31.7.18

uzun lafın kısası

erich fromm: sevgi esas itibariyle almak değil vermektir.

dostoyevski: en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

cesare pavese: dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya.

robert musil: insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

jiddu krishnamurti: yaşam; ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

carl gustav jung: örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

emil michel cioran: mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

friedrich engels: özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır.

29.7.18

bir yazarın günlüğü

dostoyevski

en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

en büyük özgürlük, maddi birikim yapmamak, para peşinde koşmamak, tersine, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmak, insanların hizmetine koşmaktır.

korku acımasız bir duygudur. her çeşit duygusallığı ve yüce duyguları insanın yüreğinden uzaklaştırır, onu katılaştırır.

güçlü bir ruha ve yaradılışa sahip kadınlar, hele tutkuluysalar, başka türlü severler; acımasızca severler. sanatkar ruhlu zangoç gibi pek olgunlaşmamış, çocuksu yaradılışta olanlara karşı özel ilgi duyarlar.

trajik kader! acınası dünya görüşüyle, tümüyle kendinden hoşnut, çürümüş, pis bir solucana dönüşen insanoğlu!

zincirlerinden boşanmış insanoğlunun yaşamında, en açık, en küstah ve en kaba bir kötülüğün ruh yüceliği ve soylu bir yüreklilik sayıldığı tarihsel anlar vardır.

güçlü ve birbirine komşu iki devlet ne kadar iyi ilişkiler içinde bulunursa bulunsun, bu dostluklarını birinin ötekini yok etme emeliyle sona erdirmesi ve en sonunda da bu amacını askeri harekata çevirmesi, siyasal olduğu kadar, bir doğa yasasıdır.

tanrı yoktur, haliyle din de anlamsızdır; ama din cahil halk için gereklidir; çünkü din olmadan halkı dizginlemek mümkün değildir.

"her iftiranın daima izi kalır."

kadınların hiçbir özgün yanları yoktur. seven kadın, sevdiği insanın kusurlarına, zorbalığına bile tapar. aklamak için öyle bahaneler uydurur ki erkek arasa kendi kötülüklerini, kusurlarını bulamaz. bu soylu bir davranıştır ama özgün değildir. kadınları mahveden, bu özgünlükten yoksun olmalarıdır.

bir bulut gibi yanınızdan geçip giden, sizinle ilgisi olmayan bir olay yüzünden mahvolmanızdan daha dayanılmaz ve insanı yaralayan bir şey yoktur. bir aydın için acı veren bir aşağılanmadır bu.

cezada yanlışlık yapmaktansa merhamette yanılmak daha evladır.

bilim duygudan daha yücedir, yaşam bilinci hayatın üstündedir. bilim bize bilgeliği verecek, bilgelik yasaları ortaya çıkaracak. mutluluk yasaları bilimiyse mutluluğun üstündedir.

şaka

john gay


hayat bir şaka; her şey bunu gösteriyor
diye düşünürdüm bir zamanlar; şimdiyse biliyorum

* mezar taşı yazısı.

28.7.18

kadın

albert caraco

kadınlar ve aşk beni heyecanlandırmıyor.

doğru düzgün sevilmemiş, gülümsemenin gölgesiyle cezbolan erkekler misali okşanma, sevgi dilenecek değilim.

benim derinliklerim soğuk, ağırkanlı. bu derinliklerdeki sakinlik beni şaşırtıyor. henüz kendimi tanımazken bu vahiy bana benim bir filozof olmak için doğduğumu öğretiyor.

bir kadının kayda değer bir eserin yaratıcısı olması pek enderdir; ama böyle bir esere teşvik ettiğine -itiraf edelim ki- pek sık rastlanır. kadının ardında gizlendiği gölge bir büyüklük kaynağıdır; hatta çoğu kadının görünmeye çalıştığı ışıktan daha fazla.

27.7.18

niteliksiz adam

robert musil

insanoğlu bayağılıklardan yapılmıştır.

insanın nerede bulunduğu sorusunun aşırı önemsenmesi, insanların henüz sürüler halinde yaşadıkları ve yiyecek bulunabilecek yerleri ezberlemek zorunda oldukları zamanlardan kalmadır.

her istediğini yapmasına izin verilen biri, sonunda başını duvara çarpacaktır.

her üç yüz adımda bir polisin düzene en küçük karşı gelişin hesabını sorduğu caddelerin hemen yakınında, balta girmemiş ormanlarda yaşamak için gerekli güce ve anlayışa sahip olmayı gerektiren başka cadde ve sokaklar uzanır.

her birimiz, kendini bir zamanlar ötekiyle karıştırmış olmanın verdiği o tedirgin edici duygudan kurtarmak peşinde ve bu yüzden de birbirimize karşı acımasızca dürüst birer çarpıtan ayna görevi görmekteyiz.

insanın ekmek ve su kadar doğal biçimde gereksindiği bir şeye yalnızca bakmakla yetinmek zorunda kalmak.. bir süre sonra insan, o şeyi artık doğal olmayan bir tutkuyla istemeye başlar.

yaşam, hiçbir zaman bir yerden taşları sökmeden bir başka yerde bir şeyler inşa etmez.

düzlüklerde yaşayan insanlar için eleştirel olmak ve uygun görmedikleri bir şeyi geri çevirmek kolaydır; ama insan kendi hayat salıncağıyla üç bin metre yükseğe çıkmışsa eğer, bazı şeyleri uygun bulmadı diye oradan kolayca inemez.

26.7.18

meteor

hüseyin rahmi gürpınar

moda ve yenilik karşıtı bazı yaşlı hanımların gençlere kızıp da "artık pek azdınız. başımıza taş yağacak." demeleri bir bakıma pek yabana atılacak bir söz değildir. gökten üzerimize daima taş dökülüyor. bu gerçek bir durum; fakat bu taş yağmuru dünyada moda değil, belki hiçbir fert mevcut olmadığı zamanlar da devam ediyordu.

büyük büyük gök ve hava olayları ile bu dünyanın ufak tefek gündelik ve bayağı işleri arasında bir münasebet aramak pek gülünç ve saçma bir haldir.

insanların çoğu, kâinatın azametine göre kendi küçüklüklerini, hiçliklerini görebilecek görüş açıklığına ve keskinliğine sahip olmaktan pek uzaktır.

her cani ve melunu cezalandırmak için gökten başına taş düşmesi bir manevi gereklilik olsaydı hiçbir memlekette cinayet mahkemeleri kurmaya lüzum kalmazdı.

insanlığın ortaya çıkışından beri halkın zihninde kökleşmiş böyle efsanelere daha dört günlük sayılan bilimsel hakikatler ve malumatlar üstün gelemiyor. insanlar bu boş zanlardan uzaklaşıp ne kadar az aldanırlarsa insanlık şereflerine o kadar yaklaşmış olurlar.

fakat ne yazık ki, gökten düşen taşların, yıldırımların, cezalandırılması lazım gelen, yok edilmesi gereken vücutlara dokunmayarak insandan, hayvandan birtakım masumları helak ettiği görülüyor.

biz tabiattan bir cüz yani bir parçayız. onun, aklımız erdiğince ve tahsil derecemize göre anlaşılabilir kısımlarını öğrenmeye çalışırsak birçok hatalardan kurtulmuş oluruz. çünkü insanlar her felakete cehaletleri sebebiyle uğramışlar ve hâlâ uğramaktadırlar. insanlık, çocukluk zamanında akıl erdiremediği konularda daima batıl zanlara düşerek işte bundan dolayı ilerleme yolunda gecikmiştir.

