descartes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
descartes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.08.2021

descartes

mihaly csikszentmihalyi

birkaç yıl önce descartes'ın metot üzerine konuşma adlı kitabını okuduğumda ne kadar heyecanlandığımı hatırlıyorum. descartes o kitapta, fransa'da en iyi okullarda, en iyi öğretmenlerden eğitim aldığını ama seyahat etmeye başlayıncaya kadar asla gerçekten emin olduğu hiçbir şey öğrenmediğini ayrıntılı bir şekilde açıklar. çünkü seyahat ettikçe fransa'da doğru olan bir şeyin almanya'da da doğru olması gerekmediğini, almanya'da doğru olanınsa fransa'da olmayabileceğini ve hollandalıların her iki ülkenin de entelektüel başarılarına burun kıvırdığını görür. bunu fark etmek, onu ilk ilkelerle uzlaşmaya yöneltir. zihnin duru işleyişlerinden akıl yürütülerek çıkarsanan ve kulaktan dolma olmayan bilgiyle.

descartes'ın, bilginin göreliliğine gösterdiği tepki ile, birinci dünya savaşı'ndan sonra batı'yı saran umutsuzluktan dolayı cesaretlerini kaybeden, evrensel anlamda geçerli akılcılıktan vazgeçen pek çok çağdaş bilim adamının tepkisi arasındaki farkı düşünmek ilginçtir. descartes dar bilgiyi, anlama engel olarak görürken, kültürel görelilik yandaşları bunu var olan tek anlama biçimi olarak görüyorlar.

25.03.2021

descartes

nermi uygur

descartes, pek çok üniversite öğrencisinin, günümüzde üniversiteyi bitirmediği bir yaştaydı. zamanın ünlü bir lisesinden çıkmıştı ama ne dersler ne de öğretmenler sarmıştı onu. çağın gidişine ayak uydurup hukuk okumuştu. kılıç oyunlarını seviyor, ata binmekten hoşlanıyordu. salonlar da çekiyordu onu. sağlığı pek uygun değilse de, kendini bildi bileli bir yerde duramıyordu. güney fransa'dan sonra hollanda, danimarka ve almanya'yı gezmişti. nasıl olmuşsa olmuş, bavyera dükü'nün ordusunda subay olmuştu.

dünya tarihinin o unutamayacağı yıl, kış başlarken birliği almanya'da konaklamaktaydı. rahatına düşkün, sobalı odasına çekildi, keyfince. işte orada oldu ne olduysa. nicedir okumayı sürdürdüğü o büyük dünya kitabına yeniden kaptırıp gitti. dingin, telaşsız davranışlarına karşın, bir süredir içi içine sığmıyordu. kafası karışık biri değildi ama neden böyle karışıktı her şey? kafasından ne geçse kof çıkıyordu. birden bir şey çaktı: yanlış düşüncenin, sık sık bilinip yaşanan özelliğini apaçık bir kesinlikle görüvermişti; başkalarından bir ayrıcalığı vardı artık, görüyordu: yanlışın özelliği, kuşkuya yer vermeyen biçimde doğru görünmesiydi. herkese böyle doğru görünüyordu yanlış, tetikte olunması gereken en önemli durumlarda bile.

yapması gereken şeyin ne olduğunu biliyordu artık. yapması gereken şuydu: nerede ve ne zaman ortaya çıkarsa çıksın, hiçbir eksik gedik kalmamacasına, tüm kuşkuları kesinlikle giderinceye dek düşünceleri gözden geçirmeye ant içti. bu, bir akıl işi olduğu kadar istenç işiydi de.

işte o gün, o ünlü sobalı odada descartes, "descartes" olma yoluna girdi. almanya'dan italya'ya, macaristan'dan polonya'ya, isviçre'den isveç'e, on yıllarca sımsıkı sarıldı buluşuna. yaşamını, bu buluşun kavramsal dökümü ile düzenlenmesine, en zengin olanaklarıyla sonuçlanmasına adadı.

insanlığın, özellikle batı'nın, yüzyıllarca yürüdüğü, tüm akılcı kültürü borçlu olduğu yol bu.

6.08.2019

özgürleşme

henri delacroix: sanat hem özgürleşme hem de yaratmadır.

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

ernest bersot: acı, kara ilaçtır. acı, engellenmiş istektir, durdurulmuş harekettir, kötürümleştirilmiş yaşamdır.

raymond polin: değerlerin gerçeği yoktur; yalnızca eylemin gerçeği vardır.

jacques maritain: bilgeliğin özünden ve barışından yararlanamayan sanatçı, zekanın ve spekülatif yaşamın acımasız gereksinimlerinin tutsağı olur ve zamansal üretimin ve pratiğin tüm kölece sefaletlerine mahkum olur.

william blake: tasarım bir evre değildir, insansal varoluşun kendisidir.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

fenelon: iyi tarihçi, hiçbir zaman hiçbir ülkeye ait olmayan tarihçidir; vatanını sevse de hiçbir zaman ona nedensiz övgüler yağdırmaz.

francis herbert bradley: iyi istencin dışında hiçbir şey ahlaklı değildir.

descartes: okul mantığı, insana bilinen şeyleri öğreten veya bilinmeyen şeylerle ilgili muhakemesiz bir sürü sözler söyleyen ve böylece sağduyuyu geliştirmekten çok engelleyen bir diyalektikten başka bir şey değildir.

wittgenstein: gelecek olaylar şimdiki olaylardan çıkarılamaz. nedensel bağlılık bir boş inançtır.

lucien laberthonniere: aşk kaynaktır, araçtır ve amaçtır. her şeyi hesaba katan, aydınlatan, açıklayan nihai akıldır. ve aşk öz olarak özgür olduğu için, özgürlük şeylerin temeli olarak tepede hüküm sürmektedir.

4.08.2019

vivere beate

saint simon: tutku hissedilmeden büyük şeyler yapılamaz.

charles renouvier: içinde aklın buyurduğu bir dünya, haksızlığının onu her taraftan sardığı zincirlerden kurtulmuş olan iyiliğin tek başına hüküm sürdüğü bir dünya olacaktır.

emile durkheim: gerçek çoğu zaman acı vericidir.

pierre janet: bir kitap, hemen hemen her zaman bir dönemin duygularının ve fikirlerinin bilincine varılmasından başka bir şey değildir.

henri delacroix: kalpte zihinden geçmeyen hiçbir şey yoktur.

thales: insanın gölgesinin insana eşit olduğu anda, piramidin gölgesi piramide eşittir.

charles blondel: insan sadece çift yönlü değildir, aynı zamanda üç yönlüdür; sadece fizyolojik ve ruhsal gerçek değildir, aynı zamanda sosyal gerçektir.

levy-bruhl: ilkeller deneye karşı duyarsızdırlar.

sigmund freud: düş, uykuyu rahatsız edebilecek şeye karşı onu koruyan bir gardiyandır. çocuk düşü, arkasında bir özlem, bir üzüntü, tatmin olmamış bir istek bırakan günün bir olayına tepkidir. düş, bu isteğin açık, doğrudan gerçekleşmesidir.

henri bergson: düş, içinde yoğunlaşma çabasının eksik olduğu tam bir zihinsel yaşamdır.

jacques maritain: birçok yönden insanların yapısı köleliktir.

henri frederic amiel: kendinin, bahanelerinin, içgüdülerinin, doğasının kurbanı olunmadığı ölçüde özgür olunur. o halde boyun eğmişiz ama özgürleşebiliriz; bağlıyız ama kendimizi çözebiliriz. ruh kafestedir ama kafesinin çevresinde uçabilir.

spinoza: olumsallık yoktur ve özgürlük yalnızca bir yanılsamadır.

descartes: vivere beate, yüce mutluluk içinde yaşamak, tamamen hoşnut ve tatmin olmuş bir zihne sahip olmaktan başka bir şey değildir.

