31.3.14

uzun lafın kısası

theodor adorno: bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görüntüsüdür.

borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.

clarence darrow: cehalet ve fanatizm her zaman iş başındadır ve beslenmeye ihtiyaç duyarlar.

alain: başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak, herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.

henry david thoreau: en iyi hükümet, en az yöneten hükümettir.

walker percy: evlilik talebi aşkı küçük düşüren bir şeydir. aşkın keyifli bir karşılaşma olması gerekir.

ernesto sabato: televizyon, yoksulların afyonudur.

jean-paul sartre: insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir.

kürşat başar: bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

pascal: bütün yıkımların nedeni odamızda kalmayı bilmememizdir.

michel bourse: her toplum alışveriş üzerinde temellenmiştir, toplumsal bağın olumlanmasını ve sürmesini tek sağlayan budur.

saltıkov-schedrin: hiçbir acı, karanlıklar içindeki birinin, bu karanlığı yırtıp ışığa kavuşmak için yaptığı bilinçsiz, telaşlı ve güçsüz çabalarından doğan acıdan daha büyük olamaz.

22.3.14

yalnızlık

veysel çolak


taş öğreticidir, aşınarak da olsa, sokaklar uğultulu
silaha direnen etim yorgun, acıdan bir deri üstümde
belki de bir söylence.. ama
kurduğum düşler bir çocuğun büyüyen kalbinde
hiç değilse bu ırmak sende kalsın
yalnızlık bu, yanar durur düştüğü yerde

16.3.14

manzaradan parçalar

orhan pamuk

insanın hayatı, kitaplarından daha değerlidir. ama hayata anlam ve değer veren şey bu kitaplardır.

benim için mutlu bir gün, bir sayfa iyi yazı yazdığım sıradan bir gündür. yazının dışındaki hayat eksik, kusurlu, anlamsızmış gibi gelir bana.

her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.

2006 dünya kupası'nda elemeleri kaybedince, isviçreli futbolculara maçtan sonra saldırdık. bunun gazetelerde yazılış şekli hiç de ahlaki değildi ve türkiye için de kötü oldu. türk futbolu türk milliyetçiliğine yarıyor, türk milletine değil.

futbol -din gibi- herkesle birlikte tadına varılacak bir şey. yalnız bir romancının değil tesellisi, eğlencesi bile olamaz.

sinek asını hiçbir zaman bulamazsın. hile el hareketlerinde değil, kağıtlarda.

modern çağın çözümleyici (analitik) felsefesi, düşünmeyi kelimelerle ilişkilendirerek, görmeyi duyumsal ve çocuksu bir şey olarak küçümsedi.

yeni bir hayat, her zaman daha güzel bir manzaradır.

son yüzyılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarları aşağılamak türk kültürünü zenginleştirmedi, tam tersine fakirleştirdi. devletin yazar ve kitap cezalandırma alışkanlığı hala devam ediyor.

yazının güzelliği için her zaman kötü yazan adam olmaya hazır olmuşumdur. mesele yazı güzel olsun, ben kötü adam olayım.

kitapları kapaklarına bakarak alan okurlara ve bu okurlar için yazılmış kitapları küçümsemeyen eleştirmenlere daha çok ihtiyacımız var.

kitap okuyarak, düşünerek, tek başımıza yaratıcı bir şekilde ve özgürce kafamızı kullanarak dünyayı kavrayabileceğimize ilişkin iyimser inanç, modern edebiyatın ve bireysel özgürlük duygusunun da başlangıcıdır.

büyük şair, içinden gelen sesi tanıyan, ona güvenen, kendine ve söyleyeceği sözün gücüne güvenen kişidir. içimizden geleni dinlemeyi öğrendiğimiz anda, ister şair olalım, ister romancı; şiirin, romanın olması gerektiği gibi, yazılması gerektiği gibi yazıldığını da hissederiz.

bütün büyük yazarlar söyledikleri şeylerle değil, söylemedikleriyle mutlu ederler bizi.

dadaistler bize sanatın öncelikle, daha önce hiç bir araya gelmemiş şeyleri bir araya getirmeye kalkışmak olduğunu öğretmişlerdir. iyi sanatın veya farklı sanatın başlangıcında dadaist bir fikir yatar.

benim için mutluluk bir yandan kalabalık bir ailenin gürültüsünü işitip güvenini ve şefkatini hissederken, insanın aynı zamanda yalnız kalıp kağıtla kalemle, boyayla fırçayla kendine yeni bir dünya yaratmak için sabırsızlık; hatta öfke duyması demektir.

otobiyografi bir hatırlama yolu değil, unutma biçimidir.

şizofreni insanı akıllandırır. gerçekle ilişkinizi kaybedebilirsiniz; ama şizofreniniz sizi endişelendirmemeli. eğer bir tarafınızın bir diğer yanınızı öldüreceği sizi fazla endişelendiriyorsa, sonunda tek bir ruhla kalakalırsınız. bu, hastalığın kendisinden daha kötüdür.

romancı bir cemaate ait olmayan, cemaatin temel içgüdülerini paylaşmayan, tecrübe ettiğinden başka bir kültürle düşünen ve yargıda bulunan bir kişidir. ait olduğu cemaatten başka bir bilince sahip olduğu anda dışarıdadır, yalnızdır. metninin zenginliği de hem dışarıda olanın hem içeride olan bir gözlemcinin bakışından gelir.

kitaplarınızın gelecekte bir etkisi olacağı inancı bu hayattan zevk almanızı sağlayan tek teselli.

orijinalliğin, özgünlüğün formülü son derece basittir: daha önce bir araya gelmemiş olan iki şeyi bir araya getirmek.

ne kadar da umutsuzdur bazan hayat, ne kadar acımasız.

14.3.14

gecenin sonuna yolculuk

louis-ferdinand celine

ah dostum! inanın bana, bu dünya aslında tamamen insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır.

en uzağa giden kişi tek başına yolculuk edendir.

herkesin kendi mahrem sefaletinden kaçmak için haklı nedenleri vardır ve hepimiz bunu başarmak için koşulların içinden çekip çıkardığımız şu ya da bu kurnazca yola başvururuz. ne mutlu kerhaneyle yetinebilenlere!

her iffetin kendi tiksinç edebiyatı vardır. 

yaşam bundan ibarettir, gecenin içinde son bulan bir ışık parçası. 

bencillik biraz olsun üzerimizdeki baskısını azalttığında, son yolculuk saati gelip çattığında, insan sadece, erkekleri ama tek bir erkeği değil, bu siz dahi olsanız, tüm erkekleri gerçekten azıcık da olsa seven kadınların anısını saklıyor yüreğinde. 

insan gençken ve bilmezken her şeyi gönül yarası sanıyor. 

elinin altında ne varsa onunla sarhoş olmaya çalışır insan.

kahramanlık türküleri, savaşa gitmeyenleri, dahası savaş sayesinde anormal derecede zenginleşmekte olanları hiçbir direnişle karşılaşmaksızın teslim alır. hep böyledir.

gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir.

insanın, kendi sızlanmalarına kesin bir son verecek cesareti olmadığı sürece, kendini her gün biraz daha iyi tanımaya katlanması gerek.

