30.8.18

uzun lafın kısası

erich fromm: çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

carl gustav jung: din, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir.

robert musil: okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşan modern ruh için hiçbir şey, bir sonraki köşeyi dönünce karşılaşılabilecek ruhlarla bağlantı kurmak kadar olanaksız değil.

raoul vaneigem: dinin kefaretini asla ödeyemeyeceği şey, doğayı mutlak anlamda bozucu bir anlayış olmasıdır.

cesare pavese: davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman kendini yiğit bir insan sayabilirsin.

emil cioran: bir dinin insanlık dışılığının derecesi onun gücünün ve süresinin garantisidir. liberal bir din bir şaka ya da bir mucizedir.

dostoyevski: köylüler kara cahildir, hiçbir şeyden anlamazlar. köylünün yaşamı müzik, tiyatro, dergi, kitap okuma gibi estetik zevklerden yoksundur.

yuval noah harari: bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

jared diamond: insanın yaratıcılığı olmasaydı bugün hepimiz hâlâ yiyeceğimiz eti taş aletlerle kesiyor ve çiğ yiyor olacaktık, tıpkı bir milyon yıl önceki atalarımız gibi.

jiddu krishnamurti: karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

29.8.18

tüfek, mikrop ve çelik

jared diamond

çağdaş dünyayı fetihler, salgın hastalıklar ve soykırımlar yoluyla biçimleyen şey, eşit olmayan halklar arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihidir.

tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti; ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil.

yaşayan en yakın akrabamız, büyük insansı maymunun hayatta kalmış olan üç türüdür: goril, sıradan şempanze ve bonobo olarak da bilinen cüce şempanze.

aztek imparatoru montezuma, cortes'i geri dönen tanrıları sanarak ve küçük ordusuyla birlikte onu aztek başkenti tenochtitlan'a buyur ederek büyük bir hata işlemiştir. sonuçta cortes, montezuma'yı esir almış, tenochtitlan'ı ve aztek imparatorluğu'nu ele geçirmiştir.

insanlık tarihinin temel olgularından biri, güneybatı asya'nın (dağlık arazi hilal biçiminde olduğu için) bereketli hilal denen kısmının tarihte ilk önemli bölge olmasıdır. kentlerin, yazının, imparatorlukların, (iyi ya da kötü) uygarlık dediğimiz şeyin ve uzun bir zincir oluşturan bütün gelişmelerin başlangıç noktası burası olmuş gibi görünüyor.

gelişmelerin kökeninde yatan şey, çiftçilik yapmayan uzmanları tarım ürünü ve çiftlik hayvanı biçimindeki yiyecek üretimi sayesinde doyurabilme olanağı, depolanmış yiyecek fazlası ve kalabalık nüfustur. bereketli hilal'de ortaya çıkan yeniliklerin ilki yiyecek üretimiydi. o yüzden de çağdaş dünyanın nereden başladığını anlamak isteyenler, bereketli hilal'de evcilleştirilmiş bitki ve hayvanların bu yöreye niçin önemli ölçüde öne geçme olanağı sağladığı sorusuna bir yanıt bulmalıdır.

yeni gine'nin yüksek bölgelerinde yaşayan çocukların karınları şiştir. çok yiyen ama az protein alanlarda görülür bu.

25.8.18

aşk

alain de botton

olgun bir insan ilk görüşte âşık olmaz. âşık olmak, insanın atlayacağı suyun ne kadar derin olduğunun bilincinde olmasıyla başlar.

ilk görüşte âşık olduğumuz kişiler, zihinde bestelenen senfoniler kadar muhteşemdirler.

severek evlenmişsen sonunda büyük olasılıkla soğumuş oluyorsun ondan; sevmeyerek evlenmişsen sonunda o kadar da kötü olmadığını keşfedebilirsin.

la rochefoucauld: aşkın varlığından habersiz olsalardı asla âşık olmayacak insanlar vardır.

olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

pascal: insanın tüm mutsuzluğu, odasında tek başına duramamasından kaynaklanır.

erdemli duygular, acının bereketli topraklarında kendiliğinden gelişir.

oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.

her âşık oluş, oscar wilde'a kulak verecek olursak, umudun kendini bilmişliğe karşı zaferidir.

yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever, ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

telefon aygıtı, aramayan sevgilinin şeytani ellerine düşmüşse bir tür işkence aletine dönüşür.

22.8.18

tarih ve ütopya

emil cioran

bir tibet metninde "vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece." denir. ben o kadar uzağa gitmeyeceğim: çocukluğumun manzarası için dünyanın bütün manzaralarını verirdim.

otuzundan önce hiçbir aşırılık biçiminin büyüsüne kapılmamış birine hayran mı olmalıyım, hor mu görmeliyim onu; bir aziz mi, yoksa bir kadavra olarak mı değerlendirmeliyim, bilmiyorum.

kuvvetten düştüğümüz ölçüde, uslu uslu çocukluk içine yuvarlandığımız, başkalarını sevgi veya nefret yoluyla rahatsız etmeye halimiz kalmadığı zaman hoşgörülü biri oluruz ancak.

aslında adaletsizliğin özüdür bu toplum. sergilediği nimetlerden, gurur duyduğu o bereketten bir tek avareler, asalaklar, rezillik uzmanları, irili ufaklı itler istifade etmektedir: yüzeyde bir nefaset bolluğu.

liberal toplum "esrar"ı, "mutlak"ı ve "düzen"i tasfiye etti; gerçek bir kamu düzeni kadar gerçek metafiziği de kalmadığından, bireyi birey yapan derinliğinden uzaklaştırarak kendi başına bıraktı.

böbürlenme krizlerimde, kendimi çapulculuğuyla ünlü bir sürünün artçısı, gönülden bir turanlı, bozkırların meşru mirasçısı, moğolların sonuncusu zannetmeye meylederim.

dünyada hiçbir yerle değişmeyeceğim bu şehir, tam da bu sebepten, mutsuzluklarımın kaynağıdır.

hiçbir şey, kendi ilkel temeline, kökenlerinin çağrısına direnme zorunluluğu kadar mutsuz kılmaz kişiyi.

yolum hangi büyük kente düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum.

verimlilikten daha şaibeli bir şey yoktur. eğer saflığı arıyorsanız, herhangi bir iç şeffaflık iddiasındaysanız hiç gecikmeden yeteneklerinizden feragat edin, fiiller döngüsünden çıkın, insani olanın dışına yerleşin, dindar bir deyişle söyleyecek olursak "kul sohbetleri"nden vazgeçin.

kolektif bir yorgunluğun suç ortaklığı olmaksızın rubicon da olmaz.

reddedişlerimiz ne kadar acımasız olursa olsun, özlediğimiz şeyleri tam olarak yıkmayız: düşlerimiz, uyanışlarımızdan ve tahlillerimizden sonra da ayakta kalırlar.

bir fikir doğrudan vaatlerle ne kadar yüklü olursa zafer kazanma şansı da o kadar olacaktır.

varlığımızın en derininden başka hiçbir yerde cennet yoktur, tıpkı benliğimizin benliği gibi; üstelik onu bulmak için de, vakti dolmuş ve muhtemel tüm cennetleri dolaşmış, fanatizmin hoyratlığıyla onları sevmiş ya da onlardan nefret etmiş, göz diktikten sonra da hayal kırıklığının maharetiyle onları elinin tersiyle itmiş olmak gerekir.

19.8.18

felsefe mutluluktur

zygmunt bauman

beyhude, beyhude, her şey beyhudedir!

seneca farkında olmadan ecclesiastes'teki öncelinin mesajını tekrar ederek bunu kafalara sokmak ister gibidir: "kendini beğenmiş kişiye, hak etmediği ilgi, saygı ve hayranlığı göstererek kendini küçük düşürme!"

