31.8.12

uzun lafın kısası

albert camus: kimdir başkaldıran insan? "hayır" diyen biri.

sevgi soysal: bir kadının yaşamında bir napolyon'la rusya dönüşü olmalı.

demokritos: akıllı bir kişi için bütün ülkelerin kapıları ardına kadar açıktır; iyi yürekli aydın kişinin anayurdu tüm yeryüzüdür.

herakleitos: halk yasayı kentin surlarını savunur gibi mücadele ederek korumalıdır.

server tanilli: devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır.

francis bacon: insanın, pek az şeyin yokluğunu çekerken, pek çok şeyden korkması yürekler acısı bir durumdur.

carl gustav jung: insan anlamsız bir hayata katlanamaz.

john steinbeck: bu dünyada emin olduğum bir şey varsa, o da kimsenin başkasının yaşamına karışmaya hakkı olmadığıdır.

lawrence durrell: kumarbazlarla aşıklar gerçekten kaybetmek için oynarlar.

mine söğüt: yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.

paul nizan: bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. ya da savaşla, devrimle.

thomas paine: yahudi, hristiyan veya müslüman olsun tüm ulusal din kurumları, insanlığı korkutarak esir eden, gücü ve kazancı tekelleştirme amacı güden insan icatlarından başka bir şey değildir.

29.8.12

sokağın zulası

ahmet ümit



tırnağınla, tenime kazıdığın gül
koktuğu vakit, kanıyorum

akşam haberlerine aldanma
tüm resmi kederler sahte
her gece el ayak çekilince
yağmurlarla düşüyor üstümüze ölüm

sadece bu yüzyılın değil
zamanın mezarıdır insan

güneşin altında antik bir ihtiyar
dünyayı parlatıyor yapraklarla
tarihin gövdesi delik deşik

şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün
düşünmeye cesaret edemeyeceği düşleri

kadın

mihail lermontov

ta ki bize katlanamayan bir kadına rastlayıncaya kadar koşarız; o zaman gerçek bağlılık başlar; o gerçek ve sonsuz tutku; matematik deyimleriyle, bunu belli bir noktadan boşluğa indirilen bir çizgi diye adlandırabiliriz: bu sonsuzluğun sırrı yalnız amaca ulaşmanın imkansızlığında yatar, yani sona vardırmanın imkansızlığında.

hemen hemen bütün tutkular böyle başlar; çoğu kere, bir kadının bizi fiziksel ya da moral özelliklerimiz yüzünden sevdiğini sanarak kendimizi büyük ölçüde aldatırız. tabii ki onlar kutsal ateşi karşılamak için hazırlarlar yüreklerini, yumuşatırlar: yine de meseleyi çözümleyen ilk dokunuştur.

"evlenme" kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse ne aşk kalır ne bir şey! yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez. bu fedakarlığın dışında her fedakarlık istenebilir benden. yirmi kere hayatımı ya da namusumu ortaya koyabilirim; ama özgürlüğümü asla!

kadının yakınına gelmeyegör; dört bir yandan öyle belalar saldırır ki tanrı korusun: sorumluluk, gurur, dürüstlük, kamuoyu, alay, küçümseme.. yapacağın tek şey, çevrene bakmadan dosdoğru yürümektir; yavaş yavaş, canavarlar yok olur ve önünde durgun, güneşli bir çimenlik açılır, ortasında yeşil mersinler biten bir çimenlik. gelgelelim, ilk adımlarda yüreğin titrer de ardına bakarsan mahvoldun gitti!

kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür. onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar. onların önyargılarını çürütme usulleri de çok ilginçtir: diyalektiklerini çözebilmek için bütün mantık kurallarını altüst etmeniz gerekir.

kadınlar! kim anlar ki onları? gülüşleri bakışlarıyla çelişir, sözleri umut verir, kandırır, öte yandan sesleri uzaklaştırır bizi. bir an bakarsın, en gizli sırrımızı sezmişlerdir, bir an geçmez en belirgin ipuçlarından bir şey çıkaramazlar.

27.8.12

yahya kemal ve tanpınar

orhan pamuk

türk edebiyatının 20. yüzyıldaki en büyük şairiyle en büyük romancısı olacak yahya kemal ve tanpınar istanbul'un hüzünlü, ücra semtlerinde dolaşırken sanki kaybettikleri şeyleri ve melankoliyi daha da fazla içlerinde duymak istiyorlardı. niye? siyasi bir amaçları vardı: istanbul'un yıkıntıları içerisinde türk milletini ve türk milliyetçiliğini keşfetmek, büyük osmanlı imparatorluğu'nun yıkıldığını; ama onu yapan türk milletinin (rumları, ermenileri, yahudileri, kürtleri ve diğer azınlıkları türkiye cumhuriyeti devleti'yle birlikte unutmaya hevesle hazırdılar) hüzünle de olsa ayakta durduğunu göstermek istiyorlardı. ama türk milliyetçiliği fikrini, milliyetçi olmaları gerektiğini öğrenir öğrenmez, güzellikten yoksun otoriter bir söylem kullanan milliyetçi türk devleti'nin ideologları gibi değil, emir ve zordan uzak bir "güzellik" ile geliştirmek istiyorlardı. yahya kemal paris'te fransız şiirini ve edebiyatını tanıyarak 10 yıl geçirmişti ve türk milliyetçiliğinin, ancak "batılı gibi" düşünerek, bu milliyetçiliğe uygun batı tarzı bir imgeyle "güzelleştirilerek" yapılabileceğini biliyordu.

arka mahallelerin ya da yıkıntılarla ağaçların, otların ve doğanın rastlantısal güzelliğinden tat alabilmek için o mahalleye, yıkıntılarla kaplı o yoksul yere "yabancı" olmak gerekir. yıkık bir duvar, yasaklamalar yüzünden boşalmış ve bakımsız kalmış ahşap bir tekke binası, musluğu akmayan bir çeşme, artık üretim yapmayan 80 yıllık bir imalathane, milliyetçi baskılarla rumlar, ermeniler, yahudiler kovalandığı için boşalmış evler, kırık dökük yapılar, perspektife meydan okur gibi hepsi bir başka yana hafifçe yatmış (ya da kimileri, karikatüristlerin çok sevdiği gibi, birbirlerine yaslanarak eğilmiş) evler, çatıları, cumbaları, pencere pervazları yamulmuş yapılar, oralarda yaşayanlarda sağlamlık ve güzellik duygusu değil, yoksulluk, imkansızlık, çaresizlik ve ihmal duygusu uyandırırlar. kenar mahallelerin bu yoksulluk görüntüleriyle, bakımsız tarihi köşelerin sunduğu rastlantısal "güzellikten" zevk alanlar ya da yıkıntılardan pitoresk tatlar çıkaranlar bu yerlere dışarıdan gidenlerdir. (tıpkı şehir halkı ilgilenmezken roma'nın yıkıntılarından zevk alan, onların resmini yapan kuzey avrupalılar gibi.) yahya kemal ve tanpınar "fakir ve ücra istanbul'u", arka sokaklarda bütün gücüyle yaşayan geleneksel hayatı över, batılılaşma yüzünden bu "halis" kültür yok oluyor diye dertlenir, bu mahallelerin sunduğu "güzel" görüntülerin tadını çıkarır ve bu mahallelerde bir lonca ahlakı ve çalışma terbiyesiyle yaşayan "atalarımız, ecdadımız" düşüncesini icat edip kabul ettirmeye çalışırken; pera'da, yahya kemal'in "ezansız semtler" dediği ve tanpınar'ın nefrete yakın bir küçümseme ile bahsettiği, daha konforlu beyoğlu'nda yaşıyorlardı.

25.8.12

kader

ayşegül devecioğlu

ben kadere inanmam, insanın bilinçli çabasına inanırım. insanın bilgisi, insanın aklı, insanın zekası, insanın emeği kaderin üstündedir ve insana kaderini değiştirmek kudreti verilmiştir.

kendi haklılığına ne kadar inanırsa o kadar yanlış yapar insan. haklı olduğuna inanmak zalimleştirir insanı. iyi taraftan olan, her zulmü hak görür kendine. oysa zulüm, hangi amaç için olursa olsun kabul edilemez.

insan denilen yaratık yücelmek ister. her türlü sanatla, şiirle, müzikle, heykelle, edebiyatla, bilme ve öğrenme tutkusuyla; özgürlük, eşitlik ve onura duyduğu aşkla, hep bu yücelişin peşindedir.

devrimcilerin en büyük silahı insan sevgisidir.

şiir, damıtılmış insan yüreği, insan aklı. şiir, damıtılmış insan özü. insan olabilmek için tatmamız gereken zehir. şiirle karşılaşmamız dolaysızdır. bütün o anlaşılmaz, gizemli gibi görünen sözlere rağmen dolaysızdır. şiirin anlamı sözün kalbindedir. ve söz, paha biçilmez yükle gitmesi gereken yere gider.

ölüme inanan faşistlerdir; devrimciler yaşama inanır.

hayatın kaybedileceği ortaya çıkınca, en olağanüstü ya da en zengin, gösterişli yanları değil, en basit, sade yanları özlem yaratır. kimsenin aklına para, köşkler, villalar, arabalar, yatlar gelmez. rüzgar gelir mesela. bir çiçeğin hiç beklenmedik bir yerde bitivermesi. bir serçenin zıplaya zıplaya, ordan oraya konması..

duru bilinç

schopenhauer

zeka ülkesinde acı hüküm sürmez; her şey bilgidir. ama bir kimse tüm entelektüel hazlara, ancak kendi zekasının aracılığıyla, yani onun ölçüsünde ulaşabilir. çünkü "aklı olmayana, dünyanın tüm aklının bir yararı dokunmaz." bu avantaja eşlik eden gerçek bir dezavantaj ise, doğada zekanın derecesiyle birlikte acı çekme yeteneğinin de artması, yani en yüksek aşamasına ancak burada ulaşmasıdır.

doğa kendini sürekli olarak, en önce inorganik dünyanın mekanik ve kimyasal etkimelerinden bitkisel dünyaya ve bunun donuk öz hazzına, oradan da zekanın ve bilincin belirdiği ve şimdi zayıf başlangıçlardan adım adım hep daha yükseğe çıktığı, kendini insana dek yükselttiği hayvanlar alemine dek yükseltir; insan zekasında doğa doruk noktasına ve üretiminin hedefine ulaşmıştır; yani ortaya koyabileceği en kusursuz ve en zor şeyi sunmuştur. ama zeka, insan türünün içinde de çok sayıda belirgin basamaklar oluşturur ve en üstteki, asıl yüksek zekaya nadiren ulaşır. demek ki bu zeka, en dar ve en kesin anlamda, doğanın en zor ve en yüksek ürünüdür; böylelikle, dünyanın ortaya koyabileceği en nadir ve en değerli şeydir. böyle bir zekada en duru bilinç ortaya çıkar ve buna uygun olarak dünyayı başka herhangi bir yerde olduğundan daha anlaşılır, daha tam bir biçimde serimler. böyle bir bilinçle donatılmış kişi yeryüzündeki en soylu ve en kıymetli şeye ve böylelikle öteki tüm kaynakların, onun yanında kısıtlı kaldıkları bir hazlar kaynağına sahiptir. böylece o kişi artık, sahip olduğu şeyin keyfini rahatsız edilmeden çıkarabilmek ve elmasını tıraşlayabilmek için boş zamandan başka, dışarıdan bir şeye gereksinim duymaz. çünkü tüm öteki, yani entelektüel olmayan hazlar düşük türdendirler: hepsi de istenç devinimleriyle yani arzularla, umutlarla, korkularla ve neye yönelik olursa olsun, ulaşmayla sonuçlanırlar; bu da asla acı çekmeden gerçekleşemez. üstelik ulaşmayla birlikte, esas olarak az ya da çok bir hayal kırıklığı doğar; oysa entelektüel hazlardan, doğruluk giderek daha da durulaşır.

kabalık esas olarak, bilinçte istemenin bilmeye bütünüyle ağır basmasında ve böylelikle bilmenin kesinlikle sadece istencin hizmetinde ortaya çıktığı dereceye çıkmasında, sonunda istencin bu hizmeti istememesinde, yani ne büyük ne de küçük hiçbir güdünün bulunmamasında, bilmenin bütünüyle sona ermesinde ve bunun sonucunda tam bir düşünce boşluğunun ortaya çıkmasındadır. ancak, bilgisiz isteme en kötü şeydir; her kalasta bu vardır ve en azından düştüğünde bunu gösterir. bu yüzden bu durum, kabalığı oluşturur. aynı kişide sadece duyu organları ve onların verilerinin kavranması için gereken en alt düzeyde zeka etkinliği bulunur; bunun sonucunda kaba insan tüm izlenimlere sürekli açıktır; yani etrafında olup biten her şeyi, saniyesi saniyesine algılar; öyle ki en ufak bir ses ve çok küçük bir durum bile onun dikkatini hemen çeker; tıpkı hayvanlarda olduğu gibi. tüm bu durum, o kişinin yüzünde ve tüm dış görünüşünde görülebilir. sonra buradan kaba dış görünüm ortaya çıkar ki, bu dış görünüm, çoğu zaman olduğu gibi bilinci tek başına dolduran ilginç, düşük, egoist ve genel olarak kötü bir istenç olduğunda, etkisi daha da ilginçtir.

24.8.12

yaş ve yenilgi

murathan mungan

savaş, bizi kim olduğumuzu bilmediğimiz insanlar haline getirir.

sis havanın şiiridir.

bazen bir şeyi görmek için harcadığımız dikkat, o şeyi sahiden görmemizi engeller.

satranç oyuncularının zihnin derinliklerine çekilen kendilerine özgü gizemli bir suskunlukları vardır. hatta gündelik yaşamlarında rastgele anlardaki suskunlukları bile sıradan bir dalgınlıktan çok, gizem barındıran bu satranç sessizliğinden beslenir.

hırslarımıza hakim olmak konusunda bizi iki şey eğitir: yaş ve yenilgi. ama bunların gene de herkese değil, öğrenmeye açık insanlara yararı vardır.

her çeşit özgürlüğün sahibi için ağrılı bir baş dönmesi zamanı vardır.

geleceğimizi yapan şey, yazgımızdan, bize tanınan olanaklardan, karşımıza çıkan fırsatlardan çok, ruhumuzun şiiridir. bizde olan bir şeydir.

savaşçılarla, çapulcuları ayıran kadınların, çocukların kanıdır unutma! insanı insandan kan ayırır.

kadınlar arasındaki aşkta bir erkeğin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

öteden beri, geçmişte çok kan dökülen yerlerin uygarlığın beşiği olduğu söylenir. insanın beşiğinde kan vardır. kan kaynayan topraklarda büyür geleceğin uygarlıkları. kanın gücüdür bu. her dökülen kan bir gün dönüp geri gelir.

23.8.12

vahiy dini

thomas paine

bilimin değişmez yasalarından, aklın ışığından uzaklaşıp "vahiy dini" denen bir şeyin uydurulmasıyla, sayısız vahşi ve kafirce düşünce oluşmuştur. 

bir vahiy dininin tüm fikirlerini tehlikeli bir sapkınlık ve din dışı bir aldatmaca olarak reddetmek, yaradan'ın karakterine saygı duyan, uydurma ıstıraplar listesini kısaltmak ve insanlığın arasına ekilmiş zulüm tohumlarını ortadan kaldırmak isteyen herkesin görevidir.

vahiy, kişinin daha önceden bilmediği bir şeyin kendisine görünmesi yoluyla sağlanan bir iletimdir. bu nedenle vahiy, insanın yeryüzünde bizzat tanık olduğu ya da yaptığı herhangi bir şey için kullanılamaz. kitabı mukaddes'in neredeyse tamamını oluşturan tüm menkıbeler ve tarihi hikayeler de böyle anlatımlarla dolu olduğundan bunların vahiy kelimesinin anlamıyla karşılanması söz konusu değildir; dolayısıyla da bunlar tanrı kelamı olamaz. kavranamaz bütünlüğü yöneten ve insanın görüş alanının sadece bir kısmını keşfedebileceği varlığın devasa büyüklüğünü düşündüğümüzde, bu tür değersiz hikayeleri tanrı kelamı olarak nitelemekten utanç duymalıyız.

bir mucizenin gerçekleşmesi için doğanın işleyişinin dışına çıkması mı, yoksa bunu gördüğünü ileri sürenin yalan söylemesi mi daha olasıdır? zamanımızda doğanın işleyişinin dışına çıktığına tanık olmadık; ama bu süre içinde milyonlarca yalan söylendiğine inanmak için iyi nedenlerimiz var; demek ki mucize gördüğünü ileri süren birinin yalan söylememesi milyonda bir ihtimaldir.

gizem, mucize ve peygamberlik gerçek dinin değil, efsanevi dinlerin uzantılarıdır. dünya üzerinde bu araçlar kullanılarak bak orada, bak burada aldatmacalarıyla din ticari bir meta haline getirilmiştir. bir sahtekarın başarısı bir diğerine cesaret vermiştir; sahte dindarlıklarını destekleyen iyilik yapma bahanesi de onları pişmanlıktan korumuştur.

dini kurumlar ve devlet, yahudi, hristiyan veya müslüman nerede olursa olsun, aralarındaki çok yakın ilişki nedeniyle, var olan dini akidelerin, dinin ilk ilkelerinin tartışılmasını çeşitli baskılar ve cezalar aracılığıyla yasaklamıştır; mevcut hükümet sistemleri değişmedikçe de bu konular açıkça ve adilane biçimde insanlığın önüne getirilemeyecektir; ancak bu yapılabilirse dini sistemde bir devrim gerçekleşebilir.

