31.3.14

uzun lafın kısası

theodor adorno: bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görüntüsüdür.

borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.

clarence darrow: cehalet ve fanatizm her zaman iş başındadır ve beslenmeye ihtiyaç duyarlar.

alain: başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak, herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.

henry david thoreau: en iyi hükümet, en az yöneten hükümettir.

walker percy: evlilik talebi aşkı küçük düşüren bir şeydir. aşkın keyifli bir karşılaşma olması gerekir.

ernesto sabato: televizyon, yoksulların afyonudur.

jean-paul sartre: insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir.

kürşat başar: bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

pascal: bütün yıkımların nedeni odamızda kalmayı bilmememizdir.

michel bourse: her toplum alışveriş üzerinde temellenmiştir, toplumsal bağın olumlanmasını ve sürmesini tek sağlayan budur.

saltıkov-schedrin: hiçbir acı, karanlıklar içindeki birinin, bu karanlığı yırtıp ışığa kavuşmak için yaptığı bilinçsiz, telaşlı ve güçsüz çabalarından doğan acıdan daha büyük olamaz.

29.3.14

çete savaşı

tolstoy

savaş kuralları denen şeylerin en göze batar, en elverişli istisnalarından biri, dağınık insanların sıkı bir kitle teşkil edenlere karşı hareketidir. bu tür hareketler ulusal savaşlarda daima görülür. bu hareketlerde insanlar kitleye karşı kitle olarak duracak yerde etrafa dağılır, ayrı ayrı hücum ederler, kendilerine büyük kuvvetlerle hücum edildiği zaman kaçarlar hemen, sonra fırsat bulunca gene saldırırlar. ispanya'da gerillalar böyle yapmıştı; kafkas dağlıları böyle yapmıştı; 1812'de ruslar böyle yapmıştı.

bu tür savaşa çete savaşı adı veriliyor, bunun böylece açıklandığı sanılıyordu. oysa bu tür savaş hiçbir kurala uymadığı gibi, yanılmaz kabul edilen malum taktik kurala da tamamıyla aykırıdır. bu kurala göre, hücum edenin savaşta düşmanından daha güçlü olması için gücünü bir yerde toplaması gerekir.

çete savaşı -tarihin gösterdiğine göre daima başarılı olur- bu kurala tamamıyla aykırıdır.

bu aykırılık savaş biliminin, ordunun gücünü askerlerinin sayısıyla özdeş kabul etmesinden ileri gelir. savaş bilimi, asker ne kadar çoksa güç o kadar çoktur, der. buna göre, büyük kuvvetler daima galebe çalar. savaş bilimi bunu söylemekle, kuvvetleri ancak kitlelerine göre inceleyen mekanik gibi, kuvvetlerin kendi aralarında eşit olup olmaması, kitlelerinin eşit olup olmamasına bağlıdır, demiş olur.

kuvvet -hareketin miktarı- kitlenin hızla çarpımıdır. savaşta ordunun gücü, kitlenin başka bir şeye, bilinmeyen x'e çarpımıdır.

savaş bilimi, bir ordu kitlesinin kuvvetle birbirine uymamasının, küçük müfrezelerin büyükleri yenmesinin tarihte sayısız örneklerini görerek bu bilinmeyen x'in varlığını belirsiz bir şekilde kabul eder ve onu kah geometrik bir planlamada, kah silahların üstünlüğünde ve en çok da komutanların dehasında bulmaya çalışır. ama bütün bu çarpanların vardığı sonuçlar, tarihi olaylara uygun olmaktan uzaktır. bununla birlikte, yüksek komutanların savaş sırasındaki emirlerine, kahramanların hatırı için önem veren yanlış görüşten vazgeçmek, bu bilinmeyen x'i bulmak için yeterlidir.

bu x, ordunun maneviyatı, yani dahilerin ya da dahi olmayanların kumandası altında, üç ya da iki cephede, sopalarla ya da dakikada otuz mermi atan tüfeklerle, nasıl olursa olsun dövüşmek, kendini orduyu oluşturan insanların karşısındaki tehlikelere atmak için az veya çok beslenen arzudur. dövüşmeye en çok arzusu olanlar her zaman dövüş için en elverişli mevkilerde yer alırlar.

ordunun maneviyatı, kitle ile çarpılınca kuvveti ortaya çıkaran şeydir. ordu maneviyatının önemini, bu bilinmeyen çarpanı belirlemek ve ifade etmek bir bilim meselesidir.

bu mesele ancak kuvveti doğuran şartları, yani komutanın emirlerini, teçhizat vesaireyi çarpan diye alarak keyfi surette bilinmeyen x'in yerine koymaktan vazgeçtiğimiz ve bu bilinmeyeni tam olarak, yani dövüşmeye, kendini tehlikeye atmaya karşı duyulan çok veya az bir arzu diye kabul ettiğimiz takdirde mümkündür. ancak o zaman, tarihi olayları denklemlerle göstererek bu bilinmeyenin orantısal değerinin kıyasından bizzat bilinmeyenin belirlenmesi beklenebilir.

on kişi, on tabur veya on tümen; on beş kişi, on beş tabur veya on beş tümenle savaşarak onu yeniyor, yani istisnasız hepsini öldürüyor veya esir ediyor, kendileri de dört kayıp veriyor; şu halde bir tarafın dört, öbür tarafın on beş kaybı vardır. demek ki dört, on beşe eşittir ve 4x = 15y. öyleyse x:y=15. bu denklem, bilinmeyenin değerini vermiyor ama iki bilinmeyen arasındaki oranı veriyor. ayrı ayrı alınan tarihi birimlerin -savaşların, seferlerin, savaş aşamalarının- kurulacak bu denklemlerinden türlü kanunlar, teoremler elde edilebilir.

taarruzda toplu halde, çekilmede dağınık olarak hareket etmek gerektiği yolundaki taktik kural, ordunun gücünün maneviyatına bağlı olduğu gerçeğini doğrular, insanları ateş altına sürmek ancak toplu hareketle sağlanabilir. bir disipline, taarruza karşı korunmak için gerekenden daha sıkı bir disipline ihtiyaç vardır. ama ordunun maneviyatını gözden uzak tutan bu kural hep yanlış çıkar ve özellikle güçlü bir maneviyatın ya da tersinin olduğu yerde, bütün halk savaşlarında gerçeklikle şaşırtıcı bir tezat teşkil eder.

fransızlar 1812 yılında geri çekilirken, taktik kurala göre ayrı ayrı korunmaları gerektiği halde bir yerde toplanıyorlardı; çünkü askerlerin maneviyatı o kadar bozulmuştu ki, ancak kitle onları bir arada tutabiliyordu. rusların, tersine, taktik kurala göre kitle halinde hücum etmeleri gerekiyordu ama dağıldılar; çünkü maneviyat öyle yüksekti ki, insanlar emir almadan fransızları vuruyor, tehlikeye atılmak için emre gereksinim duymuyorlardı.