25.7.18

sonunda

garcilaso de la vega


sonunda geldim işte ellerinize
öyle sımsıkı sarılarak ölmeye 
bırakmadınız acımı dindirmeye 
çaresiz ne kadar yakınsam boş yere
kanıtlansın yalnız benim bedenimde
nice keskindir kılıç yenik düşende

hayatım bilmem ki hep dayandı neye
amacı neydi göstermek değildiyse
kanıtlansın yalnız benim bedenimde
nice keskindir kılıç yenik düşende

hayat

jiddu krishnamurti

hayat; ıstırap, ölüm, sevgi, nefret, gaddarlık, hastalık ve açlık demektir ve tüm bunlar üzerine düşünmeye başlamalısınız.

bu dünyada neler olup bitiyor? herkes birbiriyle kavgaya tutuşmuş halde. insanlar kendilerinin diğerlerinden daha aşağıda olduğunu düşünüp yukarıya tırmanmaya çalışıyorlar. ne sevgi var, ne aldırış ne de derin düşünce. toplumumuz insanın insana karşı verdiği sürgit mücadeleden ibaret. bu mücadele falanca veya filanca olma hırsından kaynaklanıyor ve daha ileri yaştaki insanlar sizi hırslı olmaya özendiriyor. sizi bir şeye denk tutmak, zengin bir adam veya kadınla evlendirmek, etkili arkadaşlar edinmenizi sağlamak istiyorlar. kalpleri çirkinlikle dolu olan bu korkak insanlar sizi kendilerine benzetmek istiyorlar ve sonuçta siz de onlar gibi olmak istiyorsunuz; çünkü bunun şatafatını görüyorsunuz.

vali geldiğinde herkes onu karşılamak için başını eğiyor, çelenkler sunuluyor, konuşmalar yapılıyor. valinin hoşuna gidiyor bu, tabii sizin de. valinin amcası veya bir memuru sizin tanıdığınız çıkarsa bundan onur duyuyorsunuz ve onun hırsına, başarılarına karşı hayranlık besliyorsunuz. böylece bu gaddar toplumdaki eski kuşağın çirkin ağına kolayca takılıyorsunuz. ancak hep uyanıksanız, ancak korkmayıp kabullenmiyor, aksine her zaman sorguluyorsanız, ancak o zaman o ağa yakalanmaz, farklı bir dünya yaratmak için o ağın ötesine geçebilirsiniz.

yaşam ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

demek ki insan için hayatın genel amacı bir tür umut, bir çeşit güvence, kalıcı olan bir şeydir. "hepsi bu mu?" demeyin. bu, burnumuzun dibindeki gerçektir ve ilk önce bu gerçeği adamakıllı bilmeliyiz. her şeyi sorgulamalısınız, kendinizi de. insan için hayatın genel gayesi kendi içinizde saklı, çünkü siz bütünün bir parçasısınız. ve siz güvence, devamlılık, mutluluk istiyorsunuz; bağlanabileceğiniz bir şey istiyorsunuz.

ötelerde bir şeyin, zihne ait olmayan bir hakikatin var olup olmadığını keşfetmek için zihnin bütün yanılsamalarına son verilmelidir; yani, o yanılsamaları idrak edip bir kenara atmalısınız. ancak ondan sonra işin aslını, bir gayenin olup olmadığını öğrenebilirsiniz. bir amacın olduğunu öngörmek veya bir amacın olduğuna inanmak sadece başka bir yanılsamadır. fakat eğer bütün çatışmaları, mücadeleleri, acıları, gösterişleri, hırsları, umutları, korkuları sonuna kadar sorgulayıp onları aşarak öteye uzanırsanız o zaman keşfetmeye başlarsınız.

24.7.18

gerdek

halit ziya uşaklıgil

genç kızların hayatında bu gece, türlü karışık hislerle dolu bir gecedir ki onda bir hayatın son saati bir hayal kırıklığı bedduası gibi çınlayarak veda ettiği zamanda diğer bir hayatın ilk saati ümitler getirerek selam verir. bütün bir yeni hayat silsilesi o hayatla başlar. bu gece genç kız gelişmeye hazır olan bir gonca, kanatları titremeye başlayan bir kelebek gibidir. sabahleyin genç kadın sıfatıyla uyanacaktır. bir gün batımıyla doğumunun karışmasından, dünyaya ilk defa açılan bir gözle son bakışını sunan bir gözün zıtlığından bir ağlamayla bir tebessümden meydana gelen garip bir ahenk düşünülsün, bu gece bir vücutta beliren genç kız ile genç kadın duygularının nasıl bir hüzün ve neşeden oluşmuş, belirsiz, çelişkili bir karışım oluşturacağı bulunur.

sanat

goethe

bir milyon okuyucu beklemeyenin hiçbir satır yazmaması gerekir.

saf adamcağızlar bilmezler insanın okumayı öğrenmesi için ne kadar çok zaman ve emek ister! ben bu işe 80 yıl harcadım ve ereğime ulaştığımı şimdi bile söyleyemem.

çiçekler bal doludur; ama tatlıyı bulup seçen yalnızca arıdır.

hangi okuyucuyu mu isterim? en bağımsızını; beni, kendini ve dünyayı unutup yalnız kitabın içinde yaşayanı!

acemi amatörlerin birçoğu, tabiatın kendilerine yetenek vermediği şeyde ısrar etmekle ömürlerinin büyük bir kısmını ziyan ederler; en sonunda da acayip bir melankoliye düşerler.

bir şairi, tabiatın ona verdiğinden başka bir şey yapmak imkansızdır. onu başka biri olmaya zorlarsanız mahvetmiş olursunuz.

yazdıklarımın ve hayatımın anlamı ve değeri, salt insancıl olanın zaferidir.

şair, insan ve vatandaş olarak vatanını sevecektir; ama onun şairlik güçlerinin ve şairlik etkinliğinin vatanı hiçbir özel bölgeye ve ülkeye bağlı olmayan ve onun bulunduğu yerde hemen sarılıp biçimlediği "iyi", "soylu" ve "güzel"dir. bu konuda o, bir kartala benzer, özgür bir bakışla ülkeler üstünde uçar. vurup indireceği tavşanın prusya'da mı saksonya'da mı koştuğu onun için önemli değildir.

şarap yapabilen, sirke yapmamalı.

büyük şairin gücü, onun hakikat ve yalandan bizi büyüleyen üçüncü bir şey yaratmasıdır.

halk, kadınlar gibi muamele görmek ister. onlara duymak istediklerinden başka bir şey söylenemez.

yazdıklarım popüler olamaz; bunu düşünen ve buna çabalayan yanılıyor. onlar yığın için değil, tek tek insanlar için yazılmıştır: benzer bir şey isteyen, arayan ve aynı yönlerde bulunan insanlar için.

önemli olan, kusursuz olanı görebilmek ve onu dışavurmaya cesaret etmektir.

