıza itiyor bizi. cinsel tutkularımızı abartıp duruyor. dergisi, radyosu, sineması.. şeytana dayanmak zor bu çağda! tanrı gençlerin yardımcısı olsun! poligam yaratıklarız aslında. monogamlık zorlama. inanç işi. kimileri aldırmıyor. kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.

ülkemizin dramı burada yatıyor bence. bizim tefeci-bezirgan finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi; ilerici, özgürlükçü aşamasını tatmadı. batılı aydının geçmişinde, burjuvazinin, batı burjuvazisinin ilerici çağının büyükleri yatıyor. bacon var, descartes var, montaigne, rabelais, diderot var o düşüncenin temelinde. bizde kapitalizm en gerici yanıyla, tekelci biçimde, finans-kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. kırım harbi'nden bu yana, örtülü ya da açıkça para babalarının elindedir kapılar. kapayıverirler. aydın işsizlik korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. öylesine büyümüş ki bu korku; nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. put olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. kocaman bir karanlık. umutsuz..

hele devletçiliğimizden sonra.. batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var, kolay geri alamıyor burjuvazi. o özgürlük masalının batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. en sıkı zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. özgürlükle kapitalizmi birbirinden ayıramaz bir türlü. bu da onların dramı diyelim. bizim karanlığımız daha umut kırıcıdır yine de. aydın için umut kırıcı hiç değilse. korku dağları bekler diyor. ne dağları? bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane karakol değil.

bizde aydınlar böyledir; korkarlar, karşı düşüncede gibi görünürler. söz gelimi peyami safa bal gibi komünisttir, korkusundan tam karşıtı görünür. susarlar. çünkü bir tek özelliği vardır bizim aydınımızın, ortak yanı tümünün: korkar. korku tek sığınağı özgür aydınımızın. doğruları anlamaya başlayan bir yürekli çıksa da dayanamaz uzun boylu; politikacı, sanatçı, yazar, nice ünlü kişi aramızdan kaçıp gitmiştir karşı yana. geçmişindeki bu olay da, ya örtbas edilen bir yüzkarası, ya da acı tatlı anımsanan bir gençlik günahıdır. uzaktan gizli gizli kaş göz eder bize kimisi de. tavşanın kaçışını gördüm, etinden iğrendim, diyor halk.

namık kemal'den alın, en parlağıdır o, onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. düşünce, eylem, ne varsa, düzenin egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile çıkmıştır ortaya. ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. burada biter bizim yiğitliğimiz. düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan kusturulmuştur.

biliyor musunuz? daha osmanlı'da basına uygulanan ilk sansürün yasakları arasındadır sosyalist, grev sözcükleri. aydın kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. çıkmayagörsün böyle biri, ilk onlar saldırır: "vurun!.. koman!.. yaşatman!.. tiz boğun!.." tam osmanlı işi. dudak büker hiç değilse.. doğruluğuna inanmadıklarından mı? değil. yasaklanmış doğrulardır da onun için. korkularından. aşağılık kompleksi bir tür.

eskilerde canına kıyan materyalist beşir fuat'tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. aslında bitmeyen bir faşizm var ülkede. nasıl tanımlıyoruz faşizmi: "finans-kapitalin en geri, en şoven ögelerinin açık terörist diktatörlüğü." sürüp gider kendine özgü bir faşizm bizim toplum yapımızda. bazı açık, bazı örtülü biçimde. ülkede bu korku duvarını önce aydının aşması gerek. alın size bir kısır döngü. aydın, halka, yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. orada da yolunu kesen bir başka mutsuzluk var. çok eskilerden, tarihten gelen. on üçüncü yüzyıldan sonra halkından kopmuş türk aydını. işin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün halktan. yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan, yapımızla da ayrıyız; duygumuzla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en önemlisi de dilimizle ayrıyız. 700 yıldır ayrıyız.

ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini vermiş türk halkı. türkmen hocasını, yunus emre'yi çıkarmış. en soyut kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. ne inançtır, ne güvençtir o, halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!.. bugün, yüzlerce yıl sonra, onun bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. arada tükenip giden yüzlerce yılı düşünün.

öyle bir balçık sıvanmış ki devrimci bile küçücük bir adımı çeyrek yüzyılda atıyor ancak. osmanlı saray kurmuş, arapçalı, farsçalı, ayrıcalıklı. ilkel toplumsal yaşantı ile islamlığı uyuşturan yığınlardan, asya'dan kopup gelen türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş osmanlı. dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun osmanlı aydını öylesine yabancılaşmış bu yığına ki, düşman bellemiş yüzyıllar boyu. sömürmüşler, kırmışlar bu yığını. sürekli başkaldırmış o da. ezmişler, ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. ayrı bir dünyada yürütmüş yaşantısını. küsmüş, kapalı.. yunus'un yolunu sürdürmüş. kaygusuz, pir sultan, adı sanı unutulmuş yüzlercesi.. ahilik. fütüvvet örgütlerini, babai ayaklanmalarını, alevi, sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. türk halkıdır. aydın nerede? osmanlı sarayında, yöresinde.

bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce, sanat, edebiyat, dil olarak yararlı ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık osmanlı aydınından? bugün baki, nefi, naili mi yakındır bize? yunus, pir sultan, karacaoğlan mı? hangisinde bütünleşiriz halkımızla? birincileri bugün aydınımız da anlamıyor. en ateşli savunucuları bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. ölmüş.. halkla yaşamamış ki. hangisinden güç alırız? bir düzyazımız yoksa, osmanlı'dan yoktur. aşıkpaşazade, mercimek ahmet, osmanlı'nın başlarındadır ancak. sonra?.. çürümüşüz osmanlı'ya baktıkça. osmanlı'da sınıf yok ha?.. hele dirlik düzenini yıkan kesim düzeninde! söyleyenler inanıyor mu buna? kapış kapış bir sömürü, yağma, zulüm düzeninde, bırakın tarihsel, ekonomik incelemeleri, sınıf olmasa, halka böylesine -duvar çekilir gibi- bir yabancılaşma olur mu?

bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı cumhuriyet'in ilk yıllarında. osmanlı'ya karşıydı ankara'ya yerleşmiş mustafa kemalciler. ulusçuluk adına söyledikleri buna benzer şeylerdi. peki onlar ne yaptılar? kaldırabildiler mi bu yabancılaşmayı? daha da artırdılar. batı'ya, doğrusunu söyleyelim şunun, batı kapitalizminin geliştirdiği toplumlara özenen, o ekine, o ürüne, o yaşama bağlı, vurgun atatürkçü aydınımızla halk arasında osmanlı'dakinden daha büyük uçurum var şimdi. bir de iyice ortaya dökülen yaşantı biçimi, kadın-erkek ilişkilerindeki zıtlık, ahlak sorunu, din sorunu bindirdi.

devrimler yaptı atatürkçü aydınlarımız!.. bir tek devrim, temelde devrim, gerçek devrim yapabilseydi ya, halkla el ele verip. halkı ekonomik özgürlüğüne kavuşturacak devrim. değişmeyen tefeci-bezirgan, finans-kapital düzeninde çiğnenen, ezilen, sömürülen halkın, şapka giymeye, latin harfini kullanmaya, kızını okula göndermeye, karısını çarşafsız gezdirmeye zorlanması, bunları savunan aydınla halkı kanlı bıçaklı etmekten başka ne sonuç verdi? öyle bir tefeci-bezirgan, finans-kapital oyunu ki kötü şeyler diyemiyoruz bunlara işin kötüsü!..

demokratlar on yıldır bu oyunun ürününü devşiriyor. köksüz, temelsiz ülkede aydınlar; kendi kendilerine.. düzene başkaldıran ormana kaçar sıkıştı mı; saklanmak, güçlenmek için. orman halktır burada. kaçacak, sığınacak ormanı yok bizim aydının. tefeci-bezirgan, finans-kapital kılıcının gölgesinde yaşamak zorunda. abdülhamit devrindeki jurnalci aydınları düşünün. kimler satılmamış ki? biliyorsunuz, ittihatçılar beyazıt alanı'nda yaktılar jurnalleri. kimsenin kimseye bakacak yüzü kalmamıştı besbelli.

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

22.6.17

terapi

carl gustav jung

"en derin ve en önemli konuşmalarım hep adı sanı bilinmeyen insanlarla oldu."

psikiyatri vakalarının çoğunda hastanın dile getirilmemiş bir öyküsü vardır ve kural olarak bu öyküyü kimse bilmez. tedaviye ancak tümüyle kişisel olan bu öyküyü iyice irdeledikten sonra başlanabilir. hastanın gizidir bu ve hasta bu kayaya çarparak parçalanmıştır. gizli öyküsü bilinirse tedavi için bir anahtar elde edilmiş olur. doktorun görevi, bu gizle ilgili bilgiyi nasıl ortaya çıkaracağını düşünmektir.

çoğu vakada bilincin malzemesini taramak yetersiz kalır. bazı vakalarda çağrışım deneyi yolu açabilir. düşlerinin yorumu ya da hastayla uzun ve sabırlı bir iletişim kurmak da. tedavide göz önünde bulundurulması gereken nokta hastanın tüm kişiliğidir, yalnızca bulgular değil. tüm kişiliğini zorlayan sorular sorulmalıdır.

psikozun arkasında bir kişilik, bir yaşam öyküsü, umutlar ve istekler yatar. anlamıyorsak suç bizdedir. ilk kez, kişiliğin genel psikolojisinin psikozun içinde saklı olduğunu ve insana özgü çelişkilere burada da rastladığımızı fark ettim. hastalar tepkisiz ya da tümüyle geri zekalı gibi görünseler bile zihinlerinde varsayılandan çok daha fazlası olup bitiyor ve çok daha fazla anlam var. akıl hastalığının derinlerine indiğimizde yeni ve bilinmeyen hiçbir şeyle karşılaşmayız. bulduğumuz, bizim de altyapımızdır.

bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.

kültürlü ve zeki hastalarla karşılaştığınızda meslek bilgisi yetersiz kalır. tüm kuramsal varsayımları bir kenara atarak hastayı neyin motive ettiğini anlamak zorundasınızdır. bunu yapamazsanız gereksiz bir dirençle karşılaşırsınız. önemli olan bir kuramın yerine oturması değil, hastanın kendini bir birey kabul etmesidir. bu da doktorun bilmesi gereken ortak görüşlere göndermeler yapmak demektir. bunun gerçekleşmesinde tıp eğitimi yetersiz kalır; çünkü bir insanın ruhu bir muayenehanenin kısıtlı sınırlarının dışına taşan çok geniş bir ufka sahiptir.

bir doktor ancak kendi etkilenirse etkileyebilir. yalnızca yaralı bir doktor iyileştirebilir. kişiliğini bir zırhın içine gizlerse etkili olamaz.

her terapistin başka bir bakış açısına açık olabilmesi için üçüncü bir kişiye gereksinimi vardır. papanın bile itiraflarını dinleyen biri var. analistlere her zaman, "kendinize itiraflarınızı dinleyecek bir baba ya da bir anne bulun." öğüdünü veririm. özellikle kadınlar, bu rol için biçilmiş kaftandır. kusursuz sezgileri ve keskin eleştirel içgörüleri vardır. erkeklerin içlerini okurlar ve anima'larının karmaşıklığını görürler. bu nedenle hiçbir kadın kocasını süpermen sanmaz!

ön yargılar ruhsal yaşamın dolu dolu yaşanmasını engeller ve onu yıpratırlar.

hiçbir zaman hastayı başka birine dönüştürmeye çalışmam. benim için önemli olan, hastanın kendi görüşünü kazanmasıdır. tedavim altındaki biri bir pagansa pagan, bir hristiyan'sa hristiyan ve bir yahudi'yse yahudi, yani kaderi neyse o kalır.

yaşamın sorunsallarına yanlış yanıtlar bulmuş ve onlarla yetinmiş ve bu nedenle nevrotik olmuş çok insan tanıdım. mevki, para, evlilik ya da ün peşinde koşarlar; bulunca da mutsuzlukları sürer. çoğu insan çok kısıtlı ruhsal sınırlar içinde kalır. yaşamlarında ne yeterince içerik ne de yeterince anlam vardır. kişiliklerinin gelişmesine yardımcı olunursa nevrozları çoğu zaman yok olur. bu nedenle kişilik gelişmesi benim için çok önemlidir.

hasta önerilerimi izlemek istemiyorsa onu hiçbir zaman zorlamam. hastanın basit dirençler nedeniyle tutuklaştığı varsayımını da kabul etmem. hasta direnmede inat ediyorsa bu, dikkat edilmesi gereken bir uyarıdır. iyileştirici yol herkesin yutamayacağı bir zehir olabilir. ölüme bile yol açar.

hastalarla ilişkim bana paranoid düşüncelerin anlamlı bir öz taşıdığını öğretti.

hastalarımın çoğunu inananlar değil, inançlarını yitirmiş olanlar oluşturdu. bana gelen kişiler yitik kişilerdi. çağımızda bile, inancı olan bir birey kiliseye gidip simgesel de olsa en azından yaşamını sürdürebilir. dinin birçok açısını, vaftiz edilmeyi, ayinleri vb. düşünmemiz yeterli. oysa simgelerin deneyiminden geçmek insanın aktif olarak onlara katılması demektir. işte günümüzde bu eksik. hele nevrotik insanda bu hiç yoktur. böyle durumlarda, bilinçdışının kendiliğinden, olmayanın yerini almaları için simgeleri çıkartıp çıkarmadığını gözlemlememiz gerekir ama bu, o kişinin bu simgesel düşleri ve imgeleri anlayıp anlayamayacağı ve sonuçlarına katlanıp katlanmayacağı sorununu ortadan kaldırmaz.

anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdır.

güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.

21.6.17

kadın

irvine welsh

bazı hatunlar insanın içine işler; çünkü onlarda sizi yakıp tutuşturan şeyin ne olduğunu kestirebilmek çok zordur.

eğer kadınsanız ve güzelseniz sahip olmaya değecek yegane sınırlı kaynağa sahipsiniz demektir. hayat boyu sahip olacağınız tek şey bu. dergiler bize bunu haykırıyor, televizyon, filmler. siktiğimin gözlerini nereye çevirsen: güzellik eşittir gençlik, ne yapacaksan şimdi yap!

şişkoluk iğrenç bir şeydir. hiçbir şekilde affedilemeyecek olan, açgözlülüğü ve kontrol eksikliğini, ayrıca kabul etmek gerekir ki ruh hastalığını ortaya koyan boğucu bir sosyal deformasyon. bir kadında bunları gösterir; bir erkekteyse kişiliği tamamlayan ve yaşama sevincini gözler önüne seren bir unsur olabilir.

