hrant dink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hrant dink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.06.2022

ağır kitap

sevan nişanyan

bir yerde ne kadar çok bayrak sallıyorlarsa bilin ki saklayacak o kadar çok şeyleri vardır.

avam ahlakının ağzı kalabalık savunucuları her zaman en büyük alçaklıkların, en tarife sığmaz zulümlerin müsebbibidir.

zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür.

bu kadar zulmün olduğu bir dünyada o tanrı eğer varsa ya acizdir, ya umursamazdır ya da zalimdir.

"zevk" deyince sadece yiyip içip para harcamayı anlayan insanları hep çok zavallı buldum. zevke daldıkları için değil, gerçek zevkin ne olduğunu bilmedikleri için.

ben gençliğimde devrimciydim. şimdi devrimin iyi bir şey olmadığı kanaatine vardım, zamanla tabi. büyük ümitlerle yapılan devrimlerin hiçbiri iyi sonuç vermemiştir tarihte. ne fransız devrimi, ne rus devrimi, ne iran devrimi, bunların hiçbiri iyi sonuç vermemiştir. bir toplumda otorite çöktüğü zaman, ortak birtakım değerler çöktüğü zaman, insanlar sokakta birbirlerini kesmeye başladığı zaman, o toplumda tekrar düzenin kurulması çok büyük acılar pahasına olur. şöyle söyleyeyim: her lenin'in arkasından bir stalin gelir.

nihal atsız türk nazizminin fikir önderidir. alparslan türkeş'i ve mhp'yi doğuran adamdır. bozkurtlar efsanesini kamuoyuna mal eden, kürşad adını icat eden, ermenilerin yok edilmesini teorik düzeyde savunan kişidir. alman ajanı olduğu rivayet edilir.

çoğunluk zorbalığının olduğu yerde azınlık olmak faydalı bir koltuk değneğidir, ayakta durma gücü verir insana.

türkiye'de biliyorsunuz, mantıklı olan şeyleri, aklı selimin gereği olan şeyleri sonsuza kadar erteleyip çürütmek devlet geleneğidir.

sabiha gökçen meselesini elbette duydunuz. yetimhaneden alınmış bir ermeni kızıdır. tartışacak bir yanı yok, akrabaları var hayatta.

halkın kendi geçmişine dair anlattığı her şey -hele kulağa ve ruha iyi geliyorsa- kesinlikle yalandır.

"topluma faydalı" denilen şeylerin üstünde kaçınılmaz olarak çıkar hesabının gölgesi vardır. "ahireti düşün" de deme bana: ahiret hesabı gözeterek yapılan her şey mutlak bir ahlak yoksunluğunun işaretidir, "bedeli yoksa kılımı kıpırdatmam" diyen bencilliğin başka türlü söylenişidir. ayrıca vaktiyle kant okumuşuz, üçüncü kritik üstünde de haftalarca kafa patlatmışız. "güzellik, her türlü çıkar hesabının üstünde olan şeydir." diye kalmış aklımın bir köşesinde.

doğru olduğuna inandığınızı söyleyebildiğiniz sürece insan olursunuz.

devlet görevlileri "insan" olarak düşünme kapasitesini yitirmişlerdir. daha ziyade kapıkulu olarak, devlet adı verilen kötülük çarkının birer temsilcisi sıfatı ile olayları algılayabilirler.

vali ve kaymakamlar halen türk idari mekanizmasının en çürük halkasıdır. kâğıt üzerinde yetkileri sonsuzdur, ama pratikte herhangi bir ciddi işe yaramazlar.

yunan ve ermeni harplerinde türk ordusunun verdiği şehit sayısı resmi rakama göre 9177. aynı dönemde asker kaçağı ya da "vatan haini" olduğu gerekçesiyle istiklal mahkemelerince idam edilenlerin sayısı da 9000 civarında tahmin ediliyor. yani milli mücadelede türk ordusu yunan ve ermeni'ye karşı savaştığı kadar türk halkına karşı da savaşmış. hangi iman, hangi serhat? peki, sonradan "kurtuluş savaşı" adını taktıkları milli mücadele neydi? "emperyalizm"e karşı halkların şahlanışı filan olmadığı belli de, ne? bir, mal kavgasıydı. iki, iktidar kavgasıydı. üç, islam kavgasıydı. o kadar.

ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir.

islamiyetin tüm diğer tek tanrılı dinler gibi gerçeğe dayanmayan bir din olduğu kanısındayım. çağı geçmiş ve gerçeğe tekabül etmeyen hurafeler üzerine kurulu bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. bunu eleştirmeyi ise bir görev sayıyorum.

yahudiler, ilim, sanat, erdem ve zekâ bakımından dünyanın seçkin milletlerinden biridir.

toplum her zaman dinamizm ve denge unsurlarını eş ölçüde gözetmek zorundadır. türkiye'de eksik olan şey dinamizmdir. türkiye'de eksik olan şey özgür düşüncedir, değişik düşüncedir. insanları ve toplumu bir adım ileri götürecek özgün düşüncedir.

aklı başında insanlar, öncü ve deli olanları kritik anlarda daima akıl ve itidal yoluna davet etmişlerdir. değişmez kaderdir. aklı başında olanların dediği olsaydı bugün halâ atalarımız gibi taş devrinde yaşıyor olurduk.