2.08.2019

muhakeme

alain: eğer bir kişiye aynı ağırlıkta ama değişik hacimde olan farklı nesneleri, kurşun bir topu, tahta bir küpü, büyük bir karton kutuyu elle tarttırırsanız her zaman en büyük hacimdeki nesneleri en hafif bulacaktır. çünkü genellikle en büyük nesneler en ağır olanlarıdır. bu yüzden en büyüklerinin aslında en ağır çekmelerini bekliyoruz; ama duyum böyle bir şeyi vermediği için, ilk muhakememize geri dönüyor ve beklediğimizden daha az ağır olduklarını hissederek onların diğerlerinden hafif olduğu muhakemesini yapıyor ve sonuçta onları daha hafif hissediyoruz.

theodule ribot: psikolog ahlakçıdan, botanikçinin bahçıvandan olan farklılığı gibi farklıdır. biri için iyi veya kötü bitki yoktur, hepsi eşit olarak bir inceleme konusudur; diğeri için koparılması ve yakılması gereken zararlı ve parazit bitkiler vardır; onun baştan savma adaleti bilmekten çok suçlamaya yöneliktir. ahlaksal uğraşlar, olanın görülmesini engelleyerek çoğu zaman psikoloji hakkında düşünülmesini önlemiştir.

descartes: tüm felsefe, kökleri metafizik, gövdesi fizik ve bu gövdeden çıkan dalların tıp, mekanik ve ahlak olmak üzere üç ana kola ayrılan diğer bilimler olduğu bir ağaç gibidir. diğer bilimlerin tam bir bilgisinin var olduğunu kabul ederek, en yüksek ve en mükemmel ahlakın, bilgeliğin en son derecesi olduğunu kabul ediyorum. oysa meyvelerin ağacın ne kökünden ne de gövdesinden toplanmayıp sadece dallarının ucundan toplanması gibi felsefeden elde edilecek temel fayda, en uçta yer alan bölümlerden elde edilecek faydaya bağımlıdır.

maurice halbwachs: insanın tasarımladığı görüntülerle karıştığı, yani tek başına tasarımladığı şeyi yaşadığını zannettiği bir durum vardır; ama bu aynı zamanda anımsayamadığı tek durumdur. bu, düş gördüğü zamandır. aksine insan geçmişi ve geleceği daha iyi seçtiği, yani şimdi içinde kendi olduğu, dışsal nesnelere ve diğer insanlara dönük bir kafaya sahip olduğu, daha doğrusu kendi dışına çıktığı oranda daha iyi anımsamakta, geçmişini daha kesin ve somut biçimler altında yeniden inşa etmektedir.

sigmund freud'a göre, düşün anlamı söz konusu olduğunda özellikle çocukların düşleri öğreticidir. çünkü onlarda sansürün işlevi yoktur ve görünen içerik, gizli içerikle aynı hale gelmiştir. işte bu durumda, düş en saf biçimde, bastırılmış bir isteğin gerçekleşmesidir.

23.06.2018

okuma üzerine

marcel proust

bizim için büyülü anahtarları olan, içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan bir yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.

başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır.

okuma, eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka şey değildir. racine'in bir trajedisi, saint-simone'un hatıralarının bir cildi artık yapılmayan güzel eşyalar gibidir.

gerçek seçkinlik zaten adetleri bilen seçkin kişilere hitap edermiş gibidir daima; bir şey "açıklamaz." anatole france'ın bir kitabı bir yığın derin bilgiyi üstü kapalı dile getirir, cahil insanın fark etmediği ve öbür güzelliklerinin yanı sıra kıyaslanamaz soyluluğunu da meydana getiren sürekli imalarda bulunur.

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

eğer schopenhauer'in beni çok uzaklara sürüklemesine izin vermiş olmasaydım, bu küçük tanıtımı, "yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar"ın yardımıyla bitirmek isterdim. bildiğim bütün kitaplar arasında bu, yazarındaki azami okumayla, azami özgünlüğü önkoşul olarak sunan tek kitaptır; hatta her sayfası birçok alıntı içeren bu kitabın başında, schopenhauer büyük bir ciddiyetle şöyle yazabilmiştir: "derlemek benim işim değildir."

bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır.

klasiklerin en iyi yorumcuları romantiklerdir. gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir; çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. çünkü bir şairi ya da bir yazarı iyi okuyabilmek için insanın kendisinin bir allame değil, şair ya da yazar olması gerekir. bu, en az romantik eserler için de geçerlidir. boileau'nun güzel dizelerini bize işaret eden retorik öğretmenleri değil, victor hugo'dur:

"ve güzelliğiyle kirlenmiş dört mendil içinde
çamaşırcıya gönder güllerini ve zambaklarını."

14.06.2018

arzu

rene descartes

sahip olduğumuzdan fazla kolumuz, sahip olduğumuzdan fazla dilimiz olmasını arzu etmediğimiz halde, sahip olduğumuzdan fazla sağlığımız ya da servetimiz olmasını arzu etmemizin nedeni, sırf, bu şeylerin davranış tarzımız sayesinde elde edilebileceğini ya da bunların bizim doğamız gereği olduğunu; ama başkaları için böyle olmadığını sanmamızdır. bu sanıdan kurtulmamız ancak -daima aklımızın öğüdüne göre hareket ettiğimize göre- gücümüz dahilinde bulunan hiçbir şeyi ihmal etmediğimizi ve hastalıklarla talihsizliklerin de bir insan için refah ve sağlık kadar doğal şeyler olduğunu düşünmemizle mümkündür.

kaldı ki, arzuların her türlüsü mutlulukla uyuşmaz da değildir; uyuşmaz olanlar ancak sabırsızlık ve kederle birlikte gidenlerdir. yine, aklımızın hiç yanılmaması da zorunlu değildir; en iyi olduğuna hükmettiğimiz bütün şeyleri yapmak için kararlılık ve erdem göstermekte asla kusur etmediğimize vicdanımızın tanıklık etmesi yeterlidir. böylece, bizi bu hayatta mutlu etmeye yalnızca erdem yeter. ama şu var ki, erdem zihnin ışığı ile aydınlanmadığı takdirde sahte olabilir, yani iyilik yapmak iradesi ve kararlılığı bizi iyi sandığımız bazı kötü şeyleri yapmaya götürebilir ki, bu takdirde bu davranışlardan doğan mutluluk sağlam bir mutluluk değildir ve mutat olarak bu erdem, hazlarla, iştihalarla ve ihtiraslarla zıtlaştırıldığına göre, uygulanması da son derece güç olur. halbuki, aklın doğru kullanılması iyilik hakkında hakiki bir bilgi verdiğinden, erdemin sahte olmasını önler; hatta onu meşru hazlarla birlikte sunarak uygulanışını o kadar kolaylaştırır ve bize doğamızın şartlarını öğreterek arzularımızı öylesine sınırlandırır ki, insan için en büyük mutluluğun aklın doğru kullanılışına bağlı bulunduğunu ve dolayısıyla, bu doğru kullanılışı elde etmeye yarayan inceleme ve araştırmanın mümkün en yararlı ve aynı zamanda en hoş ve haklı uğraş olduğunu itiraf etmek zorunda kalırız.

7.03.2018

sanat

hans habe: ağaç, meyvesinden tanınır.

günter grass: sanat bir suçlamadır. bir dışavurum, bir tutkudur. sanat ak kağıtlar üzerinde dağılıp dökülen kara kalemdir.

romain gary: gerçek sanatçıları bilirsiniz: asla kendilerinden hoşnut değildirler.

descartes: çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu eserlerde, bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerdeki kadar mükemmellik yoktur.

walter benjamin: kitleler kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden dikkatini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

sadık hidayet: herkes güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar; acısını dindirmek için her biri en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır; yani boş bir zihin.

yann martel: sanatçılarımızı desteklemezsek hayal gücümüzü kaba gerçeğin sunağında kurban etmiş oluruz ve en sonunda hiçbir şeye inanmamaya, değersiz düşler görmeye başlarız.

henryk sienkiewicz: güzelliğin huzurunda küçüldüklerini duyabilenler yalnızca en yüce sanatçılardır.

maksim gorki: eğer ciddi bir şey yapacak gücünüz varsa ucuz şeylere alışmayın. daha çok çalışın, okuyun ve insanları gözleyin, sinirlenin. ve sonra sanatçı olmaya karar verirseniz gücünüzü sakınmayın!

4.08.2017

okumak

elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

elsa triolet: iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

anatoli ribakov: okumak en iyi şeydir. eğitim bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yoldur.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

francis bacon: kişi kitap okurken bilgelerle, eylem halindeyken ise aptallarla söyleşi içindedir. 

ahmet oktay: yazıların içinde yapılan yolculuklar, aslında en benzersiz, tadına en doyulmayan gezilerdir. edebiyatın bir turisti olmak bile nice dünyalar açabilir kısır çekişmeler ve ekmek parası peşinde geçen yaşamlarımıza.

cervantes: iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

reşat nuri güntekin: bir yerde birkaç kitapla yalnız kalmak beni herhangi bir cemiyetten daha fazla eğlendirir.

nazım hikmet: derelerin arasında köprüler nasıl bilgisiz kurulamazsa, yüreklerin arasında da köprü kurmak için bilgili olmak gerekir. eğer ozanlığa özenseydim, tek söz yazmadan önce, en aşağı iki dil öğrenir, iki bin kitap okurdum.

jhumpa lahiri: tüm rus yazarları oku, ardından hepsini bir defa daha oku. seni asla hayal kırıklığına uğratmazlar.

7.03.2017

mutluluğun yolu

rene descartes

bence bir kimse, başkasından hiçbir şey beklemeden, kendi kendine mutlu olabilir; yeter ki şu üç şeye riayet etsin:

birincisi, hayatın bütün hal ve şartlarında neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini bilmek için daima aklını mümkün olduğu kadar iyi kullanmaya çalışmalıdır.

ikincisi, aklın ona öğütleyeceği her şeyi, ihtiraslarının ya da iştihalarının aldatmasına kapılmaksızın sağlam ve değişmez bir kararlılıkla yerine getirmelidir ve işte bence erdem sayılması gereken şey bu kararlılığın sağlamlığıdır.

üçüncüsü, o kişi böyle elinden geldiğince akla uygun olarak davranırken, sahip olmadığı bütün varlıkların tamamen iktidarı dışında kaldığını düşünmeli ve böylelikle, onları asla arzulamamaya kendisini alıştırmalıdır; çünkü, hiçbir şey arzu kadar, esef ya da pişmanlık kadar bizi mutlu olmaktan alıkoyamaz.

eğer her zaman aklımızın buyurduğu şeyleri yapacak olursak, olaylar sonradan bize yanıldığımızı gösterseler bile, pişmanlık duymamız için hiçbir zaman bir neden bulunmayacaktır; çünkü bunda bizim hiçbir kusurumuz yoktur.

6.09.2016

yöntem üzerine konuşma

rene descartes

bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu eserlerde, bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerdeki kadar mükemmellik yoktur.

sayelerinde hiç tedirgin olmaksızın boş vakitlerimden yararlanabildiğim kimselere, bana dünyanın en şerefli mevkilerini verecek kimselerden daha çok şükran borcu duyacağım.

derin düşüncelere filozofların yazılarından çok şairlerde rastlanması hayret uyandırabilir. bunun nedeni, şairlerin yazarken heyecanın ve hayal gücünün araçlarından yararlanmalarıdır. bizde bilimin tohumları vardır; tıpkı çakıl taşı içinde durur gibi dururlar; bu tohumları filozoflar aklın araçlarını kullanarak çıkarırlar; şairler ise onları hayal gücünün araçlarıyla fışkırtır; hatta kıvılcımlandırırlar.

sağlam zihinli olmak yetmez; asıl olan onu iyi kullanmaktır.

bildiğim az buçuk şeyi yazmaktansa bilgimi artırmaya çalışmaktan çok daha fazla zevk alıyorum. öğrenmiş olduğum az buçuk şeyi yazarak eğlenmektense, hayatımı yönetmek için bana gerekli olan şeyleri öğrenmeye daha çok özen gösteriyor ve bunun daha önemli olduğuna inanıyorum.

insanların beni düşündükleri zaman, zihinlerinde iyi bir fikir uyanmasından hoşlanmayacak kadar vahşi yaratılışlı bir insan değilim; ama beni hiç düşünmemelerini çok daha tercih ederdim. şöhretten korkum, ona olan arzumdan fazladır; çünkü onun, kendisine sahip olanların özgürlüğünü ve vaktini daima şu ya da bu şekilde azalttığı kanısındayım. oysa, bu iki şey benim en iyi sahip olduğum şeylerdir ve onlara öylesine değer veririm ki, yeryüzünde onları benden satın alabilecek kadar zengin bir hükümdar asla bulunamaz.

1650 yılı ocak ayında isveç kraliçesi christine, descartes'ı düzenli olarak her sabah saat beşte, kendisine felsefe dersi vermek üzere saraya getirtir. geç kalkmaya alışmış bir insan olarak descartes, isveç kışının ortasında böyle bir zahmete dayanamaz. pnömoniye (zatürree) yakalanır, 2 şubat'ta yatağa düşer ve 11 şubat'ta ölür.