bazı piliçler vardır ki etraflarına yaydıkları arıza kokusunu alabilirsiniz. o koku kötü bir baba ya da üvey babanın bıraktığı tedavi edilemez bir ruhsal yaradan kaynaklanır genelde; bir süreliğine sosyal bir egzama gibi uykuya yatsa da her an patlamaya hazır bekler. orada, gözlerinde görürsünüz, o bozulmuş, yaralı ifadeyi, kötücül bir güce yıkıcı bir aşkla bağlanma ihtiyacını gözler önüne serer. o güç onları tüketene kadar da bağlanmaya devam ederler. bunun gibi piliçlerin bütün hayatları kullanılma ve sömürülme üzerine kuruludur ve sakın yanlış anlamayın ama yağmacıları onları ne kadar amansızca bir takip içinde aramaya programlıysa, onlar da kaçmak için değil, bir sonraki kullanıcılarını avlamak için bir o kadar programlanmışlardır.

dünyada her zaman için senden daha kötü durumda olacak, zavallı, sıçmış bir amcık olduğunu bilmek güzel şey.

enayiler için boşuna zaman harcama. onlara iyi davranmaya devam ederseniz hiçbir şey öğrenemezler. sırf bu yüzden, gelecekte daha acımasız biri tarafından daha etraflıca sikilirler.

aslında hiçbir amcık siktiğimin gerçek bir arkadaşı olamaz, yaşlandıkça bunu daha iyi anlıyorsun.

20.6.17

öğretmen

halil cibran

aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, birçoğu henüz insanlaşabilmiş değildir.

sizin tanrısal benliğiniz, tıpkı bir okyanus gibi, hiçbir zaman kirletilemez. ve tıpkı yaşamın gücü gibi, ancak kanatları olanları yüceltir.

neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

ancak özgürlük arayışında hissettiğiniz derin arzu size gem vurduğunda ve özgürlükten bir amaç ve bir bütünleniş olarak bahsetmeyi terk ettiğinizde, gerçekten özgür olabilirsiniz.

hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz. takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir. eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.

arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. o, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. o sizin sofranız ve ocakbaşınızdır. çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

19.6.17

büyük adam

nazım hikmet

ben sosyalist şair; memleketimi ve halkımı, tıpkı karımı sevdiğim gibi etiyle kemiğiyle seviyorum.

15-16 yaşlarındayken baudelaire'i aslından okurdum. bir gün bizim orada, göztepe'de baudelaire'i okuya okuya yolda yürüyordum. sakallı celal de karşıdan geliyormuş, ben farkında değildim, dalmış gitmişim kitaba. bana yaklaşınca, "okuduğun o kitap ne senin?" diye sordu, kaldırdım başımı, baktım o. gösterdim kendisine kitabı. baktı, baktı yüzüme. ben o zaman suratı çil içinde sapsarı bir oğlandım. "sen büyük adam olursun, oğlum!" dedi ve yürüdü gitti.

ben her şeyden önce bir yazarım; fakat aynı zamanda toplumcuyum. bence, 20. yüzyılda yüceliğinin doruğuna ulaşan sosyalist öğretiyi bilmeden hiçbir şey olamayız; yalnız şair değil, genellikle düşünen insan da olamayız.

tüm adetlerden nefret ederim, hepsinden! bizi durdurur, engeller adetler. biraz da, mantıksal bir dayanağı olmayan törelerle mücadele etmek için devrimci oldum. töreler insanları tutsak eder. bense her türlü tutsaklığa karşıyım. küçük burjuvanın elinde silahtır töreler, ben onlardan da, küçük burjuvalardan da nefret ederim. törelerin düğünle, cenazeyle ilgili olanları bile korkunç. 

öyle bir ülkede yaşamak istiyorum ki, orada evlerin kapısı kilitlenmesin; soygun, hırsızlık, cinayet sözcükleri unutulup gitsin.

18.6.17

nietzsche'yi okumak

carl gustav jung

"kendi ruhuna bir teleskopla baktı. düzensiz gibi görülenleri gördü ve güzel yıldız kümeleri gibi gösterdi ve bilincine dünyaların içinde gizli dünyalar kattı." (coleridge)

başlangıçta beni nietzsche'yi okumaktan alıkoyan, onun gibi olmaktan gizli gizli korkmamdı. onun da çevreden kopmasına neden olan bir "giz"i vardı. kim bilir, belki de içsel deneyimlerden geçmiş, bir şeyleri sezmiş ve bunları açıklamak gafletinde bulunmuş ve kimsenin kendisini anlamadığını keşfetmişti. değişik kişiliği olan egzantrik biri olduğu ya da insanlarca öyle görüldüğü su götürmez bir gerçekti.

özellikle, fantezilerim üzerinde çalışırken, "bu dünyadan" desteğe gereksinimim vardı ve bu desteği, ailemde ve profesyonel mesleğimde buldum diyebilirim. gerçek dünyada, garip iç dünyama karşı durabilecek normal bir yaşantımın olması çok önemliydi. ailem ve mesleğim, gerçekten var olan sıradan bir insan olduğuma inanabilmem için her zaman geri dönebileceğim bir üs oldular. bilinçdışının içeriği aklımı kaçırmama neden olabilirdi ama ailem zürich üniversitesi'nden bir diplomam olduğunu, hastalarıma yardım etmem gerektiğini, bir karım ve beş çocuğum olduğunu ve küsnacht, 228 see sokağı'nda oturduğumu bilmemin bana çok yardımı oldu.