22.8.12

olasılıksız

adam fawer

her an her şey olabilir.

tipik bilimadamları içine kapanık insanlardı. gerçek dünyada başarılı olmak için gerekli olan iletişim becerilerinden yoksun olurlardı.

olasılık ilkelerini ortaya koyan blaise pascal 1623’te doğdu.

olasılıklar her zaman kasadan yanadır.

bazen insan istatistiklerin canı cehenneme demeli ve içinden geleni yapmalı.

alfa dalgaları sakin yetişkinlerin en yoğun dalgalarıydı.

beta dalgaları insanlar gözlerini açtıklarında veya aktif bir şekilde başkalarını dinlediklerinde, düşündüklerinde veya bilgileri algıladıklarında hareketlenirdi.

teta dalgaları yaratıcılıkla, rüyalarla ve fantezilerle ilgiliydi.

delta dalgaları sezinleme gücüyle ilgiliydi.

napolyon 18. yy.da yaşayan astronoma, güneş sistemi hakkındaki eserinde niye tanrı’dan söz edilmediğini sorduğunda bilim adamı şöyle cevap verdi: efendim, bu hipoteze gerek yok.

satranç hayat gibidir. her parçanın kendi işlevi vardır. bazıları zayıftır, bazıları güçlü. bazıları oyunun başında işine yarar, bazılarıysa sonunda. ama kazanmak için hepsini kullanmak zorundasın. aynen hayatta olduğu gibi, satrançta da skor tutulmaz. on parçanı kaybedip, yine de kazanabilirsin oyunu. satrancın güzelliği budur işte. işler her an tersine dönebilir. kazanmak için yapman gereken tek şey tahtanın üzerindeki olası hamleleri ve anlamlarını iyi bilmek ve karşındakinin ne yapacağını kestirebilmek.

olasılıklarla yönetilen bir evrende her şey olabileceği için, evren olasılıklarla değil de mutlaklarla yönetiliyor.

kaybetmeye mahkum olanlar az parayla oynarlar; üçe altı veya beşe on en fazla.

grup ne kadar geniş olursa, olasılık da o kadar büyür. yani yeterince gözlemlersek her şey olabilir ve olur. her ne kadar olasılık dışı olursa olsun.

özünde tüm maddeler iki şeydir. farklı ortamlarda farklı özellikleri vardır, hepsi aynı anda ölçülünceye kadar.

tüm kumarbazların söylediği en önemli cümleyi söyledi: kötü eller gelmeye başladığında masadan kalkacağım.

her seçimin olumsuz sonuçları olabilirdi. asıl yapılması gereken, riski değerlendirmek ve en aza indirgemekti. hiçbir zaman risk faktörü yok edilemezdi, tamamen yok edilemezdi.

böyle bir şey asla hesaplanamazdı. işte hayatın en güzel tarafı da buydu; her şey olabilirdi. her ne kadar olasılıksız olursa olsun olabilirdi. olasılık dışı olan bir olay mutlaka olurdu.

şu anda adrenalin salgıladığı için koşabildiğini biliyordu, dursa bayılacaktı.

bir ajanın en önemli becerisi, olmaması gereken yerlerden, almaması gereken şeyleri alabilmesidir.

olaylar ne kadar rastgele görünse de, tamamen fiziksel gerçeklerle koşullandırılmışlardır ve böyle belirlenirler.

olasılık teorisinin temeli budur: hatayı en aza indirgemek.

saklayacak bir şeyi olmayan insan rahatmış gibi görünmeye çalışmazdı; özellikle de yağmurun altında yürürken.

bilgi önemlidir. eğer bir şey yapabileceğini düşünürsen, aslında bu mümkün olmasa bile yapabildiğini görürsün. eğer yapamayacağını düşünürsen, o zaman da çoğunlukla yapamazsın; çünkü denemezsin bile yapmayı.

çağdaş fiziğe göre madde zamanda ve uzayda belirli noktalar olarak değil, dalgalar olarak var olur.

bir kütle ne kadar ivme kazanırsa durağan bir kütleye kıyasla daha ağır olacaktır.

kuantum fizikçilerine göre madde aslında yoktur. klasik fizikçilerin madde sandıkları şey aslında birtakım elementlerin birleşimidir, onları da atomlar oluşturur, onları da kuarklar ve leptonlar oluşturur –yani enerji. yani aslında madde enerjidir.

tüm bilinçli ve bilinçsiz düşünceler beyinden elektrik sinyalleri yollayan nöronlar tarafından oluşturulur. madde enerjiyse ve düşünce de enerjiyse, o zaman tüm madde ve düşünceler birbirine bağlıdır, ilişkilidir. işte toplu bilinçaltı da buradan gelir. bu yaşayan, yaşamış ve yaşayacak her canlı tarafından paylaşılan, birbirine bağlı, bilinçsiz zihnidir.

zaman görecelidir. ışık hızından hızlı olan tek şey düşünce hızıdır. özellikle de bilinçsiz düşünce. partiküller ışık hızına yaklaştıkça zaman yavaşladığı için duranlara göre bilinçsiz zihnin sonsuz olduğunu düşünebiliriz. yani, bir anlamda, zaman diye bir şey yok.

budistlere göre her şey geçicidir. buddha, dünyadaki bütün acıların kaynağının insanların maddelere ve fikirlere bağlılığından kaynaklandığını ve akan, değişen ve hareket eden evreni kabul etmedikleri için böyle olduğunu düşünmüştü. budizm’e göre uzam ve zaman, bilinç yansımalarından ibarettir. budistler objeleri maddeler olarak değil de, evrensel bir hareketin içinde var olan dinamik süreçler olarak görürler ve bu da sürekli değişmektedir. yani, maddeyi enerji olarak görüyorlar, aynen kuantum fiziğinde olduğu gibi.

taoistler de evrenin dinamik döngüsüne inanırlar. tao yol demektir. evreni bir enerji sistemi olarak görürler ki buna chi derler. bu da sürekli değişir ve akar. buna göre de kişi tüm evrende tek bir elementtir. ya da bu enerjinin bir parçası. doktrinleri ching’dir yani değişim kitabı. buna göre denge ancak yin ve yang arasında bir uyum olduğunda sağlanabilir. bunlar da evrendeki bağıntılı doğal güçlerdir. bu da kuantum fiziğinde geçer; çünkü her şey partiküllerden oluşur ve bunları bir arada tutan da subatomik enerjidir.

toplu bilinçaltı sayesinde unutma zaman yok, yani düşünce hem ileri hem de geri akabilir. büyük düşünürler, felsefeciler, bilim adamları hepsinin zamanının ötesinde oldukları söylenir; çünkü dev adımlar attılar. bazıları buna deha diyor; ama deha müthiş bir öngörü değildir de nedir? sözde dahiler yalnızca toplu bilincimizi bizden daha iyi görebilenlerdir.

hiçbir şey onu şaşırtmazdı.

aslında şaşıracak bir şey yok. dünyada herkese aynı anda garip bir şey olsa işte o zaman bu şaşırtıcı olurdu. ben tek bir bakış açısına sahip olduğuma göre, bana olan olasılık dışı bir şey varsa, o zaman başkasına bunun olmadığını varsayıyorum mantıklı olarak. bu yüzden de, bunun herhangi birine olma olasılığı 6 milyarda birse, o birine olma olasılığı da yüzde yüz. yüzde yüz olabilecek bir şey olduğunda niye şaşırayım ki?

zaitsev ona hep, öldüğünde dinlenecek zamanı olacağını söylerdi.

insanın her zaman seçenekleri vardır.

güçlü yeteneği olanlar çoğu şeyi görebilirler; ama gördükleri bilinçaltındadır. iyi fikirlerine öngörü, içgüdü ya da bir duyguya kapılmak derler. aslında bu fikirler heran’da gördükleri olası geleceklerden kaynaklanır. heran’da herkes için mükemmel ve mutlu gelecekler de vardır.

annenin ve kardeşinin yasını tut nava. ama kendi hayatınınkini değil.

21.8.12

cömertlik

halil cibran

cömertlik bana, senden daha çok gereksindiğimi değil, benden daha çok gereksindiğini vermendir.

sahip olduklarınızdan verdiğinizde çok az şey vermiş olursunuz; gerçek veriş, kendinizden vermektir. çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

çok fazla şeye sahip olup çok az verenler, bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar; ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler. bunlar hayata ve hayatın definesine inananlardır ve kasaları hiç boş kalmaz. bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür. bazıları ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.

ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler, ne sevinç ararlar ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar; onlar, şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler. böyle kişilerin ellerinde tanrı dile gelir ve onların gözlerinden tanrı, dünyaya gülümser.

"hak edene vereceğim!" dersiniz; oysa bahçenizdeki meyve ağaçları ve otlağınızdaki sürü böyle demez. onlar yaşayabilmek için, yok olmamak için verirler. emin olun ki, gündüz ve geceleri yaşayacak kadar değeri olan insan, ona vereceğiniz her şeyi alacak değerdedir.

vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi? sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

voltada söylenen türkü

metin demirtaş


günün dolar bir gün sen de
özgürlüğü bir gelin gibi takıp koluna
çıkarsın
başlar yeni maceran güneşte
başlar işsizlik
o en büyük hapishane

her gün kapanan kapılar önüne
başkaldıran öfkenle dikilsen de
kar etmez
çünkü bir şeyler almak çarşılardan evlere
çünkü çocuklar dur bilmez

havasız koğuşlara alışılır
yatılır of demeden hücrelerde
hiçbir şey öldürmez insan yüreğini
öldürür eğilmek bir ekmek uğruna
üç kuruşluk adamlar önünde

20.8.12

bende yaşayanlar

rauf mutluay

liselerin birinci sınıflarında zorunlulukla okutulması gereken tek ders kitabında hemen bütün yerleşik site uygarlıkları birkaç sayfada geçiştirilip adlarını duymadığımız kabilelerin serüvenlerine formalar ayrılmıştır. hunlarla başlayıp çiçi devletini, hunların bölünmesini, tabgaç devletini, göktürk hakanlarını, uygurları, kırgızları, türgişleri, karlukları, sabarları, avarları, hazarları, peçenekleri, uzları, kuman-kıpçakları, oğurları (bulgarları).. anlatan kitap son sayfasında şu yorumla övünmektedir gene:

"bozkır kültürü, şimdiye kadar gördüğümüz gibi, insanın en tabii eğilimlerini (?) en iyi şekilde temsil eden (?) bir anlayış ve davranış bütünüdür (?). bu kültür çin'i yüzyıllarca baskı altında tutmuş, köhne roma'yı (?) çökertecek şartları hazırlamış, bizans'ı tarihe gömmüştür. eski dünyanın yarısını türk'ün hizmetine vermiştir. iran, ırak, mısır, balkanlar ve orta avrupa'nın türk kültürü ile temasa geçtikten sonra ne kadar değiştiğini ve bu bölgelerin ne ölçüde insani ve ferah (müreffeh demek istiyor olmalı) bir yaşama ortamına kavuştuğunu tarih göstermektedir."

bütün bu gurur yanlışlıkları neye yarar bilir misiniz? bir futbol maçı beraberliğini mucize saydıracak, nerdeyse almanya fethi değerinde yükseltecek küçüklük düğümlerine. ısrar ve inatla selimiye kubbesinin ayasofya'dan büyük olduğunu söylemekte ne erdem var; arada 2000 yıllık bir uygarlık gelişimi olduğu sürece?

gazeteyi elime alır almaz karşımda taçlı bir resim: "dünya güzellik yarışmasında jale bayhan finale kaldı", iri puntolarla. nerelerden övüngenlik çıkarıyoruz. yanlış bir umutla bekliyorum, üstteki küçük puntolu haberi görünceye kadar. meğer finale kalmanın hiçbir değeri yokmuş, yarışma sonuçlanıp bitmiş, jamaika güzeli birinci olmuş, bizimki yedinciymiş. bitmedi, daha var: yarışmanın takdimcisi sacha distel ne demiş: "şimdi güzel, sevimli türkiye güzelini göreceksiniz." demiş. bir rastlantı beraberliğine gazetenin iki tam sayfasını ayıran bencil dikkat, finale kalmayı yarışmayı kazanmaktan önemli gösteren kayırıcı kendine dönüklük, daha ilkokul sıralarında başlatılan bu gurur yanlışlıklarının iki küçük belirtisi değil mi?

tutsak

nilgün marmara


ılık bir süzülüşle
geri dön hayat
bırakma yeryüzü salına
tünemiş pek kara kuşlar
örtsün bakışımı
görmek acısı sürsün
pencere tutsağının
düşsün hayatı suya

19.8.12

albeni

alfred adler

yaşamın bizim için güzelliği, albenisi, her şeyden önce bir kesinliği içermeyişinden kaynaklanır. her şeyden haberimiz olsa, her şeyi bilseydik, tüm tartışmalar, tüm keşifler sona ererdi. bilim denilen şey ortadan kalkar, çevremizdeki evren üst üste iki kez anlatılmış bir öykü gibi bize sıkıcı gelmeye başlardı. henüz ulaşılamamış amaçları düşündürüp gönlümüzü hoşnutlukla dolduran sanat ve din bir anlam taşımaktan çıkardı. yaşam kaynağının o kadar kolay tüketilmezliği, bizim için büyük bir mutluluktur. insanların savaşımı asla sona ermez, her zaman karşımızda yeni sorunlar bulur ya da bunları icat eder, toplumsal çalışma ve başarıların yeni olanaklarını yaratabiliriz.

18.8.12

tutunamayanlar

oğuz atay

kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür.

hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir. insan, can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum.

ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum. toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için.

biz, harp çocuğuyuz. hiçbir şeyi atamayız kolayca.

bütün büyük bireyler yalnızdır.

bir yerde söz biter: iki kişi karşılıklı kendini tekrarlamaya başlar. yeni başlayan ilişkiler bile eskir böylece.

insanlar yüzünüze bakınca, sizden bir şey koparabileceklerini düşünmemeli. ticaretin ilk şartı. bakışlarınla insanların cesaretini kıracaksın. duruşun da umut kırıcı olmalı.

öğretmen, yedek subaylığını yapıyormuş. tabi hep üniformalı. adamdan kızını istemiş. kayınpeder diyormuş ki hakime: sayın hakim bey, ben onu subay zannetmiştim; fakat, affedersiniz, öğretmen çıktı.

bu oyunu kurallarına göre oynamalıydım. işte hademeyle dışarı çıktım. adam durdu. kurgusu bitti. içine bir lira atmadan yürümez. uzaklaşır gibi yapsam? geri döndü, çıktığı odaya giriyor. duruyorum. hademe de durdu. ona doğru gitsem? bana doğru geliyor. olmaz: savaşılmaz bu düzenle. parayı, adamın ceketinin cebine attı. elli kuruş atarsan, yavaş yavaş merdivenlerden çıkar. bir lira verirsen asansöre biner. her şey ne kadar düzenli. bir vidasını değiştiremezsin. selim dairede ne yapardı acaba? ne yapacak, herkesin işini görürdü; hademeler de memurlar da ondan nefret ederdi. amir güçlük çıkarmazsa memur çıkarına bakamaz; memur güçlük çıkarmazsa hademe çıkarına bakamaz. bütün düzen çığrından çıkar sonra.

ilk çekingenlikler ne kadar tatlıdır. oysa insan, bu beceriksizlikleri bir an önce yenmeye çalışır. bütün gücüyle büyüyü bozmak, buzları kırmak için uğraşır. birlikte yapılan her yeni hareket de, istenmediği halde bu büyüyü geri getirir: insana yeni bir fırsat verir.

hayatım, hayatımın romanıdır.

selim kalkardı, ellerime sarılır, beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni, alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme, boşuna tedirgin etme beni.

insanlarla arasında isteyerek bir uçurum yaratıyordu, onları imkansızlığa itiyordu.

ya hep küçük kalsalar ya da birden büyüseler. bu yavaş büyüme dayanılmaz bir şey. yanınızda yetişen bir şeyin siz anlamadan büyümesi. bir bakıyorsunuz, sevilip okşanmayacak kadar büyümüş. siz de buna, yavaş yavaş, hissetmeden, o kadar alışmışsınız ki artık sevip okşamak istemiyorsunuz zaten. bütün duyularınız, bu yavaş gelişmeyi, size sezdirmeden izlemiş. akıl, ya akıl? en aptal tarafımız. hiçbir şeyin farkında değil.

oysa bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar olric.

bir silgi gibi tükendim ben. başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. ben, kurşun kalem silgisiydim. azaldığımla kaldım.

dönerken yolda uzun uzun arabasının özelliklerinden bahsetti: bir düğmeye basınca camlar yıkanıyor, bir düğmeye basınca kuruyor, bir düğmeye basınca pencereler iniyor.. bir düğmeye.. bir düğmeye.. ne söylediğini izleyemiyordum. düğmeler bitmiyordu. bütün bu aşağılık durumlara, düğmelere sahip olmak için katlanıyor.

yeni bir dil bilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?

kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

17.8.12

saeki hanım

haruki murakami


zamanın girdabı içine çekiliyorsun.

onun rüyası senin bilincini göz açıp kapayana kadar içine alıveriyor. ana rahmi sıvısı gibi yumuşaklığı ve sıcaklığıyla sarıp sarmalıyor. saeki hanım üzerindeki tişörtü, sonra da boxer külotunu çıkarıyor. meme uçlarını defalarca öptükten sonra, elini uzatıp penisini yakalıyor. artık, porselen gibi sertleşmiş haldesin. hayalarını usulca avucunun içine alıyor. sonra tek kelime etmeden, elini tutup bacaklarının arasına koyuyor. organı sıcak ve ıslak. dudaklarını göğsüne yapıştırıyor. meme uçlarını emiyor. parmağın sanki emiliyormuş gibi, onun içinde kayboluyor.

sonra saeki hanım yüzü sana bakacak şekilde üstüne çıkıyor. bacaklarını açarak, sertleşmiş penisine kendi içine giden yolu gösteriyor. hiçbir şeyi seçebilecek durumda değilsin. seçimleri o yapıyor. bir desen çizermiş gibi derince, kalçalarını oynatmaya başlıyor. düz saçları senin omuzlarının üstünde söğüt dalları gibi sessizce salınıyor. sanki yumuşak bir çamurun içine dalıp gidiyorsun. dünya tamamen ılık, ıslanmış ve her şey birbirine karışmış. orada belirgin tek şey, sertleşmiş penisin. gözlerini kapatıp kendi rüyanı görmeye başlıyorsun. zamanın akışı berraklığını yitiriyor. dalgalar kabarıyor, ay yükseliyor. sonu gelmeyecekmiş gibi boşalıyorsun. elbette, buna engel olabilecek durumda değilsin. onun içinde boşalmaya devam ediyorsun. o da kasılarak, senin menini tüm yumuşaklığıyla içinde hapsediyor. yine de uykusundan uyanmış değil. gözleri açık halde uyuyor. o başka bir dünyada. senin menin de başka bir dünyaya akıyor.

