30.06.2017

uzun lafın kısası

epiktetos: insan isterse karga bile mutluluk getirir.

alice munro: insanlar ne zaman, "söylemek istemezdim" deseler, aslında söylemeye can atıyorlardır.

jack london: acı en iyi öğretmendir.

balzac: yasalar; büyüklerin, zenginlerin işlerine engel olmaz; tam tersine, korunması gereken küçüklerin yakasına yapışır.

gerard de nerval: en akıllı ve sakıngan insan bile, görünüşe kapılarak aldanır.

mary wollstonecraft: dünyada yoksunluğunu çektiğimiz şey hayırseverlik değil, adalettir.

karl marx: sahip olduklarınız ne kadar çoksa, siz o kadar azsınız.

alessandro manzoni: bu dünyanın sunmuş olduğu nimetlerden biri de, insanların birbirini tanımadan karşılıklı kin güdebilmeleridir.

octavio paz: okumak, insanın kendine giden, aklının ucundan geçmeyen yollar bulmasıdır.

stendhal: neler yapabilirmişim, bir ben bilirim. başkaları ise, çok çok, "belki yapardı" diye düşünür, o kadar.

robert owen: en iyi yönetilen devlet, en iyi ulusal eğitim sistemine sahip olan devlettir.

charles baudelaire: her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam. kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır.

29.06.2017

nadja

andre breton

ilk günden son güne dek nadja'yı özgür bir deha, havadaki ruhlardan biriymiş gibi gördüm, ki o ruhları ancak bazı büyü uygulamalarıyla kendine anlık da olsa bağlayabilir insan; ancak boyunduruk altına almak olacak şey değildir.

bir zamanlar bana ahmakça, karanlık, heyecan verici bir öykü anlatmışlardı:

adamın biri günün birinde bir otele gelir ve bir oda istediğini söyler. kendisine 35 numara verilir. birkaç dakika sonra adam aşağı iner ve anahtarını otelciye verirken: bağışlayın beni, der, kafa kalmadı bende. izin verirseniz eğer, otele her gelişimde, ismimi söyleyeceğim size: mösyö delouit ve her gelişimde odamın numarasını tekrarlayacaksınız bana. -peki efendim. çok kısa bir süre sonra geri döner, otelcinin oda kapısını aralar: "mösyö delouit." -no. 35-. "teşekkür ederim." bir dakika sonra, sarsım sarsım sarsılan, insandan başka her şeye benzeyen bir adam, giysileri çamura bulanmış, yüzü gözü kan revan içinde, otelciye başvurur: "mösyö delouit." - ne, mösyö delouit mi? bırakın şakayı. az önce yukarı çıktı kendisi-. "bağışlayın, delouit benim. pencereden düştüm az önce. odamın numarası lütfen."

seni henüz şöylesine tanıdığım zamanlar, sana anlatma isteğine kapıldığım öykü buydu. sen ki anımsamayacak halde olan; ancak bir rastlantı eseri bu kitabın başlangıcından haberi olan ve öylesine tam sırasında ve öylesine kararlı bir şekilde söze girmiş olan.. 

kuşkusuz kitabın "bir kapının kanatları gibi apaçık" olmasını istediğimi bana hatırlatmak içindi bu, benimse bu kapıdan senden başkasının girdiğini görmek istemediğimi hatırlatmak içindi. sadece senin girdiğini, senin çıktığını görecektim.

sen ki tüm bu anlattıklarım içinde, "les aubes"a doğru kalkmış elinin üzerine birazcık yağmur düşmüştü. sen ki, aşk üzerine o saçma ve kısaltılamaz cümleyi yazdığım için pişman etmiştin beni, "her türlü sınava açık haliyle" tek aşk. sen ki, beni tüm dinleyenler için, bir kendilik olmamalıydın, bir kadın olmalıydın, sen ki bir kadın olarak, bir kimera olman için, bana yapılan ve yapılmakta olan baskıya rağmen bir hiçtin. sen ki tüm yaptıklarını hayran olunacak biçimde yapar ve bunun görkemli nedenleri, benim için akılsızlığa, deliliğe hiç bulaşmadan, bir yıldırım gibi ölümcül bir biçimde ışıldar ve düşerdi. sen en canlı varlık, sende hiç sınanmamış olanın gücünü tüm keskinliğiyle hissetmem için yolumun üzerine konulmuş olan sen.. kötülüğü sadece kulaktan duymuş olan sen. elbette ideal bir güzelliğe sahip olan sen. her şeyin günün ışımasına indirgediği ve belki de bu nedenle bir daha hiç göremeyeceğim sen..

kendi kendimde bildiğim bu deha aşkını ne yapayım sensiz? onun adına, şurada burada birkaç tanışıklık arayışına girmekten başka bir şey yapamadığım aşkı? dehanın nerede olduğunu bilmekle övünüyorum, neyin nesi bir şey olduğunu bilmekle övünüyorum ve onu diğer büyük coşkularla bağdaşmaya açık görüyorum. dehana körü körüne inanıyorum. eğer şaşırtırsa seni, bu sözcüğü geri alıyorum ama, üzülerek.. o zaman da onu tümüyle nefretliyorum.

deha.. bana bu işaret, bu yıldız altında görünen ve senin yanı başında, sahip olmaktan çıktığım birkaç olası müdahaleciden, daha fazla ne bekleyebilirdim! benim için en yakın biçimlerle özdeşleştin sen ama isteyerek değil, önsezimin birçok imgesiyle de özdeşleştin. nadja bu sonunculardandı, onu benden saklamış olman kadar mükemmel ne olabilir! bütün bildiğim bu kişi özdeşleşmesinin sende bitmiş olmasıydı; çünkü seninle özdeşleşebilecek hiçbir şey yok ve benim için de bu muamma zinciri, senin önünde ebediyen son bulacaktı.

bir muamma değilsin sen benim için. muammaya bana sonsuza dek yüz çevirten sensin. var olduğuna ve var olmayı tek sen bildiğine göre bu kitabın varlığı pek gerekli değildi belki de. onun hakkında başka türlü bir karar verebileceğimi sandım, seni tanımadan önce onu bağlamak istediğim sonucun anısına yapmak istedim bunu. ve yaşantımda birdenbire belirişin, gözümde boş bir iş olmaktan kurtardı onu. bu sonuç gerçek anlamını ve tüm gücünü ancak senin aracılığınla buluyor. zaman zaman bana gülümsediğin gibi, o gözyaşlarından oluşmuş çalıların arkasından gülümsediğin gibi, bana gülümsüyor o. 

"gene aşk bu" diyordun ve daha adaletsiz biçimde şöyle dediğin de oldu: "ya hep ya hiç." bu formülle hiç çelişkiye düşmeyeceğim; kendi kendisine karşı dünyanın savunmasını üzerine alan tutkunun silahı da bu formüldür zaten. fazla fazla, onu bu "hep"in niteliği konusunda sorgulayacağım ve bu konuda, tutku olduğu için, benim sesimi duymayacak halde mi olması gerekirdi diye soracağım. kurbanı olsam bile, onun değişik devinimleri -ağzımdan sözümü çekip alma gücüne sahip olsalar da olmasalar da, var olma hakkımı elimden almaya güçleri yetse de yetmese de- onu tanıma gururundan tümüyle nasıl çekip koparırlardı beni, onun, sadece onun önünde kendime reva gördüğüm aşağılanmadan nasıl çekip koparırlardı?

en gizemli, en katı kararları yüzünden kınamayacağım onu. dünyanın gidişini durdurmayı, kendine verdiği bilmem hangi hayali güç nedeniyle, dünyayı durdurmayı istemek demek olur bu. şu demek olur: "herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır." (hegel)

güzellik karşısında, gerekli olarak belli bir tavır çıkar bundan; burada ancak tutkusal ereklerle ele alındığı açıktır onun. kesinkes, durağan, yani "taşlaşmış düşünün içinde" sıkışıp kalmış bir halde değildir; insanoğlu için, odalıkların gölgesinde, tek bir günü kapsadığı iddiasında olan şu trajedilerin ta diplerinde bir yerde yitip gitmiş, hani neredeyse daha az devingen, yani arkasından, dörtnala, dur duraksız bir koşunun gelmemezlik edemeyeceği şu doludizgin gidişe tabidir; bir başka deyişle, bir kar tanesinden daha şaşkın, daha kararlı, sıkılıp boğulacağı korkusuyla hiç kucaklatmak istemezcesine kendini..

ne devingen ne durağan, seni nasıl gördüysem onu da aynen öyle gördüğüm güzellik.. vakti saati geldiğinde ve belirli bir zaman içinde, görmüş olduğumu gördüğüm gibi, umuyorum, tüm yüreğimle umuyorum gibi geliyor ki, seninle uyum halinde olduğumu söyletecektir o. lyon garında, dur duraksız, olduğu yerde hoplayıp zıplayan, yerinde duramayan bir tren gibidir o; bilirim ki hiçbir zaman terk etmeyecektir garı, terk etmemiştir de. birtakım sarsıntılardan, silkintilerden oluşmuştur, çoğu hiç önemli olmayan sarsıntılardan, ancak bir sarsıntıyı, kimin bir sarsıntısı varsa, denizlemeyle görevli olduklarını bildiğimiz.. o ki, kendime veremeyeceğim tüm önem ondadır.

us, sahip olmadığı hakları oradan buradan alır, mal eder kendine. güzellik, ne devingen ne durağan güzellik. bir sismograf gibi güzel olan insan yüreği. sessizlik krallığı.. kendimle ilgili haberleri almama bir sabah gazetesi yeter de artar bile.
"sizinkinin başlangıcı olan, nefesimin tükenişiyle birlikte. istemiş olsanız, sizin için hiçbir şey olmazdım ben; ya da sadece bir iz. aslanın pençesi bağın göğsünü sıkıyor. pembe daha iyidir karadan ama ikisi uyumludurlar gene de. gizemin karşısında, taştan adam, anla beni. benim efendimsin sen. 
dudaklarının kıyıcığında nefes alan ya da son nefesini veren bir atomdan başka bir şey değilim ben. gözyaşlarıyla ıslanan bir parmağımla huzura dokunmak istiyorum. 
kömür topaklarıyla dolu bir deliğin karanlığında bir sarkaç gibi sallanan bu terazi de neyin nesi? düşüncelerini ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamak. her şeyi biliyordum, gözyaşlarımın ırmaklarında o denli bir şeyler okumaya çalıştım ki.."
güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

28.06.2017

top oynayan kedi mağazası

balzac

sanatçılardan çoğunun açlıktan nefesi kokar.

dünyada hiç kimse insanı annesi kadar sevmez.

tiziano'nun, raffaello'nun ve leonardo da vinci'nin en güzel portreleri, farklı koşullar altında zaten bütün başyapıtların doğmasını sağlayan coşkun duygulardan doğmuştur.

on sekizinde ve seven bir kızın gözüyle dünya ne kadar da pembe görülür!

paranın yuvarlak olması, çabuk tekerlenip gitmesi içindir. para savurgan kimseler için yuvarlaksa, para para üstüne koyan tutumlu kişiler için de düzdür.

her günü binbir türlü zevkle süslemeyi biliyor, kendisini tutku coşkunluklarına kaptırmaktan, sonra da dinlenmenin tatlı gevşekliğine bırakmaktan derin bir zevk duyuyordu. bunlar öyle dinlenmelerdir ki, ruhlarımız mutluluk duygusunun en yüksek noktasına çıkar ve orada artık madde birleşmesi dediğimiz şeyi unutur.

şiirin, resmin ve düşlemle ilgili tatlı zevklerin yüksek ruhlar üzerinde, aradan zaman geçse bile kaybolmayan hakları vardır.

düşüncesinin en tatlı iç döküşlerini sürekli görmezden gelmek ve sihirli bir gücün kendisini yaratmaya zorladığı düşlemleri öldürmek zorunda kalan, en içten duygularla başka birine bağlanmış olan bir insanın her gün yeniden doğan acılarına değer vermeyi, basit ruhlu kimseler bilemezler.

doğanın isteklerini anlamazlıktan gelen, cezasını çeker.

evlilikte mutluluğa ulaşabilmek için, üstündeki dar yaylanın hemen yanı başında, inişi çok kolay ama kaypak bir yamaç bulunan bir dağı aşmak gerekir.

zekadaki çabukluk ve konuşmadaki güzellik ya tanrı vergisidir ya da beşikte başlayan bir eğitimin sonucudur.

yüksek tabakaların fırtınalarına, acılarına ancak oralarda oturan yüksek ruhlu kimseler bir değer verebilir. her şeyde herkes dengi dengine.

aşk uzun süre acı döşeğinde kalamaz. kara sevdalı olmak önceleri hoşa giden bir güzellik verir ama sonunda çizgileri uzatır, dünyanın en çekici yüzünü bile soldurur.

eskiden aşk ve neşe saçan, şimdiyse soluk, renksiz, ilgisiz bir yüze, içinde derin bir acı duymadan insan nasıl bakabilir?

biz kadınlar deha sahibi erkeklere hayran olmalı, tiyatrodan keyiflenir gibi bundan keyiflenmeliyiz. ancak onlarla birlikte yaşamak.. kesinlikle!

bir erkeğe, özellikle kocaya karşı aşkımız ne kadar büyükse o oranda az göstermemiz gerekir. acı çeken, daha da kötüsü, eninde sonunda bırakılan, en çok sevendir.

budalalara göre dış görünüş yaşamın yarısıdır. bu yüzden, üstün özellikleri olan birçok erkek, bütün zekalarına karşın, istemeyerek aynı zayıflığa kapılır.

aile mutluluğu öteden beri bir alışveriş, özel bir dikkat isteyen bir iş olmuştur.

vadilerde açan, gösterişsiz, alçak gönüllü çiçekler; göklere çok yakın, fırtınaların koptuğu, güneşin yaktığı yerlere dikilince yaşamıyorlar belki de, kim bilir?

27.06.2017

yanlış yaşamak *

henry david thoreau

"ye, iç ve aşkla eğlen; geri kalan her şey boş."**

nice zavallı ölümsüz ruh gördüm; kocaman tahıl ambarlarını, augeas'ınkine benzer hiç temizlenmemiş ahırları, onlarca dönüm arazisi, çiftlikleri, ekini, otlakları ve ağaçlıkları sırtlanmış, hayat yokuşundan inerken yüklerinin altında ezilip bunalıyorlar! yığınla mirasın yükünü sırtlamak gibi bir dertleri olmayan kısmetsizlerse, yalnızca bedenlerini eğitip nefislerine hükmetmeyi iş ediniyor.

ama insanoğlu yanlış yoldadır. en değerli varlığı çok geçmeden toprağa gömülüp çürümeye bırakılır. insan sahte yazgısına aldanır; gereksinim diye bir kılıf uydurarak, eski bir kitapta söylendiği gibi, güvelerin ve pasın çürüteceği ve hırsızların girip talan edeceği servetler biriktirmeye çalışır. bu ahmakça bir yaşamdır. eğer daha önce öğrenmezse, mutlaka öğrenecek yolun sonuna geldiğinde.

çoğu insan, bu görece özgür ülkede bile, yalnızca bilgisizlik ve yanlış algılama nedeniyle, sahte yaşam kaygıları ve gereksiz harcadıkları fazladan emekle öyle kuşatılmış ki, erişemiyorlar yaşam ağacının olgun meyvelerine. ırgat gibi çalışmaktan, öyle hantallaşmış ve titrek ki elleri, dalından toplayamıyorlar meyveleri. çalışan insan o kadar meşgul ki, gün geçtikçe içinde yaşadığı ortama daha bir yabancılaşıyor, ötekilerle insanca ilişkilerini devam ettirmeye gücü yetmiyor. yoksa pazarda emeğinin değeri düşüyor. bir makine gibi yalnızca ve durmaksızın çalışıyor. çalışırken öyle çok kullanmak zorunda kalıyor ki bilgisini, gelişmesi için gerekli olsa da, nasıl aklına gelebilir bilgisizliği?

bu nedenle kendisini yargılamadan önce, ara sıra karşılıksız olarak yiyecek vermeli, giydirmeli ve iyileştirmeliyiz içtenlikle. tıpkı meyve çiçekleri gibi, yalnızca en özenli ilgiyle korunabilir insan doğasının seçkin nitelikleri. ne yazık ki biz, ne bir başkasına böyle sevecen davranırız ne de kendimize.

hepimiz biliyoruz ki, kimileriniz yoksulsunuz. güçlükle yaşıyor, sanki nefes almakta bile zorlanıyorsunuz. hiç kuşkusuz, bu satırları okuyan kimileriniz, yediğiniz bütün yemeklerin, hızla yıpranan ya da çoktan yıpranmış olan ayakkabı ve paltolarınızın parasını ödeyemiyorsunuz. bu sayfayı okurken, ödünç alınmış ya da çalınmış bir zamanı harcıyor, alacaklılarınızın bir saatini araklıyorsunuz. çalışarak geçirmeniz gereken bir saati boşa harcıyorsunuz.

bana sorarsanız, çoğunuzun ne denli zor ve sefil bir yaşam sürdüğü besbelli; çünkü görüşüm deneyimlerimle bileylendi; daima sınırlarda sürdürülen bir yaşam sizinkisi, kapmaya çalışmak işi ve borçtan kurtulma çabası.. çok çok eski bir batak bu; madeni paraları pirinçten yapılan romalıların, æs alienum, "başkasının pirinci" dedikleri; hâlâ, yaşarken, ölürken ve gömülürken kullandığınız bu "başkasının pirinçleri"; öbürlerinin, hep "ödeyeceğim" dediğiniz, yarın ödemeye söz verip bugün dünyadan göçüp gittiğiniz için ödeyemediğiniz sikkeleri..

eyalet hapishanesinin yolunu tutmamak için şekilden şekle girip yalakalık ederek göze girmeye çalışıyorsunuz. ayakkabılarını, şapkasını, paltosunu ya da arabasını size yaptırmaya ya da aldıklarını size taşıtmaya komşunuzu ikna edebilmek umuduyla, yüzünüze bir nezaket maskesi takarak ya da ince ve buğulu bir asalet atmosferi yaratarak yalan söylüyor, dalkavukluk ediyor, lehinde oy kullanıyorsunuz. ne kadar çok ya da az olduğuna ya da nereye olduğuna bakmaksızın, bir gün hasta olurum düşüncesiyle birikim yapmaya, eski bir sandığı ya da duvar alçısının arkasındaki zulayı ya da daha da güvenlisi, duvardaki bir tuğlanın içini tıka basa doldurmaya uğraşırken kendi kendinizi hasta ediyorsunuz.

kendimize ettiğimizin yanında, önemsiz kalır toplum baskısı. insanın kendisi hakkında düşündüğüdür belirleyen, daha doğrusu, belirten yazgısını.

insan yığınları, suskun bir umutsuzluk içinde yaşamlarını sürdürür. suskunluk denen şeyse kökleşmiş bir umutsuzluktur. siz umutsuz bir kentten umutsuz bir ülkeye doğru yol alıyorsunuz ve avutmak zorundasınız kendinizi, vizonların ve misk sıçanlarının babayiğitlikleriyle. basmakalıp ancak bilinçsiz bir umutsuzluk gizlidir insanoğlunun eğlenceleri ve oyunları diye adlandırılan şeylerde bile. hiçbir eğlencesi yoktur bunların, çünkü her zaman işten sonra gelir eğlence. umutsuz şeyler yapmamaktır bilgeliğin ayırt edici özelliğiyse.

çok eskilerden kalmış olsa bile, doğrulukları kanıtlanmadan güvenilemez hiçbir düşünceye ve davranış biçimine. herkesin bugüne dek gerçek olduğunu haykırdığı ya da sessizce göz yumduğu şeylerin, yarın –belki daha da yakın– sahte olduğunu, kimilerinin tarlalarına bereketli yağmuru serpiştireceğine inandığı bir bulut gibi, yalnızca bir düşünceler sisi olduğu ortaya çıkabilir. eski insanların yapamayacağını söylediği bir şeyi denersen yapabileceğini görürsün. eski düşünceler eski insanlara göredir, yeni insanlarsa yeni düşünceler üretmelidir.

gerçeklik hayal ürünü gibi görülürken, sahtelikler ve yanılgılara en anlamlı doğrular gözüyle bakılıyor. eğer insanlar yalnızca ve sürekli gerçekleri gözetseydi ve aldatılmayı hoş görmeseydi, bildiğimiz öteki şeylere kıyasla yaşam, bir peri masalı gibi ya da bin bir gece masallarındaki cümbüşler gibi olabilirdi. yalnızca kaçınılmaz olana ve var olma hakkına saygı gösterseydik müzik ve şiir caddeler boyunca yankılanabilirdi.

sakin ve mantıklı olunduğunda, yalnızca asil ve değerli şeylerin kalıcı ve mutlak varlığa sahip oldukları, küçük korkular ve aşağılık zevklerin yalnızca gerçekliğin gölgeleri olduğu algılanabilir. bu daima canlandırıcı, keyif verici ve yücelticidir. insanlar gözlerini kapatıp uyuklayarak ve görünüşle aldatılmayı kabullenerek, tamamen yanıltıcı temeller üstüne inşa edilmiş olan, basmakalıp ve alışkanlıkların yönlendirdiği bir gündelik yaşam kurup pekiştirir. çocuklar, ki onlar yaşamı oynarlar, yaşamın gerçek yasasını ve bağıntılarını yetişkinlerden, yani yaşamı yakışık alır bir şekilde yaşamakta başarısız olan, ancak deneyimleri, başka deyişle başarısızlıkları sayesinde daha akıllı olduklarını düşünenlerden daha açık bir biçimde sezinler.

sevgiden, paradan ve ünden ziyade gerçeği verin bana. yiyeceklerin servet tuttuğu, şarabın bardaklardan taştığı, dalkavukların hazır bulunduğu masalarda oturdum, içtenlik ve gerçeklik bulamadım; konukseverliğin olmadığı bu sofralardan açlık çekerek ayrıldım. konuk ağırlama ve ikram buz gibi soğuktu. bu insanları dondurmak için buza gerek yoktu. bana şarabın yıllanmışlığından ve üzüm bağının seçkinliğinden söz ettiler; bense daha seçkin bir bağı, daha eski, daha eşsiz ve daha saf bir şarabı aklımdan geçirdim. onlarda yoktu ve satın alamazlardı.

biçim, ev ve arazi ve "eğlence"nin benim gözümde hiçbir anlamı yoktu. kralı ziyaret ettim ama o beni holde bekletti ve konukseverliği yetersiz bir adam gibi davrandı. yaşadığım yerin yakınında, bir ağaç kovuğunda yaşayan bir adam vardı. davranışları gerçekten de bir krala yakışırdı. aslında onu ziyaret etsem kuşkusuz daha iyi olurdu.

hiç kimse, elbisesinde yamaları var diye gözümde daha basit ya da aşağılık değildir. ancak şundan da eminim ki çoğu zaman ilgi gören sağlıklı bir bilinç değil, modaya uygun ya da en azından temiz ve yamasız giysilerdir.

eğer uygar adamın arayışları vahşi adamınkilerden daha değerli değilse, ömrünün büyük kısmını yalnızca temel gereksinimlerini ve huzurunu elde etmeye adıyorsa, neden onun barınağı vahşi adamınkinden daha iyi olmalı ki?

yalnızca tek bir yaşam biçimi var, insanların övgüyle söz ettiği ve başarılı gördüğü. niçin bütün öteki yaşam biçimlerini elimizle itip birini abartıyoruz ki?

günümüzde evlerimiz mobilyalarla tıka basa doldurulup kirletiliyor. iyi bir ev hanımı büyük kısmını süpürüp çöp çukuruna atardı ve sabah yapılması gereken işini tamamlamış olurdu.

kadife minder üstüne balık istifi dizilmektense, tek başıma balkabağının üstünde oturmayı isterim. gezinti treninin süslü püslü vagonunda yol boyunca sıtma havasını içime çekerek cennete gitmektense, yeryüzünde havadar bir öküz arabası sürmeyi yeğlerim.

ne zamana kadar sütunlu verandalarımızda oturup herhangi bir işin geçersiz kılabileceği boş ve köhnemiş erdemler için yaşayacağız? sanki bir insan güne çilekeş başlamalı ve patateslerini çapalaması için bir adam tutmalıymış ve öğleden sonra da önceden planlanmış dini ritüellerin alçak gönüllülüğünü ve iyi yüreklilikle yardım yapmayı sürdürmeliymiş gibi!

yaşamdaki çoğu lüks ve birçok sözde rahatlık yalnızca kaçınılmaz olmamakla kalmıyor, insanoğlunun yükselişine de gizli engeller oluşturuyor. lüks ve rahatlığa gelince, en bilgeler daima yoksullardan daha basit ve yalın bir şekilde yaşamıştır.

kadim filozoflar öyle bir sınıf oluşturuyordu ki, dış zenginlikler bakımından onlardan daha yoksulu, iç zenginlikler bakımındansa onlardan daha zengini yoktu.

filozof olmak ne zekice fikirlere sahip olmaktır yalnızca, ne de felsefe ekolü kurmaktır. filozofluk; aklı, aklın emrettiği gibi yaşayacak kadar sevmekte yatmaktadır. yalın, bağımsız, asil ve sorumluca yaşamaktır. yaşamın sorunlarını yalnızca kuramsal olarak değil, pratik olarak da çözmektir.

filozof, yaşamının dış biçimi bakımından da çağının ilerisindedir. çağdaşları gibi beslenmez, giyinmez, barınağı ve ısınması bakımından da onlara benzemez. bir insan nasıl filozof olabilir de yaşamsal ısısını öteki insanlardan daha iyi yöntemlerle korumaz?

insanın yaşamını bilinçli bir çabayla yüceltme konusundaki tartışmasız yeteneğinden daha umut verici bir durum yoktur.

"gerçek bilgi, bildiklerimizi bildiğimizi bilmek ve bilmediklerimizi bilmediğimizi bilmektir." (konfüçyüs)

bir insan, bir şeyleri kendi haline bırakmaya gücünün ve zamanının yettiği oranda zengindir. en küçük kuyunun bile değeri, içine baktığınızda yeryüzünün bir anakara değil, bir ada olduğunu size göstermesidir.

her günün, henüz kirletilip tüketilmemiş, daha erken, daha kutsal ve daha aydınlık bir zaman dilimi içerdiğine inanmayan insan, yaşamdan umudunu kesmiştir ve gittikçe alçalan ve kararan bir yol izlemektedir.

"başkaldırı özgürlüğü olmadan iyi, kötü diye bir şey olamaz." (j.j. rousseau)

üstünde yaşadığımız yerkürenin dışındaki katmanını tanıyoruz yalnızca. çoğu ne kazıp bakmıştır yüzeyin iki metre altına ne de sıçramıştır iki metre havaya. nerede olduğumuzu bilmiyoruz. üstelik zamanımızın neredeyse yarısını derin uykuda geçiriyoruz. ancak, kendimizi akıllı sanıyoruz ve görünüşte bir düzen kuruyoruz. gerçekten de derin düşünen ve hırslı ruhlara sahip insanlarız.

ardı arkası kesilmeyen bir yenilik akın ediyor dünyaya ama biz yine de inanılmaz bir bıkkınlığın bizi yönetmesine izin veriyoruz.

neşe ve keder gibi sözcükler var ancak biz sıradan ve ortalama olana inandığımız sürece, bunlar genizden çıkan sesle söylenen ilahinin nakaratları yalnızca. değiştirebileceğimiz tek şeyin giysilerimiz olduğuna inanıyoruz.

kral tching-thang'in banyo teknesinin üstünde şunların yazdığını söylerler: "kendini her gün tamamen yenile; yine yap ve yine yap ve sonsuza dek yinele."

gözlerimizi rahatsız ederek kapatmamıza neden olan ışık bizim için karanlığın kendisidir. yalnızca uyandığımız gün, gün doğar. daha doğacak çok gün var. güneş ise yalnızca bir sabah yıldızı..

chapman'in şarkısındaki gibi, insanların sahte toplumunda dünyevi yücelik adına bütün ilahi huzur uçup karışır havaya. sabah rüzgârı durmadan eser, yaradılış destanı kesintisizdir ama çok azdır duyabilen kişi.

* nerede ve ne için yaşadım

** son asur kralı asurbanipal'in (sardanapalus) mezar taşında yazılı olduğu rivayet edilen söz.

tek eşlilik

adam phillips

tek gerçek tek eşli ilişki, kendi kendimizle olandır.

herkes kendinden esirgenen şey konusunda saplantılıdır. başka bir deyişle, tek eşliliğe inanmak, tanrıya inanmaktan pek farklı değildir.

tek eşlilik doğanın harikalarından yalnızca biridir. doğada hiçbir şey bir diğerinden daha doğal değildir.

paylaşmanın bir erdem olduğuna inanabiliriz; hatta bunu çocuklarımıza da öğretebiliriz. ama en çok değer verdiğimiz şeyi, cinsel eşlerimizi paylaşmaya pek inanmaz gibiyizdir. yine de, eğer birini gerçekten seviyorsanız, ona sahip olduğunuz en iyi şeyi, eşinizi vermek istemez misiniz?

belki de dostluğun anlamı budur; belki de dostlarla sevgililer arasındaki fark da budur. dostlar paylaşabilir; sevgililerin ise başka bir şey yapmaları gerek. sevgililer fazla erdemli olmaya cesaret edemez.

tek eşlilik en iyi haliyle, beraber ölünecek birini bulma dileğidir; en kötü haliyle ise hayatta olmanın dehşetlerine bir şifa. bu ikisi sık sık karıştırılıyor.

tek eşliliğin zıddı yalnızca çokeşlilik değil, ilişkinin kendisinin yokluğu ya da imkânsızlığıdır.

kendini tek eşli olmak zorunda hisseden kişi, tıpkı kendini serbest olmak zorunda hisseden kişi gibidir. ikisine de bir şeyler fazlasıyla abartılı gelir. ikisi için de kaçınılması gereken bir felaket vardır. tek eşliler kendi çokeşli isteklerinden dehşete kapılırlar, serbest olanlar ise bağımlılıklarından. mesele, hangi felaketi tercih ettiğinizdir.

başlangıcımız ve sonumuz olarak tek eşlilik, bu hayat denen kargaşa için fazlasıyla, hüsnükuruntu derecesinde düzgün ve simetriktir.

on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir sürü insan tek eşlilik hakkında kuşkuya kapılır oldu. böyle bir şeyin var olup olmadığından emin değiller; ya da artık ona inanmıyorsak halimiz ne olacak, bundan emin değiller. eğer tanrı öldüyse, her şey mubahtır; ama tek eşlilik öldüyse ne yapacağız?

homofobinin, yabancı korkusunun ve tüm diğer fobilerin bize söylediği şudur: eğer tek eşliliği seçmezsek kaderimiz ya tecrit ya da kişiliksizliğin kaosudur. bir vaat değil bir tehdit yani.

tek eşliliğin erdemi, seksi kolayca mastürbasyona dönüştürebilmesidir; tek eşliliğin kötü yanı ise size başka bir şey bırakmamasıdır.

tek eşliliğin doruğu ayrılıktır. sadakatsizliğin doruğu tek eşliliktir. son, daima insanın ayağına dolanır. doruk, yanda kesilmenin en berbat biçimidir.

25.06.2017

utanç

salman rushdie

bir düğün yapılmalı, kız kocaya verilmeli. kim olursa. evin çatısı altındaki bir orospu, sokaktaki bir orospudan iyidir.

kelamı yaymak istiyorsan sıradan olmaman gerekir.

aziz nedir? bizim yerimize acı çeken insandır.

dedikodu su gibidir. zayıf yer bulmak için satıhları yoklar ve nihayet çıkacak bir delik bulur.

şehir bir mülteci kampıdır.

insanın anlatmayı seçtiği her hikaye bir tür sansürdür; başka hikayelerin anlatılmasını engeller.

hiçbir kaçış nihai değildir.

insanın avucu kaşınıyorsa para gelecek demektir. ayakkabılar üst üste gelmişse yolculuğa çıkacaktır; ayakkabılar ters dönmüşse trajedi yakındır. makasın boşlukta açılıp kapanması ailede kavga anlamına gelir. sol gözün seğirmesi de yakında kötü haber alınacağını gösterir.

olgun kadınların kendilerine özgü cazibeleri vardır.

görücü usulü evliliklerden hoşlanmam. insan zavallı ana babasını suçlayamayacağı bazı hatalar yapabilmeli.

sevgi kendini başkalarında tanıyan bir histir.

insanoğlunun, aslen çıkarcı, sahte, bayağı olan bazı eğilimlerinin samimiyetine ve asaletine kendisini inandırmaya karşı büyük kabiliyeti vardır.

intikam sabırlıdır, doğru zamanı bekler.

çam fıstıklarının kabuklarını kırmak bir nevi deliliktir; insan yediğinde onlardan kazanacağı enerjinin çok daha fazlasını onları kabuklarından çıkarmaya harcar.

pek az efsane ayrıntılı bir incelemeye rağmen varlığını sürdürebilir.

23.06.2017

devrim yolunda

vedat türkali

"insanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır." (paul eluard)

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

bu aşağılık toplum öylesine yamru yumru ediyor ki insanları.. insan sevgisi çamura batmış. nasıl arınacak? öylesine pis ki her şey..

tefeci-bezirgan, finans-kapital saltanatı öylesine bir baskı yarattı ki ülkede, emekçi sınıfları, işsizlik, yoksulluklarıyla bile yolunu bulamıyor bir türlü. bu gerçek. bizim sınıfa dayanma çabamızın teori planından pek öteye gidemeyişi de bu yüzden. burada iki yol çıkar karşımıza. ya sorunu böyle koyup işi pratiğe geçirmenin umudu, uğraşıyla güçleniriz ya da bir çöküntüye kaptırırız kendimizi. yapacağımız seçim kişiliğimizi belirler.

düzen, yıkıntısını geciktirmek için en bireyci, en bencil yanımıza itiyor bizi. cinsel tutkularımızı abartıp duruyor. dergisi, radyosu, sineması.. şeytana dayanmak zor bu çağda! tanrı gençlerin yardımcısı olsun! poligam yaratıklarız aslında. monogamlık zorlama. inanç işi. kimileri aldırmıyor. kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.

ülkemizin dramı burada yatıyor bence. bizim tefeci-bezirgan finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi; ilerici, özgürlükçü aşamasını tatmadı. batılı aydının geçmişinde, burjuvazinin, batı burjuvazisinin ilerici çağının büyükleri yatıyor. bacon var, descartes var, montaigne, rabelais, diderot var o düşüncenin temelinde. bizde kapitalizm en gerici yanıyla, tekelci biçimde, finans-kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. kırım harbi'nden bu yana, örtülü ya da açıkça para babalarının elindedir kapılar. kapayıverirler. aydın işsizlik korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. öylesine büyümüş ki bu korku; nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. put olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. kocaman bir karanlık. umutsuz..

hele devletçiliğimizden sonra.. batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var, kolay geri alamıyor burjuvazi. o özgürlük masalının batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. en sıkı zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. özgürlükle kapitalizmi birbirinden ayıramaz bir türlü. bu da onların dramı diyelim. bizim karanlığımız daha umut kırıcıdır yine de. aydın için umut kırıcı hiç değilse. korku dağları bekler diyor. ne dağları? bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane karakol değil.

bizde aydınlar böyledir; korkarlar, karşı düşüncede gibi görünürler. söz gelimi peyami safa bal gibi komünisttir, korkusundan tam karşıtı görünür. susarlar. çünkü bir tek özelliği vardır bizim aydınımızın, ortak yanı tümünün: korkar. korku tek sığınağı özgür aydınımızın. doğruları anlamaya başlayan bir yürekli çıksa da dayanamaz uzun boylu; politikacı, sanatçı, yazar, nice ünlü kişi aramızdan kaçıp gitmiştir karşı yana. geçmişindeki bu olay da, ya örtbas edilen bir yüzkarası, ya da acı tatlı anımsanan bir gençlik günahıdır. uzaktan gizli gizli kaş göz eder bize kimisi de. tavşanın kaçışını gördüm, etinden iğrendim, diyor halk.

namık kemal'den alın, en parlağıdır o, onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. düşünce, eylem, ne varsa, düzenin egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile çıkmıştır ortaya. ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. burada biter bizim yiğitliğimiz. düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan kusturulmuştur.

biliyor musunuz? daha osmanlı'da basına uygulanan ilk sansürün yasakları arasındadır sosyalist, grev sözcükleri. aydın kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. çıkmayagörsün böyle biri, ilk onlar saldırır: "vurun!.. koman!.. yaşatman!.. tiz boğun!.." tam osmanlı işi. dudak büker hiç değilse.. doğruluğuna inanmadıklarından mı? değil. yasaklanmış doğrulardır da onun için. korkularından. aşağılık kompleksi bir tür.

eskilerde canına kıyan materyalist beşir fuat'tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. aslında bitmeyen bir faşizm var ülkede. nasıl tanımlıyoruz faşizmi: "finans-kapitalin en geri, en şoven ögelerinin açık terörist diktatörlüğü." sürüp gider kendine özgü bir faşizm bizim toplum yapımızda. bazı açık, bazı örtülü biçimde. ülkede bu korku duvarını önce aydının aşması gerek. alın size bir kısır döngü. aydın, halka, yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. orada da yolunu kesen bir başka mutsuzluk var. çok eskilerden, tarihten gelen. on üçüncü yüzyıldan sonra halkından kopmuş türk aydını. işin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün halktan. yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan, yapımızla da ayrıyız; duygumuzla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en önemlisi de dilimizle ayrıyız. 700 yıldır ayrıyız.

ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini vermiş türk halkı. türkmen hocasını, yunus emre'yi çıkarmış. en soyut kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. ne inançtır, ne güvençtir o, halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!.. bugün, yüzlerce yıl sonra, onun bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. arada tükenip giden yüzlerce yılı düşünün.

öyle bir balçık sıvanmış ki devrimci bile küçücük bir adımı çeyrek yüzyılda atıyor ancak. osmanlı saray kurmuş, arapçalı, farsçalı, ayrıcalıklı. ilkel toplumsal yaşantı ile islamlığı uyuşturan yığınlardan, asya'dan kopup gelen türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş osmanlı. dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun osmanlı aydını öylesine yabancılaşmış bu yığına ki, düşman bellemiş yüzyıllar boyu. sömürmüşler, kırmışlar bu yığını. sürekli başkaldırmış o da. ezmişler, ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. ayrı bir dünyada yürütmüş yaşantısını. küsmüş, kapalı.. yunus'un yolunu sürdürmüş. kaygusuz, pir sultan, adı sanı unutulmuş yüzlercesi.. ahilik. fütüvvet örgütlerini, babai ayaklanmalarını, alevi, sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. türk halkıdır. aydın nerede? osmanlı sarayında, yöresinde.

bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce, sanat, edebiyat, dil olarak yararlı ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık osmanlı aydınından? bugün baki, nefi, naili mi yakındır bize? yunus, pir sultan, karacaoğlan mı? hangisinde bütünleşiriz halkımızla? birincileri bugün aydınımız da anlamıyor. en ateşli savunucuları bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. ölmüş.. halkla yaşamamış ki. hangisinden güç alırız? bir düzyazımız yoksa, osmanlı'dan yoktur. aşıkpaşazade, mercimek ahmet, osmanlı'nın başlarındadır ancak. sonra?.. çürümüşüz osmanlı'ya baktıkça. osmanlı'da sınıf yok ha?.. hele dirlik düzenini yıkan kesim düzeninde! söyleyenler inanıyor mu buna? kapış kapış bir sömürü, yağma, zulüm düzeninde, bırakın tarihsel, ekonomik incelemeleri, sınıf olmasa, halka böylesine -duvar çekilir gibi- bir yabancılaşma olur mu?

bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı cumhuriyet'in ilk yıllarında. osmanlı'ya karşıydı ankara'ya yerleşmiş mustafa kemalciler. ulusçuluk adına söyledikleri buna benzer şeylerdi. peki onlar ne yaptılar? kaldırabildiler mi bu yabancılaşmayı? daha da artırdılar. batı'ya, doğrusunu söyleyelim şunun, batı kapitalizminin geliştirdiği toplumlara özenen, o ekine, o ürüne, o yaşama bağlı, vurgun atatürkçü aydınımızla halk arasında osmanlı'dakinden daha büyük uçurum var şimdi. bir de iyice ortaya dökülen yaşantı biçimi, kadın-erkek ilişkilerindeki zıtlık, ahlak sorunu, din sorunu bindirdi.

devrimler yaptı atatürkçü aydınlarımız!.. bir tek devrim, temelde devrim, gerçek devrim yapabilseydi ya, halkla el ele verip. halkı ekonomik özgürlüğüne kavuşturacak devrim. değişmeyen tefeci-bezirgan, finans-kapital düzeninde çiğnenen, ezilen, sömürülen halkın, şapka giymeye, latin harfini kullanmaya, kızını okula göndermeye, karısını çarşafsız gezdirmeye zorlanması, bunları savunan aydınla halkı kanlı bıçaklı etmekten başka ne sonuç verdi? öyle bir tefeci-bezirgan, finans-kapital oyunu ki kötü şeyler diyemiyoruz bunlara işin kötüsü!..

demokratlar on yıldır bu oyunun ürününü devşiriyor. köksüz, temelsiz ülkede aydınlar; kendi kendilerine.. düzene başkaldıran ormana kaçar sıkıştı mı; saklanmak, güçlenmek için. orman halktır burada. kaçacak, sığınacak ormanı yok bizim aydının. tefeci-bezirgan, finans-kapital kılıcının gölgesinde yaşamak zorunda. abdülhamit devrindeki jurnalci aydınları düşünün. kimler satılmamış ki? biliyorsunuz, ittihatçılar beyazıt alanı'nda yaktılar jurnalleri. kimsenin kimseye bakacak yüzü kalmamıştı besbelli.

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

21.06.2017

yaz yağmuru

marguerite duras

ahlaki değerlere hiçbir zaman aldırmadım.

hayat beni fazla ilgilendirmiyor. hiçbir zaman gerçek anlamda ilgilenmedim hayatla.

gözlerimin arzu ettiği her şeye sahip oldum, yüreğime hiçbir şeyi yasaklamadım, hiçbir aşkı, hiçbir zevki. ve işte: her şeyin boş olduğunu anladım. hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok. rüzgârın peşinden koşuyoruz.

çok üzülüyorum. onlara bir şeyler verebilecek duruma geldiğimizde çok yaşlı oluyor ana baba. hiçbir şey umurlarında olmuyor. hep gecikmiş ilişkiler. hep söylemek isterdim anne, aramızdaki farkı kapatmak için mahsus çok çabuk büyüdüm, hiçbir işe yaramadı.

tanrı'nın olmaması mümkünse, o zaman olması da mümkündür. yoksa eğer nasıl var olabilir? dünyanın her yerinde olduğu gibi, senin için de benim için de olduğu gibi. daha çok ya da daha az sorunu değildir bu; veya vardır ya da yoktur sorunu değildir, ne olduğu bilinmeyen bir sorun. insanlığın tek düşüncesi bu düşünce yoksunluğu, tanrı.

19.06.2017

bhagavadgita

korhan kaya

bhagavadgita'da tanrı istediği inanan tipini tanımlarken, kurban sunan, çilecilik yapan ve bitmez tükenmez dualar okuyan insanı değil, doğasını değiştiren insanı tanımlar. bu kişi "kimseye kin beslemeyen, herkese dost, bencillik ve kibirden uzak, zevkte ve acıda hep aynı kalabilen, affedici bir kişi" olmalıdır. "kimse o kişiden kaçmaz, o da kimseden kaçmaz ve o, neşe, öfke, korku ve heyecandan kurtulmuştur. o kişi ne sevinir ne de nefret eder; ne kederlenir ne de tutkuya kapılır. o, iyi ve kötünün ötesindedir. o kişi, dosta ve düşmana aynıdır; onun için onur ve onursuzluk, sıcak ve soğuk, mutluluk ve mutsuzluk birdir."

17.06.2017

jorge luis borges

andre maurois

borges yalnızca küçük denemeler ya da kısa hikayeler yazmakla yetinmiş büyük bir yazardır. kısalıklarına karşın, yazdıklarının olağanüstü zekice ve ince buluşlarla dolu olması, üslup açısından son derece inceden inceye hesaplanmış, neredeyse aritmetik bir kusursuzluk taşımaları, ona "büyük" sıfatını yakıştırmamıza yetmektedir.

arjantin'de doğan ve duygu ve düşünüş açısından tam bir arjantinli olan ama kaynakları tüm dünya edebiyatında bulunan borges'in tinsel vatanı yoktur. onun edebiyattaki yerini saptamaya çalışırken yalnızca kimi benzersiz ve kusursuz eserleri aklımıza getirmek durumunda olmamız, borges'in öneminin en iyi kanıtıdır. borges, kafka ve poe'yla, bazen da henry james'le akrabadır, paradokslarını kişisel metafiziğine yansıtması onun valery'le birinci dereceden akraba olmasını sağlar.

sayısız denecek kadar çok ve beklenmedik esin kaynağı vardır. borges her şeyi, özellikle de günümüzde kimsenin okumadığı şeyleri okumuştur: kabalacıları, iskenderiyeli düşünürleri, orta çağ düşünürlerini.. okuduklarından biriktirdiği bilgi derin değilse de -daha çok kıvılcımlar çaktırmak, parlak fikirler bulup çıkarmak için yararlanır bu bilgiden- son derece geniştir. örneğin pascal, "doğa, merkezi her yer, çevresiyle kapsanamayacak kadar geniş olan bir küredir." demiş değil mi; borges bu benzetmenin izini sürer, çağlar boyunca aldığı biçimleri saptar. giordano bruno'nun 1584'te şunları söylediğini bulur çıkarır: "evrenin tümüyle bir merkez noktası, bir orta nokta olduğunu ya da evrenin merkez noktasının ya da orta noktasının her yer, çevresinin ise kapsanamayacak kadar geniş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz." öte yandan giordano bruno, 12. yüzyılda yaşayan fransız dinbilimcisi alain de lille'in bir eserinde coepus hermeticum'dan (3. yüzyıl) ödünç alınmış şu tanımı okumak şansına ermiştir: "tanrı, orta noktası her yerde ve çevresi kapsanamayacak kadar geniş olan, varlığı akılla kavranabilir bir küredir."