23.7.18

beyaz mutluluk

rainer maria rilke

yalnızca güçlü olanların hakkıdır yaşamak.

güçlü olan ileri gider ve saflar seyrekleşir. ama üç beş büyük, güçlü ve tanrısal kişi güneşli ve aydınlık gözleriyle o yeni, o vaat edilmiş ülkeye ulaşacaktır. belki binlerce yıl sonra ancak. ve güçlü, adaleli, hükmetmek için yaratılmış elleriyle hastaların, zayıfların ve sakatların ölüleri üzerinde bir krallık kuracaklardır. bir krallık!

benim aradığım insanların kendileri değil, sesleridir.

duyguları körelmiş, çeşitli düşüncelere saplanmış kalabalık hiçbir zaman ilerlemenin taşıyıcısı olamaz, kendi küçüklüğünün o küflü içgüdüsüyle kalabalığın kin ve nefretle baktığı bir kişi, bir büyük kişi, iradesinin gösterdiği yolda kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın ilahi bir güç ve bir zafer gülümsemesiyle yürüyebilir ancak.

bizim soyumuz da sonsuz oluşum piramidinin doruk noktasını oluşturmaktan uzaktır. bizler de mükemmelliğe ulaşmış değiliz. bizler de henüz olgunlaşmadık.

şairler sevgiye övgüler döşenir; doğrusu sevginin güçlü bir şey olduğu kesin. güneşin bir ışınıdır sevgi, aydınlatıp nurlandırır insanı der bazıları; bazıları da insanı esrikliğe sürükleyen bir zehri kendisinde barındırdığını söyler. gerçekten de yol açtığı sonuçlar, bir hekimin ağır bir ameliyattan önce korkudan titreyen hastaya teneffüs ettirdiği güldürücü gazınkine benzer, içinde tepinip duran acıyı unutturur hastaya.

önemli olan, hayatta hiç değilse bir kez kutsal bir ilkbaharın yaşanmasıdır; öyle bir bahar ki, insanın gönlünü ilerideki bütün günleri altın yaldızla kaplamaya yetecek kadar ışık ve parıltıyla doldursun.

şu hayat denen şey kötü bir işçiliğin ürünü, acemilere göre bir şey. bu kepaze yaşam uğruna insan nelere katlanmıyor ki!

kendisine sadakatten ayrılmadığı, yalnızca kendisinin olan bir tek bu var: yalnızlığı.

sahildeki üstü tenteli hasır koltuklar arkasındaki yüksek, sessiz kum tepeleri içinde yürürsen, tenteler altındaki insanları göremezsin; ama birinin bir diğerine seslendiğini, bir başkasının gevezelik ettiğini, bir ötekinin güldüğünü işitir ve anlarsın hemen: bu insan şöyle şöyle biridir diyebilirsin. onun hayatı sevdiğini, bağrında büyük bir özlem ya da acı barındırdığını, bu acının da sesini ağlamaklı kıldığını her gülüşünde hissedersin.

insan

william faulkner

insan çok küçük bir etki yaratıyor. dünyaya geliyorsun, bir şeyler için didinip duruyorsun ve neden sadece kendin didindiğini bilmiyorsun ve aynı zamanda pek çok insanla birlikte dünyaya gelmiş oluyorsun, onlarla karışmış oluyorsun, sanki kollarına bacaklarına ipler bağlanmış da onları hareket ettirmeye çalışıyormuşsun, mecburmuşsun gibi; ama aynı ipler bütün diğerlerinin de kollarına bacaklarına bağlanmış ve hepsi didiniyor ve onlar da nedenini bilmiyor, sadece iplerin herkese engel olduğunu biliyorlar; aynı tezgahta halı dokumaya çalışan beş altı kişi gibi, tek farkı herkesin kendi desenini işlemeye çalışması ve bunun hiçbir önemi yok, biliyorsun, yoksa tezgahı kuranlar daha iyi bir düzenleme yaparlardı, yine de bir önemi olmak zorunda; çünkü didinmeyi sürdürüyorsun ya da didinmeyi sürdürmeye mecbursun, sonra birdenbire her şey sona eriyor ve geriye tek bıraktığın üzerine bir şeyler çiziktirilmiş bir taş parçası; tabi mermere yazı yazdırmayı, onu dikmeyi hatırlayacak ya da buna zaman bulacak birisi varsa; sonra bu taşın üzerine yağmur yağıyor, güneş yakıyor, bir süre sonra ismi ve yazıların ne anlatmaya çalıştığını bile hatırlamıyorlar ve hiç önemi kalmıyor.

robert musil

ernst fischer

"ben, tinsel yoldan dünyanın üstesinden gelinmesine katkılar sağlamak istiyorum."

robert musil'e yazdığı bir mektupta thomas mann şöyle demişti: "ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan alman yazarı yok!"

ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942'de sığınmacılığın yoksulluğu içinde öldü. geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: "artık devam edemem!" ve ikinci bir not: "yaşamım, her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, niteliksiz adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu."

isviçre'deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: "gerçekte ise, niteliksiz adam'ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum."

"benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir."

6 kasım 1880'de avusturya'nın bir taşra kenti olan klagenfurt'ta doğan robert musil, 15 nisan 1942'de cenevre'de öldü. avusturya-macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. mühendis oldu, "musil renkli çarkı"nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil ama iş yaşamında kök saldı. imparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920'den 1922'ye kadar avusturya federal ordu işleri bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. daha sonra berlin'e gitti ve hiç tereddüt etmeksizin yazar oldu. ilk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis robert musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı.

"yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir."

musil, yirminci yüzyılda artık erişilmesi olanaksız bir bütünlüğü, bir goethe'nin bütünlüğünü amaçlıyordu. kendisine "ona göre yazar kimdir?" diye soruyor ve şu yanıtı veriyordu: "kesinlikle sezgiyle yaratan kişi değil, zamanın bilgisiyle ve o zamanın yararları doğrultusunda yaratan kişi. sadece tempo açısından zamandan daha hızlıdır, zamanın o kadar ilerisindedir ki, kendini onunla bir karşıtlık içerisinde duyumsar. zamanın iyi egosudur, zamanın zamana karşı çalışan avukatıdır."

"edebiyatın görevi, olanı değil, fakat olması gerekeni anlatmaktır. başka deyişle: edebiyat, ortaya anlam imgeleri koyar. anlamlandırma demektir. yaşamın yorumlanmasıdır. gerçek, edebiyat için malzemedir."

musil, izlemek istediği ilkeyi "kahramanca bir ilke" diye adlandırıyordu. "bir prometheus ilkesi, ruhun savaşma güçlerini gereksiz olandan ayırıp asıl önem taşıyanın hizmetine veren bir ilke. bana göre ilerletici, klasik bir ilke. bu, büyüklük ilkesidir."

"edebiyat, özünde daha yüksek düzeyde bir insanlık uğruna verilen kavgadır; bu amaç doğrultusunda edebiyat, var olan üzerinde bir araştırmadır ve serinkanlı kuşkunun erdeminden yoksun herhangi bir araştırmanın hiçbir değeri yoktur."

robert musil, ölmek ile oluş arasındaki bir çağın bulanık ışıkları altında yetişmiş en büyük yazarlardan biriydi. bu sezgilerle dolu olarak sorgulayan yazar, yalnızca habsburg monarşisinin yıkılışını değil, fakat bu yıkılış bağlamında çökmekte olan bir dünyanın sorunsalını da etkileyici biçimde betimlemeyi başardı. sözü edilen sorunsalı hem onun baskısı altında kalan hem de yanıltılamaz ve zeki bir eleştirmen kimliğiyle, yaşayan ve anlayan, büyüleyici bir mizah ustası olarak betimledi. gerçekliğin gözle görülür, elle tutulur bir şey olarak, yüzey niteliğiyle ve natüralist bir tutumla resmini çekmedi; o gerçekliğin gizli yapısını, molekül süreçlerini, elektromanyetik güç alanlarını gözler önüne serdi. kesin ama yine de fantastik gelen yanlarıyla, varlık ve bilinçten oluşma sağlam iskeletin bedenselliğin geçici bulutları arasında yer almasıyla, bir hayaletler dünyasının tedirginliğini yaşayan varoluş biçimiyle bu roman tekniğinin röntgen çekimleriyle yakınlığını görmezlikten gelebilmek olanaksızdır.

teknik ve bilim alanlarından gelen biri olarak musil, tümevarım yöntemini, başka deyişle, somut olaydan -egemen anlayışlara, ilkelere ve sistemlere ne kadar aykırı kaçarlarsa kaçsınlar- somut bilgiler çıkartmak için bu somut olayı elden geldiğince önyargısız araştırma yöntemini benimsemişti. fakat bu analitik kafa, aynı zamanda da hep yaşantının etkisinde kalan, öznel etkilenme nedeniyle hep soğukkanlı gözlemcinin tutumundan ve çekimserliğinden kopan bir yazardı. kapitalist burjuva dünyasının olumsuzluğunu sergileyen biri olarak, olumsuzun olumsuzlanmasına, yeni düzene, bütünlüğe, içerik zenginliğine, insanın kendisiyle, çevresiyle uyum içerisinde olacağı bir öteki duruma büyük özlem duyuyordu. "bütünsel bir yaşama, tam bir inanca, içine aşk olmayan hiçbir şeyin karışmadığı, hiçbir bencilliğe yer vermeyen bir aşka ulaşmanın yolu nedir?" diye sorar. "bu yol, yalnızca olumlu yaşamaktır."

böyle sormayı başaran bir yazar, yanıtı kopuk kopuk olsa bile geleceğe atıfta bulunur. hatta daha da fazlası: doğru sorulan, tutkulu, acımasız soru, yalnızca her dogmatik yanıtın değil, aynı zamanda her ilerlemeye yardımcı yanıtın da önkoşuludur. musil'in yapıtı, "ileriye doğru yanılması" içerisinde bir ilerlemeye yardımcı niteliğindedir. musil'in sorunsalından çok güçlü bir "her şeye rağmen!" yükselir. yalnızca olumlu yaşama olanağı, bireyle toplumun uyum sağladıkları bir dünyayı kurma görevi kaynaklanır.
"benden geriye ne kaldı? belki de yalnızca cesur ve satın alınamaz olan, iç dünyasının özgürlüğü uğruna çok az sayıdaki dış yasaya saygı duyduğunu sanan bir insan. fakat bu iç özgürlük, insanın kendi kendine her şeyi düşünebilmesinden, her insani durumda, kendini bu duruma bağlamasına neden gerek bulunmadığını bilmesinden ve neye bağlanmak istediğini de asla bilmemesinden başka bir şey değil."

22.7.18

namus

eduardo galeano

1979'un sonlarında sovyet güçleri afganistan'ı işgal etti. resmi açıklamaya göre işgalin sebebi ülkeyi modernize etmeye çalışan laik hükümeti savunmaktı.

1981 yılında bu konuyla ilgilenen stockholm'deki uluslararası mahkemenin bir üyesiydim. oturumlardan birinde yaşadığım o en önemli anı asla unutmayacağım.

o dönemde freedom fighters, yani özgürlük savaşçıları, şimdiyse teröristler olarak adlandırılan radikal islam'ın temsilcisi, üst düzey bir dini lider tanık kürsüsündeydi. ihtiyar şöyle gürlemişti: "komünistler kızlarımızın namusunu kirlettiler! onlara okuma yazma öğrettiler!"

evlilik

mehmet rauf

karanlık evlerinde yosunlanan kadınlar için hiç kimse yaşıyor diye iddia edemez.

evlilik yapılırken soruşturulan şey yalnız mevki, yalnız servet ve yalnız namus meselesidir. ahlak ve tavır, eğilimler ve fikirler bizim için o kadar önemsiz şeylerdir ki bahse bile layık görülmez. düşünmezler ki hayat yalnız bunlardan oluşmuş ve yalnız bunlardan ibarettir.

ilk günler yenilik ve ilk heyecanlar arasında belki biraz memnun oluruz ve bu gaflet devresini nikâhın kerametine verirler ve hemen mutlu olduğumuza karar verilir. çok geçmeden arada önüne geçilemez huyların çatışması ve çarpışması, benliklerin, bencilliklerin davası çıkar.

asırlardan beri daha nice nur gibi genç kızlar bu uğursuz gaflet içinde, bu menfur usule kurban olarak aynı savaşta şehit olmuşlar ve bugün inat uğruna feda olan bütün bu zavallı kızlara merhamet olunup da adamca, insanca bir usulle bu uğursuz âdetler ıslah edilinceye kadar daha nice binlercesi durmaksızın kurban olacaklar.

21.7.18

bay muannit sahtegi'nin notları

vüs'at o. bener

dünya yıkılırsa bir kere kalınır altında.

kolay suçlanabilen: zaman. beni geride bırakan, koyup giden. ne atbaşı koşabiliyoruz ne yarışı önde götürebiliyorum. böylesine amansız, çılgın, yenik boğuşma. yazarken sözde dural olan, kaçıyor elimin altından. nasıl ileneyim bilmem! hani sövgü öfkeni uyarır ya da yatıştırır. neden bunca doğuştan uygarsın. hiç insanca yanın yok. sevemiyorsun. savın boş. nesin sen? oysa isteyebilsen, istemeyebilirdin de. hadi oradan, bilinçsizliğimin aç bilinci!

hiç eskitmeyecek beni bana benzeten hoyratlıklar! umdum çocuk sokunganlıkları eprimez, kendi saf yoksulluğu doyurur karınca yiyenleri, seni ben yeter dalgınlıklarımdan aldım koynuma, sabah dağınıklığı cücedir güneşsizliklerde, çoğaltmaktan kaçma, çoğaltılmaktan, tanrılar ahmaklığı, yalvaçlık yaratır.

"insan sevmesin, erinin osuruğu mis kokar." derdi, rahmetli büyükanam.

köleler piramidinin ustaları da, işçileri de, taşları da biziz. basmakalıp törelerin, belki kalıtsal, zararlı göreneklerin, kast anlayışına, yazgıcılığa bağlı öğelerin kökü kazınıncaya dek bu böyle gidecek korkarım. toplumun sağlıklı, yeni, katılaşamaz, gelişmeye açık bir esnek yapıya kavuşturulması, durağanlığa, kesinliğe, bağnazlığa yenilmez bir yaşam biçiminin benimsenmesi, benimsenmekten de öte doğa yasalarınca gibi yaşanması, kimbilir daha nice yüzyılların sorunu olarak sürüp gidecek!

doğa her şeye karşın yenilenecekse durmadan, neden önemsemek bunca kendini, taşlı tarlalarda kıpkırmızı bir tek gelincik savaşmaz değmeyeceği ölümsüzlüklere.

felsefenin ışığında

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

georges gusdorf: eğer akıl insansal düşüncenin en üst organı ise, gerçeğin görevi içimizdeki birbirinin zıddı özlemleri kavramak ve düzenlemek, akla kendisine ait olan yeri vererek bu özlemlerin her birine hakkını vermektir.

henri bergson: zeka, içgüdüye ve sezgiye karşı çıkan üretici bir yetidir.

francis herbert bradley: kişisel ahlak olmadan ahlaksal kurumlar ölü kütlelerdir ve ahlaksal kurumlardan kopmuş kişisel ahlak gerçek dışı bir şeydir, bedensiz bir ruhtur.

jean-marie guyau: yasal cinayet, yasa dışı cinayetten daha saçmadır.

frederic rauh: bir parti, eğer üyeleri açık bilime, eleştiriye yabancı ise ahlaksızdır. dürüst insan inancını üst bir ilkeye bağlamaktan çok onu derinleştirmeyi, ortaya çıkarmayı, geliştirmeyi düşünür. düşüncesi eleştireldir.

george sand: bir kitap yazma işiyle ilgilenmediğim veya yeni birisini yazma hayali kurmadığım zaman can sıkıntısından ağlama isteği duyuyorum.

ferdinand alquie: insan, içinde kaybolduğu, sınırlandığı, yabancılaştığı her şeyi aşabilir ve aşmak zorundadır; ama insanı aşamaz.

pierre janet: en zor şey, tüm depresyonlarda en hızlı ve en çok yok olan, tüm biçimleriyle gerçeğin kavranmasıdır. bir algıyı veya bir fikri onun gerçek olduğu duygusuyla kavramak, yani bu algının çevresinde tüm eğilimlerimizi ve etkinliklerimizi birleştirmek dikkatin en büyük eseridir.

maine de biran: içsel duygumuzun yapısına dayanan ahlaksal yapının temeli, varlığımızın üzerinde her zaman en fazla bilgisiz olduğu tarafıdır.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

leon brunschvicg: eğer bizi çevreleyen dünyaya akılcı bir düzeni yerleştirmeyi başaramazsak, kendimiz aracılığıyla kendimiz için akılcı varlıklar haline gelemeyeceğiz. jules lachelier'nin ifadesine göre: "dışarıdaki tutarsızlık, içerideki deliliktir." ancak insanlar arasında insanız, ancak bedenler arasında bedeniz.

18.7.18

philip k. dick

philip k. dick, 1928'de chicago'da doğdu. 1992'de ölünceye kadar bilim kurgu edebiyatının en üretken yazarlarından biri olarak kaldı. ilk hikâye ve romanlarından başlayarak iki birbirine bağlı temayı işledi: "gerçek nedir ve gerçek insanı oluşturan nedir?"

philip k. dick, gerçeğin insandan insana değişeceğini, bu yüzden de tek bir gerçek yerine pek çok gerçeğin olduğunu söyler. "gerçek nedir?" sorusunu sormasının nedeni de insanların yaşamları boyunca sözde gerçekler bombardımanına tutulmalarıdır. medya, büyük şirketler, devletler, dini ve politik gruplar sürekli olarak topluma, doğruluğu sorgulanabilir sözde gerçekler sunar. bu sözde gerçekler de sonunda gerçek olmayan insanlar yaratacaktır. zaten çoğu romanında kişinin belirlediği gerçek ve bir de çeşitli yollarca dayatılan bir imgeler dünyası vardır.

uçurum

jack london

doğu londra'ya dair ilk izlenimlerim, genel izlenimlerdi elbette. sonra ayrıntılar belirmeye başladı ve sefaletin karmaşası içinde şurada burada, belli ölçüde mutluluğun hüküm sürdüğü küçük noktalar buldum -bazen ücra sokaklardaki zanaatkârların kaldığı, haşin bir aile hayatının varlığını sürdürdüğü dizi dizi evlerde.

akşamları erkekleri ağızlarında pipo, dizlerinde çocuklarıyla kapıya çıkmış halde görebilirsiniz. hanımlar dedikodu yapar, kahkahalar, eğlence gırla gider. bu insanların hallerinden çok memnun oldukları bellidir; çünkü onları kuşatan sefaletle kıyaslanınca varlıklı sayılırlar. fakat olsa olsa boş, hayvani bir mutluluktur bu; dolu midenin verdiği memnuniyettir. maddiyatçılık baskındır hayatlarında. aptal, ağırkanlı, hayal gücü yoksunudurlar.

uçurumdan insanı aptallaştıran bir uyuşukluk havası sızmaktadır sanki, bu insanları sarıp ruhlarını öldürmektedir. dini inanç onlara dokunmadan geçmiştir. ne korkarlar ne de bir umarları vardır ahiretten. ahiretin farkında değildirler; mideleri dolsun, akşam vakti pipolarını tüttürsünler, iki tek atsınlar, hayattan istemeyi tasavvur edebilecekleri o kadardır. bununla kalsa keşke. içine gömüldükleri tatmin edici uyuşukluk, çözülmeden evvelki ölümcül atalettir. hiç ilerleme yoktur ve onlar için ilerlememek, tekrar uçuruma düşmek demektir.

hayatta yapabilecekleri tek şey düşmeye başlamaktır. bu düşüşü çocukları ve onların çocuklarının çocukları tamamlar. insan her zaman hayattan talep ettiğinin daha azını alır. talepleri zaten o kadar ufaktır ki, ellerine geçen daha da az şey onları kurtaramaz.

gerçek

cenap şahabettin

gerçek dediklerimizin çoğu, henüz yalanlanmamış yalanlardır.

ne kadar yalanları bir resmi kağıt üstüne geçirmekle gerçeğe çevirdik sanırız.

sıcak iklimlerde öğrendiğim bir gerçek: sıcaklık derecesi kırkı aştı mı, bütün ahlak kuramları altüst oluyor.

en iğrenç yalan, gözyaşı biçimine girendir.

gerçeği bulmak için aracımız beş duyu, engelimiz yine beş duyudur.

herkesle birlikte aldanmak, gerçeği görüp de kendi kendine kalmaktan iyidir.

17.7.18

tanrı

jack london

insanoğlu, tanrıyı, ilk çağlarda, çoğu kez taştan, ateşten ya da topraktan yaratmış; onu ağaçlara, dağlara ve yıldızların arasına yerleştirmiştir. çünkü insanoğlu, kabilesinden, ailesinden ya da altı üstü bir insan sürüsü olan topluluğuna ne ad vermişse ondan ayrılıp göçtüğünü, yitip gittiğini görmüştür. ve insanoğlu, soyunun tükenmesini, yitip gitmeyi kabul etmek istememiştir. bu yüzden, hayalinde, ölümsüz, sonsuza dek yaşayacak yeni bir soy yaratmıştır. bakmış ki bütün insanlar karanlıkta kayboluyor, karanlıktan korkmuş ve karanlıkların ötesinde, daha aydınlık bir bölge, daha rahat bir avlanma alanı, daha neşeli bir bayram yeri ve gülüp eğlenmek, oynayıp zıplamak için büyük bir ziyafet salonu yaptırmış, buna da "cennet" adını vermiştir.

fındık sekiz

metin kaçan

bir yelkenli gemide giden kader yolcularıydık.

aşk zaman şaşırmaz, an daha önceden belirlenir.

o tasarlanmış bir özgürlükten yana değildi; kuş gibi, böcek gibi, çilek gibi yaşamadan yanaydı. milyonlarca insanın gereksiz tüketim çılgınlığının yanında kendine böyle mütevazı bir yaşam seçmesinin tek nedeni vardı: aşk.

insanlar kişiliklerinin içine sakladıkları duyguları bir çıkartsalar dünya o zaman güzel olacak, o zaman tüm yürekler sevgiyle atacak.

ışık, enerji, ateş ve aşk dediğimiz o nur'a o zaman ulaşılacak.

vicdan, yazılı sözlü hukuk, adalet sisteminin tam karşısında yer alır; ondan daha bağımsız çalışan bir duygumuz yoktur.

kendimizle baş başa kaldığımız anlarda ya tatlı tatlı gülümser, göz kırpar ya da sert bir bakış fırlatır. o duygunun karşısında ya ezilir ya da gururlanırız. üçüncü bir şık yoktur. insan olduğumuzu o küçük anlarda, vicdan dediğimiz o elleri öpülesi efendimiz sayesinde hissederiz.

aşık olmak evrende yeryüzüne uzanan eli öpmek gibidir, cesaret ister, yürek ister, inanç ister.

yeryüzünde öyle sırlar vardır ki, insanoğlu bu sırlar karşısında geçirmiş olduğu zamana mahcup olur.

"aşk meğerse hülya imiş
bütün aşklar senin aşkına hayran imiş."

sırlar hayatın en somut resimleridir. gerçekler, kullandığımız yaşamlara yayılmış bilgilerin gölgeleridir.

aşktan kaçanlar yeryüzünün en sefil hastalığına yakalanırlar.

şüpheci olmak zararlıdır, beynimizin temiz kanallarım tıkar, aşk duygumuzu hüsrana uğratır.

putperestin putunda tecelli eden güzellik de, tanrı'nın güzelliğidir; o bunu bilemez, şaşı gözler gerçekleri göremez; görse ne kadar güzel olduğunu, putundan vazgeçer.

eski bir aşkı yeniden alevlendirmek ancak acemilere, hayat küstahlarına yakışır.

bir unutuş değil, sürekli hatırlayış olmalıdır aşk.

asıl hikâye aşktan sonra gelir, minimum karakterden maksimuma geçilir. sayfalara yayılan muammalı sözcükler, aşk tek hayatsa o zaman seçilir.

gece hayatının emip bitirdiği bedenler, her sokağa çıkışta yeniden revizyona girmek zorundadır.

hippokrates

eduardo galeano

ona tıbbın babası diyorlar.

yeni doktor olanlar onun adıyla yemin ediyorlar. iki bin dört yüz yıl önce tedavi etti ve yazdı.

söylediğine göre deneyiminin ürünü olan aforizmalardan bazıları şunlar:

"deneyim aldatıcıdır, yaşam kısa, tedavi etme sanatı uzun, fırsat kaçıp gidici ve karar vermek zordur.

tıp bütün mesleklerin en soylusudur ama onu yapanların cehaleti yüzünden diğerlerinin arkasından gider.

herkesin kan dolaşımı aynıdır, nefes alışı aynıdır. her şey her şeyle bağlantılıdır.

organizmanın tamamının doğası anlaşılmadan bedenin bazı bölümlerinin doğası anlaşılamaz.

semptomlar bedenin doğal savunmasıdır. biz onlara hastalık diyoruz ama aslında onlar hastalığın tedavisidir.

hadım edilenlerde kellik görülmez.

keller varis derdi yaşamazlar.

yemek senin besinin olsun, besin de ilacın.

birini tedavi eden bir şey diğerini öldürebilir.

eğer kadın erkek çocuk doğurursa güzel bir rengi olur. eğer bebeği kız olursa rengi kötü olur."

sevgili

robert musil

senin göğsünün ucu
bir gelincik yaprağı gibi

sevenler birbirlerine yeni bir şeyler söyleyemezler, onlar için bilmek diye bir şeyin varlığı da söz konusu değildir. çünkü seven, sevdiği insan hakkında, onun kendisi sayesinde tanımlanamaz bir şekilde iç eyleme itildiğinden başkaca bir şey bilemez.

sevenler için hakikat diye bir şey yoktur; çünkü hakikat, onlar için ancak bir çıkmaz sokak, bir son, yaşadığı sürece bir alevin ışık ile karanlığın kucaklaştığı, soluk alan kenar çizgilerine benzeyen düşüncenin ölümüdür. her şeyin parladığı yerde tek bir şey nasıl aydınlatıcı olabilir? her yer bolluk içerisindeyken güvenlik ve kesinlik sadakaları ne işe yarayabilir? ve insan, sevenlerin artık nasıl birbirlerine ait olmadıklarını fakat dört gözlü birbirine karışmış varlıkla kimliğiyle, kendilerini karşılarına ne çıkarsa ona sunmakta bulunduklarını yaşamışsa eğer, artık neyi kendisi için isteyebilir?

16.7.18

julie

ian mcewan

birbirimize sarıldık ve kollarımızla bacaklarımız öyle bir dolandı ki yatağa yan düştük. kollarımız birbirimizin boynunda ve yüzlerimiz birbirine yakın yattık. uzun bir süre kendimizden söz ettik. "tuhaf şey" dedi julie, "bütün zaman duygumu kaybettim. sanki hep böyleymiş gibi geliyor. annem hayattayken nasıldı gerçekten hatırlayamıyorum ve bir şeylerin değiştiğini gerçekten düşünemiyorum. her şey sakin ve sabit görünüyor ve bu bana hiçbir şeyden korkmadığımı hissettiriyor."

"aşağı bodruma indiğim zamanlar dışında kendimi uykuda gibi hissediyorum. haftalar ben fark etmeden geçip gidiyor ve bana üç gün önce ne olduğunu sorsan söyleyemem." dedim.

bizim sokağın sonundaki yıkımı ve bizim evi yıksalar nasıl olacağını konuştuk.

"birileri gelip etrafı arasa" dedim, "bütün bulacakları uzun çimenlerin arasında birkaç kırık tuğla olur."

julie gözlerini kapadı ve bacağını uyluğumun üstüne attı. kolumun bir kısmı onun göğsüne dayanıyordu ve altından kalbinin gümbürtüsünü duyabiliyordum.

"fark etmez" diye mırıldandı, "eder mi?"

yatağın daha yukarısına yanaşmaya başladı. ta ki büyük soluk renk göğüsleri yüzümle aynı hizaya gelinceye kadar. parmağımın ucuyla bir meme ucuna dokundum. şeftali çekirdeği gibi sert ve buruşuktu.

julie onu parmaklarının arasına alıp yoğurdu. sonra dudaklarıma doğru itti. "devam et" diye fısıldadı.

kendimi ağırlıksız hissettim, uzayda aşağı yukarı duygusu olmadan yuvarlanır gibi. dudaklarımı julie'nin meme ucunun etrafında kapadığımda vücudundan yumuşak bir titreme geçti ve odanın karşısından bir ses kederle, "işte her şeyi gördüm artık." dedi.

ben hemen geri çekilmeye çalıştım. ama julie'nin kolları hâlâ boynumdaydı ve beni daha sıkı kavradı. vücudu beni derek'ten saklıyordu. kendini bir dirseğin üzerine destekleyerek dönüp ona baktı. "öyle mi?" dedi yumuşakça. "ah canım."

ama yüzümden santimlerle uzak kalbi küt küt çarpıyordu. derek yine konuştu ve sesi çok daha yakın geldi. "bu ne zamandır devam ediyor?"

onu göremediğime memnundum. "asırlardır" dedi julie, "asırlar ve asırlardır."

derek şaşkınlık ya da kızgınlıktan nefesi kesilir gibi bir ses çıkardı. onun hareketsiz ve elleri cebinde dimdik durduğunu hayal ettim. bu kez sesi kalın ve pürüzlüydü. "o kadar zaman.. sana yaklaşmama bile izin vermedin."

gürültülü bir şekilde boğazını temizledi ve kısa bir sessizlik oldu. "neden bana söylemedin?" 
julie'nin omuz silktiğini hissettim. sonra, "aslında bu seni ilgilendirmez." dedi.

"bana söylemiş olsaydın" dedi derek, "çeker giderdim, seni bırakırdım."

"tipik!" dedi julie. "çok tipik." şimdi derek kızmıştı. sesi odanın karşısında geriledi. "iğrenç!" dedi yüksek sesle, "o senin kardeşin!"

"yavaş konuş derek!" dedi julie sertçe, "tom'u uyandıracaksın."

"iğrenç!" diye tekrarladı derek ve odanın kapısı çarpılıp kapandı.

julie yataktan sıçradı, kapıyı kilitleyip yaslandı. derek'in arabasının çalışmasını bekledik ama tom'un nefes alışından başka her şey çok sessizdi. julie bana gülümsüyordu. pencereye gidip perdeleri biraz araladı. derek odada o kadar kısa kalmıştı ki şimdi sanki onu hayal etmişiz gibi geldi. 
"herhalde aşağıdadır." dedi julie tekrar yanıma yerleşirken, "herhalde sue'ya sızlanıyordur."

bir iki dakika sessiz kaldık, derek'in sesinin yankılarının sönmesini bekleyerek. sonra julie avucunu göbeğime koydu. "ne kadar da beyazsın!" dedi, "benim elimin yanında."

elini aldım ve benimkiyle ölçtüm. tamamen aynı büyüklükteydi. oturduk ve avuçlarımızdaki çizgileri karşılaştırdık ve bunlar tamamen farklıydı. birbirimizin vücudunu uzun uzun incelemeye başladık. yan yana sırtüstü yatarken ayaklarımızı karşılaştırdık. onun ayak parmakları benimkinden daha uzun ve daha inceydi. kollarımızı, bacaklarımızı, boyunlarımızı ve dillerimizi karşılaştırdık; ama bunların hiçbiri göbek deliklerimiz kadar benzemiyordu: yana yatık helezonda ince bir yarık, boşlukta aynı model kırışıklar. bu ta ki benim parmaklarım julie'nin ağzında dişlerini sayana kadar sürdü ve yaptığımıza gülmeye başladık.

sırtüstü döndüm ve julie, hâlâ gülerek, üstüme oturdu, penisimi tuttu ve çekip içine soktu. çok çabuk olmuştu. birden sessizleştik ve birbirimize bakamadık. julie nefesini tuttu. yolumda yumuşak bir şey vardı, ben onun içinde büyüdükçe ayrıldı ve daha derine girdim. küçük bir iç çekti, dizlerinin üzerinde öne doğru eğilip hafifçe beni dudaklarımdan öptü. yavaşça kendini kaldırdı ve çöktü. karnımdan hoş bir heyecan yayıldı ve ben de iç çektim. sonunda birbirimize baktık. julie güldü ve "kolaymış" dedi.

biraz doğruldum ve yüzümü göğüslerine gömdüm. tekrar bir meme ucunu parmakları arasına aldı ve ağzımı buldu. ben emdikçe ablamın vücudundan aynı titreme aktı. derin, düzenli bir nabız atışı, evin içinden yükselip onu sallar gibi gelen büyük, tekdüze yavaş bir gümbürtü duyup hissettim. kendimi geriye bıraktım ve julie öne çömeldi. sesle uygun tempoda yavaş yavaş hareket ettik, ta  ki o bizi hareket ettirir gibi, kendiyle birlikte bizi iter gibi olana kadar.

bir noktada yan tarafa göz attım ve karyolanın parmaklıkları arasından tom'un yüzünü gördüm. bizi seyrettiğini sandım; ama tekrar baktığımda gözleri kapalıydı. benimkileri de kapadım.

biraz sonra julie ters dönmenin zamanı geldiğine karar verdi. bu yapması kolay bir şey değildi. bacağım onunkinin altına sıkıştı. yatak örtüleri engel oluyordu. bir tarafa yuvarlanmaya çalıştık. neredeyse yataktan düşüyorduk ve geri yuvarlanmamız gerekti. julie'nin saçını dirseğimle yastığa bastırdım ve çok yüksek sesle "ah!" diye bağırdı. kıkırdamaya başladık ve ne yaptığımızı unuttuk. çok geçmeden kendimizi yan yana yatmış, şimdi daha öncekinden biraz daha yavaş ilerleyen, büyük ritmik gümbürtüyü dinler bulduk.

15.7.18

yaşama sanatı

cesare pavese

davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman kendini yiğit bir insan sayabilirsin.

yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu belli etmemekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi.

hayatta becerikli olmanın yolu kurnazlıktan geçer.

"dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya." sen her şeyden vazgeçince, sana kalan en küçük şeyler bile büyük önem kazanır. genellikle görmezlikten geldiğin önemsiz şeylerden bile en büyük tadı almanın yoludur bu.

politika, olabilecek şeylerin sanatıdır. hayat her yanıyla politikadır.

hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır. kendi gerçek durumumuzu gördüğümüz zaman bunun yazgımıza uyduğunu anlar, huzura kavuşuruz.

tutarlı, kapsamlı ve canlı bir kalıba göre yaşanmış her hayat klasik bir hayattır.

yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. bunun korkunç yanı, doğrunun ne olduğunu bilmememize karşın, bir yalanın yalan olduğunu hala anlayabilmemizdir.

hayatın gizi, yokluğu bize acı veren şey bizde varmışçasına davranmaktadır.

"otuzumuza kadar köle gibi çalışıp her meteliğimizi biriktirelim; ondan sonra hayatın tadını çıkarırız." diyenler, otuz yaşına gelince kendilerini hırsa kaptırmış ve ağır işe öylesine alışmış olacaklar ki; artık hiçbir şeyin tadını çıkaramayacaklardır.

13.7.18

yüreğin katılaşmasının öyküsü

erich fromm

sekiz yaşında beyaz derili çocuğun bir arkadaşı vardır: kara derili hizmetçinin oğlu. beyaz çocuğun annesi oğlunun küçük zenciyle oynamasını istemez; ona arkadaşıyla görüşmemesini söyler. çocuk direnir. annesi söylediğini yaparsa onu sirke götüreceğine söz verir. çocuk boyun eğer. istediğinden caymak ve rüşveti kabul etmek çocukta bir şeylere yol açmıştır. utanır, kişilik bütünlüğü zedelenmiştir, kendine güvenini yitirmiştir. ama henüz onarılamayacak bir durum yoktur.

on yıl sonra bir kızı sever. şöyle bir tutuluverme değildir bu; ikisi de birbirlerine karşı derin, insanca bir bağlılık duymaktadırlar. ama kızın ailesi oğlanınkine göre daha aşağı sınıftandır. oğlanın anne-babası nişanlanmalarını istemez; oğlanı kandırmaya çalışırlar. oğlan ayak direyince nişanı dönüşüne ertelemek koşuluyla altı aylığına onu avrupa'ya göndermeyi önerirler. delikanlı öneriyi kabul eder.