27.3.14

aşk şiirleri

aleksandr puşkin



siz birleştirdiniz o soğuk kalbi derhal
gözlerinizin ateşiyle
sizi seven bir aptaldır elbette
sevmeyen biriyse yüz bin kere aptal

ben sizi sevdim, belki bu sevda
kalbimde sönmedi, kaldı izi
bu bir hüzne yol açmasın asla
hiçbir şeyle üzmek istemem sizi

sessizce, ümitsizce sevdim sizi
çile çekerek, kıskanç ve çekingen
öyle candan, öyle içtenlikli ki
başkası da öyle sevsin yürekten

25.3.14

yunus emre

sabahattin eyüboğlu

masallara göre yunus emre bir orta anadolu köylüsüymüş. kimi masallar masal havasını aşarak onu sakarya kıyılarında, sivrihisar'ın sarıköy'üne yerleştirirler. taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir anadolu köylüsüdür yunus emre. hiçbir devletten yardım görmek şöyle dursun, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir anadolu köylüsü. bu köylü yunus günün birinde tohumsuz kalır. tohumsuz kalan yunus emre eşeğine dağdan alıç, yani yabani elma, yani kendiliğinden yetişen meyveyi yükler; buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. durduğu başlıca yerlerden biri de hacı bektaş tekkesi'dir. köylü yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday istiyor. hacı bektaş her alıca karşılık bir nefes verelim diyor. olmaz diyor yunus. her çekirdek başına on nefese kadar çıkıyor hacı bektaş; yunus buğday diye dayatıyor. bunun üzerine hacı bektaş fakir yunus'a götürebileceği kadar buğday verdiriyor. sevine sevine toprağına dönerken yolda bir düşüncedir alıyor yunus'u. herhalde diyor ki kendi kendine: "bu insan bir büyük insan olmasa buğday vermezdi bana. bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli benim için?" anlıyor ne çiğlik ettiğini, dönüyor geriye. alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum diyor. ama bektaş onu taptuk emre'nin tekkesine yolluyor, senin kilidi ona verdik diyor.

taptuk kim? onu da masallara soralım. hacı bektaş anadolu'ya bir güvercin kılığına girerek gelir. bunu haber alan ve gelmesini istemeyen eski ermişler birer kartal olup yolunu kesmek isterler. garip güvercin anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. kan revan içinde bir köye, bugünkü hacı bektaş ilçesine iner, bir duvarın üstüne konar. fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne.

evet, hacı bektaş'ı anadolu'da ilk konuklayan bir kadındır. sonradan hacı bektaş bütün rum yani roma anadolu erenlerinden saygı ve sevgi görür; ama emre adında bir ermiş hacı bektaş'ın semtine uğramaz. hacı bektaş ona sarı ismail adındaki dervişini yollayıp tekkesine gelmesini sağlar. gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da der ki: "perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına götürdü. orada hacı bektaş adında birini görmedim." bunun üzerine hacı bektaş sorar: "perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın?" "tanırım" der emre: "ayasında bir yeşil ben vardı bu elin." o zaman hacı bektaş uzatır elini emre'ye ve emre, görür o yeşil beni bu elin içinde, görür görmez de: "taptuk! taptuk!" diye bağırır; adı o günden sonra taptuk, kendisi de hacı bektaş'ın sözcülerinden biri olur.

hacı bektaş yunus'u taptuk'un tekkesine göndermişti ya; gidip taptuk'a başvuruyor yunus. ilk bektaşi tekkeleri bir çeşit iş okulu, köy enstitüsü gibidir. herkes bir iş görür orda. kimi toprakta, kimi işlikte çalışır; kimi duvar örer, kimi aş pişirir. yunus'a da odun taşıma işini vermişler. kırk yıl sırtında odun taşımış yunus, tekkesinin ocağına. hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. her getirdiği odun dümdüzmüş. "neden?" diye soran birine: "bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez" demiş yunus.

bir başka söylentiye göre taptuk saz çalarmış ve yunus ona sazı için bağlanmış. kendinden geçiyormuş taptuk'un sazını dinlerken. uzun süre tekkeye hizmet etmiş; sonunda bıkmış ve kaçmış. yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuş onlarla. her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına tanrı'ya dua ediyor ve hemen bir sofra geliyormuş ortaya. sıra yunus'a geldiği akşam o da dua etmiş: yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. o akşam 2 sofra birden gelmiş. erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini soruyorlar yunus'a. o da siz söyleyin önce diyor. erenler taptuk'un dervişlerinden yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye dönüyor ve anabacıya, şehrin karısına sığınıyor. anabacı diyor ki yunus'a: "yarın sabah tekkenin eşiğine yat. taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. gözleri iyi görmediği için bana: 'kim bu eşikte yatan?' diye sorar. yunus derim ben de. 'hangi yunus?' derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. ama 'bizim yunus mu?' derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. o zaman kapan ayaklarına, 'bağışla suçumu' de ona. yunus anabacının dediğini yapmış, kapının eşiğine yatmış ertesi sabah. taptuk: "kim bu adam?" diye sorunca, "yunus" diyor anabacı. "bizim yunus mu?" diyor taptuk. yunus ağlamış olmalı o zaman sevincinden.

yunus yeniden giriyor tekkeye. bir başka söylentiye göre yunus, taptuk'un kızını sevdiği için dönüyor tekkeye. taptuk biliyor yunus'un bunun için dönmediğini. biliyor; ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? kızını versin mi, vermesin mi yunus'a? taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını veriyor yunus'a. veriyor ama yunus ömrünün sonuna kadar el değdirmiyor bu güzel kıza.

gerçek bu değil de halk böyle olmasını istiyorsa bu da ayrı ve derin bir gerçeğe bağlıdır.