görevlerim vardı. bunlar mutluluk getiren bir gerçek olarak kaldılar ve normal bir yaşantım olduğunun kanıtı oldular. gerçekten var olduğumu ve nietzsche gibi ruhun rüzgarlarında savrulan boş bir kağıt parçası olmadığımı bana sık sık anımsatan bu gerçeklerdi. nietzsche'nin ayaklarının yere basmamasının nedeni, düşüncelerinin içsel dünyasından öte bir şeye sahip olmamasıdır. bu düşünceler ona, onun onlara olduğundan daha çok sahiptiler. kökünden koparılıp ayakları yerden kesildiği için abartıya ve gerçek olmayana boyun eğmek zorunda kaldı.

benim açımdansa, gerçekten uzaklaşma dehşetin ta kendisiydi; çünkü bu dünyaya ve bu yaşama dönüktüm. ne denli kendini kaptırsam da ya da ne denli kendimi kaybetsem bile, her zaman geçirdiğim deneyimlerin tümüyle gerçek yaşamın yönünde olduğunun bilincindeydim. görevlerimi yerine getirmek ve yaşamıma anlam katmak istiyordum. düsturum şuydu: hic rhodus, hic salta!*

*  halep oradaysa arşın burada.

17.6.17

jorge luis borges

andre maurois

borges yalnızca küçük denemeler ya da kısa hikayeler yazmakla yetinmiş büyük bir yazardır. kısalıklarına karşın, yazdıklarının olağanüstü zekice ve ince buluşlarla dolu olması, üslup açısından son derece inceden inceye hesaplanmış, neredeyse aritmetik bir kusursuzluk taşımaları, ona "büyük" sıfatını yakıştırmamıza yetmektedir.

arjantin'de doğan ve duygu ve düşünüş açısından tam bir arjantinli olan ama kaynakları tüm dünya edebiyatında bulunan borges'in tinsel vatanı yoktur. onun edebiyattaki yerini saptamaya çalışırken yalnızca kimi benzersiz ve kusursuz eserleri aklımıza getirmek durumunda olmamız, borges'in öneminin en iyi kanıtıdır. borges, kafka ve poe'yla, bazen da henry james'le akrabadır, paradokslarını kişisel metafiziğine yansıtması onun valery'le birinci dereceden akraba olmasını sağlar.

sayısız denecek kadar çok ve beklenmedik esin kaynağı vardır. borges her şeyi, özellikle de günümüzde kimsenin okumadığı şeyleri okumuştur: kabalacıları, iskenderiyeli düşünürleri, orta çağ düşünürlerini.. okuduklarından biriktirdiği bilgi derin değilse de -daha çok kıvılcımlar çaktırmak, parlak fikirler bulup çıkarmak için yararlanır bu bilgiden- son derece geniştir. örneğin pascal, "doğa, merkezi her yer, çevresiyle kapsanamayacak kadar geniş olan bir küredir." demiş değil mi; borges bu benzetmenin izini sürer, çağlar boyunca aldığı biçimleri saptar. giordano bruno'nun 1584'te şunları söylediğini bulur çıkarır: "evrenin tümüyle bir merkez noktası, bir orta nokta olduğunu ya da evrenin merkez noktasının ya da orta noktasının her yer, çevresinin ise kapsanamayacak kadar geniş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz." öte yandan giordano bruno, 12. yüzyılda yaşayan fransız dinbilimcisi alain de lille'in bir eserinde coepus hermeticum'dan (3. yüzyıl) ödünç alınmış şu tanımı okumak şansına ermiştir: "tanrı, orta noktası her yerde ve çevresi kapsanamayacak kadar geniş olan, varlığı akılla kavranabilir bir küredir."

çin, arap ya da mısır kültürlerinde böylesi araştırmalara girişmek borges'e büyük hazlar verir ve hikayelerinin konularını bulup çıkarmasını sağlar. ustalarının çoğu ingiliz'dir. wells'e büyük bir hayranlık duyar ve oscar wilde'in onu "bilimsel bir jules verne" diye nitelemesi karşısında küplere biner..

büyük ve kalıcı olan her kitapta belirsizlik, çok anlamlılık vardır, der borges; kitap, okurunun çehresini belirginleştiren bir aynadır; ama yazar eserinin önem ve anlatımından habersizmiş gibi davranmalıdır. borges'in yazarlığının dört başı mamur tanımıdır bu. "tanrı dinbilimle uğraşmamalı, yazar da insana özgü akıl yürütmelerle sanatın bizden beklediği imanı yok etmemeli." wells'e olduğu kadar, düşsel korku hikayeleri yazarı ve polisiye hikayenin babası poe'ya ve chesterton'a da hayrandır. kafka ise borges için doğrudan bir esin kaynağı olmuştu. şato'nun yazarı borges de olabilirdi; ne var ki, o bu romanı hem o şahane tembelliğinden, hem de kusursuzluk tutkusundan dolayı, on sayfalık bir hikayeye sığdırırdı. kafka'nın öncülleri kimdi derseniz, borges'in bilgi dağarı size onların elealı zenon, kierkegaard ve robert browning olduğunu söyleyecektir. bu yazarların hepsinde biraz kafka vardır, ama eğer kafka diye bir yazar var olmamış olsa, hiç kimse bunun farkına varmayacaktı - buradan da şu son derece borgesçi paradoksa varılır: "her yazar kendi öncüllerini yaratır."

