31.7.18

uzun lafın kısası

erich fromm: sevgi esas itibariyle almak değil vermektir.

dostoyevski: en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

cesare pavese: dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya.

robert musil: insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

jiddu krishnamurti: yaşam; ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

carl gustav jung: örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

emil cioran: mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

friedrich engels: özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır.

29.7.18

bir yazarın günlüğü

dostoyevski

en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

en büyük özgürlük, maddi birikim yapmamak, para peşinde koşmamak, tersine, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmak, insanların hizmetine koşmaktır.

korku acımasız bir duygudur. her çeşit duygusallığı ve yüce duyguları insanın yüreğinden uzaklaştırır, onu katılaştırır.

güçlü bir ruha ve yaradılışa sahip kadınlar, hele tutkuluysalar, başka türlü severler; acımasızca severler. sanatkar ruhlu zangoç gibi pek olgunlaşmamış, çocuksu yaradılışta olanlara karşı özel ilgi duyarlar.

trajik kader! acınası dünya görüşüyle, tümüyle kendinden hoşnut, çürümüş, pis bir solucana dönüşen insanoğlu!

zincirlerinden boşanmış insanoğlunun yaşamında, en açık, en küstah ve en kaba bir kötülüğün ruh yüceliği ve soylu bir yüreklilik sayıldığı tarihsel anlar vardır.

güçlü ve birbirine komşu iki devlet ne kadar iyi ilişkiler içinde bulunursa bulunsun, bu dostluklarını birinin ötekini yok etme emeliyle sona erdirmesi ve en sonunda da bu amacını askeri harekata çevirmesi, siyasal olduğu kadar, bir doğa yasasıdır.

tanrı yoktur, haliyle din de anlamsızdır; ama din cahil halk için gereklidir; çünkü din olmadan halkı dizginlemek mümkün değildir.

"her iftiranın daima izi kalır."

kadınların hiçbir özgün yanları yoktur. seven kadın, sevdiği insanın kusurlarına, zorbalığına bile tapar. aklamak için öyle bahaneler uydurur ki erkek arasa kendi kötülüklerini, kusurlarını bulamaz. bu soylu bir davranıştır ama özgün değildir. kadınları mahveden, bu özgünlükten yoksun olmalarıdır.

bir bulut gibi yanınızdan geçip giden, sizinle ilgisi olmayan bir olay yüzünden mahvolmanızdan daha dayanılmaz ve insanı yaralayan bir şey yoktur. bir aydın için acı veren bir aşağılanmadır bu.

cezada yanlışlık yapmaktansa merhamette yanılmak daha evladır.

bilim duygudan daha yücedir, yaşam bilinci hayatın üstündedir. bilim bize bilgeliği verecek, bilgelik yasaları ortaya çıkaracak. mutluluk yasaları bilimiyse mutluluğun üstündedir.

27.7.18

niteliksiz adam

robert musil

insanoğlu bayağılıklardan yapılmıştır.

insanın nerede bulunduğu sorusunun aşırı önemsenmesi, insanların henüz sürüler halinde yaşadıkları ve yiyecek bulunabilecek yerleri ezberlemek zorunda oldukları zamanlardan kalmadır.

her istediğini yapmasına izin verilen biri, sonunda başını duvara çarpacaktır.

her üç yüz adımda bir polisin düzene en küçük karşı gelişin hesabını sorduğu caddelerin hemen yakınında, balta girmemiş ormanlarda yaşamak için gerekli güce ve anlayışa sahip olmayı gerektiren başka cadde ve sokaklar uzanır.

her birimiz, kendini bir zamanlar ötekiyle karıştırmış olmanın verdiği o tedirgin edici duygudan kurtarmak peşinde ve bu yüzden de birbirimize karşı acımasızca dürüst birer çarpıtan ayna görevi görmekteyiz.

insanın ekmek ve su kadar doğal biçimde gereksindiği bir şeye yalnızca bakmakla yetinmek zorunda kalmak.. bir süre sonra insan, o şeyi artık doğal olmayan bir tutkuyla istemeye başlar.

yaşam, hiçbir zaman bir yerden taşları sökmeden bir başka yerde bir şeyler inşa etmez.

düzlüklerde yaşayan insanlar için eleştirel olmak ve uygun görmedikleri bir şeyi geri çevirmek kolaydır; ama insan kendi hayat salıncağıyla üç bin metre yükseğe çıkmışsa eğer, bazı şeyleri uygun bulmadı diye oradan kolayca inemez.

