31.1.20

dilek

andre breton

inanılmaz bir şekilde şunu diledim hep: geceleyin bir ormanda, güzel ve çıplak bir kadınla karşılaşmak. ancak böylesi bir dilek bir kez ifade edildi mi hiçbir anlamı kalmayacağından, bu kez inanılmaz bir şekilde böyle bir kadına rastlamamış olduğuma pişmanım. böylesi bir karşılaşmayı varsaymak öylesine çılgınca bir şey değil. olmayacak şey de değil.

bana öyle geliyor ki her şey bir kalemde durur ve ah! yazmakta olduğumu da yazmazdım o zaman. aklın mevcudiyetinin yokluğunu bir olasılıkla en çok hissettiğim bu tür durumlara bayılıyorum. bu durum karşısında kalkıp kaçmaktan başka bir şey akıl edemezdim (bu son cümleye gülenler domuzdur).

geçen yıl bir akşam vakti "electric-palace"ın oralardaki galerilerde, üstünden çıkarıp atacak bir mantodan başka hiçbir şeyi olmayan bir çırılçıplak kadın, bembeyaz teniyle, bir sıradan diğerine gidip geliyordu. bu kadarı bile baş döndürücüydü. ne yazık ki olağanüstü olmaktan uzak "electric"in bu köşesi, hiçbir ilginç yanı olmayan bir sefahat mahalliydi.

uzun lafın kısası

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi! yiten bu işte.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

paulo coelho: en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

goethe: nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. 

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

29.1.20

çöl

bret easton ellis

eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihnin gerisin geriye kaçar, içine alamaz onu. öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde neredeyse soyuttu. benim anlayabildiğim buydu, benim hayatımı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey, elle tutulur, gözle görünür olanla hesaplaşma biçimimdi. benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafya: benim aklıma gelmezdi hiç, insanlar iyi midir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa dünya daha iyi mi olur ya da birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi; "ruh cömertliği" lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey.. insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi.

27.1.20

çavdar tarlasında çocuklar

j.d. salinger

hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. çılgın bir şey bu, biliyorum; ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. biliyorum, bu çılgın bir şey.

25.1.20

yasa

herakleitos

her yolda izini sürsen bile ruhun sınırlarını bulamazsın.

çok bilgi insanı akıllı yapmaz; öyle olsa, hesiodos'u, pythagoras'ı, ksenophanes'i ve hekataios'u akıllı yapardı. çünkü bilgelik tektir, bilgelik tüm dünyayı her yerde yöneten düşünceyi bilmektir.

yangını söndürmektense küstahlığı söndürüp yok etmek gerekir.

halk, surları için olduğu kadar yasaları için de savaşmalıdır.

benim gözümde bir insan üç bin kişiye değer, sayısız kalabalık ise bir tek kişi bile etmez.

23.1.20

bağışlama

heinrich heine

son derece yumuşak başlı bir yaratılışım vardır. arzularım şunlar:

"mütevazı bir kulübe, sazdan dam ama iyi bir yatak ve iyi yemek, tazecik süt ve tereyağı, pencerede çiçekler, kapının önünde birkaç güzel ağaç; ve yüce tanrı beni tam anlamıyla mutlu kılmak istiyorsa, bu ağaçlarda şöyle altı-yedi düşmanımın sallandığını görme sevincini tattırır bana. ölmelerinden önce, müteessir bir halde, bana yaşamda çektirmiş olduklarının hepsini affedeceğim.

evet, insan düşmanlarını affetmelidir; ama ancak onlar asıldıktan sonra."

21.1.20

hakikat

dave eggers

artık bir mutabakat istiyorum, bir sentez, mutlak bir hakikat -tartışma merasiminden uzak. tartışacak bir şey kalmadı; anlamlı bir sonuca varabilecek hararetli münakaşalara yer yok. sadece hakikat peşindeyim; meseleyi tam kalbinden, olabildiğince basit şekilde sunabileceğiniz, diyalektik ürünü değil de emsalsiz, kendine özgü: hakikat! hepimiz hakikati biliyoruz ama olayları çarpıtmakta ısrarcıyız; her konuda birbirimizle derin çatışmalar içindeymişiz gibi görünsün diye -sanki her şeyin iki yanı varmış gibi -halbuki yoktur; sadece tek bir yanı vardır, her zaman tek bir yan vardır: dünya nasıl yuvarlaksa hakikat de yuvarlaktır, iki yanı yoktur; çünkü yuvarlaktır.

