#ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.09.2022

adem'in hazzı

carlos fuentes

dünyamızdan daha kötü bir yer olamayacağına göre araf ve cehennem gerçek değildir. insan doğuştan günahkâr olduğu ve bu lekeyi dünyada edindiği için günahlar burada temizlenmelidir. insan şehvet yüzünden kovuldu cennetten, onun için cinsel aşırılıklar içinde cehennem hızıyla kendini tüketmeli ve bu hayvani eğilimin bıraktığı her türlü izden arınmalıdır. böylece temizlenmiş olacaktır ve öldüğü zaman yaradan'la bir olacaktır. işte bu yüzden isa mesih'in ve havarilerinin kıyamet zamanı gelip iyilerin ruhunu kurtaracağını reddediyoruz; çünkü ıstırap çekmek hayatın ta kendisidir ve hiçbir ruh en ağır ıstırapları çekmeden bu dünyayı terk etmez. bizim inancımıza göre, hiçbir ruh hayattayken sevdiği şeylerin bilincini ya da anısını dünyada çekilen ıstırapları telafi etmek için yanında götürmez.

dünyanın ilk hükümdarı adem'di. krallığına ilk geldiğinde kaderi kulağına fısıldandı. adem dininin birinci buyruğu budur: bedenin bugün günah işlesin ki yarın ruhun arınsın ve ölümü yenebilesin. bedenin yeniden diriltilmeyecek ama zevk yoluyla bedenini temizlersen, arınmış ruhun tanrı'nın ruhuyla bir olacak, sen tanrı olacaksın, tıpkı tanrı gibi senin ruhun da dünyada yaşadığın döneme ait tüm hatıraları unutacak. ama eğer zina etmezsen kendi cehennemini boylayacaksın, bir hayvan olarak dirilecek ve insan aklına sahipken yenemediğin şeyi hayvani içgüdülerle tüketene kadar da öyle kalacaksın.

lyon'dan provence'a, provence'tan flandre'a kadar insan gövdeleri hakikatle tutuştu. ne ordun ne de zaferlerin onların üstesinden gelebilir. biz vaizlerin nesli sizin prensler soyunuzdan daha eskidir. bizans'tan geldik biz, trakya'da ve bulgaristan'da oradan oraya sürüldük, bilinmeyen yollarla ispanya'ya, akitanya ve toulouse'a ulaştık; senin atan katolik pedro evlerimizi yaktırdı ve halk dilinde yazılmış dua kitaplarımızı yok etti, bizim yoksulluk seferimize katılan zenginlerin şatolarına el koydu. senin atan fatih don jaime bizi katalan ve aragonlu engizisyoncuların işkencelerine ve zulümlerine terk etti, harap edilen provence'ımızda ozanların söyleyebileceği tek bir şarkı kaldı:

"seni şimdi gören daha önce de bir kez görmüştü!" 

bugün son kez yendiğini sanıyorsun bizi. ama senin ölümünden sonra da yaşayacağımızı bil. senin gücünün erişemeyeceği orman kuytularında, buz gibi ay ışığının altında bedenler çiftleşiyor, göksel âleme günahsız varmak için zevk duygusundan arınıyor. ne zindan ne işkence, ne savaşlar ne kazığa oturtma iki bedenin doğal birleşimini önleyebilir. sunağın önüne bak ve ordularının kaderini gör: bok. gözlerimin içine bak ve benim kaderimi gör: cennet. bedenin zevklerini ve mistik yücelişi birleştiren dünyevi bir cennetin sevincini silemezsin. ebeveynimiz âdem ile havva'nın yaptığı gibi cinsel birleşmenin hazzını yaşarken hissettiğimiz vecdi yenemezsin. sevişmek günahtan önceydi; bizim sırımız budur.

insani kaderimizi sonuna dek yaşıyoruz ki sorumluluklarımızdan sonsuza dek kurtulalım, böylece yeryüzünü umursamayan bir göğün ruhları olacağız. bunu yaparken aynı zamanda ilahi alın yazımıza uyuyoruz. senin paralı orduların bizi yenemez. sen ölümü temsil ediyorsun, biz üreyip çoğalmayı. sen cesetleri üst üste yığıyorsun, biz ruhları. görelim bakalım bugünden sonra hangisi daha hızlı çoğalacak: senin ölülerin mi yoksa bizim canlarımız mı? hiçbir şey yapamazsın. bizim özgür ruhlarımız gecenin diğer kıyısında yaşayacak ve orada günah denilenin aslında aciz bir fikrin unutulmuş ismi olduğunu, masumiyetin de ölümlü olduğunu fark ettiği andan beri dünyadaki alın yazısını izlerken âdem'in hissettiği haz olduğunu haykıracak.

20.06.2022

yol arkadaşı

louis-ferdinand celine

sözcüklerden asla yeterince sakınmayız; öyle zararsız gibi durur sözcükler, tehlikeli bir halleri falan yoktur elbette, hava cıva, ağızdan çıkan birtakım sesler, etliye sütlüye karışmayan, kulaktan girip beynin o kocaman gevşek gri dokusunun müthiş sıkıntısı tarafından kolayca emilebilen. onlardan sakınmayız, sözcüklerden, felaketler de öyle gelir zaten. 

bir zamanlar sıradan, değerli, bazen de ürkütücü bir halde bıraktığımız yaşamın ve varlıkların ve onlarla birlikte nesnelerin de her seferinde biraz daha içimizde yumuşadıklarını, büzüştüklerini görürüz. bizler keyif peşinde ya da karnımızı doyurma amacıyla kentin içinde koşuştururken ölüm korkusu işte tüm bunlara kırışıklıklarıyla damgasını vurmuştur bile.

yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için. ama giden gitmiş! o zamanlar onları anlayacak kadar eğitimli değilmişiz. oysa merak ediyor insan, hani olur ya, şimdi fikir değiştirmişler midir acep diye. ama artık iş işten geçmiş. bitmiş! kimse onlar hakkında hiçbir şey bilmiyor artık. bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor. gerçek yol arkadaşlarımızı yitirmişiz. üstelik, henüz iş işten geçmeden, doğru soruyu, esas soruyu da soramamışız onlara. onların yanındayken bilememişiz. yitik insan. zaten her zaman geç kalmaz mıyız? bütün bunlar artık beş para etmeyen son pişmanlıklardır.

11.05.2022

yukio mişima

javier marias

tanıyanların anlattığına göre yukio mişima çok sevimli, şakacı bir adamdır, çok hareketlidir, vahşi ve tiz bir gülüşü vardır ve sık sık da güler. kadınlarla -gelininin tüm karşı çıkmalarına rağmen torununu doğar doğmaz kaçıran ninesi hariç- pek ilişkisi yoktur; annesi, kız kardeşi, karısı ve kızı, yaşamının, en büyük kadın düşmanının bile kaçamayacağı en önemli dişi figürleridir kuşkusuz. yanlış bir alarm nedeniyle evlenir, annesinin kanserden öleceğini zanneder ve ona son bir armağan vermek ister: kadın, oğlu evlenirse ve soyağacının devam edeceğini bilirse daha huzurlu ölecektir. kanser hayalidir ve ananın ömrü, oğulunkinden uzun olur; ama mişima bu gerçeği öğrendiğinde, aradaki çöpçatana tembih edilen 6 koşula da uygun, iyi aile kızı yoko sugiyama'yla evlendirilmiştir çoktan.

bakalım bu önkoşullar nelermiş: gelin, ne bilmişin biri ne de ünlü avcısı olmalıdır; yazar yukio mişima'yla değil de ayrıcalıklı vatandaş kimitake hiraoka [mişima'nın gerçek adı] ile evlenmeye hevesli olmalıdır; topuklu ayakkabı giydiğinde bile kocasından daha uzun boylu olmamalıdır; güzel ve yuvarlak yüzlü olmalıdır; eşinin anne babasına bakmaya razı, evi çekip çevirecek kadar becerikli olmalıdır; son olarak da, mişima'yı çalışırken hiçbir biçimde rahatsız etmemelidir.

yukio mişima yaşamının son döneminde paramiliter tatenokai'yi kurar; "kalkan topluluğu" ya da "kılıç topluluğu" anlamına gelen ingilizce shield society ya da sword society'nin başharflerinden oluşan ss kısaltmasını yeğler. bu, japon silahlı kuvvetleri'nin hem anlayış gösterdiği hem de yüreklendirdiği 100 kişilik küçük bir ordudur. bu yüz adamın çoğu, imparatora ve japonya'nın en eski geleneklerine koşulsuz bağlı öğrencilerdir. bir süre sadece keşif gezileri, taktik alıştırmaları, sahte askeri manevralar yapmakla, kan kardeşi olmak ve birbirlerinin kanını içmek için oralarını buralarını kesmekle yetinirler.

ilk ve tek gerçek eylemleri, 25 kasım 1970'te gerçekleşir. mişima ve dört müridi, hardal rengi üniformaları içinde tokyo'daki içigaya askeri üssü'ne gelirler. amaçları, general maşita'ya saygılarını sunarak mişima'nın sahibi olduğu, kuşkusuz görülmeye değer, antika bir samurai kılıcını göstermektir. beş sahte asker generalin çalışma odasına davet edilir edilmez kılıçlarını ve hançerlerini çeker, adamın ellerini bağlarlar. talepleri mişima'nın yapacağı bir konuşmayı dinlemek üzere tüm taburların balkonun altında toplanmasıdır.

birkaç silahsız subay (japon ordusunda sivillere karşı silah kullanmak yasaktır) onlara engel olmaya çalışırken yaralanır. mişima, bir çavuşun neredeyse elini keser. yaşanan karmaşanın ardından mişima'nın taburlara hitaben yaptığı konuşma pek iyi karşılanmaz. askerler sık sık "gel de kıçımı öp!" ya da "bakayaro!" (git de ananı becer!) benzeri kabalıklarla yazarın sözünü keserler.

işler planlandığı gibi gitmemiştir. mişima yeniden generalin çalışma odasına girerek harakiri için hazırlanır. sağ kolu ve muhtemelen de sevgilisi olan masakatsu morita'dan, kendisi bağırsaklarını deşer deşmez, fazla acı çekmesine izin vermeden değerli kılıçla kafasını uçurmasını ister. ancak morita (daha sonra o da harakiri yapacaktır) üç kez kılıcı mişima'nın kafasına isabet ettirmeyi beceremez; yazarı omuzlarından, sırtından ve ensesinden ciddi biçimde yaralar. öbür üç müridin en beceriklisi ve sakini olan furu koga, kılıcı morita'nın elinden alarak kelle uçurma işini tamamlar. ardından, ilk girişiminde bağırsaklarını deşmeyi de beceremeyerek karnında hançerle derin olmayan bir yara açan morita'nın kellesini de uçurur. kelleler halının üzerinde kalır. mişima 45 yaşındadır ve daha o sabah, her zamanki teatral yaklaşımıyla yayıncısına son romanını teslim etmiştir.

2.03.2022

elli yaşında

thomas bernhard

var olmak umutsuzluğa düşmekten başka bir şey değildir.

elli yaşımızı geçtikten sonra kendimizi hain ve karaktersiz buluruz. bu duruma ne kadar süreyle dayanabileceğimizdir sorun. birçoğu elli bir yaşındayken kendini öldürür. birçoğu elli ikisinde, ama çoğunlukla elli birinde.

aslında elli yıl kesinlikle yeterlidir. elliyi geçip yaşamaya, varlığımızı sürdürmeye devam ederek kendimizi bayağılaştırırız.

sınırı aşan korkaklarızdır. elliyi geçince kendini iki kez acınacak duruma düşürenler oluruz.

babamızı bizi döllediği için, anamızı bizi doğurduğu için, kız kardeşimizi de sürekli olarak mutsuzluğumuzun tanığı olduğu için affetmeyiz.

uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor; ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor sonuçta elli yıl boyunca.

elli yıl boyunca ölmekten başka bir şey düşünmediğimizi düşünerek gene de yaşıyor olmamız ve bunu tamamen tutarsız olduğumuz için değiştiremememiz.. çünkü biz kendimiziz acınacak olan, alçağın ta kendisiyiz.

yaşama yeteneğimiz bile yok, var olmayı bile beceremiyoruz; çünkü var olmuyoruz bile, var olunuyoruz!

bir dostumuz olduğunu sanıyoruz; ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz; çünkü kesinlikle hiç kimsemiz yok, gerçek bu.

durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor; ama bu deneyde başarısız oluyoruz. hep tepetaklak yuvarlanıyoruz; çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz.

biz hep özgün olduğumuzu sanırız; ama aslında değilizdir.

doğa bizden daha güçlü, onu kendimiz için bir sanat ürününe çevirdik kendimizi beğenmişliğimizle.

insan değiliz biz, sanat ürünüyüz, iğrenç bir sanat ürünü.

ellide, en geç elli birde son vermeli.

18.01.2022

devlet

ece temelkuran

devleti gördükçe, devletle yüzleştikçe karar veriyorsun: ya o tarafta oluyorsun ya bu tarafta.

behiç aşçı: bu ülkede hukuk ve adalet yoktur.

tecrit, insanı insandan ayırma politikasıdır. sadece cezaevlerinde değil her yerdedir, bütün hayatı kaplamıştır.

"ölümden hayat doğmaz." ama her yöntem her koşulda etkili olmaz. 2000'ler türkiyesinin siyasal-toplumsal ortamında, karşınızda çocuklarını yemekten, kurban etmekten hiçbir zaman çekinmemiş bir egemen güç, tahakkümü yöntem edinmiş bir devlet varken ve toplumsal vicdan, özellikle 1980'lerden sonra bunca sindirilip köreltilmişken, ölüm oruçlarının etkili olamayacağı daha baştan belliydi. bunu zorlayan örgütsel yapılar da, en az devlet kadar, insanı sadece bir araç, namluya sürülmüş mermi kabul eden zihniyette olunca, açlık grevleri ve ölüm oruçları, mücadele yöntemi olmaktan çıkıp cinayete dönüştü.

şükrü erbaş: operasyondan hemen önceki günlerde, geniş bir aydın sanatçı grubu, cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ile görüştük. bir saatten fazla sürdü. cumhurbaşkanı ne kadar mülayim, incelikli ise, f tipi söz konusu olunca o kadar sessiz kaldı. sadece adalet bakanı'na iletebileceğini söyledi. zaten bizim umudumuz da bu görüşmeden sonra kırıldı.

"babalar, askerlikten olsun, memurluktan olsun, devletle yüz yüze kalan insanlar. bu yüzden eylemlerde hep çekingen dururlar. annelerin hayatı hep dört duvar arasında geçtiği için devleti de, polisi de bilmezler. o yüzden eylemlerde hep pervasızdırlar. gider, eylem yapar gelirler."

bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikâyesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.

4.01.2022

modern dünyada gündelik hayat

anthony giddens

modern dünyada gündelik hayatın boş veya bayağı olmasına yol açan özellikle önemli iki etken vardır. birisi, modern kentselliğin "inşa edilmiş çevresindeki" metalaşmış alanın belirginliği ile ilgilidir: inşa edilmiş çevre, estetik biçimden yoksun bırakılmıştır. ikincisi, önceki toplum türlerinde açıkça görülen ve tüm topluluğun sosyal yaşam dokusunda var olan insan tecrübelerinin ve faaliyetlerinin bazı türlerinin, kimi toplumsal analiz uzmanlarının deyişiyle, "tecrit edilmesi"dir. suçluları hapishanelere kapatma uygulaması, son iki yüzyılda ortaya çıkan bir gelişmedir. orta çağ avrupa'sında cezaevleri vardı; fakat esasen mahkumiyet öncesi zanlıların gözaltına alınması ya da borçlular için kullanılırdı. ciddi suçlar hapisten çok sürgünle, idamla veya fiziksel işkenceyle cezalandırılırdı. yaklaşık son iki yüzyılda sadece hapishaneler değil, aynı zamanda sanatoryumlar ve hastaneler de yaygın olarak görülmeye başlanmış ve yine aynı dönem içinde birbirlerinden açıkça ayrılmıştır. tecrit etme, günlük yaşamın devamlılığını tehdit eden suç, delilik, hastalık ve ölüm gibi fenomenlerin gündelik hayattan çıkarılmasına işaret eder. bu tür fenomenler ve onlarla en çok ilişki içinde bulunan bireyler çoğunluğun gündelik hayatının akışından ayrılır. "yaşamın nesri", araçsal ereklere yönelmiş günlük faaliyetlerin rutini, böylelikle daha geniş bir yayılma alanı bulur.

ölümün her yerde karşımıza çıkması ve görünürlüğü, modernizm öncesi aileyi ve genel olarak günlük toplumsal yaşamı çağdaş dönemden en güçlü şekilde ayıran bir fenomendir. ölüm oranları bugün olduğundan birkaç kat fazlaydı ve ölüm esasen yaşlıların başına gelen bir şey değildi. kasabalarda yaşayanlar, salgın hastalıkların devamlı olarak görülmesi olasılığına neden olan hijyen eksikliği ve içme suyunun temiz olmaması nedeniyle özellikle savunmasızlardı. aslında kasabadakiler, kendileri çoğalmamışlar ve devamlılıklarını kırsal alanlardan gelen düzenli göçlere dayandırmışlardır. insan ömrü çok kısaydı. büyük ihtimalle bebeklerin üçte biri yaşamlarının ilk yılı içinde ölüyordu. 17. yüzyıl fransasında yaşayan köylüler arasında, çocukların ortalama yarısı 10 yaşına gelmeden ölüyordu. toplam nüfusun yarısı 20 yaşın altındaydı ve 60 yaşın üstünde olan yalnızca çok küçük bir azınlık vardı.

9.12.2021

edebiyat

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım-satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

hikâyeler, en iyi ve en doğru olanlar dahi, bizi kendi akılsızlığımızdan kurtarmaya yetmezler. hikâyeler bizi acı çekmekten ya da hatadan, doğal ya da yapay felaketlerden, intihara meyilli açgözlülüğümüzden koruyamazlar. yapabilecekleri tek şey, kimi zaman, öngörmesi imkansız nedenlerle, bize bu akılsızlığı ve açgözlülüğü anlatmak ve gün geçtikçe kusursuzlaşan teknolojiye daha ihtiyatlı yaklaşmamız gerektiğini hatırlatmak olabilir. hikâyeler acılarımızı teselli etmeyi ve deneyimimizi isimlendirecek kelimeleri teklif edebilirler bizlere. hikâyeler bize kim olduğumuzu ve eleğinden geçtiğimiz bu kum saatlerinin ne olduğunu anlatabilir; bunca istismar edilmiş bir dünyada, konforlu bir mutlu sona gereksinim duymaksızın bize bir arada yaşamda kalmanın yollarını sunan bir gelecek önerebilirler.

edebiyat dogmanın karşıtıdır. edebi bir metin daima başka okumalara, başka yorumlamalara açıktır; çünkü belki de, dogmadan farklı olarak, hem düşünce hem ifade özgürlüğüne izin verir ve bize tahayyül gücü bahşeden o önemli genler gibi, kendi kendini üretebilir niteliktedir. hiçbir edebi metnin bütünüyle özgün, tam anlamıyla biricik olmayıp hepsinin kendinden önceki metinlerden kaynaklanmasını, alıntılar, yanlış alıntılar ve başkaları tarafından yaratılarak tahayyül ve kullanım yoluyla dönüşüme uğrayan söz dağarcıkları üzerine kurulmasını dokunaklı buluyorum. yazarlar ilk hikâye ya da son hikâye diye bir şeyin olmadığı gerçeğinde teselli bulmalıdırlar. edebiyatımız, belleğimizin erişmemize izin verdiği başlangıçlardan çok daha öncesine uzanmakta ve tahayyülümüzün algılamamıza izin verdiğinden çok daha ileride yatan geleceğe erişmektedir.

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, ötekinin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur; bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, ötekini görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

24.11.2021

ölüm

thomas bernhard

insanlar bir yakınları öldüğünde korkunç bir fırtına koparıyorlar. ben her şeyi olabildiğince basit tuttum.

mezarlıklarda son derece vahşi biçimde insanlığın zevksizliğini görürüz.

basit, olabildiğince az kişiyle isteriz ama yine de bunaltıcı olanını hazırlarız.

korkunç olan zaten her zaman gülünçtür de.

müziksiz diyelim, konuşmasız diyelim ve düşünelim, o zaman en basiti ve biz böyle olursa en iyi biçimde dayanabiliriz; ama gene de bunaltır bizi derinlemesine.

yalnız yedi ya da sekiz kişi, gerçekten en yakınlar, mümkünse akrabalar değil ve yalnız en yakınlar diye düşünürüz ve sonra bu en yakınlar gelir. onlara çiçek getirmeyin, hiçbir şey getirmeyin de demişizdir ve gene de her şey çok bunaltıcı olur.

biz tabutun ardından gideriz ve her şey bunaltıcıdır. her şey çabuk olur, üç çeyrek saat bile sürmez ve bizi bunaltır ve biz sonsuza kadar sürdüğünü sanırız.

insanın yıllarca en yakını olmuş birinin yitirilişinin doğal olarak avuntusu yoktur.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

7.10.2021

intihar

hermann hesse

yalnızca kendilerini öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipteki kişilerden pek çoğu; hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç.

"intihar eden kişi"nin ölümle pek sıkı bir ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir. ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi benini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir.

bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu böyle bilmesidir. hemen her vakit ilk gençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun ön koşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin; hatta "intihar edenler" arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. gelgelelim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim "canına kıyanlar" dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı bu kişiler dek en küçük bir sıkıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterir.

24.09.2021

öte dünya

victor hugo

her vesileyle feragat ve fedakarlık öğütleyip duran isa'nız için deli divane olmuyorum. dilencilere cimri nasihati. feragatmiş: niçin? fedakarlıkmış: neye?

bir kurdun, başka bir kurdun mutluluğu için kendisini kurban ettiğini görmedim. öyleyse doğa içinde kalalım. biz zirvedeyiz; en yüksek felsefeye biz sahip olalım. başkalarının burnunun ucundan ötesini göremeyecek olduktan sonra yüksekte olmak neye yarar? neşe içinde yaşayalım. hayat her şeydir.

insanın, başka bir yerde, yukarıda, aşağıda bir taraflarda başka bir geleceği olduğu masalının bir kelimesine bile inanmıyorum ben. ha! bana fedakarlık ve feragat tavsiye buyruluyor; her yaptığıma dikkat etmeli, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, fas ile nefas üzerine kafa patlatmalıymışım. niçin? çünkü yaptığım işlerin hesabını verecekmişim. ne zaman? öldükten sonra. ne tatlı hayal! ben öldükten sonra beni yakalayana aşk olsun. bir avuç külü gölgeden bir ele tutturun bakalım.

biz ki yaradılışın sırlarına ermişiz, isis'in örtüsünü kaldırmışız. gerçeği açıkça söyleyelim: ne iyilik ne de kötülük var; yalnız canlı bir fışkırış var. gerçeği araştıralım, iyice kazalım onu. ta dibine inelim, işte! gerçeğin kokusunu almak, toprağı deşmek ve onu yakalamak gerek. o zaman, o size tadına doyulmaz hazlar verir. o zaman güçlü olursunuz ve yüzünüz güler.

ben, esasında açık sözlü adamım. sayın piskopos, insanların ölümsüzlüğü boş laftır. ah o tatlı vaat! siz ona inanadurun. yok insan ruhmuş, yok melek olacakmış, yok kürek kemiklerinde mavi kanatlar çıkacakmış. kimdi o? yardım edin canım. tertullianus değil miydi hani cennetliklerin yıldızdan yıldıza uçacağını söyleyen? öyle olsun bakalım. biz de yıldızların çekirgesi oluruz. sonra tanrı'yı görecekmişiz. hele dur hele. bütün bunları tutup da moniteur'de yazacak değilim elbet, ne münasebet! sadece dostlar arasında fısıldıyorum: inter pocula. dünyayı cennete feda etmek, gölge peşinde koşup eldeki avı kaçırmaktır. sonsuzluğa kanmak ha! o kadar budala değilim.

ben bir hiçim. benim adım mösyö senatör kont hiçlik. doğmadan önce var mıydım? hayır. öldükten sonra var olacak mıyım? hayır. neyim ben? bir organizmayla birleşmiş bir parça toz. ne yapabilirim bu yeryüzünde? seçmem gerek. ya acı çekmek ya haz duymak. acı beni nereye götürür? hiçliğe; ama bu arada acıyı da çekmiş olacağım. peki, haz beni nereye götürür? hiçliğe; ama bu arada haz duyacağım. ben seçimimi yaptım. ya sen yiyeceksin ya da seni yiyecekler. ben yiyorum. ot olmaktansa diş olmak evladır. işte benim hikmetim bu. bundan sonra iş oluruna kalmış; mezarcı orada, bizler için panteon orası, herkes o büyük deliğe düşer. son. finiş. toptan tasfiye. her şeyin kaybolup gittiği yerdir bu.

ölüm öldü, inanın bana. orada birisinin bulunup bana bir şeyler söyleyeceğini düşünmek beni güldürüyor. kocakarı masalları. çocuklar için umacı, insanlar için yehova. hayır efendim, bizim yarınımız gecedir. mezarın gerisinde birbirine eşit hiçliklerden başka bir şey yok. ister sardanapale olun, ister vincent de paul, ikisi de aynı hiçlik eder. işte gerçek. şu halde, her şeyden önce yaşamaya bakın. kendi nefsinizi, elinizde bulunduğu sürece kullanın.

gerçekten de, size söyleyeceğim gibi, benim de bir felsefem ve filozoflarım var. zırvalıklarla uyutulmaya izin vermem. ama yine de, aşağıdakilere, baldırı çıplaklara, az kazananlara, sefillere bir şeyler gerek. efsaneler, ham hayaller, ruh, ebedi hayat, cennet, yıldızlar onlara yutturulur. bunları çiğner dururlar. kuru ekmeklerine katık yaparlar. hiçbir şeyi olmayanın iyi tanrısı vardır. hiç yoktan iyidir bu. buna karşı çıkmam; ama mösyö naigeon'u da kendime saklarım. tanrı halk için iyidir.

11.08.2021

ölüm cezası

umberto eco

eco: seni endişeli görüyorum, ey renzo tramaglino. kanun ve düzenin sağladığı huzura kendini bırakmış onca sakin mevcudiyetini sıkıntıya gark eden mesele nedir? yoksa "feminist" adıyla maruf yeni heveslerin tahrik ettiği zevcen lucia, çocuk doğurmama hakkını kullanarak seni evlilik yatağının zevklerinden mahrum mu bırakıyor? ya da lucia'nın validesi agnese hanımefendi evlatlarının yanağına fazlaca hararetli buseler tazyik ederek çocuklarının şuuraltını suyüzüne çıkarıyor da, aşırı kırılgan, mother oriented olmalarına mı yol açıyor? ya da doktor azzeccagarbugli sana partiler arası mücadelede "paralel doğruların birleşmesi" keyfiyetinden bahis etmekle, kamu ile ilgili siyasi hususlara nüfuz etme kabiliyetini mi köreltiyor? ya da don rodrigo vergi sisteminde yaptığı değişiklikle seni, paraları bankada istif eden adı gerekmez'den daha çok vergi ödemek zorunda mı bırakıyor?

renzo: beni huzursuz eden, ey asil konuğum, griso'dur. bu zat şimdi de alçaklık hususunda kendisini hiç de aratmayacak şahıslardan müteşekkil çeteler tesis etmiş ve namussuz kayıkçıların müdafaası altında, gencecik kızları kaçırıyor; maksadı, mebzul fidyeler koparmak; fidyeyi cebe atar atmaz da bu kız çocuklarını hunharca öldürüyor. bununla da kalmayıp namuslu insanlar dişlerinden tırnaklarından artırdıklarını bir kenara koyarken, o bir ipek çorap ardında sakladığı yüzüyle bu tasarrufların bulunduğu yerlere dalıyor, her şeyi gasp ve talan ediyor ve yeni rehineler almak suretiyle şehirlerimizi teröre gark eyliyor; filhakika, bugün, aklıselim hudutlarını mütecaviz cürümlere sahne olan şehirlerimizde, bir yandan şehir halkı griso karşısında korkudan titrer, iktidarsız emniyet kuvvetleri bu cürüm dalgasını frenleyemezken, bir yandan da teessür içindeki iyi ve namuslu insanlar sonumuzun nereye varacağını soruyorlar kendilerine.

bana gelince, o kadar müsamahakar ve muhabbetkar bir insan olan ben, bu toprakların yetiştirdiği en müstesna şahsiyetlerden birinin, hukuk alimi beccaria'nın -ki ölüm cezasına kanunlarında yer veren bir devletin cinayet aleyhtarı bir öğretiyi asla savunamayacağını mükemmelen ortaya koymuştu- tezlerini müdafaa eden ben, tedirginlik hissediyor ve kendime soruyorum: acaba müdafaasız vatandaşı korumak ve ona kötülük etmek isteyenleri uyarmak için böyle iğrenç suçlara karşı ölüm cezasını yeniden uygulamaya koymak gerekmez mi?

eco: seni anlıyorum, renzo. bu son derece insani bir his: gencecik kızları sevgili ana babalarından koparıp alan bu mezalim karşısında, intikam alma ve hakkını sonuna kadar müdafaa etme fikri kendiliğinden doğar. ben de bir babayım ve sık sık soruyorum kendime, çocuğumu öldüren meçhul caniyi, emniyet kuvvetlerinden evvel ele geçirme fırsatını bulsam ne yapardım diye.

renzo: söyle! ne yapardın?

eco: en başta onu öldürmek gelirdi içimden. ama uzun bir işkencenin, had safhadaki acımı çok daha iyi dindireceğini düşünerek bu dürtümü frenlerdim. onu emin bir yere götürür ve işe adamın hayalarını burmakla başlardım. bilahare tırnaklara geçer, tırnaklarının arasına bambu yongaları sokardım, rivayete göre zalim şark milletleri bu yöntemi tatbik ediyormuş. bunu müteakiben kulaklarını koparır, kafasına elektrik yüklü tellerle işkence yapardım. ve nihayet bu dehşet ve kan banyosundan sonra, acımın, yatışmadıysa da, vahşete doymuş olduğunu düşünürdüm. sonra zihnimin geçmiş günlerdeki huzur ve muvazenesine asla kavuşamayacağını bilerek kendimi kadere terk ederdim.

renzo: bak, işte sen de..

eco: evet; ama vakit kaybetmeden kolluk kuvvetlerine teslim olurdum, beni zincire vurup benzeri biçimde cezalandırsınlar diye; çünkü bu durumda ben de yapılmaması gereken bir şeyi yapmış, bir insanın hayatına son vermekle bir suç işlemiştim. gerçi suçumu hafifletici nedenler yok değildi. çocuğu hunharca öldürülmüş ve çektiği acıyla neredeyse delirmenin eşiğine gelmiş bir babaydım; dolayısıyla cezamın kısmen bağışlanmasını dileyecektim. ama devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemezdim; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet. 

renzo: bu tartışmalara aşinayım. ölüm cezasının tekrar yürürlüğe koyulmasını, zorbalığın hüküm sürdüğü günleri yeniden tesis edebilmek amacıyla, şiddete dayalı düzenin çığırtkanlığını yapan birtakım müphem şahıslar talep etmişlerdir. lakin birkaç gün önce memleketin en mühim gazetelerinden birinde ciddi bir filozofun uzun ve serinkanlı bir makalesini okudum; üstat meseleyle ilgili muhtelif bakış açılarını bihakkın gözden geçirdikten sonra, hani istemiyormuş da ağzından kaçırmış edasıyla şunu soruyor kendisine: böyle ağır cürümler karşısında, vatandaşların huzur ve müdafaası için, devlet yetkisini kullanarak, daha yüksek cezalar verilmesi hakkını yeniden tesis edemez mi? gerçekten de ölüm cezası en azından caydırıcı bir değeri haizdir; daha doğrusu öteki art niyetli insanlarda korku uyandırır; oysa eğlenceli ıslahların ve kolay firarların yatağı günümüz hapishaneleri hiç kimseyi cinayet işlemekten alıkoyacak güçte değil artık.

eco: insanları ölüm cezasına ikna etmeye yönelik bu tarz muhamekeleri daha önce de işittim. ama belki sen hepimize, hatta ölüm cezasının yeniden yürürlüğe koyulmasını isteyen mütefekkirlere de hocalık etmiş olan bir başka filozofu tanımıyorsun. kant namıyla maruf bu zat, insanların araç olarak değil, her zaman amaç olarak kullanılmaları gerektiğini belirtmişti.

renzo: çok asil bir düşünce. 

eco: kesinlikle öyle. ben veli'yi ikaz etmek için ali'yi öldürürsem veli'yi ikaz etmek için ali'yi araç olarak kullanmış olmaz mıyım; velev ki maksadım tüm öteki insanları veli'nin muhtemel arzularına karşı müdafaa etmek olsun. ve veli'ye mesaj vermek için ali'yi kullanmak caiz ise adolf'a sabun üretmek için samuel'i kullanmak neden caiz olmasın? 

renzo: mamafih arada bir fark var. ali bir suç işlemiştir ve intikam maksadıyla değil; fakat eşitlikçi adalet anlayışı açısından, suçuyla orantılı bir cezaya çarptırılması hakka uygundur. samuel masumdur. oysa ali suçludur.

eco: o halde sen ali'nin veli'ye ders vermek maksadıyla öldürülmesi gerektiğini değil de basit bir dille ifade edersek başkalarına cefa çektirdiği için ali'ye de cefa çektirilmesi gerektiğini düşünüyorsun. 

renzo: her ikisi birden. benim ali'yi araç olarak kullanma yetkim var; çünkü artık kendi adına bir amaç olarak mütalaa edilme hakkını kaybetmiş bulunan ali'nin ölümü, başka ölümlerin önüne geçilmesine ve başkalarına cefa çektiren kişinin kendisinin de cefaya maruz kalacağını herkesin bilmesine yarayacaktır. devlet adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. ve eğer can güvenliğini teminat altına almak için mücerret, katı ve yüce kısas yasası faydalı ittihaz ediliyorsa varsın gelsin, başımızın üstünde yeri var; çünkü bu yasa kadim hikmetin tohumlarını içerir. devletin kısası intikam değil, geometridir. 

eco: kadim hikmeti küçümsemiyorum. şimdi söyle bana ey renzo: mademki sen kanun hakkında son derece ciddi ve de fevkalbeşer bir vukufu haizsin ve mademki devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme eylemini cinayet değil, adaletin hakça dağıtılması olarak mütalaa ediyorsun, devlet kura veyahut rotasyon usulüyle seni, bir caninin hayatına son vermek üzere seçseydi, bu vazifeyi kabul eder miydin? 

renzo: kabul etmezdim diyemem. ve ruhum da huzur içinde olurdu. ölüm cezasının lüzumlu olduğunu iddia eden her şahıs, cemiyet kendisinden talep ettiği anda, bu vazifeyi ifaya hazır olmalıdır. 

eco: imdi söyle bana, cinayet dışında bir o kadar iğrenç ve dehşet verici suçlar yok mu? oğlunu öldürmek yerine, insafsızca ırzına geçen ve çocuğunun hayatı boyunca bir daha düzelemeyecek bir ruh hastası olmasına yol açan kişinin yaptığına ne ad verirdin? 

renzo: cinayete eş, belki de daha ağır bir suç bu. 

eco: devletin kısas prensibi yürürlükte olduğu sürece, kanunun gereklerine bağlı kalarak bu kişiye hem de aynı insafsızlıkla livata uygulamak gerekmez mi? 

renzo: şimdi sen hadiseyi bu şekilde ortaya koyduğunda, elbette gerekir diye düşünüyorum. 

eco: eğer devlet doğrudan veyahut rotasyon usulüyle seni seçmiş ve bu şahsa zorla livata uygulama vazifesini sana vermiş olsa böyle bir vazifeyi yerine getirir miydin? 

renzo: daha neler! beni seks manyağı sandın galiba? 

eco: yoksa sen bir cinayet manyağı mısın? 

renzo: aklımı karıştırma şimdi. ben sözünü ettiğin bu son eylemin bende sıkıntıya ve tiksintiye yol açacağını söylüyorum. 

eco: halbuki öteki cezayı icra etmek hoşuna gider, sende sadistçe bir zevk uyandırırdı, öyle mi? 

renzo: söylemediğim bir şeyi söyletme bana. ölüm cezasını infaz etmek herhangi bir zarara uğratmıyor beni; oysa tiksindirici bir eylemi yerine getirmek beni rahatsız edecek ve acı çekmeme yol açacaktır. bir mücrimi cezalandırmak için kendime zarar vermemi bekleyemez devlet benden. 

eco: başka bir deyişle, araç olarak kullanılmak istemediğini söylüyorsun bana. 

renzo: haşa istemem! 

eco: mamafih yaşayan bir insanı öldürmek suretiyle onu başkalarına ders vermede bir araç olarak kullanabileceğini söylüyorsun. 

renzo: evet; ama söz konusu şahıs cinayet işlemekle öteki insanlardan daha az insan olduğunu ortaya koymuştur. sence de öyle değil mi? 

eco: hayır. beni rahatsız eden olgu da bu zaten: cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kimseler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır. tezat içinde değil mi bu kimseler? 

renzo: bu söylediklerinden sonra büsbütün karıştı aklım. peki meşru müdafaaya ne diyeceksin? 

eco: burada biri karşısındakini kendi aracı durumuna indirgemeye çalışan, öteki ise bu zorbalığı ortadan kaldırmak zorunda olan iki şahıs söz konusudur. mümkünse mağdur durumdaki kişi, ölüme meydan vermeden sonuca ulaşmalıdır; ama başka çare yoksa şiddete şiddetle karşılık verecektir. ve bu durumda, masumun hakkı suçlunun hakkından üstün tutulmalıdır.

ama devlet suçluyu idam ettiğinde, onu suç işlemekten alıkoymak gibi bir amaçla yapmış değildir bunu; tekrar ediyorum, idam ettiği kişiyi salt bir araç olarak kullanmıştır. ve bir kez bir insan ötekilerden daha az insan olduğu gerekçesiyle araç olarak kullanıldığında, devletin varlığını borçlu olduğu toplum sözleşmesinin temeli çöker.

kürtaj sorununun temelinde ise bir insanın öldürülmesinin caiz olup olmadığı sorusu yatmaz; sorun daha ziyade, ceninin bir insanla eşdeğer görülüp görülemeyeceğini ve rahmin derinliklerindeki henüz biçim kazanmamış bu varlığın şimdiden toplum sözleşmesinin yasalarına mı bağlı olduğunu yoksa onu taşıyan annenin mülkiyetinde mi bulunduğunu saptamaktır. 

ama toplum sözleşmesinin içinde yerini almış bulunan bir cani, her yönüyle, her şeyiyle insandır. bu kişinin bir başkasından daha az insan olduğunu öne sürersen yarın da ölüm cezasını savunma küstahlığında bulunanların daha az insan olduklarını öne sürebilecek ve başkalarını böyle sağlıksız düşüncelerden korumak için onların ölümünü önerebileceksin demektir. 

renzo: peki ne yapmalıyım sence? 

eco: kendine şunu sor renzo: oturduğu yerden kayıkçı mafyasını idare eden, altın sikke kaçakçılığına göz yuman ve griso'yu cinayet işleyerek para sızdırmaya teşvik eden kişi don rodrigo olmasın sakın? 

renzo: diyelim ki öyle, peki buradan çıkarmam gereken sonuç ne? 

eco: böylece şunu anlamış oluyorsun: idam sehpasındaki griso, çocuklarının hayatı için bir güvence oluşturmaz; çünkü onun idam edilmesi don rodrigo üzerinde hiçbir caydırıcı etki yaratmayacaktır. 

renzo: böyle bir etkiyi sağlayacak olan nedir? 

eco: zorbanın öldürülmesi. ama bu başka bir tartışma konusu.

9.08.2021

denge

frida kahlo

inancımı yitirdiğimde gök yeniden aydınlanıyor, her şeyin mümkün olduğunu düşündüğümde, ufuk feci bir fırtına gelecekmiş gibi kararıyordu. ışıktan kurşun ağırlığına, kurşun ağırlığından ışığa gidip geliyordum. tam bir dengesizlik içindeydim; ya da belki de asıl denge buydu.

artık öleceğimi düşünmüyordum. ya da daha doğrusu, ölümü birkaç ay öncesindeki gibi somut biçimde gözümde canlandırmıyordum. ölüm artık günlerimin akışını belirlemiyordu; çektiğim acıda, hareketlerimde özgür olmamanın, istediğim gibi hareket edememe, sokağa çıkamama ve bir yakınımın yardımı olmaksızın neredeyse hiçbir şey yapamamanın bana verdiği sıkıntıda erimişti. başkalarına bağımlılık dayanılmazdı ve beni sürekli tüketiyordu. kendi kendime yük olmuştum. ölümün paniğe dönüşen korkusu ikinci plana atılmıştı ama sürekli bir tükenme durumundaydım.

işte böyle anlarda gerçekten arzulamak farklıdır, kafamızdaki görüntü tepetaklak olur. birincisinde insan engeller oluşturur, diğerindeyse paravana kendiliğinden düşer. ne bileyim, bu sorunlar üzerine ne denli yazsam sonu gelmez.

26.06.2021

ölüler kitabı

giovanni papini

zamanımızın gözdesi olan tarih uzun ve sıkıcı bir ölüler kitabı'dır. politikada, hemen hepsi ölülerin düşüncelerinin mahsulü kanunlara, adetlere, formüllere boyun eğmek zorundayız. özel hayatımızda onların son arzuları denilen maddi ve manevi vasiyetlere uymaya mecburuz. katolik ülkelerde papazlar, her gün ölülerin selameti için dualar, törenler yapmakla meşguldür. müzelerimiz meşhur ölülerin eserleriyle doludur, eskimiş olmanın verdiği üstünlükle gençleri etkilerine alırlar, fikirleri köreltirler, yenilerinin gelişmesini önlerler. birçok sanatçı hala 25 asır önceki grek heykelciliğinin ve öleli 500 yıl olmuş ressamların kaidelerine körü körüne bağlanıyorlar. şehirlerimizin meydanlarında kimi at üstünde elinde kılıç, kimi oturup düşüncelere dalmış, hepsi de modası geçmiş elbiseler giyinmiş ünlü ölülerin cakalarını görürüz. dünyanın her yerinde binlerce aptal, bakıcı, spiritizmacı ölülerle görüştüklerini, onları çağırdıklarını ileri sürer, dururlar. günden güne büyüyüp genişleyen mezarlıklar büyük birer kıtlık tehlikesidir. bir taraftan nüfus artıyor, öteden dirilere yiyecek sağlayacak topraklar ölülerin "son istirahatgahlarına" tahsis ediliyor. eğer geçmiş devirlerin kabristanları yavaş yavaş kaldırılmamış olsaydı, bugün buğday ekecek bir dönüm tarla bulunamazdı. ama yine de ve hala yeryüzünde çok fazla mezar, türbe, hazine var. ya ölüleri bir daha öldürürüz ya da biraz sonra hepimiz aç köpekler gibi gebeririz. mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda, geçmiş varlıkların diriler üzerindeki hakimiyetlerini sağlayan bu durumu değiştirmek gerekir.

21.04.2021

sadık hidayet

bozorg alevi

"hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. istifa ettim mi seviniyorlardı. bırak gitsin, yaramaz! çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de." (sadık hidayet)

bugünkü iran'ın en büyük yazarı, ölümünden birkaç yıl önce böyle demişti. 9 nisan 1951'de paris'te canına kıyarken, çok dar bir tanıdıklar çevresinde biliniyor, beğeniliyordu. avrupa onun eserlerini daha dikkatle izlerken, londra ve moskova onun küçük hikayelerini yayınlarken de kendi yurdunun yazarları hidayet'in eserlerini reddetmekte; hatta gençliği coşturan popüler dilini alaya almaktaydılar. bugün, herkesçe iran'ın en önemli yazarı kabul ediliyor; bir zamanki hasımları da ölümünü sömürerek acıklı akıbeti üzerine gösteriş yasları tutuyorlar. hidayet'in kitapları birçok basımlar yaptı; büyük bir kısmı bugüne kadar fransızcaya, rusçaya, ingilizceye, almancaya, macarca ve çekçeye çevrildi. fransız edebiyat eleştirmeni andre rousseaux, hidayet'i, çağımızın en önemli yazarlarından biri sayar ve "bu roman [kör baykuş], yüzyılın edebiyat tarihinde bir aşamadır." inancını dile getirir.

bu satırların yazarı, aşağı yukarı 25 yıl boyu, hidayet'i yakından tanıdı, onu hep dürüst, kıymetli bir dost olarak takdir etti. alçak gönüllülüğü, insan ve hayvan sevgisi, haksızlık ve gadre uğrayanların, ezilenlerin kaderlerine ilgisi, acıması, fedakarlığı, güzelliğe ve saflığa karşı sonsuz arzusu ve bunları boşuna araması; dostları arasında her zaman söylenir, konuşulurdu. adamdan saymadıklarına karşı dümdüz tutumu, bayağılık ve şirretlikleri maskaraya çeviren kıvılcımlı zekası, hiçbir ayrıntıyı atlamayan çok belirgin gözlem yeteneği; karakterinin belli başlı özellikleridir. kendimize onun en yakın dostları gözüyle bakabilen bizler onu sever sayar, hayranlık duyardık ona.

çocukluğunda bir kere bir bayramda kurban kesilmesini görmüştü, o günden sonra artık hiç et yiyemedi, ölümüne kadar et koymadı ağzına. bir seferinde, farkında olmadan, kıymalı bir börekten bir parça ısırmış, midesi bulanmış, çıkarmıştı.

bir nükteciydi hidayet, çok zaman o şakacı maskesi ardındaki üzgün düşünürü görmek imkansızdı hemen hemen. bazı kimseleri ciddi bir söz söylemeye layık görmez, onlarla eğlenirdi sadece; ama edepsizleşip de gönüllerini kırmak istemezdi hiç. hatta bütün kalbiyle nefret ettiklerini bile asla incitmemiştir.

ömrünün son yıllarında afyon düşkünlüğü, kapıldığı ümitsizlikten ve hayatını yavaş yavaş ölüme teslim etmek niyetinden ileri geldi.

sadık hidayet, 17 şubat 1903'te tahran'da doğmuştu. yüz yıldır sarayda ve ülkenin edebiyat hayatında mevki ve isim yapmış, itibarlı bir ailedendi. tahran'daki saint-louis fransız kolejinde okudu. hristiyan misyonerlerce kurulmuş bu kolej, nüfuzlu sınıfın çocuklarına modern bir eğitim veriyordu. hidayet, daha ilkokuldayken, kalabalık bir aile çevresi için, el yazısıyla bir gazete bile çıkarmış, resimlerini de kendisi yapmıştı gazetenin. 1925'te bu kolejden ayrıldı, mühendis olmak istiyordu, belçika'ya gitti, oradan fransa'ya geçti. dört yıl olmuş, hangi mesleği seçeceğine hala kesin karar verememişti. paris'te yazmaya başladı. ilk eserleri burada meydana geldi ki bunlardan "yaradılış efsanesi", şimdi yeni iran edebiyatının kalıcı anıtlarından biridir. iki intihar girişimi, kendini tamamen sanata adamaya karar vermenin onun için pek kolay olmadığını gösteriyor. 

1930'da hidayet, tahran'a döndü. ailesinin nüfuzu dolayısıyla her imkana sahipti, diploması olmadan da devletin en yüksek mevkilerine geçebilirdi; ama o geçimini sıradan bir katip, bir muhasip olarak sağladı. 1930 ile 1936 arasındaki yıllar, hidayet için verimli bir yaratma dönemi oldu. tahran'da, hepsi de uzlaşma aleyhtarı, vatansever gençler onun çevresinde toplandılar. bu çevre, çok geçmeden, müstebit rıza şah'ın iran'da yarattığı hayat şartlarına ayak uyduramadı. sadık hidayet, hindistan'a gitti ve kör baykuş'u ilkin orada yayımladı. kitaba, iran'da satışının yasak olduğunu belirten bir not eklenmişti.

ikinci dünya savaşı'nın patlaması, müttefik birliklerinin 1941 eylülünde iran'a girişi ve bunları izleyen politik olaylar, yazarda, yeni başlayan kurtuluş hareketinin iran'a durum ve şartlarda olumlu bir değişiklik getireceği ümidini uyandırmıştı. savaş sonrası eserleri belirli bir iyimserlikle doludur; ama bu çok sürmedi; çünkü çok geçmeden iç politika doğrultusu yeniden nazikleşti ve hidayet yurdunun, yerinde kullandığı bir deyimle "aşağılık adamlar" dediği sınıfın zulmünden ve ahlak bozukluğundan kurtulma ümitlerini tamamen yitirdi. az sonra da, gençliğini geçirdiği yerlerde yeni bir yaşama gücü bulmak ümidiyle paris'e gitti.

başbakan olan eniştesinin müslüman bir yobaz tarafından 7 mart 1951'de katledilişi, kendi canına da kıyması için bardağı taşıran son damla oldu. paris'te günlerce, havagazlı bir apartman aradı. championnet caddesinde buldu aradığını; 9 nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. yakılmış müsveddelerinin kalıntıları yanı başında, yerdeydi.

20.02.2021

cennet ve cehennem

paulo coelho

her birimiz varoluşumuzun gerçek sebebini ölmeden bir saniye önce anlarız. cehennem ya da cennet işte o an doğar. cehennem, o kısacık anda geriye bakıp hayat denen mucizeye anlam katma fırsatını kaçırmış olduğumuzu anlamaktır. cennet ise o an, "hatalarım oldu; fakat hiç korkaklık etmedim. hayatımı yaşadım, ne yapmam gerekiyorsa yaptım." diyebilmektir. 

kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında her şeyi elde ettim. kendim olmaktan çıktığımda kendimi buldum. rezil olduğumda ve hala yürümeye devam ettiğimde kendi kaderimi seçmekte özgür olduğumu anladım. 

savaşçıyı savaşçı yapan budur işte: irade ve cesaretin aynı şey olmadığını anlamak. cesaret korku ve hayranlık uyandırır; irade gücüyse sabır ve azim demektir. iradeleri çok güçlü olan kadınlar ve erkekler genellikle yalnızdırlar; çünkü dışarıdan soğuk görünürler.

sıradan insan ilahi adaletsizlikten yakınıyor, güç sahibi olmayı kıskanıyor ve hayatın tadını başkalarının çıkarması ona acı veriyor. kimsenin hayatın tadını çıkaramadığının, herkesin kendini güvensiz ve endişeli hissettiğinin; mücevherlerin, arabaların ve şişkin cüzdanların büyük bir aşağılık kompleksini örtbas etmeye çalıştığının farkında değil.

hata yapmaktan korkmayan, hata yapan insanları arayıp bul. onların hataları, yaptıklarını gölgede bırakmış olabilir; fakat dünyayı ancak böyle insanlar değiştirir, defalarca hata yaptıktan sonra gerçekten fark yaratmayı ancak onlar başarırlar.

9.01.2021

seneca

alain de botton

"bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır." (seneca)

1773 yılında 25 yaşındaki jacques-louis david tarafından yapılan "seneca'nın ölümü" adlı tablo, stoacı filozofun, i.s.65 yılının nisan ayında roma'nın dışındaki bir villada yaşama nasıl veda ettiğini konu alıyordu. birkaç saat önce imparatorun habercisi, elinde imparatorun emriyle kapıda belirmişti. emre göre seneca, hemen oracıkta kendi hayatına son verecekti.

o zamanlar 28 yaşında olan neron'u tahtından indirmek için bir komplo düzenlendiği ortaya çıkmıştı; öfkeden gözü dönen çılgın imparator, suçlu suçsuz ayırt etmeksizin önüne çıkan herkesten intikam almak istiyordu. seneca'nın söz konusu komploya karıştığına ilişkin bir kanıt yoktu. üstelik seneca 5 yıldır imparator neron'un öğretmeniydi; 10 yılı aşkın bir süredir de onun sadık yaveri olarak görev yapıyordu. tüm bunlara karşın neron, seneca'nın ölmesini buyurmuştu. neron, o zamana kadar karısı oktavia'yı, üvey annesi agrippina'yı ve üvey kardeşi britannikus'u çoktan öldürtmüş, çok sayıda senatörü ve şövalyeyi de aslanlarla timsahlara yem etmişti. 64 yılındaki büyük yangın sırasında roma yanıp kül olurken deli neron şarkılar söylüyordu.

seneca'nın yanındakiler neron'un emrini duyunca korkudan bembeyaz kesilip ağlamaya başladılar; ama filozof, tacitus'un bize aktardığına göre, sükunetini kaybetmedi ve çevresindekileri sakinleştirmeye, cesaretlendirmeye çalıştı:

"felsefeleri nereye gitti?" diye sordu; "hani yıllardır, yaşanabilecek talihsizliklere karşı birbirlerini cesaretlendiriyorlardı? neron'un zalim biri olduğunu hepsi biliyordu." diye ekledi. "annesini ve kardeşini öldürdükten sonra sıra tabii öğretmenine gelecekti."

filozof, karısı polina'ya dönüp onu şefkatle kucakladı. "bu davranışı, felsefe alanındaki soğukkanlı tavrından çok farklıydı." (tacitus) güzel bir yaşam sürmüştü; karısı bunu düşünerek teselli bulmaya çalışacaktı. fakat polina onsuz bir yaşam düşünemediğini söyleyip bileklerini kesmek için filozoftan izin istedi. seneca onun bu arzusunu reddetmedi. ancak imparator kötü ününün daha fazla yayılmasını istemiyordu; bu yüzden adamları, polina'nın bıçağı bileğine dayadığını görür görmez, onu yakalayıp bileklerini sardılar.

kocasının intihar girişimi de hızlı sonuç vermiyordu. ayak bileklerindeki hatta dizinin arkasındaki damarları kesmiş olmasına karşın, filozofun yaşlı bedeninden yeterince kan akmıyordu. bu yüzden, tam 464 yıl önce atina'da gerçekleşen ölümün yankılarını zihninde duyan seneca, doktoruna bir tas baldıran hazırlamasını söyledi. eskiden beri sokrates'i, insanın felsefe sayesinde nasıl kendisi dışında gelişen olaylardan sıyrılıp bunların üstüne çıkabileceğini gösteren bir örnek olarak değerlendirmişti.

ancak seneca'nın atinalı meslektaşının gittiği yoldan gitme çabaları da bir sonuç vermedi. içtiği baldıran onu etkilememişti. intihar girişimlerinin ikisi de sonuçsuz kalınca, kendisine buhar banyosu yaptırmalarını istedi. yavaş yavaş, boğularak ölecek, işkenceye metanetle katlanacak, kaderin oyunu karşısında sükunetini kaybetmeyecekti.

seneca hayatı boyunca inanılmaz felaketler yaşamış ya da bunlara tanık olmuştu. pompeii deprem yüzünden yerle bir olmuş, roma ve lugdunum yanıp kül olmuş, roma halkı ve imparatorluk neron'a ve ondan önce de caligula'ya -suetonius'un daha güzel ifadesiyle "canavar"a- boyun eğmek zorunda kalmıştı. "canavar bir gün şöyle bağırmıştı öfkeyle: keşke bütün romalıların boyunları tek bir boyun olsaydı!"

seneca kişisel kayıplar da vermişti. aslında o, politikada kariyer yapmak üzere eğitim almıştı ama yirmili yaşlarında verem olduğundan şüphelenilmiş, seneca hastalığın geçmesi için 6 yıl beklemek zorunda kalmış, bu sırada intiharın eşiğine gelmişti. sonraki yıllarda politikaya atıldığında, ne yazık ki caligula tahta geçmiş bulunuyordu. 41 yılında canavar'ın öldürülmesinden sonra bile iyi bir mevkiye gelemedi. imparatoriçe messalina'nın bir entrikası sonucu, hiç suçu olmadığı halde, korsika adası'na sürgüne yollandı. nihayet roma'ya çağrıldığında, hiç istememesine karşın, imparatorluk yönetimindeki en önemli görevlerden birini üstlenmek zorunda bırakıldı: agrippina'nın 12 yaşındaki oğluna, yani 15 yıl sonra karısının ve dostlarının gözleri önünde hayatına son vermesini emredecek olan lucius domitius ahenobarbus'a öğretmenlik yapacaktı.

seneca bu düş kırıklıklarına göğüs germesini sağlayan şeyin ne olduğunu biliyordu:

"hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düş kırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü."

seneca deneyimlerinden yola çıkarak bir sözlük hazırlamış, bu sözlükte düş kırıklığına uğradığımızda nasıl davranabileceğimize ilişkin yanıtlar aramıştı. felsefeyle geçen onca yıldan sonra, neron'un habercisi kapıyı vurduğunda kendisini bekleyen korkunç sona çoktan hazırdı.

7.01.2021

hezimet

michel houellebecq

okumakla geçen bütün bir hayat, bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

ben bunu daha yedi yaşındayken biliyordum. dünyanın düzeni acı verici, yetersiz; değişecek gibi de gelmiyor bana. gerçekten, bütün bir hayat boyu okumak bana daha uygun düşerdi.

ne güzellikten ne de kişisel çekicilikten nasibimi almadığımdan, ikide birde ruhsal çöküntü içine girdiğimden, kadınların öncelikli olarak aradıklarına hiç mi hiç uymuyorum.

bu yüzden bana organlarını açan kadınlarda daima hafif bir tutukluk hissetmişimdir. aslına bakılacak olursa, ben onlar için bir ehvenişerden başka bir şey değildim. bu da, kabul edilecektir ki, kalıcı bir ilişki için ideal bir başlangıç sayılamaz.

iki yıl önce véronique'ten ayrıldığımdan beri, aslında hiçbir kadınla tanışmadım. bu yönde yaptığım cılız ve kararsız girişimler, önceden kestirilebilir bir hezimetten öte bir sonuç getirmedi.

dünya gözlerimizin önünde tektipleşiyor, iletişim araçları gelişiyor, konutların içi yeni donanımlarla zenginleşiyor. insan ilişkileri gitgide olanaksız hale gelmekte, bu da bir hayatı oluşturan öykülerin sayısını o oranda azaltıyor. ve yavaş yavaş bütün ihtişamıyla ölümün yüzü beliriyor. üçüncü bin yıl iyi geliyor.

25.12.2020

gerçek sorun

woody allen

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?

insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

21.12.2020

ölümsüz yahudi

georg büchner

şu lanet olası teori: hiçbir şey yok olmaz. ve ben bir şeyim, asıl dert bu! yaratılış öyle yaydı ki kendini! hiçbir boşluk yok, her yer kalabalık. hiçlik intihar etti, yaratılış onun yarasıdır, biz onun kanının damlalarıyız, dünya da içinde çürüdüğü mezar. delilik gibi geliyor kulağa ama bir hakikat payı da var içinde.

dünya ölümsüz yahudi'dir, hiçlik ölümdür ama imkansızdır. şarkıda söylendiği gibi: "ah ölememek, ölememek!"

hepimiz diri diri gömüldük, krallar üç ya da dört katlı tabutlarla defnedildiler, gökyüzünün altında evlerimizde, ceketlerimiz ve gömleklerimizin içinde. elli yıl boyunca tabutun kapağını tırmalıyoruz. yok oluşa inanan biri olsaydı kurtulurdu. ölümde umut yok, o sadece çürümenin daha basit bir biçimidir, yaşamsa daha çapraşık, daha organize bir biçimi, aradaki tek fark bu! ama ben tam da çürümenin bu biçimine alışmışken, şeytan bilir öteki türüyle nasıl başa çıkarım.

ah julie! ya yalnız gidersem? beni tek başıma bırakırsa? tamamen bir avuç toz olurum, atomlarımın her biri yalnızca onda huzur bulabilir. ölemem ben, hayır, ölemem, bağırmalıyız, yaşamın her damlasını organlarımdan zorla söküp almalılar.

yarın eskimiş ayakkabılar olacağız, kara toprak denilen dilencinin kucağına atılacağız.

dilini boğazından dışarı ne kadar uzatırsan uzat, yine de alnındaki ölüm terlerini yalayamazsın.

ölüm doğumu taklit eder, ölürken de çaresiz ve çıplağızdır yeni doğan bebekler gibi. elbet kundak yerine kefene sararlar bizi. neye yarar? mezarda da beşikteki gibi mızırdanabiliriz.

kuklalarız biz, bilinmeyen güçler tarafından oynatılan, biz kendimiz değiliz! ruhların çarpıldığı kılıçlarız -yalnızca eller görünmüyor, masaldaki gibi.

11.11.2020

insan

hüseyin rahmi gürpınar

meğerse âdemoğlu hileden ibaretmiş.

hemcinslerimizin korktuklarından çok korkmadıkları şeylerden korkunuz ve sakınınız.

biz tabiattan bir cüz yani bir parçayız. onun, aklımız erdiğince ve tahsil derecemize göre anlaşılabilir kısımlarını öğrenmeye çalışırsak birçok hatalardan kurtulmuş oluruz. çünkü insanlar her felakete cehaletleri sebebiyle uğramışlar ve hâlâ uğramaktadırlar. insanlık, çocukluk zamanında akıl erdiremediği konularda daima batıl zanlara düşerek işte bundan dolayı ilerleme yolunda gecikmiştir.

hep sıradan ölümle bitip yeri hendek olacak yaradılışta, hepsi bu arzuda bir alay ahmaktan başka bir şey değiliz.

her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. bu değişmez, umumi bir kanun. niçin endişe etmeli? şu dünyada erilen başka ne var? hayat yalan, ölüm hakikat.