23.7.18

robert musil

ernst fischer

"ben, tinsel yoldan dünyanın üstesinden gelinmesine katkılar sağlamak istiyorum."

robert musil'e yazdığı bir mektupta thomas mann şöyle demişti: "ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan alman yazarı yok!"

ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942'de sığınmacılığın yoksulluğu içinde öldü. geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: "artık devam edemem!" ve ikinci bir not: "yaşamım, her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, niteliksiz adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu."

isviçre'deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: "gerçekte ise, niteliksiz adam'ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum."

"benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir."

6 kasım 1880'de avusturya'nın bir taşra kenti olan klagenfurt'ta doğan robert musil, 15 nisan 1942'de cenevre'de öldü. avusturya-macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. mühendis oldu, "musil renkli çarkı"nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil ama iş yaşamında kök saldı. imparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920'den 1922'ye kadar avusturya federal ordu işleri bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. daha sonra berlin'e gitti ve hiç tereddüt etmeksizin yazar oldu. ilk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis robert musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı.

"yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir."

musil, yirminci yüzyılda artık erişilmesi olanaksız bir bütünlüğü, bir goethe'nin bütünlüğünü amaçlıyordu. kendisine "ona göre yazar kimdir?" diye soruyor ve şu yanıtı veriyordu: "kesinlikle sezgiyle yaratan kişi değil, zamanın bilgisiyle ve o zamanın yararları doğrultusunda yaratan kişi. sadece tempo açısından zamandan daha hızlıdır, zamanın o kadar ilerisindedir ki, kendini onunla bir karşıtlık içerisinde duyumsar. zamanın iyi egosudur, zamanın zamana karşı çalışan avukatıdır."

"edebiyatın görevi, olanı değil, fakat olması gerekeni anlatmaktır. başka deyişle: edebiyat, ortaya anlam imgeleri koyar. anlamlandırma demektir. yaşamın yorumlanmasıdır. gerçek, edebiyat için malzemedir."

musil, izlemek istediği ilkeyi "kahramanca bir ilke" diye adlandırıyordu. "bir prometheus ilkesi, ruhun savaşma güçlerini gereksiz olandan ayırıp asıl önem taşıyanın hizmetine veren bir ilke. bana göre ilerletici, klasik bir ilke. bu, büyüklük ilkesidir."

"edebiyat, özünde daha yüksek düzeyde bir insanlık uğruna verilen kavgadır; bu amaç doğrultusunda edebiyat, var olan üzerinde bir araştırmadır ve serinkanlı kuşkunun erdeminden yoksun herhangi bir araştırmanın hiçbir değeri yoktur."

robert musil, ölmek ile oluş arasındaki bir çağın bulanık ışıkları altında yetişmiş en büyük yazarlardan biriydi. bu sezgilerle dolu olarak sorgulayan yazar, yalnızca habsburg monarşisinin yıkılışını değil, fakat bu yıkılış bağlamında çökmekte olan bir dünyanın sorunsalını da etkileyici biçimde betimlemeyi başardı. sözü edilen sorunsalı hem onun baskısı altında kalan hem de yanıltılamaz ve zeki bir eleştirmen kimliğiyle, yaşayan ve anlayan, büyüleyici bir mizah ustası olarak betimledi. gerçekliğin gözle görülür, elle tutulur bir şey olarak, yüzey niteliğiyle ve natüralist bir tutumla resmini çekmedi; o gerçekliğin gizli yapısını, molekül süreçlerini, elektromanyetik güç alanlarını gözler önüne serdi. kesin ama yine de fantastik gelen yanlarıyla, varlık ve bilinçten oluşma sağlam iskeletin bedenselliğin geçici bulutları arasında yer almasıyla, bir hayaletler dünyasının tedirginliğini yaşayan varoluş biçimiyle bu roman tekniğinin röntgen çekimleriyle yakınlığını görmezlikten gelebilmek olanaksızdır.