13.12.2014

filozof

rene descartes

çoğu zaman ne olduğunu bilmeden daha iyi olan başka bir şeyi istemek için, duyuların nesnelerine, bazen bu nesnelere sırt çeviremeyecek kadar kuvvetli bir şekilde bağlı olan az bile olsa asil bir ruh yoktur. zenginliğin en fazla desteklediği kişiler sağlık, onur, zenginlik ve bolluğa sahip kişiler de diğerleri gibi bu istekten kurtulamamışlardır; aksine, inanıyorum ki, tüm sahip oldukları şeylerden daha büyük başka bir maddenin ardından en büyük istekle koşanlar onlardır. oysa inancın ışığı olmaksızın doğal akıl tarafından göz önüne alınan bu en büyük madde gerçeğin, ilk nedenler, yani felsefenin inceleme konusu olan bilgelik tarafından oluşturulan bilgisinden başka bir şey değildir.

ama filozofluk mesleğini yapanların bu işi hiç yapmamış olanlardan daha az bilge ve akılcı olduklarını kanıtlayan deneyim aracılığıyla filozoflara inanılması engellendiği için, burada şimdiki bilimin neden ibaret olduğunu ve varılan bilgelik derecelerinin neler olduğunu genel olarak açıklayacağım:

birincisi hiçbir akıl yürütme yapılmadan edinilebilecek kadar apaçık olan kavramları içermektedir; ikincisi duyuların deneyinin öğreteceği her şeyi kapsamaktadır, üçüncüsü diğer insanların konuşmalarının bize öğrettiği şeyleri kapsamaktadır, bunlara dördüncü olarak bütün kitapların değil ama özellikle bize iyi bilgiler verme gücüne sahip kişiler tarafından yazılmış olan kitapların okunmasını ekleyebiliriz; çünkü bu okuma, bu kitapların yazarlarıyla yaptığımız bir çeşit konuşmadır. ve bana öyle geliyor ki, genel olarak sahip olduğumuz tüm bilgelik bu dört çeşit araç yoluyla elde edilmiştir, burada kutsal vahyi hiçbir şekilde sıraya koymuyorum; çünkü vahiy bizi yanılmaz inanca derece derece değil, birdenbire yükseltir.

oysa her zaman diğer dört araçtan çok daha büyük ve emin bilgeliğe varmak için bir beşinci derece bulmaya çalışan büyük insanlar olmuştur: bu çaba, bilinebilecek her şeyin nedenlerini çıkarabileceğimiz gerçek ilkeleri ve ilk nedenleri aramaktır; ve özellikle bu çabayı gösterenlere filozof adı verilmiştir.

6.06.2013

tarih ve tin

joel kovel

aşkta arzuladığımız aslında başkasının bizim için duyacağı arzudur. evrensel anlamda arzu duyulan şey kalıcı bir sevilme duygusudur.

kendisine ideallerinin güzel; ama gerçekleşemez olduğu söylenen eski ispanyol anarşistin verdiği yanıt "tabii ki bunları gerçekleştirmek olanaksız; ancak bugün olanaklı olan her şeyin değersiz olduğunu görmüyor musunuz?"

wittgenstein: ölüm korkusu yanlış, yani kötü yaşamın en belirgin işaretidir.

kar uğruna insanların çoğunu umutsuzluk ve yoksulluğa iterek gezegenin intiharına yol açan bir dünya düzeni, tinsel merkezi olmayan bir öldürme/üretme makinesidir. theodor adorno, bir keresinde, yahudi soykırımından sonra artık şiir yazılamayacağını söylemişti. aynı şey tinsellik için de söylenebilir. tinden uzaklaştırılan bir dünyanın evrensel koşulu bir tür hissizleşmeyse, bunun nedeni bir ölçüde her yerde hazır bekleyen korkuyu bertaraf etme gereksinimidir. kar, düzen ve verimlilik adına mutat olarak işlenen katliamlarla karşılaşan ruh kendi içine sığınır, daha doğrusu kaybolur.

william blake: eğer algının kapıları temizlenirse insana her şey olduğu gibi görünecektir: sonsuz olarak.

ilkel insanın asla yapmadığı bir şey vardır: o, benliği birleşmiş bir bütünlük olarak düşünme ya da durağan bir şey olarak görme hatasına düşmemiştir. onun için benlik, her zaman, düşünürün bile tek bir birim halinde birleştiremediği çok sayıda parçadan oluşan dinamik bir kendiliktir.

karl marx: benlik toplumsal ilişkilerin bir toplamıdır.

genelde, öteki ile olan ilişki sınırlar içinde tutulamaz ve çeşitli türden ötekilikler bir araya gelir ve birbirlerini belirlerler. bu, freud'un insanların doğuştan biseksüel olduğu görüşünün ve aktarım teorisinin dayanağıdır; çünkü bu sonraki ilişkilere öncekilerin nüfuz edişini açıklayarak bastırılmış tin-varlığın geri dönüşünü yeniden üretir. freud'un, her cinsel ilişkinin en az dört kişiyi içerdiği yolundaki aforizması onun en doğru görüşlerinden biridir.

pascal: yüreğin, aklın hiç bilmediği kendi nedenleri vardır.

freud dinsel ve mistik fenomenlerin olgunluk öncesi deneyilerin kalıntıları olduğunu, bunların dünyadan kaçış amacı güttüğünü ve böylelikle rasyonel bir temelleri olmadığını ileri sürmüştür. aynı eleştiri orgazm, aşık olma ve politik tutku gibi kendinden geçme duygularına da uygulanabilir.

sigmund freud: ego, terk edilmiş nesne kateksisinin tortusudur. nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer.

kapitalizm, egonun ruhu yendiği bir benlik düzeyinde işlev gören bir tür toplumsal düzendir.

descartes: farklı ellerce yapılmış birçok parçadan oluşan eserlerde tek bir ustanın elinden çıkmış eserlerde görülen mükemmelliğe rastlanmaz.

elbette herkesin bir ruhu vardır. ruhsuz koşullar terimiyle denmek istenen şudur: ruhu ortaya çıkaran varlık biçimleri dünyevi başarı ile ödüllendirilmez. toplumun ana kurumları insanları verimli tekno-bürokratik işçiler, neşeli tüketiciler ve yaşam oyununun tutkulu galipleri olmak üzere yetiştirir. bu düzen içinde bir ruha sahip olmak tamamen gereksiz bir kategoridir ve kişiye ilerlemede yardımcı olamaz; hatta başarısızlığa neden olur.

walter benjamin: peri masalları, mitin insana yüklediği kabustan kurtulma yolunda insanların ilk çabalarını anlatır.

hiçbir şey, insanca yaşama hakkından daha değerli değildir.

bir kişi politik olarak tam bir faşist olup kuşlara ve çiçeklere derin bir sevgi duyabilir. hitler'in köpeklerine düşkünlüğünü anımsayın. dağlarda yaşayan heidegger vahşi hayata hayrandı ve doğaya ilgi duyardı; ancak bildiğim kadarıyla bu onun poltik görüşlerinde bir iyileşmeye neden olmadı. başka birisi kendini yoksul kişilere adarken çimenlerden nefret edebilir.

tarsuslu saul: tanrı bilgeleri şaşırtmak için dünyanın aptalca şeylerini seçmiştir ve tanrı güçlü olanları şaşırtmak için dünyanın zayıf şeylerini seçmiştir ve dünyanın aşağılık ve horgörülmüş şeyleri tanrı tarafından seçilmiştir ve olmayan şeyler, olan şeylere yokluğu getirmek için seçilmişlerdir.

ateşli bir anticinsellik, cinsel kategorisini gerekli kılar. yani eğer bir mezhep, üyelerinin dine bağlılığını ispatlamak için hadım etme töreni getiriyorsa, bunu cinselliğin bir tezahürü olarak almak zorundayız. kuşkusuz sağlıklı bir cinsellik olmasa da yine de cinseldir. çünkü cinselliği kökünden ortadan kaldırmaya yönelik böyle bir davranışın ardında, her ne kadar nefret edilse de, ancak erotik bir patlama olabilir.

şeyleri söze dökmek için varlığın bütünlüğünü bozarız.

sigmund freud: insanlar sevilmek isteyen ancak saldırıya uğradıklarında kendilerini koruyan nazik canlılar değillerdir; tam tersine, insanlar içgüdüsel donanımları içinde saldırganlığın güçlü bir yer bulduğu canlılardır. bir kural olarak, bu zalim saldırganlık bir tahrik bekler ya da başka ılımlı yollarla da ulaşılabilecek bir amaca hizmet eder.

meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyen feragat etmelidir.

maddi özgürlük olmadan tinsel özgürlük olmaz.

tanrı'nın ölümü mutlak varlığın yadsınması değil, yalnızca insan özelliklerini ve eğilimlerini göklere de uzatan bir tanrı kavrayışının yadsınmasıdır. diğer bir deyişle, nietzsche ayrı ve özel bir varlık olarak tapılan teistik tanrı'yı öldürmüştür. bunun güzel bir kurtuluş olduğunu söyleyeceğim! çünkü böyle bir tanrı tarihin başının belası olan yarılma ve tinsel gururun başlıca özelliği olmuştur. narsisizme acı bir darbe olsa da herhangi bir birey ya da ulusun ilerlemesine adanmış bir mutlak varlık olmadan çok daha iyi yaşayabiliriz.

sigmund freud: kitleler tembel ve akılsızdırlar.

liderin belki de en büyük dramlarından biri tutkulu bir ruhu soğuk bir zeka ile birleştirip kılı bile kıpırdamadan acı dolu kararlar almasıdır.

tinselliğin başlangıcı çoğu kişi için doğa alanı ile duyumsal bir karşılaşmadır: yıldızlı bir gece, denizin kükremesi, karanlık bir yerdeki ateşböceklerine bakmak. meditasyon tinselliği içe döndürür; o bilincin öyle bir değiştirilmesine dayanır ki, beden-organizma, ruh ile evren arasında sonsuz küçüklükte bir perde olur. ikinci doğa ile birinci doğa, aynı doğa ile dolaysız bir karşılaşma umuduyla birbirine yaklaşır. onu evrenle birleştirerek, insan varlığının ayrılmışlığını eritip yok eden saf varlığın kıvılcımı: mistik an.

bilgi ileri kapitalizmin yaşam-plazması olarak düşünüldüğü için, büyük bir fetişleştirmeye maruz kalmıştır. bu hiçbir yerde, bilgisayarın bir süper-akıl olarak putlaştırılmasından daha belirgin değildir. ancak bilgisayarın sınırlarını onun farklılaşmamış varlığı belirler. bir bilgisayar saniyede kaç milyar hesap yaparsa yapsın, hiçbir zaman bir ruha sahip olmayacaktır.

kurban olmak erdemli olmaya yetmez. en iyi olasılıkla mazlumu efendi olmanın günahlarından uzak tutar; en kötü olasılıkla kişiyi sırf öç almak için öç almanın sonsuz ve nihilistik döngüsüne sokar. bazen ezilenlerin özgürleşme hareketi -ıra gibi- kurbanlaştırma ve intikam mantığı içinde umutsuz bir tuzağa düşer.

13.02.2013

descartes

tom robbins

aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri doldurulmaz biri yapmasıdır.

aşkla mantığın farkı da şudur: aşkın gözünde bir kurbağa pekala prens olabilir. oysa mantıkçının analizinde, aşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.

mantık aşkı sınırlar. descartes'ın hiç evlenmemesinin nedeni buydu belki de. descartes mantık çağının mimarıdır. 1628 yılında paris'ten, aşıklar kentinden, sırf orada kafası dağılıyor diye kaçmıştır. gidip hollanda'ya yerleşmiştir. çevresinde yamakları, başında patronlarıyla, istediği gibi çalışmış, matematik ve mantıkla ilgili eserler vermiştir. 1649'un sonlarında stockholm'e davet edilmiş, kraliçe christina'ya felsefe dersleri vermesi istenmiş, descartes bunu hemen kabul etmiştir. belki ücret dolgundu. bir nedeni vardı mutlaka.

kraliçe christina derslerini yatağına uzanmış durumda dinlerdi. çoğu zaman çıplak olurdu. ama işin en berbat yanı, bu kadarla da kalmıyor. isveç sarayı, 17. yüzyıl avrupasının başka her tarafı gibi, pire dolu bir yerdi. christina, oradaki zanaatçılara sipariş vermiş, kendine altın ve gümüşten minyatür bir top döktürmüştü. yattığı yerden o topla vücudundaki pireleri vuruyordu. bu yüzden çıplaktı. iyi nişancı olduğu da söylenirdi.

majesteleri her gün kendini bu yolla oyalarken, descartes ayağında hollanda tipi pantolonla, ona varlığın şüphe edilemezliği altında yatan kusursuzluğu anlatıyor ve bunu rasyonel yanlılığının bile tahammülü dışında buluyordu. çok büyük bir hızla sinirli ve solgun bir insan haline geldi. 11 şubat 1650'de, yani stockholm'e gelişinden ancak birkaç ay sonra, 54 yaşındaki descartes düşüp öldü. christina 37 yıl daha yaşadı, pek çok da pire öldürdü.

31.07.2012

uzun lafın kısası

montaigne: dünyayı döndüren, çiftleşmeye duyulan arzudur.

machiavelli: insanlar babalarının kaybını unuturlar da mallarının kaybını unutmazlar.

lucretius: tüm dinler aynı ölçüde, cahiller için görkemli, siyasetçiler için kullanışlı ve filozoflar için gülünçtür.

samuel daniel: ürkek bilgi kararsızlıkla kıvranırken, cüretkar cehalet işi bitirir.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

albert camus: saygınlığını elde etmenin en emin ve en hızlı yollarından biri paradır.

francis bacon: kadın kocasının gençlikte sevgilisi, orta yaşlılıkta yoldaşı, yaşlılıkta da bakıcısıdır.

john steinbeck: insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler. 

peter ackroyd: kendine karşı dürüst ol. o zaman başkalarına karşı da dürüst olursun.

thomas paine: yahudiliğin, katolikliğin, ortodoksluğun, müslümanlığın, protestanlığın ve bildiğim tüm din kurumlarının öğretilerine inanmıyorum. benim din kurumum aklımdır.

sigmund freud: evliliğin neden olduğu sinir hastalıklarının şifası, sadakatsizliktir.

carl gustav jung: insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur.

20.05.2010

varoluşçuluk

jean-paul sartre

sartre'ın "varoluşçuluk bir insancılıktır" adlı eserinin asım bezirci çevirisi.

weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, mounier'ye göre umutsuzluk, hamelin'e göre bunaltı, banfi'ye göre kötümserlik, wahl'a göre başkaldırış, marcel'e göre özgürlük, lukacs'a göre idealizm (düşüncülük), benda'ya göre usdışıcılık (irrasyonalizm), foulquié'ye göre saçmalık felsefesidir.

her nesnenin bir özü, bir de varlığı vardır. öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir. varlık (ya da varoluş) ise dünyada etkin (aktif) olarak bulunuş demektir. çoğu kimse özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır. örneğin, bezelyeler bir bezelye düşüncesine göre yerden biter, yuvarlaklaşır.  bu düşünüş köklerini dinden alır. tanrı, insanları kendindeki insan düşüncesine göre var eder. nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur. bütün insanlara özgü bir öz vardır; bu değişmez özün adı insan doğasıdır.

varoluşçuluk ise tam tersini öne sürer bunun: insanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. çünkü o, özünü kendi yaratır. nasıl mı? dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır.

bireyciliğe aşırı yer vermek, kişinin varoluş sorununa büyük ilgi göstermek ve herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek; sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsemek, bütün bunlar, kierkegaard'ın, jaspers'ın, heidegger'in olduğu gibi, nietzsche'nin de belli başlı özellikleri ve varoluşçuluğun çıkış noktalarıdır.

ritter'a göre, varoluşçuluk "köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren" bir felsefedir. bu felsefe daha çok, "toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde" ortaya çıkar. özellikle, savaş ve bunalım ertesi yılları bu çıkışın keskinleştiği, göze battığı dönemlerdir.

tillich'e göre, insan gitgide işlettiği makinenin egemenliği altına giriyor. özünü, benliğini, bilincini, kişiliğini günden güne yitiriyor.

öte yandan -marxçıların da söylediği gibi- makinenin getirdiği toplumsal üretim düzeniyle bireysel mülkiyet düzeni arasındaki çelişme kişiyi tedirgin ediyor. iki düzen arasında bir uyarlık sağlanamaması insanı gittikçe kendine yabancı, saçma, ezici, güvensiz, anlamsız bir ortamda -hiçlikle karşı karşıya- yaşamak zorunda bırakıyor.

giderek insanoğlu, sartre'ın deyişiyle, "nedensiz, zorunsuz, anlamsız bir varlık" haline giriyor. geçmişsiz, desteksiz, yapayalnız bir varlık.

varoluşçu yazarlar çağımız insanının bırakılmışlığını, yalnızlığını, boğuntusunu, umutsuzluğunu, güvensizliğini belirtmekle yetinmezler. bu kişinin kendini tanımasını, özünü yaratmasını, benliğini kazanmasını, baskıdan kurtulmasını da isterler. insanı ezen teknik düzene, kişiliğini silen toptancı topluma, benliğini çiğneyen zorbalığa karşı koyar, gerekirse başkaldırırlar. bu yüzden öznelliğe ve bireyliğe büyük önem verirler. öznellikten kalkarak bireyciliğe varırlar. söz gelimi, kierkegaard bireyi ana gerçek sayar, toplumu hor görür. ona göre, bireyin varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerekir. bireycilik ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirir, korunur ve derinleşir.

mademki kişi dünyaya atılmıştır, kendi başına bırakılmıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. tasarılarına, seçmelerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. gerçekleştirmelidir..

henri arvon varoluşçuluğun kaynağında kargaşacı (anarşist), bireyci max stirner'i görüyor. j. beaufret ise kierkegaard'ı varoluşçuluğun öncüsü sayıyor.

varoluşçuluk 19. yüzyılın sonlarında -daha çok almanya'da- filizleniyor.

varoluşçuluğun eleştirisi

sartre'ın varoluşçuluğu çelişik ve tutarsız bir felsefedir. çünkü, bu felsefede birbirine aykırı ne ararsanız bulabilirsiniz. hani, her şeyi hem aşan, hem de koruyan bir felsefe dense yeridir. öyle ki, bir yandan idealizmle maddeciliği içine alır, öbür yandan her ikisini de iter. hem diyalektiği içine alır, hem de ona karşı çıkar. (..) doğrusu, bu felsefe hegelcilikle olgubilim ve varoluşçuluğun bir karışımıdır. bir çeşit seçmeciliktir (eklektizm), yamalı bohçadır, sistem değildir.

sartre'ın varoluşçuluğu eski ve yanlış bir felsefesidir. çünkü bilime, gerçeğe, evrime, gerekirciliğe (determinizm) sırt çevirir. tarihle, yaşamla, toplumla, kitlelerle bağlarını koparır. toplumsal sorumluluktan, siyasal eylemden kaçar. daha doğrusu, insanı ussal bir eyleme değil, içgüdüsel bir yaşayışa çağırır. varoluş, insan, özgürlük, gerçeklik kavramlarını somut içeriğinden sıyırır, soyutlaştırır. bir çeşit usdışıcılığa (irrasyonalizm), metafiziğe ve skolastiğe bağlanır.

sartre'ın varoluşçuluğu dinin ve ahlakın dışındadır. önsel değerleri, geleneksel verileri tanımadığından kişiyi boşluk içinde, dayanaksız bırakır. öte dünyaya inanmadığı için, insanı tükenmez bir umutsuzluğa tutsak eder. zaten onun özgürlük dediği şey, aslında bireyin kendi içine kapanışıdır, kişinin henüz biçimlenmemiş, soyut bir özgürlük sarayı içinde çıkmaza sürüklenişidir.

varoluşçuluk, umutsuzluğun doğurduğu bir durgunluk, miskinlik içinde kalmaya çağırır insanları. ayrıca, insanın hep kötü yanlarına ayna tutar; kirli, bulanık, karanlık olanı gösterir hep.

jean kanapa'ya göre, varoluşçuluk bir burjuva felsefesidir. varoluşçuluğu gerici, kötümser, aldatıcı bir felsefe saymak gerekir.

bir sistemin toptan gücü, onu oluşturan parçasal güçlerin toplamından daha yüksektir.

bulantı, evreni olduğu gibi göstermekten öteye geçmez.

eğer insanın bir nedeni, bir temeli yoksa bu, kendi kendinin nedeni, kendi kendinin temeli olmasındandır. eğer dıştan hiçbir şey ona bir değer vermiyorsa bu, kendi kendinin değeri olmasındandır. eğer bırakılmışsa bu, tümüyle özgür olmasındandır.

hayat umutsuzluğun öbür yanında başlar. (sinekler)

sinekler'de, oreste'le jupiter arasındaki uzun konuşmada, kişinin özgürlüğünün dünya düzenine aykırı olduğu temi ele alınır.

özgürlük, kişiyi her an bir seçme yapmaya iten bir dış yöneltinin, bir dış gereksinmenin yokluğundan gelir. bundan ötürü bağlanma kadar kararsızlık da bir özgürlüktür.

insan, kendisine sürekli bir varoluş özgürlüğü verilmiş bir varlıktır, özü olmayan bir varlık.

bulantı; öğretici açıklamalar, yorumlar ve karışmalarla ağırlaşmış bir yapıttır.

sartre'ın dünyası, saçma ve iğrenç bir evrenle ve serseri, biçimlenmemiş, çarpılmış bir bilinçle yüz yüze gelen dünyadır. insanın "susamadığı halde içtiği" bir dünya; her şeyin fazlalık halini aldığı, gereksizleştiği bir dünya; bütün çıkış yolları kapalı bir dünya.

tutsaklığın böyle sürüp gitmesi, insanla dünya arasındaki o önlenemez ayrılığı canlandırır. sahne hep kapalı bir yerdir, havası hiç değişmeyen bir kovuk: bir kahve, bir otel ya da mahalle.

sartre'ın kişilerinin göze çarpan yanı, tiksintileridir daha çok, varoluşun biyolojik koşullarını benimsemekteki beceriksizlikleridir.

sartre'ın yarattığı kişilerin özgürlüğü nedir? bu kişilerin gücü dünyadan kaçmakta, kendinden kopmakta, baskı yapan şeylerden sıyrılmakta, onları yok etmekte görülür.

sartre'ın dünyasında ne renk vardır, ne gerçek kurtuluşa özgü bir özgürlük sesi, ne de bir özgürlük çağrısı.

bir yaşayış bildirisi olmaktan çok, bir dünya görüşü olduğunu bilmek zorundadır.

marxçılar, varoluşçuluğu eylemsizlik ve öznelcilikle, katolikler ise kötümserlik ve bireycilikle suçluyorlardı.

karl jaspers ile gabriel marcel öğretisinin hristiyan kanadını, heidegger ile sartre tanrıtanımaz kanadını temsil ederler.

klasik felsefeye göre, tanrı insanı yaratmadan önce özünü ortaya koymuştur.

varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadı ise, varoluşun özden önce geldiğini kabul ettiğinden, tanrısızlığın bütün sonuçlarını üstlenmektedir. ona bakılırsa, "insan doğası" diye bir şey yoktur. insan kendini nasıl yapıyorsa öyledir; varlığının temel seçmesi olan bir tasarıyla önce kendini belirler ve sonra gidişatının bütünü içinde ortaya çıkar.

varoluşçuluğa göre insan, özgür olmaya mahkumdur.

varoluşçulukta bir kötümserlik varsa, gerçekte, bunu bir çeşit "iyimserlikte katılık" diye düşünmek gerekir. bu katı iyimserlik, gerekircilik uğruna, insanların eksiklerini, kusurlarını hoş gören bir sorumluluğu tanımaz. onun gözünde varoluşçuluk bir eylem ve özgürlük hümanizmasıdır.

varoluşçuluğun öznelciliğine gelince, o da, -komünistlerin ileri sürdükleri gibi- burjuva kökenli oluşunun bir belirtisi değildir; insanı bir nesne gibi görmeyi istemeyişinin bir işaretidir.

varoluş özden önce gelir. öyleyse öznellikten hareket etmek gerekir.

ilkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır.

gerçekten de varoluş özden önce geliyorsa, insan ne olduğundan sorumludur. işte, varoluşçuluğun ilk işi de her insanı kendi varlığına kavuşturmak, varlığının sorumluluğunu omzuna yüklemektir.

ne var ki, "insan sorumludur" derken, yalnızca "kendinden sorumludur" değil, "bütün insanlardan sorumludur" anlaşılmalıdır.

insan kendi kendini seçer. ama insan kendini seçerken bütün insanları da seçer. öte yandan, bütün insanları seçerken insanoğlu kendini de seçmiş olur.

kendime karşı sorumlu olunca, herkese karşı da sorumlu oluyorum.

varoluşçuluğa göre, insanlık bunaltıdır.

birçokları, bu sıkıntıyı (bu iç daralmasını) yaşamaz. onlar, bunaltılarını maskeleyerek ondan kaçarlar.

heidegger'in pek hoşlandığı bir deyim vardır: bırakılmışlık. tanrı olmadığı için insan bir başına bırakılmıştır.

tanrı pahalı ve yararsız bir varsayımdır.

tanrı ortadan kaldırılınca, kavradığımız evrendeki değerleri bulmak olanağı da ortadan kalkar. bizim adımıza iyiyi düşünecek sonsuz ve yeterli bir bilinç (yani tanrı) var olmadığından, "iyi" diye önsel bir şey de var olamaz artık.

dostoyevski, "tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu." diye yazmıştı. işte bu söz, varoluşçuluğun çıkış noktasıdır.

varoluş özden önce gelince, verilmiş ve donmuş bir insandan söz edilemez artık. önceden belirlenmiş, donmuş bir doğa açıklanamaz çünkü. başka bir deyişle, gerekircilik (determinizm) kadercilik yoktur burada. kişi özgürdür, insan özgürlüktür.

insan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur. zorunludur; çünkü yaratılmamıştır. özgürdür; çünkü yeryüzüne geldi mi, dünyaya atıldı mı bir kez, artık bütün yaptıklarından sorumludur.

varoluşçu, tutkunun (ihtirasın) gücüne inanmaz. ancak şunu düşünür: insan kendi tutkusundan sorumludur.

insan desteksizdir, yardımsızdır, her an insanı bulmak (keşfetmek) zorundadır.

francis ponge: insan insanın geleceğidir.

kant ahlakı, "başkalarını sakın araç saymayın, araç gibi kullanmayın, amaç sayın onları" der.

eğer değerler tasarladığımız somut ve belirli durumu iyice aşıyorsa, kesin bir yol göstermiyorsa, geniş ve belirsizse, yapacak tek iş kalıyor bize: içgüdülerimize uymak, onlara göre davranmak.

andré gide: yaşanan bir duygu ile yaşanmış gibi gösterilen bir duyguyu birbirinden ayırmak çok zordur.

duygu, yapılan hareketlerle oluşur. duygunun değeri edimlerden sonra ortaya çıkar.

öğüt verecek kişiyi seçmekle insan, kendini seçer.

genel bir ahlak yoktur; çünkü size yol gösterecek bir işaret yoktur dünyada.

umutsuzluk, "irademize bağlı olan şeylere ya da eylemimize yol açan olasılıklara güvenmekle yetineceğiz." demektir.

hiçbir tanrı, hiçbir yazgı dünyayı ve olanaklarını benim istemime uyduramaz.

descartes: dünyadan çok kendinizi yenin!

gerçekte işler, insan onların nasıl olmasını kararlaştırırsa öyle olacaktır.

bir işe atılmak için umutlanmak gerekmez. elbette, "hiçbir partiye girmemeliyim." demek değildir bu. "hayal kurmayacağım, elimden geleni yapacağım." demektir.

varoluşçuluğa göre, ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır. insan kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendini yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır. yani hayatından, edimlerinin toplamından ibarettir.

insan, bir girişimler zinciridir. insan bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünüdür.

varoluşçuluk iyimser bir öğretidir.

varoluşçuluk bir miskinlik, eylemsizlik felsefesi değil. çünkü işle açıklıyor insanı, eylemle tanımlıyor, davranışla yargılıyor.

varoluşçuluğa göre, insanın yazgısı kendindedir. gerçi varoluşçuluk umudun ancak eylemde bulunduğunu, kişiyi yaşatacak tek şeyin edimleri olduğunu öne sürer.

bu kuram, insana değer veren, saygı gösteren tek kuramdır. ona nesne gözüyle bakmayan biricik kuram..

bir "başkası", hem varoluşum, hem de kendimi bilişim için gerekli.

insanda "insan doğası" diyeceğimiz bir evrensel öz yoktur.

her tasarının bir evrenselliği vardır.

varoluşçuluk, andré gide'in "gerekçesiz edim" kuramından farklıdır. çünkü gide bilmez bu durumun ne olduğunu. onun yaptığı kaprisine uymaktır yalnızca. varoluşçuluğa göre ise, tam tersine, insan, kurulu bir durum içinde bulunur. bu durum içinde hem kendisi bağlanır, hem de seçimiyle bütün insanlığı bağlar.

bir tablo yapan ressam, önceden konulmuş kurallara kulak asmıyor diye yerilir mi hiç?

önsel (deney öncesi) estetik değerler yoktur.

sanatçı resmini çizerken kendi kendini de oluşturur; eserin bütünü hayatıyla birleşir, hayatına karışır.

sanatla ahlak arasında bir ortak yan varsa, o da şu: her ikisinde de yaratış ve buluş bulunuyor.

insan, varolan ahlak kurallarına başvurmak yerine, kendi yasasını gene kendi bulmak zorundadır.

insan kendi kendini kurar. önceden kurulmuş, tamamlanmış, sona ermiş değildir. ahlakını seçerken kendi kendini de kurmuş olur.

ilerlemeye inanmıyoruz biz. ilerleme bir düzeltmedir. insan ise, değişen bir durum önünde hep aynı insandır. seçme ise bir durum içinde seçmedir hep.

insanın durumu özür ve yardıma yer vermeyen özgür bir seçiştir.

kötü niyet, düzenbazlık bir yalandır; çünkü tümel bağlanma özgürlüğünü gözden saklar.

bize gelince, her özel durumda biz de "özgürlük için özgürlük" isteriz.

özgürlüğü isteyince, onun tümüyle başkalarının özgürlüğüne, başkalarının özgürlüğünün ise bizimkine bağlı olduğunu anlarız.

insan, varoluşu özünden önce gelen bir varlıktır. çeşitli koşullar içinde özgürlüğünü istemeden yaşayamayan özgür bir yaratıktır.

ahlakın içeriği ne denli değişken olursa olsun, biçimi her zaman evrenseldir. kant'ın da açıkladığı gibi özgürlük hem kendinin, hem de başkalarının özgürlüğünü gerektirir.

çok soyut ilkeler eylemi belirleyemez.

özgür bir bağlanma alanında insan her şeyi seçebilir.

"değerleri biz yaratıyoruz" demek, "hayatın önsel bir anlamı yoktur." demektir.

insancılık, insanı amaç ve üstün bir değer olarak ele alan bir kuramdır.

varoluşçuluk insanı bir son, bir amaç olarak ele almaz, bilir ki her zaman yapacak bir işi olacaktır onun, asla son bulmayacaktır.

insan kendi dışında vardır, kendi dışına çıkarak var olur. yani, ancak dışa atılarak, dışta kendini yitirerek varlaşır; aşkın amaçları kovalayarak var olabilir. bu yönden alınırsa, insan ilerleyiştir, aşıştır, oluştur; ilerlemenin, aşmanın göbeğindedir.

insanı kurmasından ötürü (tanrının aşkın oluşu anlamında değil; kendini aşma anlamında) bu aşkınlık ilişkisine "varoluşçu insancılık" adını veriyoruz. "insancılık" diyoruz; çünkü kişiye bununla, kendinden başka yasa koyucu bulunmadığını hatırlatmış oluyoruz. bununla, kendi içine kapanarak ve başkalarından koparak değil; ancak dışında bir amaca yönelerek varlığını gerçekleştireceğini göstermiş oluyoruz.

varoluşçuluk, insanı asla umutsuzluğa düşürmeye çalışmaz. hıristiyanların yaptığı gibi, bir umutsuzluk, inançsızlık yaftası yapıştırılıyorsa ona, umutsuzluğun kaynağında doğduğundandır bu. varoluşçuluk, tanrının yokluğunu ispata uğraşmaz. böylesi bir çabayla kendini yormaz. o şuna bakar daha çok: tanrı var olsaydı, yine de bir şey değişmeyecekti.

insan kendini bulmalı, özünü elde etmeli ve şuna da inanmalıdır: hiçbir şey -tanrının varlığını gösteren en değerli kanıt dahi- kişiyi kendinden, benliğinden kurtaramaz.

bunaltı, edimlerin tümüyle doğrulanamayışından gelen ve herkese karşı duyulan bir sorumluluktur.

öğrencilerine ders verirken bir felsefe öğretmeni, bir düşünceyi iyi anlatmak için zayıflatır onu, hafifletir. üstelik pek kötü bir şey de yapmış sayılmaz. insan bir kez bağlanma kuramını ele almışsa, sonuna dek götürmelidir. varoluşçu felsefe gerçekten "varoluş özden önce gelir." diyen bir felsefe ise, içtenlikli olması için, yaşanmalıdır.

eskiden filozoflara, yalnızca filozoflar saldırırdı.

varoluşçuluğun, ilerde köktenci (radikal) sosyalizmin bir dirilişi haline gelip gelmeyeceği sorulabilir.

tek ilerici davranış marxçılıktır. çağın gerçek sorunlarını ortaya koyabilen yalnızca odur.

varlıkların süreksiz varoluşuna bakarak, süreksiz bir nesneler dünyası tablosu çiziliyor. öyle bir tablo ki, içinde nedensellikten eser yok; o tuhaf nedenler ilişkisinin bir türü var ancak: edilgin, aşağılık, anlaşılmaz, nesnellik türü. varoluşçu kişi ıvır zıvır eşyayla dolu bir dünyada sendeliyor.

nesnel evren, varoluşçular için, hayalkırıklıklarına yol açan, elde edilemeyen, ilgisiz, sürekli olasılık içinde bir dünyadır. yani marxçı maddeciliğin benimsediği dünyanın tam tersi.

insanın insana nesne muamelesi yapmaya yanaşmaması insanlık onurunun bir gereğidir.

eğer salt bir nesneler evreni tasarlarsanız gerçeklik gözden silinir. nesne dünyası olasılık dünyasıdır. siz de kabul edersiniz ki, ister bilimsel, ister felsefi olsun, her kuram olasıdır.