"ister amansız bir yazgının pençesinde olalım, ister evrenin sahibi olarak tanrı bütün şeyleri buyurmuş olsun, isterse de insana dair olaylar tamamen şansa bağlı olsun; bizi koruma görevi felsefenindir. bizi neşeyle tanrı'ya ve isyankârlıkla talihe boyun eğmemizi teşvik edecek olan felsefedir; tanrı'yı nasıl takip edeceğinizi ve onun size hangi lütfu yollayabileceğini duymanızı size felsefe gösterecektir."

stoacı filozofların uzun soyunda, seneca'nın ardılı olan marcus aurelius da bu görüşe katılır ve okurlarına şöyle bir nasihatte bulunur: "göreviniz dik durmaktır, birileri tarafından dik tutulmak değil."

bunu da şöyle açıklar: "her şey nasıl da hızla yok olup gidiyor, bedenlerimiz maddi dünyada kayboluyor, anılar zamanla yitip gidiyor; duyularla algılanan bütün nesneler -özellikle de verdiği hazla bizi kendimizden geçiren, yaşattığı acıyla korkutan ya da anlamsız şeylerden zevk almamızı sağlayan şeyler- nasıl da ucuz, aşağılık, adi, geçici ve ruhsuzlar.. bedene dair her şey bir nehir gibi sürüklenip gidiyor; zihnin bütün ürünleriyse rüyalar ve sanrılardan ibaret. peki, yolculuğumuzda bize ne eşlik edebilir? bir tek şey, yalnızca bir tek şey: felsefe."

marcus aurelius'un nasihati, gündelik koşuşturmacadan, aşağılık her şeyden uzak durmaktır; çünkü bunlar geçici, ucuz ve adidir: "dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün."

böyle yaparak, mutluluk vaadini yerine getirmeyecek, getiremeyecek şeylerin aldatıcı cazibesinden kaçınmış ve hüsranla son bulacak baştan çıkmalara karşı direnmiş olursunuz. bütün amaçsız gezilerinizdeki deneyiminizden biliyorsunuz ki iyi yaşamı hiçbir yerde -ne mantıkta, ne zenginlikte, ne şöhrette, ne de sefahatte- bulamadınız. o zaman nerede bulacaksınız? insan doğasının gerektirdiği şeyi yaparak, dürtülerinizi ve eylemlerinizi yönetecek ilkeler edinerek bulacaksınız.

peki bu ilkeler ne olmalıydı? marcus aurelius "herhangi bir yeteneksizlik ya da kabiliyetsizlik mazeretine mahal vermeden" herkes tarafından uygulanabilecek şekilde belirlenmiş bazı ilkeleri şöyle sıralar: dürüstlük, şeref, sıkı çalışma, özveri, kanaatkârlık, tutumluluk, şefkat, bağımsızlık, sadelik, sağgörü, yüce gönüllülük. "unutma ki seni yönlendiren zihnin kendi kendine yetebildiğinde yenilmez olur. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur."

aurelius'un, mutluluk arayışında olanların nihai sığınağı olarak kişiliği ve vicdanı saptadığını söyleyebiliriz: başka bir yerde ardında varis ya da vasiyet bırakmadan yitip gitmeye mahkum olan mutluluk düşlerinin hüsrana uğramayacağı tek yer. marcus aurelius'un ileri sürdüğü mutluluk reçetesi kendi kendine yeterlidir, kendine gönderme yapar ve hepsinden önemlisi kendi kendini sınırlayıcıdır. "hatalı yolları bilip onlardan sakının, doğanın dayattığı ve kaçışın olmadığı sınırları kabul edin. değişken olup hiçbir sınır tanımasalar da tutkular sizi yoldan çıkaracaktır; ama neyse ki tutkuları etkisiz ve güçsüz kılacak güçlü bir silah olan akla da sahipsiniz. mutlu bir yaşamın sırrı tutkularınızı dizginlemek, aklınızıysa dörtnala koşturmaktır."

yüzyıllar sonra blaise pascal, seneca ve marcus aurelius'un mesajlarını harmanladı ve birleşimlerinin ortak özünü damıttı: "insanlık onurumu aramam gereken yer uzam değil, düşünce yapımdır. toprak sahibi olmanın bana faydası olmayacaktır. evren uzam yoluyla beni kavrar ve bir parçacık gibi içine çeker; bense düşünce yoluyla evreni kavrarım."

bununla birlikte pascal'ın da ekleyiverdiği gibi, asıl sorun, birçok insanın çoğu zaman akla yatkın bu nasihate aksi yönde davranmalarıdır. mutluluğu, bulunamayacak yerlerde ararlar. pascal en unutulmaz cümlelerinden birini şöyle bitirir: "mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir."

18.8.18

hölderlin, kleist, nietzsche

stefan zweig

hölderlin, kleist ve nietzsche'de ilk göze çarpan şey onların dünyayla olan bağlantısızlıklarıdır.

üçünün de karısı ve çocuğu yoktur -tıpkı kan kardeşleri beethoven ve michelangelo gibi-, evleri ve servetleri yoktur, sürekli bir meslekleri, güvenli bir makamları yoktur. göçebe tabiatlıdırlar, dünya üzerinde başıboşturlar, toplum dışında, garip, hor görülen insanlardır ve tümüyle anonim bir varoluş sürdürürler.

dünyevi hiçbir şeye sahip değillerdir: ne kleist, ne hölderlin ne de nietzsche kendine ait bir yatağa sahip oldu. hiçbir şey onların malı değildi, kiralık iskemlelerde oturup kiralık masalarda yazdılar ve yabancı bir odadan diğerine dolaşıp durdular. hiçbir yere kök salmadılar, kıskanç şeytanın eşi olmayı kabul etmiş olan bu insanları eros bile uzun süre bağlamayı başaramadı.

dostlukları kırılgandı, konumları ufalanıveriyordu, eserleri gelir getirmiyordu: her zaman elleri boş kalıyor, sürekli boşluğa yazıyorlardı. böylece, goethe'ninki berrak, düzenli bir yörüngede ilerlerken, onların varoluşları meteorvari, tedirgin, kayan yıldızlar gibi başıboştu.

goethe'nin kökleri sağlamdı ve giderek daha derine, daha derine iniyordu. karısı, çocuğu ve torunları vardı, kadınlar hayatını renklendiriyor, sayıları az ama sağlam dostları yanından hiç eksik olmuyordu. geniş, ferah bir evde yaşıyordu, her taraf koleksiyonlarla, nadir eşyalarla doluydu, yarım yüzyıldan uzun süredir isminin etrafını saran sıcak, koruyucu bir ün içinde yaşıyordu. makamı ve gururu vardı, saray danışmanı ve ekselanstı. dünyanın bütün unvanları geniş göğsünde parlıyordu.

diğerlerinde zihinsel uçuş gücü nasıl büyüyorsa onda da dünyevi çekim gücü o kadar büyüyordu. böylece varlığı yıllar geçtikçe daha yerleşik, daha güven içinde oluyordu (oysa diğerleri giderek daha uçucu, daha geçici oluyor; avlanan hayvanlar gibi yeryüzünde koşturup duruyorlardı). o neredeyse orası kendi ben'inin merkezi ve aynı zamanda da ulusun zihinsel odağı oluyordu. ayağını sağlam bir noktaya basıp, sakin-hareket halinde dünyayı kucaklıyordu ve onun dünyaya bağlılığı insanların çok ötesine taşıyor, oradan eğilip bitkilere, hayvanlara ve taşlara uzanıyordu ve yaratıcı bir şekilde doğayla birleşiyordu.

böylece şeytanın efendisi hayatının sonunda (diğerleri dionysos gibi kendi tebaası tarafından parçalanırken) güçlü bir varlık haline geliyordu. goethe'nin varoluşu tek stratejik dünya zaferidir; diğerleri ise kahramanca, ama hiçbir zaman planlı olmayan çarpışmalar içinde yeryüzünden sürülürler ve sonsuzluğa sığınırlar. onlar dünyaüstü olanla birleşmek için kendilerini topraktan şiddetle koparmak zorundaydılar. goethe'nin ise sonsuzluğa erişmek için topraktan bir adım bile ayrılması gerekmiyordu; ağır ağır, sabırla ilerliyordu ona doğru.

