30.8.18

uzun lafın kısası

erich fromm: çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

carl gustav jung: din, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir.

robert musil: okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşan modern ruh için hiçbir şey, bir sonraki köşeyi dönünce karşılaşılabilecek ruhlarla bağlantı kurmak kadar olanaksız değil.

raoul vaneigem: dinin kefaretini asla ödeyemeyeceği şey, doğayı mutlak anlamda bozucu bir anlayış olmasıdır.

cesare pavese: davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman kendini yiğit bir insan sayabilirsin.

emil cioran: bir dinin insanlık dışılığının derecesi onun gücünün ve süresinin garantisidir. liberal bir din bir şaka ya da bir mucizedir.

dostoyevski: köylüler kara cahildir, hiçbir şeyden anlamazlar. köylünün yaşamı müzik, tiyatro, dergi, kitap okuma gibi estetik zevklerden yoksundur.

yuval noah harari: bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

jared diamond: insanın yaratıcılığı olmasaydı bugün hepimiz hâlâ yiyeceğimiz eti taş aletlerle kesiyor ve çiğ yiyor olacaktık, tıpkı bir milyon yıl önceki atalarımız gibi.

jiddu krishnamurti: karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

29.8.18

tüfek, mikrop ve çelik

jared diamond

çağdaş dünyayı fetihler, salgın hastalıklar ve soykırımlar yoluyla biçimleyen şey, eşit olmayan halklar arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihidir.

tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti; ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil.

yaşayan en yakın akrabamız, büyük insansı maymunun hayatta kalmış olan üç türüdür: goril, sıradan şempanze ve bonobo olarak da bilinen cüce şempanze.

aztek imparatoru montezuma, cortes'i geri dönen tanrıları sanarak ve küçük ordusuyla birlikte onu aztek başkenti tenochtitlan'a buyur ederek büyük bir hata işlemiştir. sonuçta cortes, montezuma'yı esir almış, tenochtitlan'ı ve aztek imparatorluğu'nu ele geçirmiştir.

insanlık tarihinin temel olgularından biri, güneybatı asya'nın (dağlık arazi hilal biçiminde olduğu için) bereketli hilal denen kısmının tarihte ilk önemli bölge olmasıdır. kentlerin, yazının, imparatorlukların, (iyi ya da kötü) uygarlık dediğimiz şeyin ve uzun bir zincir oluşturan bütün gelişmelerin başlangıç noktası burası olmuş gibi görünüyor.

gelişmelerin kökeninde yatan şey, çiftçilik yapmayan uzmanları tarım ürünü ve çiftlik hayvanı biçimindeki yiyecek üretimi sayesinde doyurabilme olanağı, depolanmış yiyecek fazlası ve kalabalık nüfustur. bereketli hilal'de ortaya çıkan yeniliklerin ilki yiyecek üretimiydi. o yüzden de çağdaş dünyanın nereden başladığını anlamak isteyenler, bereketli hilal'de evcilleştirilmiş bitki ve hayvanların bu yöreye niçin önemli ölçüde öne geçme olanağı sağladığı sorusuna bir yanıt bulmalıdır.

yeni gine'nin yüksek bölgelerinde yaşayan çocukların karınları şiştir. çok yiyen ama az protein alanlarda görülür bu.

28.8.18

mütehakkim dostluk

pascal mercier

insanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolunun bir başkasını tanımayı ve anlamayı öğrenmek olması mümkün müdür? hayatı bambaşka bir çizgi izlemiş, bambaşka bir mantığa sahip olmuş birini? bir başka hayata duyulan merak, insanın kendi zamanının tükenmekte olduğunun bilincinde olmasına nasıl uyar?

geçmiş şeylerin izleri beni neden üzüyor, bunlar sevinçli bir şeyin izleri olsalar bile?

biz insanlar için çok büyük olan şeyler vardır: acı, yalnızlık ve ölüm; ama güzellik de, görkem de, mutluluk da. bunun için dini yarattık. onu kaybedersek ne olur? o şeyler bizim için çok büyük olmayı sürdürürler. bize kalan her bir hayatın şiiridir. bizi taşıyacak kadar güçlü müdür o?

ruh, gerçeklerin olduğu yer midir? yoksa gerçek denen şeyler sadece hikayelerimizin aldatıcı gölgeleri midir?

bir insan bir şeyi sadece kendisi için yapsaydı ve haberi olmadan bir milyon insan onu seyredip yaptığını kitsch sayarak pis kahkahalarla gülselerdi, nasıl bir hüküm verirdik biz?

ama birinin ruhunu anlayabilmek için kendimizi açarsak? günün birinde sona eren bir yolculuk mudur bu? ruh, gerçeklerin bulunduğu bir yer midir? yoksa sözüm ona gerçekler sadece hikayelerimizin aldatıcı gölgeleri midir?

gençken, ölümsüzmüşüz gibi yaşarız. ölümsüzlük hakkındaki bilgimiz, incecik kağıt bir zar gibi sarar bizi, tenimize neredeyse dokunmaz. hayatımızın hangi döneminde değişir bu? o zar ne zaman daha sıkı sarmaya başlar bizi; ve sonunda boğar? o zarın, hafif ama yine de inatla kalan baskısını nasıl anlarız ki o baskı asla gevşemeyeceğini bize öğretir? başkalarında nasıl anlarız bunu? kendimizde nasıl anlarız?

sıkı dostlukla, birbirimizin içinde çaprazlama yer alırız, görünmeyen bağlar özgür kılan bir zincirdir. bu çaprazlama konum mütehakkimdir: mutlaklık ister. onu bölmek ihanettir. oysa biz bir tek insandan hoşlanmaz, bir tek kişiyi sevmez ve bir tek ona dokunmayız. yapılacak ne var? değişik dostlukları ustalıkla yönetmeye mi çalışacağız? konuları, sözleri, el kol hareketlerini titizlikle kayıt mı edeceğiz? ortak bilinenleri ve sırları? sessizce, damla damla akan bir zehir olurdu bu.

26.8.18

kuşatma

robert musil

yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey. insan dünyada belli bir amaçla bulunmalı. herhangi bir işe yaramalı. aksi takdirde her şey korkunç bir kargaşa olarak kalıyor.

bugün yaşamın bütünü düzensizliğin uçurumunda; tartışmalar, makaleler, incelemeler bir işe yaramıyor.

çocuklar bile biliyorlar ki tanrı artık, prusyalı friedrich'in bile inanmakta haklı olabileceği gibi, en güçlü taburların yanında değil, fakat büyük bankalardan yana; taburlar, silahlanma endüstrisi için bir yatırımdan başka bir şey değil.

düzen, bir ölçüde çelişkili bir kavram. her dürüst insan iç ve dış düzen peşinde; ama öte yandan düzenin fazlasına da dayanılamıyor; hatta eksiksiz bir düzen, belki de bütün ilerlemelerin ve mutlulukların yıkımı olurdu.

tam bir ahlak olmadan tam bir mutluluk da yoktur. sağlam bir noktadan türetilemediği takdirde ahlak diye bir şey yoktur. bir inancı temel almayan bir mutluluk yoktur.

bağların dışında, her itki insanı anında deforme eder. ancak anlatımıyla var olabilen insan, toplumun biçimleri içerisinde biçim alır. yaratmış olduğunun kendisine geri yansıyan etkileri aracılığıyla biçim alır.

sınırsız bireycilik bir yaşama biçimi değildir. insan toplumsal bir varlıktır. quod erat demonstrandum.

