onur caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
onur caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.02.2019

aslı gibidir

onur caymaz


aslı'ya, bir.. bir yol ağzında

üç gün geçti yıllardır yok gibi
bir sesti oysa, günün solgun ışığından bir kesit
sessizliğe bürünmüş bir ölü dalga, kerem gibidir
anı olur, bahar gelir, kül olur yana yana
çağlanın çıktığı gündü diyelim
uzunca bir ayrılıktan sonra

basit şeyler için ödenmiş bedeller
kalbimdeki iyilikler
misal bir kitabı verdik matbaaya
başka bir kitap başladı yeniden

üç gün geçti hep o varmış gibi
şişli'deydik; ama sanki viyana'da bir akşam
bira bahçeleri, isli yanık köprüler
duvarlarına melek resimleri çizilmiş yapılar
bulmuştum teninde, hanımefendi sokaklar

ayrılık, aramızda saçları liseli bir kızın
ay ışığında geceleri varmış, veda öpücükleri
balkona çıkıp barış manço'dan şarkılar söylermiş
ne yapsam da ebrusunda gül işleri, gülümseyişleri

üç gün geçti yüzüme düşen bir yaprak rengi
ölenlerin telefonlarını saklıyorum, pardon söylemem
bir gülün açarken hatırladıkları düşüyor aklıma
fakat işte sinemalar, iş hanlarının tarihi, biralar
yeniden aşık olunur, bu ne demek, her şey güzel
sonra yine parmaklar, saçlar, başrolde kim
yani ipini kendi çeken bu hayal, pardon hayat
bana fazlaca dokunuyordu sevgilim

ayrılık aramızda yaz günleriymiş tenha
buruşuk ama tertemiz çamaşırlar
tokalara takılı kalmış saç telleri
çekilmemiş ağrılı bir diş, kıyıyı nakışlayan yosun
bitlis'te bir askerin tren düdükleri
şimdiye dek düzelttiğim, dizdiğim bütün kelimeler
ne diyeyim ki; bu aşk, bu hüzün, bu keder

basit şeyler için ödenmiş bedeller
kalbimdeki iyilikler

şimdi bir kitabı verdik matbaaya
başka bir kitap başladı yeniden
üç gün oldu bir düş gibiymiş zaman, iyiyim
biliyorum bir ağaç aslı gibidir, benzemez hüzne
bir dal, asılı kalır da sessizliğe ölmez kimse
bir pencere aslı gibidir yani, açılır uzak bir iskeleye
yakın dursan biraz daha, kendini, hayatı sevdirsen
üç gün geçti, üç yıl geçti sanki içimden

4.09.2018

beylerbeyi

onur caymaz

sait faik, "hiçbir şey fazla değil" derdi bu insanlar için; söylenip duruyor bizimki: "ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara; yaşasaydı faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?"

ne yapalım, kahramanımızın tavrı bu, karışacak değiliz. aklına takmış, devrim yapacak, yeni yönetim biçimi getirecek ülkeye. sisteminin kayıtsız şartsız tek başkanı o olacak; "beylerbeyi" ilan edecek kendisini, en tepedeki adam, tek adam olacak, baba adam!

kardeşi elektronik mühendisi, ondan rica edecek; amerika'da doktora yapıyor ama yardımcı olacaktır, kırmaz ağabeyini, yıllardır ilk defa ondan bir şey isteyecek: bir makine! ama nasıl bakın: bu makine, sürekli ülkeyi dinleyip belleğine kaydedilmiş olan belli başlı anahtar kelimeleri tarayacak. bunları söyleyenler hemen, aman dinlemeden vurulacak. misal, futbol hakemlerine "hocam" diyenler o an gitti! ülkede okumaktan saçını başını dökmüş, yıllarca sürünmüş insanlara saygı duymak öyle zorlaştı ki artık sadece hakemler hoca!

belli başlı bulvarların çeşitli köşelerine sıkı tetikçiler konacak. iyi adamlar olacak bunlar, attığını vuran, yağız delikanlılar. mesela iki öküz, tanımadıkları kızların peşine takılmış, ağızlarının suyu akmakta, rahatsız edici biçimde takipteler. "vay amuğa koyim" biçiminde adinin de adisi küfürlerle böğürüyorlar. üretilen cihaz bu arkadaşları işaret edecek; aniden kan içinde yere yığılacaklar. oh, diyor kendi kendine. içinin yağları eriyor. öküzlüğe mahal verilmeyecek!

misal, iki kız, kafede oturmuşlar, kahvelerini almışlar, mağazalardan, giyimden, alışveriş dünyasından konuşmaktalar. bunun yüz tane ayakkabısı varmış da ötekinin rekoru altmış yediymiş henüz. sevgilisinden bahsederken "aşkitom" mu dedi biri: "çat", gitti. birden kahve fincanına kan dolacak. ardından, onu aval aval dinleyen, her haliyle dünyaya zararlı diğer hanım kız da vuruluyor. madem öyle beyinsizle birliktesin, sen de beyinsizsin. acıma yok.

örneğe gelin: iki arkadaş bira içmekteler, konu da otomobil; ince mevzu yani. bilirsiniz, ortalama türk erkeğinin anladığını sandığı üç şey vardır: kadınlar, otomobil, futbol. "pert" mi dedi birisi, delik deşik edilecek. öteki takım adı mı zikrediyor; yok efendim o olsa defansa şunu koyup bunu da ileri çekermiş. sabahın köründe iş yerine gelip uykusu açılmadan, çay kahve içmeden evvelsi geceki maçtan bahsedebilenler, sözü sizedir kahramanımızın: "çat, çat, çat!" silahlar konuşacak. "nasıl koyduk size" şeklinde takımlara cinsiyet atfederek yaşayanlar: allah belasını versin hepsinin; kalp nahiyesinden tek kurşun; bu iş çok kolay!

fakat en parlak fikrini, iki saat kadar uğraştıktan sonra metronun caddeye bağlanan merdivenlerinde buluyor: kendi kurduğu düzen işlemeye başlar başlamaz bir kampanya başlatacak. bahsi geçen kampanyanın ne olduğu cuma günkü gazetede açıklanacak. tabii ülkede artık tek gazete çıkmaktadır: "bey sözü." söz konusu kampanyanın açıklandığı o kutlu günde manşet rengarenk, kocaman olmalı. iyi reklamcılarla çalışmak gerek. "yarın, memleketimizin bütün alışveriş merkezlerinde, ziyaretçilerimize sürpriz hediyeler; unutmayın, bedava!" budur işte!

ertesi gün ülkedeki bütün alışveriş merkezleri bedavacı, meraklı ziyaretçilerle dolacak; yetkililer öğlen saat bire kadar bekleyecek. sonra bu çağdaş toplama kamplarının kapıları kilitlenecek. gaz odasından fırlayarak hızla ortalığı kaplayan zehirli gaz sayesinde, yaz kış demeksizin cumartesi pazar günlerinin tamamını alışveriş merkezlerinde geçiren aşağılık ahali öldürülecek. böylece ülkemiz kurtuluşuna, refahına dair emin adımlarla ilerleyecektir. kahramanımız emindir: bu, ülkemizin ikinci kurtuluş savaşı olacaktır.

sinemada film bittiği zaman henüz yazılar başlamadan alelacele çıkanlar o an; telefonunu çok acil haber bekliyormuşçasına ışıklar henüz yanmadan hemencecik açanlar vakit kaybetmeden antraktta infaz edilecek.

trafikte seyrederken onun bunun karısını kızını seyrederek gün boyunca birilerini düzme hayaliyle yaşayan kamyoncular direkt yan taraflarından, tek kurşunla, sol cam kan içinde kalırcasına..

eşofmanını çekip bağdat caddesi'ne çıkarken saçlarını fönletmeyi ihmal etmeyen, plaja gittiğinde denize bile on kilo makyajla girip yüzemeyen imitasyon kızlar dizlerinden vurulup yaz sıcağında yazlık yerlerde, otantik görünmesi için camların ardında, millete gözleme açmaya..

ağızlarında sigaralarıyla iş makinelerini, vinçlerini, lağımcıları seyreden şapkalı amcalar enselerinden, susturucu denen güzelliği kullanarak, gürültüsüz, sakin sakin..

tüm pazar gününü mahalle bakkalının önünde durup ikindiye doğru kahveye, karanlık birahanelere ya da kerhaneye çöken; kendileriyle hiç ilgilenmeyen yalnız kadınlara sürekli damardan kesik atarak askıntı olan eşcinsel düşmanı abazanlar hadım edilerek..

taksitle, her şeyin dahil olduğu çok yıldızlı yaz otellerine gidip hayvanca yiyerek rus kesen tatilciler asılarak.. rus kadınlarının hepsinin orospu olduğunu sananlar elektrikle..

şiirlerini yayımlamayan, bira ısmarladığı halde eserlerinden bahsetmeyen, onun barında şunun meyhanesinde arkasından bin türlü laf eden eleştirmen, şair, yazar, hiçbir şey yapmadığı halde kendine aydın sıfatını yakıştıran kimseler dilleri kesildikten sonra öldürülecek, yok edilecek. beylerbeyi, bunlardan tez vakitte kurtulacak.

en iyisi bir kitapçıya uğrayıp yeni çıkan şiir dergilerinden birini alarak iki üç genç şaire zar atmak.. bilgilendirmek, hayatı öğretmek amacıyla seçtiği bu gençlerin kız olmaları daha iyi olur tabi. bu hanım kızlar on sekizi geçmemiş olurlarsa hani, daha da iyi!

var ya.. onlar bir tanedir bir tane!

19.07.2016

pervaneyle yaren

onur caymaz


ateşe bir kez değmiş olan
yarenidir pervanenin

"pervaneler yarenimiz
gelsin bir hoşça yanalım."
(kul nesimi)

"ve sen daha demincek
yıllar da geçse demincek"
(ahmed arif)

biz yapsak şiddet, devlet yapınca bayrak denir
dağ çıplaktır ama rozetleri, kravatları vardır vekillerin

"askerim, benim ağzım kuşlardan."
(edip cansever)

"hamravat suyu dondu
dicle'de dört parmak buz
biz kuyudan işliyoruz kaba - kacağa
çayı kardan demliyoruz
anam sır gibi saklar siyatiğini
'yel' der, 'baharın geçer'
bacım, iki canlı, ağır
güzel kızdır, bilirsin
ilki bu, bir yandan saklı utanır
ve bir yandan korkar
ölürüm deyi
bir can daha çoğalacağız bu kış
bebeğim, neremde saklayım seni
hoş gelir
safa gelir
ahmed arif'in yeğeni"
(ahmed arif)

"annemden mektup aldım
memlekette gibiyim."
(cahit sıtkı tarancı)

"umutsuz kaldıkça seni düşündüm."
(cahit külebi)

beni, çok sevdiğim için seviyorsan
seni daha çok sevmemi ister misin?

"yüz bin aman dedim, bir buse aldım
hasılı ömrümün kan bahasıdır."
(dertli)

"acı çekmek bir yanlış anlamadır."

"dört kitabın manası bellidir bir elifte"
(yunus emre)

pavyonları karart, eski sinemaları, bin yıllık meydanları
durdur yavan şarkıları tekinsiz marşlarda sıra
ey yoksul sözcüğü! öksüz çocuğu türkçenin, siyah ceketli
büyük kulüpleri karart, sömürüyü, iş takipçilerini
de ki yolların çamuru akıyor televizyon dizilerinden
karart parti başkanlarını, sahibinin köpeği haber bültenleri
kimse yaşamıyor, ölmüyor kimse romanlarda, şiirlerde
payımız var diyorlar şimdi ekmeğin beyazında bizim de

10.06.2013

gece güzelliği

onur caymaz

en büyük fırtınalar, en dingin görünen yerlerde çıkanlardır.

ortalama türk erkeğinin anladığını sandığı üç şey vardır: kadınlar, otomobil, futbol.

bazen karanlıkta görmek, ışıkta seyre durmaktan iyidir.

kolonya, kendisi tamamen yanıp buharlaşana kadar altındaki şeyin yanmasına izin vermez. yanarak korur, koruduğu şeyi.

yaz, asker mektubudur, masal gibi çıkagelir.

yıllardır kahvenin yanında, hafif soğuk olması kaydıyla hep su getirilir. çoğunluk bilmez; aslında o su, kahveden önce ağız çalkalamak içindir, kahveden sonra içmek için değil. sevdiği şeyin tadı, mümkün olduğunca çok kalmalıdır insanın ağzında.

balkon, çocukluğun intiharıdır.

padişah hazretleri, içmeden önce fincanın üzerindeki koyu kahverengi köpüğe parmağını değdirir, o kahveli parmağını da su dolu bardağa sokarmış. su mavi renk alıyorsa fena; kahve zehirli demekmiş zira.

zarif olmak insanın tabiatında var, sonradan öğrenilmez, öyleyseniz öylesinizdir.

en iyi silah, düşmanın elinde en korkulan silahtır.

deli arkadaşlarımızı ötekilerden çok anarız nedense. yıllar sonra "akıllandıklarını" gördükçe, onlara üzülürüz de nedense o kişileri akıllanmış bulan kendimize yanmak gelmez içimizden.

en güzel üç yolculuktur; askerden, hapishaneden, hastaneden dönüş.

düşünmek için bilmek, sezmek için bilmemek gerekir.

kelime, arapça "k-l-m" kökünden gelmekte; yaralamak demektir, iz bırakan, kanayan, acıtan, dağlayan. kelime çul, elbise. terziler dikip duruyor unutulmuş masal şehirlerinde. yaralarımızı gizleyen kelimeler, hayatın gece güzelliği. hem acıtıyor hem de acıyı gizliyor kelime.

insan en çok, bazen her şeyi çözebilen o şaşmaz gülünçlüğe ihtiyaç duyuyor.

insanlar mutluluklarına neden şahit arar?

24.01.2011

pavyon

onur caymaz

pavyon hayata benzer. masaların arasında duranlar, kırmızı deri koltuklarda, terleten o ucuz kadifelerin üzerinde. onlardır işte: bir tokat çakanlar kızlarına, erkek çocuklarını kucaklarına oturtmaktan hoşlanan bıçkınlar, bir mevzu oldu mu anında bıçağa davrananlar, kendinden yüksektekine köpek olanlar, bıyık buranlar, evdekinden korkup sahnedekine kahraman kesilenler, yalancılar, yalan olanlar ki çokluk yalandır zaten insanlar, saten insanlar, bir kumaş insanlar, parçalanan, dikilen, yama tutan, parlayıp sönen yıldızlara benzer. radyolarda çınlayan incesazın sesine kitlenmiş yalnızlar, yitikler, yılgınlar.. hep vardır onlar. hep olacaklar.