henry david thoreau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
henry david thoreau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.11.2019

yürümenin felsefesi

frederic gros

"tanrım, soğuk çökünce çayırlara." (arthur rimbaud)

bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.

ruh bedenin gururudur.

hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. hesap ilk bakışta kolaydır: yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

aslında bizi yalnızlığa sürükleyen, çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. sanki hep öyleymişiz gibi.

yalnızlıklar nasıl muhtelifse sessizlikler de muhteliftir.

düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir.

ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

henry david thoreau: bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

yoksulun tek zenginliği bedenidir.

hakikat, doğayı en vahşi, en ilkel haliyle tecrübe ettiğimizde ortaya çıkar: rüzgar tenimizi dövdüğünde, güneş başımızı döndürdüğünde, şiddetli fırtınalar bizi savurduğunda.

bir gün bir çeşmede, suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, "diogenes", der, "aldın mı boyunun ölçüsünü?" bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. mutludur; çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.

huzur, korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır.

can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

22.12.2018

yürümek

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.

frederic gros: yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

2.05.2018

özgür insan

henry david thoreau: aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana.

nietzsche: sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.

frederic gros: sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. insan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

henry david thoreau: yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir!

jack kerouac: dünya, her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüketme gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığınlarını satın alma gücüne sahip olmak için çalışmayı reddeden sırt çantalı gezginlerin, dharma serserilerinin buluşma yeri olarak hayal edilmeli.

nietzsche: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.

henry david thoreau: sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana.

epiktetos: bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. yerde uyurum. ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. ee, neyden mahrumum ki ben? keder, korku işliyor mu bana? özgür değil miyim şimdi ben?

27.06.2017

yanlış yaşamak *

henry david thoreau

"ye, iç ve aşkla eğlen; geri kalan her şey boş."**

nice zavallı ölümsüz ruh gördüm; kocaman tahıl ambarlarını, augeas'ınkine benzer hiç temizlenmemiş ahırları, onlarca dönüm arazisi, çiftlikleri, ekini, otlakları ve ağaçlıkları sırtlanmış, hayat yokuşundan inerken yüklerinin altında ezilip bunalıyorlar! yığınla mirasın yükünü sırtlamak gibi bir dertleri olmayan kısmetsizlerse, yalnızca bedenlerini eğitip nefislerine hükmetmeyi iş ediniyor.

ama insanoğlu yanlış yoldadır. en değerli varlığı çok geçmeden toprağa gömülüp çürümeye bırakılır. insan sahte yazgısına aldanır; gereksinim diye bir kılıf uydurarak, eski bir kitapta söylendiği gibi, güvelerin ve pasın çürüteceği ve hırsızların girip talan edeceği servetler biriktirmeye çalışır. bu ahmakça bir yaşamdır. eğer daha önce öğrenmezse, mutlaka öğrenecek yolun sonuna geldiğinde.

çoğu insan, bu görece özgür ülkede bile, yalnızca bilgisizlik ve yanlış algılama nedeniyle, sahte yaşam kaygıları ve gereksiz harcadıkları fazladan emekle öyle kuşatılmış ki, erişemiyorlar yaşam ağacının olgun meyvelerine. ırgat gibi çalışmaktan, öyle hantallaşmış ve titrek ki elleri, dalından toplayamıyorlar meyveleri. çalışan insan o kadar meşgul ki, gün geçtikçe içinde yaşadığı ortama daha bir yabancılaşıyor, ötekilerle insanca ilişkilerini devam ettirmeye gücü yetmiyor. yoksa pazarda emeğinin değeri düşüyor. bir makine gibi yalnızca ve durmaksızın çalışıyor. çalışırken öyle çok kullanmak zorunda kalıyor ki bilgisini, gelişmesi için gerekli olsa da, nasıl aklına gelebilir bilgisizliği?

bu nedenle kendisini yargılamadan önce, ara sıra karşılıksız olarak yiyecek vermeli, giydirmeli ve iyileştirmeliyiz içtenlikle. tıpkı meyve çiçekleri gibi, yalnızca en özenli ilgiyle korunabilir insan doğasının seçkin nitelikleri. ne yazık ki biz, ne bir başkasına böyle sevecen davranırız ne de kendimize.

