roland barthes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roland barthes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.09.2021

şiir

roland barthes

şiir her türlü anlatma biçiminde öz olarak bulunan gücül bir düzyazının süssel, anıştırıcı ya da yüklü bir denkleminden başka bir şey değildir.

klasik ozanın işlevi daha yoğun ya da daha parlak yeni sözcükler bulmak değildir; eski bir kurallar bütününü düzenlemek, bir bağıntının bakışımlılığını ya da özlülüğünü kusursuzlaştırmak, bir düşünceyi bir ölçünün tam sınırına getirmek ya da indirgemektir. klasik yazının özlü düşünceleri sözcüklerin değil, bağıntıların özlü düşünceleridir. bir anlatım sanatı söz konusudur, bir buluş sanatı değil; burada sözcükler, daha sonra yapılacağı gibi, bir tür şiddetli ve beklenmedik yücelikle, bir deneyimin derinliğini ve tekliğini yansıtmazlar; ince ya da süssel bir düzenin gereklerine göre, yüzeyde düzenlenmişlerdir. kendilerini bir araya getiren düzenlemeye hayran kalınır, kendilerine özgü güçlerine ya da güzelliklerine değil.

7.08.2017

hakikat

ursula k. le guin: gerçek, insanı özgürleştirir.

georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizdeki tüm haklara sahiptir.

peyami safa: hakikati seviniz, o da sizi sever. hakikati arayınız, o da sizi arar. yalan çin setleri gibi kalın duvarlar örse, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "buradayım!" der.

marcus aurelius: şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.

margaret atwood: gerçek, tarih olsa onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.

ingeborg bachmann: nasıl bazıları için tanrı, bazıları için para pul, bazıları için şan ve şöhret, bazıları için de ruhlarının ebedi huzuru önemliyse, benim için de doğru önemlidir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

dave eggers: gerçeği asla bilemeyecek, gerçeğin yakınından bile geçemeyeceğiz. gerçek, şahit olunması gereken bir şeydir. diğer her şey anlatıdan ibarettir, eğlencelidir fakat kaba ve şekilsiz hakikatten ziyade nakış gibi işlenmiş yalanlarla örülüdür.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

roland barthes: usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar, yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."

6.11.2014

yazı üzerine çeşitlemeler

roland barthes

kitap anlamı yaratır, anlam da yaşamı.

okumanın verdiği hazları -ya da haz alan okurları, türlerine göre ayırmayı hayal edebiliriz; bu ayrım toplumbilimsel olmayacaktır; çünkü haz ne ürünün ne de üretimin bir parçasıdır; ancak psikanalitik olabilir, okumadaki nevrozla metnin sanrılı biçimi arasındaki bağlantıyı devreye sokar. 

fetişist okur parçalanmış metne, alıntıların, kalıplaşmış sözlerin, harflerin bölünmüşlüğüne, sözcüklerin verdiği hazza bağlanacaktır. saplantılı okur edebiyattan, ayrılmış ikincil dillerden, üst-dillerden hoşlanacaktır. paranoyak okur düzenci metinler tüketecek ya da üretecektir; akılyürütmeler biçiminde geliştirilmiş hikayeler, oyun gibi kurulmuş yapılar, gizli engeller. histerik okur da -saplantılı okurun tam karşıtı olarak- metni nakit para olarak gören okur olacaktır; dilin hiçbir temeli, hiçbir gerçekliği olmayan komedisine girecektir, eleştirel bir bakışa sahip bir özne olmayacaktır hiçbir zaman ve metnin başından sonuna doğru atlayacaktır.

edebiyat deyince aklıma bir dizi yapıt ya da yapıtlar bütünü gelmiyor; hatta bir ticaret ya da eğitim alanı da gelmiyor; edebiyat deyince bir uygulamanın, yazma eyleminin izlerinden oluşan karmaşık grafiği düşünüyorum.

julia kristeva: her tür ideolojik etkinlik, kompozisyonu tamamlanmış sözceler biçiminde ortaya koyar kendini.

duvar, en basit, en bayağı görünümüyle bile -hatta belki özellikle bu görünümüyle- tarih öncesi sanatı taşıyan taştır, heykeltıraşın alçak baskısıdır, camcının vitrayıdır, ressamın tuvalidir, yazarın kağıdıdır, sinemacının ekranıdır ve düşlerimizin çizildiği beynimizin iç çeperleri gibi, karalamaları taşıyan yüzey gibi duvar da, pano da kazıyan, bölen, düz malzemenin üzerine anlamlı bir oyuk açan hareketi taşırlar. üzerine yazı yazılan bir nesne olan duvar aracılığıyla dilin ucuna ulaşılır böylece.

duvar, herkesin bildiği gibi, yazıya bir davettir. kentlerde, grafitisiz bir tek duvar bulunmaz. sanki yüzeyin kendisi, bir yazma enerjisi taşıyor gibidir. duvara yazan "hiç kimse"dir ve bu yazılanları "herkes" okur. bu nedenle duvar, simgesel olarak, modern yazının yerleştiği uzamdır.

küçük harfler, büyük harflerden doğmuştur, tersi sözkonusu değildir. küçük harf, büyük harfin işlek yazım nedeniyle biçim değiştirmiş halidir.

hiçbir yanılsama bilinçli olarak gerçekleştirilemez.

romalılarda yazı, kölelerin uğraştığı bir işti; özgür bir insan yazı yazmazdı, bir köleye yazdırırdı ya da en azından -cicero örneğinden biliyoruz- aceleyle elinden çıkardığı müsveddeleri kölesine verip temize çektirirdi. bugün bile hala, daktilo, sınıf belirten bir araçtır, güç gösteren bir uygulamayla bağlantılıdır. bu uygulama bir sekreterin varlığını öngörür; antik dönemlerdeki kölenin modern uzantısıdır sekreter. sekreterin kendisi, daktiloyla bütünleşmiş bedeni, patronun takma elidir, kolsuz korsanların çengeliyle eşdeğerlidir.

hobbes: hayatımdaki tek tutku, korku olmuştur.

29.11.2013

uzun lafın kısası

roland barthes: kitap anlamı yaratır, anlam da yaşamı.

anthony burgess: kişiliksiz yaratıklar kişilik sahiplerini ezmeye uğraşırlar bu dünyada.

fay weldon: hayatta hiçbir şey insanın umduğu gibi çıkmaz.

henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.

buket uzuner: özel yeteneklerle doğan insanların çok şanslı olduğunu düşünenlerin hepsi, bunun bazen ne büyük bir ceza olduğunu hiç anlamayacak kadar sağlıklı ve normal insanlardır.

la rochefoucauld: dünya, nitelikli olanı değil, çoğu kez nitelikli görüntüsü vereni ödüllendirir.

alain: herkes her an bilmediği birine zulmeder ve toplum, iyi insanlara farkında olmadan zalim olma fırsatı veren mükemmel bir makinedir.

samuel beckett: önce yürümeyi öğren, sonra yüzme dersleri alırsın.

dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir; babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

paul auster: her şeyi yerli yerine oturtmak için ölümle kısa bir sohbetten daha etkili bir şey yoktur.

theodor adorno: her türlü ahlakın modeli ahlaksızlıktır ve bugüne kadar ahlak, ahlaksızlığı hep yeniden üretmiştir.

roger norman: bir atın gök mavisi gözlerinde, yaşadığı sınırsız ve zamansız dünyanın büyüklüğü karşısında düştüğü hayret vardır.

6.09.2013

eğlence

roland barthes

deli her türlü erkten arı olandır.

anlaşılmaz bir nesne için çırpınmak, kendini yiyip bitirmek dinin ta kendisidir.

la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan söz edildiğini duymasalar aşık olmazlardı.

kıskançlık, aşkta doğan ve sevilen kişinin başka birini yeğlemesi korkusunun ürünü olan bir duygudur.

sigmund freud: sevdiğim zaman, sevgi dışında her şeyi dışlarım.

bekletmek: her iktidarın sürekli ayrıcalığı, insanlığın bin yıllık eğlencesi.

clotilde de vaux: duyulan sıkıntıyı çevreye yaymak büyük ruhlara yakışmaz.

dünyada hala açlıktan ölen bunca insan varken, bunca halk canını dişine takıp kurtuluşu için savaşırken, ötekisi uzak bir havaya girdi diye yıkılan bir özne kadar uygunsuz bir şey yoktur.

aristoteles: tanrı her zaman tek ve yalın bir hazzın tadını çıkarır.

ilk kavgayla, dilin çalkantılı ve yararsız bir nesne olarak uzun serüveni de başlar.

hiçbir kavganın bir anlamı yoktur, hiçbir kavga bir aydınlanmaya ya da bir dönüşüme doğru ilerlemez.

schubert: sözler nedir ki? bir damla gözyaşı çok daha fazlasını söyleyecektir.

9.07.2012

bir aşk söyleminden parçalar

roland barthes

usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda, usta öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."

jacques lacan: size arzunuzun imgesini tam olarak verebilecek olan şeye öyle her gün rastlamazsınız.

teatral bir bitişi olmayan aşk kurbanlığı yoktur; gösterge her zaman baskın çıkar.

novalis: aşk dilsizdir; yalnız şiir konuşturur onu.

öteki için yazmadığımı bilmek, yazacağım bu şeylerin hiçbir zaman beni sevdiğime sevdirtmeyeceğini bilmek, yazının hiçbir eksikliği karşılamadığını, hiçbir şeyi yüceltmediğini, tam da senin olmadığın yerde olduğunu bilmek, yazının başlangıcı budur.

victor hugo: sürgün bir tür uzun uykusuzluktur.

dünya, ötekini kendileriyle paylaşmamız gereken patavatsız komşularla doludur.

"her zaman en karanlık yer lambanın altıdır."

20.03.2012

alıntılar

tahsin yücel

atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.

georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.

çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.

demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.

bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.

fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.

konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.

jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.

daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.

eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.

solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.

paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.

"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."

roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.

plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!

roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.

jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.

11.10.2010

yazının sıfır derecesi

roland barthes

her insan dilinin tutsağıdır. sınıfının dışında, daha ilk sözcük imler kendisini, yerini tümüyle belirler ve bütün tarihiyle gösterir.

klasik dil her zaman inandırıcı bir sürerliğe indirgenir, karşılıklı söyleşimi varsayar, insanların yalnız olmadıkları, sözcüklerin hiçbir zaman nesnelerin korkunç ağırlığını taşımadıkları, sözün her zaman başkasıyla rastlaşım olduğu bir evreni temellendirir. klasik dil rahatlatıcıdır; çünkü dolaysız olarak toplumsal bir dildir. ortak ve sanki konuşulan bir tüketim varsaymayan hiçbir tür, hiçbir klasik yazı yoktur. klasik yazın sanatı sınıfça toplanmış kişiler arasında alınıp verilen bir nesnedir; sözlü iletim için, seçkin olumsallıklara göre düzenlenmiş bir tüketim için tasarlanmış bir üründür; katı düzenine karşın, öncelikle konuşulan bir dildir.

bir şeyler göstermeyen yazılı dil yoktur.

burjuva sınıfının düşüngüsel birliği tek bir yazı üretmişti. burjuvazi çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre biçim de parçalanamazdı; buna karşılık, yazar mutsuz bir bilinç olmak üzere evrenselin tanığı olmaktan çıkar çıkmaz, ilk işi biçiminin bağlanımını seçmek oldu; böylece geçmişinin yazısını ya üstlendi ya yadsıdı. klasik yazı parçalandı ve flaubert'ten günümüze, bütün yazın dili bir dil sorunsalı oldu.

9.09.2010

duvar

roland barthes

duvar, en basit, en bayağı görünümüyle bile -hatta belki özellikle bu görünümüyle- tarih öncesi sanatı taşıyan taştır, heykeltıraşın alçak baskısıdır, camcının vitrayıdır, ressamın tuvalidir, yazarın kağıdıdır, sinemacının ekranıdır ve düşlerimizin çizildiği beynimizin iç çeperleri gibi, karalamaları taşıyan yüzey gibi duvar da, pano da kazıyan, bölen, düz malzemenin üzerine anlamlı bir oyuk açan hareketi taşırlar. üzerine yazı yazılan bir nesne olan duvar aracılığıyla dilin ucuna ulaşılır böylece.

duvar, herkesin bildiği gibi, yazıya bir davettir. kentlerde, grafitisiz bir tek duvar bulunmaz. sanki yüzeyin kendisi, bir yazma enerjisi taşıyor gibidir. duvara yazan "hiç kimse"dir ve bu yazılanları "herkes" okur. bu nedenle duvar, simgesel olarak, modern yazının yerleştiği uzamdır.

23.08.2010

yazmak

roland barthes

söz ancak dilin açık bir biçimde sözcüklerin yalnızca devingen uçlarını alıp götürecek bir "yutma" olarak işlediği yerde vardır; yazıysa, tersine, her zaman dilin ötesinde köklenmiştir; bir çizgi gibi değil, bir tohum gibi gelişir, bir öz ortaya koyar ve bir gizle tehdit eder, bir karşı-iletişimdir, korkutur.

toplumsal dilin kopmasını yüklenen ozanın insandışı deneyiminin, isterse romancının inanılır yalanı söz konusu olsun, içtenliğini sürdürebilmek ve tüketilmek için yalancı, kesinlikle yalancı göstergelere gereksinimi vardır. bu çift anlamlılığın ürünü, sonuç olarak da kaynağı yazıdır. kullanımı yazara şanlı; ama denetim altında bir işlev veren bu özel dil, başlangıçta görünmeyen bir tutsaklık yaratır, bu da her türlü sorumluluğun tutsaklığıdır; başlangıçta özgür olan yazı sonuçta yazarı kendisi de zincirlenmiş olan bir tarih'e bağlayan bağdır: onu kendi yabancılaşmasına daha kesin bir biçimde sürükleyebilmek için toplum yazarı sanatın en açık göstergeleriyle damgalar. 

öteki için yazmadığımı bilmek, yazacağım bu şeylerin hiçbir zaman beni sevdiğime sevdirtmeyeceğini bilmek, yazının hiçbir eksikliği karşılamadığını, hiçbir şeyi yüceltmediğini, tam da senin olmadığın yerde olduğunu bilmek, yazının başlangıcı budur.

romalılarda yazı, kölelerin uğraştığı bir işti; özgür bir insan yazı yazmazdı, bir köleye yazdırırdı ya da en azından -cicero örneğinden biliyoruz- aceleyle elinden çıkardığı müsveddeleri kölesine verip temize çektirirdi. bugün bile hala, daktilo, sınıf belirten bir araçtır, güç gösteren bir uygulamayla bağlantılıdır. bu uygulama bir sekreterin varlığını öngörür; antik dönemlerdeki kölenin modern uzantısıdır sekreter. sekreterin kendisi, daktiloyla bütünleşmiş bedeni, patronun takma elidir, kolsuz korsanların çengeliyle eşdeğerlidir.

19.06.2010

okumak

roland barthes

kitap anlamı yaratır, anlam da yaşamı.

okumanın verdiği hazları -ya da haz alan okurları, türlerine göre ayırmayı hayal edebiliriz; bu ayrım toplumbilimsel olmayacaktır; çünkü haz ne ürünün ne de üretimin bir parçasıdır; ancak psikanalitik olabilir, okumadaki nevrozla metnin sanrılı biçimi arasındaki bağlantıyı devreye sokar.

fetişist okur parçalanmış metne, alıntıların, kalıplaşmış sözlerin, harflerin bölünmüşlüğüne, sözcüklerin verdiği hazza bağlanacaktır. saplantılı okur edebiyattan, ayrılmış ikincil dillerden, üst-dillerden hoşlanacaktır. paranoyak okur düzenci metinler tüketecek ya da üretecektir; akılyürütmeler biçiminde geliştirilmiş hikayeler, oyun gibi kurulmuş yapılar, gizli engeller. histerik okur da -saplantılı okurun tam karşıtı olarak- metni nakit para olarak gören okur olacaktır; dilin hiçbir temeli, hiçbir gerçekliği olmayan komedisine girecektir, eleştirel bir bakışa sahip bir özne olmayacaktır hiçbir zaman ve metnin başından sonuna doğru atlayacaktır.

14.04.2008

yazınsal söylem üzerine

özdemir ince

jean cohen: anlamı olmayan şiir artık şiir değildir; çünkü artık dil değildir.

edmond jabes: nükte, şiirdir; gülünç, düzyazıdır.

octavio paz: şiirsel yaratış, dile saldırı ile başlar. sözcükler önce tahrip edilir. şair onları alışılmış bağlantılarından kopartıp alır, konuşma dilinin şekilsiz dünyasından ayrılan sözcükler sanki yeni doğmuşçasına, biricik hale gelirler. ikinci aşama sözcüklerin geri dönüşüdür.

"yeryüzünde kibirle yürüme; ne bastıkça yeri delebilir ne de dağlar kadar yükselebilirsin." (kuran)

octavio paz: dil, sonsuz bir anlamlar olanağıdır.

roland barthes: kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz.