31.1.20

uzun lafın kısası

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi! yiten bu işte.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

paulo coelho: en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

goethe: nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. 

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

29.1.20

kaçış

patrick mcgrath

şehrin her yanında, yaşayanlar hastalanmaya devam ediyor ve şehrin dışına taşınmaya yetecek kadar doları olanlar posta arabasıyla ya da vapurla ya da el arabasıyla, hatta yaya olarak taşındı bile. bağımsızlığımızın ilanının yıldönümüne eşlik eden sessizliğin nedeni de bu. ben hiçbir yere gitmiyorum. buradan ayrılmak için imkânım da yok, gidecek yerim de. ve annem gibi ben de ilk sıkıntı belirtisinde şehirden kaçmaktan nefret ederim. beni öldürecek tabii, new york beni öldürecek; ama burada, tavan arasındaki odamda, yalnız başıma ölmeyi, şehirler arası yolda şansımı deneyip bilmediğim bir bulaşıcı hastalıklar hastanesinde veya bir hendeğin içinde hayatımı kaybetmeye fersah fersah tercih ederim. hayır, buralardaki meyhanelerde söyledikleri gibi, şehirden çıkışım kendi teknemle olacak, kendi gemimle!

27.1.20

bebek

victor hugo

bebek, kız çocuklarının zorunlu bir ihtiyacı ve aynı zamanda en sevimli içgüdülerinden biridir. bakmak, elbise dikmek, süslemek, giydirmek, soymak, tekrar giydirmek, öğretmek, biraz azarlamak, okşamak, uyutmak, bir şeyin bir kimse olduğunu hayal etmek: kadının bütün geleceği işte buradadır. hayal eder, çene çalar, küçük çeyizler, küçük kundak takımları yapar, küçük elbiseler, küçük bluzlar, küçük zıbınlar dikerler; çocuk genç kız, genç kız yetişkin kız, yetişkin kız da kadın olur. ilk çocuk son bebeği devam ettirir. bebeksiz bir küçük kız, hemen hemen çocuksuz bir kadın kadar bedbaht, tıpkı onun kadar insanın dayanamayacağı bir şeydir.

25.1.20

mutlu aşk yoktur

louis aragon 


aslında hiç bir şey kâr değil insana

ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği

gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa

ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi

tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara

mutlu aşk yok ki dünyada


hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya

işte o silahsız askerlere benzer hayatı

sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da

tükenmişlerdir ve kararsızdırlar akşamları

söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama

mutlu aşk yok ki dünyada


yaşamayı öğrenmek bizim için geçti çoktan

ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana

en küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran

her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya

ve gitar havası beslenir hıçkırıkla

mutlu aşk yok ki dünyada


acılara batmamış bir aşk söyle bana

yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle

bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama

inan ki senden artık değil yurt sevgisi de

bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına

mutlu aşk yok ki dünyada

ama şu aşk ikimizin öyle de olsa

23.1.20

dilimiz üstüne konuşmalar

melih cevdet anday

"telegraf" teriminin başındaki "tele"yi dilimizdeki "tel" ile karıştıranımız çoktur. oysa bu sözcük, "uzak" demektir. batılılar bu sözcüğü bir tek örnek gibi kullanarak bir sıra terim uydurmuşlardır: telegraf, telefon, teleskop, televizyon gibi.

"millet" ile "vatan"ı namık kemal arapçadan uydurmuştu. "ideal" karşılığı olarak "mefkûre"yi ziya gökalp uydurmuştu. bugün biz "mefkûre" karşılığı olarak "ülkü" diyoruz. "dikkat" sözcüğünü "attention" karşılığı olarak bilim terimi yapan da ziya gökalp'tir. ziya gökalp, "meselâ siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın yüzü kara çıkabilir." diyor.