bilinçüstünde bu yolculuğun kendisine çok iyi geleceğine -ve elbette dönüşünde sevgilisine karşı duygularında hiçbir değişiklik olmayacağına- inanmaktadır. ama öyle olmaz. pek çok kızla tanışır, çok beğenilir, benlik duygusunu doyurur; sonunda sevgisi ve evlenme kararı zayıfladıkça zayıflar. dönüşünden önce kıza nişanı bozduğunu bildiren bir mektup yazar.

delikanlının kararı ne zaman verilmiştir? onun sandığı gibi son mektubu yazdığı gün değil, anne-babasının avrupa'ya gönderme önerilerini kabul ettiği gün. bilinçüstünde olmasa da bu rüşveti kabul etmekle kendisini sattığını sezmiştir -ve karşılık olarak söz verdiği şeyi yerine getirmesi, kızdan ayrılması gerekmiştir. ayrılmasının nedeni avrupa'da yaptıkları değildir; sözünü tutmak için içinden geçtiği mekanizmadır. burada da gene sözünden caymıştır; sonunda bu, kendinden nefret etmesine (yeni fetihlerin vb. getirdiği doyumun ardına gizlenmiş de olsa) iç sağlamlığını, kendine güvenini yitirmesine yol açmıştır.

bu delikanlının yaşamını ayrıntılarıyla izlemeye gerek var mıdır artık? fizik okuyacağına babasının işini sürdürecektir; karşılığında ödüllendirilecektir; anne-babasının zengin dostlarının kızıyla evlenecektir; başarılı bir işadamı ve siyasal bir önder olacaktır; kamuoyuna karşı direnmekten korktuğu için vicdanının sesine kulak vermeyerek öldürücü kararlar alacaktır. yüreğin katılaşmasının öyküsüdür onun öyküsü. bir ahlaksal yenilgi onu ikinci bir ahlaksal yenilgiye götürür; sonunda dönüşü olmayan bir noktaya sürüklenir.

sekiz yaşındayken direnip rüşveti almayabilirdi; özgürdü henüz. o zaman belki onun çıkmazını duyan, bilen bir dostu, büyükbabası ya da bir öğretmeni yardım edebilirdi kendisine. on sekiz yaşında özgürlüğü biraz daha azalmıştır; daha sonraki yaşamı özgürlüğünün gittikçe azaldığı bir süreçtir artık; sonunda öyle bir noktaya gelir ki yaşam oyununu bütünüyle yitirir.

pek çok insan hitler'in ya da stalin'in adamları ölçüsünde vicdansız ve katı yürekli olsalar bile iyi insan olma şansıyla başlamışlardır yaşamlarına. bu insanların yaşamlarını çok ayrıntılı bir biçimde çözümlersek belki bir anda yüreklerinin ne ölçüde katılaşmış olduğunu, insan olma şanslarını son olarak ne zaman yitirdiklerini öğrenebiliriz. bunun tersi de doğrudur: ilk başarı ondan sonrakini kolaylaştırır, sonunda doğruyu seçmek hiçbir çaba gerektirmez artık.

bu insanların yaşama sanatında başarısızlığa uğramalarının nedeni, yaradılıştan kötü ya da istenç gücünden yoksun olmaları yüzünden daha iyi bir yaşam sürememeleri değildir; başarısızlıkları yolun ikiye ayrıldığı noktada durdukları, bir karar vermelerinin gerektiği zaman uyanıp gözlerini açmamalarından doğar. yaşamın kendilerine bir soru getirdiğinin, yanıt verme seçeneklerinin henüz ellerinde olduğunun farkında değillerdir. yanlış yolda attıkları her adımla, yanlış yolda olduklarını kabul etmeleri gittikçe güçleşir; bu da çoğu zaman o ilk yanlışlık noktasına dönmeleri gerektiğini, boşu boşuna zaman ve enerji harcamış olduklarını kabul edememelerinden doğar.

11.7.18

astroloji

carl sagan

astrolojinin iddiasına göre, doğduğunuz zaman gezegenlerin içinde bulundukları yıldız kümesi, geleceğinizi yakından etkiler.

gezegenlerin devinimlerinin kralların, kraliyet ailelerinin, imparatorlukların alınyazılarını belirlediği yolundaki düşünce birkaç bin yıl önce gelişmişti. astrologlar, gezegenlerin devinimlerini inceleyerek, diyelim, venüs gezegeni son olarak oğlak burcundayken neler olduğunu gözden geçirip bu kez de aynı şeylerin olabileceğini düşünmüşlerdir. bu oldukça nazik ve riskli bir işti. astrologlar devlet tarafından bu işle görevlendirilirlerdi ve yalnızca devlet hesabına çalışırlardı. birçok ülkede göklerde saklı gizleri açığa vurmak yalnızca astroloğa verilmiş bir görevdi. başka biri gökleri okumaya kalkışırsa ölüm cezasına çarptırılırdı.

bir rejimin düşeceği tahminini yürütmek, o rejimi devirmek için fena bir yol sayılmaz. yanlış tahminlerde bulunan çin sarayının astrologları idam edilirlerdi.

astroloji, sonunda gözlemler, matematik ve olaylar muhasebesiyle karılmış karmaşık düşüncelerin, dindarlık kisvesi altında entrikaların çevrilmesine yol açan garip bir bilgi birikimine dönüştü.

kişilerin kaderine ilişkin astroloji bugün de geçerlidir: aynı kentte aynı gün yayınlanan iki gazetenin yıldız falı sütunlarını göz önüne getiriniz. örneğin, 21 eylül 1979 tarihli new york post ve new york daily news gazetelerini ele alalım. diyelim ki, terazi burcunda, yani 23 eylül-22 ekim arasında doğmuşsunuz. post gazetesi falcısına göre, "bir uzlaşma sayesinde gerginliğiniz giderilecek"tir. evet, bu yararlı bir öneri ama çoklukla belirsiz. daily news falcısına göreyse, "kendinizi biraz daha zora koşmalısınız." bu da belirsiz ama değişik bir uyarı. bu söylenenler birer "tahmin" değil, birer "öneri"dir. size ne yapmanız gerektiğini söylüyor, başınıza neler geleceğini değil. kasten öyle yazıyorlar, herkese uysun diye. aralarında karşılaştırılınca tutarsızlıklar da belirgin. yıldız falı neden acaba spor rekorları ya da borsadaki hisse senedi fiyatları gibi sorumsuzca veriliyor?

astroloji ikizlerin yaşamından sınanabilir. öyle durumlar var ki, ikizlerden biri henüz küçükken bir trafik kazasında ya da yıldırım çarpmasından öldüğü halde, öteki ikiz yaşamını son demlerine dek sürdürebiliyor. ikizlerin aynı yerde ve hemen hemen aynı zamanda doğdukları biliniyor. onların doğumu aynı gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. eğer astroloji ya da yıldız falı geçerli bir şey olsa, bu ikizlerin bu denli değişik bir alınyazısına sahip olmaları nasıl açıklanabilir?

astrologların titiz bir testten geçirilmesi sonucu, yalnızca doğum yeri ve tarihini bildikleri kişilerin karakterleri ve gelecekleri hakkında doğru tahminlerde bulunamadıkları görülmüştür.

astronomi bir bilimdir. evreni olduğu gibi inceler. astroloji ise sözümona bilimdir, kanıt yokluğu karşısında öteki gezegenlerin bizlerin günlük hayatım etkilediği savında olan bir sözde bilim.