saeki hanım'la seviştin, onun içine boşaldın. hem de birçok kez. o da her seferinde içine aldı. penisin hala sızlıyor. hala onun vajinasına temas ettiği anları yaşıyor. orası da, sana ait yerlerden biri. kütüphaneyi getiriyorsun aklına. sabahın sessizliğinde, raflarında dizili duran kitapları. odan, duvarda asılı sahilde kafka resmine bakmaya gelen 15 yaşındaki kız. başını iki yana sallıyorsun. şu an buradan çıkıp gidemezsin. özgür değilsin. zaten, özgürlüğü gerçekten istiyor musun?

dexter

herkes şansını kendisi yaratır.

kaybolan çoğu çocuk genelde ailenin tanıdığı biri tarafından kaçırılmıştır.

kendimi bildim bileli kendimi canavar olarak görmeme rağmen, dünya üzerinde var olan kötülüğün derinliğiyle her yüzleşmemde hala çok şaşırıyorum.

güçlü olduğunu sanıyorsun; fakat hissetmezsen güçlü olamazsın.

rol yapmak. büyümenin en önemli parçalarından birisi. beceremediğim roller hep iyi rollerdi: kahramanlar, parıltılı zırhlar içindeki şövalyeler. bir türlü olmadı.

bazen sahip olduğunuz bir şeye tekrar kavuşup kaybetmek kadar heyecan verici bir şey yoktur.

çocuklar herkese güvenirler. verdiğiniz yiyeceklerin zararsız olduğuna inanırlar. doğru yolu göstereceğinizi düşünürler. hareketlerinizi sorgulamazlar. çocuklara ağız dolusu şeker ve trans yağı verdiğinizde hayat boyu dostunuz olurlar.

ışık, karanlık olmadan var olamaz. ikisinin de bir gayesi var. benim karanlığımın bir gayesi varsa o da bu dünyaya biraz denge getirmektir.

tüm psikiyatrlar, çocukları işte bu yüzden sevdiğimi söyleyebilir: çünkü asla geri kazanamayacağım şeyle iletişime geçerler.

"yakın birini kaybettiğinde rutin hayat, insanı normal hayatına döndürecek bir merdiven olabilir."

birçok insan trajediden sonra hayatlarını geçmişi yaşayarak kırılmış bir halde geçirir. ilkel kimliğin bir bütün olmak için haykırır. onu bütün yapacak olan şey nedir? kimileri için yeni bir iş, kimileri içinse bir başkasının sevgisi. evet, trajedi bizi parçalar. fakat sana kendini yeniden yaratma fırsatı verir. kendini istediğin şekilde bir araya getirebilirsin.

16.8.12

otuzuncu yaş

ingeborg bachmann

hiçbir yerde düşleri parayla satın alamazsınız. zaman ile belirlenir düşlerin fiyatı. bizde bir düş vardır, karşılığında bir ömür isteriz müşteriden.

hep bu görgü kuralları! niçin kimse çıkıp ne olduğunu söylemez bunların? ne diye kendimizin ve başkalarının uydurduğu zebanilerle dünyayı doldurup dururuz?

bir şeyin başıyla sonu arasında fark yok: yaşam ve ölüm.

telefonda çok vakit şöyle söylüyordu: sevgili dostlarım, bugün ne yazık ki gelemeyeceğim. belki bir dahaki hafta. bir dahaki hafta telefonun fişini çekiyordu.

benim cennetim, güzelliğin olduğu yerdedir.

bıraktığı yerden devam etme ayrıcalığı kimseye bağışlanmamıştı.

ne sıradan bir kimse, ne de seçkin biri gibi yaşamayı, zamana ayak uydurabilmeyi ve ona karşı durmayı isterdi.

yasak levhaları, buyruk levhaları olmaksızın düşünmekten korkuyoruz, özgürlükten korkuyoruz. insanlar özgürlüğü sevmiyor. özgürlük nerede boy göstermişse, insanlar onunla bozuşmuştur.

yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yaratılamaz.

insan geçmişin derinliklerine ne kadar inerse, o kadar yitiriyor yolunu. bazen şu tarih denen şeye bir türlü akıl erdiremiyor, nereye gönül vereceğimi, hangi partileri, hangi grupları, hangi güçleri tutacağımı bilemiyorum. çünkü insan utanç duyulacak bir yasanın varlığını görüyor ortada, bütün kötülüklerin bu yasa uyarınca yapıldığını anlıyor. hep kurbanların tarafını tutabilirsin; ama kaç para eder, kurbanlar insana bir yol göstermiyorlar.

nasıl bazıları için tanrı, bazıları için para pul, bazıları için şan ve şöhret, bazıları için de ruhlarının ebedi huzuru önemliyse, benim için de doğru önemlidir.

mucize her zaman olduğu gibi güvenin, gözü kara bir güvenin ürünüdür.

bulanık ve çarpık görme, körlükten daha fenadır.

15.8.12

six feet under

bir şeyden korkuyorsan, o şeyi yapmalısın.

hayatı net görmeyi isterdim. ama romantikleştiğimde camdan attığım ilk şey o oluyor.

"birinin gücü, onun bilgisine bağlıdır."

dünyada, bir çocuğun ölümünün sıradan olduğu bir sürü yer var. ama biz katlanamıyoruz; çünkü ölü bir çocuk, doğanın kanununu bozduğuna inanan bir kültürün en büyük hatasıdır.

ölüsüne bakarak bile insanların nasıl bir hayat sürdüğünü anlayabilirsin.

herkesin hayattaki her şey için bir cevabı vardır. mesele, dinlemeyi bilmektir.

insanlar, başka hayatlara dokunmadan yaşanan hayatın ne anlamı var diye düşünebilir. ama böyle bir yargıya varmak ukalalık olur. her hayat bir katkıdır. sadece bunu şu anda anlamıyor olabiliriz. herkes hayatımıza bir sebeple girer ve bize öğretmeleri gereken şeyi öğrenmek bizim sorumluluğumuzdur.

"bu yaşamın bir günü, gelecek tüm günlerden iyidir."

yaşamımızı doğru şekilde sürdürürsek yaptığımız her şey bir sanat eserine dönüşür. giydiğimiz pantolon veya yatağımızı toplama şeklimiz bile. dünyanın sorunu da bu zaten. yaptığımız hiçbir şeyde yaratıcı olmaya çalışmıyoruz.

iki sevgili

melih cevdet anday

yedek subaylığını yapmak üzere izmir'e gidiyordu. vapurun salonunda tenha bir köşeye çekildi. istanbul'daki sevgilisine mektup yazmaya başladı. istanbul'da iki sevgilisi vardı. biri 18 yaşında bir lise öğrencisi, öteki 35 yaşında bir dul. önce genç kızı aradan çıkarmak istedi.

"sevgilim, bu satırları marmara'nın mavi sularına bakarak yazıyorum. vatan vazifesiyle çıktığım bu yolculukta bana yalnız senin hayalin, senin bıraktığın hatıralar arkadaşlık ediyor. o hayale, o hatıralara saygı duyuyorum. sen bir meleksin, ruhumun meleği. emin ol, aşkım bütün hayvani zevklere tenezzül etmeyecek kadar ulvidir. sen benim ruhumun eşisin. tatlı sesini, masum gülümseyişini ölünceye kadar yanı başında durup seyredeceğim güne değin ayrılıyorum. bu ayrılık son olacak. izmir'den yazmak üzere şimdilik allahaısmarladık. gözlerinden öperim. küçüğüm benim."

imzasını attıktan sonra yazdıklarına şöyle bir göz gezdirdi, gülümsedi. romantik olmayı da hiç beceremiyorum diye düşündü. sonra öteki sevgilisi için yeni bir kağıt aldı.

"sevgilim, son buluşmamız bir an bile aklımdan çıkmıyor. dudakların sanki hala dudağımda, göğsünün kokusu hala burnumda. uzaktan bile beni deli ediyorsun. inan bana öpüşlerimle, sevişlerimle seni nasıl parçalamadığıma şimdi şaşıyorum. sen benim kadınımsın. ama ne kadın! senin yanındayken hiç durmadan öpüşmek, sevişmek için daima hazırım. değil dudakların değil göğsün, değil bacakların, omuz başının bir görünüşü bile beni deli etmeye yetiyor; şehvetimi senden başka kimse dindiremez. sarıl bana, daha sıkı, daha sıkı. vücudunun her yerini duyayım."

bu mektubu da bitirdikten sonra zarfların üzerini yazdı. sonra da mektupları içlerine yerleştirip kapattı. bunları çanakkale'den postaya attıktan sonra delikanlının içine bir şüphe düştü. ya mektupları yanlış zarflara koyduysam, diye düşündü. dalgındı çünkü, yapardı bu yanlışlığı. izmir'e kadar bütün neşesi kaçtı.

bir hafta sonra izmir'de iki sevgilisinden de cevap aldı. evet, kuşkulanmakta haklıymış, mektuplar yanlış gitmiş. fakat ikisi de memnundu sevgililerinin. genç kız diyordu ki cevabında:

"sevgilim, benim yanımdayken saklamaya muvaffak olduğun duygularını bana bütün açıklığıyla yazdığın için çok sevindim. bundan sonra beni sözle değil, hep öyle yazdığın gibi, öperek sev. dudağın dudağımdan ayrılmasın, başın hep göğsümün üzerinde olsun. seni deli edebiliyorsam ne mutlu bana. ben senin kadınınım, beni parçala. bunları istediğimi sana bir türlü söyleyememiştim, beni ayıplarsın diye korkuyordum. sana sıkı sıkı sarılıyorum."

otuz beşlik dulun da o ince mektup, duygularını coşturmuştu:

"sevgilim, bana küçüğüm demen bilmezsin ne kadar hoşuma gitti. belki de yaşça senden büyük olmamın bunda tesiri vardır. ama ruhlarımız anlaştıktan sonra üç beş yaşın ne önemi olur, değil mi? beni sadece kadın olarak, sadece şehvetle değil de, ruhunun eşi olarak sevdiğini söylemen bana bu satırları yazmak cesaretini veriyor. şehvet geçicidir, asıl olan ruhların anlaşmasıdır. evlenip ebediyen mesut olacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyorum. gözlerinden öperim."

din

marquis de sade

dini ilkeler kesinlikle hiçbir şeye dayanmazlar ve asla doğuştan değillerdir.

anlaşılması en güç şeyin en önemli şey olduğuna aklı başında insanları nasıl oldu da ikna edebildik, diye soracaksınız. onları müthiş korkutarak; çünkü insan korktuğunda artık akıl yürütemez; çünkü bu insanlara özellikle kendi akıllarından sakınmaları öğütlendi ve insanın bir kez aklı karıştığında her şeye inanır ve hiçbir şeyi incelemez. tüm dinlerin iki temeli cehalet ve korkudur.

cennet dogmasına da cehennem dogmasından daha fazla inanmayalım: her ikisi de insanların görüşlerini zincirleme ve egemenlerin despotik sultası altında insanı boynu eğik tutma iddiasındaki dinsel zorbaların acımasız icatlarıdır.

cehennem ateşi onlar üzerinde etkili olamaz. tanrı'nın maddi bir ateşin ruhlar üzerinde etkide bulunabilecek şekilde davrandığını, bu ruhları besin olmadan yaşatacağını ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayacağını, yanıcı madde olmadan ateşi sürdürebileceğini söylemek, tek garantisi teologların aptalca hayalleri olan ve dolayısıyla ancak onların aptallık ya da kötülüklerini kanıtlayan olağandışı varsayımlara başvurmaktır.

herhangi bir hareketin nedeni bizim irademizdir. bir hareketin bizim içimizde yaratacağı sonucu bilmiyorsa tanrı fikri ne iğrençtir! eğer biliyorsa onun suç ortağıdır ve ona rıza göstermektedir. bizim irademiz daima bazı hareketlerin ardından geldiğinden, tanrı bizim irademizle iş birliği etmek zorundadır; dolayısıyla o baba katilinin kolundadır, kundakçının meşalesindedir, fahişenin amındadır.

14.8.12

düşler

ali püsküllüoğlu


gökyüzünde bir bulut
nasıl giderse dağlara doğru
insan nasıl düşerse yollara usulca
anılar da öyle
yol alır gönlümüzde
eskimez çocukluktaki düşler
insan eskise de
doğa eskise de

colombre

dino buzzati

yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

insan kimi zaman hayat boyu aynı evde oturur; ama pek yakındaki alanlara ya da sokaklara gitmeyi hiç düşünmez; bu yakınlık insandaki tanıma merakını yok eder. 

cennet olmasaydı cehennem diye bir yer de olmazdı. 

doğunun kum, taş ve güneşten oluşan çöllerinde müthiş bir güç vardır; en dar görüşlü adam bile doğanın bu engin görüntüsü ve sonsuzluğun derinliği karşısında kendi önemsizliğini hissedebilir ama kalabalıktan, gürültüden, tekerleklerden, asfalttan, elektrik ışıklarından, hep birlikte ilerleyen ve aynı anda aynı hükmü ilan eden saatlerden oluşan kentlerin çölü çok daha güçlüdür.

yalnızlık acısını tanımayan hayvanlar yalnız başlarına oynamayı becerirler; ama insanoğlu bunun tam tersidir. bunu başaramaz ve yalnız kalmayı denese bile daha öncekinden daha beter bir hüzne kapılır.

bir ölünün her kabahati, ölümsüz başyapıtlar yaratmış olması bile bağışlanır.

dünya insanlara dert sunmak konusunda pek cömerttir; ama kıskançlığın açtığı yaralar en çok kanayan, en derin, kapanması en zor olan ve kesinlikle merhamet duyulması gereken türden yaralardır.

dünyada, birbirini tanımayan iki kişinin yüzlerinin bu kadar aptalca bir ifadeye büründüğü tek yer asansör olsa gerek.

edebiyat, sanat, büyük sözler! iyi ama bugün sanat bir tüketim tarzından başka bir şey değildir; bir biftek, bir parfüm, bir şişe şaraptan farksızdır. insanlar hangi sanatla uğraşıyor? her şeyi kaplamakta olan denizi seyrediyorlar: şarkılar, şarkıcıklar, sözler, müzikler.. günümüzün tüketim malları. halk doğrudan sonuca bakar. pratik, kolay, hemen ele geçecek zevkin peşindedir. onu yormayacak olanın peşindedir. beynini çalıştıracak bir şey istemez.

rüya

pascal

kavranılamayan her bir şeyin, var olmaması şart değildir.

şüphecilerin en güçlü argümanı -daha zayıf olanlarını bir tarafa bırakıyorum- şudur: bu ilkelerin doğruluğuna emin olmamızın -iman ve vahiy haricindeki- tek yolu, onları doğal olarak kendi içimizde hissetmemizdir. gelgelelim, bu doğal his de onların doğruluğuna dair ikna edici bir kanıt değildir. insanın iyi bir tanrı tarafından mı, kötü bir cin tarafından mı yoksa tesadüfen mi yaratıldığıyla ilgili, inanç hariç, bir kesinliğe ulaşılamaz. dolayısıyla nereden geldiğimizle ilgili bu ilkelerin doğru mu yanlış mı yoksa belirsiz mi oldukları şüphelidir. üstelik hiç kimse -inanç haricinde- uykuda mı yoksa uyanık mı olduğundan emin olamaz; nitekim rüya görürken de uyanık olduğumuzu şu anki kadar kesin sayarız. mekanlar, şekiller, hareketler gördüğümüzü sanırız: zamanın akışını hisseder; hatta zamanı ölçeriz. kısacası uyanık olduğumuzda nasıl davranıyorsak aynı şekilde davranırız. hayatımızın yarısı uykuda geçtiğine göre, bize nasıl görünürse görünsün, neyin gerçek olduğuyla ilgili hiçbir fikrimiz olmadığını kabul etmemiz gerekir. şu halde bütün hislerimiz yanılsamadan ibarettir. belki de uyanık olduğumuzu sandığımız diğer yarıda, daha farklı bir uyku halindeyiz ve uyduğumuzu sandığımızda asıl bu durumdan uyanıyoruz, kimbilir?

başka insanlarla aynı ortamda rüya görsek ve bir şekilde bu rüyalar birbiriyle uyumlu olsa -ki bu rastlanılan bir şeydir- ve sonunda yalnız uyansak, rüya ile gerçeğin yer değiştirdiğine inanacağımızdan kim şüphe edebilir? sık sık rüya içinde rüya gördüğümüze, bir düşe diğerini eklediğimize göre, uyanık olduğumuzu sandığımız hayatın bu yarısının, başkalarının da içinde yer aldığı ve ancak ölümle uyanabileceğimiz bir düşten ibaret olması da mümkündür. bu hal sürdüğü müddetçe, tıpkı normal uykumuzda olduğu gibi, iyiye ve gerçeğe dair pek az ilkeye sahip olacağız; bizi burada rahatsız eden kimi düşünceler, belki de düşlerimizdeki zamanın akışına ve gördüğümüz asılsız hayallere benzer yanılsamalardan ibarettir.

âdetlerin, eğitimin, bir ülkedeki gelenek göreneklerin ve buna benzer şeylerin yarattıkları kanılarla ilgili olarak, şüphecilerin öne sürdükleri daha az güçlü argümanları bir tarafa bırakıyorum. bu kanılar, dogmalarını bu boş temellere dayandıran sıradan insanların büyük kısmı üzerinde etkili olsa da şüphecilerin en ufak bir karşı çıkışıyla yıkılırlar. bu husustan yeterince emin değilseniz şüphecilerin kitaplarını okumanız yeterlidir, bunun doğruluğuna derhal ve belki de fazlaca ikna olursunuz.

13.8.12

komünizm

george sabine

düşünceler bir temel ekonomik gerçeği yansıtır ve aşağı yukarı yanlış temsil ederler; en azından kaynakları açıkça ortaya konmadığı sürece bu gerçeğin "yutturmaca" biçimleridirler. davranışlara temel oluşturan ülkücü güdüler ve nedenler olma nitelikleri ise yalnızca gerçek doğası oldukça farklı olan bir şeyin görüntüleri ya da belirtileri olmalarından ileri gelir. pek derinlere inemeyen yandaşlarına geçerli ve zorunlu görünürlerse de, bunların zorlayıcı gücü gerçekte asla onların bilinçlerinde bulunmamakta; ama sınıflarının toplumsal konumunda ve ekonomik üretimle olan ilişkisinde saklı kalmaktadır.

marx için feodalizmin kaldırılması, orta sınıfın iktidara gelmesi ve bu sınıfın iktidarını etkili kılan bir siyasal düzenin yaratılması demekti. o gün ancak bir ölçüde ulaşılmış olan en gelişmiş biçimiyle bir düzen, bir demokratik cumhuriyet düzeniydi. bundan dolayı fransız devrimi asıl olarak bir siyasal devrim olmuştu. devrim, toplumsal üstünlüğü soylular ve din adamlarından alarak sınai ve ticari orta sınıfa geçirmişti. devleti, orta sınıf baskı ve sömürüsünün belirgin bir organı olarak yaratmıştı. ve felsefesi -siyaset ve iktisatta doğal haklar düzeni- orta sınıfın işçiyi sömürme hakkının ideal bir savunması ve ussallaştırmasıydı.

siyasal devrimden sonra gelecek doğal adım daha köklü bir toplumsal devrimdi. bu, yükselmekte olan bir proleter işçi sınıfının işi olacaktı, orta sınıf nasıl feodal sınıfı iktidardan ayırıp yerine geçtiyse, işçi sınıfı da orta sınıfı iktidardan ayıracak ve yerine geçecekti. bu yükselen sınıfın da bir felsefesi olmalıydı ve nasıl orta sınıfın felsefesi özet olarak doğal mülkiyet haklarının savunması idiyse, proleter bir felsefe de mülksüz insanların haklarının sosyalist bir savunması olacaktı. ama proletarya toplum yapısının altında yer aldığı ve kendisinin altında sömürebileceği bir sınıf bulunmadığı için, bir proleter devrim, sömürme gücünün işçi sınıfına geçirilmesi olmayıp sömürmenin ortadan kaldırılması olacaktı. bu devrim sınıf ayrılıklarının bulunmadığı bir topluma doğru atılmış ilk adım ve insanın kendi kendisini tam gerçekleştirmesinin belgesi niteliği ile tarihin gerçek bir başlangıcı olacaktı. marx'ın felsefesinin başarmak istediği görkemli görev buydu.

din, gerçek doyumlar bulmaya yönelmiş her ussal çabayı yanlış yöne çeviren düşsel ya da acayip doyumlar getirmektedir. din "halkın afyonudur"; ezilenleri, kendilerini ezenlere karşı direnerek durumlarını düzeltmek için çaba göstermekten alıkoyan bir uyuşturucu maddedir.

marx/engels: iş bölümü bireyin ya da bireysel ailenin çıkarı ile, birbiriyle ilişki içindeki bütün bireylerin ortak çıkarı arasında bir çelişmeye yol açar. çünkü iş bölünür bölünmez, her insanın kendisine zorla kabul ettirilen ve kaçamayacağı özel, yalnız kendine ait bir etkinlik alanı olacaktı. oysa hiç kimsenin böyle bir alana sahip olmadığı, tersine istediği herhangi bir etkinlik dalında çalışabildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler ve böylece bana bugün bir şeyi, yarın başka bir şeyi yapmak olanağını verir.

karl marx: yaptığım yeni şey, sınıfların varlığının yalnızca üretimin gelişmesindeki özel ve tarihsel aşamalarla bağlı olduğunu; sınıf kavgasının zorunlu olarak proletaryanın diktatörlüğüne götürdüğünü; bu diktatörlüğün kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız topluma götüren bir geçiş durumundan ibaret olduğunu kanıtlamak idi.

karl marx: incelemelerim beni, devlet biçimleri gibi hukuksal ilişkilerin de, ne tek başlarına anlaşılabilecekleri ne de insan zihninin genel ilerleyişi denen şeyle açıklanabileceği, tersine yaşamın maddi koşullarından kök aldıkları sonucuna ulaştırdı. bu koşulları hegel, "sivil toplum" adı altında özetlemektedir; bu sivil toplumun anatomisi siyasal ekonomide aranmalıdır.

marx'ın hegelci idealizmden farklı olarak maddeciliğe verdiği son anlam da buydu. toplumsal evrimin baş etkeni hegel'in sivil toplumudur, devleti değil. devleti meydana getiren hukuksal ve kurumsal ilişkiler ve onlarla birlikte giden bütün ahlaki ve dinsel düşünceler, sivil toplumun ekonomik temeli üzerine kurulmuş bir üst yapıdan başka bir şey değildir.

karl marx: insan kafasında oluşan tasarımlar da zorunlu olarak, deneyle doğruluğu kanıtlanabilen ve maddi önverilerle bağlı olan maddi yaşam sürecinin yüceltilmiş biçimleridir. ahlak, din, metafizik, ideolojinin bütün geri kalan kesimi ve onlara karşılık düşen bilinç bilimleri, görüldüğü gibi artık bağımsızlığa benzeyen hiçbir özelliğe sahip değildirler. ne tarihleri, ne gelişmeleri vardır; ama insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek, maddi varlıklarıyla birlikte düşüncelerini ve ürünlerini de değiştirirler. yaşamı belirleyen bilinç değildir, bilinci belirleyen yaşamdır.

kapitalist sistem zorunlu olarak en sonunda ezilecektir; marx bir düzeni yıkmanın daha iyi bir düzen kurmak için emin yol olduğu ütopik düşüncesini hiçbir zaman bırakmamıştır.

nasıl hegel'e göre ulus bir ortak birliğe sahip idiyse, marx'a göre de sınıf böyle bir ortak birliğe sahipti. sınıf tarih içinde bir birim gibi hareket eder ve ekonomik ve toplumsal düzen içindeki yerinin zoruyla hareket ederken de kendine özgü düşünce ve inançları meydana getirir. bireyin önemi asıl olarak bir sınıfın üyesi olmasından ileri gelir; çünkü düşünceleri -ahlaki inançları, estetik seçimleri, hatta kendisine inandırıcı görünen uslamlama biçimi- asıl olarak sınıfın doğurduğu düşüncelerin bir yansımasıdır.

karl marx: değişik üretim biçimleri ve varlığın toplumsal koşulları temeli üzerinde, ayrı ve özel biçimlerde oluşan bütün bir duygular, düşler, düşünce biçimleri ve yaşam görüşleri üst yapısı yükselmektedir. bunları bütün bir sınıf, maddi temellerinden ve onlara karşılık düşen toplumsal ilişkilerden yaratıp biçimlendirmektedir. bunları gelenek ve eğitim yoluyla edinen birey, hareketlerinin gerçek güdülerinin ve başlangıç noktasının bunlar olduğunu sanabilir.

marx köylü sınıfı ve çiftçilerin ideolojisinin de küçük burjuva özelliğinde olduğunu düşünüyordu.

karl marx: insanlar yaptıkları toplumsal üretimde, kaçınılmaz ve kendi istençlerinden bağımsız olan belirli ilişkilere girmektedirler; bu üretim ilişkileri onların maddi üretim güçlerinin belli bir gelişme aşamasına karşılık düşer. bu üretim ilişkilerinin hepsinin toplamı toplumun ekonomik yapısını meydana getirir; hukuksal ve siyasal üst yapıların üzerine kurulu olduğu ve belirli toplumsal bilinçlilik biçimlerine karşılık düşen gerçek temel budur.

maddi yaşamdaki üretim biçimi yaşamın toplumsal, siyasal ve manevi süreçlerini belirler. insanların varlıklarını belirleyen şey bilinçleri değildir; tersine bilinçlerini belirleyen şey onların toplumsal varlığıdır. gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumdaki maddi üretim güçleri yürürlükteki üretim ilişkileriyle ya da o zamana değin içinde işledikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışma durumuna girerler. bu ilişkiler, üretim güçlerinin gelişme biçimleri olmaktan çıkıp onlara gem olmaya başlar. o zaman toplumsal devrim dönemi gelmiş olur. ekonomik temelin değişmesiyle bütün görkemli üst yapı aşağı yukarı çabucak değişir. bu türlü değişmeleri düşünürken, doğa bilimlerindeki kesinlikle saptanabilen üretimin ekonomik koşullarının maddi değişimiyle insanların içinde bilinçlendikleri ve kavgaya giriştikleri hukuksal, siyasal, dinsel, estetik ya da felsefi, kısacası ideolojik biçimleri birbirinden her zaman ayırmak gerekir.

içinde bulundurduğu bütün üretim güçleri gelişmeden hiçbir toplumsal düzen ortadan kalkmaz; ve varlık koşulları eski toplumun rahminde olgunluğa ulaşmadan yeni ve daha üstün üretim ilişkileri de hiçbir zaman ortaya çıkamaz. bundan dolayı insanoğlu, her zaman ancak çözümleyebileceği sorunları ele alır; çünkü konuya daha yakından bakıldığında görüleceği gibi, herhangi bir sorun, ancak kendi çözümü için zorunlu olan maddi koşulların bulunması ya da hiç değilse ortaya çıkma süreci içinde olması durumunda kendini göstermektedir.

