#teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.03.2022

üç robot yasası

isaac asimov

1. bir robot, bir insana zarar veremez ya da hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine neden olamaz.

2. bir robot, insanların verdikleri emirlere uymak zorundadır; ancak bu tür emirler birinci yasayla çeliştiği zaman durum değişir.

3. bir robot, birinci ve ikinci yasalarla çelişmediği sürece varlığını korumak zorundadır.

durup düşünürseniz üç robot yasasının aslında dünyadaki pek çok ahlak sisteminin temel rehber prensibini oluşturduğunu anlarsınız. tabii her insanda kendini koruma güdüsü olduğu düşünülür. bu bir robot için üçüncü yasadır. ayrıca toplumsal vicdanı ve sorumluluk duygusu olan her 'iyi' insanın belirli otoriteleri dinlemesi gerekir. yani doktorunu, patronunu, hükümetini, psikiyatri uzmanını, dostlarını. ondan yasalara uyması, kuralları uygulaması, geleneklere karşı gelmemesi istenir. hatta onun rahatını ve güvenini tehlikeye düşürdüğü zaman bile. bir robot içinse ikinci yasadır bu. ayrıca her 'iyi' insanın hemcinslerini kendisi kadar sevmesi, diğerlerini koruması ve bir başkasını kurtarmak için yaşamını tehlikeye atması da beklenir. bu da bir robot için birinci yasadır. anlayacağınız.. byerley tüm robot yasalarına uyduğunda bu onun bir makine adam olduğunu da gösterir, çok iyi bir insan olduğunu da.

1.12.2021

insan, hayat

john fowles

insan bir fail arayıcısıdır. kör bir rüzgarın içindeki bu oluş için, bir salın üzerindeki bu oluş için bir fail ararız. gizemli gücü, neden olanı, tanrıyı, varlığın ve yokluğun gizemli maskesinin ardındaki yüzü ararız.

hiçliğe doğru inşa ederiz, sürekli inşa ederiz.

ölüm hücresinde doğmuşuz gibi; tehlikeli bir çağa, kaçınılmaz bir felakete; anlamlı tek özellikleri gülünç bir biçimde kısa ömürlü olmak ve zevk alma gücünün tamamen ortadan kalkmasıyla son bulmak olan bir varlığa mahkum olmuşuz gibi davranıyoruz.

bizi oyan şey, bir kunduracı tığı gibi, aynı anda iki doğrultuda işliyor. bizim sadece istediğimiz her şeyi elde edebilme konusunda çileden çıkartıcı bir yeteneksizliğimiz yok, aynı zamanda, elde etmeyi istediğimiz şeylerin, şöyle bir farkına varılan, ama çok daha zengin bir insan gerçekliği açısından, değersiz olduklarını, içimizi delik deşik eden bir korkuyla da hissediyoruz.

kısa yaşamımız bir kez yanıp kül olunca, ölüm sonu gelmeyen bir uykudur.

teknolojideki bütün büyük başarılarımıza karşın bizler, dar profesyonel alanlarımızın dışında, zihinsel olarak şimdiye değin var olmuş en tembel ve en koyunsu kuşaklardan bir tanesiyiz.

bütün haz deneyimlerimiz zayıf ancak korkunç şekilde, bir mahkumun son kahvaltısı unsurunu, öleceğini bilen şairin, savaşta ölmeye yazgılı genç askerin yoğunluk duygusunun bir yankısını içerir.

yaşam, ölüme ödediğimiz bedeldir, tersi değil. yaşamımız kötüleştikçe daha fazla öderiz; daha iyiye gittikçe ucuzlar. evrim deneyimin, zekanın, bilginin büyümesidir ve bu büyüme kavrayış anları, daha derin amaçlar, daha doğru davalar, daha istenen etkiler gördüğümüzde ortaya çıkan anlar yaratır. şu anda büyük kavrayış anında durmaktayız: ölümden sonra yaşam yoktur.