teknik ve bilim alanlarından gelen biri olarak musil, tümevarım yöntemini, başka deyişle, somut olaydan -egemen anlayışlara, ilkelere ve sistemlere ne kadar aykırı kaçarlarsa kaçsınlar- somut bilgiler çıkartmak için bu somut olayı elden geldiğince önyargısız araştırma yöntemini benimsemişti. fakat bu analitik kafa, aynı zamanda da hep yaşantının etkisinde kalan, öznel etkilenme nedeniyle hep soğukkanlı gözlemcinin tutumundan ve çekimserliğinden kopan bir yazardı. kapitalist burjuva dünyasının olumsuzluğunu sergileyen biri olarak, olumsuzun olumsuzlanmasına, yeni düzene, bütünlüğe, içerik zenginliğine, insanın kendisiyle, çevresiyle uyum içerisinde olacağı bir öteki duruma büyük özlem duyuyordu. "bütünsel bir yaşama, tam bir inanca, içine aşk olmayan hiçbir şeyin karışmadığı, hiçbir bencilliğe yer vermeyen bir aşka ulaşmanın yolu nedir?" diye sorar. "bu yol, yalnızca olumlu yaşamaktır."

böyle sormayı başaran bir yazar, yanıtı kopuk kopuk olsa bile geleceğe atıfta bulunur. hatta daha da fazlası: doğru sorulan, tutkulu, acımasız soru, yalnızca her dogmatik yanıtın değil, aynı zamanda her ilerlemeye yardımcı yanıtın da önkoşuludur. musil'in yapıtı, "ileriye doğru yanılması" içerisinde bir ilerlemeye yardımcı niteliğindedir. musil'in sorunsalından çok güçlü bir "her şeye rağmen!" yükselir. yalnızca olumlu yaşama olanağı, bireyle toplumun uyum sağladıkları bir dünyayı kurma görevi kaynaklanır.
"benden geriye ne kaldı? belki de yalnızca cesur ve satın alınamaz olan, iç dünyasının özgürlüğü uğruna çok az sayıdaki dış yasaya saygı duyduğunu sanan bir insan. fakat bu iç özgürlük, insanın kendi kendine her şeyi düşünebilmesinden, her insani durumda, kendini bu duruma bağlamasına neden gerek bulunmadığını bilmesinden ve neye bağlanmak istediğini de asla bilmemesinden başka bir şey değil."

21.7.18

felsefenin ışığında

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

georges gusdorf: eğer akıl insansal düşüncenin en üst organı ise, gerçeğin görevi içimizdeki birbirinin zıddı özlemleri kavramak ve düzenlemek, akla kendisine ait olan yeri vererek bu özlemlerin her birine hakkını vermektir.

henri bergson: zeka, içgüdüye ve sezgiye karşı çıkan üretici bir yetidir.

francis herbert bradley: kişisel ahlak olmadan ahlaksal kurumlar ölü kütlelerdir ve ahlaksal kurumlardan kopmuş kişisel ahlak gerçek dışı bir şeydir, bedensiz bir ruhtur.

jean-marie guyau: yasal cinayet, yasa dışı cinayetten daha saçmadır.

frederic rauh: bir parti, eğer üyeleri açık bilime, eleştiriye yabancı ise ahlaksızdır. dürüst insan inancını üst bir ilkeye bağlamaktan çok onu derinleştirmeyi, ortaya çıkarmayı, geliştirmeyi düşünür. düşüncesi eleştireldir.

george sand: bir kitap yazma işiyle ilgilenmediğim veya yeni birisini yazma hayali kurmadığım zaman can sıkıntısından ağlama isteği duyuyorum.

