aldous huxley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aldous huxley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.06.2022

huzur

ahmet hamdi tanpınar

hayatın gafiliydi.

ben sefil, maddi, ayyaş, vazifesinden kaçan bir adamım. benim ömrüm biçare bir israftır.

bizim memlekette aranan kaybolur. şark oturup beklemenin yeridir. biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.

albert sorel: dünya gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur.

her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.

her ninnide milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır.

suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.

insanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da olur.

bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç âlemine doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır.

hayat tanzim edilmeye daima muhtaçtır.

dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır.

insanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. bilhassa korku vardır. insanoğlu korkan mahluktur. hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?

bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir.

ne olursa olsun kendime mağlup olmayacağım.

uzviyet dediğimiz cihazın ruhla el ele yaptığı o ahenkli miraç ki, hangi göklere çıktığını bilmeden yükseldiğimizi duyarız.

kendi vatanımızda belki hayat şartlarının ve görgüsüzlüğün, öpüşmenin zevkine bile yabancı bıraktığı insanlar vardır.

düşünce ile hayatı ayırmak lazımdır. o, evin herkese açık olmayan tarafıdır. oraya ne aşk ne de hayatın diğer unsurları girer.

vücudun düşüncemin evidir.

bir hikâyenin behemehal bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi, behemehal kahramanların kesif şekilde, döşenmiş bir rayda yürüyen bir lokomotif gibi yürümesi lazım mı?

belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması yeter.

aşk, hayatın içimizde gülümseyen yüzü.

hayat mucize ile doludur. hayatın sırrı, gene kendisindedir.

vücutlarımız, birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir.

baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.

bir çocuk fantezisi için insan saadetini tehlikeye atmamalıdır.

hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir.

zeki bir adam, kötü bir vaziyetten kurtulmasını bilir.

ateş gibi, fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. insanda insanı öldürür. insanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. çalışmaya imkan verecek bir refah!

hayat, etrafında döneceği değerleri bulur. düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür. cemiyette bazı boş ferdi gayelerin yerine mesuliyet duygusu başlar.

acaba, hep alışkanlık mı? hep yanımızdakileri mi seviyoruz?

niçin ruhi hayatımızın büyük bir kısmını bu hasret yapar? bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? maddenin sükununun peşinde miyiz? yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlumu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? yoksa zalim zaman nizamından mı şikayet ediyoruz?

herhalde musiki yaptığını bir anda bozan, hal dediğimiz o zaman platformunu, asgari bir gözle dokunup geçme ama indiren nizamıyla bizde bu hasreti en çok konuşturan sanattır ve ney bunun en belagatli aletidir.

derin şekilde hatırladığımız her eserin altında, onunla temas ettiğimiz anın hususiyetleri, bir bakıma bu anın, musikiyi az çok hayatımıza nakletmekten ibaret olan macerası vardır.

şiir, bütün bir hayat, kuru bir yaprak yığını gibi yakıldığı zaman seyredilen parıltıya benzer.

hayatımızı geriye dönemeyecek bir uca taşımazsak, şiirin peteğini nasıl doldururuz?

aldous huxley, "allah var ve görünüyor; fakat sadece kemanlar çalarken." diyor.

vakti olmayanlar acele ederler. herkes kendi zamanının şuuruyla doğar.

en iyi arzulardan bile bir yığın manasız üzüntü doğar. üzüntüler, küçük üzüntüler.