çalışma ve onunla bağıntılı olanlar yaşamın tek içeriği değildir ve pek çok şey insanın boş zamanlarında, üretim sürecinin ötesindeki özgürlük anlarında olgunlaşır.

olguların böylesine ağır bastığı ve bundan ötürü de duygu bağlamında çoraklaşmış bir dünyada duyguya geri dönüş, çok anlaşılır bir savunma refleksidir; her şey eylem gücüyle sırılsıklam olursa, ekonomi insandan, çalışma tezgahı da onun önünde durandan daha çok önem kazanırsa, o zaman denizden gelen nemli rüzgarın kuraklığa doğru esmesi gibi insan da ruhun özlemini çeker.

boyalı peçe

w. somerset maugham

toplumsal açıdan bakıldığında, bilim adamının varlığı pek önemli değildir.

eğer bir adam, kadının onu sevmesi için gerekli şeylere sahip değilse bu onun suçudur, kadının değil.

bir adam hayatının geri kalanını onunla geçirmeyi istemeden de bir kadına âşık olabilir.

bir adamı anlamanın en iyi yolu, kendini onun yerine koymaktır.

kadınlar hiçbir zaman adil olmuyor ve genellikle erkekleri suçlu göstermeyi başarıyorlar. ama karşı tarafın da bir çift sözü vardır.

insanın yirmi yedi yaşında hayatla bağının kopması hayli zordur.

güzellik de tanrı'nın en ender ve değerli ödüllerinden biridir. bu ödüle sahip olacak kadar talihliysek şükretmeliyiz; değilsek de, diğer güzel olanlar için kendi göz zevkimiz adına şükretmeliyiz.

her şey çok kısa sürerken ve hiçbir şey çok önem taşımazken, insanların önemsiz nesnelere saçma anlamlar yükleyip kendilerini ve etraflarındakileri üzmeleri acınası bir durumdur.

inanan birinin sürekli isa'ya dua etmesi yetmez, kendisi de bir dua olmalıdır.

gönül kazanmanın tek bir yolu vardır, o da kendini sevilecek birine dönüştürmektir.

önemli olan sevmek, sevilmek değil. insan, kendisini sevenlere minnet duymuyor; eğer o sevmiyorsa, karşısındaki canını sıkıyor sadece.

ona ancak arzu etmeyi bıraktığında sahip olabilirsin.

bazılarımız yolunu afyonla bulmaya çalışıyor, bazılarımız tanrı'yla, bazılarımız viskiyle ve bazılarımız da aşkla. bütün yollar aynı yöne gidiyor ve aslında hiçbir yere varmıyor.

bu ıstıraplı dünyada bu kadar az vakit varken, erkeklerin kendilerine böylesine eziyet etmeleri çok acınası değil mi?

25.8.18

kötülük sorunu

carl gustav jung

insan toplumun bütününde görülen şeyleri kendi küçük ölçeğinde yansıtan sosyal bir mikrokozmostur veya tersine, en küçük sosyal birim olarak çoğala çoğala toplumsal ayrışmayı oluşturur. bu ikinci olasılık daha muhtemeldir; çünkü yaşamın tek direkt ve somut taşıyıcısı bireysel kişiliktir. oysa toplum ve devlet geleneksel fikirlerdir ve ancak belli sayıda birey tarafından temsil edilirse gerçeklik kazanabilir.

mantıklı ve eleştirel düşünme yeteneği insanoğlunun en belirgin özellikleri arasında değildir. normal denilen insanın kendini tanıma derecesi çok sınırlıdır. yaygın olarak "kendini tanımak" denen şey, büyük bölümü sosyal faktörlere ve insan ruhunda olup bitenlere bağlı olan çok sınırlı bir bilgidir. bir teorinin evrensel geçerlilik iddiası ne kadar güçlü ise, tek tek bireysel gerçeklerin hakkını verme kapasitesi o kadar zayıf olur.

en iyi koşullarda birbirinin önüne çıkan akıl ile duygu arasındaki zıtlık, insan psişesinin tarihinde acı dolu bir sayfadır.

insan davranış kalıplarını ileri doğru dönüştüren gerçek bir dürtü olan öğrenme kapasitesinden başka hiçbir şey insanı içgüdülerinin temel planından bu kadar uzaklaştıramaz. varoluşumuzun değişen koşullarından ve uygarlığın getirdiği yeni uyum ihtiyacından en çok o sorumludur. aynı zamanda, insanın içgüdüsel temeline yabancılaşmasından doğan çeşitli psişik rahatsızlıkların ve zorlukların, yani köklerinden kopmasının ve kendisi hakkındaki bilinçli bilgisi ile özdeşleşmesinin ve bilinçdışını zedeleme pahasına bilinçle bu kadar ilgilenmesinin kaynağı da odur.

sonuç olarak, modern insan ancak kendisinin bilincinde olabildiği ölçüde tanıyabilmektedir kendisini. bu da büyük ölçüde çevresel koşullara, bilgi edinme dürtüsüne ve özgün içgüdüsel eğilimlerini bir ölçüde değiştirerek kontrol altına almasına bağlı olan bir yetenektir. dolayısıyla insanın bilinci çevresindeki dünyayı gözlemlemeye ve araştırmaya yönelir ve ruhsal ve teknik kaynaklarını bu dünyanın özelliklerine uyarlamaya çalışır. bu iş o denli zorlayıcı ve yerine getirildiğinde o denli kanlı bir iştir ki, insan bu süreç içinde kendini unutur. içgüdüsel doğası ile ilişkisini kaybeder ve gerçek benliğinin yerine kendi hakkındaki fikrini koyar. ve hiç farkına varmadan bilinçli faaliyetinin ürünlerinin gerçeğin yerine geçtiği, tamamen kavramsal bir dünyanın içine kayar.

içgüdüsel doğasından kopması insanı kaçınılmaz olarak bilinç ile bilinçdışı, ruh ile doğa, bilgi ile inanç arasında çelişkiye sokar. bu bölünme insanın bilincinin artık içgüdüsel yönünü görmezden gelemediği veya başaramadığı noktada patolojik hale gelir. bu kritik aşamaya girmiş bireylerin çoğalarak birikmesi, ezilenlerin savunmasını üstlendiğini iddia eden bir kitle hareketini başlatır. tüm kötülüklerin kaynağını dış dünyada arama eğiliminde olan bilinç uyarınca, politik ve sosyal değişim isteyen sesler yükselir. bu değişimlerin, çok daha derinlerde yatan bölünmüş kişilik problemini otomatik olarak çözeceği zannedilir. derken bu istekler yerine getirildiği zaman, aynı kötülükleri biraz değişmiş bir biçimde geri getiren politik ve sosyal koşullar ortaya çıkar. o zaman basit bir tersine dönüş yaşanır: alttakiler üste çıkar ve gölge ışığın yerine geçer ve gölge daima anarşi ve kargaşa getirdiği için, "kurtarılmışların özgürlüğü gaddarca elinden alınır." tüm bunlar kaçınılmazdır; çünkü kötülüğün köklerine hiç dokunulmamıştır, sadece karşıt bir pozisyon aydınlığa çıkmıştır.

komünist devrim, insanı demokratik kolektif psikolojinin yaptığından çok daha fazla alçaltmıştır; çünkü sadece sosyal anlamda değil, ahlaki ve ruhsal açıdan da insanın özgürlüğünü yok etmiştir. politik zorlukların yanı sıra, batı dünyası nazi almanyası günlerinde bile kendisini hissettiren büyük bir psikolojik dezavantaj yaşamıştır: bir diktatörün varlığı parmağımızı kendimizden uzağa, gölgeye uzatmamıza yol açar. diktatör açıkça politik sınırın öteki tarafındadır; oysa biz iyinin tarafındayız ve doğru ideallere sahip olmanın tadını çıkartıyoruz.

son diktatör devletlerin insanlığımız üzerinde yarattığı dehşet, atalarımızın fazla uzak olmayan geçmişte yaptığı kötülüklerin ve mezalimin toplamından daha az değildir. avrupa'nın tarihi boyunca hristiyan ulusların birbirlerine yaptıkları barbarlıklar ve yarattıkları kan gölleri bir yana, avrupalı insan, sömürgeleştirme döneminde kara derili insanlara karşı işlediği suçların da hesabını vermek zorundadır. bu açıdan beyaz insan kuşkusuz çok büyük bir yükün altındadır. insanoğlunun ortak gölgesinin sergilendiği tablo bundan daha karanlık renklere boyanamazdı.