ferdinand alquie: insan, içinde kaybolduğu, sınırlandığı, yabancılaştığı her şeyi aşabilir ve aşmak zorundadır; ama insanı aşamaz.

pierre janet: en zor şey, tüm depresyonlarda en hızlı ve en çok yok olan, tüm biçimleriyle gerçeğin kavranmasıdır. bir algıyı veya bir fikri onun gerçek olduğu duygusuyla kavramak, yani bu algının çevresinde tüm eğilimlerimizi ve etkinliklerimizi birleştirmek dikkatin en büyük eseridir.

maine de biran: içsel duygumuzun yapısına dayanan ahlaksal yapının temeli, varlığımızın üzerinde her zaman en fazla bilgisiz olduğu tarafıdır.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

leon brunschvicg: eğer bizi çevreleyen dünyaya akılcı bir düzeni yerleştirmeyi başaramazsak, kendimiz aracılığıyla kendimiz için akılcı varlıklar haline gelemeyeceğiz. jules lachelier'nin ifadesine göre: "dışarıdaki tutarsızlık, içerideki deliliktir." ancak insanlar arasında insanız, ancak bedenler arasında bedeniz.

15.7.18

yaşama sanatı

cesare pavese

davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman kendini yiğit bir insan sayabilirsin.

yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu belli etmemekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi.

hayatta becerikli olmanın yolu kurnazlıktan geçer.

"dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya." sen her şeyden vazgeçince, sana kalan en küçük şeyler bile büyük önem kazanır. genellikle görmezlikten geldiğin önemsiz şeylerden bile en büyük tadı almanın yoludur bu.

politika, olabilecek şeylerin sanatıdır. hayat her yanıyla politikadır.

hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır. kendi gerçek durumumuzu gördüğümüz zaman bunun yazgımıza uyduğunu anlar, huzura kavuşuruz.

tutarlı, kapsamlı ve canlı bir kalıba göre yaşanmış her hayat klasik bir hayattır.

yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. bunun korkunç yanı, doğrunun ne olduğunu bilmememize karşın, bir yalanın yalan olduğunu hala anlayabilmemizdir.

hayatın gizi, yokluğu bize acı veren şey bizde varmışçasına davranmaktadır.

"otuzumuza kadar köle gibi çalışıp her meteliğimizi biriktirelim; ondan sonra hayatın tadını çıkarırız." diyenler, otuz yaşına gelince kendilerini hırsa kaptırmış ve ağır işe öylesine alışmış olacaklar ki; artık hiçbir şeyin tadını çıkaramayacaklardır.

9.7.18

j. g. ballard

irem sağlamer

"bilim kurgunun bir yan dal olmaktan çok xx. yüzyılın esas edebi geleneği olduğuna inanıyorum." diyen ballard'a göre "geleneksel roman, toplumların dinamizmini ve insanın evren içindeki yerini ihmal etmektedir. bilim kurgu ise, kaba ya da naif bir şekilde olsa bile, hayatı ve bilinmeyenleri felsefi ve metafizik bir çerçeve içine yerleştirmeye çalışır. günümüzün en önemli özelliği olan 'sınırsız olabilirlik' ve 'şimdideki gelecek' ile en iyi başedebilen edebiyattır."

çağımızda "kitle iletişimi, imajlar, reklamlar ve reklamcılığın bir dalı olan politika gibi sayısız kurgular arasında yaşadığımızı" söyleyen ballard'a göre bilim kurgunun görevi bu kurgular arasında gerçekliği yakalamaktır ve "gelecek bugünü anlamak için geçmişten daha iyi bir anahtardır."