"orhon ve yenisey anıtlarından önceki dönemleri bilmiyoruz. bu anıtlardan türk dilinin o çağlarda oldukça gelişmiş, olgun bir durum almış bulunduğunu öğreniyoruz. türk dili kendi yapısı içerisinde kendi kökünden aldığı hızla yürümekte iken, hint'ten gelen uysal ve uslu buddha dini, türk kültürü ve türk dili için bir korku doğurmaya başlamıştı. bu dine karşı, 'buddha dini bize yaramaz, bizim göreneklerimize uygun değildir, bu din bizi uyuşturur.' diye buddha tapınaklarını yıktıran türk büyükleri çıkmış. savuşturulmuş gibi görünen bu fırtınadan sonra, batıdan, daha sert ve daha yıkıcı yeni bir fırtına gelmiştir. arap fırtınası. bu kasırga pek yıkıcı ve öldürücü oldu. islâm tarihçilerinin de anlattıklarına göre, türk tapınakları yıkıldı, bilginleri öldürüldü, kitapları yıkıldı. herkes arap gibi konuşmaya, arap gibi düşünmeye zorlanıyordu. artık türk dili karışıyordu, bozuluyordu. birçok türk hükümetlerinde bilim dili arapça, yönetim dili farsça idi. karamanoğlu mehmet bey, türk dili ölüyor diye bağırdı. yönetimden farsçayı kaldırdı, yerine türkçeyi koydu. ama bundan sonra uzun zaman türkçe işi unutuldu. her okuyan arap gibi okumaya, fars gibi söylemeye başladı. osmanoğulları bu işe hiç el atmadılar, türkçeyi unuttular. yalnız osmanlı yönetiminin son yıllarında dil hareketi türkçülükle başladı."

dilimizde bir "al-el" eki var ki, ad köklerine, kimi zaman da eylem kök ve gövdelerine geniş ünlüyle bağlanarak ad soylu sözcükler üretir. çatal: birbirine çatılmış kolları, dalları olan. çökel: sıvının dibine çöken, tortu. güzel: aslı "gözel". görüşünü uygun, göze hoş görünen. sakal: çenede ve yanaklarda çıkan kıllar. topal: aksayarak yürüyen. şimdi biz bu eki işleterek şu yeni sözcükleri kuruyoruz. doğal: doğadan gelen, doğaya ait. ilkel: ilk yapıda, ilk durumda kalmış olan, iptidaî. özel: öze ait olan, varlığı tek olan, hususî. öncel: önce olan, evvelki. dilimizde bir "elek" eki var ki, genellikle ad köküne geliyor ve ad soylu sözcük kuruyor. söz gelişi: civelek: canlı, neşeli, sokulgan. kabalak: başa giyilen şey, başlık. yatalak: kötürüm, yatağından kalkamayan.

21.1.20

iki eğilim

lawrence sanders

her şey saklandığı yerde bulunur.

ama bu yöntemler pek ender ve gösterişlidir. saklanacak bir şeyleri -belge, para, uyuşturucu- olan insanların çoğu, bunları evlerine ya da dairelerine saklarlar. çünkü güvenliğini kollamak daha kolaydır. beklenmedik bir durumda yok etmek kolay olur. istendiği zaman da insanın elinin altındadır.

ama insanlar evlerinde -usta polislerin bildiği gibi- iki eğilimin etkisi altındadırlar: biri mantıklı, öbürü de duygusal eğilim.

mantıksal eğilim şudur: akıllı uslu, normal bir hayat yaşıyorsanız ziyaretçileriniz hep vardır. bazen beklenmedik bir anda evinize damlayan dostlar ve komşular. dolayısıyla sırrınızı antrede, oturma ve yemek odasında saklayamazsınız. buraları çeşitli zamanlarda yabancıların da işgal ettiği, saklanan şeyin bir sarhoş ya da meraklı bir konuk tarafından bulunup ortaya çıkarılacağı alanlardır. bu durumda siz de saklamak istediğiniz şeyi banyo ya da yatak odanızda bir köşeye gizlersiniz. evinizde gerçekten size ait olan yerler buralardır.

gizleme yeri olarak sizi banyo ya da yatak odasını seçmeye iten duygusal neden de şu olabilir: buraları insanın mahrem yerleridir. buralarda çıplak da olduğunuz zamanlar vardır. bu yerlerde yatıp uyur, banyo yapar, bedensel ihtiyaçlarınızı görürsünüz. gizli yerlerinizdir bu yerler. sizin için büyük bir değer taşıyan, başkalarıyla paylaşamayacağınız bir şeyi banyo ve yatak odanızdan başka nereye saklayabilirsiniz ki?

19.1.20

aspidistra

george orwell

her kadın aynı kafadadır.

bütün insan türleri arasında, "çalışamıyorum" mazeretine sık sık sığınan sadece sanatçıdır.

şiir! ne boş şey! tıpkı kendi hayatının, kendi otuz senesinin boşluğu, beyhudeliği gibi.

eğer bir ölünün akrabalarının müteveffa hakkındaki gerçek düşüncelerini bilmek istiyorsanız, onun için yaptırdıkları mezar taşının ağırlığını öğrenmeniz yeterlidir.

"cennette hizmet etmektense cehennemde hüküm sürmek evladır."

hiçbir zengin, kendisini yoksul bir adam gibi göstermeyi başaramamıştır. zira para, aynı cinayet gibidir; kısa zamanda ortaya çıkar.

karl marx: "her ideoloji, ekonomik şartların ürünüdür."

daima böyledir zaten: ikinci şişeyi ısmarlamak yersizdir. bu, bir yaz günü, ikinci defa denize girmeye benzer: ilk banyo ne kadar büyük bir zevk vermiş olursa olsun, aldığınız ikinci banyo, sizi mutlaka hayal kırıklığına uğratacaktır.

bir gün gelir, her kafası çalışan insan, paranın egemenliğine başkaldırır.

17.1.20

ilk anı

alfred adler

bir kimsenin ilk anısını anlatmaya başlayış tarzı ve anımsayabildiği ilk olay, bizim için alabildiğine anlamlıdır. ilk anımsadığı şey, kişinin temelde yaşamı nasıl anladığını bize gösterir; yaşam karşısındaki tavrının ilk doyurucu billurlaşmasını oluşturur. gelişimin çıkış noktası olarak baktığı şeyi, bizim bir bakışta görebilmemizi sağlar.

ilk çocukluk anıları, bir kez kişinin yaşam üslubunu, ilk oluşum evrelerinde ve en yalın dışavurumlarıyla gözler önüne serer. bir çocuğun şımartılmış mı, yoksa ihmal mi edilmiş olduğunu, toplumsal yaşama ne ölçüde hazırlandığını, en sıkı toplumsal ilişkinin kiminle kurulduğunu, ne gibi güçlükler karşısında kaldığını ve bu güçlüklerle nasıl savaştığını ilk çocukluk anılarına bakarak saptayabiliriz.

önemli olan anının kendisi değil, anıya nasıl bakıldığı, nasıl değerlendirildiğidir; anının şimdiki ve gelecekteki yaşam için taşıdığı anlamdır önemli olan.

15.1.20

züppe

tomris uyar

ünlü bir yazarımız bir zaman bulgaristan'dan gömlek almıştı, beş tane, beşi de birbirinden berbattı. mavi, mor, kırmızı, yeşil, ekose gibi inanılmaz bir şeydi. "bunları ne kadar ucuza aldım tahmin edemezsiniz." dedi. "belli" dedim. "beş tane aldım." dedi. "yazık, hepsini giyecek misiniz?" dedim ben de. bulgaristan'a bedava yollasalar "hayır" derim zaten. bizi, benim gibi insanları züppe sanıyorlar o yüzden. oysa ben çok basit bir evde de rahat edebilirim. hiç eşya olmasa da olur; yani ille her şeyin en iyisi, en son modası, en moderni falan peşinde değilim. ama o şeyin hakkını vermek gerekir. mesela bizim ev kırmızı döşeli, kırmızı dediysem şarap rengi. beyaz halbuki bu senenin modası, her yer beyaz. beyaz koltukta oturan bir insan ne kadar rahat edebilir? benim evime gelen insan içki içecektir, meyve yiyecektir, fındık fıstık yiyecektir. dökerse perişan olur. gün gidecek gürültüye. o onu silecek, ben "mühim değil" diyeceğim. yarım saat kaybedeceğiz bu işle. kırmızı olunca, koyu olunca böyle sorunlar kalkıyor ortadan, insanlar rahat rahat oturuyorlar.

13.1.20

ahiret hayatı

jean meslier

ahiret hayatı fikri, bunu varsaymakla şimdi eriştikleri mutluluktan daha sürekli, daha saf bir mutluluğa sahip olmak için, insanların öldükten sonra tekrar yaşamak arzularının ifadesi olan hayal gücünden başka bir dayanağa sahip değildir.

ikinci olarak: her şeyi bilen, yaratıklarının düşünce ve gidişatına tümüyle vakıf bulunması gereken bir tanrı'nın, işlemlerinden ve niyetlerinden emin olmak için bu kadar sınavlara ihtiyacı olduğunu havsala nasıl alabilir?

üçüncü olarak: bilim adamlarının hesaplarına göre, üzerinde bulunduğumuz yeryüzü altı ya da yedi milyon yıldan beri mevcuttur. bu zamandan beri milletler türlü biçimler altında, sürekli zarar ve felaketlere uğradı. sürekli olarak zorbaların, fatihlerin, kahramanların, savaşların, su baskınlarının, kuraklıkların, istilacı kuvvetlerin vb. sıkıntısı altında insan türünün tedirgin ve perişan edildiğini tarih bize gösteriyor. bu kadar uzun sıkıntılar ve zalimce felaketler, zorluklar; tanrısallığın gizli niyetleri hakkında bizi temin edecek içerikte midir? bu kadar sürekli bunca kötülük, bunca felaket, tanrısal lütfün bize hazırladığı gelecek hakkında yüksek bir fikir verir mi?

dördüncü olarak: eğer bize temin edilmek istendiği gibi, tanrı; kerim, iyilik ve hayırsever ise, insanlara sürekli mutluluk olmasa bile, hiç olmazsa ölümlü yaratıkları bu dünyada erişebilecekleri ölçüde bir mutluluğa kavuşturamaz mıydı? mutlu olmak için sonsuz ya da ilahi bir mutluluğa muhtaç mıyız?

beşinci olarak: eğer tanrı, bu dünyada insanları, mutlu oldukları dereceden fazla mutlu etmediyse, sofuların anlatılmaz ve bitmez bir haz ve nimete erişileceğini iddia ettiği "cennet" umudu ne olur? eğer tanrı aklımızın erebileceği tek yer olan yeryüzünü kötülüklerden koruyamamış ya da korumak istememişse, hakkında hiçbir fikrimiz olmayan öteki dünyayı (yani ahiret dünyasını) kötülük ve felaketlerden koruyabileceğine ya da korumak isteyeceğine ne sebep düşünebiliriz?

11.1.20

insan

vincent van gogh

insanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir; ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla. gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.

fırtınalı bir denizin ortasındaymış gibi, uzun süre şuraya buraya atılıp savrulmuş bir kişi, er ya da geç ulaşmak istediği yere varır; beş para etmez, hiçbir işte tutunamaz, hiçbir işlev yüklenemez gibi görünen bir insan, sonunda yapabileceği işi bulur; etkin olabileceğini, başlangıçta göründüğünden çok daha değişik olduğunu gösterir.

tüm içtenliğiyle yaşayan, türlü dertlerle, bin bir düş kırıklığıyla karşılaşan ama bunlardan yıkılmayan, bunlara boyun eğmeyen kişi, işleri her zaman rast gitmiş ve görece bir refah içinde yaşamış kişiden çok daha değerlidir.

insanların olduklarından başkaymış gibi görünmek istemeleri bana gülünç (anlamsız) geliyor.

hepimiz ölümlüyüz ve var olan tüm hastalıklara açık durumdayız. buraya (akıl hastanesine) geleli neredeyse bir ay oldu. bu süre içinde, başka bir yerde olma isteğini bir kez bile duymadım. yalnızca çalışma isteği her an artıyor. burada kalan öteki kişilerde de belirgin bir istek görmüyorum dışarıda olmak için. belki de bu, dışardaki yaşama hiçbir zaman katılamayacak kadar paramparça olduğumuz duygusundan ileri geliyor.

ah, theo, theo, yavrum, bunu bir başarabilsem! elimi attığım her işin bozulmasından dolayı yaşadığım korkunç bunalımı yenebilsem, kendi kendime yinelediğim, çevreden işittiğim ayıplamaları üstümden atabilsem, gerçek bir gelişmeye ulaştırabilecek fırsatı, gücü bulabilsem ve bulduğum yolda azimle ilerleyebilsem, babam da, ben de tanrı'ya büyük bir şevkle şükredeceğiz.

9.1.20

aşk

vincent van gogh

aşk denilen şey insanların genellikle sandıklarından çok daha derin ve çok yönlüdür.

sevmek günah mı? sevgiye gereksinme duymak, sevgisiz yaşayamamak günah mı? bence sevgisiz yaşamaktır asıl günahkar ve ahlaksız bir durumu sürdürmek. eğer hayatta bir şeye pişmansam, o da, birtakım mistik ve teolojik meselelere kafamı takıp bir süre insanlardan uzak yaşamakta direnmiş olmamdır.

"herhangi bir kadın, hangi yaşta olursa olsun, sevdiği ve iyi yürekli olduğu takdirde, erkeğe bir anın sonsuzluğunu değil ama, sonsuzluktan bir an verebilir."

yaşam ne gizemli bir şey; aşk ise o esrarın içinde bir başka gizem. bir anlamda hiçbir zaman aynı kalmıyor; ama meydana gelen değişiklikler gelgit olayında suların alçalıp yükselmesi gibi -yani, denizde gerçek bir değişiklik olmuyor.

7.1.20

tanrı

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

günlerden bir gün, tanrı evreni seyrediyormuş: gökyüzünde on binlerce yıldız, bir sürü yeni güneş, yıldız takımı, milyonlarca galaksi, yepyeni dünyalar, yepyeni gezegenler, yepyeni aylar oluşturmak için yanıp tutuşan yeni enerji kümeleri, maddeye dönüşen enerji, enerjiye dönüşen madde varmış. sonra birdenbire tanrının yanıbaşında bir melek belirmiş ve şöyle demiş: "rabbim, rabbim, kayıp galaksilerden birinde bir güneş, bir de dünya diye bir gezegen, o gezegenin üstünde de bir köy var. o köyde bir genç kız yaşıyor ve genç kız şu anda bir çardağın altında nişanlısıyla öpüşüyor, bekaretini kaybetmesine ramak kaldı. ne yapalım, rabbim?"

tanrı dönüp cevap vermiş: "insanlara söyleyin bir şey yapsınlar!"

6.1.20

ekmeğin fethi

pyotr alekseyeviç kropotkin

bütün büyük buluşlar akademilere ve üniversitelere rağmen yapılmıştır.

günümüzde güçlünün zayıfı, varsılın yoksulu sömürmesi esası üzerine kurulmamış tek bir örgüt bile yoktur.

geçmişimizin kalıtı olan kör inançlar ve tümüyle yalana, yanılsamaya dayanan eğitim-öğretim dizgemiz bize her yerde hükümeti, yasaları ve yargıyı görmemizi aşılamıştır ve sonuçta da bizlerde eğer polisin, devletin sürekli uyanıklığı olmasa insanların yabanıl hayvanlara dönüşeceği, tanrı korusun devletin başına bir şey gelecek olsa yeryüzünde tam bir karmaşanın egemen olacağı düşüncesi yerleşmiştir.

devletler insan öldürmeyi çok iyi bilirler. bir günde yirmi bin kişiyi öldürmek, elli bin kişiyi yaralamak devlet için hiçbir şeydir. ama kendisinin kurbanı olan insanlara yardımda alabildiğine yeteneksizdir, elisıkıdır.

bizden çok, çok önce yaşamış insanların değil miydi şu güzel söz: "bir toplumda ne kadar çok yasa olursa o kadar çok suç olur."

günümüzde kent, varlığını bütünsel olarak sürdüren bir organizma olmaktan çıkmıştır. aynı kentte yaşayan insanlar arasında hiçbir ruhsal temas, manevi ortaklaşma kalmamıştır. kentler artık birbirini tanımayan, birbirlerinin sırtından zengin olmak dışında ortak hiçbir şeyleri olmayan rasgele insanların toplandıkları sıradan yerlerdir. eski yunan'da ya da ortaçağda olduğu gibi, orda yaşayan insanların ortak yurdu olma niteliği kalmamıştır kentlerin. öyle ya, uluslararası spekülasyonlarla uğraşan bir bankerin ve bir fabrika işçisinin nasıl ortak yurdu olabilir ki?

"kutsal mülkiyet" ilkesi -özellikle bu ilke- bir sarsıldı, sallandı mı, çileden çıkmış kölelerin; ırgatların, amelelerin, işçilerin, demiryolcuların, dökerlerin yumruğu altında yok olup gitmesine dünyanın bütün kuramcıları bir araya gelseler engel olamazlar.

topraklar hiçbir zaman 1792 yılında olduğundan güzel sürülmemişti. çünkü köylünün nice yıllardır yüreğinde beslediği bir aziz emeldi bütün bu topraklara sahip olmak.

devrim, belli bir ekonomik, toplumsal yapının yıkılmasıdır; daha başka ve daha fazla bir şey değil. devrim insan aklını uyandırır, yaratıcılığı geliştirir. yeni bilimin şafağıdır devrim, 1789 ve 1793'ün yarattığı laplace'dır, lamarck'tır ve lavoisier'dir.

insan yalnızca yemek, içmek ve bir barınak sahibi olmak için yaşayamaz. gerçek ihtiyaçları yerine getirildi mi, sanatsal diye adlandırabileceğimiz ihtiyaçları hem de büyük bir şiddetle ortaya çıkacaktır. farklı insanlarda en yüksek düzeyde farlılık gösteren ihtiyaçlardır bunlar ve toplum ne kadar eğitimliyse, toplumun üyelerinin kişilikleri ne kadar gelişmişse bu arzular da o kadar birbirinden farklı arzular olarak ortaya çıkacaktır.

devrimin asıl görevi herkese önce ekmek vermektir. ekmekten sonraki en yüce görevi boş zaman sağlamak olacaktır.

her bireysel zevk, artistik yöneliş, sanatsal sezgi ezilirse gelişme mümkün değildir.

biricik gerçek ve akla dayanan tasarruf, yaşamı herkes için güzel bir hale getirmektir; çünkü insan, yaşamından hoşnut olduğu zaman, kendine, çevresine, her şeye lanetler savurduğu zamana göre kat kat daha üretken olur.

5.1.20

toplum

cenap şahabettin

baskı yönetimi, her aciz ulusun siyasal cezasıdır.

bir toplumun yaşamına hizmet eden her önlem hoş karşılanır: bir yalan, bir kötülük, hatta bir cinayet bile.

bir ulusun uygarlık ölçüsü, aydınlarına saygı derecesidir.

koyunlar, kurtlar, çobanlar, çoban köpekleri: en uygarına varıncaya dek işte her toplumun aşağı yukarı düzeni.

bir toplumun gereğinden fazla kuzu olması o toplum içinde er geç bir kurt sürüsü yaratır.

bir toplumu yükseltmek mi istiyorsunuz, bireylerine sorumluluk duygusunu aşılayınız.

hangi toplum gerilemededir, bilmek ister misin? bak ki yüksek adamlar nerede yükselmekten alıkonuluyor.

acı deneyimler bir adamı uslandırabilir; ama bir toplumun aklını başına getiremez.

gerçek erdem, topluma yararlı işler yapmaktır. katibin erdemi kaleminden damlar, çiftçininki alnında terler.

acınmaya değer o uluslardır ki geçmişleriyle övünür ve geleceklerinden kuşku duyarlar.

kimlerden oluşurlarsa oluşsun her kalabalık bir koyun sürüsüdür.

herkesin bayıldığı adamlar senin hoşuna gitmiyor mu, anla ki bayağı bir yaradılışta değilsin.

budalalar topluluğunda en zarif nükte, susmaktır.

ben toplumdan kaçan yaratılmışım. kalabalıkta bana ruhum dağılıyor gibi gelir.

4.1.20

hikâyeler

turgenyev

dünyanın azabı, gailesi bitmez, tükenmez.

yaşadıkça, annemin her yaptığının, her söylediğinin bir gerçek, kutsal bir gerçek olduğuna daha ziyade kanaat getiriyorum.

gençlik yaldızlı kurabiyeler yer de bunu günlük ekmeği sanır. halbuki ekmeği de arayacağı zaman gelecektir.

sanat eserleri okumak hem faydalı hem de zevklidir diyorsunuz. benim düşünceme göre insan hayatta ilk önce şu iki şeyden birini, yani ya faydalı olanı ya hoşa giden seçmeli ve bu iş kesin olarak halledilmeli. ben de bir zamanlar bu ikisini bir araya getirmek isterdim. bu kabil değildir; insanı ya yıpratır yahut da felakete götürür.

saadet gelmez; neden peşinden koşmalı? o sağlık gibidir: hiç farkında olmadığımız zaman vardır.

insanın kaderi, evlatlarının, ahfadının kaderi ile nasıl bir gizli zincirle bağlı olduğunu, arzu ve temayüllerinin onlara nasıl aksettiğini, hatalarının cezasını onların nasıl çektiklerini kim söyleyebilir?

"aldanmaya ve rüya görmeye cesaret et." (schiller)

kim bilir, bu dünyada yaşayanlardan her biri, ancak kendi ölümünden sonra yeşermesi mukadder ne kadar tohum bırakıyor? insanın kaderi, evlatlarının, ahfadının kaderi ile nasıl bir gizli zincirle bağlı olduğunu, arzu ve temayüllerinin onlara nasıl aksettiğini, hatalarının cezasını onların nasıl çektiklerini kim söyleyebilir?

hiç dikkat ettiniz mi, yakından dinlenince bazı valsler beş para etmez; sesler bayağıdır, kabadır, uzaktan ise fevkalade! içimizdeki bütün romantik telleri ihtizaza getirir.

hayalimizde bir işi kurarken kartal gibi uçarız, sanki dünyayı yerinden oynatabilecekmişiz gibi gelir bize. ama yapmaya gelince derhal kuvvetten düşer, yoruluruz.

öyle duygular vardır ki bizi yerden kaldırıp yükseklere götürürler.

yarın mesut olacağım! saadetin yarını yoktur, dünü de yoktur; geçmişi hatırlamaz, geleceği düşünmez; onun yalnız şimdiki zamanı vardır ve o da, gün değil, ancak bir andır.

bir başkasının ruhu, insan için karanlık bir ormandır.

kendimden şüphe etmediğim hiçbir şey için başkalarından şüphe etmem, ancak bende, başkalarının benden daha iyi olmadıklarını sanmak zaafı vardır.

uçurumun ta kenarında dolaşmak dişi mahlukların pek sevdiği bir iştir.

evde bir şey değil, sokakta da bir felaket sayılmaz; fakat altın yaldızlı saraylara ayak basınca insanın fakirliği pek göze batar, insan sıkılır, bozarır yerin dibine batar.