yöntemi öylesine kapitalistçeydi ki, her yıl uygun bir parça deneyimi zihinsel bir kazanç olarak bir kenara ayırıyordu; yıl sonunda da özenli bir tüccar olarak bunları düzenli bir şekilde "günlüklerine" ve envanterine kaydediyor, hayatı boyunca, tarladan ürün toplar gibi faiz topluyordu.

ama diğerleri bir kumarcı gibi işletiyorlardı varlıklarını, muazzam bir umursamazlıkla durmadan bütün servetlerini dünyaya saçıyor, bütün varoluşlarını tek bir karta yatırıyor, sonsuz ölçüde kazanıp sonsuz ölçüde kaybediyorlardı; şeytansa yavaş, kumbarada biriktirir gibi kazanmaktan nefret ediyordu. goethe gibi birine varoluşun en önemli şeyi olarak görünen deneyimlerin onlar için hiçbir değeri yoktu: böylece çektikleri acılardan güçlenmiş bir duygudan başka hiçbir şey kazanmıyorlardı ve hayalperest olarak, kutsal yabancı olarak kendilerini kaybediyorlardı.

oysa goethe sürekli öğreniyordu, hayatın kitabı onun için aralıksız olarak açık duran bir ödevdi; inançla, satır satır, canla başla çalışarak, sabırla üstesinden gelmesi gerekiyordu. kendini sürekli bir öğrenci gibi hissediyordu ve şu esrarengiz sözü söylemeye çok zaman sonra cesaret edebildi: "yaşamı öğrendim, verin bana, tanrılar, zamanı."

ama onlar hayatı ne öğrenilebilir görüyordu, ne de öğrenmeye değer. sahip oldukları yüksek sezgiler onlar için kavramaktan ve duyusal deneyimden çok daha önemliydi. dehanın onlara bahşetmediği şey, onlara verilmedi. sadece onun parlak zenginliğinden paylarına düşeni aldılar. yalnızca içlerinden gelenin, kızgın duygularının kendilerini yükseltmesine ve germesine izin veriyorlardı. böylece ateş onların elementi, alev edimleri oluyordu ve onları yükselten bu yakıcı şey bütün hayatı da ellerinden çekip alıyordu.

kleist, hölderlin, nietzsche hayatlarının sonunda, başlangıcındakinden daha terk edilmiş, dünyaya daha yabancı ve daha yalnızdılar; oysa goethe her zaman, son anda bile zengindi. sadece içlerindeki şeytan daha güçlenmiş, sadece sonsuzluk onlara daha çok hakim olmuştu. bu, kendi güzelliği içinde hayat yoksulluğu ve kendi mutluluk yoksulluğu içinde güzellikti.

hayata bu tümüyle iki kutuplu bakıştan, dehayla derin bir akrabalık içinde, gerçeklikle kurdukları çeşitli değer ilişkileri doğuyordu. her şeytani doğa, yetersizlik olarak gördüğü gerçekliği küçümser. onlar -hölderlin, kleist, nietzsche, her biri farklı bir tarzda- var olan düzene karşı asiler, başkaldıranlar ve isyankarlar olarak kaldılar. onun peşinden gitmektense parçalamayı tercih ettiler; ölümcül noktaya kadar, yok oluşa varıncaya kadar sarsılmaz uyuşmazlıklarını sürdürdüler. bunun sonucunda kendileri ihtişamlı trajik karakterler, hayatları tragedya oldu.

buna karşın goethe -kendisi hakkında ne kadar da açıktı!- kendini küçük atlara emanet ediyordu, bir tragedya kahramanı olarak doğmuş gibi hissetmiyordu; "çünkü onun doğası uysal"dı. o diğerleri gibi savaş istemiyordu, o, -"uzlaşmış, sözleşmiş güçtü",- denge ve uyum istiyordu. kendini müminlikten başka bir sözcükle adlandırılamayacak bir duyguya bırakmıştı, çok yüksek, en yüksek güce bırakmıştı ve o gücün her biçimini ve her evresini seviyordu: "her ne şekilde olursa olsun, hayat, iyidir."

o işkence edilenler, kovulanlar, sürülenler, şeytan tarafından yeryüzünde oradan oraya savrulan yabancılar için böyle bir gerçekliğe yüksek; hatta herhangi bir değer vermek bile anlamsızdı. onlar sadece sonsuzluğu tanıyorlardı ve ona ulaşmanın tek yolu olarak da sanatı. bu yüzden sanatı hayatın üzerine koyuyorlardı, şiiri gerçekliğin üstüne. michelangelo gibi çekiçlerini binlerce taş blokuna kör bir öfkeyle indiriyor, kor gibi kızararak, gün geçtikçe fanatikleşen bir tutkuyla, varoluşlarının karanlık dehlizleri boyunca, rüyalarının en derin yerlerinde hissettikleri o kıvılcımlar saçan taşa vurdukça vuruyorlardı.

oysa goethe -leonardo gibi- sanatı sadece bir parça, bu güzelim hayatın binlerce biçiminden biri olarak hissediyor; ona bilim kadar, felsefe kadar değer veriyordu. ama işte sadece bir parça olarak, hayatının etkili, küçük bir parçası olarak. bu yüzden şeytani olanın biçimleri giderek daha yoğun hale geliyor, goethe'ninkilerse daha seyreliyor, genişliyordu. onlar varlıklarını sürekli muazzam bir tek yönlülüğe, radikal bir zorunluluğa dönüştürüyor, goethe ise giderek daha kucaklayıcı bir evrenselliğe doğru gidiyordu.

şeytani-olmayan goethe'de her şey, varoluşa duyduğu bu sevgi yoluyla emniyeti, bilgece bir kendini korumayı hedefliyordu. gerçek varoluşu bu küçümseyiş yüzünden, şeytani olanlarda ise her şey oyuna, tehlikeye, şiddetle kendini genişletmeye çabalıyor ve kendini yok etmeyle son buluyordu.

nasıl goethe'de bütün güçler merkezcilse, yani dıştan merkeze doğru toplanıyorsa, onlarda da güç dürtüsü merkezkaç yönelimliydi, hayat iç çemberinden dışa doğru sıkıştırıyor, kaçınılmaz olarak da onu yırtıyordu. ve bu dışa akış şekilsiz olana, evrene doğru akma isteği en çok da onların müziğe olan eğilimlerinde belirgin şekilde yüceliyordu. orada tümüyle kıyısız, tümüyle biçimsiz kendi elementlerine doğru akabiliyorlardı. çöküşe yönelenler özellikle nietzsche ve hölderlin oluyor, hatta sert karakterli kleist bile onun büyüsüne kapılıyordu. akıl esrime içinde, dil de ritim içinde tümüyle dağılıyordu. her zaman (lenau'da da) zihnin şeytani düşüşü müzik tarafından sarmalanıyordu.

oysa goethe'nin müziğe karşı "ihtiyatlı bir yaklaşımı" vardı: onun iradeyi varlıksız olana çeken o baştan çıkarıcı gücünden korkuyor ve güçlü olduğu anlarda onu -hatta beethoven'ı bile- şiddetle geri püskürtüyor, sadece zayıf olduğu zamanlarda, hastalık ya da aşktan zayıf düştüğü anlarda kendini ona açıyordu. onun gerçek elementi ise resimdi, görsellikti; dahası kesin biçim sunan, belirsiz olana, şekilsiz olana, akışkan olana ve dağılıp giden her şeye sınır koyan, maddenin akıp gitmesini engelleyen her şeydi. ötekiler bağları çözeni, özgürlüğe götüreni, duyguların kaosuna geri sürükleyeni severken, onda var olan kendini koruma dürtüsü, bireyin sağlamlığını destekleyen her şeye, düzene, norma, forma ve kanuna tutunuyordu.