19.1.20

bebek

victor hugo

bebek, kız çocuklarının zorunlu bir ihtiyacı ve aynı zamanda en sevimli içgüdülerinden biridir. bakmak, elbise dikmek, süslemek, giydirmek, soymak, tekrar giydirmek, öğretmek, biraz azarlamak, okşamak, uyutmak, bir şeyin bir kimse olduğunu hayal etmek: kadının bütün geleceği işte buradadır. hayal eder, çene çalar, küçük çeyizler, küçük kundak takımları yapar, küçük elbiseler, küçük bluzlar, küçük zıbınlar dikerler; çocuk genç kız, genç kız yetişkin kız, yetişkin kız da kadın olur. ilk çocuk son bebeği devam ettirir. bebeksiz bir küçük kız, hemen hemen çocuksuz bir kadın kadar bedbaht, tıpkı onun kadar insanın dayanamayacağı bir şeydir.

echo

eduardo galeano

çok eski zamanlarda orman perisi echo konuşabiliyordu. üstelik o kadar güzel konuşuyordu ki, sözcükleri sanki daha önce başka hiçbir ağız tarafından dile getirilmemiş gibi güzel geliyordu dinleyenlere.

ancak zeus'un resmi karısı tanrıça hera sıklıkla yaşadığı kıskançlık krizlerinden birinde onu lanetleyince, echo cezaların en kötüsünü çekti: kendi sesinden mahrum kaldı.

o andan itibaren artık kendi başına hiçbir şey söyleyemedi, sadece başkalarının söylediğini tekrar etti.

zaman içinde gelenekler, bu laneti en üstün erdeme dönüştürecekti.

17.1.20

hikâye

chuck palahniuk

siz insanlar benim bir şey hissetmemi sağlayamayacaksınız. bana ulaşamayacaksınız bile. ben aptal, hissiz, düzenbaz piçin tekiyim. hikaye bundan ibaret. eğer bir şeyler hissetmek isteseydim, lanet olası bir filme giderdim. herkesin doğası sadece bir yalan. insan ruhu diye bir şey yok. duygular saçmalık. sevgi saçmalık. yaşarız ve ölürüz. bunun dışındaki her şey sadece hayal. bunlar edilgin hatunların duygular ve hassasiyetlerle ilgili saçmalıkları. sadece uydurulmuş, taraflı, duygusal zırvalıklar. ruh yok. tanrı yok. sadece kararlar, hastalıklar ve ölüm var. aşk saçmalıktır. duygular saçmalıktır. ben bir kayayım. pisliğim. hiçbir şeyi sallamayan bir götüm ve kendimle gurur duyuyorum.

15.1.20

eski zamanlarda bir adamın idealleri

bertolt brecht

herkes ne yapacağını şaşırdığında soğukkanlılığını korumak; bizden herkes kuşkuya düştüğünde kendimize olan güvenimizi sarsmamak; ama onların kuşkulanmalarına da karşı çıkmamak; beklemeyi bilmek ve beklemekten yorulmamak; bu konuda söylenen yalanları dinlemek ama yalanlara katılmamak; ya da nefret edilmek ama bu nefreti haklı kılacak biçimde davranmamak ve çok iyi görünüp çok bilgece konuşmamak; düşleyebilmek ama düşlerin tutsağı olmamak; düşünebilmek ama düşünceleri ereğe dönüştürmemek; yenginin ve yenilginin karşısına çıkmak ama bu iki yalancıya da aynı biçimde davranabilmek; söylediğimiz gerçeğin, her söylenene kolayca inananlara tuzak kurulması amacıyla alçakların ağzında değişmesine dayanabilmek; uğruna yaşamımızı adadığımız şeylerin parçalandığını gördükten sonra eğilip parçaları toplayabilmek ve onları kullanılmış aletlerle onarabilmek; tüm kazançları bir yığın yaptıktan sonra, bir çırpıda tehlikeye atabilmek; yitirmek, hep baştan başlayabilmek ve yitirilen üzerine tek sözcük söylememek.

13.1.20

hayal

victor hugo

bizim etten gözlerimiz, başkalarının vicdanının içine girebilecek güçte olsaydı, bir insan hakkında, onun düşündüklerinden çok hayal ettiklerine bakarak çok daha sağlam bir şekilde hüküm verebilirdik. düşüncede irade vardır, hayalde yoktur. tamamen kendiliğinden olan hayal, devasalığı, idealliği içinde bile ruhumuzun çehresini alır ve bunu aynen korur. kaderin ihtişamlı güzelliklerine doğru uzanan enine boyuna düşünülmemiş, ölçüsüz özleyişler kadar ruhumuzun en derin köşesinden doğruca ve samimiyetle çıkan başka bir şey daha yoktur. mantıklı bir şekilde tertiplenmiş, muhakeme edilmiş, düzene sokulmuş fikirlerden çok daha fazla bu özleyişlerde bulabiliriz her insanın hakiki karakterini. ham hayallerimiz bize en çok benzeyen şeylerdir. herkes bilinmeyeni ve imkansızı kendi tabiatına göre hayal eder.

11.1.20

savaş sanatı

eduardo galeano

günümüzden yirmi beş asır önce, çinli general sun tzu ilk askeri taktik ve strateji incelemesini kaleme aldı. onun bilgece tavsiyeleri savaş alanlarında ve daha çok kanın aktığı iş dünyasında bugün hala uygulanıyor.

general diğer birçok şeyin yanı sıra şunları söylüyordu:

"eğer hünerliysen, beceriksizi oyna.
eğer güçlüysen, zayıfmış gibi görün.
eğer yakındaysan, uzaktaymış gibi yap.
asla düşmanın güçlü olduğu taraftan saldırma.
kazanamama ihtimalinin olduğu çatışmadan daima kaçın.
eğer koşullar aleyhineyse geri çekil.
eğer düşman toplu haldeyse onu böl.
düşmanın seni beklemediği anda ilerle ve seni en az beklediği yerden saldır.
düşmanı tanımak için önce kendini tanı."

9.1.20

ilk anı

alfred adler

bir kimsenin ilk anısını anlatmaya başlayış tarzı ve anımsayabildiği ilk olay, bizim için alabildiğine anlamlıdır. ilk anımsadığı şey, kişinin temelde yaşamı nasıl anladığını bize gösterir; yaşam karşısındaki tavrının ilk doyurucu billurlaşmasını oluşturur. gelişimin çıkış noktası olarak baktığı şeyi, bizim bir bakışta görebilmemizi sağlar.

ilk çocukluk anıları, bir kez kişinin yaşam üslubunu, ilk oluşum evrelerinde ve en yalın dışavurumlarıyla gözler önüne serer. bir çocuğun şımartılmış mı, yoksa ihmal mi edilmiş olduğunu, toplumsal yaşama ne ölçüde hazırlandığını, en sıkı toplumsal ilişkinin kiminle kurulduğunu, ne gibi güçlükler karşısında kaldığını ve bu güçlüklerle nasıl savaştığını ilk çocukluk anılarına bakarak saptayabiliriz.

önemli olan anının kendisi değil, anıya nasıl bakıldığı, nasıl değerlendirildiğidir; anının şimdiki ve gelecekteki yaşam için taşıdığı anlamdır önemli olan.

hakikat

paul klee

"gelip geçici olan her şey yalnızca bir benzetidir." (goethe)

gördüklerimiz ancak bir öneri, bir olanak, geçici bir yardımcıdır. gerçek olan hakikatin kendisi görünemeyecek kadar derindedir. bizi renklere bağlayan ışıklandırma değil, ışığın kendisidir. ışık ve gölge grafik dünyadır. hafif gölgeli sınırları belirsiz bir aydınlık, güneşli bir günden daha fazla fenomen barındırır. yıldızların kaybolmasından hemen önce ince bir sis tabakası. bu an o kadar uçarı ki, resmini yapmak çok güç. bunun, ruhun içine işlemesi gerek. biçimsel olan, dünya görüşüyle iç içe geçmeli.

7.1.20

polis

irvine welsh

polisler kendilerini sonradan keşfeden dolandırıcılardır.

insanlar suçu sonradan öğrenir; çünkü bir suç kültürü içinde yetişirler. çoğu aynasız işe suç karşıtı olarak başlar; bu yüzden diğerlerine yetişmeleri zaman alır. ama bu suç kültürüne dibine kadar balıklamasına daldıkları için, meslekleri dolayısıyla, herkesten daha hızlı kaparlar.

bugünlerde kötü adamların girebileceği en iyi yer güvenlik kuvvetleri. piyasada neler olup bittiğini anlayabilmek için.

5.1.20

kalıtım

alfred adler

karakterin kalıtımsal bazı parçaları içerdiği düşüncesi bin yıllardır sürüp gelmiş bir batıl inançtan başka şey değildir. ne zaman insanlar sorumluluktan kaçmış ve kaderci bir görüşü benimsemişlerse, kalıtımsal karakter özellikleri öğretisi hemen hiç şaşmaksızın sahnede boy göstermiştir. bu öğreti, en basit şekliyle bir çocuğun iyi ya da kötü bir insan olarak gözlerini dünyaya açtığı inancında açığa vurur kendini. böyle bir inancın ne kadar saçma sayılacağını kanıtlamak zor değildir. hiçbir sorumluluk altına girmemek için duyulan alabildiğine güçlü bir istek böyle bir inancı ayakta tutabilir ancak. karakter özelliklerine ilişkin diğer nitelemeler gibi, "iyi" ya da "kötü" nitelemesi de yalnız toplumsal yaşamla bağlantılı olarak bir anlam taşır, "başkalarının esenliği için yararlı" ya da "başkalarının esenliği için zararlı" yargısını önkoşul olarak gerektirir. doğmadan önce çocuk, kastettiğimiz anlamda bir insan topluluğu içinde bulunmaz, doğduktan sonra ise her iki yönde gelişim olanağına sahiptir. iki yönden hangisine sapacağı, çevresinden ve kendi vücudundan kaynaklanacak izlenim ve duyumlara, beri yandan söz konusu izlenim ve duyumları değerlendiriş biçimine bağlıdır. ama hepsinden çok bağlı olduğu şey, çocuğa verilecek eğitimdir.

3.1.20

devlet

elias canetti

devlet, her insan hakkında, bu insan tehlikeli olursa diye ya da olduğunda onunla baş edebilmek için, mümkün olduğunca çok bilgi sahibi olmak ister. bir insana sorulan resmi ilk soru adı, ikincisi de adresidir. kimliği ve yeri ilgilendiren bu sorular, en eski iki sorudur. bir sonraki soru olan iş, o insanın faaliyet alanını ve sahip olduklarının olası miktarını açığa çıkarır. bundan ve yaşından prestiji ve etki alanı, aslında ona nasıl muamele edilmesi gerektiği çıkarsanabilir. adamın verdiği karşılıklar onun insan olarak sahip olduklarını da içerir: karısının ve çocuklarının olup olmadığını belirtmek zorundadır. doğum yeri ve uyruğu olası inançlarını belirtir. fanatik milliyetçilik çağında, artık eskiden olduğu kadar önemli olmayan dininden çok daha fazla aydınlatıcı nitelik taşır. fotoğrafı ve imzası da dahil olmak üzere bütün bunlarla pek çok şey kesinleşmiş olur.

1.1.20

dilek

oruç aruoba

ne çok isterdin, değil mi -masanda, dingin, suskun, yalnız otururken, çevrende dizi dizi defterlerin, yazı dosyaların, kağıt zarfların, iç içe kalem kılıfların, gözlük kabın, yanında ayrı ayrı sigara paketlerin, bira şişen, yarı dolu bardağın, yazdıklarını temize çektiğin daktilonun başında, kulağında derin bir müzik, bir an, yaptıklarını, yapamadıklarını, yapmakta olduklarını düşünerek dalmışken, dışarıda, karşındaki tülün örttüğü ışığın içinden, akşam yağan yaz yağmurunun berraklaştırdığı ılık havada, parlak öğle güneşi altında, güneyden gelip birdenbire pencerenin pervazına konan, poyrazın uçuşturduğu açık kahverengi, uçuk gök rengi tüyleriyle, orada, bir an aldırmazca duran, dönen, sonra, bir kez zıplayıp, başını çevirerek, yeniden kanat açıp, sanki kaygısız, tasasız, dertsiz, kuzeye doğru uçup giden o ufacık kuş, bir daha gelse- ama, bir seferliktir uçuşu; gelmez bir daha.