friedrich engels: doğru -ki felsefenin görevi onu bilmektir-, hegel'in elinde, bir kez bulununca artık yalnız ezberlenmesi gereken tamamlanmış bağnaz önermeler yığını olmaktan çıktı. doğru artık, bilimin uzun tarihsel gelişimi içinde bilgi sürecinin kendinde bulunuyordu; bu süreç, aşağı bir bilgi düzeyinden durmadan daha yukarı düzeylere çıkma süreci olup daha da yukarı bir düzeye çıkma olanağının kalmadığı, ellerini kavuşturup ulaştığı saltık gerçeği hayranlıkla seyretmekten başka yapacağı şeyin bulunmadığı bir noktaya hiçbir zaman varmayacak olan bir süreçtir.

ne bilimde kendi başına apaçık olan gerçekler ne de toplumda doğal ve devredilemez haklar vardır; hiçbir şey saltık, kesin ya da kutsal değildir. söylenebilecek en ileri şey, bilimsel bir kuramın ya da toplumsal bir uygulamanın kendi zaman ve koşullarına "uyduğu" ve yürürlükte bulunan bütün kuram ve uygulamaların yalnızca egemen durumda olmalarının da gösterdiği gibi, bu koşullara "uygun" olduklarıdır. ama zamanla ve koşulların değişmesiyle tarihe karışacakları ve daha "üstün" bir şeye yerlerini bırakacakları kesindir.

marx'a göre bir felsefenin amacı dünyayı yorumlamak değil, değiştirmektir.

george d.h. cole: bir hoppa kızın dudağını boyamasını bile üretim süreci ve sınıf kavgası terimleriyle açıklamaktan kendilerini alıkoyamayan marksistler vardır.

marx'ın kitabının gerçek gücü, kuramsal savlardan değil ama işçilerin koşullarını betimlemekteki katı gerçekçiliğinden ve düzenlenmiş kapitalizmi, toplumun insan özünü yiyip tüketen bir asalak gibi göstermesinden ileri geliyordu. amacı bakımından değilse de edimsel olarak kapital, sınai iş gücü için yeterli koruyucu önlem almayan bir sahiplenici toplumun apaçık manevi çirkinliğine yöneltilen ahlaki hücumların ilki ve herhalde en güçlüsü idi. ancak marx, kapitalizme yönelttiği hücumu açık bir manevi yargı biçiminde yapmadığı gibi, sermayenin iş gücünü sömürdüğü yolundaki savı da işçilerin daha önceki üretim düzeni içinde daha iyi bir durumda bulundukları anlamına gelmemektedir. diyalektik onun için, kapitalizmin kendinden önce gelen feodalizme göre bir ilerleme olduğunun güvencesiydi; marx bunu sık sık söylemiştir. bunun gibi kapitalizmin acımasızlıkları da kapitalistlerin kişi olarak acımasız oldukları anlamına gelmez; kapitalistler de işçiler gibi düzen içinde yakalanmışlardır ve düzenin gerektirdiği neyse onu yapmak zorunluluğu içindedir. marx'ın görüş açısından, bizzat düzen niteliği bakımından kendi kendisiyle çelişmelidir ve sonunda kendi kendini yıkacaktır. ama onu kendi kendisinin yıkıcısı yapan şey, doğmak için mücadele eden daha yüksek ve daha iyi bir düzenin tohumlarını içermekte olmasıdır. bundan dolayı marx'ın eleştirileri, özü bakımından geçmişe değil her zaman geleceğe dönüktür: işçilerin koşullarının ussal bir biçimde planlanmış ve sosyalleştirilmiş bir iktisadi düzende alacağına inandığı özelliğe dönüktür. ona göre böyle bir şey, içindeki kapitalizm çelişmelerinden arınmış olan bir iktisadi düzenin mantıksal ürünü olacaktır. marx ne böyle bir gelecek iktisadi düzenini betimlemeye çalışmış ne de bunu uğrunda mücadele edilmesi gereken bir ülkü olarak göstermiştir. hegel gibi o da, tarihin akışının hem kaçınılmaz hem de ussal olduğuna inanmıştı: insanlar kuşkusuz mücadele edeceklerdir; ama eninde sonunda mücadeleleri, istemeleri ve yaratmaları zorunlu olan şey uğrunda yapılacaktır. böylece marx, çıplak bir iktisadi nedenler ve sonuçlar çözümlemesi arkasında, gerçekten son derece güçlü olan ve dine benzer bir inançla desteklenen manevi bir çağrıda bulunmuş oldu. bu çağrı, uygarlığın ve hakkın ilerleyişine katılma çağrısından başka bir şey değildi. işçi ordularını marksçı sosyalizm etrafında toplayan şey de bu çağrıydı.

kapitalizmin klasik savunması, bir özgür değişim düzeninde herkesin uzun sürede piyasaya getirdiği değere eşit bir değeri geri alacağı ve böylece toplumsal üründen haklı payını alacağı savıyla yapılmıştı. marx buna karşı, kapitalistlerin üretim araçlarına sahip oldukları bir sanayi düzeninde emeğin her zaman aldığından daha çok ve düzenin sürmesi için gerekenden daha çok üretmeye zorlanacağını göstermek istedi. ortalama olarak ücretler, malthus'un ileri sürdüğü gibi nüfus baskısından dolayı değil ama özel mülkiyet düzeninden dolayı, yaşamı sürdürmeye ancak yetecek bir düzeye yakın olacaktır; kapitalistlerin düzen içindeki tekelci durumu da bu artığa kar ve kira biçimi altında el koymasını olanaklı kılacaktır.

marx'ın iktisadi çözümlemesi, kapitalist bir toplumun kesin çöküşüne doğru giderken izlediği akışla ilgili birçok öndeyişler getiriyordu. kapitalistlerin kendi aralarındaki yarışmadan dolayı sanayi gittikçe daha geniş üretim birimleri içinde toplanacaktır. bu birimler tekelci olmak eğilimi gösterecekler ve zenginlik gittikçe daha az sayıda büyük servette toplanacaktır. karı arttırmak için girişilen yarışma sömürüyü daha şiddetli kılacak ve işçi sınıfı gittikçe daha çok yoksul düşecektir. işçiler ürettiklerinin hepsini tüketmek olanağından süreğen bir biçimde yoksun bulundukları için kapitalist bir iktisat, üretim artığı, bunalım ve işsizlik dönemlerine uğrayacaktır. küçük işadamları, çiftçiler, bağımsız el sanatçıları -bir el sanatı iktisadının küçük burjuva kalıntıları- durmadan ücretli proletarya durumuna düşecek ve kapitalist toplum, kapitalistler ve onların uyduğu ikincil sınıflarla, proletarya yığınları arasında kutuplaşmak eğilimi gösterecektir. marx'a göre en sonunda bu eğilim, el koyanlara el konulacak bir devrimci duruma yol açacak ve üretim araçları sosyalleştirilecektir.

öte yandan işçi sınıfının gittikçe daha yoksul düşeceği öngörüsü çok yersizdi; çünkü sanayi toplumları yaşam düzeylerini kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde yükseltmişlerdir. aşağı orta sınıfın ücretli proletaryaya dönüşeceği öngörüsünün de yanlış olduğu görüldü; çünkü sanayileşme, marx'ın sınıflamasına göre küçük burjuva sayılması gereken ve beyaz yakalılar denen sınıfı çok genişletmiştir. kapitalizm marx'ın kestirdiği gibi uluslararası ölçülere ulaştıysa da, daha yüksek ölçüde sanayileşmiş olan ülkelerde işçi sınıfı, lenin'in 1914'te güvenle beklediği gibi uluslararası bir sınıf kavgası uğrunda birleşmek eğilimi göstermedi.

kapitalist sanayiciliğin sınıf çatışmalarını keskinleştirdiği de görülmektedir. bu türlü geniş karşılaştırma yapılacaksa, sanayi toplumlarının el-sanatı toplumlarından daha az tabakalaşmış olduklarını, birincilerde sınıf duvarlarını atlamanın daha kolay olduğunu ve yine birincilerin olağanüstü ölçüde durağan olduklarını söylemek öyle görünüyor ki gerçeğe daha yakın olacaktır. toplumsal devrimler ingiltere ya da almanya'da değil, rusya ve çin'de görüldü. marx'ın kullandığı yöntemin geçerliliği konusundaki kesinliği, devrimin ve kapitalizmin çökmesinin çok yakın olduğu öndeyişlerine yol açmış, bu öndeyişler genellikle yanlış çıkmıştır; çünkü ya devrimler olmamış ya da yanlış yerlerde olmuştur.

marx, kapitalizmin bütün kötülüklerinin üretim araçlarının özel mülkiyet altında olmasında toplandığına inanıyor, bundan dolayı da özel mülkiyetin kaldırılmasının kötülüklerin kaynağını kurutacağına inanıyordu.

devlet, sömürü üzerine kurulu toplumda bir baskı aracıdır.

gerçek komünizm işbölümünü ortadan kaldıracak ve komünist ülkünün gerçekleşmesini sağlamak üzere toplumsal üretimi artıracaktır: "herkesten gücü yettiği ölçüde almak ve herkese ihtiyaçlarına göre vermek."