daha yüzlerce benzetmeyle, şeytanın efendisi ile şairleri arasındaki bu verimli karşıtlığı renklendirmek mümkün. "her zaman daha açık seçik olan yerine, sadece geometrik olanı seçtim." goethe'nin hayat formülü bir çember çiziyordu: kapalı çizgi, tam bir yuvarlaklık ve varoluşu tamamen kapsama, kendi içinde ebedi dönüş, sarsılmaz merkezle sonsuz arasında hep aynı mesafe, içten dışa doğru çok yönlü büyüme. bu yüzden onun varoluşunda gerçek bir doruk noktası da yoktur, üretiminin zirvesi yoktur; varlığı bütün zamanlarda bütün yönlere doğru eşit ve eksiksiz bir yuvarlaklıkla sonsuzluğa doğru büyür.

buna karşın şeytani olanın biçimi bir parabole işaret eder: tek bir yöne doğru hızlı, sıçramalı bir yükseliş, yukarıdakine, sonsuz olana doğru yükselirken keskin bir dönüş ve aniden düşüş. en yüksek noktası -şiirsel ve hayat anı olarak- yıkılıştan hemen öncesidir. hatta o onunla birlikte esrarengiz bir şekilde akar. bu yüzden şeytani olanın, hölderlin'in, kleist'ın, nietzsche'nin çöküşleri de kaderlerinin bütünleyici parçasıdır. ancak o tamamlar onların ruh portrelerini, tıpkı parabolün düşüşünün geometrik figürü tamamlaması gibi.

buna karşın goethe'nin ölümü, tamamlanmış daire içinde sadece fark edilmeyen bir parçadır, hayat resmine önemli hiçbir şey eklemez. gerçekten de onun ölümü diğerleri gibi mistik, kahramansı ve efsanevi olmamıştır, tersine yatakta, yaşlı ve -yaratıcı bir halk efsanesinin de dediği gibi, daha fazla ışık, kehanetimsi, sembolik bir şey katmak istediği- saygın bir ölümdür. böyle bir hayatın sadece bir sonu vardır; çünkü kendi içinde tamamlanmıştır. şeytani olanlarınki ise bir çöküştür, alev alev yanan bir kaderdir. ölüm, varoluşlarının yoksulluğuna karşı bir bedeldir ve vedalarına mistik bir güç ekler: hayatı bir tragedya olarak yaşayanların ölümü de kahramanlar gibi olur.

temel parçalarına ayrılıncaya kadar tutkuyla kendini adamak, kendini oluşturma anlamında tutkuyla muhafaza etmek; şeytanla savaşın bu iki biçimi de yüreğin en yüksek kahramanlığını gerektirir, her ikisi de zihinde muazzam zaferler bahşeder. goethevari hayat biçimi ve şeytanvari yaratıcı çöküş; ikisi de, ama her biri farklı bir sanatsal anlayış içinde, aynı görevi, entelektüel bireyin o biricik görevini yerine getirir: varoluşa ölçüsüz talepler yöneltme görevini.

eğer burada onların karakterlerini karşı karşıya getiriyorsam, bu sadece onların imgesel güzelliklerini iki kat daha belirgin göstermek içindir, bir karar vermeye zorlamak için değil; hele goethe sağlığı, diğerleri hastalığı, goethe normali, diğerleri patolojik olanı temsil ediyormuş türünden daha kullanışlı ve son derece sıradan, klinik yorumları teşvik etmek için hiç değil. "patolojik" sözcüğü sadece aşağıda, dünyada üretici olmayan durumlar için geçerlidir. çünkü ebedi bir şey yaratan hastalık artık hastalık değildir, bilakis fazlasıyla sağlıklı, en sağlıklı olmanın bir biçimidir.

eğer şeytani olan, hayatın en dış sınırında duruyorsa ve ayak basılamaz olana, ayak basılmamış olana doğru eğilmişse, o zaman bu, insani olanın özündeki cevherdir ve bütünüyle doğanın çemberi içindedir. zira o bile, bizzat doğa bile binlerce yıldır tohuma büyüme zamanlarını hiç aksatmadan ekleyip duran ve anne karnındaki çocuğa sabırla gün sayan doğa bile, böylesi şeytani anları tanır; onun da -fırtınalarda, kasırgalarda, sellerde- güçlerini tehlikeli şekilde geren ve kendini yok etmenin en son sınırına kadar vardıran patlama ve taşma anları vardır. o da bazen sakin akışını keser -kuşkusuz nadiren yapar bunu, şeytanla böylesine savaşan insanların insanlık içinde ortaya çıkışı kadar nadirdir bu-, ancak o zaman, ancak aşırılığından onu bütün boyutlarıyla fark edebiliriz.

sadece ender olan genişletebilir zihnimizi, sadece yeni bir şiddet karşısında ürperirken büyür duygularımız. bu yüzden, sıradışı olan, bütün büyüklüklerin ölçüsüdür. ve her zaman -en sersemletici ve en tehlikeli kişiliklerde bile- yaratıcı olan, bütün değerlerin üstünde bir değer, zihinlerimizin üstünde bir zihindir.

var olmak

bhagavad gita


ağlamaman gereken insanlar için ağlamaktasın
ve gereksiz bilgelik sözleri saçmakta ağzın
ne canlılar için ağlar bilgelik ne de ölüler için
çünkü hiçbir zaman var olmadık biz
ne sen, ne ben ne de şu krallar
ve hiçbirimiz asla son vermeyecek artık bundan böyle var olmaya

16.8.18

hayvanlardan tanrılara sapiens

yuval noah harari

bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

hristiyanlık ve müslümanlık yenilerek unutulmuş olsaydı, bugün belki de hepimiz daha iyi bir dünyada yaşıyor olacaktık.

tarihsel kayıtlar homo sapiens'in bir ekolojik seri katil olduğunu gösteriyor.

şempanzelerin alfa erkekleri güçlerini olabildiğince çok dişiyle seks yapmak için kullanıp kendi sürülerinin gençlerinin önemli bir kısmına babalık ederken, katolik alfa erkeği cinsel birleşmeden ve çocuk bakımından tamamen kaçınır.

bir şempanze homo sapiens'le yaptığı bir sözlü tartışmayı kazanamaz; fakat maymun, insanı bir oyuncak bebek gibi parçalayabilir.

tarım ve sanayi toplumları üyelerinin büyük bir kısmı evcilleştirilmiş hayvanlardır. sahipleriyle eşit olmasalar da yine de onlar gibi topluluğun üyeleridirler. bugün yeni zelanda toplumu 4,5 milyon sapiens ve 50 milyon koyundan oluşmaktadır.

tutarlılık, durgun zihinlerin oyun alanıdır.

kolektif insan bugün eski grupların bildiğinden çok daha fazlasını biliyor. ama birey olarak bakıldığında, eski avcı toplayıcılar tarihteki en becerikli ve bilgili insanlardı.

ortak bir mite inanan çok sayıda yabancı, başarılı iş birliği yapabilirler.

yazının insanlık tarihine en önemli katkısı şudur: yavaş yavaş insanların düşünme ve dünyaya bakış biçimlerini değiştirmiştir. özgür düşünce ve bütüncül bakış, yerini bürokrasiye ve sınıflandırmaya bırakmıştır.

eski bir çin atasözü, "iyi demirden çivi yapılmaz." der, yani yetenekli insanların orduda değil bürokraside görevlendirilmeleri gerekir.

insanların çelişkili şeylere aynı anda inanabilme kapasitesi muazzamdır.

para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven
sistemidir.

zenginler fakirlerden daha ayrıcalıklı olduğunda, parayı hem zengin hem de fakirlerde aynı olan özden daha fazla önemsiyoruz anlamına gelir.

devrimler tanım gereği öngörülemezler. öngörülebilir bir devrim asla patlak vermez.

orta çağ avrupa'sında, aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüler her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar.

insanlığın gücü kötüye kullanma yönündeki eğilimini de düşünürsek, insanın güçlendikçe mutlu olacağını düşünmek naif bir yaklaşımdır.

nietzsche'nin de söylediği gibi, yaşamak için bir sebebiniz varsa her şeyle baş edebilirsiniz. anlamlı bir hayat, zorluklar içinde geçse de son derece tatmin edici olabilir; buna karşılık anlamsız bir hayat da ne kadar konforlu olursa olsun korkunç olabilir.

13.8.18

ön söz

john fowles

james ve carolyn robertson bu baskı için doğaya ilişkin bir iki şey daha eklemek isteyip istemediğimi sorduklarında, önce kuşkuluydum. bunun nedeni 1979'da ağaç'ta söylemiş olduklarımdan utanmam değildi. doğa beni büyülemeye, sevindirmeye ve bana bir şeyler öğretmeye devam ediyor. ayrıca, her ne kadar inançsız biriysem ve doğa sözcüğünü emerson'ın kullandığı anlamda kullanmasam da, onun gibi ben de doğayla söyleşip ilişki kurmadan geçen günlerimin profane olduğu duygusunu hâlâ taşımaktaydım.

isteksizliğimin asıl nedeni, bizi taş devri'ne zincirlerle bağlayan sayısız korku ve batıl inançtan kendisini kurtaramayan kendi türümün zalimliği ve aptallığı konusunda gitgide artan umutsuzluk duygusuydu. bu zalimlik ve aptallık, en açık biçimde insan dışındaki diğer türlere ve yaşam biçimlerine karşı körü körüne düşmanca tutumda görülmektedir.

romanlarımı yazdığım bu sıkışık ve aşırı kalabalık britanya adaları'nda, doğa ile aramızda makul bir ilişki, hatta birbirlerine karşı yarı terbiyeli bir ortaklık ilişkisi kurmadaki yeteneksizliğimiz trajik bir durumdur.

biz ingilizler daha çok diğer konulardaki genel hümanist yaklaşımımızla gururlanırız. oysa hâlâ daha liderlik yapabileceğimiz ve yapmamız gereken bu alanda dünya lideri değiliz.

günümüzde dünya kimi zaman kıyamet gününe öylesine yakın, öylesine felaketin eşiğinde görünüyor ki, gerçekten marazi biri için, dünya neredeyse dikkat çekecek ölçüde hastadır. belirli türde bir şair, ince zekasını ve süslü zevkini, ölümün eşiğinde ve çökmekte olanı betimlemekteki ustalığını göstermek için bu fırsatın tadını çıkarabilir (ve bu tür şiirler hep çok satar). ama bu, belki ben bir şair değil de bir romancı olduğum için, benim betimlemek isteyeceğim bir manzara değildir.

iyimserlerin kuruntusu da, şu son iki bin yılda bu denli gelişme göstermemizin ne kadar muhteşem bir şey olduğunu düşünmeleridir. korkarım benimkisi daha çok kötümserlerin sistemli karşılığını andırıyor: bu denli az büyümüş olmamız ne kadar korkunç!

düşünceleri bana her zaman çok çekici gelmiş olan montaigne'e dönüyorum. montaigne, constructions arbitraires de vesprit'den çok tarihin petits faits'si dediği şeye bağlıydı, yani aklın başdöndürücü zihinsel gökdelenleri karşısında gerçek tarihin küçük olgularına. ben de öyleyim ve montaigne'in insanlığa ilişkin en özlü deyişini hep aklımda tutmuşumdur: vain, divers et ondoyant - anlamsız, değişken ve deniz gibi, ebediyen dalgalanan. kendimi hep orada, dalgayı andıran özelliğin, ondoyant'ın içinde bilmişimdir.

bu gezegenin her yerindeki tüm doğa beni büyüler. bir su değirmeni için ırmak, bir ampul için elektrik enerjisi neyse benim için de doğayla olan deneyimim, hiç kuşkusuz, yaşamımdaki en temel güç kaynağıdır. onsuz yaşamı tahayyül edemem.

son zamanlarda bu ülkede abd kaynaklı mükemmel bir televizyon dizisi gösterilmişti. vahşi batı adındaki bu dizide stephen ambrose'dan bir alıntı yapılmış, bu alıntı da beni çok etkilemişti. dakota'daki black hills (kara tepeler) için yapılan 1869-1876 savaşı sırasında, biri beyaz biri yerli iki kahramandan söz ediyordu ambrose:

"crazy horse halinden memnundu. değişmek istemiyordu. sürmekte olduğu yaşamın mükemmel olduğunu düşünüyordu. yalnızca yaşamını sürdürebilmeyi istiyordu. custer hep yeni bir şey olmayı isteyen amerikan tarzını benimsemişti. hep gelecekte bir şeyler elde etmeye çalışıyordu -daha çok prestij, daha çok güç, daha çok tanınma. crazy horse daha iyi olmak istemiyordu; yalnızca var olmak istiyordu."

bu, her zaman amerika'nın yolu üzerindeki çok tehlikeli kayalıklar olarak algıladığım şeye çok yakın. en güzel zaferlerinden birçoğuna custer'ın tavrı yol açmıştır; yine de, her zaman arka planda, olanaksızı elde etmeye yönelik ümitsiz ve şiddetli özlemle birlikte gerçek ve fiili dünyada yaşamayı öğrenme zorunluluğunun sabırsızlığı yatmaktadır.

var olmak ve yeni bir şey haline gelmek arasındaki böyle bir ayrım uzun süredir aklımı meşgul ediyordu. kuşkusuz bu ayrım yalnızca amerika'yı değil, benim gibi kendilerini, bir bakıma ingiliz olduğu kadar da amerikalı sayan herkesi etkiler.

bilim, custer gibi davranır; yalnızca var olmanın sıkıcılığını fazlasıyla hakir görür ve başka bir şey olmaya aşırı faustvari bir istek duyar. tüm zaferlerinde bilgelikten yoksunluk göze çarpar; var olma bilincinin önemini ya da bu bilincin insanlık durumunun temeldeki kararsız gerçekliğine dayalı olduğunu kavrayamaz. her bir insandan yalnızca bir tane vardır; bu, cinsiyet, ırk, tür ve tüm diğer ayrımlardan bağımsız bir olgudur. bu bireysellik bizim hem sıkı gözetim altındaki hapishanemiz hem de göz ucuyla baktığımız cennetimizdir. var olmamızın değil, yaşamamızın nedenidir. 

kendimi böyle saçma ve boş laflarla anlatmak, bana bu kadar anlam ifade etmiş tüm şeyler hakkında artık hiçbir şey söyleyememek bana acı veriyor. beni belki de normallikten uzak kalmış, tuhaf ve toplum dışı biri olarak kabul edeceksiniz. yetersizliklerime karşın, vahşi doğaya gerçekten saygı göstermemi takdir edeceğinizi umuyorum; ayrıca kendilerini, vahşi doğa olmaksızın da yaşayabilecek kadar mükemmel biçimde evrimleşmiş sayan herkesin bu bilgisizliğine de acıyorum. bu tür insanlar yok olmanın peşinde koşuyor gibidirler; günümüzdeki gibi, bu aradıkları şeyi de bulacaklardır.

12.8.18

usta ile margarita

mihail bulgakov

bazen iyilik, insanın hiç beklemediği bir anda, büyük bir sinsilikle, en ufak deliklerden süzülmeyi becerir.

alexander herzen: kahrolsun eğretilemeler, üstü kapalı sözler. özgür insanlarız, köle değil; gerçeği masal kılığına sokmaya ihtiyacımız yok!

"kadınlardan çekinilmesi gereken tek bir durum var, aptal olmaları. yazar, aptal bir kadına düşmüşse hapı yuttu demektir."

müteahhitler nadir rastlanan bir haydut çeşididir.

nikolay zabolotsky: hep böyledir zaten. doğa her canlı varlığı, özellikle de insanı koruyacak bir yol bulur her zaman; üstelik insanın bazen ona efendilik taslamasına karşın. kişiliğimiz beş yaşında oluşur, bundan eminim. sonradan, kişiliğin üstüne zırh gelir. savunacak bir şey olsun yeter. hemen uyum yeteneği ve korunma içgüdüsü ortaya çıkar; herkes için aynı olmaz belki ama bizim için kaçınılmaz bir şey bu.

içinde sürpriz barındırmayan, kendi kabuğunda yaşayan bir insanın, ilginç bir tarafı olmaz.

sergey yermolinski: insanın güvenini yitirip tepetaklak yuvarlanmasının kolay olduğu kriz günlerinde, kendini üzüntünün kollarına bırakıp bir kurban olarak görmesinden, her şeyden büyük bir acıyla söz etmesinden daha kötüsü yoktur.

akıllı kişilerin akıllılığı, en karışık işleri çözebilmelerinden gelir. hem de en basit yoldan.

doğrusunu isterseniz, şaraptan, kumardan, güzel kadınların dostluğundan ve yemek sonrası konuşmalarından kaçan bir erkekte sağlıklı olmayan bir şey vardır. böyle adamlar ya ağır hastadır ya da çevrelerindekilerden gizlice nefret ederler. tabii, birtakım istisnalar da çıkabilir.

bazı şeyler vardır ki onlara karşı ne toplumu bölen duvarlar, hatta ne de ülkeleri ayıran sınırlar para eder.

oda hizmetçileri, her zaman her şeyi bilirler. onların kör olduğunu düşünmek büyük bir hatadır.

gogol: bu dünyada olup bitenler bazen ne kadar da saçma oluyor. insan şunu, bunu, bir başka olayı kabul edebilir elbette. hatta en akla gelmeyeni bile. hem sonra saçmalığın bulunmadığı bir yer var mı? ne denirse densin bu tür olaylarla karşılaşılabilir. seyrek de olsa karşılaşılabilir.

evli olmadığım için de mutluyum. ah efendimiz, bekarlığın özgürlüğü bu dayanılmaz yüke tercih edilir mi hiç?

kedilerin sinsi bir görünüşü varsa ne yapalım? bu onların yaradılıştan kötü olmalarından değil, her zaman kendilerinden güçlü bir varlığın -köpek ya da insan- onlara kötülük edeceği ya da bir yerlerini sakatlayacağı korkusundan ileri gelir. her ikisini de yapmak kolay iştir, ama bu kimseye bir şey kazandırmaz, bakın söylüyorum, hiç, hiçbir şey kazandırmaz!

hiçbir şeyi unutmamalı insan, önemsiz olanları bile.

hemingway, "yaratıcının yaratmaktan başka kaygısı olmamalı." der.

ey tanrılar, tanrılar! toprak, akşamları nasıl da kasvetlidir! bataklıkların üstünde uçuşan sisler ne de çok sırla doludur! bu sislerin arasında gezinen, ölmeden önce çok acı çeken, çok ağır bir yük taşıyarak bu toprağın üzerinde uçan kişi bilir bunu! bu yorgunluğun ne olduğunu bilen bilir. ve en ufak bir pişmanlık duymaksızın bu toprağın sislerinden, ırmaklarından, göllerinden kopar, yüreği tüy gibi, kendini ölümün elleri arasına bırakır. ölümün, yalnız ölümün huzur vereceğini bilir.

9.8.18

türkler

dostoyevski

istanbul er ya da geç bizim olmalıdır.

günümüzde neredeyse bütün avrupa az ya da çok türk'e sevdalanmıştır. önceleri avrupa, türklerde büyük ulusal güçler aramaya çalışmıştı; ama aynı zamanda da avrupa devletlerinin hemen hemen hepsi sırf rusya'ya duyduğu nefretten böyle davrandığını içinden geçirmiyor değildi. gerçekte, türkiye'de doğru ve sağlıklı ulusal bir organizmanın bulunmadığını, dahası bu organizmanın kesinlikle kalmadığını, çözüldüğünü, zehirlendiğini ve çürümeye yüz tuttuğunu, türklerin düzgün bir devlet olamayacağını, zira asyalı bir sürü olduğunu anlamamaları mümkün değildi.

geçenlerde bizim bir iki gazetede, barbarlıkları ve işkenceleriyle maruf türklere aynı biçimde karşılık vermenin bu vahşeti azaltmada işe yarayıp yaramayacağı üzerine bir görüş yer almıştı. tutsakları ve yaralıları burunlarını, çeşitli organlarını kesmek gibi akla hayale gelmedik işkencelerden sonra öldürüyorlar. kundaktaki bebekleri öldürmede adeta uzmanlaşmışlar, eğlence olsun diye, yoldaşları başıbozukların delice kahkahaları arasında bebeği iki bacağından kavrayıp bir anda gövdesini ikiye ayırıyorlar.

bulgaristan'daki vahşetten sonra moskova'ya getirilen anasız babasız çocukların yerleştirildiği bir yuvada on yaşlarında hasta bir kız çocuk var, gözleri önünde türklerin babasını diri diri yüzmelerine tanık olmuş. bu dehşeti unutabilir mi?

bu barınakta hasta bir bulgar kız daha var, o da on yaşlarında. korkunç olaylar yaşamış zavallı. iki üç yaşındaki erkek kardeşini, küçücük yavruyu türkler almış, önce gözlerini oymuşlar, sonra da kazığa geçirmişler. yavrucuk ölene kadar uzun süre inlemiş. bütün olay kızın gözleri önünde olmuş. bu kız yaşamı boyunca bu yaşadığı dehşeti unutabilir mi?

bu yalancının piri, bu basit millet, gerçekleştirdiği canavarlığı kabul etmiyor. sultanın nazırları tutsak öldürmenin mümkün olmadığına, zira "kuran'ın bunu yasakladığına" dünyayı inandırmaya çalışıyorlar. bu alçak ülkeye karşı insanca davranmak mümkün değildir; ama insanca davranıyoruz işte. ancak bebeklerin gözlerinin oyulmasına asla izin verilemez. bu canavarlığa kökünden son vermek için zalimlerin elinden silahları almak, zulme uğrayanları bir an önce kurtarmak gerekiyor.

istanbul eninde sonunda bizim olacaktır.

5.8.18

ulusların düşüşü

daron acemoğlu / james a. robinson

insanların piyasalar aracılığıyla kendi kararlarını vermelerine olanak tanımak bir toplum için kaynaklarını verimli bir biçimde kullanmanın en iyi yoludur. bunun yerine, tüm bu kaynakları devlet ya da dar bir elit kontrol ederse ne doğru teşvikler sağlanır ne de insanların beceri ve yetenekleri etkili bir biçimde tahsis edilir.

kurumlar gerçek hayatta davranış ve güdüleri etkilediklerinden ülkelerin başarı ya da başarısızlıklarını biçimlendirirler. bireysel yetenek toplumun her aşamasında önem taşır fakat pozitif bir kuvvete dönüştürülmesi için o bile kurumsal bir çerçeveye ihtiyaç duyar.

çoğulculuk ve kapsayıcı ekonomik kurumlar arasında yakın bir ilişki olduğu açıktır. fakat anlaşılması gereken asıl önemli nokta, güney kore ve birleşik devletler'in kapsayıcı ekonomik kurumlara sahip olmalarının nedeni yalnızca çoğulcu siyasal kurumlarının olması değildir; aynı zamanda yeterince merkezileşmiş ve güçlü devletlerinin olmasıdır.

dünya eşitsizliğini anlamak için öncelikle bazı toplumların neden çok yetersiz ve toplumsal açıdan sakıncalı biçimlerde örgütlendiklerini anlamamız gerekir. çoğu iktisatçı ve siyasetçi "meseleyi doğru anlamaya" odaklanır. oysa asıl odaklanılması gereken, yoksul ülkelerin neden "meseleyi yanlış anladıklarına" açıklama getirmektir. konuyu yanlış anlamak genellikle ne cehaletle ne de kültürle ilgilidir. bu ülkeler iktidardakiler yoksulluğa yol açacak seçimler yaptıkları için yoksuldur. meseleyi hata ya da cehalet yüzünden değil kasten yanlış anlarlar.

ekonomik büyüme ve teknolojik değişim, beraberinde büyük iktisatçı joseph schumpeter'in deyişiyle "yaratıcı yıkım" getirir. eskiyi yeniyle değiştirirler. yeni sektörler kaynakları eskilerden kendilerine doğru çeker. yeni şirketler işi eskilerinin elinden alır. yeni teknolojiler mevcut becerileri ve makineleri işe yaramaz hale getirir. ekonomik büyüme süreci ve dayandığı kapsayıcı kurumlar, siyasi arenada ve piyasada kazananlar olduğu kadar kaybedenler de yaratır. yaratıcı yıkıma duyulan korku, çoğunlukla kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara muhalefetin temelini oluşturur.

edmund burke: uzun zamanlar toplumun ortak amaçlarına hizmet etmiş büyük bir yapıyı yıkmaya ya da elinin altında kendini kanıtlanmış modeller ve şablonlar olmaksızın yeniden inşa etmeye kalkan herkes son derece ihtiyatlı olmalıdır.

toplumların radikal yenilikler yapmaları için yeni insanlara ihtiyaç duymalarının yanı sıra bu yeni insanların ve neden oldukları yaratıcı yıkımın da çoğu zaman çeşitli direniş odaklarının -güçlü hükümdarlar ve elitler de dahil- üstesinden gelmeleri gerekir.

bugün gözlemlediğimiz dünya eşitsizliğinin kaynağı bu ayrışmada bulunabilir. birkaç istisna dışında günümüzün zengin ülkeleri 19. yüzyılda başlayan sanayileşme sürecine ve teknolojik değişimi benimseyenlerdir; fakir olanlar da benimsemeyenler.

orta doğu çoğunlukla müslüman ülkelerden oluşur ve bunlar arasında petrolü olmayanlar çok fakirdir. petrol üreticileri zengindir fakat bu beklenmedik zenginlik suudi arabistan ve kuveyt'te çok yönlü modern ekonomilerin oluşmasına yol açmamıştır.

woodrow wilson: tekel varlığını korursa daima hükümetin tepesinde olacaktır. onun kendi kendini dizginlemesini beklemiyorum. eğer bu ülkede birleşik devletler hükümetini satın alacak büyüklükte adamlar varsa onu mutlaka satın alacaklardır.

4.8.18

bulutlar

ahmet haşim

fen, yağmuru lazım olduğu zaman yağdırmak imkanını bulmadıkça veyahut suyun yerini tutacak bir madde keşfetmedikçe dünyanın mutlak hakimleri şu kızıl ufuklar üzerinde sıra sıra yürüyen ve gürleyen siyah bulutlar kalacak.

hint'in kadim din kitabı olan vedalar'da bulutların metaforik ismi ineklerdir. kimyanın sonsuz ilerlemesine rağmen dünya hâlâ gıdasını şu semavi memelerden akan sütte arıyor. fen bulutların keyif ve hevesine hükmedebilmekten şimdilik hayli uzaktır. insan sefaletine karşı bulutları merhamete getirmek için elimizde yağmur duasından başka hiçbir çare yok.

bulutlar bize küsünce nehirler kurur, tarlalar ölür. bahçeler solar, toprak mahsullerini keser, şahısların kesesi ve neticede devletlerin hazinesi boşalır, ticaret durur, sanat durur. bu geniş trajedi çerçevesi ortasında insanın korkunç kaderini bir an tasavvur etmek bile muhayyileyi yakmaya kafidir.

alışılandan biraz daha fazla sürecek bir kuraklık milyonlarca insan neslinin asırlardan beri zahmetle biriktirdiği zekâ sermayesini tüketmeye ve bizi bu derece şımartan bir medeniyeti iflas ettirmeye kafidir. hasılı hayatın sonsuz çarkını döndüren bulutlardır.

şu çarkları suyla dönen dünya eski zaman işi bir değirmenden hâlâ farklı değil.

ulrich ve agathe

ernst fischer

niteliksiz adam'ın "ulrich ve agathe" başlıklı bölümü, dünya edebiyatının en heyecan verici, şaşırtıcı, aynı zamanda hem acılı hem de güzel aşk hikayelerinden biridir. robert musil, burada da en uçtaki şıkka, erkek ve kız kardeş arasındaki aşk gibi cüretkar bir motife el atar. musil bu nedenle de "sapıklık" suçlamasıyla karşılaşmış ve bu bağlamda yalnızca yüksek düzeydeki yazınsal yaratıcılık değil; fakat önemli olan ne varsa görmezlikten gelinmiştir.

antik mitolojide hep karşılaşılan ensest, içerdiği çeşitli çoğulcu evlilik biçimleriyle birlikte artık son bulmuş olan matriyarkal düzenin, bir ilk duruma ve bu durumun patriyarkal düzen tarafından lanetlenişine ilişkin bir anının uzantısıydı. romantizm döneminde ensest motifi yeni bir anlam kazandı. bu motifin ansızın ve gösterişli bir biçimde ortaya çıkışı, burjuva saygınlığına karşı ayaklanma ve stendhal'ın romantik ilkeyi belirleyiş biçimiyle "salt tutku" niteliğindeydi.

bu motif yasak olanı, katıksız günahı temsil ettiği için, romantik outsider'ın, dahi bireyin burjuva dünyasının yalancılığına ve sıradanlığına karşı savunulan bir hakkı olarak, tıpkı helena'nın yeraltı dünyasından çağrılışı gibi, yeniden geçerli kılınmak isteniyordu. ensest motifinin musil'de taşıdığı anlam da aynıdır: mekanize bir uygarlıkta yitirilmiş olan mutluluğu yasak olanda bulmak.

başına buyruk ve geleneksel ahlaktan nefret eden bir bireyci olan ulrich, bütün yaşamıyla topluma meydan okur. onun bireyciliği, dünya ile köprüleri atmaya dayalı veya yalnızca özgürlüğe yapılacak kaçamakları göze alabilen türden değildir. ulrich hiçbir ara çözüm ve sınır tanımaz. özel yaşam alanında mutlak bir özgürlük kavramı egemendir ve bu alan, toplumsal düzen içinde çökmüş olduğundan ve artık hiçbir yükümlülük getiren bir gerçeklik sayılmadığından, sınırsızlığa doğru genişletilir. gerçek olan yalnızca ben'dir ve bu ben en derinlikli içeriğini, düşünülebilecek en özel şey ve toplumun gerçek anlamdaki ötesi niteliğini taşıyan aşkta bulur.