hayat, bir tane ve tek bir meslekle heba edilemeyecek kadar kıymetlidir.

selçuk kapalı cezaevindeyken ziyaretime gelen bir dostumun babasının lafıymış. adam olmak için beş şey yapmış olmak lazım dermiş. bir, askere gideceksin. iki, sevip ayrılacaksın. üç, birinin yanında çalışacaksın. dört, iş kurup batıracaksın. beş, hapis yatacaksın. acı çekmeden adam olunmuyor, orası kesin. illa bu beş tanesi değil şüphesiz, ama insanı köküne kadar sarsan büyük acıları tanımadan üstündeki o zavallı kabukları dökemezsin. kendinle yüzleşemezsin.

kötülük dediğin şey, insanın korkudan ya da çaresizlikten sığındığı bir zırhtır.

bilginin artması bilinmeyeni azaltmaz; tam tersine artırır. bilgi dairesinin çapı büyüdükçe, bilinmeyenin hududu genişler. denize ne kadar açılırsan, denizin büyüklüğünü o kadar kavrarsın. cahil, bildiğini zanneder. bilen, bilmediğini bilir. cahil, bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zannedendir. bilmenin şartı, bilmediğini itiraf etmektir. bilmediğini bilen, öğrenir. bilmediğini itiraf edemeyen, cahilliğe mahkûmdur. bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zanneden, cahilliğe mahkûmdur.

"lanet olsun, ne işim var bu memlekette?" duygusu türkiye'de yaşayan herkesin dönem dönem kalbinden geçen bir duygudur. türkiye zor bir yer, insanı köreltir, farklı olana acımaz. insanları birbirinin ayağından tutup zorla aşağı çekmeyi spor saydığı bir ülkedir. türkiye'de yaşayıp da "acaba burada yaşamakla doğru mu yapıyorum?" sorusunu kendine sormamış kimse yoktur.

her tanıştığın insan senin için bir var oluş alternatifidir. dolayısıyla her kaybettiğin insan senin hayatından bir şeylerin eksilmesi anlamına gelir.

uzun vadede türkiye'nin fırat'ın doğusunu kaybedeceğini düşünüyorum.

fuhuş sektörü özellikle türkiye gibi ülkelerde, polisin kontrolünde iğrenç bir köle ticaretidir. bugün bağımsız çalışan bir kadının dürüstçe fuhuştan geçimini temin etmesi imkânsız gibidir. yoksa doğal olarak fuhşa ahlaki bir itirazım yok. para karşılığında beynini satmaktansa amını satmak daha masum bir iş şüphesiz.

başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır. onun için "aradım ve buldum" diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. kendi zararsız olabilir belki, ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.

siyasi anlamda modernleşme denilen şey, bir ülke vatandaşlarının ayırım gözetmeksizin eşit medeni ve siyasi haklara kavuşmasıdır.

"medeniyet" ve barbarizm konusunda net bir ders oldu bana israil/filistin. dünyanın hiçbir yerinde ikisinin farkını bu kadar keskin ve acıtıcı bir şekilde görmemiştim. altı-yedi filistin kentini arka sokaklarına kadar gezdim. önceden az da olsa bir sempatim vardı; izi kalmadı. bahanesi ne olursa olsun ve başlarına ne gelmiş olursa olsun, akıldan, emekten, hakikatten ve güzellikten bu derece kopmuş bir topluma saygım yok. nokta.

feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir. feminizm faşist ideolojinin bir şubesidir.

belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir.

bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum.

küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

barış mutlak bir değer değildir. zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır. gerekirse adam da öldürülür.

başkanlık sisteminin türkiye için en iyi sistem olacağını yirmi beş seneden beri savundum ve hâlâ savunurum. ama diyarbakır fatihi ve halep galibi bir erdoğan'ın rakipsiz egemenliğinden de, ne yalan söyleyeyim, ben korkarım.

türkiye'de liberalizm bir elit hareketidir.

ekşi sözlük ilk çıktığında muazzam bir fenomendi, türkçeye yeni bir ruh getirdi, müthiş bir yaratıcılık ve özgürlük rüzgârı estirdi. maalesef zamanla çapulcuların eline düştü. o kadar açılması yanlıştı belki de. şimdi peyderpey en ucuz televizyon kültürünün bir uzantısı olmaya doğru gidiyor. yazık.

bir insan neden ateist olur? aklın ve vicdanın sesini dinlediği için. yalana ve zorbalığa boyun eğmeyi onuruna yediremediği için.

adında "sol" olan bir partinin %1 barajını aşmasını hayal olarak görüyorum. bence vakit kaybı, enerji kaybı. hatta sorumsuzluk. memleketin siyasetinde söz sahibi olması gereken insanlar, boş işlerle uğraşıyor.

bireyin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalmasını teşvik eden siyasi sistemler ve siyasi akımlar iyidir. etmeyenler kötüdür. az edenler az iyidir, çok edenler çok iyidir.

"nemo propheta in patria", eski plinius'un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. çünkü yemezler. bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler.

türk yargısı köküne kadar çürümüştür. herhangi bir sosyal faydaya hizmet etmeyen bir zulüm ve zorbalık makinesine dönüşmüştür. bunu görmemek için ruhen ve aklen körleşmiş olmak gerekir.

din, insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir.

"konstantiniyye'yi alan asker ne kutlu askerdir" ne demek? konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti. yağlı lokma. ola ki aldın, adam başına eline geçecek ganimetin haddi yok. eğer gasp ve talan mesleğinde isen, meslekî kariyerinde bundan öte bir hedef, bundan büyük bir ödül olabilir mi? adamın kullandığı "kutlu" kavramını biri bana açıklasın. somali korsanlarının şecaat anlayışından farklı bir boyutu var mıdır? arabistan'da bugün adamın biri çıkıp "istanbul'u alan asker ne kutlu askerdir" dese tepkin ne olur?

kutsallarla her zaman için problemli bir ilişkim olmuştur.

dört kelimede türkiye tarihinin özeti: yenikürtler > turanlar. karakilise > akmescit. sonra git, vikipedi'de köyün sayfasını oku. satır arasındadır bütün ipuçları. "köyün geçmişi hakkında bilgi yoktur, yakında bazı tarihi eserler bulunmaktadır" diye yazıyorsa, bil ki "eskiden köyün adı kilise milise bir şeymiş diyor yaşlılar, ama biz bunu hatırlamak istemiyoruz" demek istiyorlar.

türk kimliği, yüzyıllar sürmüş zorbalıkla sakatlanmış bir kimliktir. düzelmesi -eğer düzelirse- çok zaman alacak.

hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. hakikat aşkı başlı başına hayattaki en büyük değerdir. hakikat yolu zahmetli bir yoldur. neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. haklı insan, tek kişi de olsa, bütün dünyadan daha güçlüdür.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

hrant dink cinayetine giden yolları manşetleriyle hürriyet gazetesi döşemişti.

bu memlekette öyle "güvercin tedirginliğiyle" yaşamaya gelmez. köpek gördün mü değneği kapıp üstüne yürüyeceksin. korkarsan ezerler. korkmazsan geri çekilirler.

4.04.2014

beatrice

ece temelkuran

1915'ten sonra anadolu'dan ayrılan beatrice, her yıl, doğduğu şehir olan sivas'ı ziyaret ediyormuş. ihtiyar beatrice bir yaz sivas'ı ziyaret ettiği sırada gözlerini son kez yummuş. onun köyünden bir ihtiyar nereden bulduysa hrant'ı bulup haber vermiş, istanbul'da akrabası varsa haber versin diye. hrant, "ne yapalım?" diye sormuş telefondaki yaşlı adama. şu cevabı almış:

"bırak oğlum, kadıncağız burada gömülsün. su çatlağını bulmuş."

hrant bu hikayenin sonunda, "ermenilerin topraklarımızda gözü var" korkusuyla yaşayan milliyetçileri kast ederek, ellerini havaya kaldırıp haykırmıştı:

"evet bu ülkenin toprağında gözümüz var. ama alıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için!"

ülkem.. ne çok kalp gömülü dibinde. o çorak topraklar ne çok sevgi ve kederle anılıyor uzaklarda. her gün uzaklarda birileri için daha da güzelleşiyor stepler. ve bunu bilmeden, duymadan bile biliyoruz aslında orada yaşarken. yoksa neden güneydoğu'daki yaşlı adamlar -hayret, şimdi hatırlıyorum bunu- bakıp bakıp taş yapılara, cümlenin gerisini hiç getirmeden "bu binaları ermeni ustalar yaptı. bir daha kimse bu kadar güzelini yapamadı" desin? izmir'in sıcağında balkonlarda eteklerini yelleyen kadınlar niye ikide bir "rumlar binaların arasını aralık bırakırdı ki denizin esintisi şehre girsin. ah! şimdi öyle mi ya?" diye söylensin yelpazelenirken? fethiyeli ninem muhakkak, "gidenlerden" bahsediyordu. "biz döşeğe çarşaf geçirmeyi, turşu kurmayı hep onlardan öğrendik" derken. niye hiç sormadım ona "gidenlerin" kim olduğunu? niye şimdi hatırlıyorum hatırladığımı bilmediklerimi? gövdemde, öğrenmeden bildiğim bir bilgi uyanıyor sanki.

ülkemin kalbi.. ne çok kalp gömülü dibinde. biliyorlar aslında "gidenlerin" olduğunu ve saklıyorlar kalplerinde onların kalplerini. aslında herkes bilmeden biliyor gidenlerin uzaklardan bu topraklara kadeh kaldırdığını. hakikaten toprağın altında, dağların, ararat'ın dibinde ne olduğunu biliyorlar. sessizce. halklar sessizce hatırlar. çok sessizce..

ülke, unutmaz aslında. toprak da. bellek silinmez. sadece ne hatırlaması gerektiğini bilir. ta dibinde..