ıstırap günlük ekmeğimizdir. ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır.

bir çırpıda insanlığın talihini değiştirebilir misin? sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkansızlıklar, ruh didişmeleri kalır. o halde ıstırap karşısında kaçmak kaleyi içinden yıkmaktır. ölüme kaçmak ise büsbütün korkunçtur. o sadece mesuliyetsiz hayvanlığa sığınmaktır.

insan talihinin mahpusudur. ve bu talihinin karşısında imandan ve bilhassa ıstıraba katlanmaktan başka silahı yoktur.

sokrates, akıllı âşık ihtiraslı âşıktan iyidir diyor. akıl, insanın ayırıcı vasfıdır.

hakikatte bir şafak diye baktığın şey bir yangındır.

hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez.

belki insanoğlunda tek kalan hayvani insiyak, küçük kızların, adeta hoşa gitmek için yaşıyor gibi görünmeleridir.

bir insanda fazla gecikilmez. birçok şeyler gibi insanlar da kuyuya benzer. içlerinde boğulabiliriz.

haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğünü doğuruyor.

ah bu eşyanın bizden ayrılmaya fırsat bekler gibi halleri..

ne hayat ne eşya bütün değildir. bütünlük insan kafasının vehmidir.

biz bir taraftan bir medeniyet ve kültür buhranı içindeyiz, diğer taraftan bir iktisadi reforma ihtiyacımız var. iş hayatına açılmamız lazım. bunların birini öbürüne tercih edecek vaziyette değiliz. buna hakkımız da yok. insan birdir. çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur. iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur. o halde iş, kendi medeniyetini ve kültürünü de yapar; insanını yetiştirir demektir. bize sadece maddi hayatımızı tanzim etmek kalıyor.

15.12.2020

ada

aldous huxley

bizler birlikte yaşarız, birbirimizi etkiler ve tepki gösteririz; ama daima ve her halükarda kendi başımızayızdır. din kurbanları arenaya el ele girerler, tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış âşıklar kucaklaşarak yalıtılmış coşkularını tek bir kendini aşmışlıkta umutsuzca kaynaştırmaya çalışırlar; ama nafile. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir, sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.

21.11.2020

şizofreni

aldous huxley

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer. bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz, yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

19.10.2020

döküntü

aldous huxley

teknik ilerlemeler ilkelliğe yol açtı. tekniğin yardımıyla yeniden üretilebilirlik ve rotatif, yazıların ve resimlerin sınırsız sayıda çoğaltılabilmesini olanaklı kıldı. genel okul eğitimi ve görece olarak yüksek aylıklar, okuyabilen, dolayısıyla da okuma ve resim malzemesi sağlayabilen çok büyük bir izlerçevre yarattı. bunları sağlayabilmek için önemli bir endüstri oluştu ve yerleşti. gelgelelim sanatsal yetenek çok ender rastlanan bir şeydir. bunun sonucu olarak, her zaman ve her yerde sanatsal üretimin ağırlıklı bölümü düşük değer taşımıştır. oysa bugün sanatsal üretimin bütününde döküntü diye adlandırılabilecek olanların yüzde oranı, bugün her zaman olduğundan daha büyüktür. gerek mutlak, gerekse görece olarak, bütün sanatlarda değer taşımayanların üretimi, eskiye oranla daha çoktur. insanlar, şimdiki gibi, orantısız büyüklükte okuma, resim ve dinleme malzemesi tüketimini sürdürdükçe, bu durum değişmeden kalacaktır.

9.05.2020

krishnamurti

"krishnamurti'yi dinlemek buddha'yı dinlemeye benziyor: öylesine güçlü, öylesine insanın içine işliyor ki!" (aldous huxley)

13 yaşındayken "dünya öğretmeni" seçilen krishnamurti, hayatını dünyayı dolaşarak, insanlarla, yaşama ve dünyaya dair konuşarak geçirdi. kendisine mesihlik yakıştırılmış olmasına rağmen bunu hiçbir zaman kabul etmedi. onun için, karşılaştığı herkes başlı başına bir bireydi. bu nedenle öğretmekten çok paylaşmayı ilke edindi. yine de dünya üzerindeki milyonlarca kişi ondan çok şey öğrendi.

"krishnamurti' nin dili yalın, ufuk açıcı ve ilham verici. gündelik hayatı engelli bir yarış veya bir fare kapanı olmaktan çıkarıp neşeli bir uğraşa dönüştürüyor." (henry miller)

"yoksulluk toplumun suçudur, açgözlü ve kurnaz insanların diğerlerini sömürüp yükseldikleri bir toplumun kabahatidir yoksulluk. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir. dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler de olmaya devam edecektir."