"toplum" ve "devlet" gibi sözcükler o denli somutlaştırılmıştır ki neredeyse birer kişilik haline gelmişlerdir. sokaktaki insanın kafasında devlet tarihte hiçbir kralın olmadığı kadar bitmez tükenmez bir iyilik vericisidir. devletten istenir, onun himayesi talep edilir, sorumlu tutulur, ona şikayette bulunulur. toplum üstün bir ahlaki prensip derecesine yükseltilir ve yaratıcı kapasitelerinden ötürü itibar görür.

insandan ortaya çıkan ve kuşkusuz onun içinde yaşamaya devam eden kötülük öylesi dev boyutlardadır ki, bunun yanında kilisenin ilk günahtan bahsetmesi ve bunu adem ile havva'nın işledikleri görece masumane suça bağlaması neredeyse bir örtmecedir. durum çok daha ciddidir; fakat tehlikeli biçimde hafife alınmaktadır. insanın sadece bilincinin kendisi hakkında bildikleri kadar olduğuna evrensel çapta inanıldığı için, kişi kendini zararsız zanneder ve kötülüğüne bir de aptallığı ekler. korkunç şeylerin olduğunu ve olmaya devam ettiğini inkâr etmez; ama bunları her zaman "ötekiler" yapar. ve bu tür kötülükler yakın veya uzak geçmişte kaldıkları zaman, çabucak ve rahatça unutkanlık denizine gömülürler, arkasından "normallik" dediğimiz o kronik bulanık kafalılık geri gelir.

oysa çarpıcı gerçeğe göre hiçbir şey yok olmamış, hiçbir şey düzelmemiştir. kötülük, suç, vicdanın derin rahatsızlığı ve karanlık kuşkular gözlerimizin önündedir, keşke görmeyi bilseydik. bunları yapan insandır; ben de insan doğasından nasibini almış bir insanım; demek ki başkalarının yanı sıra ben de suçluyum ve bu kötülükleri tekrar tekrar yapabilme kapasitesini ve eğilimini içimde hiç değişmez ve silinmez bir biçimde taşıyorum.

hukuken konuşursak, suçun ortağı olmasak bile, insan tabiatımız yüzünden her zaman potansiyel suçlularız. sadece o cehennem gibi meydan kavgasına sürüklenecek uygun ortamı bulamadık şimdiye dek. hiçbirimiz insanlığın o kolektif kara gölgesinin dışında değiliz. suç, nesiller önce işlenmiş olsa da, bugün işleniyor olsa da, her zaman ve her yerde olan bir eğilimin semptomu olmaya devam etmektedir. dolayısıyla insan biraz "kötülüğü hayal etse" iyi olurdu; zira ancak bir aptal kendi doğasının durumunu sürekli olarak görmezden gelebilir. gerçekten de bu gaflet insanı kötülüğün aracı yapmanın en etkili yoludur.

zararsızlık ve naiflik, bir kolera hastası ile yakınlarının hastalığın bulaşıcılığından bihaber olmaları ne kadar işe yararsa, o kadar işe yarar. aksine, zararsız ve naif olmak fark edilmeyen kötülüğün "ötekine" yansıtılmasına yol açar. bu da ötekinin pozisyonunu gayet etkin biçimde güçlendirir; çünkü yansıtma kendi içimizdeki kötülükten gizlice ve gayri ihtiyari duyduğumuz korkuyu karşı tarafa taşır ve ondan gelecek tehlikenin boyutlarını arttırır. daha da kötüsü, bu konudaki içgörü eksikliğimiz, kötülük ile başa çıkabilme kapasitemizi yok eder.

tabii bu noktada, hristiyanlık geleneğinin en temel ön yargılarından biriyle, bizi yolumuzda tökezleten büyük bir engelle karşı karşıya kalırız. bize kötülükten sakınmamız, mümkünse, ona dokunmamamız, adını ağzımıza almamamız söylenmiştir. zira kötülük aynı zamanda tabu olan ve korkulan bir uğursuzluk kehanetidir. kötülüğe karşı bu tavır ve onun çevresinden, uzağından dolaşmak, kötülüğe gözlerimizi yumup onu başka bölgelere sürme eğilimimizi güçlendirir, tıpkı eski ahit'teki kötülüğü ıssız bölgelere götürdüğü farz edilen günah keçisi gibi.

ama eğer kötülüğün insanın, kendi seçimi olmadığı halde, doğasında daima yaşadığı gerçeğini idrak edersek, psikolojik dünyamızda kötülük iyinin eşit ve zıt partneri olarak yerini alır. bu farkındalık doğrudan, dünyanın politik hizipleşmesinde zaten bilinçsizce gerçekleşmiş olan ve çağdaş insanın içindeki daha da bilinçsiz ayrışmada kendini gösteren psikolojik bir ikiliğe yol açar. ancak ikilik bu farkındalıktan kaynaklanmaz; aksine, daha başlangıçta bölünmüşüzdür. bu kadar suçun sorumluluğunu kişisel olarak üstlenmemiz gerektiğini düşünmek dayanılmaz bir düşünce olurdu. bu nedenle, kötülüğü tek tek suçlular veya suç grupları ile sınırlayıp ellerimizi kirden arındırmayı ve kötülüğe genel yatkınlığımızı görmezden gelmeyi tercih ederiz.

eğer, hristiyan görüşe uygun olarak kötülüğün metafizik bir prensibini önermeye istekli değilsek, bu yalancı iyilik ve dürüstlük uzun vadede sürdürülemez; çünkü kötülük insanın içindedir. bu dünya görüşünün en büyük avantajı insanın vicdanını fazlasıyla ağır bir sorumluluktan muaf tutması ve insanın, kendi ruhsal yapısının yaratıcısından ziyade kurbanı olduğu gerçeğinin psikolojik yargısına uygun olarak topu şeytana atmasıdır. günümüzdeki kötülüğün, insanlığa acı çektiren gelmiş geçmiş en büyük kötülükleri bile gölgede bıraktığı düşünülürse, adaletin dağıtılmasında, tıpta ve teknolojide kaydettiğimiz bunca ilerlemeye, insan yaşamına ve sağlığına gösterdiğimiz bunca ilgiye rağmen, insanlığı yeryüzünden kolaylıkla silebilecek o canavarca imha makinelerini nasıl olup da icat ettiğimizi insan kendisine sormak zorundadır.

insan dehasının o acayip ürünü olan hidrojen bombasını icat eden atom fizikçilerinin bir grup suçlu olduklarını kimse kabul etmez. nükleer fiziğin geliştirilmesine harcanan muazzam ölçüdeki entelektüel çalışma, kendilerini mümkün olan en büyük gayret ve özveriyle görevlerine adayan ve manevi başarı duygusunu insanlık için yararlı başka bir şey icat ederek kolaylıkla elde edebilecek adamlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

gerçeğin bilgisine ulaşmak bilimin en baştaki amacıdır ve eğer ışığı ararken, muazzam bir tehlikeye takılıp tökezliyorsak, önceden tasarlanmış bir düşüncenin değil, daha ziyade kaderin etkisi olduğunu hissederiz. günümüz insanı ilkel veya antik çağ insanından daha fazla kötülük yapma kapasitesine sahip değildir. sadece, kötülüğe eğilimini harekete geçirmek için eskisiyle kıyaslanamayacak kadar güçlü araçlara sahiptir. bilinci ne kadar genişlemiş ve farklılaşmışsa ahlaki yapısı o denli geri kalmıştır. işte bugün önümüzdeki sorun budur. akıl tek başına yeterli değildir.

aşk

alain de botton

olgun bir insan ilk görüşte âşık olmaz. âşık olmak, insanın atlayacağı suyun ne kadar derin olduğunun bilincinde olmasıyla başlar.

ilk görüşte âşık olduğumuz kişiler, zihinde bestelenen senfoniler kadar muhteşemdirler.

severek evlenmişsen sonunda büyük olasılıkla soğumuş oluyorsun ondan; sevmeyerek evlenmişsen sonunda o kadar da kötü olmadığını keşfedebilirsin.

la rochefoucauld: aşkın varlığından habersiz olsalardı asla âşık olmayacak insanlar vardır.

olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

pascal: insanın tüm mutsuzluğu, odasında tek başına duramamasından kaynaklanır.

erdemli duygular, acının bereketli topraklarında kendiliğinden gelişir.

oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.

her âşık oluş, oscar wilde'a kulak verecek olursak, umudun kendini bilmişliğe karşı zaferidir.

yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever, ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

telefon aygıtı, aramayan sevgilinin şeytani ellerine düşmüşse bir tür işkence aletine dönüşür.