"bütün bu konularda yazarın görevi nedir?" diye sorar ballard. "yazar kişisel ilişkiler ve toplumsal davranışlardaki nüansları incelemekle yetinebilir mi? kendine yeterli ve içine kapalı, kendi egemenliğinde bir dünya yaratabilir mi? bu ahlaki yetkiye sahip mi? günümüzde yazarın herhangi bir ahlaki konumda olduğuna inanmıyorum. sadece okura zihninin içeriklerini sergiler, bir dizi hayali alternatif sunar. bilinmeyen bir bölgede safariye çıkmış ya da laboratuvarda bilinmeyen bir konuyla karşı karşıya gibidir. tüm yapabileceği hipotezler geliştirip olgular karşısında sınamaktır."

7.7.18

eleştiri

jonathan swift

şairler ne iddiada olularsa olsunlar, kendilerinden başka hiçbir şeye ölümsüzlük kazandırmadıkları açıktır. saygı ve hayranlıkla andıklarımız homeros ve vergilius'tur, akhilleus ya da aeneas değil. tarihçiler söz konusu olduğundaysa, durum bunun tam tersidir. düşüncelerimiz yalnızca okuduğumuz eylemlere, kişilere ve olaylara odaklanır; yazarlarınıysa hiç de öyle çok düşünmeyiz.

bir öyküdeki bazı ayrıntıların değeri zaman gittikçe büyük ölçüde azalır. öte yandan öyle bazı küçük ayrıntılar da vardır ki hep değerli kalır. bir yazarın bu ikisini birbirinden ayırabilmesi için çok gelişmiş bir yargı gücüne sahip olması gerekir.

nasıl ki kutsal kişilerin sıkça "bu günahkâr çağ" demelerine alışıksak, yazarlar da sıkça "bu eleştirel çağ" sözlerini sarf eder.

içinde yaşadığımız çağın üyelerinin, bir sonraki çağa katkılarından bahsetmelerini izlemek oldukça eğlencelidir.

eleştiri, insanın önemli bir şahsiyet olması karşılığında ödediği bedeldir.

bir yazarın yazdıklarını okurken fikirlerimizin örtüştüğünü görürsem, ne denli harika bir gözlem diyorum. fikirlerimizin ters düştüğü bölümlerdeyse, onun yanıldığı konusunda hiç kuşku duymuyorum.

insan

robert musil

insanlar, yeryüzünde geleceğin kehanetleri olarak gezinirler ve onların bütün eylemleri birer girişim ve deneme niteliğindedir; çünkü her eylem bir sonraki tarafından aşılabilir.

zamanımızın insanları büyük bir şey yaratmayı asla başaramıyorlar.

insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktadır; ama aynı zamanda da bunlardan yakınmaktadır.

para, tinselleştirilmiş kaba güçtür; kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir.

bu dünyada ciddiye alınabilmesi ve ciddi sayılması için biraz olsun yozlaşmayı ve insanların aşağılık denebilecek niteliklerine oynanmasına gereksinmeyen herhangi bir temiz amaç var mıdır?

hepimizin iç dünyasında bazı çıbanlar var. içimizde hastalıklı, tüyler ürpertici, yalnızlık kokan kötü yanlar var.

insanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. insan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının baş parmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor; fakat bir şeyler yaratıyor. ayrıca becerikli olmak isteyen insanın aç kalmasına ve düşlere dalmasına izin yok; o, biftek yiyip yerinden kımıldamak zorunda. sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri insanlık, bu hayvanlara özgü, berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda.

5.7.18

zeka ve yaratıcılık

jiddu krishnamurti

karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.

zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.

toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.

özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.

zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.

önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.

ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.

içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.

birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.

4.7.18

dilenci

ahmet haşim

yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. bu zeki çehreli insan, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi düzeniyle her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sessiz belagatiyle gelip geçenlerin merhametini avlar. merhametlerin birer şaşkın güvercin telaşıyla bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek benim her sabahki eğlencemdir.

sabır, tahammül, düzen gibi karakter faziletlerinin en çetinleriyle donanmış ve aynı zamanda ustalıklı bir sükutun boş bir belagate tercihedildiğini bilecek kadar zevk ve idrak sahibi olan bu insanın daha çetin sahalarda, daha kârlı avlar arkasında koşması mümkünken, bir dilenci kılığı altında gelip geçenlere el uzatmaya razı oluşunu büsbütün budalaca bir hareket saymadım.

bu insan haklıydı:

hayatın zevk kaynağı olarak kuvveti ve insanın yaşamak hususundaki kudreti nispetinde fakirin hali yamandır. işte bunun içindir ki new york veya londra gecelerinde kuru bir kemik parçasını açlıktan gözü dönmüş köpeklerin ağzından kapmaya muhtaç kalan korkunç hayat düşkünlerine verilen fakir ismi hindistan'da, ganj nehri kenarında yarı kutsal bir payenin unvanıdır. fakire merhamet saadet ve felaketleri görünmez kuvvetlerin keyfine tabi ve dolayısıyla her an refahtan sefalete düşmek tehlikesine maruz olanların bilinmezden bir tür medet ummasıdır. bu gibilerin dilenci avucuna sıkıştırdıkları her sadaka yarın istemekten korktukları bir sadakanın sermayesi gibidir.

her sabah sessiz bir trajedi çehresiyle karşıma çıkan dilenci, şüphesiz, hesabın henüz tesadüfe galip gelmediği bir âlemde yaşadığını biliyordu ve sınırsız bir saflık ve gaflet denizi içinde merhameti değerli inciler şeklinde kolayca avlamaktan zerre kadar mahcup görünmüyordu.

3.7.18

aura

nurdan gürbilek

hale, ayla anlamına gelen "aura", walter benjamin'de sanat yapıtını ya da genel olarak bir nesneyi eşsiz, tekil kılan varoluştur. "tekniğin olanaklarıyla yeniden üretildiği çağda sanat yapıtı" adlı yazısında aura, "benzersiz bir uzaklık olgusu" olarak tanımlanır. sanat yapıtını özgün, tekil kılan, onunla kurulan ilişkinin benzersiz bir deneyim olmasını sağlayan, sanat yapıtına büyüsünü ve otoritesini veren de bu mesafe, bu uzaklıktır. bunu mümkün kılan ise gelenektir; sanatın ritüelden kaynaklanan yönleridir. sanat yapıtının yeniden üretimi işte bu uzaklığı, sanatın ritüele olan bağımlılığını ortadan kaldırır, onu daha yakına getirir: aura çözülmüş, sanat yapıtını çevreleyen hale kaybolmuştur artık. benjamin yukarıdaki yazısında ise aura'yı biraz farklı bir vurguyla, "bir uzaklığın bir kerelik görünüşü" olarak tanımlıyor: "bir nesnenin aura'sını duymak, ona bakışa karşılık verme yeteneğini tanımak demektir." fotoğrafçılık bu yeteneği ortadan kaldırır. çünkü burada insan aygıtın içine doğru uzun süre bakar; ama karşılıksız bir bakıştır bu: "öyle ya, aygıt insanın suretini çıkarır, onun bakışına cevap vermeden."

din

carl gustav jung

din, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir.

en öldürücü silahlar ve görece en yüksek yaşam standardını sunan ağır endüstri bile dinsel fanatizmin yaydığı ruhsal enfeksiyonu kontrol altında tutmaya yetmez.

bu inanç artık kişinin kendi içsel deneyimine dayanan bir olgu değil, düşünmeksizin gelen bir inançtır. insan onu düşünmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar. inancın içeriği o zaman bilgi ile çarpışmaya girer ve inanan mantık dışılığı çoğu kez bilginin akılcılığı ile boy ölçüşemez. inanç, içsel yaşamın yerini tutmakta yeterli değildir ve içsel deneyimin olmadığı yerde güçlü bir inanç bir lütuf gibi mucizevi bir şekilde gelse de, yine mucizevi bir şekilde çekip gidebilir.

insanlar inancın gerçek dinsel deneyim olduğunu zannederler ve onun aslında ikinci derecede bir fenomen, daha önceden içimize güven ve bağlılık aşılayan bir şeyin olmasıyla ortaya çıkan bir fenomen olduğunu düşünmezler. bu deneyimin, mezhepsel imanların kavramlarıyla yorumlanabilecek kesin bir içeriği vardır. ama bu ne kadar çok olursa bilgi ile anlamsız çatışma olasılıkları da o kadar artar.

kolektif bir inanca kayıtsız şartsız boyun eğmeyi, ebedi hakkı olan özgürlüğünden ve yine ebedi görevi olan bireysel sorumluluğundan vazgeçmeyi bir kez öğrenmiş olan insan, bu tutumunu ısrarla sürdürecektir ve bir başka, görünüşte "daha iyi" bir inanç, onun sözde idealizmine zorla kabul ettirilmeye çalışıldığında, aynı safdillik ve eleştiri yoksunluğu ile aksi yöne çark edip o yolda yürümeye başlayacaktır.

birey geleneksel inançlara sıkıca sarıldığı ve zamanın koşulları bireysel özerkliği daha önemle vurgulamadığı sürece halinden memnun yaşayıp gider. ama dışsal koşullara endekslenmiş ve dini inançlarını kaybetmiş dünyevi zihniyetli insanlar kitleler halinde ortaya çıkmaya başladığı zaman, yani günümüzde olduğu gibi, durum köklü biçimde değişir. o zaman, inançlı kişi savunmaya itilir ve inancının temellerine dayanarak kendisini yeniden eğitmek zorunda kalır.

psikolojinin dinsel deneyimde bilinçdışı süreçlerin önemini ısrarla vurgulaması son derece karşı çıkılan bir tutumdur. politik sağ ile solun birbirlerine karşı çıktıkları kadar şiddetle karşı çıkılır. sağ için belirleyici unsur insana dışardan gelen tarihi bir vahiydir. sol içinse bu tam bir saçmalıktır. insanın parti doktrinine inanmaktan başka hiçbir dini fonksiyonu yoktur ve bu fonksiyonunu yoğun bir bağlılıkla yerine getirmesi istenir. üstüne üstlük, değişik imanlar farklı şeyleri öne sürerler ve her biri mutlak gerçeğe kendisinin sahip olduğunu iddia eder.

oysa günümüzde uzaklıkların haftalar ve aylarca değil, saatler içinde katedildiği bütünleşik bir dünyada yaşıyoruz. egzotik ırklar artık etnoloji müzelerinde camekanların ardında seyredilmiyor. onlar artık komşularımız oldu ve eskiden sadece etnologların yetki alanı olan konular bugün politik, sosyal ve psikolojik problemlerdir.

uçurum

pascal

hiç var olmamış bir şeyin olması mı yoksa bir zamanlar var olmuş bir şeyin yeniden var olması mı? varlığa gelmek, yeniden var olmaktan daha mı zor? birini bize kolay gösteren alışkanlıktır ve alışkın olmayışımız da diğerini bize imkansız gösterir.

kendimiz hakkında o kadar az şey biliyoruz ki, kimi sağlıklıyken ölmek üzere olduğunu sanıyor, kimi de ölümün eşiğindeyken iyi olduğunu zannediyor. bir hummanın kapıda, bir apsenin çıkmak üzere olduğundan habersiz.

olivier cromwell bütün hristiyanlığı mahvetmek üzereydi. kraliyet ailesi perişan olmuş, cromwell'in yakınları iktidara, hiç bırakmayacakmış gibi kurulmuştu; ama bu arada küçük bir taş parçası gelip idrar torbasına yerleşti. roma bile onun yönetimi karşısında titriyordu. ama o küçük idrar taşı, sebebi oldu. cromwell öldü, ailesi gözden düştü, sonra ortalık duruldu ve krallık yeniden tesis edildi.

büyük insanlar da küçük insanlar da aynı kazalara, aynı sıkıntılara, aynı tutkulara maruz kalırlar. fakat biri tekerin üstünde, diğeri ise merkeze yakın bir yerdedir ve o yüzden de aynı hareketin yarattığı sarsıntıdan daha az etkilenir.