3.1.20

din

ebu'l ala el-maarri

batılı yüksek sesle söyledim, gerçeği kulağa fısıldadım.

dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

tanıdığım ümmetler ne kadar cahildir! belki tanımamış olduğum, benden önce gelip geçmiş olan ümmetler daha sapık, daha alıktır. cuma namazlarında, eşeklikleri yüzünden, emirleri için tanrı'dan yardım isterler. onların bu haline az kalır ki, minber ağlasın.

kudüs'te muhammed ümmetiyle isa ümmeti arasında bir gürültü koptu. iseviler çan çalıyor, muhammediler minarede bağırıyor; her iki taraf kendi dinine saygı gösteriyor, onu yüceltiyordu. ah! hangisinin doğru olduğunu bilseydim!

uyanınız, uyanınız ey yoldan çıkmışlar! dinleriniz eski adamların hilelerinden bir hiledir. onlar, bu dinler aracılığıyla dünya malı toplamayı amaçladılar ve bunu elde ettiler. kendileri ölüp gittiler ancak bunların koyduğu âdetler devam etti.

2.1.20

pazartesi hikâyeleri

alphonse daudet

bir ulus tutsaklığa düştüğünde, diline sahip oldukça, zindanının anahtarı kendi elinde demektir.

sözcükler her zaman bildirdikleri şeylerden çok daha şiirseldir.

parisli devrime bayılır ve hiçbir şey onu bu zevkten yoksun edemez. can çıkar, huy çıkmaz. ne yaparsınız? asıl hoşumuza giden şey, politikanın gürültü patırtısıdır: işliklerin kapanması, toplanmalar, başıboş dolaşmalar, sonra ne olduğunu benim de bilmediğim bir şeyler.

parislilerde merak, her şeyden üstündür.

bu, yazarın asla bıkmayacağı bir mutluluktur: yapıtının ilk kopyasını açmak, onu artık, hep biraz belirsiz bulunduğu beynin o büyük kaynaşmasında değil de kitapta, kabartma halinde görmek, ne hoş bir izlenimdir! gençlikte bu, insanın gözlerini kamaştırır. başına güneş vurmuş gibi harfler, mavi, sarı aylalarla yansır. daha sonraları, bu yaratıcı sevincine biraz da üzünç, söylemek istenen sözleri söylememiş olmak yazıklanması karışır. içimizde yaşattığımız yapıt, bize hep ortaya koyduğumuz yapıttan daha güzel gelir. kafadan kalkıp ele varan bu akışta, neler neler yiter gider! kitabın özü, düşlemin derinliklerinde görülecek olursa, akdeniz'in suları içinde, yüzen küçük ayrımlar gibi dolaşan o güzel deniz analarına benzer ki, kumsala düştüler mi, birazcık sudan, yelin anında kuruttuğu rengi gitmiş birkaç damladan başka bir şey değildir.

1.1.20

kararlılık

ahmet mithat efendi

kesin karar sahibi bir adamın emel ve maksatlarını takip edişi bir suyun akmasına benzer. incecik bir suyun yatağının önüne biraz çamur yığarsanız su geçici bir süre için zaptedilmiş olur. lakin biriktikçe kuvvetini arttırarak o çamuru sürüp götüreceği gibi kazıktan, taştan setler yapsanız da söküp götüremeyecek olsa bile su yüksele yüksele elbette üzerinden aşar ve taşar. bilakis o suyu kendi haline bıraksanız ihtimal ki seddin göremediği işi bir zaman sonra güneş, yani sucağızı kurutup akmasını engellemiş olurdu. eğer daha akıllıysanız suyun önüne uygun bir yol açarak onu bir işe faydalı olacak surette akıtmış olurdunuz.