hepimiz biliyoruz ki, kimileriniz yoksulsunuz. güçlükle yaşıyor, sanki nefes almakta bile zorlanıyorsunuz. hiç kuşkusuz, bu satırları okuyan kimileriniz, yediğiniz bütün yemeklerin, hızla yıpranan ya da çoktan yıpranmış olan ayakkabı ve paltolarınızın parasını ödeyemiyorsunuz. bu sayfayı okurken, ödünç alınmış ya da çalınmış bir zamanı harcıyor, alacaklılarınızın bir saatini araklıyorsunuz. çalışarak geçirmeniz gereken bir saati boşa harcıyorsunuz.

bana sorarsanız, çoğunuzun ne denli zor ve sefil bir yaşam sürdüğü besbelli; çünkü görüşüm deneyimlerimle bileylendi; daima sınırlarda sürdürülen bir yaşam sizinkisi, kapmaya çalışmak işi ve borçtan kurtulma çabası.. çok çok eski bir batak bu; madeni paraları pirinçten yapılan romalıların, æs alienum, "başkasının pirinci" dedikleri; hâlâ, yaşarken, ölürken ve gömülürken kullandığınız bu "başkasının pirinçleri"; öbürlerinin, hep "ödeyeceğim" dediğiniz, yarın ödemeye söz verip bugün dünyadan göçüp gittiğiniz için ödeyemediğiniz sikkeleri..

eyalet hapishanesinin yolunu tutmamak için şekilden şekle girip yalakalık ederek göze girmeye çalışıyorsunuz. ayakkabılarını, şapkasını, paltosunu ya da arabasını size yaptırmaya ya da aldıklarını size taşıtmaya komşunuzu ikna edebilmek umuduyla, yüzünüze bir nezaket maskesi takarak ya da ince ve buğulu bir asalet atmosferi yaratarak yalan söylüyor, dalkavukluk ediyor, lehinde oy kullanıyorsunuz. ne kadar çok ya da az olduğuna ya da nereye olduğuna bakmaksızın, bir gün hasta olurum düşüncesiyle birikim yapmaya, eski bir sandığı ya da duvar alçısının arkasındaki zulayı ya da daha da güvenlisi, duvardaki bir tuğlanın içini tıka basa doldurmaya uğraşırken kendi kendinizi hasta ediyorsunuz.

kendimize ettiğimizin yanında, önemsiz kalır toplum baskısı. insanın kendisi hakkında düşündüğüdür belirleyen, daha doğrusu, belirten yazgısını.

insan yığınları, suskun bir umutsuzluk içinde yaşamlarını sürdürür. suskunluk denen şeyse kökleşmiş bir umutsuzluktur. siz umutsuz bir kentten umutsuz bir ülkeye doğru yol alıyorsunuz ve avutmak zorundasınız kendinizi, vizonların ve misk sıçanlarının babayiğitlikleriyle. basmakalıp ancak bilinçsiz bir umutsuzluk gizlidir insanoğlunun eğlenceleri ve oyunları diye adlandırılan şeylerde bile. hiçbir eğlencesi yoktur bunların, çünkü her zaman işten sonra gelir eğlence. umutsuz şeyler yapmamaktır bilgeliğin ayırt edici özelliğiyse.

çok eskilerden kalmış olsa bile, doğrulukları kanıtlanmadan güvenilemez hiçbir düşünceye ve davranış biçimine. herkesin bugüne dek gerçek olduğunu haykırdığı ya da sessizce göz yumduğu şeylerin, yarın –belki daha da yakın– sahte olduğunu, kimilerinin tarlalarına bereketli yağmuru serpiştireceğine inandığı bir bulut gibi, yalnızca bir düşünceler sisi olduğu ortaya çıkabilir. eski insanların yapamayacağını söylediği bir şeyi denersen yapabileceğini görürsün. eski düşünceler eski insanlara göredir, yeni insanlarsa yeni düşünceler üretmelidir.

gerçeklik hayal ürünü gibi görülürken, sahtelikler ve yanılgılara en anlamlı doğrular gözüyle bakılıyor. eğer insanlar yalnızca ve sürekli gerçekleri gözetseydi ve aldatılmayı hoş görmeseydi, bildiğimiz öteki şeylere kıyasla yaşam, bir peri masalı gibi ya da bin bir gece masallarındaki cümbüşler gibi olabilirdi. yalnızca kaçınılmaz olana ve var olma hakkına saygı gösterseydik müzik ve şiir caddeler boyunca yankılanabilirdi.