10.08.2015

okumalar okuması

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

g. k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

yazmakta başarı, minik, kırıldı kırılacak şeylere bağlıdır ve dehanın bütün engelleri aşabileceği doğru olsa da, sadece yetenek çoğu yazarın genelde mecbur kaldığından daha az kalabalık, daha az rahatsız edici zihinsel ortamlar gerektirir.

gay edebiyat fikri üç açıdan suçludur: önce, ya yazarlarının ya da karakterlerinin cinselliğine dayanan dar bir edebi kategori ima ettiği için; ikincisi, tanımını nasılsa edebi bir biçimde bulmuş dar bir cinsel kategori ima ettiği için; üçüncüsü, belirli bir cinsel grup için kısıtlı bir insan hakları dizisini savunan dar bir siyasi kategoriyi ima ettiği için.

"ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren." (lewis carroll)

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir; o zaman hiç yoktu ama o zamandan beri ona paralel olan biri olmuştur ve adeta onun dirilmiş benliğidir.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar.

her terör eylemi, kendi mazeretini protesto eder.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, en iyi ruh haliyle başarısız olmayı sürdürmektir.

voltaire: bütün olaylar muhtemelen dünyaların en iyisinde buluşur.

aldous huxley: birlikte yaşarız, birbirimizi etkiler ve birbirimize tepki gösteririz; ama daima ve her halükarda kendi başımızayız. din kurbanları arenaya el ele girer, tek başlarına çarmıha gerilirler. aşıklar kucaklaşarak yalıtılmış coşkularını tek bir kendini aşmışlıkta umutsuzca kaynaştırmaya çalışır, nafile. doğası gereği, cisim bulmuş her ruh yalnız halde ıstırap çekip zevk almaya mahkumdur.

gustave flaubert: aptallık, sonuçlandırma arzusundan ibarettir.

hiçbir çeviri masum değildir.

imkansız şeyler mükemmel olma eğilimi gösterir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulmuş değilim.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

charles baudelaire: insan beyni, muazzam ve doğal bir palimpsesten başka nedir ki?

5.08.2015

din

albert einstein: eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirileceklerini umut ettikleri için iyi kalplilerse, o halde gerçekten çok acınacak haldeyiz.

victor hugo: din insan zekasının evren üzerine düşen gölgesinden başka bir şey değildir.

hipokrat: insanlar onu anlamadıkları için epilepsinin kutsal bir hastalık olduğunu düşünürler. bir gün onun neden kaynaklandığını anlayacak ve onu kutsal kabul etmeye son vereceğiz. bu, evrendeki her şey için geçerlidir.

jonathan swift: hiç sorgulamadığı şeylerden dolayı insanları sorgulamak faydasız bir girişimdir.

bertrand russell: insan yaşamının ihtişamı, eminim ki, kutsal parlaklık tarafından büyülenmeyenlere göre, daha büyüktür.

aldous huxley: belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir.

aristoteles: bir tiran, dine karşı herkeste görünmeyen bir bağlılık sergilemelidir. tebaası, tanrı korkusuna sahip ve dindar biri olduğunu sandıkları bir yöneticinin yasalara uygun olmayan biçimde davranacağından daha az endişe duyar ve onun aleyhine bir tavır aldıkları nadiren görülür.

slavoj zizek: bir iyilik yaptığımda, bunu tanrı'nın beğenisini kazanmak için yapmam; böyle davranmamın sebebi, bu yaptığımı yapmasaydım aynada kendime bakamayacak olmamdır. ahlaki bir eylem, doğası gereği kendi kendinin ödülüdür.

20.03.2014

pasajlar

walter benjamin

mal denilen fetişe hangi dinsel tören kurallarıyla tapılacağını moda saptar. moda, organik dünyayla çatışkı içerisindedir. canlı beden ile anorganik dünya arasında bir tür pezevenklik yapar. cesetlerin hakkını canlılarda gözetir. anorganik dünyanın cinsel çekiciliğinin boyunduruğundaki fetişizm, modanın can damarıdır. mal kültü, bu can damarını kendi hizmetine alır.

kitleler, kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden kendini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

"insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri" der lotze, "bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksulluğudur."

"her fabrikatör fabrikasında, kölelerinin arasındaki bir çiftlik sahibi gibi yaşamaktadır."

senancour: insanoğluna bir başkent, mutlaka gerekli değildir.

charles baudelaire: uygar dünyanın günlük şoklarıyla ve çekişmeleriyle karşılaştırıldığında, ormanın ve bozkırların tehlikelerinin lafı mı olur? insan, kurbanını ister bulvarda yakalasın, ister balta girmemiş ormanlarda avlasın, burada da, orada da yırtıcı hayvanların en yırtıcısı olarak kalmaz mı?

baudelaire alacaklılarından kaçarken, café'lere veya okuma mekanlarına sığınıyordu. kimi zaman iki evde birden oturduğu da oluyordu; ama kira ödeme günü geldiğinde, bir üçüncü evde, arkadaşlarının yanında kalıyordu. böylece, kentte dolaşıp duruyordu. yattığı her yatak, onun için bir "serüven yatağı" oluyordu. crépet, 1842 ile 1858 arasında paris'te, baudelaire'e ait 14 adres sayar.

mutludur fahişelere aşık olan
doyuma ermiş ve özgürdür
bana gelince, kırılmış kollarım bütünüyle
yukarıdan geçen bulutlara sarılmaktan (charles baudelaire)

victor hugo: sürgün, yalnız başına  durduğu o büyük, yazgıyla dolu ülkelere nasıl bakıyorsa, halkların geçmişlerine de öyle bakar. kendini ve yazgısını olayların içine yerleştirir; o olaylar gözünde canlanır ve doğa güçlerinin, denizin, aşınmış kayaların, gökyüzünde süzülüp giden bulutların ve doğayla ilişki kurmuş, yalnız, dingin bir yaşamın içerdiği başkaca yüceliklerin varlığıyla kaynaşır.

viraneye dönmüş evlerin panjurlarının ardında
gizli zevklerin saklandığı eski varoşlar boyunca
acımasız güneş indirdiğinde peş peşe darbelerini
kente ve kırlara, çatılara ve buğdaylara
yürürüm düşlerimde tek başıma kılıç oynatarak
ve kokusunu alarak her köşede yeni bir uyağın
kaldırım taşlarına takılır gibi tökezleyerek sözcüklerde
kimi zaman da çarparak nicedir düşlediğim dizelere (charles baudelaire)

karl marx: emek, bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.

kişiliğinin çevreyi tedirgin eden yanlarını bir maniyere dönüştüren baudelaire, insanlardan uzaklaşması ölçüsünde güç erişilebilir olduğundan, yalnızlıkların en derinini yaşadı.

kim bilir, belki de düşlediğim yeni çiçekler
bir kıyı gibi yıkanmış bu topraklarda bulur
onlara güç kazandıracak gizemli besinlerini (charles baudelaire)

14.10.2013

cennet ve cehennem

aldous huxley

bazı insanlar hiçbir zaman bilinçli olarak kendi karşıtlarını keşfetmezler. diğerleri ara sıra bir ziyaret yapmayı başarırlar. ama bazıları için -ki bunlar çok azdır- istedikleri zaman gidip keşif yapmak hiç de zor değildir.

deneysel psikologların bulgularına göre, eğer bir insanı ışık, ses ve koku bulunmayan "sınırlı bir çevreye" koyarsanız ya da onu, neredeyse algılanamaz tek bir şeye dokunabileceği ılık bir banyonun içine sokarsanız, kısa süre sonra "bir şeyler görmeye", "bir şeyler duymaya" ve tuhaf bedensel uyarımlar algılamaya başlayacaktır.

rüyaların çoğu renksizdir ya da sadece kısmen renklidir veya renkleri soluktur. diğer yandan meskalin ya da hipnoz etkisi altında görülen hayaller her zaman yoğun; hatta denebilir ki, doğaüstü parlaklıkta renklere sahiptir.

çoğu rüya, rüya görenin gizli arzuları ve içgüdüsel yönelimleriyle ilgilidir ya da bu arzu ve yönelimlerin, kaygılı bir vicdan tarafından ya da çevredekiler ne der korkusuyla engellendikleri durumlarda ortaya çıkan çatışmalarla ilgilidir.

cennet her zaman mücevherlerle doludur. bu niye böyledir? bütün insan faaliyetlerini sosyal ve ekonomik ilişkiler sistemi çerçevesinde düşünenler buna şu tür bir yanıt verirler: mücevherler yeryüzünde çok az bulunan şeylerdir. çok az insan bunlara sahiptir. bu gerçekleri telafi edebilmek için yoksulluk altında ezilen çoğunluğun sözcüleri hayali cennetlerini değerli taşlarla doldurmuşlardır. bu "cennette telafi" tezinin hiç kuşkusuz bazı gerçek unsurlarını içerir; ama değerli taşların genelde niçin değerli kabul edildiklerini açıklamaz.

insanoğlu renkli çakıl taşlarını bulmak, çıkarmak ve yontmak için muazzam zaman, enerji ve para harcamıştır. peki niçin? yararcı yaklaşım, böylesine tuhaf bir davranış için hiçbir açıklama sunamaz. ama görsel deneyim gerçeklerini hesaba kattığımızda her şey açıklığa kavuşur. görsel deneyimde insanlar, ezekiel'in "ateşli taşlar" dediği, weir mitchell'in de "şeffaf meyveler" olarak tanımladığı bir bolluk algılarlar. bu şeylerin kendilerine has ışıkları vardır, doğaüstü bir renk parlaklığı sergiler ve doğaüstü bir anlama sahiptirler. bu görsel ışık kaynaklarına en çok benzeyen maddi nesneler değerli taşlardır. böyle bir taşı ele geçirmek, öteki dünyada var olduğu gerçeğiyle değerliliği garantilenmiş bir şeyi ele geçirmek demektir. insanoğlu bu yüzden değerli taşlara tedavi edici ve büyüsel güçler atfeder. 

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

"yatak yoksulun operasıdır." (italyan atasözü)

pascal: kalbin kendi nedenleri vardır.

sinir sistemi, gövdenin diğer dokularına göre daha duyarlıdır; bu nedenle vitamin eksiklikleri genellikle, en azından gözle görülür bir şekilde deri, kemikler, mukoza, kaslar ve iç organları etkilemeden önce zihinsel yapıyı etkilemektedir. yetersiz beslenmenin ilk sonucu, biyolojik hayatta kalma aracı olan beynin performansının azalmasıdır. yetersiz beslenen insan kaygı, depresyon, melankoli ve korku duygularına daha yatkındır. aynı zamanda hayaller görmeye de yatkındır; çünkü beyin indirgeme filtresinin etkinliği azaltılınca büyük bilinçteki birçok yararsız malzeme bilince akmaktadır.

münzevi düşünürler için her yıl birkaç "büyük perhiz" vardı. bu dönemler arasında bile beslenmeleri son derece yetersizdi. işte birçok manevi yazarca tanımlanmış olan vicdan ve depresyon ıstıraplarının nedeni; işte umutsuzluk ve kendine eziyete varan ürkütücü eğilimlerinin ve intihar girişimlerinin nedeni.. ama aynı zamanda işte o telepatik "ruh algıları", peygamberce içgörüleri, cennete ait hayal ve terimler biçiminde görünen "bedava keremlerin" nedeni. işte, son olarak, her şeydeki bir'e dair "telkinli tefekkürlerinin", "karanlık bilgilerinin" nedeni.

geçmiş sabit ve değiştirilemez bir şey değildir. her gelen kuşak geçmişin gerçeklerini yeniden keşfeder,  değerlerini yeniden saptar, anlamları da mevcut zevkler ve uğraşlar bağlamında yeniden tanımlar. aynı belgelerden, anıtlardan ve sanat eserlerinden her çağ kendi ortaçağını, kendi özel çin'ini, özgün yunan'ını keşfeder.

bir sanatçının eseriyle kişiliği arasında asla birebir bir ilişki yoktur.

birçok şizofren zamanlarının çoğunu, ne yeryüzünde ne gökyüzünde ne de cehennemde geçirirler; bilakis hayaletlerin ve gerçekdışılıkların gri, gölgeli dünyasındadırlar hep.

14.01.2012

algı kapıları

aldous huxley

"eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: sonsuz." (william blake)

bizler birlikte yaşıyoruz, birbirimizi etkiliyor ve tepki gösteriyoruz; ama her zaman ve her koşulda kendi başımızayız. şehitler savaş alanına el ele girerler; tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar; ama boşunadır. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir; sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.

her birey, doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcısı; dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir. yani dinsel söylemde "bu dünya" denilen şey, dil tarafından ifade edilen ve böylelikle sersemleştirilen indirgenmiş bilinç dünyasıdır.

ifade güçleri ne kadar yüksek olursa olsun semboller asla temsil ettikleri şey olmazlar.

kendi ahlaki değerleri olmayan bir tefekkür biçimi yoktur, en mistik olanlar dahil. ahlaki kategorilerin en azından yarısı olumsuzdur ve kötülükten uzak durmayı emreder.

pascal'ın dediğine göre, eğer insanlar sessizce odalarında oturmayı öğrenselerdi, toplam kötülüğün büyük bir kısmı yok olurdu.

dinsel kayıtlar ve şiir sanatının günümüze ulaşan anıtlarından da açıkça görülüyor ki, çoğu zaman ve çoğu yerde insanoğlu içgörüye nesnel varlıklardan daha fazla önem atfetmiştir; gözleri kapalıyken gördüklerinin ruhsal açıdan gözleri açıkken gördüklerinden çok daha önemli olduğunu hissetmiştir. neden? aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. dış dünya, hayatımızın her sabahı uyandığımız, istesek de istemesek de hayatımızı kurmaya çalıştığımız yerdir. iç dünyada ne çalışma ne de tekdüzelik vardır. oraya sadece rüyalarda ve derin düşüncelerde gideriz ve orası öyle tuhaftır ki, birbirini takip eden iki olayda asla aynı dünyayı bulamayız. o zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur.

insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.

alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman varolan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz varolmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.

birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.

alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

goethe: çok ama çok fazla konuşuyoruz. daha az konuşup daha çok çizmeliyiz. kişisel olarak konuşmayı tamamen reddetmeyi ve tıpkı organik doğanın yaptığı gibi söyleyeceğim her şeyi çizimlerle ifade etmeyi isterdim. şu incir ağacı, şu küçük yılan, pencere pervazımdaki sessizce geleceğini bekleyen koza, bunların hepsi önemli işaretlerdir. bunların anlamlarını doğru olarak çözmeyi başarabilen bir insan kısa süre sonra yazılı veya sözlü kelamdan tamamen vazgeçebilecek duruma gelecektir. üzerine düşündükçe, konuşmada öylesine boş, bayağı ve hatta züppece bir şey buluyorum; sanki insan doğanın ciddiyeti ve suskunluğu karşısında, yalnız bir kayanın karşısında veya yaşlı tepelerin ıssızlığı içinde hissettiği türden bir dehşet yaşamaktadır.

ister beşeri bilimler ya da doğa bilimleri açısından olsun, ister genel ya da uzmanlık alanı açısından olsun, bütün eğitim sistemimiz sözün hakimiyetindedir ve bu nedenle de kendinden bekleneni gerçekleştirmekte yetersiz kalır. çocukları tümüyle gelişmiş yetişkinler haline getirmek yerine, doğanın bütün deneyimlerin temeli olduğu bilincine varamayan doğa bilimi öğrencileri yetiştirir; kendilerinin veya başkalarının insanlığı hakkında hiçbir şey bilmeyen insan bilimleri öğrencileriyle dünyayı adeta cezalandırır.

3.03.2011

yapay cennetler

aldous huxley

insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.

alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman var olan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz var olmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.

birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.

alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.

9.10.2010

a single man

tom ford

uyanmak "şu an neredeyim" sorusuyla başlıyor. sabahları uyanmayı seven biri olmadım hiç. jim gibi yataktan fırlayıp yeni günü tebessümle selamlayan biri de olmadım. sabahları o kadar mutlu olurdu ki, bazen yumruk atasım gelirdi yüzüne. sadece aptalların güne tebessümle başladığını, yalnızca aptalların o basit gerçeklikten kaçtıklarını söylerdim her zaman. bugünün sadece şu andan ibaret olmadığı gerçeğinden. kötü anıları hatırlattığından. dünden sonra gelen bir gün olduğundan. geçen seneden sonra gelen bir yıl olduğundan ve er ya da geç bitecek olmasından. bana güler ve yanağıma bir öpücük kondururdu. george olabilmek, sabahları epey vaktimi alıyor. george'tan beklenilenlere ve nasıl davranması gerektiğine uymak için zaman harcıyorum. üstümü giyinip biraz sert ama mükemmel george'un son cilasını da attığım zaman hangi rolü oynamam gerektiğinin tamamen farkındayım demektir. aynadan kendime baktığım zaman çıkmazda olan birinin yüz ifadesini göremiyorum pek. allahın belası günü geçir gitsin. biraz melodramatik galiba. öte yandan kalbim kırık. sanki tükeniyorum, boğuluyorum, nefes alamıyorum gibi geliyor.

etrafına bir baksana, grant. bu öğrencilerden çoğunun tek derdi; konuşmaya başladıkları anda reklam müzikleri söyleyip ortalığı yıkmaktan başka bir işe yaramayan kola ve televizyon bağımlısı çocuklar yetiştirip bir şirkette işe girebilmek. sanki dersi yabancı bir dilde anlatıyormuşum gibi, öküzün trene baktığı gibi bakıyorlar bana.

duygusallığa yer olmayacak bir dünya olacaksa, zaten öyle bir dünyada yaşamak istemem.

bazen kötü şeylerin bile kendine has bir güzelliği oluyor.

annem sevgililerin otobüs gibi olduğunu söyler. bir diğeri gelirken biraz beklemen gerekir.

en mutlusu hep en aptal olan yaratıklardır.

bir çocuğu büyütür, seversin; sonra yeterince olgunlaştıklarında seni terk ederler.

geri dönmek mağlubiyet sayılır.

naziler yahudilerden nefret etmekte haksızdı elbette; ama yahudilere olan nefretleri sebepsiz değildi. mesele bu sebebinin gerçek olmayışıydı. muhayyel bir sebepti bu. asıl sebep korkuydu. bir azınlık ancak çoğunluğa tehlike arz ederse dikkat çeker. gerçek ya da muhayyel bir tehdit. korku da o zaman başlar işte. azınlık bir şekilde kendini gizlemeyi başarırsa korku daha da büyür. azınlıklara zulmedilmesinin sebebi bu korkudur işte. yani her zaman bir sebep vardır. sebep korkudur. gerçek düşmanımız korkudur. korku yaşadığımız dünyayı ele geçiriyor. korku, toplumumuzda manipülasyon aracı olarak kullanılıyor. politikacılar bununla siyaset yapıyor. madison avenue ihtiyacımız olmayan şeyleri bu şekilde aldırıyor. bir düşünün. saldırıya uğrayacağımızdan korkmak. her köşe başında pusuya yatmış komünistlerin olmasından korkmak. yaşam tarzımızı benimsemeyen küçük bir karayip ülkesinin (küba) tehlike arz ettiğinden korkmak. siyahi toplumun, dünyayı ele geçireceğinden korkmak. elvis presley'nin kalçalarından korkmak. belki de bu gerçek bir korkudur. nefesimiz kokuyor diye arkadaşlarımızı kaybedeceğimizden korkmak. yaşlanıp yapayalnız kalacağımızdan korkmak. bir işe yaramamaktan ve dediklerimizi kimsenin önemsememesinden korkmak.

geçmiş önemli değil, şu an da geçmek bilmiyor.

bir insan şimdiki zamandan tat almıyorsa, geleceğin daha iyi olacağının kesin olduğunu düşünmemeli.

yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. hayattayken de tamamen kendi bedenlerimize hapsolmuş şekildeyiz. dış dünyayı ancak kendi çarpık algılarımızla tecrübe edebiliyoruz.

aslında yaşamı katlanılır kılan tek şey, bir insanla gerçekten bağlantı kurabildiğin o birkaç ufak an oluyor.

herkes yaşlandığımız zaman, her şeyi tecrübe edeceğimizi söyleyip duruyor. sanki çok muhteşem bir şeymiş gibi. aksine, berbat bir şey. gün geçtikçe daha da saçmalamama sebep oldu bence.

aldous huxley: tecrübe, insanın başına gelen şey değildir. başına geldiği zaman onunla ne yaptığıdır.

ömrümde birkaç kez, her şeyin net olduğu anları yakalayabildim. sükunetin bir anlığına gürültüyü bastırdığı, benimse zihnimle değil de hislerimle algılayabildiğim anlar. her şeyin öylesine mükemmel, dünyanın yeni vücut bulmuşçasına körpe olduğu. bu anların uzun sürmesini sağlayamadım hiç. o anlara sarılırım; fakat her şey gibi onlar da yitip giderler. can bulduğum anlar işte bunlardı. beni şimdiki zamana sürükleyip her şeyin tam da olması gerektiği gibi olduğunu fark etmemi sağlarlar.

23.12.2008

cesur yeni dünya

aldous huxley

tarihi gerçeklerin çoğu can sıkıcıdır.

dünya babalarla doluydu -o yüzden de mutsuzlukla doluydu; dünya annelerle doluydu -yani sadizmden namusa kadar uzanan bin bir türlü sapıklıkla doluydu; erkek ve kız kardeşlerle, amcalarla ve halalarla doluydu -yani delilik ve intiharla doluydu.

hep düşünüyorum da insan, annesiz olmakla bir şeyleri kaçırmış olabilir.

baskılanan dürtü taşar ve oluşan sel, duygulardır, ihtiras selidir ve bu sel deliliğe dahi dönüşür; akıntının gücüne, setin yüksekliğine ve karşı koyma gücüne bağlıdır. önüne set çekilmeyen akıntı, belirlenmiş kanallardan geçerek sakin ve keyifli bir varoluşa akar.

hiç, içinde dışarı çıkmak için bir şans verilmesini bekleyen bir şey varmış gibi hissettin mi kendini?

sözcüklerin iyi olması yetmiyor; onları iyi bir amaç uğruna kullanmak gerekiyor.

ıstırap karşılığında kazanılan şeylerle kıyaslandığında, şu andaki mutluluk çok sefil kalır. ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. günahla mücadelenin veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. mutluluğun yüce bir yanı yoktur.

bir dostun temel işlevlerinden biri, vermek istediğimiz; ama düşmanlarımıza uygulayamadığımız cezaları -daha yumuşak ve sembolik bir biçimde- çekmektir.

düzenin her türlüsü kaostan yeğdir.

optimum toplum, buz dağı örneğine göre kurulur; dokuzda sekizi su seviyesinin altında, dokuzda biri üstünde.

değişmek istemiyoruz. her değişim, istikrar için bir tehdit unsurudur.

eğer farklıysan yalnızlığa mahkum oluyorsun.

bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme.

çelik olmadan araba yaratamazsınız; aynı şekilde sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız.

zamanında alınmış bir gram, dokuzundan tasarruftur.

insan mutluluk konusunu düşünmek zorunda olmasa, yaşam ne kadar eğlenceli olurdu!