23.04.2013

ermeni soykırımı

alberto manguel

adolf hitler, 1939'da polonya'nın istilasından kısa süre önce askeri bakanlar kuruluna şunu soruyordu: "yani bugün artık ermenilerin imha edilmesinden söz eden kaldı mı?"

hitler'in retorik sorusunun binlerce cevabı var; çünkü osmanlı türk hükümetinin emriyle bir buçuk milyon ermeni'nin kıyıma uğradığı korkunç onyıldan beri, dünyadaki don quijote'lar tekrarlayıp duruyor: "işte affedilmez bir zulüm, işte unutulamaz kötülük, işte son derece adaletsiz, korkunç bir eylem. imkansıza inanmak isteyebilirsiniz, büyük suçun asla işlenmediğine. ama işlendi. söyleyebileceğiniz hiçbir şey bu trajik olayı silemez."

hitler'in döneminden beri dünya nazi almanyası'nın mezalimini mahkum etti, mahkum etmeye de devam ediyor ve bizzat almanya bu mezalimi kabul etti, kabul etmeye de devam ediyor. "evet" diyor almanlar, "bu oldu. atalarımız adına pişmanız ve bağışlanmayı diliyoruz, böyle bir şey mümkünse eğer. burada, topraklarımızda olanları unutmayacağız, kimsenin unutmasına izin vermeyeceğiz. bunun bir daha olmasına da izin vermeyeceğiz."

ama türkiye, en azından türk hükümeti, ne yazık ki henüz bu kabul aşamasına erişmedi. dünyanın dört yanındaki kabul eden o binlerce sese rağmen, türk toplumunun büyük bölümü, sanki hitler'in sorusuna bir suç ortağı sessizliğiyle kuvvet kazandırmaya çalışırmış gibi, tarihi olguları teslim etmeyi hâlâ reddediyor: bütün anadolu nüfusunun, o sırada bölgede mevcut olan en eski nüfusun, bir buçuk milyondan fazla erkek, kadın ve çocuğun, 1909 ve 1918 yılları arasında, şair carolyn forche'nin deyişiyle "çağımızın ilk soykırımı"nda imha edildiğini reddediyor.

hrant dink her ciddi gazetecinin, her dürüst entelektüelin, kendine saygısı olan her yurttaşın istediğinden fazlasını istemiyordu: hakikatin kabul edilmesini. katledilmesi, sokrates'in "dünyada, ait olduğu devlette pek çok hatanın ve hukuka aykırılığın meydana gelmesini vicdanına dayanarak önleyen hiç kimsenin canını kurtarması mümkün değildir." sözünü doğruluyor. hrant dink bunu biliyordu mutlaka ve sokrates'in çıkardığı şu sonucu da: "adaletin hakiki savunucusu, kısa süreyle bile olsa sağ kalmaya niyetliyse eğer, mutlaka özgürlüğünü özel hayatla kısıtlayıp siyaseti kendi haline bırakmalıdır." böyle bir kısıtlama, dink'in anladığı ve sokrates'in kendisinin de bildiği gibi imkansızdır; çünkü yaptığımız her şeyin, verdiğimiz her kararın, sivil yurttaşlar olarak belirttiğimiz her fikrin siyasi sonuçları vardır.

siyaset, tanım olarak, birkaç kişinin iktidar koltuklarını işgal ettiği ve diğerlerinin de geri kalan pek çok rolü üstlendikleri ortak bir etkinliktir. toplumlarımızın kendilerini olduğundan daha az farklı gösterme ve daha fazla kendileri gibi olma mücadelesinde hiçbir yurttaş gözden çıkarılamaz, hiçbir ses yararsız değildir.

hrant dink, basılan son yazısında "tek silahım, samimiyetim" diye yazmıştı. sokrates'in de gayet iyi bildiği gibi samimiyet, birden fazla şekilde ölümcül olabilen bir silahtır. bu, dink'in son dersiydi: hakikati arayan kişi susturulabilse de, samimiyeti, nihayetinde yalanı ortadan kaldıracaktır.

19.01.2013

hrant dink

murathan mungan

söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakır. tıkanır, kalırsınız. haklılığın suskunluğu, diğer suskunluklara benzemez; düğümü zor çözülür.

hrant dink bir gazeteci olduğu için değil, bir ermeni olduğu için öldürüldü. çok yıldır bu topraklarda sesi onun kadar tok çıkan pek fazla ermeni yoktu. dilsizleştirilmiş, sindirilmiş, görünmez edilmiş ermeni kimliğinin haklı ve güçlü sesi olduğu için; onlara çizilmiş, içinde hareket edebilecekleri dar sınırları geçtiği için öldürüldü. üstelik bunları şovenizme, fanatizme, ırkçılığa kapılmadan; barışa, kardeşliğe, eşitliğe kucak açan bir dil ve söylemle yaptığı için daha tehlikeli kabul edildi. hangi milletin taşıyıcısı olursa olsun, "milliyetçilik"ler, birbirini karanlığından tanır çünkü. bu nedenle birbirleriyle nasıl baş edebileceklerini bilir; birbirlerinin silahlarını, yaralarını ve oyunlarını tanırlar. sevginin sahtesi olur; ama nefretin olmaz. nefretin gözleri karanlıkta da görür.

onlar için hrant dink hem düşmandı, hem bildikleri düşmana benzemiyordu. onu daha da "ötekileştiren", yalnızlaştıran bir durumdu bu.

hrant dink "görüldü". görülmek, görülebilir olmak önemlidir. onu hedef tahtası haline getiren şey, en başta bir ermeni olarak "görülebilir" olmasıydı. bu ülkede ermeniler genellikle görünmezler. göze batmadan yaşamak zorunda bırakılmışlardır. adları, soyadları, kimlikleri bir biçimde silikleştirilmiş, karartılmış, kalabalığa karıştırılmıştır. görülmek, var olmak, çağrıştırmak, hatırlatmak, dolayısıyla da "izlenmek" demektir. 301. maddeyle ya da namluyla.

azınlıkların hafızası daha güçlüdür. onlar daha çok hatırlarlar. yalnızca uzak tarihi değil, 6-7 eylül olaylarını da. bu nedenle dilsizlikleri daha koyudur. kaldı ki, apo'dan bile "ermeni dölü" diye söz eden resmi dilin gündelik uyarıları, hafızanın o kadar gerilere gitmesine bile gerek bırakmaz.

hrant dink, elbette aynı zamanda gazeteciydi. aydın, muhalif bir gazeteci olduğu için de öldürüldü. tıpkı diğerleri gibi. gazetecilere tanınan, içinde hareket edebilecekleri kuşatılmış sınırları aştığı için de öldürüldü. tıpkı öncekiler gibi, tıpkı sistemli bir biçimde katledilen kürt gazeteciler gibi, tıpkı kaderini benzer karanlık güçlerin çizdiği benzer bazı ülkelerde de olduğu gibi.

bu ülkede kişinin söz söylemesinin, düşüncesini açıklamasının bedelinin öldürülmek olabileceği, böylelikle bir kez daha herkese hatırlatılmış; 301. maddeyle yeterince cezalandıramadıklarının 7.65'lik tabancayla susturulabileceği herkese gösterilmiş oldu.

sisteme yaslananların bunu yaparken kendi güçlerinden başka güvendikleri birkaç temel olgu var: toplumun hafızasızlığı, kitlelerin yılgınlığı, muhalefetin süreksizliği gibi. önceki cinayetlerin karartılmış delilleriyle, askeri darbeler tarihinin her şeyin üstünü örten kalın ve kirli örtülerine, unutuşun toplumsal gücüne yaslanıyorlar.

hrant dink'in katili yakalanamadı aslında. yalnızca tetiği çeken yakalanmış oldu. 17 yaşındaki bir genç, hrant dink'in öldürülmesini isteyen niceleri adına tetiği çekmiş oldu. onun çektiği tetikte daha nice elin parmağı var. olay yerinde belki yalnızdı. ama yalnız değildi. arkasında yıllardır sistemli biçimde kışkırtılan kanla ve kinle bilenmiş kitlelerin uğultusunu duyuyordu. tıpkı bir futbol maçında kendini toplumsal isterinin uğultusuna teslim etmiş bir fanatiğin kör adımlarıyla zaferinin kalesine koşuyordu. yıllardır töre cinayetlerinde 15 yaşındaki oğulların eline tabanca tutuşturan zihniyete töre indirimi uygulayan hukuka sahip bir "devlet"in elinden nasıl kurtulabileceğini bilmenin özgüveniyle koşuyordu. yakın tarihte trabzon'daki her linç girişiminin, devlet yetkililerince nasıl hoşgörüyle karşılandığının bilgisine ve onayına sahipti. sonunda kurt dişi kana değdi.

katilleri, örgütlerden önce iklim yaratır. bu cinayette, yıllardır türk olmayanlara kin ve düşmanlık aşılayan okul kitaplarından beyaz cam reklamlarına; stadyum tribünlerinden asker uğurlamalarına; maşizm ve faşizm propagandacısı "kurtlar vadisi" gibi televizyon dizilerinden büyük gazetelerin günlük manşetlerine varana dek egemen kılınan saldırgan üslubun salyalı imzası var. milliyetçiliğin, liberal politikaların yedeğinde modernize edilmeye çalışılan en "light" biçiminden, hiçbir müdahale kaldırmayacak en ham, en ırkçı, en şoven haline tanınan kültürel imtiyazın doğal ve kaçınılmaz sonuçları ağca'lardan, polat alemdar'lardan kahramanlık ikonları yaratan, maraş olaylarının, 12 mart sonrasının ünlü lockheed skandalının, madımak oteli'nin, yüzlerce faili meçhul cinayetin ve daha nicelerinin hesabını vermemiş bu kültürel iklim ve atmosfer, elbette istanbul'a uzak herhangi bir taşra şehrinin ışığı kıt internet kafesinde oturup dünyada kendine bir yer, bir ad, bir kimlik arayan birinin ruhunu çabuk ele geçirir.

bu nedenle, hrant dink'in öldürülmesinin arkasında belli bir örgütün olup olmamasının tek başına hiçbir anlamı yok. bu cinayetin arkasında yıllardır kanla, kinle, nefretle, lanetle, düşmanlıkla beslenerek örgütlenmiş, kendinden olmayana yaşama hakkı tanımayan milliyetçiliğin vahşi "dil"i var aslında. sistemin dili bu, resmi dil bu, büyük medyanın dili bu. en büyük örgüt o. bu dile teslim ettiğiniz toplum, nasıl olsa katilini yaratmakta zorluk çekmez. azmettiricisi, bu cinayet için başvurduğu ilk iki kişiyi ikna edemezse, üçüncüsünü eder.

bizimki gibi toplumlarda neden kurbanlarla katiller, genellikle toplumun yoksul kesimlerinden çıkıyor sanıyorsunuz? yoksullar dillerini ararlar çünkü. öyle ya da böyle.

yazık ki, kurban vermeden bir şey öğrenmeyen bir toplumuz biz. eminim, bu ölüm de bize yeni şeyler öğretecektir.

nitekim hrant dink'in cenazesinin yürüyüşüne katılan kalabalıklar, uzun süredir hiç hissetmediğim bir umudu uyandırdı içimde. o sessiz, vakur ve kararlı kalabalık, her şeyin o kadar da kaybolup gitmediğini düşündürdü. tanımadığım kardeşlerim olduğunu düşündürdü. çekildiği köşesinde politik bir güce dönüşmeyi bekleyen önemli bir gizilgücün varlığına işaret etti. bir yerlerde küskün duran bu kalabalığa değmeyi, dokunmayı beceren bir politik hareketin yeni bir imkan yaratabileceğini düşündürdü.

keşke bu kalabalık 301. maddeden ötürü hrant'a dava açıldığında mahkeme kapısına yığılmayı da bilseydi. neden ölmeden haklı olamıyoruz bu ülkede? neden ancak ölünce haklı oluyoruz?

"hepimiz hrantız, hepimiz ermeniyiz" sloganıyla kurulmaya çalışılan empatiyi, verilmeye çalışılan iletiyi anlıyorum. ama bu slogana da, tıpkı bir zamanlar karşı çıktığım "arkadaşıma dokunma" sloganı gibi içimden itiraz ediyorum. bilindiği gibi, "söylem"in ardında "ideoloji" yatar. öteki'nin hakkını aynılaşarak koruyamayız. başkalarının yaşama ve var olma haklarını, farklılıklarımızı korumak pahasına tanımalıyız. varsın arkadaşımız olmasınlar! bir arada yaşamanın yolları ancak böyle kurulur. hem tek tek ayrı, hem yan yana birlikte durmayı öğrenip bildiğimizde. yeni bir dünyanın diliyle.

19.01.2012

hrant dink

sevan nişanyan

cinayetin işlendiği gün olay yerinden birkaç yüz metre ötedeydim. beş on dakika içinde duyuldu. acı ve öfkenin, dipten kabaran bir sarsıntı gibi, dalga dalga şehre yayılışını hissettim sanki. bana da çarptı. lanet olsun! bu memlekette yaşanmaz! yaşanacağını düşünende zaten salaklık!

agos'un önüne gittim. cinayeti kimin işlettiğine dair en ufak bir şüphem yoktu, bugün de yok. televizyonlardan biri kamera tuttu. katillerin kim olduğunu türkiye'de aklı olan herkesin bildiğini; ama kimsenin bunu yüksek sesle telaffuz etmeye cesaret edemeyeceğini söyledim.

asıl kahredici olan, cinayetin kendisi değildi. sonuçta hepimiz öleceğiz, kafanın arkasından üç kurşunla gitmek de ölmenin en kötü şekli değil. kahredici olan, televizyonda boy gösteren devlet şakşakçılarının suratında beliren yarı bastırılmış sırıtıştı. sabık bakanlardan hasan celal güzel ve daha başka birkaçı çıktı, cinayetin türkiye'yi zor durumda bırakmak için "ermeni çevrelerince" işlenmiş olabileceği ihtimalini ortaya attı. başka biri samast soyadının "türkçe olmadığına" işaret etti, hani belki soyu bozuk yabancı ajanıdır edalarında. mikrofon tutulan vatandaşlar, "ermeni bile olsa" insanlara hoşgörü şey etmek gerektiğinde mutabık kaldılar. türk kültüründe ne vardı? hoşgörü vardı örtmenim!

ayrıca yüzsüzlük, pişkinlik, ahlaksızlık ve cehalet vardı. ama onları kimse belirtme gereği duymadı.

"ruh halimin güvercin tedirginliği", hrant dink'in devlet görevlileri tarafından düzenlenmiş bir suikast sonucu öldürülmesinden dokuz gün önce agos'ta çıkan yazısının başlığıydı. yazının sonu şöyle:

"muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. yargılanmalar sürecek, yenileri başlayacak. kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım: evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim; ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."

bu memlekette öyle güvercin tedirginliğiyle yaşamaya gelmez. köpek gördün mü, değnekle üstüne yürüyeceksin.

cenaze günü rakel dink'in tüyler ürpertici konuşmasını dinledim: "bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz dostlarım." püf noktası buydu, bu kadar basit. katile öfke kusmak değildi marifet. ona o cüreti -ahlaki kaygıları tuzla buz eden o arsız sırıtışı- veren zihin dünyası sorgulanmalıydı. rakel adını koymadı gerçi; ama karanlığın adı apaçık ortadaydı. tetikçiye emniyette türk bayraklarıyla poz verdirildiğinde fonda görünen özdeyiş ve altındaki imza yeterdi anlatmaya. sırıtan kafalara sırıtma gücü veren şey, arkalarına aldıkları o kutsal isimdi. dayanışmalarının simgesiydi. onun gücünü hissettiklerinde her türlü yalanı yüzleri kızarmadan söyleyecek, sonsuz cehaletlerini gururla taşıyacak, hiç tanımadığı insanları vatan haini, soysuz düşman diye damgalayacak, vicdanı ve hakikati ideolojik hırsı uğruna teferruat sayacak pişkinliği kazanıyorlardı.

bir bebekten katil yaratan karanlık, tc'nin kurucu figürüydü.

cenaze yürüyüşü osmanbey'de başladı, taksim'den tarlabaşı'na indi, köprüyü geçti, aksaray'a tırmandı, kumkapı'ya ulaştı. yol boyu katılanlarla büyüdü, muazzam bir insan seline dönüştü. epey miting gördüğüm halde böylesine hiç tanık olmamıştım. örgüt yoktu. kalabalık görünsün diye oraya getirilmiş, eş dost hatırına gelmiş kimse yoktu. yüz binlerce insan, içten gelen bir acıyla yalnız, bir şey yapamamanın utancıyla sessiz, acısını ve utancını paylaşmaya gelmişti. yeter artık! o gün tc rejiminin çatırdadığını hissettim. bu insanlar, o hilkat garibesini daha fazla taşıyamaz. taşımayacak.

30.12.2008

yetimler ağıdı

"hrant dink'in anısına, 
73 şair tarafından söylenmiştir."



bunu sana nasıl söylerim
hata benim günah benim suç benim

dünyalar içinde dünyalar sevgilim
ateşten çıkardım baktım uzunca kendimdi
bir de başımın üstünde yok bir ülke; kendimdi
dilim yola düştü pupa yelken pınarlarım yas içinde, hey hey
yüzümde kan kalmadı kuraklık can alıyor bir yandan, dan

bir travmam var kenarı hareli
yine hareli geçti yine zulüm beni

meydan başaklarım kanıyor
uzun bir yürüyüşüm ben; bakın
anlarsınız yol yorgunu gözlerimden
şiircebimden beslenen tedirgin güvercin
dayamış gagasını yavrusununkine

eyvah ki hrant, bir vakitte
göğerçinleri yemlemişti, seninki

kanı gördük okul dönüşünde ders kitaplarında
seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan seslerden olur ölümümüz
sonra büsbütün çıkarız raydan, her vagon kendi cehennemine
kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın içimizdeki tren düdüklerini

toprak insana gömülüyor, bodina da öldü
sınırlar biraz daha kırmızı

bütün karakamuları alaşağı eden bir bun
bir bayraktın düştüğün yerde patikalar'ın açtığı
bir kısrağın tayını emzirme sesiydi soluğun
şimdi çığ gürlemesidir aşan zamanı

bembeyaz tırnaklarla kazdığı o görülmedik arkta
kan ve gözyaşının birbirine değmeyen ortaklığı

yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine
sular sınırları pasaportsuz geçer
asıl azınlık yerkürenin kendisidir
tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli düşünüldüğünde

çan ve ezan arasına gerili mahyada
acıyı dengeler yazı: ah-ya

orda hrant, başı dumanlı ararat'ta
ırağı bilmez bir yağız atla vardı oraya
hrant ki, külü bile nemlendirir çorak dünyayı
yine de her damlada ürperir yaşlı ararat

ne değişir hayatla karşılaşsan
hemen yanında arkadaşın ölüme gülerek bakıyorsa

gözün arkada değildi, içerideydi a hrant! gözüm
içerdeydi ve sözcükler ki onlardı ve öldüren idi
ürkekliğin ürperdi karardı boz güruhun
yırtık tabanaltından kaçtı güvercin ruhun
yaslandığım duvarın uğultusuydun
beni sessizlikle açıklayan

hüznü giydiğin pabuçlarında bin ahhh
içini delmiş kuzeyli bir rüzgarın
erguvan kalbine kuzu'layan bir güvercin
beykoz iskelesinde karaya vuruyor göçebe

ağarmış bir gül var yakamda
içimizdeki bahçelerden goncası

bir yağmur kenti ne kadar ıslatır
- kanın insanı ıslattığı kadar ancak
neden ayakta ölür aylar
- kim bilir

ölümün yüzüne gülüyorsun
bedenin kurşun geçirse de

kanamasın yaprakları güllerin
üşüyen sular ırmakların tenine karışsın
akımını vurdular sözcüklerden kurulu fırat'ın
beyaz bere bile ağlar çamurun işine

iki damla gözyaşı düştü vurulunca sen
pülümür'ün yaşsız kadınının gözlerinden

oysa küçük bir çocuktum ben de tren raylarında
bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek sandığım baba
duydu mu mersinli balıkçı cemal, yağmurun yağdığını
ölümsüzlük denizine sabaha karşı

fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla ödeş, toprağa dokun
buluşmayı bil kemik fırtınasında; sancınla yüzleş
şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki irin
ey! kulak zarımı kanatan antik öfke
topla köpek dişlerini, düşlerini çektir ve git
ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın bildik türküsünde; hrant dink'i de

zehrini yağmalar karanlık
sis peçesine çakılı çöller

affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını
kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere
korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında
sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle

bu kez çatlak bulunca suyunu, yasaklandı
ikinci emre kadar dökmek zehirli
kanı

ne cehennemi ne cenneti
gurbeti de sılası da içindedir insanın
ömrümüzün biriktirdiği onca kavram ve sözcük
şimdi işgal altında

son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak
hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak

ah ile eyvah ile geçiyor zaman
dönsek kardeşliğimizi kutsayacak ardımızdaki kan
vart'a gül demişler, ağlayan kim
iki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikim

bin dereden kanla dolmuş kuyuları hep ıslak
sen, ben, hrant... bu toprak püskürtüyor sevgimizi

artık kış çiğdemleriyle anacağız seni
onlara kanınla, terin karıştı
yüreğindeki tohumlar
rüzgarlı sözcüklerle girecek türkülere

kırık bir zamanda uçan güvercin
üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını

sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
her akşam bir mektup yazarım ararat kadar
unutmadım bırakıp giderken söylediğin sözleri

günler mi ağdı, ah, sular mı boğuldu
sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde

göğüslerinin arasını şiirlerle süsledim hayatın
aranızdan geçerken incinmeler düştü payıma
güvercin kapaklandığında, yüzüm albatros ve yağmur
borandır, bahardır, uzar sakallarım çıtırtılarla mavi

kuşların sabahından geçelim hrant
çiçek tozları havalansın göklerimizden

zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
bu yüzden sesini düşürmüş kaldırımlar leylak
kırmızı, kanla gül arasında gidip gelirken kanı çekilmiş yaprak

ışık bilir vuracağı yüzü, konacağı kalbi
güvercin, toprağın düşüne kanat

kimi ölülerin ayakkabısı delik
ve sakalları saklanmış ertesi güne
kimi silahlı çiçek taşır öldürdüğüne
bayrağa sararlar gözsüz yüzünü
çorabını dikerler suç kime

ak bir güvercin kanıyla çiziyor ölümünde
ölümsüzlüğün resmini
çocuksu, muzip, yakışıklı
yüzün ki

canlar içinde bir can
kanlar içinde altı milyar insan
ve onlar vurdukça sana, alışkanlıklarımız çözülüyordu
böylelikle
küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde
güvercinlerin dudaklarındaki sıcak rüya, korkularımızı dolduruyordu

dilini susarken anlıyordum, konuşurken
birden kendimi bir kardeş çavlanında bulurken

çatılara konan kırmızı
güvercinin bıraktığı vedayı büyütüyordu
gölgesi ansız çekilen bir ağaç gibi yıkılırdım
bir elim ötekini tutmasaydı

o ki bir fincan tuz istemişti yalnızca komşudan
şimdi tuzlu bir nehir akıyor kalan ömürler arasından

şimdi kim
bu uzak diyen
diyen bu yalan
bu burkulan ruhun üşümesiyle kardeşliğin
şu kurşun dökülmüş zaman
bir ölüm şiirine eklensin diye
gövdesiyle yazmıştı son dizeyi
sürgüne okunmuş arguvan havası; ki kan
yüzünü acıya dönmüş duduk, ah! gasparyan
unutulmuş; ötekinin cenneti değil miydi her insan
kim yırttı vicdanımızı, sevgimizi kim düğümledi

kaç bin kerre öldük seni
seni öyle sevdik, bağışla bizi

bu evleri borçlu olduğumuz taş ustaları
yürüyecek. anı: hiçbir şey kalmadığında
su inceliğiyle gülümseyen günahsız kan
masum yüzünün görüntüsüdür dağılan

kan kabuğun altında fokurduyor yeniden
usanmış acısını sokakta gezdirmekten

şairleri dinlemek lazım: kabuk, su, tir, naz
bir nar ki kırılınca hikayemiz olacak
hadi ölümü tuzlayalım sonsuz deniz
hrant'tan sonra kokmasın bari ülkemiz

aslında ne türk'üz, ne kürd'üz, ne ermeni'yiz
öyle bir "baba"mız var ki hrant, hepimiz yetimiz

katkıda bulunanlar:
a.hicri izgören, adnan satıcı, ahmet ada, ahmet günbaş, ahmet telli, ahmet uysal, akif kurtuluş, altay öktem, altay ömer erdoğan, arif damar, asuman susam, ataman avdan, aydın şimşek, betül tarıman, bilsen başaran, bülent güldal, celal soycan, cezmi ersöz, cihan oğuz, dinçer sezgin, enver ercan, fadıl öztürk, fergun özelli, fuat çiftçi, gonca özmen, gülten akın, gültekin emre, halim şafak, halim yazıcı, haydar ergülen, hayri k. yetik, hüseyin peker, hüseyin yurttaş, ilhan tülman, ilker işgören, i.mert başat, kadir aydemir, k. iskender, mahmut temizyürek, mavisel yener, mehmet atilla, mehmet can doğan, m. mahzun doğan, m. mazhar alphan, m. sadık kırımlı, mehmet sarsmaz, mehmet mümtaz tuzcu, metin cengiz, metin kaygalak, mustafa özturanlı, muzaffer kale, namık kuyumcu, nesimi aday, nevzat çelik, oğuztümbaş, olcay özmen, onur akyıl, orhan alkaya, özkan satılmış, özlem sezer, pelin batu, rahmi emeç, salih bolat, sedat şanver, selim temo, sennur sezer, sina akyol, tarık günersel, tuğrul keskin, turgay gönenç, veysel çolak, yunus koray, yücelay sal, zeynep uzunbay