yunus'un şairliğe başlaması da şöyle oluyor: yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet ettikten sonra, günlerden bir gün taptuk'un sofrasında bir güzel sohbet oluyor. taptuk sevinçli, coşkundur o gün. yunus-ı guyende adında bir şaire, bize bir şeyler söyle, diyor. o şairinse dili tutuluyor o gün; hiçbir şey bulup söyleyemiyor. bunun üzerine taptuk oduncu yunus'a dönüp: "haydi sen söyle; hacı bektaş'ın sözü yerine geldi, kilidin açıldı artık, söyle." ve yunus birden başlıyor içinde birikenleri söylemeye.

destana göre yunus okuma yazma bilmez. küçükken bir ara okula gitmiş; ebcedi söktürememiş, yani o çağın okuma yazma öğretiminde tutulan yola girememiş ve:

elif okuduk ötürü
pazar eyledik götürü
yaratılmışı severiz
yaratandan ötürü

deyip okulu bırakmış. burada da yine halkımızın halktan uzaklaşan kültüre karşı direnişini görüyoruz. bilginlerimiz, başta gölpınarlı olmak üzere yunus'un ümmiliği, yani okuryazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. gelgelelim, yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, anadolu'da sözlü kültür bugün bile aşık veysel'i yetiştirecek güçtedir; yedi yaşından beri gözleri görmeyen aşık veysel'inse okuryazar olduğunu kimse ileri süremez. bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını sözle ve sazla kafası işleyen; üstelik yıllar yılı, geceler gecesi aynı düşüncenin değişik söylenişlerini dinleyen bir halk çocuğuna niçin aktarmasınlar?

okuryazar olsun olmasın, yunus emre halkın sözlü kültürünün adamı olmuş, kendi çağının en ileri düşünüşünü köylü kardeşlerine onların diliyle ulaştırmıştır. bir de şu var: yunus okuryazar da olsa çağının okuryazarlarına, mollalarına karşı savaş açmış bir insandır. bu konuda yine masallar aydınlatıyor bizi:

yunus'un yaşadığı yıllarda molla kasım diye biri varmış. bu molla kasım'a yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. başlamış okumaya. her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de sakarya'nın kıyısında oturuyormuş da ondan. şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış; derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş yunus:

yunus emre bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sigaya çeken bir molla kasım gelir

bunu görür görmez yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. işte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini de insanlar söylermiş.

yunus taptuk'un tekkesinde varabileceği en yüksek yere kadar varmış; ama taptuk, erenlerin bile anadolu'da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. sevgili yunus'un tekkede oturup kalacağını görür görmez, kırk yıllık çalışmasıyla hak ettiği dinlenmeyi de vermemiş ona. elindeki değneği havaya savurup: "git, bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada öl" demiş. yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yerde de ölmüş.

yunus bütün dindarlığına, müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil; hatta bir din adamı bile değil; tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin kiliselerin dışında, hele softaların, yobazların düpedüz karşısında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. bu inancın tek kuralı, yasası, dogması sevgisidir; en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi.

insanların en ortak, en değişmez, en eski ve en yeni duygusu ölüm korkusudur. insana, ölümden korkan hayvan dense yeridir; çünkü ölüm yalnız ölümü düşününce vardır. dinleri, bilimleri, sanatları ölüm korkusunu yenmek için, yenerek, yenemeyerek yaratmıştır insanoğlu. onun için büyük şairler hep ölüm gerçeğine değinir, insanlığın bu bam teline dokunurlar. onun için yunus emre'nin şiiri ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir. bunca insanın yüreğini kazanması bundan olsa gerek.

bize didar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

yunus emre'nin gerek bir derviş, gerek bir şair olarak tanrı'dan çok insana inandığını ve bu inancını yaymak için çağının kendisine verdiği bütün imkanları kullandığını ve bütün imkansızlıklara da karşı koyduğunu sanıyorum. ama onun gibi konuşanlardan, tanrılığa karşı insanlıktan yana giden, padişaha karşı fakir fukaradan, anadolu köylerinde kendi yağıyla kavrulanlardan yana olanların darağaçlarında can verdiklerini, derilerinin yüzüldüğünü biliyoruz. softalar, din bezirganları, devlet düşkünleri kimbilir nerde nasıl sesini kesmiş, izini yitirmişlerdir koca yunus'un. halk ana bu değerli oğlunu bağrına gömmüş olmasaydı bugün ne adını bilirdik ne de bir tek sözünü. nice hacılar hocalar bugün bile, ellerinden gelse, yunus'u ne söyletir ne yazdırırlar.

24.3.14

ekmek

orhan kemal


bizi el kapısında köle eden de sensin
elleri kapımıza köle eden de sen
ekmek

senin için el pence divan beklemek
arsız ve hodbin
rugan iskarpinlerin önünde

analarımız senin için yetiştirdi
senin için bu ellere yolladı bizi
bizse seni koca göbekli mağazalarda unutup
-bu yaşanası dünyada-
gırtlakladık birbirimizi

sen
"şol afet-i can"sın kim
güzellikle gelmeyeceksin bize
biz de sarılıp tüfeklerimize
seni fethedeceğiz

22.3.14

sonsuz gül

jorge luis borges


"ocağın ızgarasında ateş sönmeden
yıldızlarla bir yakınlık aramayız biz"
(meredith)

gökyüzü boşa değişir durur. herkesin
payına düşen yolculuk önceden belirlenmiştir

hedef unutmaktır
daha önceden varmıştım

bir eğe
ağır demir kapıların ilki
bir gün kavuşacağım özgürlüğüme

zamana direnebilenler yalnızca
zaman içinde yer almayanlardır

ben körüm, bir şey de bilmiyorum. ama
gidilecek daha çok yol olduğunu görüyorum. sen
müziksin, ırmaklar, gökler, saraylar, meleklersin
ey sınırsız, gizdeş sonsuz gül, sonunda
tanrının benim ölü gözlerime göstereceği

körlük bir çeşit hapistir;
ama aynı zamanda da bir özgürlüğe kavuşma,
yaratmaya elverişli bir yalnızlık,
bir anahtar ve bir cebirdir.

yalnızlık

veysel çolak


taş öğreticidir, aşınarak da olsa, sokaklar uğultulu
silaha direnen etim yorgun, acıdan bir deri üstümde
belki de bir söylence.. ama
kurduğum düşler bir çocuğun büyüyen kalbinde
hiç değilse bu ırmak sende kalsın
yalnızlık bu, yanar durur düştüğü yerde

21.3.14

hannibal

her yaratıcı eylemin yok edici bir sonucu vardır.