sakin ve mantıklı olunduğunda, yalnızca asil ve değerli şeylerin kalıcı ve mutlak varlığa sahip oldukları, küçük korkular ve aşağılık zevklerin yalnızca gerçekliğin gölgeleri olduğu algılanabilir. bu daima canlandırıcı, keyif verici ve yücelticidir. insanlar gözlerini kapatıp uyuklayarak ve görünüşle aldatılmayı kabullenerek, tamamen yanıltıcı temeller üstüne inşa edilmiş olan, basmakalıp ve alışkanlıkların yönlendirdiği bir gündelik yaşam kurup pekiştirir. çocuklar, ki onlar yaşamı oynarlar, yaşamın gerçek yasasını ve bağıntılarını yetişkinlerden, yani yaşamı yakışık alır bir şekilde yaşamakta başarısız olan, ancak deneyimleri, başka deyişle başarısızlıkları sayesinde daha akıllı olduklarını düşünenlerden daha açık bir biçimde sezinler.

sevgiden, paradan ve ünden ziyade gerçeği verin bana. yiyeceklerin servet tuttuğu, şarabın bardaklardan taştığı, dalkavukların hazır bulunduğu masalarda oturdum, içtenlik ve gerçeklik bulamadım; konukseverliğin olmadığı bu sofralardan açlık çekerek ayrıldım. konuk ağırlama ve ikram buz gibi soğuktu. bu insanları dondurmak için buza gerek yoktu. bana şarabın yıllanmışlığından ve üzüm bağının seçkinliğinden söz ettiler; bense daha seçkin bir bağı, daha eski, daha eşsiz ve daha saf bir şarabı aklımdan geçirdim. onlarda yoktu ve satın alamazlardı.

biçim, ev ve arazi ve "eğlence"nin benim gözümde hiçbir anlamı yoktu. kralı ziyaret ettim ama o beni holde bekletti ve konukseverliği yetersiz bir adam gibi davrandı. yaşadığım yerin yakınında, bir ağaç kovuğunda yaşayan bir adam vardı. davranışları gerçekten de bir krala yakışırdı. aslında onu ziyaret etsem kuşkusuz daha iyi olurdu.

hiç kimse, elbisesinde yamaları var diye gözümde daha basit ya da aşağılık değildir. ancak şundan da eminim ki çoğu zaman ilgi gören sağlıklı bir bilinç değil, modaya uygun ya da en azından temiz ve yamasız giysilerdir.

eğer uygar adamın arayışları vahşi adamınkilerden daha değerli değilse, ömrünün büyük kısmını yalnızca temel gereksinimlerini ve huzurunu elde etmeye adıyorsa, neden onun barınağı vahşi adamınkinden daha iyi olmalı ki?

yalnızca tek bir yaşam biçimi var, insanların övgüyle söz ettiği ve başarılı gördüğü. niçin bütün öteki yaşam biçimlerini elimizle itip birini abartıyoruz ki?

günümüzde evlerimiz mobilyalarla tıka basa doldurulup kirletiliyor. iyi bir ev hanımı büyük kısmını süpürüp çöp çukuruna atardı ve sabah yapılması gereken işini tamamlamış olurdu.

kadife minder üstüne balık istifi dizilmektense, tek başıma balkabağının üstünde oturmayı isterim. gezinti treninin süslü püslü vagonunda yol boyunca sıtma havasını içime çekerek cennete gitmektense, yeryüzünde havadar bir öküz arabası sürmeyi yeğlerim.

ne zamana kadar sütunlu verandalarımızda oturup herhangi bir işin geçersiz kılabileceği boş ve köhnemiş erdemler için yaşayacağız? sanki bir insan güne çilekeş başlamalı ve patateslerini çapalaması için bir adam tutmalıymış ve öğleden sonra da önceden planlanmış dini ritüellerin alçak gönüllülüğünü ve iyi yüreklilikle yardım yapmayı sürdürmeliymiş gibi!

yaşamdaki çoğu lüks ve birçok sözde rahatlık yalnızca kaçınılmaz olmamakla kalmıyor, insanoğlunun yükselişine de gizli engeller oluşturuyor. lüks ve rahatlığa gelince, en bilgeler daima yoksullardan daha basit ve yalın bir şekilde yaşamıştır.

kadim filozoflar öyle bir sınıf oluşturuyordu ki, dış zenginlikler bakımından onlardan daha yoksulu, iç zenginlikler bakımındansa onlardan daha zengini yoktu.

filozof olmak ne zekice fikirlere sahip olmaktır yalnızca, ne de felsefe ekolü kurmaktır. filozofluk; aklı, aklın emrettiği gibi yaşayacak kadar sevmekte yatmaktadır. yalın, bağımsız, asil ve sorumluca yaşamaktır. yaşamın sorunlarını yalnızca kuramsal olarak değil, pratik olarak da çözmektir.

filozof, yaşamının dış biçimi bakımından da çağının ilerisindedir. çağdaşları gibi beslenmez, giyinmez, barınağı ve ısınması bakımından da onlara benzemez. bir insan nasıl filozof olabilir de yaşamsal ısısını öteki insanlardan daha iyi yöntemlerle korumaz?

insanın yaşamını bilinçli bir çabayla yüceltme konusundaki tartışmasız yeteneğinden daha umut verici bir durum yoktur.