çin, arap ya da mısır kültürlerinde böylesi araştırmalara girişmek borges'e büyük hazlar verir ve hikayelerinin konularını bulup çıkarmasını sağlar. ustalarının çoğu ingiliz'dir. wells'e büyük bir hayranlık duyar ve oscar wilde'in onu "bilimsel bir jules verne" diye nitelemesi karşısında küplere biner..

büyük ve kalıcı olan her kitapta belirsizlik, çok anlamlılık vardır, der borges; kitap, okurunun çehresini belirginleştiren bir aynadır; ama yazar eserinin önem ve anlatımından habersizmiş gibi davranmalıdır. borges'in yazarlığının dört başı mamur tanımıdır bu. "tanrı dinbilimle uğraşmamalı, yazar da insana özgü akıl yürütmelerle sanatın bizden beklediği imanı yok etmemeli." wells'e olduğu kadar, düşsel korku hikayeleri yazarı ve polisiye hikayenin babası poe'ya ve chesterton'a da hayrandır. kafka ise borges için doğrudan bir esin kaynağı olmuştu. şato'nun yazarı borges de olabilirdi; ne var ki, o bu romanı hem o şahane tembelliğinden, hem de kusursuzluk tutkusundan dolayı, on sayfalık bir hikayeye sığdırırdı. kafka'nın öncülleri kimdi derseniz, borges'in bilgi dağarı size onların elealı zenon, kierkegaard ve robert browning olduğunu söyleyecektir. bu yazarların hepsinde biraz kafka vardır, ama eğer kafka diye bir yazar var olmamış olsa, hiç kimse bunun farkına varmayacaktı - buradan da şu son derece borgesçi paradoksa varılır: "her yazar kendi öncüllerini yaratır."

ona esin kaynağı sağlayan yazarlardan biri de ingiliz yazarı john william dunne'dır. dunne zamanı konu edinen garip kitaplar yazmış; bunlarda geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin, rüyalarımızın da kanıtladığı gibi eşzamanlı olarak var olduklarını öne sürmüştür. (schopenhauer, diyor borges, yaşamımızla rüyalarımızın aynı kitabın sayfaları olduğunu yazmıştır; onları sırayla okumak yaşamaktır, şöyle bir karıştırmaksa rüya görmek.) öldüğümüzde yaşamımızın bütün anlarını yeniden keşfedecek ve onları rüyalarda olduğu gibi keyfimizce bağdaştırabileceğiz. "tanrı, dostlarımız ve shakespeare yardım edeceklerdir bize." borges'e en büyük keyfi veren şey, zihinle, rüyalarla, uzam ve zamanla böyle oynamaktır işte. oyun ne kadar karmaşıklaşırsa o kadar çok keyif alır. sırası gelince rüyayı görenin de rüyası görülebilir. "zihin rüya görüyordu, gördüğü rüya dünyaydı." demokratius'tan spinoza'ya, schopenhauer'dan kierkegaard'a kadar bütün düşünürlerde paradoks niteliği taşıyan entelektüel olasılıkları arar durur borges.

novalis'in şu sözlerini aktarır borges: "en usta büyücü, sanrılı düşlerini bağımsız varlıkları olan hayaletler gibi gösterecek kadar güçlü bir büyüyü kendi kendisine yapabilen büyücüdür herhalde. yoksa bizim başımıza gelen de bu mu?"

borges'in hikayelerinde çatallanan yollar vardır, başka koridorlara çıkan koridorlar göz alabildiğine uzar gider. borges bu imgeleri neden-sonuç zinciri boyunca sonsuza kadar yol alan (sonsuzluğu bir türlü tüketmeyen) ve belki de insanlıkdışı bir şey olan kader karşısında şaşırıp kalan insan düşüncesini simgelemek için kullanır. peki neden gezinip durmalı bu labirentlerde? gene estetik nedenler için; çünkü hep şimdiki zamanda var olan bu sonsuzlukta, bu baş döndürücü simetrilerde trajik bir güzellik gizlidir. biçim, içerikten daha önemlidir.

borges'i valery'e bağlayansa özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır. "aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir."

borges'in buluşları hep son derece arı, son derece bilimsel bir üslupla kaleme alınır. bu da bize "valery'i doğuran mallarme'yi doğuran baudelaire'i doğuran" poe'yu hatırlatır ki, borges'i doğuran da poe'dan başkası değildir. borges'i valery'e bağlayansa, özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır.

"aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir." art arda yığdığı hikaye kipini sık sık kullanmasıyla bazen flaubert'i, sıfatlarının benzersizliğiyle st. john perse'i hatırlatır. "bir kuşun avuntu bulmaz çığlığı."

bunların hepsi bir yana, borges üslubunun düşünceleri gibi son derece özgün olduğuna da işaret etmek gerek. tlönlü metafizikçiler için şunları söyler: "tlönlü metafizikçiler gerçeğin, hatta gerçeğe benzerliğin bile değil, daha çok şaşırtıcı olanın arayışı içindedirler."

borges'in büyüklüğü ve sanatı bundan daha iyi özetlenemez.

16.06.2017

menoikeus'a mektup

epikuros

epikuros menoikeus'u selamlar,

insan ne gencim diye felsefeyle uğraşmayı geciktirmeli ne de yaşlandım diye felsefeden usanmalı; çünkü ruh sağlığı söz konusu olunca, hiçbir yaş ne fazla gençtir ne de fazla yaşlı.

felsefenin henüz zamanı değil ya da artık geçti demek, mutluluğun zamanı daha gelmedi ya da artık geçti demeye benzer. dolayısıyla, gençlikte de yaşlılıkta da felsefeyle uğraşmalı; yaşlılıkta geçmiş günlerin hoş anılarının verdiği keyifle gençleşmek için, gençlikte de gelecek karşısında korku duymadan aynı zamanda yaşlıymış gibi olabilmek için. öyleyse mutluluk sağlayan şeylerle ilgilenmeliyiz; çünkü mutluluk varsa her şeyimiz tamamdır.

her şeyden önce, tanrının ölümsüz ve mutlu bir canlı olduğuna inanıp, genel tanrı kavramının gösterdiği gibi, onun ölümsüzlüğüne yabancı ve mutluluğuna aykırı hiçbir şeyi ona yakıştırma; ama onun ölümsüzlüğüyle mutluluğunu koruyabilen her şeyi ona yakıştırmaktan da çekinme. çünkü tanrılar vardır, onları açıkça tanıyoruz. ama onlar çoğunluğun düşündüğü gibi değildirler; çünkü çoğunluk onlar hakkında düşündüğü şeylerin arkasında durmaz. dinsiz olan, çoğunluğun tanrılarını ortadan kaldıran değil, çoğunluğun düşündüklerini onlara yakıştırandır. 

çünkü çoğunluğun tanrılarla ilgili söyledikleri doğru kavramlara değil, yanlış varsayımlara dayanır. işte tanrılar tarafından kötülerin başına en büyük zararların gelmesi ve iyilerin başına en büyük yararların gelmesi hep bu yanlış varsayımlar yüzündendir. çünkü tanrılar kendi erdemlerine alışık olduklarından, kendi benzerlerine yakınlık duyarlar, böyle olmayanları ise yabancı sayarlar.

ölümün bizim için hiçbir şey olmadığı düşüncesine kendini alıştır; çünkü iyilik ve kötülük duyularla vardır; ölüm ise duyulardan yoksun olmadır. böylece, ölümün bizim için hiçbir şey olmadığı düşüncesi, ki doğrusu da budur, ölümlü yaşamı keyifli kılar; ona sonsuz bir zaman ekleyerek değil, ölümsüzlük özlemini ortadan kaldırarak.

nitekim, yaşamamakta korkunç hiçbir şey olmadığını gerçekten kavramış olan için, yaşarken korkacak hiçbir şey yoktur. dolayısıyla, ölüm geldiği zaman acı verecek diye değil de, düşüncesi acı veriyor diye ölümden korktuğunu söyleyen, saçmalamış olur. çünkü gerçekleştiğinde bir kötülüğü dokunmayan şeyi ya dokunursa diye beklemek, boşuna üzülmektir. böylece, kötülükler içinde en tüyler ürperticisi olan ölüm, bizim için hiçbir şeydir; çünkü biz varken ölüm yoktur, ölüm gelince de biz yokuz. buna göre ölüm ne yaşayanları ilgilendirir ne de ölüleri; çünkü yaşayanlar için ölüm yoktur, ölüler ise zaten yoktur. ama çoğunluk kimi zaman kötülüklerin en büyüğü diye ölümden kaçar, kimi zaman da yaşamdaki kötülüklerin sonu diye ölümü yeğler.

ama bilge ne yaşamaktan vazgeçer ne de yaşamamaktan korkar; çünkü ne yaşamak ona ağır gelir ne de yaşamamayı bir kötülük olarak görür. yiyeceğin en bol olanını değil, en lezzetli olanını seçtiği gibi; zamanın da en uzun olanından değil, en hoş olanından yararlanır. gence güzel yaşamayı, yaşlıya da güzel ölmeyi salık veren, budaladır; çünkü yaşamın çekici olması bir yana, güzel yaşamakla güzel ölmek için gösterilen çaba aynıdır. doğmamış olmak iyidir; ama "insan doğmuşsa, bir an önce hades'in kapısından geçmelidir." diyen, daha da beter. çünkü bu söylediğine inanıyorsa, niçin yaşamdan ayrılmıyor? çünkü bunda kesin kararlıysa, işi çok kolaydır; yok, şaka olsun diye söylüyorsa, şaka kaldıramayacak konularda saçmalıyor demektir.

şunu da aklımızda tutmalıyız ki, gelecek ne bizimdir ne de tümden bizim değildir. dolayısıyla ne olacak diye beklemeli ne de kesinlikle olmayacak diye umut kesmeli. şunu da düşünmeliyiz ki, arzuların bir kısmı doğaldır, bir kısmı da boştur. doğal arzuların da kimi zorunlu, kimi yalnızca doğaldır; zorunlu olanlardan bazısı mutluluk için zorunludur, bazısı bedenin rahatı için, bazısı da doğrudan doğruya yaşam için.

bu konuları doğru anlayan, seçmesi ve kaçınması gereken şeyi beden sağlığına ve ruh erincine yönlendirmeyi bilir; çünkü mutlu yaşamanın ereği budur. nitekim bu uğurda, yani acı ve korku duymamak için her şeyi yaparız; bunu bir kez elde ettik mi, ruhumuzdaki tüm fırtınalar diner; çünkü canlının bir eksiğinin peşine düşmeye, ruh ve beden iyiliğini gerçekleştirecek başka bir şey aramaya gereksinimi yoktur. gerçekten de, hazzın olmayışından acı duyduğumuz zaman hazza gerek duyarız; ama acı duymadığımız zaman artık hazza gerek yoktur. işte bu yüzden hazzı mutlu yaşamın ilkesi ve ereği olarak tanımlıyoruz. çünkü bunu yaratılıştan gelen ilk iyi olarak tanıyoruz. seçmemiz ve kaçınmamız gereken her şeyi bundan başlatıyor, her türlü iyi hakkında karar verirken, haz ve acı duygularını ölçü alıp gene buna geliyoruz.

işte yaratılıştan gelen ilk dürtü bu olduğu için, her hazzı seçmeyiz; tersine bazen bunlar daha büyük sıkıntıya yol açacaksa, birçok hazzı bir yana attığımız olur; ve uzun süre acıya dayanmanın ardından daha büyük bir hazza kavuşacaksak birçok acıyı hazdan üstün tutarız. böylece, her haz öz yapısından ötürü bir iyidir; ama hepsi her zaman seçilmelidir diye bir şey yoktur. tıpkı her acı kötüdür diye hepsinden doğası gereği kaçmak gerekmeyeceği gibi.

bütün bunları karşılaştırarak, yarar ve zararlarına bakarak karşılaştırmak yerinde olur. çünkü öyle zamanlar olur ki, iyiliğe kötülük, kötülüğe de iyilik gözüyle bakarız. kendi kendine yetmeyi de büyük iyilik sayarız, her durumda azla yetinelim diye değil; ama bolluk içinde değilsek, bolluğun tadını buna en az gereksinimi olanların çıkardığına, doğal olan her şeyin kolayca elde edildiğine, boş olanın ise zor gerçekleştiğine içtenlikle inanmış olarak, azla yetinebilelim diye.

yoksunluktan ileri gelen acıyı ortadan kaldıran yalın tatlar da zengin bir sofrayla aynı hazzı verir. ekmekle su aç birinin ağzında en büyük hazzı verir. böylece sade ve zengin olmayan sofralara alışmak sağlığa iyi gelir, insanı yaşamın getirdiği zorunluluklara karşı hazır kılar, zengin sofralara uzun aralıklarla oturduğumuzda, daha büyük keyif almamızı ve talih karşısında korkusuz olmamızı sağlar.

böylece, hazzın erek olduğunu söylerken, bununla öğretimizi bilmeyen, bizimle aynı görüşte olmayan ya da yanlış anlayan bazı kimselerin düşündüğü gibi, yoldan çıkmış insanların hazlarını ve cinsel hazları söylemiyoruz; tersine bedence acı çekmemeyi ve ruhça sarsıntı içinde olmamayı anlıyoruz.

birbirini izleyen içki ve şölen sofraları, oğlanlarla ve kadınlarla yaşanan cinsel ilişkiler, balıklar ve zengin bir sofrada sunulan daha ne varsa, işte bütün bunların verdiği hazlar, yaşamı zevkli kılmaz. yaşamı zevkli kılan, seçilmesi ve kaçınılması gereken her şeyin nedenini araştıran, insan ruhunu büyük kargaşaya sokacak yanlış sanıları kaldırıp atan ölçülü bir muhakemedir. bütün bunların başı ve en büyük iyi, sağduyudur. bu nedenle, sağduyu felsefeden bile değerlidir; bütün öteki erdemler bundan kaynaklanır. sağduyulu, iyi ve doğru yaşamadıkça yaşamın zevkli olamayacağını öğretir. yaşam zevkli olmadıkça sağduyulu, iyi ve doğru olmaz; çünkü erdemler zevkli yaşamın içinde onunla birlikte var olurlar, zevkli yaşam da bunlardan ayrılamaz.

sence kim hem tanrılar hakkında dindarca düşünen, hem ölüm karşısında korku duymayan insandan daha üstündür? bu adam doğanın belirlediği sonu düşünmüştür. iyiliklerin sınırına ulaşmanın ve elde etmenin kolay olduğunu; ama kötülüklerin gerek süre gerekse yoğunluk bakımından sınırlı olduğunu kavramıştır. bazı kimselerin her şeyin efendisi olarak gördüğü kaderi alaya alır ve bazı olayların daha çok zorunlulukla, bazılarının rastlantıyla ortaya çıktığını, bazılarının da bizim elimizde olduğunu söyler; çünkü zorunluluğun sorumlu tutulamayacağını, talihin kararsız olduğunu, bizim elimizde olanın da başka efendisi olmadığını ve kınamayla övgünün doğal olarak bu sonuncuya ilişkin olduğunu görür.

nitekim, doğa düşünürlerinin getirdiği kadere köle olmaktansa, tanrılarla ilgili efsaneleri kabul etmek daha iyi olurdu; çünkü efsane, tanrıları onurlandırdığımız takdirde, bağışlanma umudunu verir; kaderin zorunluluğu ise aman dinlemez, talihi çoğunluğun düşündüğü gibi bir tanrı olarak görmez; çünkü tanrı hiçbir şeyi karmakarışık yapmaz, sağlam olmayan bir neden olarak da görmez; çünkü iyiliğin ya da kötülüğün insanlara talih tarafından mutlu yaşamaları için verildiğine inanmaz, gene de büyük iyiliklerin ya da kötülüklerin başlangıcının talihe bağlı olduğunu düşünür. doğru yöntemle başarısız olmayı, yanlış yöntemle başarılı olmaya üstün tutar; çünkü doğru düşünerek yaptığımız eylemlerde talihin yardımıyla başarılı olmamak daha iyidir.

işte bunları ve buna yakın konuları gece gündüz kendi başına ve senin gibi olan arkadaşınla birlikte düşün. böylece, ne uyanıkken ne uyurken hiçbir zaman sarsılmayacaksın ve insanlar arasında tanrı gibi yaşayacaksın. çünkü ölümsüz iyilikler arasında yaşayan bir insanın ölümlü bir canlıya benzer bir yanı yoktur.

sahilde kafka

haruki murakami

başka bir insan haline gelmek pek kolay değildir. ancak, başka bir ad kullanmak kolaydır.

eskiden dünya erkek ve kadından değil, erkek-erkek, erkek-kadın ve kadın-kadın'lardan oluşurmuş. yani günümüzdeki iki kişilik malzemeyle bir kişi ortaya çıkıyormuş. herkes bundan memnun bir halde yaşıyormuş. fakat tanrı kılıcını kaptığı gibi hepsini ikiye bölmüş. muntazam bir şekilde tam ikiye. bunun sonucunda dünyada yalnızca erkek ve kadın kalmış, insanlar da öteki yarılarını bulmak için arayış içinde yaşamlarını sürmeye başlamışlar.

bazı şeylerin değerinin anlaşılması için zaman gerekir.

dönüş yolunu bilemez hale gelince panik başlar. gözünün önü kararıverir. her şeyi birbirine karıştırırsın. cinsel istek bela bir şeydir. yine de, o an ondan başka bir şeyi düşünmezsin. biraz sonrasını bile aklına getirmezsin.

vücudumuz aslında süreklilik üzerine kurulmuş çok güçlü bir sistemdir ve geçici olarak dışsal bir sistemin etkisi altında kalsa bile, belirli bir süre geçtiğinde, tabir yerindeyse, alarm zilleri çalmaya başlar ve özünde sahip olduğu süreklilik sistemini bloke eden dışsal etmen, söz konusu olayda uyku durumunu devre dışı bırakmak üzere acil durum işlevleri çalışmaya başlar.

insan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar. böyle yapmak zorundadır zaten. goethe'nin dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir.

bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibe yaratırlar. en azından, belli türde insanlar üzerinde.

şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir.

bu alemdeki kararların çoğu anlamsızdır.

savaş başlayınca askere alınırsın. askere alınınca, elinde tüfekle cepheye gidip düşman askerlerini öldürmen gerekir. mümkün olduğunca çok sayıda. senin insan öldürmeyi sevmen ya da sevmemen, kimsenin umurunda olmaz. yapmak zorundasındır. aksi takdirde, öldürülen sen olursun.

insan bir şeyleri ne kadar isterse istesin, o şeyler asla kendiliğinden çıkıp gelmez. insan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine üzerine gelir.

mutluluğun tek bir türü vardır; ama mutsuzluk binbir şekilde ve büyüklükte gelebilir. tolstoy'un dediği gibi: "mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür."

ayrımcılığa uğramanın nasıl bir şey olduğunu, ne kadar derin yaralar bıraktığını, o ayrımcılığa maruz kalan dışında kimse anlayamaz. acısı kişiye özeldir ve kendine özgü bir yarası vardır. o yüzden, iş eşitlik ve adalet istemeye geldiğinde, başkalarından aşağı kalacağımı sanmam. yalnız, çok daha fazla canımı sıkan şey, hayal gücünden yoksun insanlardır. t.s. eliot'ın ifadesiyle "içi boş insanlar". o hayal gücünden yoksun oldukları kısmı, hissiz perdelerle örtmeye kalktıkları halde, kendileri bunun farkında olmadan ortalıkta dolaşıp dururlar. sonra o hissizliklerini içi boş laflarla başkalarına dayatmaya kalkarlar.

ister gay olsun ister lezbiyen, ister homoseksüel ister feminist, isterse faşist bir domuz ya da komünist, isterse hare krishnacı olsun. ne olduğunun hiç önemi yok. elinde hangi bayrağı salladığının hiçbir önemi yok. benim tahammül edemediğim içi boş tipler. öyle insanlar karşıma çıktığında sabrım taşıyor, gereksiz laflar etmeye başlıyorum.

fevri kararların yol açacağı hatalar, çoğu durumda, bir daha asla düzeltilemezler. yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. ev sahibini değiştire değiştire, kendileri de şekil değiştirirler. bunun kurtuluşu yoktur.

farklı insanları severim. şu alemde, yüzlerindeki sıradanlığı bozmamaya çalışarak, düzenli bir hayat yaşıyor gibi görünenler daha güvenilmez olur çünkü.

varsayımlar, zihnin savaş alanıdır.