karbondan oluşan bir orkestrayız. hepimizin kaderi kan ve boşluğun içinde uçup yüzüyor.

tilki, tavşanın çığlığını duyunca koşarak gelir; fakat yardım için değil.

herhangi bir hayvanın düşünce şekli zihin ve bedenin sınırlarına bağlıdır. sınırlarımızı çok erken öğrenirsek gücümüzü asla öğrenemeyiz.

bir trenin yaklaştığını duyduğumuzda bizi cezbeden şey rayların ışıltısıdır.

sevdiğin şeyler için kafanın içinde kaleler yoktur.

bizi insanlar olarak şekillendiren en etkili güçlerden birisi bir miras bırakma isteğidir.

en kötülerimizin bile konuşmak için birilerine ihtiyacı olur.

toplumun nazik kanadı, normalde cinayet işlemeyi büyük bir tabu olarak görür. yaptığımız veya inandığımız şeylerin temelindeki motivasyon kaynağı ölümdür. ölüm olmasaydı kaybolurduk. bizi yüceliğe ulaşmaya sevk eden, ölümün yaşanma ihtimalidir.

düşük kalp atış hızı bir kişinin şiddet kapasitesinin doğru göstergesidir.

erkekler baba olduklarında, düşünme şekillerini etkileyen biyokimyasal değişiklikler yaşarlar.

aşk ve nefret, tüm insanların anlayışlarının üzerinde döndüğü büyük menteşelerdir.

kendimiz için yaptıklarımız bizle birlikte ölür; başkaları için yaptıklarımız ise bizden sonra da hayatta kalır.

da vinci's demons

tarih, gerçeği bastıran insanlar tarafından silah haline getirilmiş bir yalandır.

yıkılmakta olan rejimler çöküş sancısıyla etrafa tutunmaya çalışır.

başında direnmek, sonunda direnmekten daha kolaydır.

hayal edilebilen her şey sonunda yapılabilir. aksini söyleyen kim ise o bir aptaldır.

hep düşmanlarımızı affetmemiz gerektiğini okuyoruz. dostlarımızı affetmemiz gerektiğini değil.

bazı kapılar karanlığa çıkar.

inanç. her şey gelip buna bağlanıyor, değil mi? hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir şeye. sadece bir dumandan ibaret. kamp ateşinde anlatılan masallar.

tüm erkekler annelerini arıyor. kadınların bacaklarının arasına doğru giden yolda rehberleri bu.

ben olayları olduğu gibi görürüm, olması gerektiği gibi değil.

iyi bir adam asla muazzam olmayı başaramaz.

sizin birçoğunuzun süreç dediği şey, bir zamanlar unutulan şeyin yeniden hatırlanmasıdır.

ezilmek üzere olduğunda bir fare bile dişlerini gösterir.

bir suça vergi koyarsanız bu suç ticaret haline gelir.

ışıkla gelen o keşmekeşi boş verin. bana gecenin karanlığını getirin. çok şey var görülmeyen, bilinmeyen çok şey var. ne varsa karanlığın içindeki o sürprizde var.

bir yılana önünden yaklaşılmaz.

eğer tanrı'nın mimarisindeki yapıyı göremiyorsak bunun sebebi yeterince yakından bakamıyor oluşumuz.

eğer bir şey seni rahatsız ediyorsa belki de onu bırakmak en iyisidir.

sadece ilerlemeye devam ederek hayatta kalabiliriz.

20.3.14

küçük yazı satıcısı

daniel pennac

kitap bir şenliktir.

yirmi yaşında ihtiyarlar ve sekseninde gençler vardır.

hayatta edebiyat diye bir şey yoktur, ticaret vardır.

yazmak uzun bir sabırdır.

aşkın müsveddesi olmaz, her defasında doğrudan aslıdır.

caniler çoğu zaman kendilerine inanılmayan insanlardır.

beterin beteri, beteri beklemektir.

hayatta öyle anlar vardır ki, dostlar arasındadır insan, nokta, hepsi bu.

yüreğinde kapı komşusunun iyiliğinden başka bir şey düşünmeyen bir insanlık düşlüyorum.

güzel şeylere meraklı olanlar asla vazgeçmezler.

insan dünyayı değiştiremiyorsa dekoru değiştirmeli.

gerçek, nadiren aldığın cevaplardadır.

insanın çok uzun süre yüreğinde taşımaması gereken şeyler vardır.

kırk yaşında insan ya zengindir ya da bir hiçtir.

yalnızlık, evcilleştirilmiş hayvanlardan uzak tutulması gereken bir işkencedir.

gerçeklik daima bir yüzyıl ilerdedir.

hayat bir roman değil, biliyorum. ama onu yaşanabilir kılan tek şey romanesk.

17.3.14

kitap düşmanlığı

pınar kür

"son yüzyılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarları aşağılamak türk kültürünü zenginleştirmedi, tam tersine fakirleştirdi. devletin yazar ve kitap cezalandırma alışkanlığı hala devam ediyor." (orhan pamuk)

okuma eyleminin insan muhayyilesini, düşünme ve kendi başına karar verme yetilerini geliştirdiği bilinen bir gerçektir. öte yandan, hayal gücü kıt, düşünme ve karar verme yeteneği zayıf kişilerden oluşmuş bir toplumun ilerleyemeyeceği, bir koyun sürüsü kadar kolay yönetileceği de bir başka gerçektir.

düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir. işte bu yönden, bir süredir, bu ülkede okuyan, bağımsız düşünebilen insanların sayısını azaltmaya, gittikçe yok etmeye yönelik bir kültür politikası güdülmektedir. toplumu, yalnızca boğazını düşünen bir koyun sürüsüne dönüştürme amacıyla izlenen bu politikanın yöntemlerinden biri de, kitap düşmanlığı ve okuma korkusu yaratmak; yazarı, sanatçıyı, okuru yıldırmaktır.

"papazın karısı", "doymayan bakire", "çılgın kolejliler" ve benzeri, yabancı dilden çevrilmiş ve gerçekten cinsel istekleri kamçılamak amacıyla yazılmış bir sürü kitap piyasada rahatça satılırken benim çok başka mesajlar taşıyan ve edebi değeri yurt içinde ve yurt dışında kabul edilmiş iki önemli romanımın birden imhasının istenmesi, asıl amacın politik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. sürdürülen bu politikanın gerisinde yatan ölümcül zihniyetin seçtiği örnek kurbanlardan biri de benim; ama sonuçta asıl hedeflenen kurban, türk halkıdır.

16.3.14

manzaradan parçalar

orhan pamuk

insanın hayatı, kitaplarından daha değerlidir. ama hayata anlam ve değer veren şey bu kitaplardır.

benim için mutlu bir gün, bir sayfa iyi yazı yazdığım sıradan bir gündür. yazının dışındaki hayat eksik, kusurlu, anlamsızmış gibi gelir bana.

her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.

2006 dünya kupası'nda elemeleri kaybedince, isviçreli futbolculara maçtan sonra saldırdık. bunun gazetelerde yazılış şekli hiç de ahlaki değildi ve türkiye için de kötü oldu. türk futbolu türk milliyetçiliğine yarıyor, türk milletine değil.

futbol -din gibi- herkesle birlikte tadına varılacak bir şey. yalnız bir romancının değil tesellisi, eğlencesi bile olamaz.

sinek asını hiçbir zaman bulamazsın. hile el hareketlerinde değil, kağıtlarda.

modern çağın çözümleyici (analitik) felsefesi, düşünmeyi kelimelerle ilişkilendirerek, görmeyi duyumsal ve çocuksu bir şey olarak küçümsedi.

yeni bir hayat, her zaman daha güzel bir manzaradır.

son yüzyılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarları aşağılamak türk kültürünü zenginleştirmedi, tam tersine fakirleştirdi. devletin yazar ve kitap cezalandırma alışkanlığı hala devam ediyor.

yazının güzelliği için her zaman kötü yazan adam olmaya hazır olmuşumdur. mesele yazı güzel olsun, ben kötü adam olayım.

kitapları kapaklarına bakarak alan okurlara ve bu okurlar için yazılmış kitapları küçümsemeyen eleştirmenlere daha çok ihtiyacımız var.

kitap okuyarak, düşünerek, tek başımıza yaratıcı bir şekilde ve özgürce kafamızı kullanarak dünyayı kavrayabileceğimize ilişkin iyimser inanç, modern edebiyatın ve bireysel özgürlük duygusunun da başlangıcıdır.

büyük şair, içinden gelen sesi tanıyan, ona güvenen, kendine ve söyleyeceği sözün gücüne güvenen kişidir. içimizden geleni dinlemeyi öğrendiğimiz anda, ister şair olalım, ister romancı; şiirin, romanın olması gerektiği gibi, yazılması gerektiği gibi yazıldığını da hissederiz.

bütün büyük yazarlar söyledikleri şeylerle değil, söylemedikleriyle mutlu ederler bizi.

dadaistler bize sanatın öncelikle, daha önce hiç bir araya gelmemiş şeyleri bir araya getirmeye kalkışmak olduğunu öğretmişlerdir. iyi sanatın veya farklı sanatın başlangıcında dadaist bir fikir yatar.

benim için mutluluk bir yandan kalabalık bir ailenin gürültüsünü işitip güvenini ve şefkatini hissederken, insanın aynı zamanda yalnız kalıp kağıtla kalemle, boyayla fırçayla kendine yeni bir dünya yaratmak için sabırsızlık; hatta öfke duyması demektir.

otobiyografi bir hatırlama yolu değil, unutma biçimidir.

şizofreni insanı akıllandırır. gerçekle ilişkinizi kaybedebilirsiniz; ama şizofreniniz sizi endişelendirmemeli. eğer bir tarafınızın bir diğer yanınızı öldüreceği sizi fazla endişelendiriyorsa, sonunda tek bir ruhla kalakalırsınız. bu, hastalığın kendisinden daha kötüdür.

romancı bir cemaate ait olmayan, cemaatin temel içgüdülerini paylaşmayan, tecrübe ettiğinden başka bir kültürle düşünen ve yargıda bulunan bir kişidir. ait olduğu cemaatten başka bir bilince sahip olduğu anda dışarıdadır, yalnızdır. metninin zenginliği de hem dışarıda olanın hem içeride olan bir gözlemcinin bakışından gelir.

kitaplarınızın gelecekte bir etkisi olacağı inancı bu hayattan zevk almanızı sağlayan tek teselli.

orijinalliğin, özgünlüğün formülü son derece basittir: daha önce bir araya gelmemiş olan iki şeyi bir araya getirmek.

ne kadar da umutsuzdur bazan hayat, ne kadar acımasız.

15.3.14

uy havar

ahmed arif


uy havar
yangınlar kahpe fakları
korku çığları
ve irin selleri, aç yırtıcılar
suyu zehir bıçaklar ortasındasın
bir cana, bir başa kalmışsın vay vay
pusatsız, duldasız, üryan
bir cana bir de başa
seher vakti leylim leylim
cellat nişangahlar aynasındasın
oy sevmişem ben seni

üsküdar'dan bu yan lo kimin yurdu
he canım
çiçekdağı kıtlık kıran
gül açmaz, çağla dökmez
vurur alnım şakına
vurur çakmaktaşı kayalarıyla
küfrünü, medetsiz, munzur
şahmurat suyu kan akar
ve ben şairim

namus işçisiyim yani
yürek işçisi
korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş
ne salkım bir bakış
resmin çekeyim
ne kınsız bir rüzgar
mısra dökeyim
oy sevmişem ben seni

ve sen daha demincek
yıllar da geçse demincek
bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm
ömrümün sebebi, ustam, sevgilim
yaran derine gitmiş
fitil tutmaz, bilirim
ama hesap dağlarladır
umut dağlarla

düşün, uzay çağında bir ayağımız
ham çarık, kıl çorapta olsa da biri
düşün, olasılık, atom fiziği
ve bizi biz eden amansız sevda
atıp bir kıyıya iki zamanı
yarının çocukları, gülleri için
her birinin ayva tüyü, çilleri için
koymuş postasını
görmüş restini
he canım
sen getir üstünü

uy havar
muhammed, isa aşkına
yattığın ranza aşkına
deeey, dağları un eder ferhadın gürzü
benim de boş yanım hançer yalımı
ve zulamda kan ter içinde asi
he desem koparacak dizginlerini
yediveren gül kardeşi bir arzu
oy sevmişem ben seni

14.3.14

gecenin sonuna yolculuk

louis-ferdinand celine

ah dostum! inanın bana, bu dünya aslında tamamen insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır.

en uzağa giden kişi tek başına yolculuk edendir.

herkesin kendi mahrem sefaletinden kaçmak için haklı nedenleri vardır ve hepimiz bunu başarmak için koşulların içinden çekip çıkardığımız şu ya da bu kurnazca yola başvururuz. ne mutlu kerhaneyle yetinebilenlere!

her iffetin kendi tiksinç edebiyatı vardır. 

yaşam bundan ibarettir, gecenin içinde son bulan bir ışık parçası. 

bencillik biraz olsun üzerimizdeki baskısını azalttığında, son yolculuk saati gelip çattığında, insan sadece, erkekleri ama tek bir erkeği değil, bu siz dahi olsanız, tüm erkekleri gerçekten azıcık da olsa seven kadınların anısını saklıyor yüreğinde. 

insan gençken ve bilmezken her şeyi gönül yarası sanıyor. 

elinin altında ne varsa onunla sarhoş olmaya çalışır insan.

kahramanlık türküleri, savaşa gitmeyenleri, dahası savaş sayesinde anormal derecede zenginleşmekte olanları hiçbir direnişle karşılaşmaksızın teslim alır. hep böyledir.

gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir.

insanın, kendi sızlanmalarına kesin bir son verecek cesareti olmadığı sürece, kendini her gün biraz daha iyi tanımaya katlanması gerek.

güzellik; alkol ya da konfor gibidir, alışırsınız, sonra da artık aldırış dahi etmezsiniz.

gerçek insani soyluluğu veren, kim ne derse desin, bacaklardır, hiç sekmez.

kimi işler vardır, o kadar ters giderler ki düze çıkma umudu kalmadığı için borç almayı dahi düşünmezsiniz.

ev sahibi dediğin, bok üstü boktur. o kadar.

insan bir yerde takılıp kaldıkça nesneler ve insanlar iyice yozlaşıyorlar, çürüyorlar ve sırf sizin hatırınıza leş gibi kokmaya başlıyorlar.

ihanet demesi kolay. ama bunu yapabilmek için fırsatları da değerlendirmeyi bilmek gerek. ihanet etmek, bir hapishanede pencere açmaya benzer. herkes bunu yapmak ister ama gerçekten yapılabildiği nadirdir.

hayat devam ettiği sürece kavuşmak olanaksızdır. sizi oyalayan fazlasıyla renk ve çevrenizde hareket eden fazlasıyla insan vardır. ortalık sessiz olmadan kavuşamayız; yani iş işten geçtikten sonra, ölüler gibi.

aile dediğin her işe yarar, suratına bakılmaktan gayrı. her şey bir tarafa, babanın gücü, mutluluğu, ailesini asla suratına bakmadan öpmektir, bu onun şiiridir.

acımız, o büyük olanı, böyledir işte, bir oyalanmadır.

yaşam yalanla dolup taşan bir çılgınlıktan ibaret olduğuna göre, insan ne kadar uzaktaysa, yalanlarına ne kadar çok şey katabiliyorsa o kadar mutludur; bu da doğal ve olması gereken bir şeydir. hazmedilmesi zor olan gerçektir.

bir aileye, akrabaları olsun olmasın, bir insanın alt tarafı sürüncemede kalmış bir kokuşmuşluktan ibaret olduğunu asla anlatamazsınız. çünkü sürüncemede kalmış bir kokuşma için ödeme yapmayı reddederler.

kahramanlık öyküleri, belden aşağı öyküler gibidir; dünyanın tüm askerleri bundan her zaman hoşlanmışlardır. 

aşırı kanaat sahibi olmaktan beter hiçbir şey yoktur.

süreklilik arz eden kimi küçük ahlaki ve fiziksel kusurların varlığı kölelerin kötü kaderini haklı çıkarmaya yarar. böylece de dünyanın düzeni daha iyi işler; çünkü herkes hak ettiği yerde duruyordur.

asıl korkulması gereken, insanlardır; yalnızca onlar.

bazı kadın belsoğuklukları umulmadık bir mutluluğa dönüşürler. durmadan hamile kalmaktan korkan bir kadın, başarıya giden yolda asla çok ilerleyemeyecek olan bir tür iktidarsızdır. 

ilginç olan her şey karanlıkta geçer. hiç bilinmez insanların gerçek hikayesi.

insan sonunda nelerle tatmin olmaya razı oluyor, yaşamın bize teselli niyetine bahşettiği kırıntılarla.

bilirim deppoyları

cevat çapan


güz -geceye yönelmiş bir saati güzün
gözleri bulutlara takılı
iskele nerdeyse uzaklaştı vapurdan
bir martı bakışların içinden süzülüp
bir başka martıya değiyor
sular mı, hava mı ormandan boşalan
dokunsan, gözleri çiçek dürbünü
yürüsen, bitmeyen bir mağara karanlık
yosun basamaklı uzak kuleden
belirsiz adımlarla iniyor gece
sözleri çalgısız bir şölenin artığı
bir yerde bir tavşan, ürkek-
bir avcının duyulmayan türküsü
sevinse, üç el silah atsa havaya
susuyor -paslı bir tabanca öfkesi
şimdi yollar toz çamur arada
taraçanın altında atkestaneleri
güz -mektupsuz, habersiz günleri güzün
barış askerleri talimden yorgun
nerde bu köhne gecenin kundakçıları

13.3.14

sempati

louis lavelle

başkasının kişisel yaşamı, ancak o kişiyi sevmeye başladığımızda bize kendini gösterir.

sempatinin özelliği, zekanın hiçbir çabasının hiçbir zaman elde edemeyeceği şeyi çaba göstermeden gerçekleştirmesidir.

en kolay şekilde kendinin oyuncusu haline gelme tehlikesini taşıyan, en çok kafaya sahip olan insandır. hiçbir zaman kendinde bulduğu şeyden tatmin olmaz. kendini düşünerek, kendini sürekli değiştirir. gerçek varlığı her zaman şimdiki varlığının gerisinde veya ötesindedir; hiçbir zaman hayal ettiği şeyi hissettiği şeyden ayırt edemez. kendisinde bin çeşit kişi bulur, kendisine verildiği biçimdeki gerçeği her taraftan aşan binlerce olabilirlik düşünür. gerçeğe doğru dönebilmek, bakışını ona bağlamak ve ona daha yakın olmak için bir çabaya gereksinimi olmasına karşın, gerçeğe onu istemeden ulaşmak için, çoğu zaman, biraz yalınlık ve biraz sevgi yeterli olacaktır. bunun nedeni, kendi kendime baktığım zaman, ona kendimi gösterdiğim izleyici olan ve her zaman sadece ona görünmekten başka hiçbir şey yapamadığım yabancı bir izleyiciye benzeyen bir başkasının burada olmasıdır. ben artık bir varlık değilim, daha önce oluşturduğum bir görüntü, bir şeyim.

en güzel şeyler hava, gök, ışık ve yaşam gibi en yaygın şeylerdir. ve ruhun içinde de en saf sevinçleri bize verenler en yaygın şeylerdir.

bugün hiç kimse tamamen gözlemci bir yaşamın içinde güvenlikte olamaz ve gözlem en saf eylemin ödülünden başka bir şey değildir. tinsel yaşamın tüm güçlerini toplama, tüm insanlara yazgılarının ortaklığını görmelerini sağlayan mutlağa olan bu katılığı içimizde bulma zamanı gelmiştir. insanlar, tüm iyiliklerin en büyüklerinin, herkesin kendisi için elde etmeye ve herkesle paylaşmaya çalıştığı iyiliklerin, bilinçlilik, yüreklilik ve yumuşaklık olduğunu öğrenebilecekler mi?

11.3.14

ülkem

emil cioran

herkesten daha fazla sahip olduğum takıntılar hakkında oldukça bilgiliyim. bir fikrin insan üstünde ne kadar etkili olabileceğini, onu ne kadar ileri götürebileceğini, neler yapmaya itebileceğini ve bunun insanı maruz bıraktığı deliliğin tehlikelerini biliyorum. bunun kapsadığı bağnazlık ve putperestlik, bundan kaynaklanan anlayışsızlığın zorunlulukları..

aslında bu benim aklıma otuzlu yaşlarımdan önce ülkem için bir tutku geliştirirken gelmişti. bana yıllarca azap çektiren umutsuz bir tutku, saldırgan, çıkmaz bir sokak: ülkem! umutsuzca ona sarılmak istiyordum ama bir türlü olmuyordu. gerçek bir yan bulamıyordum, ne geleceğinde ne de geçmişinde. güçlü, müthiş, çılgın olmasını istiyordum. şeytani bir güç gibi, dünyayı titretecek ölüm salgılamasını istiyordum; ama küçücüktü, kaderini çizme yetisinden acizdi. bu süre zarfında, geçmiş dahil her şeyi düzeltmek isteyen bir çeşit hareket başladı. bir noktaya kadar tüm samimiyetimle inandım; ancak bu hareket ülkemizin bir hayalden öte olmayacağı gerçeğinin izlerini taşıyordu. acımasız bir hareketti. tarih öncesinin ve kehanetin, duanın ve silahın mistisizminin, mağdur olmuş ve mağduriyet arayan mercilerin bir karışımıydı. çünkü gerçekleşemeyecek bir geleceğin tasarımına kendisini adayarak affedilemez bir hata yapmıştı. tüm liderler devrilmişti, cesetleri sokaklardaydı. ülkede hiç kimsenin sahip olmadığı bir kadere sahiptiler. oysa anavatanlarını çılgınlıklarıyla geri kazanmaya çalıştılar; çünkü eli kanlı kişilerdi.

biz, ülkenin gençleri olarak boşluğa sürüklendik: bu, bizim için nimetti. avrupa'nın bir köşesinde yer alan tüm dünya tarafından küçümsenen ve ihmal edilen bizler "tarih yazmak" ve böyle tanınmak istedik. sihirli bir kelime gibi dilimizden düşmüyordu: "tarih yazmak."

o zamanlar ülkem hakkında bir kitap yazıyordum. muhtemelen daha önce kimse ülkesine böyle bir şiddetle saldırmamıştır. kaçık bir adamın söylenişleriydi. bir suikastçının ilahisi gibi ya da yurtsuz bir vatanseverin uluması gibi bir şeydi. merhametsizliğe susamıştım. bunlar iyi günlerimizdi: talihsiz bir tutkunun itibarına inanmıştım. zorluğu seviyordum. gerçek şu ki bu zaman zarfında ahmaklığımın, o etkin ahmaklığımın aç gözlü istekleri vardı. yok etmeye ihtiyaç duyuyordum ve günlerimi yok oluş anını tasarlayarak geçiriyordum. bir şeylerin var olduğu ve benim yok etme isteğimden bağımsız olarak var olabileceği fikri beni öfke krizlerine sokuyor, geceler boyu ürpertiyordu. işte bu, insandaki zalimliğin hayvandaki zalimliği önemli bir biçimde aştığını anladığım andı. bu, her şeydir; bir hayvanın zalimliği bir anlıkken ve sadece oradaki objeye yönelikken bizimkisi öyle bir büyüklüğe ulaşıyor ki uygulanacak kimse bulunmadığında kendine odaklanıyor.

işte bana olan buydu: nefretimin merkezi haline geldim. ülkemden, tüm insanoğlundan ve evrenden nefret ettim. tüm bu şeyler geride kendime karşı saldırgan bir tutum bıraktı. bu da umutsuzluğumun sebebi haline geldi.

via bir nevi dipnot!

karanlık oda

sadık hidayet

ben hiçbir zaman başkalarının zevkine ortak olmadım. ya katı bir duygu ya mutsuzluk duygusu engel oldu bana. yaşam derdi, yaşam güçlüğü. bütün sorunların içinde en önemlisi insanlarla uğraşmak. kokuşmuş toplumun şerri, yiyecek giyecek belası, bunların hepsi, durmadan gerçek varlığımızın uyanmasına engel oluyor.

vaktiyle onların arasına karışmıştım; başkalarını taklit edeyim dedim. baktım, soytarıya dönmüşüm. adına zevk dedikleri her şeyi denedim; gördüm ki başkalarının zevki bana yaramıyor. her yerde, her zaman yabancı olduğumu hissettim. diğer insanlarla aramda en ufak bir ilgi dahi yoktu. başkalarının yaşam tarzına ayak uyduramazdım. kendi kendime derdim ki hep: bir gün toplumdan kaçacağım; bir köyde, gözden ırak bir yerde kendi köşeme çekilip yaşayacağım. ama inziva hayatını şöhret için istemiyordum. kendimi birinin düşüncesine mahkum etmek, birinin taklitçisi olmak değildi istediğim. nihayet zevkime göre bir oda yapmaya karar verdim. sadece kendimin bulunacağı, düşüncelerimin dağılmayacağı bir yer.

aslında ben tembel tabiatlıyım. çalışıp çabalamak kof adamların işi. kendi içlerindeki çukuru doldurmak için yoksul insanların malına mülküne sarkarlar. benim atalarımın da içi boştu. çok çalıştılar, çok zahmet çektiler; sonra düşünüp baktılar kendilerine ve zamanlarını tembellik içinde geçirdiler. onların içindeki çukur dolmuştu. sonra da bütün tembelliklerini bana miras bıraktılar. atalarımla övünmüyorum. zenginlerin, ensesi kalınların iki üç kuşak ötesine gidersen hepsi ya hırsız çıkar ya haydut, ya saray soytarısı ya sarraf. atalarımızın aslını faslını iyice karıştıracak olursak sonunda gorille şempanzeye kadar gideriz. ama bildiğim şu ki, ben çalışmak için yaratılmamışım.

yenilikçi geçinen sonradan görmeler, kendi zevklerine, hırslarına, şehvetlerine göre bir toplum oluşturmuşlardır. yaşamla ilgili en küçük görevde bile onların cebri ve körü körüne bağlılık kanunlarını bir kapsül gibi yutup kabullenmek gerekir. adına çalışmak dedikleri bir nevi esarettir bu. herkes yaşama hakkını onlardan dilenmek zorunda. bu muhitte sadece bir avuç hırsız, utanmaz ahmak ve manyağın yaşama hakkı var. hırsız, alçak ve yağcı olmayan için "yaşamasına gerek yok!" derler. içimdeki dertleri, altında belimin büküldüğü mevrus yükü onlar anlayamaz.

atalarımın yorgunluğu bana geçmişti ve geçmişin nostaljisini içimde hissediyordum. kışın uyuyan canlılar gibi inime çekilmek, kendi karanlığıma dalmak ve kendi içimde olgunlaşmak istiyordum. karanlık odada resmin belirmesi gibi insanın içinde gizli olan şeyler de hayat koşturmacası ve kavgası içinde, o aydınlıkta boğulup ölüyor. sadece karanlıkta ve sessizlikte görünüyor insana. bu karanlık benim içimdeydi, onu yok etmek için boşuna uğraştım. üzüntüme gelince, neden bir süre boşu boşuna başkalarının peşine takıldım? şimdi anladım ki benim en değerli yanım bu karanlık ve sessizlikmiş. bu karanlık her canlının yaratılışında var. yalnız inziva halinde, kendi içimize döndüğümüz zaman, dış dünyadan uzaklaştığımız zaman bize görünüyor. ama insanlar hep bu karanlık ve inzivadan kaçmaya çalışıyor. ölüm sesine kulaklarını tıkıyorlar, kendi kişiliklerini hayatın hayhuyu arasında yok ediyorlar. mutasavvıflar ne demiş: "hakikat nuru bende tecelli ediyor." bense aksine, ehrimen'in inişini bekliyorum. şimdi olduğum gibi kendi içimde uyanık kalmak istiyorum. düşünceleri aydınlatan parlak ve kof cümlelerden iğreniyorum. hırsızların, kaçakçıların, para düşkünü ahmak yaratıkların arzularına göre düzenlenip yönetilen bu yaşamın kirli ihtiyaçları uğruna kişiliğimi yitirmek istemiyorum.

sadece bu odada, kendi içimde yaşayabiliyorum ve güçlerim heder olmuyor. bu karanlık ve kızıl aydınlık benim için gerekli. arkamda pencere bulunan bir odada oturamam. düşüncelerim dağıldığı için aydınlıktan da hoşlanmıyorum. güneşte her şey şımarıklaşıyor, sıradanlaşıyor. korku ve karanlık güzelliğin kaynağıdır. bir kedi gündüz aydınlığında sıradan bir varlıktır. ama geceleyin karanlıkta gözleri ışıldar, tüyleri parlar, hareketleri gizemli bir hal alır. gündüz keyifsiz olan ve üstüne örümcek ağı örülen bir çiçeğin etrafında geceleyin sırlar dalgalanmaya başlar; kendine özgü bir anlam kazanır. aydınlık bütün canlıları uyanık ve dikkatli tutar. karanlıkta ve loş ortamda her yaşam, sıradan her şey gizemli bir havaya bürünür, kaybolan tüm korkular uyanır. karanlıkta insan uyur; ama işitir. şahsı uyanıktır ve gerçek hayat o zaman başlar. insan yaşamın adi ihtiyaçlarına karşı müstağni kalır, manevi alemleri kat eder, farkına varamadığı şeyleri hatırlar.

kim ne derse kendisine aittir. herkes için geçerli olan tek gerçek, bu kişidir. hepimiz farkında olmadan kendimizden söz ederiz. hatta yabancı olduğumuz konularda kendi duygularımızı, gözlemlerimizi başkasının ağzından söyleriz. işin en zor yanı, kişinin her şeyi olduğu gibi söyleyebilmesidir.

zevkime ve isteklerime göre rahat bir yer hazırlamayı arzu ederdim hep. başkalarının yaptığı yerler işime yaramıyordu. kendi içimde, kendimde olmak istiyordum. bunun için bütün mal varlığımı paraya çevirdim. buraya geldim ve bu odayı istediğim gibi yaptım. bütün kadife perdeleri ben getirdim. bu odanın her ayrıntısıyla ben ilgilendim. tek unuttuğum, gaz lambası için kırmızı abajurdu; onu da bugün getirdim. yoksa ne odamdan çıkmak ne biriyle konuşmak isterim. hatta hangi durumda olursa olsun, yatarak veya oturarak içebilmek ve yemek hazırlamak zorunda kalmamak için besinimi de sütle sınırlandırdım. fakat ahdettim kendi kendime. günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim. bu gece, kendi odamda uyuyacağım ilk gece. ben muradına kavuşmuş mutlu bir insanım. mutlu bir insan; tasavvur etmesi ne kadar zor! hiç düşünmezdim; ama şimdi ben mutlu biriyim!

sizin aradığınız hal, ceninin ana rahmindeki halidir. koşuşturmadan, mücadele etmeden, kimseye yağ çekmeden, sıcak, yumuşak ve kızıl bir duvarın içinde iki büklüm vaziyette vurur. yavaş yavaş annesinin kanını emer, tüm ihtiyaçları kendiliğinden karşılanır. bu, her insanın yaratılışında var olan, kaybolmuş bir cennet nostaljisidir. orada insan kendinde, kendi içinde yaşar. belki bir anlamda ihtiyari ölüm değil midir?