24.8.18

belki yine gelirim

ahmet telli



sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar

bir daha hiç öpüşmeyecek gülçin
o çok sevdiği porselen fincanla çay içmeyecek
uzatamayacak saçlarını, sevgilisinin istediği gibi

yazılsa destan olacak bir aşkın serüveni
şiirimde bir dipnot olacak şimdilik

anısı yoktur küçük rüzgârların
yapraklarım yok artık kuşlarım yok
büsbütün viran oldu dağlarım
ezberimdeki türküler de savrulup gitti
ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü

çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent

gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da ölür
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar

zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde
ölüm peşimize düşende bir göçebeydik

aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm
kendim, seni ve bütün dünyayı

ey kalbim sana denk düşüyor bütün acılar
acılar tek ve mutlak olan bir şeyi anlatıyor

gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de

uzak ve anısız bir bakış
uzak bir buluttur şimdi keder

bir tetik düşer soluk soluğa kalır geyik
dağ taş ürperir, sular kirlenir büsbütün
ey acıyı ödünç alan, o artık sende kalsın
sonsuza kadar senin olsun o çığlık

her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir şiir yaz ozansan eğer diyor
ekleyeyim mektubuma ağlasın anam
diyorum ki mahpus arkadaşıma
şiirimiz analar ağlamasın diyedir

gözyaşı

halit ziya uşaklıgil

zavallı insanlar! bazı üzüntülü zamanlarda ne büyük bir cesaret, ne müthiş bir yiğitlik hissederler, ne yazık! bu his bir güçsüzlük heyecanından başka bir şey değildir, bir saniye içinde coşup fışkırır. dünyaları harap edecek, engin denizleri taşıracak bir kuvvetle coşar. fakat bir saniye içinde o tufanı kışkırtan rüzgâr birden kesilmiş gibi söner. sinirler kesilir, gözler yaşarır, kollar düşer. işte o vakit kalbe bakmalı; o bir saniyelik fırtına, o bir saniyelik üzüntü kalpte neler yıkmıştır, neler kırmıştır! biraz evvel ağzı köpürmüş bir aslan gibi avcısının üzerine atılan o ümitsiz, biraz sonra ağzından kan püskürterek boğazlanmışçasına bir feryatla galibinin ayaklarına atılacaktır.

gözyaşları! bir sinirin kasılmasından, bir iki damlanın gözlerin ucunda birikmesinden meydana gelmiş gözyaşlarına tabiat ne yüce bir kutsallık, ne seçkin bir büyüklük sunmuştur! gözyaşları! onlar hayatın türlü acıları içinde güçsüz, kuvvetsiz kalan kalbimize ne büyük bir kuvvet, gamlar, hüzünler içinde bulunan ruhumuza ne büyük bir teselli verir! gözyaşları! onlar bize yaralarımız için verilmiş bir deva değil midir? üzüntülerimiz hayatımızın karanlık bulutlarıysa gözyaşlarımız güneşi müjdeleyen yağmurlar gibidir. insan ağladıktan sonra kalbini yağmurlarını dökmüş bir gök kadar saf bulur. ağlamak! eğer insanlar bu teselliye sahip olmasalardı hayata nasıl katlanırlardı?

22.8.18

tarih ve ütopya

emil cioran

bir tibet metninde "vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece." denir. ben o kadar uzağa gitmeyeceğim: çocukluğumun manzarası için dünyanın bütün manzaralarını verirdim.

otuzundan önce hiçbir aşırılık biçiminin büyüsüne kapılmamış birine hayran mı olmalıyım, hor mu görmeliyim onu; bir aziz mi, yoksa bir kadavra olarak mı değerlendirmeliyim, bilmiyorum.

kuvvetten düştüğümüz ölçüde, uslu uslu çocukluk içine yuvarlandığımız, başkalarını sevgi veya nefret yoluyla rahatsız etmeye halimiz kalmadığı zaman hoşgörülü biri oluruz ancak.

aslında adaletsizliğin özüdür bu toplum. sergilediği nimetlerden, gurur duyduğu o bereketten bir tek avareler, asalaklar, rezillik uzmanları, irili ufaklı itler istifade etmektedir: yüzeyde bir nefaset bolluğu.

liberal toplum "esrar"ı, "mutlak"ı ve "düzen"i tasfiye etti; gerçek bir kamu düzeni kadar gerçek metafiziği de kalmadığından, bireyi birey yapan derinliğinden uzaklaştırarak kendi başına bıraktı.

böbürlenme krizlerimde, kendimi çapulculuğuyla ünlü bir sürünün artçısı, gönülden bir turanlı, bozkırların meşru mirasçısı, moğolların sonuncusu zannetmeye meylederim.

dünyada hiçbir yerle değişmeyeceğim bu şehir, tam da bu sebepten, mutsuzluklarımın kaynağıdır.

hiçbir şey, kendi ilkel temeline, kökenlerinin çağrısına direnme zorunluluğu kadar mutsuz kılmaz kişiyi.

yolum hangi büyük kente düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum.

verimlilikten daha şaibeli bir şey yoktur. eğer saflığı arıyorsanız, herhangi bir iç şeffaflık iddiasındaysanız hiç gecikmeden yeteneklerinizden feragat edin, fiiller döngüsünden çıkın, insani olanın dışına yerleşin, dindar bir deyişle söyleyecek olursak "kul sohbetleri"nden vazgeçin.

kolektif bir yorgunluğun suç ortaklığı olmaksızın rubicon da olmaz.

reddedişlerimiz ne kadar acımasız olursa olsun, özlediğimiz şeyleri tam olarak yıkmayız: düşlerimiz, uyanışlarımızdan ve tahlillerimizden sonra da ayakta kalırlar.

bir fikir doğrudan vaatlerle ne kadar yüklü olursa zafer kazanma şansı da o kadar olacaktır.

varlığımızın en derininden başka hiçbir yerde cennet yoktur, tıpkı benliğimizin benliği gibi; üstelik onu bulmak için de, vakti dolmuş ve muhtemel tüm cennetleri dolaşmış, fanatizmin hoyratlığıyla onları sevmiş ya da onlardan nefret etmiş, göz diktikten sonra da hayal kırıklığının maharetiyle onları elinin tersiyle itmiş olmak gerekir.

beyoğlu

mehmet rauf

bir kadının ne olduğunu anlayanlar için asıl zavallı olan erkeklerdir. kadın olmayınca bir erkek hayatının ne boş, ne yağmursuz, tesellisiz bir siyah çöl olduğunu bilseniz.. bunu birçok erkekler de bilir de sonra unuturlar. bir kadının bir erkek hayatına sadece varlığıyla nasıl bir şiir ve tazelik verdiğini, ruhu bir yana bıraksak bile yalnız vücut için de nasıl büyük bir koruyucu olduğunu bilseniz.. 

bilmezsiniz ki beyoğlu hayatının hatta eğlenilecek mevsimde bile nasıl bunaltıcı, bein ezici bir hali vardır. evvela binbir renkli bir hayat görünür, hiç birbirine benzemez, çeşit çeşit evreleri var gibi gelir fakat o kadar renksiz, aman yarabbi, o kadar renksizdir, görülen çehreler o kadar daima aynıdır ki.. mahremiyetsiz, samimiyetsiz, yapmacık yapmacık bir taklitten, soğuk sarı bir taklitten ibaret bir hayat. her görüştüğünle müthiş bir yarış, bir mücadele, bir düşmanlık..