önce önümüze uçurumu görmemizi engelleyecek bir şey koyar, sonra hiç aldırmadan uçuruma doğru koşarız.

bu dünyada kalıcı ve gerçek bir tatmine ulaşılamayacağını, bütün hazlarımızın boş, dertlerimizin sonsuz olduğunu ve bizi her an tehdit eden ölümün birkaç yıl içinde bizi ebediyen yok olma veya bedbaht olma gibi korkunç bir zorunluluğa kaçınılmaz şekilde mahkum edeceğini anlamak için çok yüksek bir ruh olmak gerekmez.

2.7.18

şeytan

hüseyin rahmi gürpınar

insan insanın şeytanıymış derler. bu bir hakikat. daima insan insanı azdırır. ıslaha pek az meyli olan insan azmaya o kadar müsaittir ki bunun önüne ne kitap ne ceza kanunu geçebilir.

evliyalığa ermek isteyenler bile dağ başlarına çekiliyorlar; dergahları, tapınakları şehirlerden uzaklarda bina ediyorlar. ermeye kendilerinde istidat görenler bile kalabalığın fena tesirlerinden korkuyorlar. çünkü riyazetle, nefsini sefahat ve günahlardan temizleyerek hakkı kendinde bulmaya uğraşmakla erilir. riyazet midede, şehvette, dilde olur. mideni güç veren gıdalarla doldurursan damarların kuvvetle şişer, seni günaha sokar. her gördüğün kadına azgın bakışlarla bakarsın. fenalık fenalığı takip eder.

1.7.18

burukluklar

emil cioran

mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

iç alemime dalma ihtiyacıyla tanrı'ya yol verdim, son bir münasebetsizden kurtuldum.

iktidarsızlar, tabiatın onlara karşı ne kadar anaç davrandığını bilseler, salgı bezlerinin uykusuna şükreder ve bunu sokak köşelerinde överlerdi.

her şeyi bozmanın, şeyleri tanınmaz hale getirmenin, kendi hakkında yanılmanın en emin yolu "yetenek"tir. hakiki varoluş yalnızca tabiatın hiçbir ihsanla bunaltmadığı insanlara özgüdür. bu yüzden edebiyat aleminden daha sahte bir alem ya da edebiyatçı kadar gerçeklikten yoksun bir insan hayal etmek güçtür.

temel bir yanılgı olmasından da evvel, hayat, ne ölümün ne de şiirin düzeltmeyi başarabildiği bir zevksizliktir.

yok olma krizlerine, hiçlik içinde soluksuz kalmaya, bir tükürüğün içindeki ruhtan başka bir şey olmamanın dehşetine karşı, umumi felçten kaynaklanan benlik genleşmesi dışında hiçbir çare yoktur.

bir zihni, karanlık fikirleri kavramaktan duyduğu tiksinti kadar hiçbir şey kurutamaz.

miskinlerin, o doğuştan metafizikçilerin önermesi olan boşluk, iyi yürekli insanların ve meslekten filozofların, kariyerlerinin sonunda hayal kırıklıklarının mükafatı olarak keşfettikleri kesinliktir.

boşluktan avuç dolusu yararlanmayı öğrendiğimizde artık yarından çekinmeyiz. sıkıntı harikalar yaratır: kofluğu cevhere döndürür, besleyici boşluğun ta kendisidir.

sadece bir kere bile sebepsiz yere hüzünlendiysen bütün hayatın boyunca bilmeden öyle olmuşsundur.

hazların aksine, acılar doygunluğa ulaştırmaz. biraz olsun bıkkın olan hiçbir cüzzamlı yoktur.

kim ki içgüdülerine karşı çıkmamıştır, kim ki kendine uzun bir cinsel yoksunluk devresi dayatmamıştır ya da imtinanın bozukluklarını hiç yaşamamıştır; o kişi cinayetin diline de vecdin diline de kapalı kalacaktır: marquis de sade'ın saplantılarını da, aziz jean de la croix'nın saplantılarını da hiçbir zaman anlayamayacaktır.