"kimi sevdiğim sizi ne ilgilendirir? eğer benim için başka her kadından daha hoşsa neden kız kardeşime aşık olmayayım? yasak olduğu için mi? sınırsız egemenliğe sahip ben'in tanıyabileceği hangi gerekçeyle? soyun devamını tehlikeye soktuğu için mi? peki ya bundan vazgeçersek? sizler ayıp diye adlandırdığınız için mi? oysa bu ayıp eski zamanlarda yasaldı."

hiçbir şey, özgür kişiliğin bu zevzekliğe gülüp geçmesini engelleyemez. tam tersine, ancak yasadışı ilan edilen, toplumun bütün yasalarına karşı gelen, topluma köktenci bir tutumla sırt çeviren aşk, mutlak anlamdaki bireyciliğe uygun düşen aşktır. cüretkarca kendi seçmiş olduğunun dışında başkaca bir bağ tanımayan böyle bir aşk, aynı zamanda mutlak anlamdaki bireycilik için bir ölüm kalım sınavıdır: bizim bizden başkasına ihtiyacımız yok ve biz kendimize yetiyoruz; dış dünya yürürlükten kaldırılmıştır.

kapitalist burjuva dünyasında, erkeklerin iktidar ve iş ilişkileriyle, sömürüyle ve rekabetle dolu dünyasında aşkın deformasyonu, romanın leitmotiflerinden biridir. her şeyi pazara götüren bu dünyada "aşktan salt mantığa kadar bütün ilişkiler arz ve talebin, teminatların ve faizlerin dilinde anlatılabilir, psikolojik ya da dini söylemlerle olabileceği kadar iyi anlatılabilir."

böyle bir dünyada kadın yalnızca mal değil; fakat birçok bakımdan aynı zamanda erkeğin bir yaratısıdır. erkeğin ihtiyacına göre, o romantizme kaymak istediğinde azize, cinsel azgınlıklar istediğinde orospu olmak, duruma ve atmosfere göre hizmetçi, eş, doğuran kimliğini takınmak zorundadır. ipler erkeğin elindedir, kadın onun yarı düşü, yarı nesnesi olarak, erkek onun ne olmasını istiyorsa o olmakla, bugün ruhunu, yarın da çorbasını ısıtmakla yükümlüdür. cinsellik alanında avcılığın barbarlığı ve saldırganlığı egemendir; erkek avcı, haydut, fatih kimliğindedir; kadın ise erkeğin tutkusunun maskelerini gözlemleyerek ve onun sahneye koyduğu tiyatro oyunundaki rolünü oynayarak "alınan"dır, kendini vermekle yükümlü olandır.

evliliğin, yani cinsellikten, ekonomik yarar ortaklığından ve çocuk üretme kurumundan oluşma bu karışımın özü ne kadar tuhaf bir nitelik taşırsa taşısın, tuhaflığı ölçüsünde kaçınılmazdır ve daha uzun süre de böyle olmayı sürdürecektir. aşkın evliliğe dayanabildiği çok enderdir, daha sık rastlananı, evlilikten karı ile kocanın arkadaşlıklarının doğmasıdır, en sık olanı ise evliliğin  -yıkılmadığı takdirde- iyi kötü ayakta tutulabilen bir ödüne dönüştürülmesidir. demokrasiye, kadınların seçme ve seçilme haklarına, anayasa ile tanınmış eşitliklerine karşın varlığını hâlâ sürdüren erkekler dünyasında cinsler arasındaki ilişkinin belli bir düzene bağlanmış barbarlık konumunu aşmış olduğu asla iddia edilemez.

buna razı olmamak, yalnızca insanlık anlayışının bir buyruğu değil; fakat aynı zamanda bunun farklı da olabileceğine ilişkin mutluluk verici deneyimin bir sonucudur. kadın ile erkek arasında her birinin kendi egosunu ötekininkinde bir kez daha bulduğu, gerginlik ve gevşeklik içerisinde birinin ötekine eklendiği, doğanın gerçekleştirdiğini bilincin kutsadığı, beden için haz kaynağı olanın ruhu tazelediği, hiçbir şeyin zorlama, maske, poz ve prestij uğruna olmadığı, tarafların birbirine iyilik yapmak istediği, dostluk, sevecenlik ve neşe sunduğu, sohbetin, anlayış göstermenin ve bedensel tutkunun birbirinden ayrılmadığı, erotizmin hep daha yetkinleşen bir oyun niteliğini taşıdığı ve oyunun arkasında da sonsuz bir birleşmenin yattığı bir birliktelik ve iç içe oluş da vardır.

erkek ve kız kardeş arasındaki aşkın bir ögesi olan bu türden bir mutluluk, birbirini hep sezmiş ve bilmiş olmanın, isis ve osiris gibi aynı rahimden gelmenin, başkalık içerisindeki yakınlığın, kendi kanının yabancı damarlarda akışının, başkasının kişiliğinde kendi kaynağının verdiği mutluluktur. ya da goethe'nin dizeleriyle soluklanan bir hayalete ilişkin duygudur:

ah sen, şimdi kapanmış zamanlarda
kız kardeşim ya da karımdın.

2.8.18

yazarlık

hüseyin rahmi gürpınar

yazarlık tuhaf şeydir. insanın kafası adeta küçük bir motor gibidir. işlediği zaman hiç kesintiye uğramazsa faaliyeti artar. fikirlerini güzel dokur. bir arızaya uğrarsa dokumanın ipliği kesilir. fikrin silsile halinde diziliş düzeni bozulur. bir müddet sonra yine başlayacağınız vakit, kopukluğu güzel düğümleyebilmek için önceden not almış olmalısınız. yani kalemi elinizden bırakacağınız zaman kafanızda doğmaya hazırlanmış fikirlerin birer taslağını not defterinize hemen geçirivermelisiniz.

kolaylaştırarak insanlara anlatabilmek için hakikati tahrif ederler. mazi, hal, istikbal adlarıyla zamanı üçe taksim edebilmek için onun ne olduğunu bilmeniz lazımdır. zamanın nicelik ve nitelik kabul etmesi şöyle dursun, acaba bu mevcut bir şey midir? yoksa bir hayal midir?

zamanın kendi değişerek beni de değiştirmiyor mu? bu değişmeyi zamana atfetmek bir vehimdir. demin söylediğim gibi birçok kelimeyi bizim zavallı dimağımız kendi ihtiyacına göre uydurmuştur. hakikat sandığımız şeylerin hakikatliği bizim fakir kafalarımıza göredir. bizim beynimizin dışında onların hiçbir manaları yoktur. bundan dolayı bizim görüş ve düşünüş tarzımızın, yani insani düşünüşümüzün ötesine çıkınca ne mazi vardır, ne istikbal. yalnız sonsuz bir "hal" vardır.

zamanı zaman yapan, bizim ona izafe ettiğimiz mazi, istikbal vasıflarıdır. bunlar yok olunca zaman nasıl var olabilir? sonsuzluk, halin ince makasıyla ikiye bölünemez. mazi mevcut değildir. istikbal ise henüz gelmemiştir ve bu yüzden de o bir "yok"tur. yalnız içinde bulunduğumuz şimdiki halden bu iki vehmedilen şeyi nasıl yakalayabiliriz?

ebediyet, bütünlüğü itibariyle "başlangıcı ve sonu olmayan" bir varlıktır. biz hadiselere karşı hareketsiz bir seyirci konumunda bulunmuyoruz. o hadiselerin içinde yürüyoruz.

sevginin ve şiddetin kaynağı

erich fromm

çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

bir davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak o davranışın bilinçaltı dinamiklerini açıklayarak anlayabiliriz.

insan olmak, nesne olma durumunu aşmak demektir.

"zevk" der spinoza, "kendi içinde kötü değil, iyidir; bunun tersine acılar, kendi içinde kötüdür." aynı çizgide şöyle devam eder: "özgür insan ölümü her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar."

insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından ya da giderek çoğunun ölüme çekilmesindendir.

bir yazar bir dostuna rastlar, uzun süre ona kendinden söz eder; sonra şöyle der: "hep kendimden söz ettim. şimdi biraz da senden söz edelim. son kitabımı nasıl buldun bakalım?"

sophokles: insan olmaktan daha güzel bir şey yoktur.

kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.

spinoza'ya göre "bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır."

toplum içinde yükselmek için hiç durmadan savaşmak, hep başarısızlık korkusu içinde yaşamak sıradan insanda kendisini ve tümüyle dünyayı bekleyen tehlikeleri unutturacak sürekli bir huzursuzluk ve gerginlik yaratır.

"adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi." (george bernard shaw)

1939'da hitler silezya'da bir radyo istasyonuna sözde polonyalı askerler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen (bunlar aslında ss'lerdi) yalancı bir saldırı tertipletmek zorunda kalmıştı. amacı halkına saldırıya uğradığı sanısını vermek, böylece polonya'ya karşı giriştiği haksız saldırıyı "haklı bir savaş" gibi göstermekti.

iyilik, varlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır. insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık.