cemil meriç
biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.
dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.
ebul ala el maari "insanlar iki kısımdır" der, "bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur." ve tanrı'ya meydan okur: "kekeme musa'nın karşısına çıkan allah, benim karşıma neden çıkmıyorsun?" der. "ben ki arabistan'ın en güzel konuşan insanıyım!" sonra ilave eder: "çıkmıyorsun, çünkü yoksun!"
"bilinçsiz ilim, insan ruhunun düşmanıdır." demiş, rabelais.
durkheim, "sosyoloji insanlann acılarını dindirmeyecekse lanet olsun böyle ilme!" der.
abbe meslier'nin adını taşıyan "le bon sens" adlı eser aslında baron d'holbach'ındır, tanrıtanımaz. abdullah cevdet, d'holbach'ın eserini "akl-ı selim" ismiyle çıkarmıştır.
bir ülkede şair ne kadar çoksa o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. insanlar ve milletler yaşlandıkça şiirin yerine nesir geçer. düşüncesi henüz pozitifleşmemiş medeniyetlerde nesir çok ağır ilerler. bir 18. asır fransasında şiir susar, hakikatin haşin sesi, şüphenin ve akim çığlığı konuşur. derebeylik içtimai düzeni, bu devirde yıkılır.
18. asırda, engels'in dediği gibi, akıl burjuvazidir.
"bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır." der napoleon.
quinet "la creation"da (yaradılış) "insan kâinatın efendisi değildir." der. gelip geçici bir kuvvettir. tabiatta çok kısa bir müddet, tırnaklarının izini, gözyaşlarını bıraktıktan sonra gidecektir.
"insanı insan yapan dış dünyayı değiştirmesi değil, dış dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmesidir." diyen marx, en güzel sözü söylemiş olur.
bergson'un dediği gibi "cümleye başlarken başka insandım, bitince başka insan." ve bir ırmağın sularında iki değil, bir kere bile yıkanılmaz.
kültür, insanı gündelik kavgaların dışına çıkarır.
ideolojiler kinlerimize takılan maskelerdir.
engels, "teknik bu şekilde geliştiğine göre insanlık ya sosyalizme ya barbarlığa gidecektir." der.
h. lefebvre "paris komünası" adlı eserinde "bir tarihçinin ilk vasfı yalan söylememektir." der.
faşizm, kapitalizmin kendi kendini yeni metotlarla devam ettirmesidir.
her insanın yapabileceği en mükemmel işi en mükemmel şekilde yaptığı cemiyet bahtiyardır.
romain rolland'a göre din, insanın kendi dışında bir şeyleri sevmek istemesidir, ebediyete kadar uzanan sevgidir.
"bir ağacı bir insandan daha çok severim." der beethoven.
zirveye varan her cemiyet çökmeye yüz tutar.
köylü mütevekkildir, ahmaktır, batıl inançları vardır ve tarihin dışındadır. istihsal vasıtaları yenilenmedikçe köy hep aynıdır. ve bu vasıtaları kendi kendine değiştiremez.
rabelais "ben hakikat âşığıyım" der, "ama darağacına kadar" diye ilave eder.
vivekananda "aklın ve ilmin karşısında tutunamayan her din batıldır." der.
dinin tahlile tahammülü yoktur. dinle akıl ayrıdır. din bir coşuştur, bir ürpertidir. ilim tanrı'nın varlığını veya yokluğunu ispat edemez. ilim bu bakımdan agnostiktir. ilimle din arasında hiçbir uzak-yakın münasebet yoktur. aklın ışığı imandan uzak tutulmalıdır.
sınır çizmek bilginin başlangıcıdır.
opera bütün sanatların sentezidir, sanatların sanatıdır.
insanlar çizmesini yaladıkları şefin, sonradan suratına tükürecek kadar aşağıdırlar. kurtlar ihtiyar kurtları parçalarlar ama onlara hakaret etmezler. oysa insanlar, karşısında küçüldükleri insanı affetmezler.
"fare için en korkunç hayvan kedidir, aslan değil."
michelet'e göre de kalabalık devdir, kahraman onun omuzlarına binmiş bir cüce.
carlyle de "tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir." der.
burjuvazi tarih sahnesine çıkan sınıflar içinde en büyüğü, en değerlisi, insanlığa en çok şey katanıdır.
politika, sürüleri gütme, sınıflar arasında bir denge kurma sanatıdır. politika cemiyet halinde yaşayan insanların mümkün olduğu kadar birbirlerine az zarar vererek yaşamalarını temin eder.
tarafsız olmak yalanların en iğrenci. yaşayan her uzviyet taraf tutar, taraf tutmamak oportünizmlerin en adisidir.
hafızanın kanunu, aşkın kanunudur. insan ancak sevdiğini öğrenir.
"felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar." der hegel.
"hayat düşünenler için trajedi, hissedenler için komedidir."
anakarsis "kanun, küçük sineklerin takılı kaldığı, büyüklerin yırtıp geçtiği bir örümcek ağıdır." der.
bir çağda hakim olan düşünceler, hakim sınıfın düşünceleridir.
nietzsche, "herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur." diyor.
en büyük ideoloji anayasadır.
bir düşünce ne kadar bizimkine benzemiyorsa, bizimkini o kadar tamamlar. en büyük dostlarımız bizim gibi düşünmeyenlerdir.
dünya her gün bir parça daha mükemmelleşmesi gereken bir oyuncağıdır insanın.
süleymancılığın başı olan süleyman tunahan'ın rus casusu olduğu söyleniyor.
fransızların bir sözü vardır. "tek kitaplı insandan korkulur." derler. tek kitaba bağlanan insan, tek düşünceye bağlanan insan gerçekten korkutan insandır. bu düşünce hakikatin bütününü kucaklar veya kucaklamaz.
insanı toprakta sürünen bir hayvan olmaktan kurtaran tek doktrin spiritüalizmdir.
medeni bir dilde birbirinin aynı olan iki kelime bulunmaz.
bizde edebiyatın kökü edeb: davet etmek, ziyafete çağırmak. sonra kelime manasını genişletmiş: ruhun ziyafetine davet.
çileler ve felaketlerle doludur büyük adamın ömrü.
vahye dayanan bir medeniyetin aydınlık olmaya ihtiyacı yoktur.
münevveri şartlandıran, münevverin düşüncelerine istikamet veren, düşüncesinin hudutlarını çizen, kucağında yaşadığı cemiyettir. kimse bunun dışına çıkmamıştır ve çıkamaz.
romain rolland etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romain rolland etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26.06.2019
1.05.2015
sanat ve teknik
charles lalo
tekniği meslekle karıştırmamalıyız. meslek, yeni başlayanlara ve sanatın işçilerine öğretilen geleneksel ve basit, pratik ve sanatın maddesel kısmıdır. her zaman aşılması gereken zorunlu ama yetersiz mekanizmadır; çünkü meslek katıdır ve her özel duruma iyi uyum sağlayamaz. onu zeka seviyelerinin üstüne çıkaran ama mükemmellerin seviyelerinin altına düşüren aptal bir kılavuzdur.
teknik, sürekli evrim içinde olan, uyum sağlayan canlı meslektir; mesleğin öğretemeyeceği, en zekileri de dahil olmak üzere her sanatsal değerin tüm göreceliliklerinin tam bilincidir; çünkü bu görecelilikler, her duruma, zeki bir duyarlılığın sezgisine sahip olduğu ve gerçek bir bilimin açıkladığı veya açıklayacağı her sanatsal kişiliğe göre değişmektedirler. bu, diplomanın üstünde olan kafadır.
mesleğin başarısı ustalıktır; yani duyarsız, mekanik ve zeki olmayan akrobatlıktır. tekniğin ideali, duygu ve özgürlük içeren egemen kavrayıştır. usta, tüm yaşamı boyunca iyi bir öğrenci olarak kalan ve bu şekilde mükemmel ve tehlikeli bir öğretmen haline gelen kişidir. basit öğrenimi aşan sanatçı, tüm yaşamında kendisinin efendisidir. ve genel olarak oldukça kötü öğretir. bilinçaltı iyi bir dosttur ve kötü bir öğretmendir. romain rolland, ünlü kişilerin kopya çekilecek modeller olarak değil, izlenecek örnekler gibi ele alınması gerektiğini söyler: onlar kadar yapmak; ama onlar gibi yapmamak.
bir şairin mesleği hemen hemen, eşit olarak kabul edilen heceleri saymak ve bir uyağın zenginliğini ölçmekle sınırlıdır. tekniği, bu mesleğin ona söylemediği şeyi verir: örneğin her hecenin tınılarının simetrisi veya ince zıtlığı, ritmin duraklarının ve art arda gelişlerinin mantıksal düşüncenin sınırlarına ve duygunun sıçramalarına uyumu, sunulmuş seslerin ve uyandırılmış görüntülerin uyumu: grammont'un ve çağdaş deneysel fonetiğin uygulayıcılarının bilimini kurmaya çalıştıkları şey.
teknik, bir anlamda daha bilimsel, diğer bir anlamda daha derin olarak sezgisel olan meslektir; bu şekilde anlaşıldığında tekniğin sanatın özü olduğunu söyleyebiliriz. teknik, sanatsal bir rutin değil, estetik düşüncedir; refleks değil, özgürlüktür. bir yapıt olan düzenli varlığın içinde, öğrenilmiş meslek bedendir, hayali ideal ruhtur; yaşayan teknik ise sanattır, bedendir ve ruhtur.
tekniği meslekle karıştırmamalıyız. meslek, yeni başlayanlara ve sanatın işçilerine öğretilen geleneksel ve basit, pratik ve sanatın maddesel kısmıdır. her zaman aşılması gereken zorunlu ama yetersiz mekanizmadır; çünkü meslek katıdır ve her özel duruma iyi uyum sağlayamaz. onu zeka seviyelerinin üstüne çıkaran ama mükemmellerin seviyelerinin altına düşüren aptal bir kılavuzdur.
teknik, sürekli evrim içinde olan, uyum sağlayan canlı meslektir; mesleğin öğretemeyeceği, en zekileri de dahil olmak üzere her sanatsal değerin tüm göreceliliklerinin tam bilincidir; çünkü bu görecelilikler, her duruma, zeki bir duyarlılığın sezgisine sahip olduğu ve gerçek bir bilimin açıkladığı veya açıklayacağı her sanatsal kişiliğe göre değişmektedirler. bu, diplomanın üstünde olan kafadır.
mesleğin başarısı ustalıktır; yani duyarsız, mekanik ve zeki olmayan akrobatlıktır. tekniğin ideali, duygu ve özgürlük içeren egemen kavrayıştır. usta, tüm yaşamı boyunca iyi bir öğrenci olarak kalan ve bu şekilde mükemmel ve tehlikeli bir öğretmen haline gelen kişidir. basit öğrenimi aşan sanatçı, tüm yaşamında kendisinin efendisidir. ve genel olarak oldukça kötü öğretir. bilinçaltı iyi bir dosttur ve kötü bir öğretmendir. romain rolland, ünlü kişilerin kopya çekilecek modeller olarak değil, izlenecek örnekler gibi ele alınması gerektiğini söyler: onlar kadar yapmak; ama onlar gibi yapmamak.
bir şairin mesleği hemen hemen, eşit olarak kabul edilen heceleri saymak ve bir uyağın zenginliğini ölçmekle sınırlıdır. tekniği, bu mesleğin ona söylemediği şeyi verir: örneğin her hecenin tınılarının simetrisi veya ince zıtlığı, ritmin duraklarının ve art arda gelişlerinin mantıksal düşüncenin sınırlarına ve duygunun sıçramalarına uyumu, sunulmuş seslerin ve uyandırılmış görüntülerin uyumu: grammont'un ve çağdaş deneysel fonetiğin uygulayıcılarının bilimini kurmaya çalıştıkları şey.
teknik, bir anlamda daha bilimsel, diğer bir anlamda daha derin olarak sezgisel olan meslektir; bu şekilde anlaşıldığında tekniğin sanatın özü olduğunu söyleyebiliriz. teknik, sanatsal bir rutin değil, estetik düşüncedir; refleks değil, özgürlüktür. bir yapıt olan düzenli varlığın içinde, öğrenilmiş meslek bedendir, hayali ideal ruhtur; yaşayan teknik ise sanattır, bedendir ve ruhtur.
31.01.2014
uzun lafın kısası
albert camus: bu dünya değersizdir; bunun farkına varan özgürdür.
annie besant: ateist en büyük unvanlardan biridir. ateizm dünyanın kahramanlarının erdem nişanıdır: copernicus, spinoza, voltaire, paine, presley.
boris vian: kadınlar saf şeyleri hiç sevmezler.
robert m. pirsig: öğrencinin en büyük sorunu, yıllardır kafasında oluşturulmuş, havuç ve kırbaca dayalı köle zihniyetidir; bu, "kırbaçlamazsan çalışmam!" diyen katır zihniyetidir.
fay weldon: değerli olan hiçbir şey yok pahasına elde edilemez.
henry david thoreau: ne zaman bir tilkinin, sanki dünyada hiçbir derdi yokmuş gibi, tam bir özgürlük içinde, buz tutmuş bir gölün üstünden geçişini veya güneşli bir havada tepelerde koştuğunu görsem, güneşin ve dünyanın gerçek sahibinin o olduğunu düşünürüm.
romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni, düşüncelerinin olmamasıdır.
sabahattin ali: hayatın bir değişmeler silsilesi ve her bir değişmenin bir tekamül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.
la rochefoucauld: ciddiyet, zekanın kusurlarını gizlemek için uydurulmuş bir beden gizemidir.
michel foucault: bir filozofun okulu doktor muayenehanesidir. bu okuldan çıktığında, insanın haz duymuş olması değil acı çekmiş olması gerekir.
paul auster: aşk olmazsa hayat berbat bir şakadan ibarettir.
samuel beckett: herkese, er ya da geç, yazın uzun sevinçlerini bekleyen sineklere imrenme duygusu gelir.
annie besant: ateist en büyük unvanlardan biridir. ateizm dünyanın kahramanlarının erdem nişanıdır: copernicus, spinoza, voltaire, paine, presley.
boris vian: kadınlar saf şeyleri hiç sevmezler.
robert m. pirsig: öğrencinin en büyük sorunu, yıllardır kafasında oluşturulmuş, havuç ve kırbaca dayalı köle zihniyetidir; bu, "kırbaçlamazsan çalışmam!" diyen katır zihniyetidir.
fay weldon: değerli olan hiçbir şey yok pahasına elde edilemez.
henry david thoreau: ne zaman bir tilkinin, sanki dünyada hiçbir derdi yokmuş gibi, tam bir özgürlük içinde, buz tutmuş bir gölün üstünden geçişini veya güneşli bir havada tepelerde koştuğunu görsem, güneşin ve dünyanın gerçek sahibinin o olduğunu düşünürüm.
romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni, düşüncelerinin olmamasıdır.
sabahattin ali: hayatın bir değişmeler silsilesi ve her bir değişmenin bir tekamül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.
la rochefoucauld: ciddiyet, zekanın kusurlarını gizlemek için uydurulmuş bir beden gizemidir.
michel foucault: bir filozofun okulu doktor muayenehanesidir. bu okuldan çıktığında, insanın haz duymuş olması değil acı çekmiş olması gerekir.
paul auster: aşk olmazsa hayat berbat bir şakadan ibarettir.
samuel beckett: herkese, er ya da geç, yazın uzun sevinçlerini bekleyen sineklere imrenme duygusu gelir.
15.05.2013
nikolay ostrovski
romain rolland
bir devrimin en büyük sanat yapıtları, gene o devrim tarafından yaratılan insanlardır. büzülmüş toprağı yarıp da gelen bu yeni yaşam patlayışı içinde ateşten ruhların fışkırdığı görülür. havayı inanç çığlıklarıyla dolduran türküler gibi. ve bu türkülerin yankısı, o insanlar göçüp gittikten sonra da uzun zaman devam eder. gelecekteki destan ve türkülerin esin kaynakları ve kahramanları olacaktır bu insanlar. o türkü ve destanlar ki, sert ve acı bir ilkyaz demek olan devrim çağının sağladığı verimli yazların harmanıdırlar.
işte bu insanlardan, işte bu kahramanlık ve ateşli yaşam türkülerinden biridir nikolay ostrovski. kendisini ziyaret eden ve hayranlık dolu bir saygıyla selamlayan andre gide'in onu "dış dünyayla hemen hemen her türlü ilişkiden yoksun ve yayılıp yerleşecek bir temel bulamayan bir ruh" diye sunmasından anlaşılıyor ki, ostrovski'yi görememiş ve duyamamıştı; bunun için de elini uzattığı ostrovski'ye "yaşamda bağlanmak için" bir çeşit köprü uzattığını düşlüyordu. ama iki insandan, ötekini "yaşamda bağlayabilecek olanı", ölmek üzere olanıydı asıl. nasıl sezmezdi andre gide bunu? nasıl duymadı parmaklarının bu eylem meşalesine dokunur dokunmaz yandığını?
eylem ve savaş alevidir her şey ostrovski'de. ve gece ile ölüm onu sardıkça bu alev gittikçe biraz daha büyüyüp genişlemiştir.
güçlüklerle dolu olan çocukluğunda garibaldi ve ovod'un kahraman yaşam öykülerini okuyarak coşan, 15 yaşındayken budiyeni'nin süvari alayında at koşturan, ağır yaralandıktan ve ağır bir tifüse yakalandıktan sonra da durup dinlenmeksizin savaşa ve en yorucu, en tehlikeli çarpışmalara koşan bu genç delikanlı, gide'in dediği gibi, "hiçbir şeyle avunamayacak hale gelmiş" acı ve yalnızlık hastası değildi kesinlikle. bir an olsun dinlenmemecesine bir eylem ve iyimserlik aşkıyla dolup taşıyordu. ve kendisini bütün orduya, yeryüzünün ilerleyiş ve savaş halindeki bütün halklarına bağlayan işte bu sevinçti.
kendisine "hiçbir üzünç duymamamız mümkün mü?" diye soran bir ziyaretçisine şöyle cevap vermişti:
"vaktim yok ki bunun için. simsiyah gece bile pırıl pırıl güneşli bir sabah haline gelebilir bizim ülkemizde. alabildiğine mutluyum. bu ellerin de, kurduğumuz ve adı 'sosyalizm' olan görkemli yapıya birkaç tuğla koyduğunu bilmekten gelen o derin sevinç yanında, yaşadığım facianın hiçbir önemi yoktur."
sabahtan gecenin geç vakitlerine kadar kendisini bitirip tüketen rüyalarında bile çin'deydi, ispanya'daydı, yeryüzünün bütün devrimlerine tutkuyla katılmaktaydı. kimi zaman koskoca bir ülkenin ayaklanma planlarını hazırlıyor ya da bir dretnotun üstünde gemicilerin isyanını organize ediyor, kimi zaman da bir ordunun başında ilerleyip franco'nun faşistlerini eziyordu. geldiğini görüyordu dünya devriminin ve yol açıyordu ona.
"benim için" diyordu, "insanlığın o güzel mutluluğu uğrunda savaşmaktan daha büyük bir sevinç yoktur dünyada."
ikinci kitabı olan "kasırga çocukları"nı bitirir bitirmez öldü. tasarıları arasında da "ve çeliğe su verildi"nin devamı ve sonu olmak üzere, şu anlamlı adı olan kitap yer alıyordu: "korçagin'in mutluluğu". yani ostrovski'nin, kör ve inmeli ve savaş meydanında can veren ostrovski'nin.
"kişisel olan hiçbir şey sonsuz olamaz." diyen genç bir kahramanın bu yüce mutluluğu, dilerim, yaşamıyla olduğu gibi ölümüyle de pırıl pırıl parlasın!
geçen yıl bana gönderdiği sımsıcak bir merhabaya yanıt olarak şunları yazmıştım kendisine:
"karanlık günlerle dolu geçen yaşamınız, emin olunuz ki, binlerce insan için bir ışıktır ve bir ışık olmaya da devam edecektir. ve bütün dünyanın gözünde siz, insan kafası tarafından bireysel yazgının ihanetlerine karşı kazanılan zaferin göz kamaştırıcı, coşku ve umut verici bir örneği olarak kalacaksınız: dirilmiş ve özgürlüğe ulaşmış olan büyük halkınızla kaynaşmış bulunuyorsunuz çünkü siz; halkınızın kudretini, sevincini ve önünde durulmaz atılımını sizde gördük. halkınız sizde, siz de halkınızda sürmektesiniz."
bir devrimin en büyük sanat yapıtları, gene o devrim tarafından yaratılan insanlardır. büzülmüş toprağı yarıp da gelen bu yeni yaşam patlayışı içinde ateşten ruhların fışkırdığı görülür. havayı inanç çığlıklarıyla dolduran türküler gibi. ve bu türkülerin yankısı, o insanlar göçüp gittikten sonra da uzun zaman devam eder. gelecekteki destan ve türkülerin esin kaynakları ve kahramanları olacaktır bu insanlar. o türkü ve destanlar ki, sert ve acı bir ilkyaz demek olan devrim çağının sağladığı verimli yazların harmanıdırlar.
işte bu insanlardan, işte bu kahramanlık ve ateşli yaşam türkülerinden biridir nikolay ostrovski. kendisini ziyaret eden ve hayranlık dolu bir saygıyla selamlayan andre gide'in onu "dış dünyayla hemen hemen her türlü ilişkiden yoksun ve yayılıp yerleşecek bir temel bulamayan bir ruh" diye sunmasından anlaşılıyor ki, ostrovski'yi görememiş ve duyamamıştı; bunun için de elini uzattığı ostrovski'ye "yaşamda bağlanmak için" bir çeşit köprü uzattığını düşlüyordu. ama iki insandan, ötekini "yaşamda bağlayabilecek olanı", ölmek üzere olanıydı asıl. nasıl sezmezdi andre gide bunu? nasıl duymadı parmaklarının bu eylem meşalesine dokunur dokunmaz yandığını?
eylem ve savaş alevidir her şey ostrovski'de. ve gece ile ölüm onu sardıkça bu alev gittikçe biraz daha büyüyüp genişlemiştir.
güçlüklerle dolu olan çocukluğunda garibaldi ve ovod'un kahraman yaşam öykülerini okuyarak coşan, 15 yaşındayken budiyeni'nin süvari alayında at koşturan, ağır yaralandıktan ve ağır bir tifüse yakalandıktan sonra da durup dinlenmeksizin savaşa ve en yorucu, en tehlikeli çarpışmalara koşan bu genç delikanlı, gide'in dediği gibi, "hiçbir şeyle avunamayacak hale gelmiş" acı ve yalnızlık hastası değildi kesinlikle. bir an olsun dinlenmemecesine bir eylem ve iyimserlik aşkıyla dolup taşıyordu. ve kendisini bütün orduya, yeryüzünün ilerleyiş ve savaş halindeki bütün halklarına bağlayan işte bu sevinçti.
kendisine "hiçbir üzünç duymamamız mümkün mü?" diye soran bir ziyaretçisine şöyle cevap vermişti:
"vaktim yok ki bunun için. simsiyah gece bile pırıl pırıl güneşli bir sabah haline gelebilir bizim ülkemizde. alabildiğine mutluyum. bu ellerin de, kurduğumuz ve adı 'sosyalizm' olan görkemli yapıya birkaç tuğla koyduğunu bilmekten gelen o derin sevinç yanında, yaşadığım facianın hiçbir önemi yoktur."
sabahtan gecenin geç vakitlerine kadar kendisini bitirip tüketen rüyalarında bile çin'deydi, ispanya'daydı, yeryüzünün bütün devrimlerine tutkuyla katılmaktaydı. kimi zaman koskoca bir ülkenin ayaklanma planlarını hazırlıyor ya da bir dretnotun üstünde gemicilerin isyanını organize ediyor, kimi zaman da bir ordunun başında ilerleyip franco'nun faşistlerini eziyordu. geldiğini görüyordu dünya devriminin ve yol açıyordu ona.
"benim için" diyordu, "insanlığın o güzel mutluluğu uğrunda savaşmaktan daha büyük bir sevinç yoktur dünyada."
ikinci kitabı olan "kasırga çocukları"nı bitirir bitirmez öldü. tasarıları arasında da "ve çeliğe su verildi"nin devamı ve sonu olmak üzere, şu anlamlı adı olan kitap yer alıyordu: "korçagin'in mutluluğu". yani ostrovski'nin, kör ve inmeli ve savaş meydanında can veren ostrovski'nin.
"kişisel olan hiçbir şey sonsuz olamaz." diyen genç bir kahramanın bu yüce mutluluğu, dilerim, yaşamıyla olduğu gibi ölümüyle de pırıl pırıl parlasın!
geçen yıl bana gönderdiği sımsıcak bir merhabaya yanıt olarak şunları yazmıştım kendisine:
"karanlık günlerle dolu geçen yaşamınız, emin olunuz ki, binlerce insan için bir ışıktır ve bir ışık olmaya da devam edecektir. ve bütün dünyanın gözünde siz, insan kafası tarafından bireysel yazgının ihanetlerine karşı kazanılan zaferin göz kamaştırıcı, coşku ve umut verici bir örneği olarak kalacaksınız: dirilmiş ve özgürlüğe ulaşmış olan büyük halkınızla kaynaşmış bulunuyorsunuz çünkü siz; halkınızın kudretini, sevincini ve önünde durulmaz atılımını sizde gördük. halkınız sizde, siz de halkınızda sürmektesiniz."
11.07.2012
günlükler
stefan zweig
üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.
romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni düşüncelerinin olmaması.
düşünceler nedense hayatın düşmanı; ama yine de en üstün hayat biçimi. en tehlikelisiyse para.
hem zihinsel, akılsal ilkelere dayanan konuların, hem de cinsel konuların ağza alınmadığı, yani basmakalıp şeylerle sınırlı kalan bir sohbeti kesinlikle yürütemiyorum.
tarihsel an'ı ne kadar az yaşar insan; hatta şimdi olduğu gibi çarpışma sırasında bile; yaşadığımız yalnızca o anın gölgesidir.
mahvolan insanlar sonunda önderlerine, krallarına karşı çıkacaklar, umudum bu benim, günden güne de artıyor.
stephane mallarmé: tek başınayken bile kendini bin kişi gibi hisseder insan.
bütün dünya paramparça oluyor. güçlüler yıkılmıyor, onlar kendi kendilerini yıkıyorlar. tıpkı fransız devriminde olduğu gibi bir dönüm noktasındayız. aradaki tek fark, ölçülerin aşırı büyümüş olması. yeni bir hayatı öğrenmeliyiz, başka türlü olmayacak.
düşüncelerimizi meşgul eden saçmalıklara gün gelip nasıl da gülerek bakacağız.
bu huzursuz dünyada, trende hareket halinde olmak huzur, yolculuk etmekse dinlenmek sayılıyor.
üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni düşüncelerinin olmaması.
düşünceler nedense hayatın düşmanı; ama yine de en üstün hayat biçimi. en tehlikelisiyse para.
hem zihinsel, akılsal ilkelere dayanan konuların, hem de cinsel konuların ağza alınmadığı, yani basmakalıp şeylerle sınırlı kalan bir sohbeti kesinlikle yürütemiyorum.
tarihsel an'ı ne kadar az yaşar insan; hatta şimdi olduğu gibi çarpışma sırasında bile; yaşadığımız yalnızca o anın gölgesidir.
mahvolan insanlar sonunda önderlerine, krallarına karşı çıkacaklar, umudum bu benim, günden güne de artıyor.
stephane mallarmé: tek başınayken bile kendini bin kişi gibi hisseder insan.
bütün dünya paramparça oluyor. güçlüler yıkılmıyor, onlar kendi kendilerini yıkıyorlar. tıpkı fransız devriminde olduğu gibi bir dönüm noktasındayız. aradaki tek fark, ölçülerin aşırı büyümüş olması. yeni bir hayatı öğrenmeliyiz, başka türlü olmayacak.
düşüncelerimizi meşgul eden saçmalıklara gün gelip nasıl da gülerek bakacağız.
bu huzursuz dünyada, trende hareket halinde olmak huzur, yolculuk etmekse dinlenmek sayılıyor.