"gerçek bilgi, bildiklerimizi bildiğimizi bilmek ve bilmediklerimizi bilmediğimizi bilmektir." (konfüçyüs)

bir insan, bir şeyleri kendi haline bırakmaya gücünün ve zamanının yettiği oranda zengindir. en küçük kuyunun bile değeri, içine baktığınızda yeryüzünün bir anakara değil, bir ada olduğunu size göstermesidir.

her günün, henüz kirletilip tüketilmemiş, daha erken, daha kutsal ve daha aydınlık bir zaman dilimi içerdiğine inanmayan insan, yaşamdan umudunu kesmiştir ve gittikçe alçalan ve kararan bir yol izlemektedir.

"başkaldırı özgürlüğü olmadan iyi, kötü diye bir şey olamaz." (j.j. rousseau)

üstünde yaşadığımız yerkürenin dışındaki katmanını tanıyoruz yalnızca. çoğu ne kazıp bakmıştır yüzeyin iki metre altına ne de sıçramıştır iki metre havaya. nerede olduğumuzu bilmiyoruz. üstelik zamanımızın neredeyse yarısını derin uykuda geçiriyoruz. ancak, kendimizi akıllı sanıyoruz ve görünüşte bir düzen kuruyoruz. gerçekten de derin düşünen ve hırslı ruhlara sahip insanlarız.

ardı arkası kesilmeyen bir yenilik akın ediyor dünyaya ama biz yine de inanılmaz bir bıkkınlığın bizi yönetmesine izin veriyoruz.

neşe ve keder gibi sözcükler var ancak biz sıradan ve ortalama olana inandığımız sürece, bunlar genizden çıkan sesle söylenen ilahinin nakaratları yalnızca. değiştirebileceğimiz tek şeyin giysilerimiz olduğuna inanıyoruz.

kral tching-thang'in banyo teknesinin üstünde şunların yazdığını söylerler: "kendini her gün tamamen yenile; yine yap ve yine yap ve sonsuza dek yinele."

gözlerimizi rahatsız ederek kapatmamıza neden olan ışık bizim için karanlığın kendisidir. yalnızca uyandığımız gün, gün doğar. daha doğacak çok gün var. güneş ise yalnızca bir sabah yıldızı..

chapman'in şarkısındaki gibi, insanların sahte toplumunda dünyevi yücelik adına bütün ilahi huzur uçup karışır havaya. sabah rüzgârı durmadan eser, yaradılış destanı kesintisizdir ama çok azdır duyabilen kişi.

* nerede ve ne için yaşadım

** son asur kralı asurbanipal'in (sardanapalus) mezar taşında yazılı olduğu rivayet edilen söz.

10.08.2015

okumalar okuması

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

g. k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

yazmakta başarı, minik, kırıldı kırılacak şeylere bağlıdır ve dehanın bütün engelleri aşabileceği doğru olsa da, sadece yetenek çoğu yazarın genelde mecbur kaldığından daha az kalabalık, daha az rahatsız edici zihinsel ortamlar gerektirir.

gay edebiyat fikri üç açıdan suçludur: önce, ya yazarlarının ya da karakterlerinin cinselliğine dayanan dar bir edebi kategori ima ettiği için; ikincisi, tanımını nasılsa edebi bir biçimde bulmuş dar bir cinsel kategori ima ettiği için; üçüncüsü, belirli bir cinsel grup için kısıtlı bir insan hakları dizisini savunan dar bir siyasi kategoriyi ima ettiği için.

"ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren." (lewis carroll)

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir; o zaman hiç yoktu ama o zamandan beri ona paralel olan biri olmuştur ve adeta onun dirilmiş benliğidir.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar.

her terör eylemi, kendi mazeretini protesto eder.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, en iyi ruh haliyle başarısız olmayı sürdürmektir.

voltaire: bütün olaylar muhtemelen dünyaların en iyisinde buluşur.

aldous huxley: birlikte yaşarız, birbirimizi etkiler ve birbirimize tepki gösteririz; ama daima ve her halükarda kendi başımızayız. din kurbanları arenaya el ele girer, tek başlarına çarmıha gerilirler. aşıklar kucaklaşarak yalıtılmış coşkularını tek bir kendini aşmışlıkta umutsuzca kaynaştırmaya çalışır, nafile. doğası gereği, cisim bulmuş her ruh yalnız halde ıstırap çekip zevk almaya mahkumdur.

gustave flaubert: aptallık, sonuçlandırma arzusundan ibarettir.

hiçbir çeviri masum değildir.

imkansız şeyler mükemmel olma eğilimi gösterir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulmuş değilim.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

charles baudelaire: insan beyni, muazzam ve doğal bir palimpsesten başka nedir ki?

10.05.2015

statü endişesi

alain de botton

statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

henry david thoreau: insan, vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

dünya azıcık iyiye gidiyorsa eğer, bunun nedeni, tarihte kendine bir yer edinememiş eylemlerdir. eğer her şey senin için ve benim için olabileceği kadar kötü bir hal almamışsa, bu, gizliden gizliye sadık hayatlar yaşamış ve şimdi hiç ziyaret edilmeyen mezarlarında yatan insanlar sayesindedir.

karl marx: her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir.

bir şeyi yüceltmeye son vermenin en hızlı yolu ona sahip olmaktır; tıpkı bir insanı yüceltmeyi engellemenin en hızlı yolunun onunla evlenmek olması gibi.

mizah, en güçlü eleştiri yollarından biridir; ukalalığa, zalimliğe, burnu büyüklüğe karşı bir silahtır; erdemden ve iyi duygulardan uzak kalındığında şikayet etmenin bir yoludur.

epiktetos: beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar.

hepimiz birtakım başarılar elde ederek ya da belli bazı şeylere sahip olarak sürekli bir tatmin hissine kavuşacağımız düşüncesini taşırız. hepimiz, mutluluğun dik ve yaman yokuşunu bir süre tırmandıktan sonra dümdüz ve uçsuz bucaksız bir platoyla karşılaşacağımızı zannederiz. o dik yokuşun sonunda sürekli bir tatmin bizi beklemektedir. oysa bize şu hiçbir zaman hatırlatılmaz: zirveye ulaştıktan çok kısa bir süre sonra yeniden inişe geçecek, kendimizi yine endişenin ve arzunun yere yakın topraklarında bulacağız.

la rochefoucauld: dünya, nitelikli olanı değil, çoğu kez nitelikli görüntüsü vereni ödüllendirir.

bütün o arzuladığımız hedefler, bize bir kere başarılı olduktan sonra durup dinlenebileceğimizi vaat ederler. ancak vaatlerini hiçbir zaman gerçekleştirmezler.

henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.

sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

chamfort: doğa bana "fakir olma" demedi, "zengin ol" da demedi; ama "özgür ol" diye yalvarıyor.

araçların en zarifi ve en donanımlısı bile bize güzel bir ilişkinin yaşattığı doyumu sağlayamaz; bir kavganın veya ayrılığın yaşattığı hüsrana deva olamaz.

thomas browne: zamanın bize sunduğu afyonun panzehiri yoktur. nesiller gelir geçer, bazı ağaçlar yaşamını sürdürür, en eski aileler bile üç tane meşenin ömrü kadar yaşayamazlar.

11.04.2015

yaratıcı yazının sırları

roland fishman

robert mckee: gergin ve deneyimsiz yazarlar kurallara uyar; isyankar, alaycı yazarlar kuralları yıkar; sanatçı, biçimde ustalaşır.

zig ziggler: başarı, büyük umutların günlük disiplinle birleşmesinden doğar.

mevlana: incilerin var olduğu gerçeği dalgıçları mutlu eder.

albert einstein: deha, sonsuz bir "zahmete katlanabilme" kapasitesidir.

david mamet: bilinçli zihin, apaçık olanı, klişeyi önerecektir; çünkü bu tür şeyler, daha önce başarılmış olanın güvenini sunar. yalnızca, kendini bilinçten azat edip göreve adamış zihin gerçek yaratıcılığa açıktır.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

northrop frye: hayal gücünün cüretlisi büyük sanat, çekingeni küçük sanat üretir.

henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.

victoria nelson: yaratmanın en hararetli yerinde hata bulan, ayrıntıcı, kılı kırk yaran eleştirel sesimiz kadar dikkat dağıtıcı bir şey yoktur.

frank rines: yapılacak tek şey eldeki malzemenin onda dokuzunu atmaktır.