dışarıdaki karanlık tamamen silindi; ama yüreklerimizdeki karanlık varlığını olduğu gibi koruyor. bizim ego veya bilinç olarak adlandırdığımız şeyler, buzdağları gibi, kütlelerinin büyük kısmını karanlıkta gizliyorlar. böylesi bir yabancılaşma, bazı durumlarda içimizde derin karşıtlıklara ve karmaşaya da yol açabiliyor.

insanın sahip olduğu şiddetli duygular, çoğu zaman bireysel ve negatif duygulardır. dahası, yaşayan hayaletler, şiddetli duyguların doğal yan ürünleri olarak doğarlar. maalesef, insanoğlunun barışı ya da mantığın her alanda hakim olması amacıyla yaşayan hayalet haline gelen yok.

güven, insanın canından daha değerli bir şeydir.

aşk dediğin, dünyayı yeniden inşa etmek demektir. o yüzden, insana her şeyi yaptırabilir.

sanatçı dediğin, muğlaklığın üstesinden gelebilen insandır.

deha, hangi yönde ilerleyeceği tahmin edilemeyecek bir şeydir. hiç fark edilmeden uçup gittiği de olur. hatta yeraltı suyu gibi, yeraltında derinlere gömülüp oradan da başka bir yerlere akıp gittiği de olur.

gerçek şimdiki an, geleceği yiyip bitiren geçmişin ele avuca sığmaz ilerleyişidir. işin gerçeği, her türlü duyu, belleğin parçalarından başka bir şey değildir.

dışavurum, gündelik bağların tamamını kopartmak demektir. dışavurum olmayan bir yaşamın anlamı yoktur. yalnız, gözlemci olmak mantığından, eylemci olma mantığına sıçramak gerekir.

her kütle sürekli hareket halindedir. yeryüzü, zaman, kavramlar, aşk, yaşam, adalet, kötülük.. her şey ama her şey, akışkan bir geçiş anındadır. tek bir yerde, tek bir şekilde sonsuza kadar kalabilen hiçbir şey yoktur. uzayın kendisi de, başlı başına kocaman bir karakedi kargocusudur.

anton çehov: eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir.

insan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. o yüzden de, aşık olduğu insanı düşünürken, kişisine göre değişmekle birlikte, az ya da çok hüzünlenir. çok eski bir zamanda kaybettiği, özlemle andığı, uzaklarda kalan bir odaya adımını atmış gibi hislere kapılır.

dünya her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir.

özgürlük sembolü olabilecek bir şeye sahip olmak, özgürlüğün kendisine sahip olmaktan daha önemli olabilir.

belki de dünyadaki hiç kimse özgürlüğü azrulamıyordur. arzuladıklarını sanıyorlar sadece. her şey bir ütopya. eğer ellerine özgürlük gerçekten geçecek olsa, çoğu insan ne yapacağını şaşırır. insanlar aslında özgürlüklerinin kısıtlanmasından hoşlanırlar.

nihayetinde bu dünyada, yüksek ve sağlam çitler inşa edebilen insanlar ayakta kalır. bunu reddetmeye kalkarsan, kendini çorak arazilere sürgün edilmiş bulursun.

insan gücünü duvar olarak kullanıp kendisini arkasına gizleyemez. güç, yine güç tarafından eziliverir çünkü. en azından prensipte öyledir.

varsayımın haklılığını kanıtlaması gereken, varsayımı ortaya atan kişidir.

insan yaşamı hangi şekle girerse girsin, solucandan bir adım öteye geçmez.

polis dediğin böyle çalışır. o tipler senin saçma sapan öykünü duyar duymaz, üzerine bir çizgi çeker, sonra da gelişigüzel bir ifade tutanağı hazırlarlar. yani kendilerine uygun bir öyküyü, oturup kendileri hazırlarlar. söz gelimi, hırsızlık için eve girdin; ama evde biriyle karşılaşınca bıçağı kapıp öldürdün gibi. işte öyle, herkesin kolayca anlayacağı bir öykü yaratırlar. gerçeğin ne olduğu, adaletin ne olduğu gibi şeyler, onların hiç umurlarında değildir. kendi başarı puanlarını artırmak için suçlular yaratmak, onlar için çocuk oyuncağıdır. sonra da seni, ya hapishaneye ya da sıkı korumalı bir akıl hastalıkları hastanesine gönderirler. ikisi de feci yerlerdir. herhalde ömür boyu çıkamazsın. ne de olsa doğru dürüst bir avukat tutmaya paran yetmez; ancak işini memur gibi yapan bir devlet avukatı atarlar.

labirent kavramını ilk bulanlar, eski mezopotamyalılar. onlar, hayvanların bağırsaklarını, belki de duruma göre insan bağırsağını çekip çıkararak fal bakarlarmış. elbette o karmaşık şekil dikkatlerini çekmiş olmalı. işte bu yüzden, labirentin o şeklinin temeli bağırsağa dayanır. yani labirentin temel prensibi aslında senin içindedir. üstelik, dış dünyadaki labirentlerle paralellik gösterir. senin dışında olan bir şey içinde olan bir şeyin yansıması, senin içinde olan bir şey dışında olan bir şeyin yansımasıdır. işte o yüzden de, kendi dışında olan bir labirente adım atmak yoluyla, kendi içindeki labirente de adım atmış olursun. bu da, çoğu durumda bir hayli tehlikelidir.

dağ kulübesindeki ikinci günüm de tüm yavaşlığıyla geçti. bir günü diğer günden farklı kılacak tek şey havadaki değişimdi. hava da aynı olduğunda, tarih algılaması yok oluveriyordu. dün ve bugün, bugün ve yarın arasındaki ayrım tamamen kayboluyordu. zaman, demirini kaybetmiş bir kayık gibi engin denizde dolaşıp duruyordu yalnızca.

büyük adamların sıkıntıları da büyük oluyor.

müziğin bir insanı değiştirme gücü var mıdır? yani bir gün bir müziği dinleyince, insanın içinde bir şeylerin tamamen farklılaştığı olur mu? elbette. öyle durumlar olur. bazı şeyleri tecrübe ettiğimizde, içimizde bir şeyler olur. kimyevi tepkime gibi. sonrasında, bizler kendimizi incelediğimizde, yerinde durması gereken ibrenin bir basamak daha yukarı çıkmış olduğunun farkına varırız. dünyamızın biraz daha genişlediğinin. benim de öyle tecrübelerim vardır. çok nadiren de olsa, evet, var. aşk gibidir.

anılar, insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. fakat aynı zamanda insanın içini lime lime de edebilirler.

benim için yaşam yirmi yaşındayken bitti. sonraki yaşamım uzatmalardan başka bir şey değildi. loş karanlık, kıvrım kıvrım, hiçbir yere ulaşmayan bir koridor gibiydi. fakat yaşamak zorundaydım. her gelen günü tüm sahteliğiyle kabullenip yaşadım yalnızca. o günlerde birçok hata yaptım. hayır, daha doğrusunu söylemek gerekirse, hatalardan başka bir şey yapmadım. bir dönem, tek başıma kendi iç dünyama kapandım. derin bir kuyunun dibinde tek başına yaşamak gibi bir şeydi. dışarıdaki her şeyden nefret ettim, her şeyi lanetledim. bir dönem de dışarı çıkıp yaşarmış taklidi yaptım. her şeyi kabullenip duygusuzca yaşadım. fakat tümü anlamsız şeylerdi. hepsi göz açıp kapayıncaya kadar geçti gitti, arkalarında hiçbir şey bırakmadan. içimdeki suçluluk duygusu ve açılan yaralardan başka.

yazmaktı önemli olan. yazılmış halinin, tamamlanmış halinin hiçbir önemi yok.

saeki hanım nihayet gözlerini kapatıp kendini anılar denizinin koynuna bıraktı. artık orada acı yoktu. birileri acıyı sonsuza kadar çekip almıştı oradan. çember bir kez daha tamamlanmıştı. uzaklardaki bir kapının kapısını açıp oradaki duvarda iki hoş akortun kertenkele gibi yapışmış, uyumakta olduğunu gördü. o kertenkelelere usulca dokundu. onların huzur dolu uykusunu parmaklarıyla hissedebiliyordu. hafif bir rüzgar esiyordu. eski perdelerin arada sırada sallanmasından anlıyordu bunu. üzerinde uzun etekli çivit mavisi bir elbise vardı. çok eskiden bir yerlerde giydiği bir elbise. yürüdükçe, etekleri hafifçe hışırdıyordu. pencerenin ardında sahil vardı. dalgaların sesi duyuluyordu. birilerinin seslerini de duyuyordu. rüzgardaki deniz kokusunu hissedebiliyordu. mevsimlerden yazdı. mevsim sürekli yazdı orada. gökyüzünde hiç kımıldamayan beyaz küçücük bir bulut vardı.

bir kadınla çıkarken asla başka bir kadınla yatmamıştı. hiçbirini bir kez bile aldatmamıştı. eh, en azından bu açıdan düzgün bir adamdı. fakat çıktığı kadın en ufak bir şikayette bulunsun; herkesin normal kabul edeceği şeyleri kabul etmesini istesin, kıskançlık göstersin, para biriktirmesini önersin, hafif bir histeri krizine kapılsın ya da gelecekle ilgili endişelerinden söz etsin, onun ağzından tek sözcük çıkıyordu: "elveda!" kadınlarla ilişkilerde en önemli şeyin, ilişkinin sürüncemeye girmesine izin vermemek olduğuna, başını ağrıtacak bir durum olduğunda derhal ortadan sıvışması gerektiğine inanıyordu. sonra da, bir sonraki kadını bulup her şeye sıfırdan başlıyordu. normal insan davranışının böyle olması gerektiğini düşünüyordu.

zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. o zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.