güzellik; alkol ya da konfor gibidir, alışırsınız, sonra da artık aldırış dahi etmezsiniz.

gerçek insani soyluluğu veren, kim ne derse desin, bacaklardır, hiç sekmez.

kimi işler vardır, o kadar ters giderler ki düze çıkma umudu kalmadığı için borç almayı dahi düşünmezsiniz.

ev sahibi dediğin, bok üstü boktur. o kadar.

insan bir yerde takılıp kaldıkça nesneler ve insanlar iyice yozlaşıyorlar, çürüyorlar ve sırf sizin hatırınıza leş gibi kokmaya başlıyorlar.

ihanet demesi kolay. ama bunu yapabilmek için fırsatları da değerlendirmeyi bilmek gerek. ihanet etmek, bir hapishanede pencere açmaya benzer. herkes bunu yapmak ister ama gerçekten yapılabildiği nadirdir.

hayat devam ettiği sürece kavuşmak olanaksızdır. sizi oyalayan fazlasıyla renk ve çevrenizde hareket eden fazlasıyla insan vardır. ortalık sessiz olmadan kavuşamayız; yani iş işten geçtikten sonra, ölüler gibi.

aile dediğin her işe yarar, suratına bakılmaktan gayrı. her şey bir tarafa, babanın gücü, mutluluğu, ailesini asla suratına bakmadan öpmektir, bu onun şiiridir.

acımız, o büyük olanı, böyledir işte, bir oyalanmadır.

yaşam yalanla dolup taşan bir çılgınlıktan ibaret olduğuna göre, insan ne kadar uzaktaysa, yalanlarına ne kadar çok şey katabiliyorsa o kadar mutludur; bu da doğal ve olması gereken bir şeydir. hazmedilmesi zor olan gerçektir.

bir aileye, akrabaları olsun olmasın, bir insanın alt tarafı sürüncemede kalmış bir kokuşmuşluktan ibaret olduğunu asla anlatamazsınız. çünkü sürüncemede kalmış bir kokuşma için ödeme yapmayı reddederler.

kahramanlık öyküleri, belden aşağı öyküler gibidir; dünyanın tüm askerleri bundan her zaman hoşlanmışlardır. 

aşırı kanaat sahibi olmaktan beter hiçbir şey yoktur.

süreklilik arz eden kimi küçük ahlaki ve fiziksel kusurların varlığı kölelerin kötü kaderini haklı çıkarmaya yarar. böylece de dünyanın düzeni daha iyi işler; çünkü herkes hak ettiği yerde duruyordur.

asıl korkulması gereken, insanlardır; yalnızca onlar.

bazı kadın belsoğuklukları umulmadık bir mutluluğa dönüşürler. durmadan hamile kalmaktan korkan bir kadın, başarıya giden yolda asla çok ilerleyemeyecek olan bir tür iktidarsızdır. 

ilginç olan her şey karanlıkta geçer. hiç bilinmez insanların gerçek hikayesi.

insan sonunda nelerle tatmin olmaya razı oluyor, yaşamın bize teselli niyetine bahşettiği kırıntılarla.

bilirim deppoyları

cevat çapan


güz -geceye yönelmiş bir saati güzün
gözleri bulutlara takılı
iskele nerdeyse uzaklaştı vapurdan
bir martı bakışların içinden süzülüp
bir başka martıya değiyor
sular mı, hava mı ormandan boşalan
dokunsan, gözleri çiçek dürbünü
yürüsen, bitmeyen bir mağara karanlık
yosun basamaklı uzak kuleden
belirsiz adımlarla iniyor gece
sözleri çalgısız bir şölenin artığı
bir yerde bir tavşan, ürkek-
bir avcının duyulmayan türküsü
sevinse, üç el silah atsa havaya
susuyor -paslı bir tabanca öfkesi
şimdi yollar toz çamur arada
taraçanın altında atkestaneleri
güz -mektupsuz, habersiz günleri güzün
barış askerleri talimden yorgun
nerde bu köhne gecenin kundakçıları

11.3.14

karanlık oda

sadık hidayet

ben hiçbir zaman başkalarının zevkine ortak olmadım. ya katı bir duygu ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. yaşam derdi, yaşam güçlüğü. bütün sorunların içinde en önemlisi insanlarla uğraşmak. kokuşmuş toplumun şerri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımızın uyanmasına engel oluyor.

vaktiyle onların arasına karışmıştım; başkalarını taklit edeyim dedim. baktım, soytarıya dönmüşüm. adına zevk dedikleri her şeyi denedim; gördüm ki başkalarının zevki bana yaramıyor. her yerde, her zaman yabancı olduğumu hissettim. diğer insanlarla aramda en ufak bir ilgi dahi yoktu. başkalarının yaşam tarzına ayak uyduramazdım. kendi kendime derdim ki hep: bir gün toplumdan kaçacağım; bir köyde, gözden ırak bir yerde kendi köşeme çekilip yaşayacağım. ama inziva hayatını şöhret için istemiyordum. kendimi birinin düşüncesine mahkum etmek, birinin taklitçisi olmak değildi istediğim. nihayet zevkime göre bir oda yapmaya karar verdim. sadece kendimin bulunacağı, düşüncelerimin dağılmayacağı bir yer.

aslında ben tembel tabiatlıyım. çalışıp çabalamak kof adamların işi. kendi içlerindeki çukuru doldurmak için yoksul insanların malına mülküne sarkarlar. benim atalarımın da içi boştu. çok çalıştılar, çok zahmet çektiler; sonra düşünüp baktılar kendilerine ve zamanlarını tembellik içinde geçirdiler. onların içindeki çukur dolmuştu. sonra da bütün tembelliklerini bana miras bıraktılar. atalarımla övünmüyorum. zenginlerin, ensesi kalınların iki üç kuşak ötesine gidersen hepsi ya hırsız çıkar ya haydut, ya saray soytarısı ya sarraf. atalarımızın aslını faslını iyice karıştıracak olursak sonunda gorille şempanzeye kadar gideriz. ama bildiğim şu ki, ben çalışmak için yaratılmamışım.

yenilikçi geçinen sonradan görmeler, kendi zevklerine, hırslarına, şehvetlerine göre bir toplum oluşturmuşlardır. yaşamla ilgili en küçük görevde bile onların cebri ve körü körüne bağlılık kanunlarını bir kapsül gibi yutup kabullenmek gerekir. adına çalışmak dedikleri bir nevi esarettir bu. herkes yaşama hakkını onlardan dilenmek zorunda. bu muhitte sadece bir avuç hırsız, utanmaz ahmak ve manyağın yaşama hakkı var. hırsız, alçak ve yağcı olmayan için "yaşamasına gerek yok!" derler. içimdeki dertleri, altında belimin büküldüğü mevrus yükü onlar anlayamaz.

atalarımın yorgunluğu bana geçmişti ve geçmişin nostaljisini içimde hissediyordum. kışın uyuyan canlılar gibi inime çekilmek, kendi karanlığıma dalmak ve kendi içimde olgunlaşmak istiyordum. karanlık odada resmin belirmesi gibi insanın içinde gizli olan şeyler de hayat koşturmacası ve kavgası içinde, o aydınlıkta boğulup ölüyor. sadece karanlıkta ve sessizlikte görünüyor insana. bu karanlık benim içimdeydi, onu yok etmek için boşuna uğraştım. üzüntüme gelince, neden bir süre boşu boşuna başkalarının peşine takıldım? şimdi anladım ki benim en değerli yanım bu karanlık ve sessizlikmiş. bu karanlık her canlının yaratılışında var. yalnız inziva halinde, kendi içimize döndüğümüz zaman, dış dünyadan uzaklaştığımız zaman bize görünüyor. ama insanlar hep bu karanlık ve inzivadan kaçmaya çalışıyor. ölüm sesine kulaklarını tıkıyorlar, kendi kişiliklerini hayatın hayhuyu arasında yok ediyorlar. mutasavvıflar ne demiş: "hakikat nuru bende tecelli ediyor." bense aksine, ehrimen'in inişini bekliyorum. şimdi olduğum gibi kendi içimde uyanık kalmak istiyorum. düşünceleri aydınlatan parlak ve kof cümlelerden iğreniyorum. hırsızların, kaçakçıların, para düşkünü ahmak yaratıkların arzularına göre düzenlenip yönetilen bu yaşamın kirli ihtiyaçları uğruna kişiliğimi yitirmek istemiyorum.

sadece bu odada, kendi içimde yaşayabiliyorum ve güçlerim heder olmuyor. bu karanlık ve kızıl aydınlık benim için gerekli. arkamda pencere bulunan bir odada oturamam. düşüncelerim dağıldığı için aydınlıktan da hoşlanmıyorum. güneşte her şey şımarıklaşıyor, sıradanlaşıyor. korku ve karanlık güzelliğin kaynağıdır. bir kedi gündüz aydınlığında sıradan bir varlıktır. ama geceleyin karanlıkta gözleri ışıldar, tüyleri parlar, hareketleri gizemli bir hal alır. gündüz keyifsiz olan ve üstüne örümcek ağı örülen bir çiçeğin etrafında geceleyin sırlar dalgalanmaya başlar; kendine özgü bir anlam kazanır. aydınlık bütün canlıları uyanık ve dikkatli tutar. karanlıkta ve loş ortamda her yaşam, sıradan her şey gizemli bir havaya bürünür, kaybolan tüm korkular uyanır. karanlıkta insan uyur; ama işitir. şahsı uyanıktır ve gerçek hayat o zaman başlar. insan yaşamın adi ihtiyaçlarına karşı müstağni kalır, manevi alemleri kat eder, farkına varamadığı şeyleri hatırlar.

kim ne derse kendisine aittir. herkes için geçerli olan tek gerçek, bu kişidir. hepimiz farkında olmadan kendimizden söz ederiz. hatta yabancı olduğumuz konularda kendi duygularımızı, gözlemlerimizi başkasının ağzından söyleriz. işin en zor yanı, kişinin her şeyi olduğu gibi söyleyebilmesidir.

zevkime ve isteklerime göre rahat bir yer hazırlamayı arzu ederdim hep. başkalarının yaptığı yerler işime yaramıyordu. kendi içimde, kendimde olmak istiyordum. bunun için bütün mal varlığımı paraya çevirdim. buraya geldim ve bu odayı istediğim gibi yaptım. bütün kadife perdeleri ben getirdim. bu odanın her ayrıntısıyla ben ilgilendim. tek unuttuğum, gaz lambası için kırmızı abajurdu; onu da bugün getirdim. yoksa ne odamdan çıkmak ne biriyle konuşmak isterim. hatta hangi durumda olursa olsun, yatarak veya oturarak içebilmek ve yemek hazırlamak zorunda kalmamak için besinimi de sütle sınırlandırdım. fakat ahdettim kendi kendime. günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim. bu gece, kendi odamda uyuyacağım ilk gece. ben muradına kavuşmuş mutlu bir insanım. mutlu bir insan; tasavvur etmesi ne kadar zor! hiç düşünmezdim; ama şimdi ben mutlu biriyim!

sizin aradığınız hal, ceninin ana rahmindeki halidir. koşuşturmadan, mücadele etmeden, kimseye yağ çekmeden, sıcak, yumuşak ve kızıl bir duvarın içinde iki büklüm vaziyette vurur. yavaş yavaş annesinin kanını emer, tüm ihtiyaçları kendiliğinden karşılanır. bu, her insanın yaratılışında var olan, kaybolmuş bir cennet nostaljisidir. orada insan kendinde, kendi içinde yaşar. belki bir anlamda ihtiyari ölüm değil midir?

birtakım insanlar

sait faik abasıyanık

gece. saat on ikiyi geçiyor. taksim'de saatin altında tramvayı bekliyorum. öyle olmasa bu kadar ince eleyip sık dokumaya lüzum görmez; vakit gece yarısını geçmişti, derdim.

epey oluyor. baharın bu soğuk günlerinde, şu devam eden kıştan bir buz gibi gece hatırıma geliyor. o zamanlar daha bahardan haber bile yoktu. şimdi ne kadar olsa sisin ve yağmurun hatta soğuğun içinde insanı şaşırtan ve başını döndüren bir koku var. o zamanlar daha camlı köşk'ün camlarını ve hanende ilanlarının mavi ışığını üşüterek geçen buz gibi bir rüzgar esiyordu. benimle beraber belki ona yakın insan, gördükleri herhangi bir filmin rüyasını ayakta görüyor ve yataklarının ümit, hayal, güzel günler veyahut uykusuz, muharebeli geceler, sığınaklar düşündüren ılıklığına bir an evvel kavuşmak için bir türlü gözükmeyen tramvaya sabırsızlanıyorlardı. ağzımdan su buharı fışkırıyor. birbiriyle konuşanların arasına bir sis tabakası seriliyordu. yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir. yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya, yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket, bu saniyede insana dostlarım yatak ne değildir ki..

burnum yastıkta, yorganım ağzım hizasında, kirpi gibi büzülmüşüm; dalmak üzereyim: bir şeyler, birtakım kuşlar tüylerini döküyor, bir ılık su damlıyor, içimi yıkayan bir çeşme var..

tramvay hala yok. biraz daha yerimde yatağımı, uykuyu düşünsem, belki de uyuyuvereceğim. donmak üzere olan insanların tatlılığını içimde duymaya başladım. "bari gideyim şu açık pastanede bir ıhlamur içeyim de sonra yatarım." dedim. bir iki adım atmamıştım ki, önüme bir adam dikildi. rüzgardan yalnız bir karartı gördüm. sonra yüzüme doğru bir hortumdan çıkar gibi bir duman yayıldı: adam konuşuyordu. tatlı, munis bir anadolu şivesiyle:

- ağabey, dedi, buradan bana benzer birtakım adamlar geçti mi?

paltomun yakası içinde yarı yarıya kaybolmuş kafamı çıkardım. kafamı bir iki defa salladım. soğuğa alışmış, mukavemete hazırlanmış gibiydim. kulaklarımı keskin bir rüzgar ısırdı. adama baktım:

bana benzer adamlar.. bütün insanlar birbirine aşağı yukarı benzemez mi? bana benzer adamlar, ne demekti?

evet, adamın hakkı vardı. ona benzer adamlar, ötekilerinden kolaylıkla ayrılabilirdi. kış günü bir şehirde insanlar palto, şapka giyer, ayaklarında fotinleri vardır. belki paltolarının renkleri, şapkalarının kurdeleleri ve alametifarikan yahut alaturka şapkalarıyla birbirlerinden ayrılabilirler, icap ederse.

bu adamın ne paltosu, ne şapkası ne de ayakkabıları vardı. buna mukabil sırtında mor pamukları yer yer, parça parça dökülen bir hırkası, belinde ipi, ayağında yazlık, tüy gibi bir pantolonu ve ayaklarında da yine iplerle bağlanmış çuvalı..

yüzü tatlı esmer renkli idi. sakalı uzamıştı. yirmi beş, otuz yaşlarında gözüküyordu. yalnız gözlerinde büyük, korkak, acele bir şeyler vardı. acaba, dedim bir esrarkeş midir?

o devam etti:

- benim gibi ağabey, dedi. (üstünü başını gösterdi.) işte bu biçim adamlar görmedin mi? bazıları şu yoldan geleceklerdi. birtakımları da (taksim sinemasının aşağısındaki yolu göstererek): şu yokuştan çıkacaklardı.

işi kısa kesmek istedim. meçhul, karanlık, dalgada bir kafada her türlü hayaller dolaşabilir, neme lazım..

- görmedim vallahi! dedim.

- allah allah! dedi. imkanı yok. muhakkak geçmişlerdir. ben yolda biraz eğlendim. onları kaybettim. yoksa geçmemelerine imkan yok.

- nedir bu adamlar canım? diye sabırsızlık ve merakla sordum.

kafamın içinde esrarengiz, büyülü garip hikayeler canlandı. hatta daha ileriye giderek başka ve daha tuhaf şeyler düşündüm. adamın afyonlu kafasına girmiş gibi oluyordum.

- ağabey, biz, dedi, tophane'deki sabahçı kahvelerinde yatarız. hepimiz hamal, uşak gibi herifleriz. ama namusumuzla yaşıyoruz. ne yapalım? beş on para kazanırız. geceleri de kahveciye beş kuruş verir, bir köşede uyuruz. ne yapalım? otellere para mı dayanır? en aşağısı otuz kuruş. otuz kuruşla iki gün geçimimiz var..

ha! bu akşam polisler geldiler. sabahçı kahvelerinde yatmak yasakmış. hepimizi çıkardılar. biz de hep birlik olduk. gidelim valiye çıkalım; uyandıralım, derdimizi anlatalım, dedik. işte birtakımı şu yokuştan, birtakımı da arkadan geldiler. demek görmedin ağabey.

- görmedim, dedim. nerelisin sen?

gözleri çakmak çakmaktı:

- zonguldaklı beyağabey.

gece yarısı, bu soğukta valiye gideceklerine başka bir koğuş bulmak, daha olmazsa polisler gittikten sonra kahveciye zorla kapıyı açtırmak mümkündü.

valiye kadar çıkmayı akıl edemezler. bu muhakkak bir esrarkeştir, dedim.

- neyse, ben yukarıya doğru bir hızlanayım, belki geçmişlerdir de sen görmemişsindir, dedi ve hafif hafif serpen karın içine karıştı gitti.

tramvay gelmişti. atladım. tam yedek subay mektebinin önünde birtakım adamlar gidiyordu. fakat camlar o kadar buz tutmuştu ki göremeyince tramvaydan atladım.

belki seksene yakın insandı. aralarında çok gençleri bile vardı. büyük adımlarla gayet ciddi yüzlerle yürüyorlardı. önde gidenlerin halinde daha büyük bir vaziyet vardı. daha ciddi idiler. tek tük geçenler durup onlara bakıyorlardı. fakat onlar hiç kimseye bakmıyorlardı. yalnız en önde gidenler bağıra bağıra konuşuyorlar. vali ile nasıl konuşacaklarını talim ediyorlardı. kıyafetlerine baktım. evet, benim mor pamuk hırkalı ve keten pantolonlu adamın hakkı vardı, onun gibi birtakım adamlar gidiyorlardı. kulaklarımda genç zonguldaklının:

- canım benim gibi adamlar beyağabey, dediği zamanki hali geliyordu.

yatağım, tramvay beklediğim dakikalardaki o munis halini kaybetmişti artık. ne şu, ne buydu. bir yataktı. içinde yatabildiğim için mesut değildim.

sabahçı kahvelerini kapamadan evvel birkaç tane gece barınma evine şiddetle ihtiyacı olan istanbul şehrinin kışı bazen ne kadar uzun, ne kadar uzun ve bitmez tükenmez bir afettir, bilen bilir.

10.3.14

görünmeyen

paul auster

savaş, insan ruhunun en yalın, en canlı ifadesidir.

onun elini ilk kez 1967 baharında sıktım. o tarihte columbia'nın ikinci sınıfında, kitaplara meraklı ve günün birinde kendime şair diyebilecek kadar iyi şiir yazacağına inanan -ya da vehmeden- toy bir yeniyetmeydim; çok şiir okuduğum için onun adaşına dante'nin cehenneminde, inferno'nun 28. kıtasının son dizelerinde gezinen bir ölü olarak rastlamıştım. kesik başını saçlarından tutup fener gibi bir öne bir arkaya sallayarak taşıyan, provencelı 12. yüzyıl şairi bertran de born -hiç kuşkusuz, kitap uzunluğundaki o sanrılar ve işkenceler kataloğunun en sakil görüntülerinden biriydi o. dante, de born'un yazdıklarının ateşli bir savunucusuydu; ama de born, prens henry'yi babası kral ii. henry'ye karşı isyana kışkırttığı, baba ile oğulun arasına ikilik sokarak onları birbirine düşman ettiği için, dante de onu sonsuz lanete mahkum etmişti. dante'nin verdiği incelikli ceza, de born'u kendisinden koparmaktı. işte o yüzden, kafası kopuk beden, yeraltı dünyasında feryat figan ederek floransalı gezgine kendi çektiğinden daha büyük eza olup olamayacağını soruyordu.

sanat, mutlu azınlık içindir.

hiçbir zaman hiçbir şeyin hayalinden başka hiçbir şey olmaz
hiçbir zaman her şeyin hayalinden başka herhangi bir şey olmaz

istediklerimizle elde ettiklerimiz çok nadir örtüşür.

emperyalizm

vedat türkali

emperyalizmin, sinemasından politikasına kahpece ustalıkla sömürdüğü, sosyopolitik utkuları abartılmış bireysel kahramanlıklara bağlayan bu yaşamsal öğreti yanılgısının acılarını, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ne çok yaşadık, yaşıyoruz. kimi genç kuşakların tehlikeli biçimde sarıldığı bu öğreti yanılgısının tarihsel kaynakları var bizde. okullarımızda bütün tarih eğitimi, bireylerin isteğine, buyruğuna bağlı öyküler üstüne kuruludur. avrupa'yı attila titretmiş, istanbul'u fatih almış, osmanlı'yı zirveye kanuni çıkarmış, zulmü abdülhamit yapmış, ülkeyi atatürk kurtarmıştır. bütün toplum bu yüzeysel, basmakalıp inançlara koşullandırılmıştır. bir "27 mayıs" sabahında uyanıp da, gizlice el ele vermiş genç subaylarca kendini "kurtarılmış" bulan kafası yalınkat bir ülkede, "sosyalist devrimin hiç de böyle yapılamayacağını anlatmak kolay olamazdı. yanlışa batık toplumumuzun tertemiz gençliğini, silah tekellerinin uzantısı mafyalarla gizli polis örgütleri ne kanlı oyunlara düşürdü, düşürüyor; biliyoruz, görüyoruz.

9.3.14

tanrı ile şeytan

norman mailer

tanrı ile şeytan, tepeye yaklaşanlara çok dikkat eder. orta halli adamın ufak tefek işlerine pek karıştıklarını sanmıyorum. ruhların bir çiftlikte, kendilerini doyuracak şey bulabilecekleri inancında değilim. ama tanrı ile şeytan'ın lenin, hitler ya da churchill'i rahat bırakabileceklerini sanıyor musunuz? hayır. birtakım imtiyazlar ister ve öç alırlar. iktidardaki kişilerin ara sıra aptalca davranmalarının nedeni budur. tepede her şey büyüktür ve tepeye ulaşmak çok güçtür. tanrı ya da şeytan ile pazarlığa hazır olmak gerekir; insanların birçoğu da buna yanaşmazlar. er ya da geç orta halliliğe boyun eğer, yarı yolda kalırlar.

muhammed'in ya da buddha'nın zekası bende olsaydı bir din kurabilirdim. pek az mürit toplayacağım şüphesizdi. benim dinim avuntu getirmiyordu; tam tersine o, kuşkuların en safıydı. çünkü tanrı'nın aşk değil cesaret olduğuna inanıyordum. aşk bir armağandır. insanlar öldürmekten korkuyorlarsa bu, adaletten çekindiklerinden değil, bir katilin tanrıların dikkatini çektiğini ve düşüncesinin artık ona ait olmadığını bildiklerindendir. kuşku sinir bozukluğundan gelmez, gerçektir. geleceğe dair haberler, yediğiniz ekmek gibi elle tutulur hale gelir. sonu gelmeyen bir mimari düşlerimizi çevirir, cinayet anında bu karanlık dünyanın çarşı alanından bir ses yükselir. sonsuzluk bir odadan yoksundur. bir yerde, tanrısal öfke bir kızgınlığa toslamıştır.

arzu

paul eluard

sevgili aşkım, tatlı aşkım, bugün de yataktan çıkmadım. az önce muhteşem bir düş gördüm, fiziksel heyecanların, insan uyandığında da arzuyu bütünüyle canlı tuttuğu gündüz düşlerinden biri -ve uyanınca da canlılığını sürdüren arzu, düşün verdiği zevke ne çok benziyor. düşümde, şu anda kim olduğunu bilemediğim bir adamın yanında yatakta uzanmış yatıyorum, hareketsiz, sessiz, derin düşlere dalmış biri bu. ona sırtımı dönüyorum. ve sen çıkıp geliyorsun ve uzanıp yanıma, bana sarılıyorsun, aşkla ve sonra usulca, çok usulca dudaklarımdan öpüyorsun ve sonra ben de giysinin altından kaygan ve diri memelerini okşuyorum. sonra yine usulca, elin benim üzerimden geçip yanımdaki adama uzanıyor ve adamın cinsel organını tutuyor. bunu giderek ağır ağır bulanan gözlerinde görüyorum. ve ardından öpücüklerin daha sıcak, daha nemli oluyor ve gözlerin daha da irileşiyor. ötekinin yaşamı sana geçiyor ve sanki sen bir ölüyü okşuyorsun. hafifçe kendimden geçmiş halde uyanıyorum, hala bu zevki yaşayarak. memelerini, gözlerini, muhteşem organını düşlüyorum.

8.3.14

devlet

thomas hobbes

dünyada, başlangıçları vicdanda haklı kılınabilecek bir devlet pek yoktur.

hiç şüphem yoktur ki, bir üçgenin üç açısı bir karenin iki açısına eşit olmalıdır fikri eğer herhangi bir kimsenin egemenlik hakkına veya egemenlik sahibi insanların çıkarına aykırı bir şey olsaydı, doğruluğu tartışılmasa bile, ilgili kişinin elinden geldiği ölçüde, bütün geometri kitaplarının yakılması suretiyle yeryüzünden silinirdi.

devlet olmadıkça herkes herkese karşı daima savaş halindedir.

ister halk devleti ister monarşik devlet olsun, çok küçük devletlere gelince; hiçbir beşeri bilgelik yoktur ki, onların güçlü komşularının kendi aralarındaki rekabet sona erdikten sonra, onları ayakta tutmaya yetebilsin.

egemenden başka birinin, yaşatmaktan daha büyük ödüller verme ve öldürmekten daha büyük cezalar dağıtma yetkisine sahip olduğu yerde bir devlet ayakta kalamaz.

devlet düzeninin sarsılmasında, ki bu sarsılma asla bir iç savaşsız olmaz, ilk tahrik edicilerden pek azı, planlarının gerçekleştiğini görecek kadar uzun yaşarlar.

parçalanma

chinua achebe

bir kralın ağzına bakınca, annesinin memesini hiç emmediğini düşünürsün.

kalp, herkesle beraber uğradığı bir başarısızlığı atlatabilir; çünkü bu tür bir başarısızlık onurunu yaralamaz. bir adamın tek başına başarısız olması ise çok daha güç, çok daha acıdır.

sessizliğin ardında uğursuzluk vardır.

dünyanın ucu bucağı yoktur. bir halk için iyi olan bir şey, diğerleri için tiksinti uyandırır.

kendimizi tanrıyla kurbanı arasına koyarsak suçluya yöneltilen felaketler bize de sıçrayabilir. bir adam kutsal şeylere küfrettiğinde ne yaparız? gidip ağzını mı kapatırız? hayır. duymamak için parmaklarımızla kulaklarımızı tıkarız. bilge davranış böyledir.

güpegündüz bir kurbağanın sıçradığını görürsen bil ki peşinde onu öldürmek için gelen biri vardır.

eneke kuşuna neden hep uçtuğunu sorduklarında şöyle demiş: "insanlar ıskalamadan vurmayı öğrenince ben de hiçbir dala konmadan uçmayı öğrendim."

hepimiz tanrı'nın çocuklarıyız ve insanları kardeşimiz olarak kabul etmeliyiz.

çit

doris pilkington

aborijinlerin gelenekleri gereğince, bir insanın adı ölümünden sonra asla telaffuz edilmiyor. aynı ismi taşıyan birinden de "malum kişi" anlamına gelen "gurmanu" ya da ismin yerine kullanılan bir sözcük olan nguberi diye söz ediliyor. örneğin, adam thomas. adam adındaki bir başka kişinin ölümünden sonra nguberi thomas olarak anılmaya başlıyor.

biraz dinlenip sohbet etmek için yatakhaneye döndüler. hemfikir oldukları bir nokta vardı: burası hiç de hayal ettikleri gibi bir yer değildi. önemli kişilerin, işadamlarının, doktorların, avukatların, politikacıların çocukları yatılı okula gönderildiklerinde, öğrenim hayatları boyunca güzel ve rahat odalarda kalırlardı. aborijin çocukları ise aşırı kalabalık bir yatakhanede kalmak zorunda bırakılmışlardı. burası yatılı okul filan değildi. öğrenci olmayan oda arkadaşları taş gibi sert yataklarda yatıyor, hükümetin dağıttığı battaniyeleri kullanıyorlardı. yastıkları, çarşafları yoktu. pencerelerde renkli perdeler yerine demir parmaklıklar vardı. burası yatılı okuldan çok, toplama kampını andırıyordu.

yatakhanede kızlar buz gibi yataklarında ısınmaya çalışıyorlardı. molly, daisy ve gracie kendi aralarında konuşmaya başladılar. fısıldaşmıyorlar, normal sesleriyle konuşuyorlardı. yatakhanenin öbür ucundan bir uyarı geldi. "burada kendi dilinizde konuşamazsınız. dilinizi unutmak ve sürekli ingilizce konuşmak zorundasınız." kızlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı. hiçbir şey söylemeden, kendilerini uyaran kıza baktılar.

molly, önceki gece kardeşleriyle orada kalmalarının mümkün olmadığına karar vermişi. bu garip yerde, hiç tanımadığı insanların arasında yaşamaya niyeti yoktu. zaten okula gitme yaşını çoktan geçmişti; onu buraya getirmeye ne hakları vardı? o artık ergenlik çağında bir genç kızdı. küçük göğüslerine dokundu. hükümet görevlileri onun bir zamanlar bir sözlüsünün olduğunu, az kalsın evleneceğini bilmiyorlardı. adam bir başka kızı seçtiği için bu evlilik suya düşmüştü. çiftin şimdi dört yaşında bir oğlu vardı. molly, bir erkeğe eş olabilecek kadar büyüdüğüne göre şimdi bir çiftlikte ya da başka bir yerde çalışıyor olmalıydı. çiftlik yöneticisi bay johnson da böyle düşünüyor olmalıydı ki bir telgraf çekip molly ve gracie'yi çalıştırmak için izin istemiş, başvurusu reddedilmişti.

7.3.14

din

sigmund freud

yanılsamaların tipik özelliği, insan arzularından kaynaklanmalarıdır.

dünyayı yaratan ve ilahi bir güç olan bir tanrının, evrende ahlaki bir düzenin, ölümden sonra bir başka hayatın olması çok hoş olurdu; ama bütün bunların, tam da olmasını arzuladığımız gibi olması son derece çarpıcı bir gerçektir. bizim zavallı, cahil, ezik atalarımız evrenin bütün bu zor bilmecelerini çözmeyi başarsaydı bu çok daha ilginç olurdu.

"peki inatçı septikler -kuşkucular- bile dinin iddialarının mantık yoluyla çürütülemeyeceğini kabul ediyorsa dine neden inanmayayım ki? en azından diğer açıdan bana çokça şey kazandırıyor: gelenek, insanlıkla uyum, sağladığı onca teselli."

gerçekten de neden olmasın? kimse kimseyi inanmaya zorlayamayacağı gibi inanmamaya da zorlayamaz. ama bu türden bir tartışmanın bizi doğru düşünme yoluna soktuğunu söyleyerek kendimizi kandırmayalım. ileri sürebileceğimiz tek zayıf mazeret burada yatmaktadır. cehalet cehalettir; bundan bir şey kazanılacağına inanmak için hiçbir nedenimiz yok. diğer konularda anlayışlı hiç kimse bu kadar sorumsuz davranmayacak ya da kanıları ve tavrı için böylesine cılız temellerle yetinmeyecektir. sadece en yüce ve en kutsal şeyler konusunda buna göz yumar. gerçekte bunlar, dinden uzun zaman önce kopmuş olmasına rağmen, kendini veya başkalarını dine hala sıkı sıkıya bağlı olduğuna inandırma çabasından öte bir şey değildir. din sorunları söz konusu olduğu sürece insanlar, her türden ikiyüzlülükten ve zihinsel -entelektüel- sahtekarlıktan suçludur.

eğer komşunuzu öldürmeyişinizin tek nedeni bunu yapmanız halinde sonraki yaşamınızda size ağır cezalar verecek olan tanrının bunu yasaklaması ise, bu durumda tanrı diye bir şey olmadığını ve onun tarafından cezalandırılmaktan korkmanız gerekmediğini öğrendiğiniz an, elbette komşunuzu tereddütsüz öldüreceksiniz; bunu yapmanıza sadece dünyevi bir güç engel olabilir. dolayısıyla ya bu tehlikeli kitlelerin acımasızca baskı altında ve entelektüel uyanıştan özenle uzak tutulması ya da uygarlıkla din arasındaki ilişkide köklü bir değişiklik yapılması gerekir.

öteki dünya beklentilerinden vazgeçip özgürleşenler, olanca enerjilerini bu dünyadaki yaşama aktarınca yaşamın herkes için daha dayanılır olduğu, uygarlığın artık hiç kimse için baskıcı olmadığı bir düzen yaratmayı başarabilirler. bu durumda inanmayan dostlarımızdan birisiyle -heinrich heine- birlikte pişmanlık duymadan şunu söyleyebileceklerdir:

"cenneti meleklere ve serçelere bıraktık."

ernst neizvestny

john berger

moskova sanatçılar birliği, üyelerinin geçmiş 30 yıl içinde yaptığı çalışmaları sergilemeye kalkışır. serginin belirgin eğilimi 'liberal', amacı da dikkatleri akademi'nin dar görüşlülüğüne çekmek olacaktı. neizvestny'den de sergiye katılması istenir; çünkü neizvestny akademi'ye karşı verdiği savaşın ciddiliği ve yoğunluğuyla tanınmaktadır. bu da, kendi görüşünü kuvvetlendirmesi bakımından o sırada birliğin işine gelmektedir.

neizvestny yeni çalışmalar deneyen öbür genç sanatçıların da çağrılması koşuluyla daveti kabul edebileceğini söyler. birlik bunu reddeder. fakat, ortaya bir kez atılmış bulunan bu yeniyi deneyen ve resmi olmayan sanat gösterisi fikrini, o sırada öğretim atölyesi olan bilyutin adında bir adam ele alır ve her nasılsa bu sergiyi moskova belediye meclisi himayesinde düzenlemeyi becerir. sergide hem bilyutin'in öğrencilerinin hem de neizvestny'nin önerdiği genç sanatçıların eserleri yer alacaktır.

bu serginin açılmasına nasıl izin verilmiştir, bunu anlamak son derece güç. ya, akademi bu olayı bir provokasyon olarak kullanıp; unutulmuşken yeniden ortaya sürülen ve gelenek dışılığa bir etiket olarak yapıştırılan 'nihilizm'in yayılmasını önlemek zorunda olduğunu hükümete göstermek istemişti ya da, muhtemeldir ki, bürokrasinin yavaş çalışması ve dairelerin birbirlerinden habersizliği yüzünden kimse bu serginin ne anlama geldiğini iş işten geçmeden anlayamamıştı.

sergi açılır ve büyük bir heyecan yaratır; çünkü sergilenen eserler, halkın 20 yıldır görmediği türdendir; daha önemlisi, genç kuşak bu eserleri büyük bir ilgiyle karşılamaktadır. beklenmedik bir kalabalık oluşur ve kuyruklar dolusu insan gelir sergiye. bir iki gün sonra da sergi resmen kapatılır ve sanatçılara eserlerini kremlin'in bitişiğindeki binada toplamaları söylenir. öyle ki, eserlerinin ortaya çıkardığı bütün sorunlar hükümet ve merkez komitesi'nce görüşülsün.

bir yandan tartışma umudu saklayan, öbür yandan da önceden kestirilemeyecek sonuçlarla yüklü bu resmi tepki, sanatçıların gözünde, stalin'in mutlak bağnazlığına oranla küçümsenemeyecek bir ilerleyiştir. bir başka gerçekse, o güne değin sanat politikasında resmen hiçbir değişiklik yapılmadığıdır. işte bundan ötürü kimse, görünüşteki bu yeni hoşgörünün nereye varacağını söyleyememekte, ne derece ciddi yargılara uğratılacağını da kestirememektedir. kendilerini beklenmedik tehlikeler, belki de olmadık fırsatlar beklemekteydi. her şey kruşçev'in şahsen nereye kadar ikna olacağına bağlıdır. kişilik bilmecesi, gene etmenlerin en can alıcısıdır.

bilyutin, sanatçılara çok aşırı sayılabilecek eserleri almamalarını, daha geleneksel olanları götürmelerini önerir. neizvestny buna kimsenin kanmayacağını, ayrıca eserlerinin varlığını resmen kabul ettirmek için ellerine geçen bu fırsatı mutlaka kullanmaları gerektiğini ileri sürerek karşı çıkar.

sanatçılar sonunda, eserlerinin hepsini kremlin'in yanındaki binada sergilerler. aralarından birkaçı bütün gece çalışmıştır. başlarlar beklemeye. bina güvenlik kuvvetleriyle çevrilmiş, galeri aranmış, camlar ve perdeler sıkıca örtülmüştür.

derken içeriye, aşağı yukarı 70 kişilik bir heyet girer. kruşçev'in merdiven başında görünmesiyle bağırması bir olur: "köpek boku! pislik! rezalet! nerede bunun sorumlusu? elebaşı kim?"

bir adam öne çıkar.

"kimsin sen?"

duyulmayacak kadar alçak bir sesle adam, "bilyutin" der.

"kim?" diye haykırır kruşçev.

hükümet üyelerinden biri, "asıl elebaşı o değil, biz onu istemiyoruz, işte asıl elebaşı" der ve neizvestny'yi gösterir.

kruşçev yeniden bağırmaya başlamıştır; ama bu kez neizvestny de bağırmaktadır:

"hükümetin ve parti'nin başı olabilirsiniz; ama burada, benim eserlerimin önünde değil. burada baş benim ve sizinle eşit iki kişi gibi tartışacağız."

neizvestny'nin bu cevabı, oradaki arkadaşlarının çoğunluğuna, kruşçev'in hiddetinden kat kat tehlikeli gelir.

kruşçev'in yanındaki bakanlardan biri, "sen kiminle konuştuğunun farkında mısın? karşında başbakan var. seni uranyum madenlerine yollayalım da gör" der.

güvenlik kuvvetlerinden iki adam bir anda neizvestny'yi kollarından kavrayıverirler. neizvestny, bakana aldırmadan, doğrudan kruşçev'e hitap eder. ikisi de aşağı yukarı eş boyda, tıknaz adamlardır.

"kendisini her an öldürebilecek bir adam var karşınızda. tehditleriniz bana vız gelir."

söylenişteki kesinlik, sözlerin inandırıcı olmasını sağlamıştır. neizvestny'yi yakalamalarını söyleyen bakanın bir işaretiyle, iki adam kollarını çözerler.

kollarının bırakıldığını hissedince neizvestny ağır ağır arkasını döner ve eserlerine doğru yürümeye başlar. bir an için herkes olduğu yerde donakalır. neizvestny, hayatında ikinci kez yok olmakla burun buruna geldiğini hisseder. kulaklarını dikmiş, tetiktedir. en sonunda, arkasında birinin ağır ağır nefes aldığını duyar. kruşçev peşi sıra gelmektedir.

iki adam, önlerindeki eserler hakkında, çoğu kez yüksek perdeden tartışmaya koyulurlar. yeniden başbakanın etrafını saranlar tarafından sözü sık sık kesilir neizvestny'nin.

polis şefi:

"şu üstündeki cekete bak, bitnik kıyafeti bu."

neizvestny:

"bütün gece burada bu sergiyi hazırlamak için çalıştım. adamlarınız bu sabah bana temiz bir gömlek getirmiş olan karımı içeri sokmadılar. emeğe değer veren bir toplumda böyle sözler etmekten utanmalısınız."

neizvestny, sanatçı arkadaşlarının eserlerinden söz edince, homoseksüellikle suçlanır. buna da gene doğrudan kruşçev'e dönerek cevap verir:

"böyle meselelerde, nikita sergeyeviç, insanın kendi lehine tanıklık etmesi pek yakışık almaz. ama gene de, isterseniz bana şu anda şurada bir kız bulun, size göstereyim."

kruşçev güler. neizvestny'nin kendisine bundan sonraki bir karşı çıkışında ansızın sorar:

"bronzu nereden buluyorsun?"

neizvestny:

"çalıyorum."

bir bakan:

"karaborsa falan, bir sürü kanunsuz işlere bulaşmıştır o."

neizvestny:

"bir hükümet yetkilisinden gelen çok ciddi suçlamalar bunlar. hemen etraflı bir soruşturma yapılmasını istiyorum. bu araştırmanın sonuçları bir yana, şimdi şunu söylemek isterim ki, anlatıldığı biçimde çalmıyorum. kullandıklarım hurda malzemelerdir. ama çalışmamı sürdürebilmemin tek yolu, bu malzemeyi yasa dışı yollarla ele geçirmektir."

iki adam arasındaki konuşmanın gerginliği gittikçe azalmaktadır; konu da, oradaki eserlere özgü olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır.

kruşçev:

"stalin devrindeki sanat için ne düşünüyorsun?"

neizvestny:

"kokuşmuş bir sanattı. ve o tür sanatçılar sizi aldatmaya devam ediyorlar."

kruşçev:

"stalin'in kullandığı yöntemler yanlıştı, sanatın kendisi değil."

neizvestny:

"birer marksist olarak nasıl böyle düşünebiliriz, anlamıyorum. stalin'in kullandığı yöntemler kişiyi putlaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştı; bu da izin verdiği sanatın özü durumuna gelmişti. dolayısıyla, sanatın kendisi de kokuşmuştu."

bu minvalde bir saat sürer konuşmaları. salonun içi son derece sıcaktır. herkes ayakta durmak zorunda kalmıştır. gerilim yüksektir. bir iki kişi bayılmıştır. buna rağmen, kimse kruşçev'in sözünü kesememektedir. bu ikili konuşma ancak neizvestny kanalıyla sona erebilecektir. kulağının dibinde hükümetten birinin, "artık toparlansanız" dediğini duyar. neizvestny kendine söyleneni yaparak kruşçev'e elini uzatır ve artık konuşmaya son vermenin iyi olacağını söyler.

heyet, merdivenlerin üst başındaki kapıya yönelir. kruşçev döner ve şöyle der:

"hoşuma giden adamlardansın. ama senin içinde bir melek var, bir de şeytan. melek kazanırsa seninle anlaşabiliriz; şeytan kazanacak olursa seni yok ederiz."

gorky sokağı'nın köşesine varmadan tutuklanmasını bekleyerek çıkar binadan neizvestny. tutuklanmaz ama.

bu olaydan sonra neizvestny'nin istediği soruşturma açılır. bakan suçlamasını geri alır ve neizvestny'nin namuslu bir adam olmadığına delil sayılabilecek ciddi hiçbir olayın bulunmadığını açıklar. soruşturma, deli olup olmadığını anlamak amacıyla neizvestny'nin muayene edilmesini de kapsar.

bu muayeneden önce, fakat kremlin'in yakınlarındaki karşılaşmadan sonra, aralarında başka konuşmalar da geçer ve bir seferinde kruşçev, neizvestny'e devlet baskısına bu kadar uzun süre nasıl dayanabildiğini sorar.

neizvestny:

"bazı bakteriler vardır, küçücük, yumuşacıktırlar; ama bir su aygırının boynuzlarını eritebilecek yoğunluktaki tuz eriğinde bile yaşayabilirler."

doktorlar, kruşçev'e neizvestny'nin deli olmadığını bildirirler.

leş

ferit edgü

aşkın ışığa gereksinimi yoktur.

novalis: yaşam, bir ruh hastalığıdır.

sen aramadığın sürece kimse seni bulmaz.

bana mutluluğu aradığını, mutluluğun peşinde olduğunu, mutluluktan başka bir şey düşünmediğini söylemiş olsaydı, ben de yalan söyleyip umut vermezdim ona. böylece o, düş kırıklığına uğramaz, ben de, yıllar sonra, pek fazla pişmanlık duymuyor olsam da, bu satırları yazıyor olmazdım.

çölü görmeyen, hiçbir şeyi görmüş sayılmaz.

yaşamın dört ana yönü değil, bin bir bilinmez yönü vardır.
bunu bilmeden ne okusan, ne yazsan az.

korkunç bir ülke burası. insanları öldürüyorlar. birkaç yazar sesini yükseltiyor. bunu da demokrasi sanıyorlar. korkunç bir ülke burası.

sanatta her şey bir kişilik sorunudur.

gerçeği öğrenmek oldum olası benim çok zamanımı almıştır.

yalnız dağ başında değil, dağ başındaki inde yaşayan ayıda bile vardır utanç. ama kentte ya da köyde kimi insanoğlunda hiç mi hiç yoktur.

savaşa gitmedim
para sahibi olmadım
ünüm, unvanım olmadı

insan yalnız yaptıklarıyla değil
yapmadıklarıyla da insandır

yıllardır
"bana yaşamımı geri ver" diyeceğim
birini arıyorum

üç sözcükten oluşan bir cümleye
"hayat buymuş demek"
sığacak denli yalındır yaşam

tüm yaşamım boyunca eksik bir şey vardı
hiçbir zaman bulup çıkaramadım

6.3.14

hokus pokus

kurt vonnegut

insan olmak ne kadar utanç verici.

insan doğasındaki bir kusur da herkesin inşa etmek istemesi; ama kimsenin korumak istememesi. ve en kötü kusur da su katılmamış salaklar olmamız.

her hayvan türü, kendi türünden hayvanların çok güzel olduğunu düşünür. bu yüzden, evlenen insanlar da çok güzel olduklarını ve bebeklerinin de çok güzel olacağını düşünürler; ama aslında gergedanlar kadar çirkinler. çok güzel olduğumuzu düşünmemiz aslında öyle olduğumuz anlamına gelmez. belki de korkunç çirkin hayvanlarız ve bunu kendimize itiraf edemiyoruz; çünkü bu bizi felaket hayal kırıklığına uğratır.

insanlar, inandıklarının arkasındaki nedenleri kendileri düşünerek buldukları zaman güçlerinin doruğuna çıkarlar. ancak bu şekilde iki ayakları üzerinde durabilirler.

john gay: eğer yaşam varsa umut da vardır.

tatsız şeyleri duymak istemeyen insanların gözlerini ve kulaklarını sana kapatmalarına küfür ve kabalık denir.

birkaç yıl önce, birlikte olduğum bir kadın, bana ailemin hala hayatta olup olmadığını sordu. elbiselerimizi çıkartmıştık ya artık, benim hakkımda daha çok şey bilmek istiyordu.

eugene v. debs: bir alt sınıf olduğu sürece ben de onlardan biriyim. bir suç unsuru varolduğu sürece ben de içindeyim. hapse atılmış bir tek kişi bile varsa özgür değilim.

aslında bira depresandır. ama yoksullar öyle olmadığını ummaktan hiç vazgeçmezler.

taçsız kral

j. r. r. tolkien


altın olan her şey parlamaz
her gezgin yitirmemiştir yolunu
gücü olan yaşlı kolay kolay solmaz
derindeki kök atlatır donu
küllerden bir ateş dirilecek
bir ışık fırlayacak gölgelerden
kırılan kılıç yenilenecek
şimdi taçsız olan, kral olacak yeniden

seks

charles bukowski

kıç, cinselliğin ruhunun aynasıdır.

aşk biraz anlam içeren bir yoldur, seks ise yeterince anlamlıdır.

profesyonel fahişe, "mezara dek çalış ve didin" felsefesi üzerine kurulu amerikan tarzı yaşama açık bir tehdittir. fahişe, amcığın değerini düşürür.

cinsellik çok yorucu bir göreve dönüşebiliyor bazen. bir keresinde, çaresizliğimle, o devasa memelerinden birini tutup ucunu ağzıma soktum. hüzün tadı geldi ağzıma, lastik, ıstırap ve ekşi yoğurt tadı. lanet şeyi tiksinti ile ağzımdan çıkarıp fırlattım.

cinsellik ilginç, ama o kadar da önemli değil. sıçmaktan daha önemsiz mesela. bir erkek hiç düzüşmeden yetmişine kadar yaşayabilir; ama bir hafta sıçmazsa hayati tehlike söz konusudur.

birer içki daha içtikten sonra onu yatak odasına götürdüm ya da o beni yatak odasına götürdü, önemi yoktu. ilk posta gibisi yoktur, kim ne derse desin. çoraplarını ve topuklu ayakkabılarını çıkarmamasını söyledim. sapığın tekiyim, insana olduğu gibi katlanamam, aldatılmalıyım. psikiyatrların bu konuda söyleyecekleri vardır mutlaka. benim de onların hakkında söyleyeceklerim var.