ona esin kaynağı sağlayan yazarlardan biri de ingiliz yazarı john william dunne'dır. dunne zamanı konu edinen garip kitaplar yazmış; bunlarda geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin, rüyalarımızın da kanıtladığı gibi eşzamanlı olarak var olduklarını öne sürmüştür. (schopenhauer, diyor borges, yaşamımızla rüyalarımızın aynı kitabın sayfaları olduğunu yazmıştır; onları sırayla okumak yaşamaktır, şöyle bir karıştırmaksa rüya görmek.) öldüğümüzde yaşamımızın bütün anlarını yeniden keşfedecek ve onları rüyalarda olduğu gibi keyfimizce bağdaştırabileceğiz. "tanrı, dostlarımız ve shakespeare yardım edeceklerdir bize." borges'e en büyük keyfi veren şey, zihinle, rüyalarla, uzam ve zamanla böyle oynamaktır işte. oyun ne kadar karmaşıklaşırsa o kadar çok keyif alır. sırası gelince rüyayı görenin de rüyası görülebilir. "zihin rüya görüyordu, gördüğü rüya dünyaydı." demokratius'tan spinoza'ya, schopenhauer'dan kierkegaard'a kadar bütün düşünürlerde paradoks niteliği taşıyan entelektüel olasılıkları arar durur borges.

novalis'in şu sözlerini aktarır borges: "en usta büyücü, sanrılı düşlerini bağımsız varlıkları olan hayaletler gibi gösterecek kadar güçlü bir büyüyü kendi kendisine yapabilen büyücüdür herhalde. yoksa bizim başımıza gelen de bu mu?"

borges'in hikayelerinde çatallanan yollar vardır, başka koridorlara çıkan koridorlar göz alabildiğine uzar gider. borges bu imgeleri neden-sonuç zinciri boyunca sonsuza kadar yol alan (sonsuzluğu bir türlü tüketmeyen) ve belki de insanlıkdışı bir şey olan kader karşısında şaşırıp kalan insan düşüncesini simgelemek için kullanır. peki neden gezinip durmalı bu labirentlerde? gene estetik nedenler için; çünkü hep şimdiki zamanda var olan bu sonsuzlukta, bu baş döndürücü simetrilerde trajik bir güzellik gizlidir. biçim, içerikten daha önemlidir.

borges'i valery'e bağlayansa özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır. "aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir."

borges'in buluşları hep son derece arı, son derece bilimsel bir üslupla kaleme alınır. bu da bize "valery'i doğuran mallarme'yi doğuran baudelaire'i doğuran" poe'yu hatırlatır ki, borges'i doğuran da poe'dan başkası değildir. borges'i valery'e bağlayansa, özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır.

"aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir." art arda yığdığı hikaye kipini sık sık kullanmasıyla bazen flaubert'i, sıfatlarının benzersizliğiyle st. john perse'i hatırlatır. "bir kuşun avuntu bulmaz çığlığı."

bunların hepsi bir yana, borges üslubunun düşünceleri gibi son derece özgün olduğuna da işaret etmek gerek. tlönlü metafizikçiler için şunları söyler: "tlönlü metafizikçiler gerçeğin, hatta gerçeğe benzerliğin bile değil, daha çok şaşırtıcı olanın arayışı içindedirler."

borges'in büyüklüğü ve sanatı bundan daha iyi özetlenemez.

16.6.17

menoikeus'a mektup

epikuros

epikuros menoikeus'u selamlar,

insan ne gencim diye felsefeyle uğraşmayı geciktirmeli ne de yaşlandım diye felsefeden usanmalı; çünkü ruh sağlığı söz konusu olunca, hiçbir yaş ne fazla gençtir ne de fazla yaşlı.

felsefenin henüz zamanı değil ya da artık geçti demek, mutluluğun zamanı daha gelmedi ya da artık geçti demeye benzer. dolayısıyla, gençlikte de yaşlılıkta da felsefeyle uğraşmalı; yaşlılıkta geçmiş günlerin hoş anılarının verdiği keyifle gençleşmek için, gençlikte de gelecek karşısında korku duymadan aynı zamanda yaşlıymış gibi olabilmek için. öyleyse mutluluk sağlayan şeylerle ilgilenmeliyiz; çünkü mutluluk varsa her şeyimiz tamamdır.

her şeyden önce, tanrının ölümsüz ve mutlu bir canlı olduğuna inanıp, genel tanrı kavramının gösterdiği gibi, onun ölümsüzlüğüne yabancı ve mutluluğuna aykırı hiçbir şeyi ona yakıştırma; ama onun ölümsüzlüğüyle mutluluğunu koruyabilen her şeyi ona yakıştırmaktan da çekinme. çünkü tanrılar vardır, onları açıkça tanıyoruz. ama onlar çoğunluğun düşündüğü gibi değildirler; çünkü çoğunluk onlar hakkında düşündüğü şeylerin arkasında durmaz. dinsiz olan, çoğunluğun tanrılarını ortadan kaldıran değil, çoğunluğun düşündüklerini onlara yakıştırandır. 

çünkü çoğunluğun tanrılarla ilgili söyledikleri doğru kavramlara değil, yanlış varsayımlara dayanır. işte tanrılar tarafından kötülerin başına en büyük zararların gelmesi ve iyilerin başına en büyük yararların gelmesi hep bu yanlış varsayımlar yüzündendir. çünkü tanrılar kendi erdemlerine alışık olduklarından, kendi benzerlerine yakınlık duyarlar, böyle olmayanları ise yabancı sayarlar.

ölümün bizim için hiçbir şey olmadığı düşüncesine kendini alıştır; çünkü iyilik ve kötülük duyularla vardır; ölüm ise duyulardan yoksun olmadır. böylece, ölümün bizim için hiçbir şey olmadığı düşüncesi, ki doğrusu da budur, ölümlü yaşamı keyifli kılar; ona sonsuz bir zaman ekleyerek değil, ölümsüzlük özlemini ortadan kaldırarak.

nitekim, yaşamamakta korkunç hiçbir şey olmadığını gerçekten kavramış olan için, yaşarken korkacak hiçbir şey yoktur. dolayısıyla, ölüm geldiği zaman acı verecek diye değil de, düşüncesi acı veriyor diye ölümden korktuğunu söyleyen, saçmalamış olur. çünkü gerçekleştiğinde bir kötülüğü dokunmayan şeyi ya dokunursa diye beklemek, boşuna üzülmektir. böylece, kötülükler içinde en tüyler ürperticisi olan ölüm, bizim için hiçbir şeydir; çünkü biz varken ölüm yoktur, ölüm gelince de biz yokuz. buna göre ölüm ne yaşayanları ilgilendirir ne de ölüleri; çünkü yaşayanlar için ölüm yoktur, ölüler ise zaten yoktur. ama çoğunluk kimi zaman kötülüklerin en büyüğü diye ölümden kaçar, kimi zaman da yaşamdaki kötülüklerin sonu diye ölümü yeğler.

ama bilge ne yaşamaktan vazgeçer ne de yaşamamaktan korkar; çünkü ne yaşamak ona ağır gelir ne de yaşamamayı bir kötülük olarak görür. yiyeceğin en bol olanını değil, en lezzetli olanını seçtiği gibi; zamanın da en uzun olanından değil, en hoş olanından yararlanır. gence güzel yaşamayı, yaşlıya da güzel ölmeyi salık veren, budaladır; çünkü yaşamın çekici olması bir yana, güzel yaşamakla güzel ölmek için gösterilen çaba aynıdır. doğmamış olmak iyidir; ama "insan doğmuşsa, bir an önce hades'in kapısından geçmelidir." diyen, daha da beter. çünkü bu söylediğine inanıyorsa, niçin yaşamdan ayrılmıyor? çünkü bunda kesin kararlıysa, işi çok kolaydır; yok, şaka olsun diye söylüyorsa, şaka kaldıramayacak konularda saçmalıyor demektir.

şunu da aklımızda tutmalıyız ki, gelecek ne bizimdir ne de tümden bizim değildir. dolayısıyla ne olacak diye beklemeli ne de kesinlikle olmayacak diye umut kesmeli. şunu da düşünmeliyiz ki, arzuların bir kısmı doğaldır, bir kısmı da boştur. doğal arzuların da kimi zorunlu, kimi yalnızca doğaldır; zorunlu olanlardan bazısı mutluluk için zorunludur, bazısı bedenin rahatı için, bazısı da doğrudan doğruya yaşam için.

bu konuları doğru anlayan, seçmesi ve kaçınması gereken şeyi beden sağlığına ve ruh erincine yönlendirmeyi bilir; çünkü mutlu yaşamanın ereği budur. nitekim bu uğurda, yani acı ve korku duymamak için her şeyi yaparız; bunu bir kez elde ettik mi, ruhumuzdaki tüm fırtınalar diner; çünkü canlının bir eksiğinin peşine düşmeye, ruh ve beden iyiliğini gerçekleştirecek başka bir şey aramaya gereksinimi yoktur. gerçekten de, hazzın olmayışından acı duyduğumuz zaman hazza gerek duyarız; ama acı duymadığımız zaman artık hazza gerek yoktur. işte bu yüzden hazzı mutlu yaşamın ilkesi ve ereği olarak tanımlıyoruz. çünkü bunu yaratılıştan gelen ilk iyi olarak tanıyoruz. seçmemiz ve kaçınmamız gereken her şeyi bundan başlatıyor, her türlü iyi hakkında karar verirken, haz ve acı duygularını ölçü alıp gene buna geliyoruz.

işte yaratılıştan gelen ilk dürtü bu olduğu için, her hazzı seçmeyiz; tersine bazen bunlar daha büyük sıkıntıya yol açacaksa, birçok hazzı bir yana attığımız olur; ve uzun süre acıya dayanmanın ardından daha büyük bir hazza kavuşacaksak birçok acıyı hazdan üstün tutarız. böylece, her haz öz yapısından ötürü bir iyidir; ama hepsi her zaman seçilmelidir diye bir şey yoktur. tıpkı her acı kötüdür diye hepsinden doğası gereği kaçmak gerekmeyeceği gibi.

bütün bunları karşılaştırarak, yarar ve zararlarına bakarak karşılaştırmak yerinde olur. çünkü öyle zamanlar olur ki, iyiliğe kötülük, kötülüğe de iyilik gözüyle bakarız. kendi kendine yetmeyi de büyük iyilik sayarız, her durumda azla yetinelim diye değil; ama bolluk içinde değilsek, bolluğun tadını buna en az gereksinimi olanların çıkardığına, doğal olan her şeyin kolayca elde edildiğine, boş olanın ise zor gerçekleştiğine içtenlikle inanmış olarak, azla yetinebilelim diye.

yoksunluktan ileri gelen acıyı ortadan kaldıran yalın tatlar da zengin bir sofrayla aynı hazzı verir. ekmekle su aç birinin ağzında en büyük hazzı verir. böylece sade ve zengin olmayan sofralara alışmak sağlığa iyi gelir, insanı yaşamın getirdiği zorunluluklara karşı hazır kılar, zengin sofralara uzun aralıklarla oturduğumuzda, daha büyük keyif almamızı ve talih karşısında korkusuz olmamızı sağlar.

böylece, hazzın erek olduğunu söylerken, bununla öğretimizi bilmeyen, bizimle aynı görüşte olmayan ya da yanlış anlayan bazı kimselerin düşündüğü gibi, yoldan çıkmış insanların hazlarını ve cinsel hazları söylemiyoruz; tersine bedence acı çekmemeyi ve ruhça sarsıntı içinde olmamayı anlıyoruz.

birbirini izleyen içki ve şölen sofraları, oğlanlarla ve kadınlarla yaşanan cinsel ilişkiler, balıklar ve zengin bir sofrada sunulan daha ne varsa, işte bütün bunların verdiği hazlar, yaşamı zevkli kılmaz. yaşamı zevkli kılan, seçilmesi ve kaçınılması gereken her şeyin nedenini araştıran, insan ruhunu büyük kargaşaya sokacak yanlış sanıları kaldırıp atan ölçülü bir muhakemedir. bütün bunların başı ve en büyük iyi, sağduyudur. bu nedenle, sağduyu felsefeden bile değerlidir; bütün öteki erdemler bundan kaynaklanır. sağduyulu, iyi ve doğru yaşamadıkça yaşamın zevkli olamayacağını öğretir. yaşam zevkli olmadıkça sağduyulu, iyi ve doğru olmaz; çünkü erdemler zevkli yaşamın içinde onunla birlikte var olurlar, zevkli yaşam da bunlardan ayrılamaz.

sence kim hem tanrılar hakkında dindarca düşünen, hem ölüm karşısında korku duymayan insandan daha üstündür? bu adam doğanın belirlediği sonu düşünmüştür. iyiliklerin sınırına ulaşmanın ve elde etmenin kolay olduğunu; ama kötülüklerin gerek süre gerekse yoğunluk bakımından sınırlı olduğunu kavramıştır. bazı kimselerin her şeyin efendisi olarak gördüğü kaderi alaya alır ve bazı olayların daha çok zorunlulukla, bazılarının rastlantıyla ortaya çıktığını, bazılarının da bizim elimizde olduğunu söyler; çünkü zorunluluğun sorumlu tutulamayacağını, talihin kararsız olduğunu, bizim elimizde olanın da başka efendisi olmadığını ve kınamayla övgünün doğal olarak bu sonuncuya ilişkin olduğunu görür.

nitekim, doğa düşünürlerinin getirdiği kadere köle olmaktansa, tanrılarla ilgili efsaneleri kabul etmek daha iyi olurdu; çünkü efsane, tanrıları onurlandırdığımız takdirde, bağışlanma umudunu verir; kaderin zorunluluğu ise aman dinlemez, talihi çoğunluğun düşündüğü gibi bir tanrı olarak görmez; çünkü tanrı hiçbir şeyi karmakarışık yapmaz, sağlam olmayan bir neden olarak da görmez; çünkü iyiliğin ya da kötülüğün insanlara talih tarafından mutlu yaşamaları için verildiğine inanmaz, gene de büyük iyiliklerin ya da kötülüklerin başlangıcının talihe bağlı olduğunu düşünür. doğru yöntemle başarısız olmayı, yanlış yöntemle başarılı olmaya üstün tutar; çünkü doğru düşünerek yaptığımız eylemlerde talihin yardımıyla başarılı olmamak daha iyidir.

işte bunları ve buna yakın konuları gece gündüz kendi başına ve senin gibi olan arkadaşınla birlikte düşün. böylece, ne uyanıkken ne uyurken hiçbir zaman sarsılmayacaksın ve insanlar arasında tanrı gibi yaşayacaksın. çünkü ölümsüz iyilikler arasında yaşayan bir insanın ölümlü bir canlıya benzer bir yanı yoktur.