hiçbir el sıkamazsın ki mümkün olsa seni bir çukura itmeyeceğine emin olasın. hiçbir ses işitmezsin ki senin yokluğunda en hain, en haksız bir alayda, bir ayıplamada bulunmayacağına emin olasın. ikiyüzlülük, alay, kendini beğenme, bencillik.. bu aç kurdun elinde bütün yüzler morarmış, bütün gözler bulanmış, herkesin başarısı öbürlerinin ayaklar altında ezilmesiyle gerçekleşecek gibi bir çekememezlik, bir kin, kimse kimseyi beğenmez. üstünden başından tutunuz da söylediği fransızcaya kadar her şey alay için bir sebep olur. zaten hep sahtekârlıktan ibaret olan bu insanı eğlendiren yüzünde göz dudağa, dudak çeneye güler. iğrenç bir şey kısacası.

yine de inkâr edemezsin ki kadınları nefistir. evet, özellikle kaldırımlardan geçerken uzaktan mağaza bebekleri gibi görünce.. beyoğlu tiyatrosunun gezici aktrisleri.. hepsi öyledir. asıl hayatlarını oyuncular gibi unutmuşlardır. onların ruhlarını arayacağınıza kutup keşfine çıkmış olsanız daha hayırlı olur.

21.8.18

büyük iskender

eduardo galeano

demostenes dalga geçiyordu:

"bu genç kendisine övgüler düzmemizi istiyor. pekala. ona bu zevki tattıracağız."

söz konusu genç büyük iskender'di. herakles'in ve akhilleus'un soyundan geldiğini söylüyordu. kendisine "yenilmez tanrı" dedirtiyordu. sekiz defa yaralanmıştı ve dünyayı fethetmeye devam ediyordu.

ilk başta bütün akrabalarını öldürüp makedonya kralı oldu. sonra da bütün dünyanın kralı olmak istediği için kısacık yaşamını sonsuz bir savaşla geçirdi.

siyah atı rüzgarı yarıp gidiyordu. elinde kılıcı, kafasında beyaz tüylerle süslü mihveri, sanki her savaş şahsi bir meseleymiş gibi, hep en ön safta saldırırdı:

"ben zaferi çalmam." derdi.

ve hocası olan aristoteles'in büyük dersini çok iyi hatırlardı:

"insanlık, yönetmek için doğanlar ve boyun eğmek için doğanlar olmak üzere ikiye ayrılır."

ayaklanmaları çok sert bir biçimde bastırır ve asileri ya çarmıha gerer ya da taşlatarak öldürtürdü; ancak fethettiği yerlerin geleneklerine saygı gösteren, hatta onları öğrenmeye çalışan ender istilacılardan biriydi.

lider ve kralların kralı olmak için doğmuştu. pers ülkesinden ve mısır'dan geçip balkanlar'dan hindistan'a kadar olan bütün toprakları ve denizleri istila ederken her yerde evlilikler yaptırdı. yunan askerlerini istila ettiği yerlerdeki kadınlarla evlendirmeye dayanan zekice düşüncesi atina'nın hoş karşılamadığı bir yenilik oldu ama bu uygulama yeni dünya haritası üzerinde iskender'in saygınlığını ve gücünü çok arttırdı.

hephaistion, çıktığı seferlerde ve savaşlarda daima ona eşlik etti. savaş alanlarında onun sağ kolu, kutlama gecelerindeyse sevgilisi oldu. hephaistion'un yanı sıra binlerce durdurulamaz süvarisiyle, uzun mızraklarıyla, ateşli oklarıyla iskender adını taşıyan yedi tane şehir kurdu ve bu durum sonsuza kadar sürecek gibi görünüyordu.

hephaistion ölünce, daha önce paylaşmış oldukları şarabı iskender tek başına içti ve şafak vakti, sarhoş bir halde gökyüzünü yakacak kadar büyük bir ateş hazırlanmasını emretti ve imparatorluk toprakları üzerinde müziği yasakladı.

bundan kısa bir sonra, dünyanın bütün hükümdarlıklarını fethedemeden öldüğünde otuz üç yaşındaydı.

ağır roman

metin kaçan

manitanın yatakta güzel sevişip sevişmediğini anlamak için ayak bileklerine bakmanız kâfidir. eğer bilekleri inceyse mesele yok demektir. sizi sabaha kadar zevkten bayıltır.

on yıl koyun gibi yaşayacağıma bir yıl aslanlar gibi yaşarım.

kardeşlerim, evlilik kutsal bir dükkândır. ilk gece karıya çok iyi davranmak gerekir. size düğün salonundan, kıldan, tüyden bahsetmiyorum. direkt olarak yatakta ne yapmanız gerekir, onu anlatacağım. manita gelinlikli vaziyette yatakta seni bekliyor. manitayı ürkütmemek için, önce radyoda hafif bir müzik yakalayın, nazik bir hareketle odanın ışığını kapatıp kırmızı gece lambasını yakın. gelinliğin üzerinden tül duvağı kaldırıp manitayı alnından zarifçe öpünüz. manitanın gözünde yaş varsa "sus kızım" diyerek, yumuşak bir sesle teselli ediniz. yavaşça yatağa yatırıp hızla soymaya başlayın. manita hâlâ ağlıyorsa iki tokat çakabilirsiniz, bu sizin hakkınız. derin nefes alıp üçte birini dışarı bırakın, manitanın kokusu bütün damarlarınıza yayılınca kendinizi panter gibi hissedeceksiniz.

bak ulan, iyi bak da öğren bu mevzuları, bir gün manitan olursa tecrübesiz hanzolar gibi mitranın yanında putlaşmayasın.

bak oğlum, burası şehir. düşene bir tekme de sen atacaksın. yemek buldun mu yiyeceksin, dayak buldun mu kaçacaksın. herkesin içinde karı gibi gülmeyeceksin.

bak canikom sen çok iyi kalpli bir insansın. fakat bazı şeyler var ki onları mutlaka bilmelisin. şimdi bana âşık olduğunu falan zannediyorsun ama gerçek böyle değil. bu üç günlük bir şey. sana vermesine veririm, hatta köpekler gibi sevişiriz; ancak bu iş nereye kadar gider? beşinci günde senin komplekslerinle ve geçmişimi yüzüme vurmanla karşılaşmak istemiyorum. istersen bir deneyelim. benim için hiç fark etmez, aşkımız felaketle sonuçlanınca sakın kendini harap etme canikom. ayrıca benim pahalı bir kadın olduğumu sakın unutma. zevk düşkünüyüm ve inançsızım.

çirkin bir insanın kolera'da aç kalması kadar ümit kaybettirecek bir mevzu dünya yüzünde yoktur.

zeki olan tüm bitirimler gibi o da sadece namı için yaşıyordu. tek kelimeyle hayatta kalmak! bu nam bırakma hadisesi, yaşamın bütün güzelliklerini altüst edici bir güçle, bitirimlerin kalbinde bin senedir dolaşıyordu.

19.8.18

felsefe mutluluktur

zygmunt bauman

beyhude, beyhude, her şey beyhudedir!

seneca farkında olmadan ecclesiastes'teki öncelinin mesajını tekrar ederek bunu kafalara sokmak ister gibidir: "kendini beğenmiş kişiye, hak etmediği ilgi, saygı ve hayranlığı göstererek kendini küçük düşürme!"

"ister amansız bir yazgının pençesinde olalım, ister evrenin sahibi olarak tanrı bütün şeyleri buyurmuş olsun, isterse de insana dair olaylar tamamen şansa bağlı olsun; bizi koruma görevi felsefenindir. bizi neşeyle tanrı'ya ve isyankârlıkla talihe boyun eğmemizi teşvik edecek olan felsefedir; tanrı'yı nasıl takip edeceğinizi ve onun size hangi lütfu yollayabileceğini duymanızı size felsefe gösterecektir."

stoacı filozofların uzun soyunda, seneca'nın ardılı olan marcus aurelius da bu görüşe katılır ve okurlarına şöyle bir nasihatte bulunur: "göreviniz dik durmaktır, birileri tarafından dik tutulmak değil."

bunu da şöyle açıklar: "her şey nasıl da hızla yok olup gidiyor, bedenlerimiz maddi dünyada kayboluyor, anılar zamanla yitip gidiyor; duyularla algılanan bütün nesneler -özellikle de verdiği hazla bizi kendimizden geçiren, yaşattığı acıyla korkutan ya da anlamsız şeylerden zevk almamızı sağlayan şeyler- nasıl da ucuz, aşağılık, adi, geçici ve ruhsuzlar.. bedene dair her şey bir nehir gibi sürüklenip gidiyor; zihnin bütün ürünleriyse rüyalar ve sanrılardan ibaret. peki, yolculuğumuzda bize ne eşlik edebilir? bir tek şey, yalnızca bir tek şey: felsefe."

marcus aurelius'un nasihati, gündelik koşuşturmacadan, aşağılık her şeyden uzak durmaktır; çünkü bunlar geçici, ucuz ve adidir: "dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün."

böyle yaparak, mutluluk vaadini yerine getirmeyecek, getiremeyecek şeylerin aldatıcı cazibesinden kaçınmış ve hüsranla son bulacak baştan çıkmalara karşı direnmiş olursunuz. bütün amaçsız gezilerinizdeki deneyiminizden biliyorsunuz ki iyi yaşamı hiçbir yerde -ne mantıkta, ne zenginlikte, ne şöhrette, ne de sefahatte- bulamadınız. o zaman nerede bulacaksınız? insan doğasının gerektirdiği şeyi yaparak, dürtülerinizi ve eylemlerinizi yönetecek ilkeler edinerek bulacaksınız.

peki bu ilkeler ne olmalıydı? marcus aurelius "herhangi bir yeteneksizlik ya da kabiliyetsizlik mazeretine mahal vermeden" herkes tarafından uygulanabilecek şekilde belirlenmiş bazı ilkeleri şöyle sıralar: dürüstlük, şeref, sıkı çalışma, özveri, kanaatkârlık, tutumluluk, şefkat, bağımsızlık, sadelik, sağgörü, yüce gönüllülük. "unutma ki seni yönlendiren zihnin kendi kendine yetebildiğinde yenilmez olur. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur."

aurelius'un, mutluluk arayışında olanların nihai sığınağı olarak kişiliği ve vicdanı saptadığını söyleyebiliriz: başka bir yerde ardında varis ya da vasiyet bırakmadan yitip gitmeye mahkum olan mutluluk düşlerinin hüsrana uğramayacağı tek yer. marcus aurelius'un ileri sürdüğü mutluluk reçetesi kendi kendine yeterlidir, kendine gönderme yapar ve hepsinden önemlisi kendi kendini sınırlayıcıdır. "hatalı yolları bilip onlardan sakının, doğanın dayattığı ve kaçışın olmadığı sınırları kabul edin. değişken olup hiçbir sınır tanımasalar da tutkular sizi yoldan çıkaracaktır; ama neyse ki tutkuları etkisiz ve güçsüz kılacak güçlü bir silah olan akla da sahipsiniz. mutlu bir yaşamın sırrı tutkularınızı dizginlemek, aklınızıysa dörtnala koşturmaktır."

yüzyıllar sonra blaise pascal, seneca ve marcus aurelius'un mesajlarını harmanladı ve birleşimlerinin ortak özünü damıttı: "insanlık onurumu aramam gereken yer uzam değil, düşünce yapımdır. toprak sahibi olmanın bana faydası olmayacaktır. evren uzam yoluyla beni kavrar ve bir parçacık gibi içine çeker; bense düşünce yoluyla evreni kavrarım."

bununla birlikte pascal'ın da ekleyiverdiği gibi, asıl sorun, birçok insanın çoğu zaman akla yatkın bu nasihate aksi yönde davranmalarıdır. mutluluğu, bulunamayacak yerlerde ararlar. pascal en unutulmaz cümlelerinden birini şöyle bitirir: "mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir."

savaş

victor hugo

ancak barbar milletler bir zaferden sonra ani taşkınlıklar gösterirler. bir fırtınanın kararttığı sellerin geçici böbürlenmesidir bu. uygar milletler, özellikle yaşadığımız çağda, bir kumandanın iyi ya da kötü talihiyle yükselip alçalmazlar. onların insanlık içindeki öz ağırlıkları, herhangi bir savaştan daha büyük olan bir şeyden gelir. onların şerefi, -tanrı'ya şükür!- haysiyeti, ışığı, dehası, kahramanların, fatihlerin, bu kumar oyuncularının, savaşların lotaryasına koyabilecekleri numaralar değildir. çoğu zaman, kaybedilen savaş, kazanılan ilerlemedir. daha az şan şeref, daha çok özgürlük. davul susar, sözü akıl alır. kaybeden kazanır oyunudur bu.

ilüzyon

scott adams

olasılık, evrendeki yaşayan veya yaşamayan, yakın veya uzak, büyük veya küçük, şimdi veya herhangi bir zamandaki her şeyin rehber gücüdür.

zaman, bir şeylerin diğer şeylerle karşılaştırıldığında nasıl değiştiğine dair oluşturulmuş insani bir kavramdır. eğer evrendeki her şey ortadan kaybolursa, diğer şeylerle karşılaştırıldığında değişecek bir şey var olmaz; bu yüzden de zaman yoktur.

her zaman zebra gibi bir şeyin evrende hareket halindeki bir grup molekülden nasıl oluştuğunu merak etmişimdir.

evrim neden tek yönde, daha basit olandan daha karmaşık olana doğru hareket ediyor gibi görünüyor? neden hiç, daha basit, dayanıklı yaratıklara dönüşen ileri seviyedeki yaşam formları yok? mutasyonlar gelişigüzelse, evrimin her iki yönde de işlemesini beklerdin. fakat sadece tek yönde ilerliyor, basitten karmaşığa.

geçmişteki olaylar günümüzü doğuruyormuş gibi görünür fakat biz her beliriverdiğimizde, yeni bir olasılıklar serisine maruz kalırız. kelimenin tam anlamıyla, her şey olabilir.

insan zihni bir ilüzyon jeneratörüdür, gerçeğe açılan bir pencere değil.

saldırdığın şeye dönüşmek insani bir eğilimdir. şüpheciler. mantıksız düşünürlere saldırırlar ve süreç içerisinde mantıksız olurlar.

düşünceler gerçekten de uzay boyunca seyahat ederler. sorun, başka bir insanın bu bilgiyi çözüp çözemeyeceğidir.

en yüksek performans seviyelerinde, insanlar kullanmakta oldukları yöntemin farkında değillerdir.

dahilerin performanslarında, sırf yaptıkları şeyi nasıl yaptıklarının farkında değiller diye, esrarengiz ya da mucizevi olan hiçbir şey yoktur. zihinlerinin bilinçaltı hesaplamaları öylesine hızlı gerçekleşir ki, hatıra olarak kaydedilmezler. cevaplar, yalnızca geliveriyormuş gibi görünürler.

18.8.18

hölderlin, kleist, nietzsche

stefan zweig

hölderlin, kleist ve nietzsche'de ilk göze çarpan şey onların dünyayla olan bağlantısızlıklarıdır.

üçünün de karısı ve çocuğu yoktur -tıpkı kan kardeşleri beethoven ve michelangelo gibi-, evleri ve servetleri yoktur, sürekli bir meslekleri, güvenli bir makamları yoktur. göçebe tabiatlıdırlar, dünya üzerinde başıboşturlar, toplum dışında, garip, hor görülen insanlardır ve tümüyle anonim bir varoluş sürdürürler.

dünyevi hiçbir şeye sahip değillerdir: ne kleist, ne hölderlin ne de nietzsche kendine ait bir yatağa sahip oldu. hiçbir şey onların malı değildi, kiralık iskemlelerde oturup kiralık masalarda yazdılar ve yabancı bir odadan diğerine dolaşıp durdular. hiçbir yere kök salmadılar, kıskanç şeytanın eşi olmayı kabul etmiş olan bu insanları eros bile uzun süre bağlamayı başaramadı.

dostlukları kırılgandı, konumları ufalanıveriyordu, eserleri gelir getirmiyordu: her zaman elleri boş kalıyor, sürekli boşluğa yazıyorlardı. böylece, goethe'ninki berrak, düzenli bir yörüngede ilerlerken, onların varoluşları meteorvari, tedirgin, kayan yıldızlar gibi başıboştu.

goethe'nin kökleri sağlamdı ve giderek daha derine, daha derine iniyordu. karısı, çocuğu ve torunları vardı, kadınlar hayatını renklendiriyor, sayıları az ama sağlam dostları yanından hiç eksik olmuyordu. geniş, ferah bir evde yaşıyordu, her taraf koleksiyonlarla, nadir eşyalarla doluydu, yarım yüzyıldan uzun süredir isminin etrafını saran sıcak, koruyucu bir ün içinde yaşıyordu. makamı ve gururu vardı, saray danışmanı ve ekselanstı. dünyanın bütün unvanları geniş göğsünde parlıyordu.

diğerlerinde zihinsel uçuş gücü nasıl büyüyorsa onda da dünyevi çekim gücü o kadar büyüyordu. böylece varlığı yıllar geçtikçe daha yerleşik, daha güven içinde oluyordu (oysa diğerleri giderek daha uçucu, daha geçici oluyor; avlanan hayvanlar gibi yeryüzünde koşturup duruyorlardı). o neredeyse orası kendi ben'inin merkezi ve aynı zamanda da ulusun zihinsel odağı oluyordu. ayağını sağlam bir noktaya basıp, sakin-hareket halinde dünyayı kucaklıyordu ve onun dünyaya bağlılığı insanların çok ötesine taşıyor, oradan eğilip bitkilere, hayvanlara ve taşlara uzanıyordu ve yaratıcı bir şekilde doğayla birleşiyordu.

böylece şeytanın efendisi hayatının sonunda (diğerleri dionysos gibi kendi tebaası tarafından parçalanırken) güçlü bir varlık haline geliyordu. goethe'nin varoluşu tek stratejik dünya zaferidir; diğerleri ise kahramanca, ama hiçbir zaman planlı olmayan çarpışmalar içinde yeryüzünden sürülürler ve sonsuzluğa sığınırlar. onlar dünyaüstü olanla birleşmek için kendilerini topraktan şiddetle koparmak zorundaydılar. goethe'nin ise sonsuzluğa erişmek için topraktan bir adım bile ayrılması gerekmiyordu; ağır ağır, sabırla ilerliyordu ona doğru.

yöntemi öylesine kapitalistçeydi ki, her yıl uygun bir parça deneyimi zihinsel bir kazanç olarak bir kenara ayırıyordu; yıl sonunda da özenli bir tüccar olarak bunları düzenli bir şekilde "günlüklerine" ve envanterine kaydediyor, hayatı boyunca, tarladan ürün toplar gibi faiz topluyordu.

ama diğerleri bir kumarcı gibi işletiyorlardı varlıklarını, muazzam bir umursamazlıkla durmadan bütün servetlerini dünyaya saçıyor, bütün varoluşlarını tek bir karta yatırıyor, sonsuz ölçüde kazanıp sonsuz ölçüde kaybediyorlardı; şeytansa yavaş, kumbarada biriktirir gibi kazanmaktan nefret ediyordu. goethe gibi birine varoluşun en önemli şeyi olarak görünen deneyimlerin onlar için hiçbir değeri yoktu: böylece çektikleri acılardan güçlenmiş bir duygudan başka hiçbir şey kazanmıyorlardı ve hayalperest olarak, kutsal yabancı olarak kendilerini kaybediyorlardı.

oysa goethe sürekli öğreniyordu, hayatın kitabı onun için aralıksız olarak açık duran bir ödevdi; inançla, satır satır, canla başla çalışarak, sabırla üstesinden gelmesi gerekiyordu. kendini sürekli bir öğrenci gibi hissediyordu ve şu esrarengiz sözü söylemeye çok zaman sonra cesaret edebildi: "yaşamı öğrendim, verin bana, tanrılar, zamanı."

ama onlar hayatı ne öğrenilebilir görüyordu, ne de öğrenmeye değer. sahip oldukları yüksek sezgiler onlar için kavramaktan ve duyusal deneyimden çok daha önemliydi. dehanın onlara bahşetmediği şey, onlara verilmedi. sadece onun parlak zenginliğinden paylarına düşeni aldılar. yalnızca içlerinden gelenin, kızgın duygularının kendilerini yükseltmesine ve germesine izin veriyorlardı. böylece ateş onların elementi, alev edimleri oluyordu ve onları yükselten bu yakıcı şey bütün hayatı da ellerinden çekip alıyordu.

kleist, hölderlin, nietzsche hayatlarının sonunda, başlangıcındakinden daha terk edilmiş, dünyaya daha yabancı ve daha yalnızdılar; oysa goethe her zaman, son anda bile zengindi. sadece içlerindeki şeytan daha güçlenmiş, sadece sonsuzluk onlara daha çok hakim olmuştu. bu, kendi güzelliği içinde hayat yoksulluğu ve kendi mutluluk yoksulluğu içinde güzellikti.

hayata bu tümüyle iki kutuplu bakıştan, dehayla derin bir akrabalık içinde, gerçeklikle kurdukları çeşitli değer ilişkileri doğuyordu. her şeytani doğa, yetersizlik olarak gördüğü gerçekliği küçümser. onlar -hölderlin, kleist, nietzsche, her biri farklı bir tarzda- var olan düzene karşı asiler, başkaldıranlar ve isyankarlar olarak kaldılar. onun peşinden gitmektense parçalamayı tercih ettiler; ölümcül noktaya kadar, yok oluşa varıncaya kadar sarsılmaz uyuşmazlıklarını sürdürdüler. bunun sonucunda kendileri ihtişamlı trajik karakterler, hayatları tragedya oldu.

buna karşın goethe -kendisi hakkında ne kadar da açıktı!- kendini küçük atlara emanet ediyordu, bir tragedya kahramanı olarak doğmuş gibi hissetmiyordu; "çünkü onun doğası uysal"dı. o diğerleri gibi savaş istemiyordu, o, -"uzlaşmış, sözleşmiş güçtü",- denge ve uyum istiyordu. kendini müminlikten başka bir sözcükle adlandırılamayacak bir duyguya bırakmıştı, çok yüksek, en yüksek güce bırakmıştı ve o gücün her biçimini ve her evresini seviyordu: "her ne şekilde olursa olsun, hayat, iyidir."

o işkence edilenler, kovulanlar, sürülenler, şeytan tarafından yeryüzünde oradan oraya savrulan yabancılar için böyle bir gerçekliğe yüksek; hatta herhangi bir değer vermek bile anlamsızdı. onlar sadece sonsuzluğu tanıyorlardı ve ona ulaşmanın tek yolu olarak da sanatı. bu yüzden sanatı hayatın üzerine koyuyorlardı, şiiri gerçekliğin üstüne. michelangelo gibi çekiçlerini binlerce taş blokuna kör bir öfkeyle indiriyor, kor gibi kızararak, gün geçtikçe fanatikleşen bir tutkuyla, varoluşlarının karanlık dehlizleri boyunca, rüyalarının en derin yerlerinde hissettikleri o kıvılcımlar saçan taşa vurdukça vuruyorlardı.

oysa goethe -leonardo gibi- sanatı sadece bir parça, bu güzelim hayatın binlerce biçiminden biri olarak hissediyor; ona bilim kadar, felsefe kadar değer veriyordu. ama işte sadece bir parça olarak, hayatının etkili, küçük bir parçası olarak. bu yüzden şeytani olanın biçimleri giderek daha yoğun hale geliyor, goethe'ninkilerse daha seyreliyor, genişliyordu. onlar varlıklarını sürekli muazzam bir tek yönlülüğe, radikal bir zorunluluğa dönüştürüyor, goethe ise giderek daha kucaklayıcı bir evrenselliğe doğru gidiyordu.

şeytani-olmayan goethe'de her şey, varoluşa duyduğu bu sevgi yoluyla emniyeti, bilgece bir kendini korumayı hedefliyordu. gerçek varoluşu bu küçümseyiş yüzünden, şeytani olanlarda ise her şey oyuna, tehlikeye, şiddetle kendini genişletmeye çabalıyor ve kendini yok etmeyle son buluyordu.

nasıl goethe'de bütün güçler merkezcilse, yani dıştan merkeze doğru toplanıyorsa, onlarda da güç dürtüsü merkezkaç yönelimliydi, hayat iç çemberinden dışa doğru sıkıştırıyor, kaçınılmaz olarak da onu yırtıyordu. ve bu dışa akış şekilsiz olana, evrene doğru akma isteği en çok da onların müziğe olan eğilimlerinde belirgin şekilde yüceliyordu. orada tümüyle kıyısız, tümüyle biçimsiz kendi elementlerine doğru akabiliyorlardı. çöküşe yönelenler özellikle nietzsche ve hölderlin oluyor, hatta sert karakterli kleist bile onun büyüsüne kapılıyordu. akıl esrime içinde, dil de ritim içinde tümüyle dağılıyordu. her zaman (lenau'da da) zihnin şeytani düşüşü müzik tarafından sarmalanıyordu.

oysa goethe'nin müziğe karşı "ihtiyatlı bir yaklaşımı" vardı: onun iradeyi varlıksız olana çeken o baştan çıkarıcı gücünden korkuyor ve güçlü olduğu anlarda onu -hatta beethoven'ı bile- şiddetle geri püskürtüyor, sadece zayıf olduğu zamanlarda, hastalık ya da aşktan zayıf düştüğü anlarda kendini ona açıyordu. onun gerçek elementi ise resimdi, görsellikti; dahası kesin biçim sunan, belirsiz olana, şekilsiz olana, akışkan olana ve dağılıp giden her şeye sınır koyan, maddenin akıp gitmesini engelleyen her şeydi. ötekiler bağları çözeni, özgürlüğe götüreni, duyguların kaosuna geri sürükleyeni severken, onda var olan kendini koruma dürtüsü, bireyin sağlamlığını destekleyen her şeye, düzene, norma, forma ve kanuna tutunuyordu.

daha yüzlerce benzetmeyle, şeytanın efendisi ile şairleri arasındaki bu verimli karşıtlığı renklendirmek mümkün. "her zaman daha açık seçik olan yerine, sadece geometrik olanı seçtim." goethe'nin hayat formülü bir çember çiziyordu: kapalı çizgi, tam bir yuvarlaklık ve varoluşu tamamen kapsama, kendi içinde ebedi dönüş, sarsılmaz merkezle sonsuz arasında hep aynı mesafe, içten dışa doğru çok yönlü büyüme. bu yüzden onun varoluşunda gerçek bir doruk noktası da yoktur, üretiminin zirvesi yoktur; varlığı bütün zamanlarda bütün yönlere doğru eşit ve eksiksiz bir yuvarlaklıkla sonsuzluğa doğru büyür.

buna karşın şeytani olanın biçimi bir parabole işaret eder: tek bir yöne doğru hızlı, sıçramalı bir yükseliş, yukarıdakine, sonsuz olana doğru yükselirken keskin bir dönüş ve aniden düşüş. en yüksek noktası -şiirsel ve hayat anı olarak- yıkılıştan hemen öncesidir. hatta o onunla birlikte esrarengiz bir şekilde akar. bu yüzden şeytani olanın, hölderlin'in, kleist'ın, nietzsche'nin çöküşleri de kaderlerinin bütünleyici parçasıdır. ancak o tamamlar onların ruh portrelerini, tıpkı parabolün düşüşünün geometrik figürü tamamlaması gibi.

buna karşın goethe'nin ölümü, tamamlanmış daire içinde sadece fark edilmeyen bir parçadır, hayat resmine önemli hiçbir şey eklemez. gerçekten de onun ölümü diğerleri gibi mistik, kahramansı ve efsanevi olmamıştır, tersine yatakta, yaşlı ve -yaratıcı bir halk efsanesinin de dediği gibi, daha fazla ışık, kehanetimsi, sembolik bir şey katmak istediği- saygın bir ölümdür. böyle bir hayatın sadece bir sonu vardır; çünkü kendi içinde tamamlanmıştır. şeytani olanlarınki ise bir çöküştür, alev alev yanan bir kaderdir. ölüm, varoluşlarının yoksulluğuna karşı bir bedeldir ve vedalarına mistik bir güç ekler: hayatı bir tragedya olarak yaşayanların ölümü de kahramanlar gibi olur.

temel parçalarına ayrılıncaya kadar tutkuyla kendini adamak, kendini oluşturma anlamında tutkuyla muhafaza etmek; şeytanla savaşın bu iki biçimi de yüreğin en yüksek kahramanlığını gerektirir, her ikisi de zihinde muazzam zaferler bahşeder. goethevari hayat biçimi ve şeytanvari yaratıcı çöküş; ikisi de, ama her biri farklı bir sanatsal anlayış içinde, aynı görevi, entelektüel bireyin o biricik görevini yerine getirir: varoluşa ölçüsüz talepler yöneltme görevini.

eğer burada onların karakterlerini karşı karşıya getiriyorsam, bu sadece onların imgesel güzelliklerini iki kat daha belirgin göstermek içindir, bir karar vermeye zorlamak için değil; hele goethe sağlığı, diğerleri hastalığı, goethe normali, diğerleri patolojik olanı temsil ediyormuş türünden daha kullanışlı ve son derece sıradan, klinik yorumları teşvik etmek için hiç değil. "patolojik" sözcüğü sadece aşağıda, dünyada üretici olmayan durumlar için geçerlidir. çünkü ebedi bir şey yaratan hastalık artık hastalık değildir, bilakis fazlasıyla sağlıklı, en sağlıklı olmanın bir biçimidir.

eğer şeytani olan, hayatın en dış sınırında duruyorsa ve ayak basılamaz olana, ayak basılmamış olana doğru eğilmişse, o zaman bu, insani olanın özündeki cevherdir ve bütünüyle doğanın çemberi içindedir. zira o bile, bizzat doğa bile binlerce yıldır tohuma büyüme zamanlarını hiç aksatmadan ekleyip duran ve anne karnındaki çocuğa sabırla gün sayan doğa bile, böylesi şeytani anları tanır; onun da -fırtınalarda, kasırgalarda, sellerde- güçlerini tehlikeli şekilde geren ve kendini yok etmenin en son sınırına kadar vardıran patlama ve taşma anları vardır. o da bazen sakin akışını keser -kuşkusuz nadiren yapar bunu, şeytanla böylesine savaşan insanların insanlık içinde ortaya çıkışı kadar nadirdir bu-, ancak o zaman, ancak aşırılığından onu bütün boyutlarıyla fark edebiliriz.

sadece ender olan genişletebilir zihnimizi, sadece yeni bir şiddet karşısında ürperirken büyür duygularımız. bu yüzden, sıradışı olan, bütün büyüklüklerin ölçüsüdür. ve her zaman -en sersemletici ve en tehlikeli kişiliklerde bile- yaratıcı olan, bütün değerlerin üstünde bir değer, zihinlerimizin üstünde bir zihindir.