erica jong: herkeste yetenek vardır. eşine az rastlanan, o yeteneği izleme ve çıktığı karanlık yere gitme cesaretidir.

john truby: yaşamını değiştirecek bir şey hakkında yaz. kendine verebileceğin en iyi armağan budur.

harlan elison: herkes yazar olabilir. zor olan, yazar kalabilmektir.

ernest hemingway: bir romanla yapılacak tek şey var: dosdoğru o kahrolası şeyin sonuna kadar gitmek.

victoria nelson: önemli olan, yalnızca aylaklık ettiğini hatırlamandır. yaptığın ciddi bir şey değil. hiçbir önemi yok. yalnızca bir oyun. başlangıçta, görev haline gelmeden önce, sanat bir çocuk oyunuydu.

10.04.2015

okuma günlüğü

alberto manguel

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.

chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.

andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.

doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."

jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.

ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.

nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.

"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez

robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.

mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.

chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.

31.03.2015

uzun lafın kısası

konfüçyüs: iyilikseverlik, bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır.

tagore: bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli.

andre maurois: bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.

cicero: adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.

bilge karasu: siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.

oscar wilde: hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.

ernest hemingway: başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur; asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir.

salah birsel: insanları en iyi nişanlar uyutur.

henry david thoreau: insan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

jeannette walls: eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.

alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği, sözü edilemeyen şeylerde yatar.

melih cevdet anday: benim içimde hiçbir inanç yok, hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptıysam hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.

8.03.2015

zen ve motosiklet bakım sanatı

robert m. pirsig

kimse, nereye gittiğini bilmeyen kişi kadar yükseklere çıkamaz.

yalnızca ilerdeki bir hedef için yaşamak sığ bir şeydir. yaşamı dağın tepesi değil, eğimleri ayakta tutar. her şeyin büyüdüğü yerdir burası.

biz hepimiz, başkalarının hayaletlerini kibirle aşağılarız; ama kendimizinkileri cahilce, barbarca üstün tutarız.

insanlar ya yalnızca bir tarzda ya da öteki tarzda düşünmeye ve bunu yaparken öteki tarza ait olan her şeyi yanlış anlamaya ya da küçümsemeye eğilimlidirler.

deli bir insana baktığınızda tüm gördüğünüz, onun deli olduğu hakkındaki kendi bilginizin bir yansımasıdır; yani bu onu hiç görmemektir. onu görmek için, onun gördüğü şeyi görmeniz gerekir.

bilimsel soruların ilk bakışta aptalca gibi görünmesinin nedeni budur: ilerde yapılacak aptalca hataları önlemek için sorulmuşlardır.

yolculuk etmek bazen, varmaktan daha iyidir.

insanların bilgi alanı bugün öylesine geniş ki, hepimiz birer uzman konumundayız; uzmanlık konuları arasındaki açıklık öylesine büyümüş ki bunlar arasında özgürce dolaşmak isteyen biri çevresindekilerle yakınlık kurmaktan neredeyse vazgeçmek zorunda. öğle yemeğinde ne konuşulacağı bile uzmanlık konusu.

mantık, özne ile nesne arasında bir ayrım olduğunu varsayar; bu nedenle mantık, asıl bilgelik değildir. özne ile nesne arasında ayrım olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmanın en iyi yolu, fiziksel etkinliği, zihinsel etkinliği ve duygusal etkinliği durdurmaktır. bunun için pek çok disiplin vardır. bunların en önemlisi sanskritçe "dhyana", çince söylenişiyle "chan" ve japonca söylenişi ile "zen"dir.

tümüyle güvendiğiniz bir şeye asla kendinizi adamazsınız. kimse yarın güneşin doğacağını fanatik bir biçimde haykırmaz. çünkü güneşin yarın doğacağını herkes bilir. insanlar, politik ya da dinsel inançlar ya da başka tür dogmalar ya da amaçlar için kendilerini fanatikçe adıyorsa bunun nedeni daima, bu dogmaların ya da amaçların kuşkulu olmasıdır.

düşünmek televizyon seyretmekten öylesine daha ilginçtir ki daha çok kişinin düşünmeyi tercih etmemesi utanç verici. herhalde ne duyduklarının önemli olmadığını düşünüyorlar; oysa her zaman önemlidir.

sonunda kendini yüceltmeyi amaç edinen her çaba felaketle sonlanmaya yazgılıdır. bir dağa, ne kadar büyük olduğunuzu kanıtlamak için tırmanıyorsanız, hemen hemen hiçbir zaman sağlayamazsınız bunu. tırmansanız bile içi boş bir zafer olur bu. zaferi sürdürmek için kendinizi tekrar tekrar başka yollarla kanıtlamak, sahte bir imajı tekrar tekrar oluşturmak; peşinizde bu imajın doğru olmadığı ve birinin bunu anlayacağı korkusuyla sonsuza dek bu imajı sağlamak zorundasınızdır. bu çıkar yol değildir.

bir şey, eğer dünya onsuz normal işlevini yapamıyorsa vardır.

yağlı boya bir tabloyu duvara asmamız, çıplak duvar da onun kadar güzel duruyorsa anlamsızdır. müziğin kaydından kaynaklanan gıcırtılar ya da seslendirme aygıtının uğultusu da kulağa aynı şekilde iyi geliyorsa senfoniler anlamsızdır.

"insan her şeyin ölçüsüdür."

gerçek nitelik anlayışı sisteme hizmet etmez; hatta onunla mücadele etmez; hatta ondan kaçmaz. gerçek nitelik anlayışı sistemi yakalar, evcilleştirir ve kişinin kendisinin kullanması için çalıştırır; kişiyi de kendi iç yazgısını gerçekleştirmesi için özgür bırakır.

john locke: bilimsel olsun ya da olmasın, hiçbir nesne niteliklerine dayanmaksızın anlaşılamaz.

eğer öznellik, önemsiz diye bir kenara atılırsa tüm bilim de onunla birlikte atılmış olur.

geçmiş, yalnızca anılarımızdadır; gelecek yalnızca planlarımızdadır. şimdi ise bizim tek gerçeğimizdir. o küçük zaman aralığı nedeniyle düşünsel olarak farkına vardığımız ağaç daima geçmiştedir ve bu nedenle daima gerçek dışıdır. gerçek daima, düşünselleştirme oluşmadan önceki görme anıdır. başka gerçek yoktur.

deliliğin gölgesinde yaşıyorsanız sizin gibi konuşan ve düşünen bir başka kişinin belirmesi mucize gibi bir şeydir. robinson crusoe'nun kumda başka birinin ayak izini bulması gibi.

niteliği gören ve çalışırken hisseden bir kişi, özen gösteren biridir. gördüğü ve yaptığı şeye özen gösteren kişi, niteliğin bazı özelliklerini taşıması gereken biridir.

nitelik, değer, dünyanın özne ve nesnelerini yaratır. olgular, değer onları yaratıncaya dek yokturlar. eğer değerleriniz katı ve değişmezse yeni olgular öğrenemezsiniz.

tanıdık yollardan gitmek bazen güzeldir.

"tamirci duyusu" denen, ne olduğunu bilenler için çok açık; ama bilmeyenlere anlatması çok zor bir şey vardır ve bu duyuya sahip olmayan birini motor üzerinde çalışırken görürseniz makineyle birlikte siz de acı çekersiniz.

henry david thoreau: bir şey yitirmeden asla bir şey kazanamazsın.

başkalarında en çok kınadığımız, kendimizdeki en büyük korkulardır.

köpekle kurt arasında, çobanın unutmaması gereken bir akrabalık vardır.

21.10.2014

okumak

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulabilmiş değilim.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

g.k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

31.07.2014

uzun lafın kısası

mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.

kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.

cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.

henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.

paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.

tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

31.05.2014

uzun lafın kısası

cicero: ünü hor görmek üstüne kitap yazanlar, baş sayfaya kendi adlarını koyarlar.

andrew fletcher: eğer bir insan tüm baladları yazma imkanına sahipse, bir ülkenin kanunlarını kim yaparmış, ona vız gelir.

ernesto sabato: sonunda ona benzemeden yıllarca güçlü bir düşmanla dövüşemezsiniz.

alain touraine: egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

john fowles: bağışlanmayacak kadar günahkar hiç kimse yoktur.

kürşat başar: insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

mesa selimovic: insan yaşamına günahtan çok, günah işlememek için alınan önlemler zarar getirmiştir.

apostolos doxiadis: dünya üzerindeki hiçbir şey gerçekten yeni değildir. insan ruhunun soylu dramları da öyle.

saltıkov-schedrin: eğer ahmakların elinde yetki olsa tüm akıllıları yeryüzünden silip süpürürler.

thomas bernhard: yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

henry david thoreau: çoğu insan hayatını sessiz bir umutsuzluk içinde sürdürüyor.

boris pasternak: yaşamı boyunca hiç yanlış yapmamış, doğrudan ayrılmamış insanlardan hiç hoşlanmam. erdemli kişiler, yaşamın güzelliğindeki gizi anlayamazlar.

19.05.2014

din

robert burns: tüm dinler kocakarı masalıdır.

shakespeare: dinde her zaman ortaya çıkan yanlış görüşleri, saçmalıkları düşünün. bunların içinde bir tane var mı ki, bilgicin biri çıkıp da kutsal kitapların birinde ona dayanak bulmasın, allı pullu sözlerle akla yakın göstermesin?

nietzsche: tanrı'nın tek mazereti, var olmamasıdır.

vanessa baird: neredeyse tüm dinlerin kişinin inancı için savaşmasını destekleyen ve şehit düşenlere doğaüstü ödüller verileceğini öne süren gelenekleri vardır. bunu yapabilmek için inanmanız gerekir. böylelikle din sadece şiddeti haklı çıkarmakla kalmıyor; intihar bombacısının tanrısı da tıpkı george w. bush'unki gibi ona harekete geçmesi için emir veriyor. 

henry david thoreau: bilimin dini içeriği, dinin bilimsel içeriğinden fazladır.

francis bacon: doğal felsefe [bilim] her çağda zorlu düşmanlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. bunlar, batıl inançlar ve ölçüsüz dini fanatizmdir.

david bloomberg: bilimsel bir rasyonaliste göre, cüce cinlere, uzaylı kaçırmalarına, duyu ötesi algıya, reenkarnasyona ya da tanrı'ya inanmak arasında bir fark yoktur. hiçbiri nesnel kanıtlara dayanmamaktadır. bunlardan son ikisini diğerlerinden ayırmak ve din olarak adlandırmak -böylelikle onları eleştirel bir incelemeden muaf tutmak- entelektüel açıdan sahtekarcadır. en yaygın ve kutsallık adı verilerek koruma altına alınan batıl inançlar, en fazla karşı çıkılması gerekenlerdir. çünkü en büyük etki alanına onlar sahiptir ve en büyük zararı da onlar verir.

29.04.2014

uzun lafın kısası

boris vian: her bekleyişte kederli müzik parçalarının kekremsi tadı vardır.

alain: bu dünyada hiç kimse kendisinden daha korkunç bir düşman bulamaz.

anne frank: bir insanı onunla iyice bir kapışmadan tanımaya, ne mal olduğunu anlamaya imkan yok. o zaman iç yüzlerini ortaya koyuyorlar.

will self: dünyada, yaşamları ucuz romanlardaki karakterlerin yaşamlarına benzeyen insanlar vardır.

clarissa p. estes: eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

euripides: bir çocuk doğurmaktansa üç kez savaşa gitmeyi yeğlerim.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

patrick white: alçak gönüllülüğün ömrü kısadır; her defa yeniden sancılar içinde doğması gerekir.

william randolph hearst: kötü kurumlardan ve kötü siyasetlerden ancak cinayetle kurtulunabiliyorsa cinayet işlenmelidir.

theodor adorno: her vecd, gerçekleşerek kendi kavramına karşı günah işlemektense, nihai olarak feragat yolunu seçer.

la bruyere: büyük bir servet sahibi olmadan sevmek acıklı bir şeydir.

samuel beckett: başlamaktır zor olan. her noktadan yola çıkılabilir. ama karar vermek gerekir. insan ararken bir şeyler işitir. bu da bulmayı engeller. düşünmeyi engeller. yine de düşünür insan.

31.03.2014

uzun lafın kısası

theodor adorno: bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görüntüsüdür.

borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.

clarence darrow: cehalet ve fanatizm her zaman iş başındadır ve beslenmeye ihtiyaç duyarlar.

alain: başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak, herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.

henry david thoreau: en iyi hükümet, en az yöneten hükümettir.

walker percy: evlilik talebi aşkı küçük düşüren bir şeydir. aşkın keyifli bir karşılaşma olması gerekir.

ernesto sabato: televizyon, yoksulların afyonudur.

jean-paul sartre: insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir.

kürşat başar: bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

pascal: bütün yıkımların nedeni odamızda kalmayı bilmememizdir.

michel bourse: her toplum alışveriş üzerinde temellenmiştir, toplumsal bağın olumlanmasını ve sürmesini tek sağlayan budur.

saltıkov-schedrin: hiçbir acı, karanlıklar içindeki birinin, bu karanlığı yırtıp ışığa kavuşmak için yaptığı bilinçsiz, telaşlı ve güçsüz çabalarından doğan acıdan daha büyük olamaz.