kendimizi ne denli küçük hissedersek yaratıcı olmak için o denli az güçlü oluruz. işte bu nedenle boş yeni üslupların, boş yeni modaların ardına takılarak, tıpkı yanan bir binada paniğe kapılmış çocuklar gibi kendimizi her çıkış kapısına atarak kaçmaya uğraşırız.

ne denli aptal olursak olalım, içinde açık bir biçimde iyi bir eylem tarzı gördüğümüz ama yine de yapmaktan kaçındığımız basit durumlar vardır; ne denli bencil olursak olalım, hiçbir özveri gerektirmeyen ama yine de kaçındığımız iyi eylem tarzları vardır.

insan daha duyarlı oldukça, kendisinin ve başkalarının bilincine daha fazla vardıkça, bugünün kötü örgütlenmiş dünyasında, daha fazla kaygılı olacaktır.

insanlar yiyecekten daha fazla şeye ihtiyaç duyarlar ve ihtiyaç duydukları bütün öteki şeyler ancak, kalabalık en az olduğunda; yani, barış, eğitim, yaşanacak yer ve bireysellik olduğunda en iyi gerçekleşebilir.

biz istemek üzere tasarımlanmışızdır: isteyecek hiçbir şey olmazsa, rüzgârsız bir dünyadaki rüzgâr değirmenleri gibi oluruz.

insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

sonuç olarak niçin var olduğumuzu, niçin herhangi bir şeyin var olduğunu ya da olması gerektiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. bütün bilimimiz, bütün sanatımız, maddenin bütün engin yapısı, temellerini bu anlamsızlıktan alıyor; onun hakkında ileri sürebileceğimiz biricik varsayımlar onun maddenin süregiden varoluşu için hem zorunlu hem de duygudaş olduğudur.

dünyada hiçbir zaman bu kadar çok içi boş insan olmamıştı ve bu dünya tıpkı boş deniz kabuklarıyla dolu büyük ve yükselen bir kıyıya benziyor.

15.12.2020

planlı eskitme

richard sennett

aşırılık ve israf, kendi kendini tüketen tutkunun çatısı altında evlendiler. eski rejimde parisli bir katibin evindeki gardıroba göz atabilseydik, elde dikilmiş birkaç kadın elbisesi, belki iki erkek takımı ve kuşaktan kuşağa geçen ayakkabılardan başka bir şey bulamazdık. mutfakta yine elde yapılmış tek bir tabak takımı, birkaç tencere, kaşık ve kepçeler bulurduk.

vance packard'ın xx. yüzyıl ortalarında yayımlanan hidden persuaders (çaktırmadan ikna) adlı incelemesinde etkili bir biçimde ileri sürülmüştü. burada şeytani olan pazarlamaydı. diğer açıklama, halk yeni şeyler satın alsın diye ürünlerin kasten dayanıksız yapıldığını savunan "planlı eskitme" idi. bu ikinci açıklamanın dayandırıldığı kanıtlar amerikan otomobil ve giyim endüstrilerinden geliyordu; arabalar öylesine zayıf kaynak yapılıyor, giysiler öylesine kötü dikiliyordu ki, iki üç yıl sonra çöpe gidecek hale geliyordu. burada şeytani olan üretimdi.

markalaşma ise küresel ölçekte satılan temel bir ürünü farklı gösterme, homojenliği gözden saklama amacındadır. marka, tüketiciye, ürünün kendisinden daha değerli görünmelidir.

volkswagen şirketinin tüketicileri, alçak gönüllü bir skoda ile üst model bir audi arasındaki farkların, üst modelin, alt modelin fiyatının iki katından fazla bir paraya satılmasını haklı çıkardığına ikna etmesi gerekir. içerikteki %10'luk bir fark nasıl olup da fiyatta %100'lük bir fark haline gelebilir?

bir uçağın hızı, uçağın hizmet platformu sayılabilir. okyanus aşırı bir uçuşta birinci sınıfta yolculuk etmek, ekonomi sınıfında yolculuk etmekten 4-5 kat daha pahalıdır; fakat iş adamı ne 4-5 kat daha geniş bir yerde yolculuk eder ne de 4-5 kat daha iyi bir hizmet alır. ve uçağın hızı bütün kabinlerde aynıdır.

britanya reklamcılığında skoda, deneyimin ötesinde bir şey olarak sunulur; arabanın içi ve dışı, genellikle sunumu tamamlayan bir sürü bilgilendirici yazı eşliğinde açıkça gösterilir. üst model audi ise genellikle sürücü koltuğundan manzaranın nasıl göründüğünü gösterir. reklamlarda çok az metin vardır ve manzara, üst modelin üstü açık iki kapılı bir araba mı yoksa sahra'da yolculuk ederken de alışveriş merkezine giderken de eşit derecede rahat olan bir sedan mı olduğuna bağlı olarak, reklamdan reklama değişir. bu görsel fark, alıcının zihninde skoda ile audi arasında kurulabilecek her türlü ilişkiyi yıkmayı amaçlar.

imalatçı, nesnenin ne olduğuna gösterilen dikkati azaltarak, nesnenin çağrıştırdıklarını satmayı umar; dışarıdaki manzarayı sürekli olarak değiştirerek, farklı markalarda ve modellerde farklı bir manzara sunuyor görünen ve durmadan değişen bir süreç olan "sürüş deneyimi"ni vurgulamayı umar.

tabii ki, işlev açısından bakıldığında bu, business class yolcularının atlantik'i uçağın arkasında oturanlardan daha hızlı geçtiğini söylemenin eşdeğeridir. tüm markalaştırmalarda işin zor tarafı, bu asılsız temanın varyasyonlarını yaratmaktır ve bu, bağımsızlaştırma yoluyla yapılır.

altın kaplama, planlı eskimenin yarım yüzyıl önce şekillenmiş olan şartlarını değiştirdi.

tüketici, giderek artan bir şekilde homojenleşen mallarda fark uyaranını arar. bir klon kentten bir diğerine gezip duran, her kentte aynı mağazalara girip, aynı ürünleri satın alan bir turiste benzer. önemli olan geziyor olmasıdır: tüketiciyi uyaran, ileri gitme sürecinin kendisidir.

sosyolog guy debord tüketicinin nesnelere yaptığının bu olduğunu söyler: kişinin arzusunu değiştirmesi, seyahat etmek gibi, bir gösteri haline gelir; insan yer değiştirdiğini hissettiği sürece, satın aldığı şeylerin hep aynı olmasının önemi yoktur. sosyolog erving goffman, reklamcılık üzerine yaptığı son çalışmalarda, tüketicinin katılımıyla ilgili tamamlayıcı bir görüş öne sürer.

hareket ve tamamlanmamışlık, tahayyüle eşit derecede güç verir; sabitlik ve katılık ise tahayyülü eşit derecede zayıflatır. tüketici, markalaştırma eylemine katılır; ve bu eylemde önemli olan platformdan ziyade altın kaplamadır.

daha çok skoda-eğilimli biri olarak ben bu tür görüşleri ciddiye almakta güçlük çekiyordum; ta ki new york'taki bir reklam ajansında bir votka markasıyla ilgili bir dizi ürün konferansına gidene kadar. votkayla ilgili temel gerçek, tatsız ve hemen hemen kokusuz olmasıdır. birkaç hafta boyunca ajansın "yaratıcı ekip"inin bu yeni votka markasını nasıl satacaklarıyla ilgili kıvranışını seyrettim; buldukları çözüm, ürünün ismiyle birleştirilmiş seksi erkek ve kadın karnı resimleriydi.

resimlerde bunun ne tür bir ürün olduğuyla ilgili hiçbir işaret yoktu. çağrışımları kurmak bütünüyle tüketiciye kalıyordu. kampanyanın ayırıcı özelliği, anlaşılan o ki, çıplak karın görüntülerinin ağızdan ağıza dolaşarak, birinin bana "bileşik çağrışım etkileri" [compound associational effects] olarak açıkladığı şeyi üretecek olmasıydı. (şunu belirtmeliyim ki yaratıcı ekipten birkaç kişi gerçekten içiyordu.)

tahayyüle katılmaya davet eden reklamcılık modern zamanlara özgü olmasa da, günümüzde belli bir ağırlığı var. örneğin, marx'ın "katı olan ne varsa buharlaşıyor" deyişi kapital'in ilk cildinin son sayfalarında meta fetişizminin epeyce farklı bir analiziyle dengelenmiştir. marx'a göre, sıradan şeyler, bir tür kişisel müzede bulunan insan anlamlarıyla büyülü bir şekilde donatılmıştı ve tüketici koleksiyonuna hep daha fazlasını ekliyordu; tüketici hazinelerini istif ediyordu, amacı biriktirmekti. kendinden bunca yatırım yaptığı bu fetişlerden vazgeçmek tüketicinin isteyebileceği son şeydi. şimdi,

kendi kendini tüketen tutku böyle ortaya çıkıyor. bu fantezi kurma davetine burun kıvırmalı mıyız? işlev açısından skoda benzeri bir dünyada yaşamayı yeğleyen katı bir faydacı böyle yapar. gerçek zanaatçı ise ürün iyi olduğu sürece umursamayabilir. fakat sahiplenicilikten kurtulmuş olmak da bir tür özgürlüktür. başımızı kaldırıp ileri bakarsak, yurttaşların kendi çıkarlarını savunmak, halihazırda sahip olduklarını korumak için değil de, olabilecekler için, ortak bir tahayyül için oy vermesi daha iyi olmaz mı?

kendi kendini tüketen tutkunun ikinci bir belirtisi güçte yatar. güç, satın alabileceğimiz bir şeydir; cinsel gücü artıran hapları değil, makineleri kastediyorum. örneğin elektronik endüstrisinde, sıradan tüketicilerin hiçbir zaman kullanmayacakları kadar yüksek kapasiteli gereçler -çoğu insan bilgisayarında en fazla birkaç yüz sayfa mektup saklarken dört yüz kitap saklayabilen bellek sürücüleri, bilgisayarda hiç açılmadan öylece duracak yazılım programları- satın alması sıradan bir şey. bu müşterilerin davranışı, genellikle milim milim ilerleyen trafikte sürünen insanların süper hızlı spor arabalar satın almasına ya da çölde yolculuk etmek için tasarlanan korkunç suv makinelerinin çocukları okula götürüp getirmek için kullanılmasına benzer. tüm bu insanlar güç tüketicileridir.

sermaye piyasalarının doğuşundan beri yatırımcıları yönlendiren, nesnelerin gücüne duyulan akıl dışı inançtır; tıpkı ingiliz yatırımcıların xvii. yüzyılda içine sürüklendiği "lale çılgınlığı"nda olduğu gibi.

20.07.2020

qwerty

jared diamond

bu yazı, belki de şimdiye kadar okuduğunuz basılı başka pek çok şey gibi qwerty klavyeyle yazıldı; yani en üst sırada, en soldan itibaren altı harfin adıyla anılan klavyeyle.

aslında bu klavye 1873'te bir karşı-mühendislik tasarımı olarak geliştirilmişti: daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, -sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde- harfler solda toplanmıştı.

göründüğü kadarıyla verimliliğe aykırı olan bütün bu özelliklerin gerisinde yatan neden, 1873'te daktilo kullanıcılarının yan yana iki tuşa art arda hızla bastığında harflerin birbirine karışmasıydı. bu yüzden üreticiler daktilo yazanları yavaşlatmak zorundaydı.

daktilolardaki gelişmeler bu karışma sorununu ortadan kaldırınca 1932'de daha verimli olacak şekilde düzenlenmiş klavyelerle yapılan denemeler yazı yazma hızımızın iki katına çıkacağını ve harcanacak çabanın % 95 azalacağını gösterdi. ama artık qwerty klavyeler siperlere yerleşmişti.

qwerty klavyeyle yazan yüz binlerce daktilocunun, daktilo öğretmeninin, daktilo ve bilgisayar satıcısının, üreticisinin kazanılmış hakları, 60 yılı aşkın bir süredir klavyeleri etkili hale getirme yönündeki bütün girişimlerle çatışıyor.

20.04.2020

kölelerin dünyası

elsa morante

ileri ülkelerde, endüstrilerin giderek ve dev gibi gelişmesi yayılıyor, en iyi enerjileri emiyor ve bütün güçleri kendilerinde topluyorlar. makineler insanlara hizmet edecek yerde onları kendilerine hizmet ettiriyorlar. endüstrilerde çalışmak ve ürünlerini satın almak, insan topluluğunun temel işlevleri haline geliyor. silah bolluğuna aldatıcı ve pazar gereksinmeleriyle -tüketicilik- hemen modası geçiveren bir tüketim malları bolluğu ekleniyor. biyolojik çevrime yabancı olan yapay ürünler -plastikler- karayı ve denizi, yok edilmesi olanaksız bir çöp deposu haline dönüştürüyor. dünya topraklarının, havayı, suyu ve organizmaları zehirleyen, fabrikalarının içinde zincirlere vurulmuş insanları yok eden, yerleşme bölgelerini kuşatan, mahveden, insanları insanlıktan çıkaran endüstri kanseri durmadan yayılıyor. endüstri güçlerinin emrindeki kol gücü yığınlarının sistemli bir biçimde toplanması için, kitle iletişim araçları -gazeteler, dergiler, radyo, televizyon- yozlaşmış köleleştirici ve aldatıcı bir "kültürün" propagandasını yapmakta kullanılıyorlar. bu kültür, adaleti ve insan yaratıcılığını çürütüyor, var oluşun her tür gerçek nedenini ortadan kaldırıyor, sağlıksız denecek kolektif olayları -şiddet, akıl hastalıkları, uyuşturucu madde alışkanlıkları- zincirinden boşandırıyor. görülmemiş tüketim ve kazanç tutkusuyla, birçok ülke, geçici bir ekonomik patlama dönemine giriyor.

7.12.2019

sosyal medya

guy standing

bu dijital dünyanın tefekkür ya da düşünmeye hiç saygısı yok; anlık uyarı ve tatmin sağlıyor ve beynin kısa dönemli karar ve tepkiler vermesine yol açıyor. bunun birtakım avantajları olmasına rağmen aynı dijital dünya, aydın zihin ve bireysellik fikrini zayiat hanesine yazmamızın da sebebi.

farklı bilgi, deneyim ve öğrenme biçimlerine sahip bireylerden müteşekkil bir toplumdan pek çok insanın toplumsal olarak kurulmuş ve çabucak edinilmiş, orijinallik ve yaratıcılıktan ziyade grup onayına dayalı görüşlere sahip olduğu bir topluma doğru gidişat var. ortalık sürekli kısmi dikkat ve bilişsel yetersizlik gibi havalı terimlerden geçilmiyor.

can sıkıntısının ve akıp gitmeyen zamanın tefekkür potansiyeline, düşünüp taşınmaya; geçmiş, şimdi ve hayal edilmiş bir geleceğin sistematik olarak birbirine bağlanmasına hürmeti olan aydın zihin, elektronik olarak harekete geçirilmiş adrenalin akınlarının bombardımanına maruz kalıyor.

teknolojinin iyi ve kötü sonuçlarına dair tartışmalar muhtemelen yıllar boyu sürecek ve herhangi bir sonuca da bağlanmayacak. ancak bazı endişelerin altını çizmekte fayda var. bunlardan en çok tartışılanı "kolektif dikkat eksikliği sendromu."

sürekli bağlantı halinde olmak, zayıf bağları güçlendirirken güçlü bağları zayıflatıyor. cep telefonuna gelen bir arama ya da mesaj, kişisel sohbetleri ve başka aktiviteleri sekteye uğratıyor. e-postaları kontrol etmek ya da cevaplamak konsantrasyonu bozuyor. insanların daha çok tanışmamış olduğu "arkadaşlarıyla" facebook ve başka sosyal medya aracılığıyla kurdukları bağlantı, özel hayata saldırı halini alıyor. huzursuzluk tetiklenirken sabır ve kararlılık gibi özellikler giderek aşınıyor.

6.10.2019

litografi

peter wicke

müziğin popülerleşmesinin böylesine hızla ticari amaca yönelmesine neden olan koşulların oluşması, esasında tiyatro aktörü veya yazar olarak ölümsüzlüğü yakalamak için çaba harcarken, bambaşka bir alanda tarihe adını yazdıran münihli genç bir işadamı sayesinde oldu.

1771 yılında prag'da doğan ve 1790 yılında dünyayı fethetmek üzere bavyera eyaletinin başkentine göç eden alois senefelder, çok gecikmeden, tanrıların şöhretin önüne çalışkanlığı koyduğunu görüp bunu anlamak zorunda kaldı. tiyatroculuk yeteneklerinin çağdaşlarını hiç de hayran bırakmadığını sezen genç adam, bunun suçunu tiyatro yazarlarına yüklemiş ve bu yazarların kendi yeteneklerini ortaya çıkaracak eser yazamadıklarına karar vermişti. bu yüzden de senefelder kendisine ün getireceğini umduğu kahraman rollerini içeren sahne yapıtlarını kendi yazmaya başladı. ne yazık ki, bu sefer de başka tatsız durumlar yolunu engelledi. çünkü senefelder'in kaleminden çıkan eserleri, basımevleri karşılıksız, para ödemeseler bile; hatta kendilerine hediye verilse de, basmak istemediler. genç adam kıskanıldığını, entrikayla karşı karşıya olduğunu düşündü ve yazdığı oyunların basımını kendi yapmaya karar verdi. böylelikle 25 yaşındaki senefelder'in yaşamı, önceden hiç aklına getirmediği bir şekilde yeni bir biçim aldı. fakat bu sefer de şairane eserlerini yayımlayabilmek için gerekli parasının olmadığı gerçeği ile karşılaştı.

yoksulluğun ve çaresizliğin insanı keşfe yönelttiği bilinir. senefelder de o zamanlar uygulanmakta olan basım tekniğine göre daha ucuza mal olacak bir yöntem aramaya koyuldu ve bu arayışın sonunda kireç yazı levhalarının asitle yakılması tekniğini buldu. münih'te saray müzikçisi olan franz gleisner adlı bir arkadaşı, alois senefelder'e, tarihe "litografi" adıyla geçen taş baskı yöntemini nota basımının hizmetine sunmasını önerince, dünya genç bir şairini yitirdi; fakat aynı genç adam gene bu dünyada müziğin yayılmasını sağlayacak yeni bir çağı başlattı.

1796 yılında münih'teki makarius falter adlı basımevi tarafından ilk defa franz gleisner'in bir yapıtı bu yeni yöntem nota basımıyla yayımlandı. bavyera prensi, senefelder'e özel bir hak tanıdı ve bu buluşundan dolayı kendisine 15 yıl süreli basım izni verdi. bunun üzerine senefelder arkadaşı gleisner ile birlikte "senefelder and gleisner co."yu kurarak bu buluşunu büyük bir servete dönüştürdü. 1834 yılında münih kentinde ölen senefelder'in buluşu dünyadaki tüm nota basımevlerinde çoktan beri uygulanmaktaydı.

bu yeni tekniğin özelliği, iğne ile delme metodu uygulanarak yapılan eski yöntem nota basımına göre çok daha fazla sayıda baskının yapılabilmesine olanak sağlamasıydı. senefelder'in buluşundan önceki zamanlarda t cetveli, çelik pergel, oymacı kalemi ve çelik direk kullanılarak bakır ve teneke levhaların delinmesi yöntemiyle yapılan nota basımı, çok az sayıda baskıya olanak veriyordu. 1850 yılında kullanılmaya başlanan ve hayli dayanıklı olan teneke levha bile yüz baskıdan sonra netliğini kaybetmekteydi. oysa litografi yoluyla yeni bir sistem bulunarak delme işlemi özel bir kopya kağıdı aracılığıyla taşın üzerinde uygulanmaya başlandı ve baskı için bu taş kullanılarak esas yazı levhasının korunması sağlandı. ayrıca senefelder'in buluşu, çok emek isteyen oyma levha kullanılmadan da notaların özel bir kağıda yazılarak taş levhalar üzerine geçirilmesine olanak sağlıyordu. hatta etkiden basılmış notalar bile bu yöntem sayesinde kullanılabiliyor ve yeni basım için taş levhaya geçirilebiliyordu.

kimyasal basım adıyla tarihe geçen bu yöntem çok sayıda baskıya olanak sağlamasına rağmen, gene de müziğin yayılması, şematik görünümüyle müziğin yerini tutan nota kağıdıyla sınırlıydı. ancak buhar gücüyle işleyen hızlı baskı presinin bulunması, sınırsız sayıda nota baskısı yapabilmeye olanak sağladı. ucuza mal edilen çok büyük sayıda nota baskısı sayesinde müzik yapmanın yer ve zaman sınırları önemli ölçüde aşıldı. böylelikle müzikçiler eskiden nota baskılarını bulamadıkları müzik parçalarının da notalarını satın alabilme olanağına kavuştular. daha önceki dönemlerde sadece gelecek dünyalara kalmasının bir anlamı olduğuna inanılan eserlerin baskısının yapılmasına önem verilir ve sadece bu eserlerin notalarını basmak için, o zamanki basım tekniğinin hem çok pahalı hem de çok emek isteyen koşullarına katlanılırdı.

13.03.2019

bilimin zengin kocası

yuval noah harari

teknoloji çağında yaşıyoruz ve çoğumuz bilimle teknolojinin tüm problemlerimizin çözümünü barındırdığına inanıyoruz. tek yapmamız gereken bilim insanlarını ve teknisyenleri rahat bırakmak. böylelikle yeryüzünde cenneti kurabilecekler. ancak bilim, insan faaliyetlerinin geri kalanından daha üstün ahlaki veya ruhani bir ortamda gerçekleşmez. kültürümüzün tüm diğer ögeleri gibi ekonomik, siyasi ve dini çıkarlarla şekillenir.

ayrıca bilim çok pahalı bir iştir. insanların bağışıklık sistemi üzerinde çalışan bir biyoloğa laboratuvar, test tüpleri, kimyasal maddeler ve elektron mikroskopları gerekir. elbette laboratuvar asistanları, elektrikçiler, tesisatçılar ve temizlikçiler de. kredi piyasalarıyla ilgili bir modelleme yapmaya çalışan iktisatçının bilgisayar alması, devasa veri bankaları oluşturması, karmaşık veri işleme programları geliştirmesi gerekir. eski avcı toplayıcıların davranışlarını anlamaya çalışan bir arkeoloğun da uzak yerlere gitmesi, eski kalıntılarda kazı yapması ve fosilleşmiş kemikleri ve eşyaları tarihlemesi gerekir. bunların hepsi para demektir.

geçtiğimiz beş yüz yıl boyunca modern bilim pek çok olağanüstü gelişmeye imza atarken bunu büyük ölçüde devletlerin, şirketlerin, vakıfların ve bireysel bağışçıların bilimsel araştırmalara akıttıkları milyarlarca dolarla başardılar. bu milyarlar evrenin ve dünyanın haritasını çıkarmak ve hayvanlar krallığını belgelemek konusunda galileo galilei, kristof kolomb ve charles darwin'in yaptığından fazlasını başardı. bu dahiler doğmamış olsaydı, muhtemelen onların sezgisel buluşlarını başkaları gerçekleştirecekti. ama eğer gerekli finansal kaynaklar olmasaydı hiçbir entelektüel gelişme bunun yerini dolduramazdı.

örneğin darwin hiç doğmamış olsaydı biz bugün evrim teorisini alfred russel wallace'a, yani doğal seçilim yoluyla evrim fikrini darwin'den bağımsız olarak ve ondan sadece birkaç yıl sonra ortaya atmış adama atfedecektik. ama eğer avrupalı güçler, dünyanın dört bir yanındaki coğrafi, zoolojik ve botanik araştırmaları finanse etmeseydi, ne darwin ne de wallace'ın elinde evrim teorisini geliştirmelerini sağlayacak yeterli ampirik veri olmazdı; hatta muhtemelen böyle bir işe kalkışmazlardı bile.

neden devletlerin ve şirketlerin milyarlarca doları laboratuvarlara ve üniversitelere akmaya başladı? akademik çevrelerde çoğu kişi saf bilime inanacak kadar naiftir. devletlerin ve özel şirketlerin özveriyle, onlara canları hangi bilimsel araştırmayı yapmak istiyorsa onu yapmaları için para verdiklerine inanırlar. ama bilimin finanse edilmesindeki gerçeklik bu değildir.

çoğu bilimsel araştırma finanse edilmektedir; çünkü birileri bu araştırmaların sonucunda ortaya çıkacak birtakım siyasi, ekonomik veya dini şeylere inanmaktadır. örneğin 16. yüzyılda krallar ve bankerler dünyanın etrafını dolaşacak seyahatlere muazzam finansal kaynaklar aktarmışken, çocuk psikolojisiyle ilgili araştırmalar için bir kuruş bile ayırmamıştır. bunun nedeni de kralların ve bankerlerin dünyanın yeni bölgelerinin keşfedilmesi durumunda kendilerinin de yeni topraklar fethedeceği ve yeni ticaret imparatorlukları kuracağı beklentisidir. öte yandan çocuk psikolojisini daha iyi anlamanın kendilerine bir kâr getirmeyeceğinin farkındadırlar.

1940'larda abd ve sovyetler birliği yönetimleri, su altı arkeolojisi yerine nükleer fizik araştırmalarına olağanüstü miktarda para aktarmıştır. bu yönetimler de nükleer fizik araştırmalarının nükleer silahlar geliştirmelerine olanak sağlayacağını, buna karşılık su altı arkeolojisinin savaşları kazanmaya bir etkisinin olmayacağının farkındaydılar. bilim insanları paranın akışını sağlayan siyasi, ekonomik ve dini çıkarların her zaman farkında olmazlar; hatta çoğu bilim insanı aslında sadece saf bir bilimsel merak dürtüsüyle hareket eder. araştırma hedeflerini kendilerinin belirlemesi de çok nadiren gerçekleşir.

her ne kadar siyasi, ekonomik ve dini çıkarlardan arındırılmış saf bilimsel araştırmalar yapılmasını istesek de, bu muhtemelen mümkün olamazdı. öncelikle kaynaklarımız sınırlı. bir milletvekiline ulusal bilim vakfı'na bir araştırma için fazladan bir milyon dolar gerektiğini söylerseniz o da size bu paranın eğitime ayrılmasının veya kendi seçim bölgesindeki mali sıkıntıları olan bir fabrika için vergi indirimi olarak kullanılmasının daha iyi olacağını söyleyerek yeni bir öneri getirir.

sınırlı kaynakları doğru aktarmak için "ne daha önemlidir?" ve "fayda nedir?" gibi soruları cevaplamamız gerekir, bunlar da bilimsel sorular değildir. bilim dünyada neyin var olabileceğini, bir şeylerin nasıl işlediğini ve gelecekte neyin olacağını açıklayabilir. tanım gereği, bilimin gelecekte ne olması gerektiği ile ilgili bir duruşu yoktur. yalnızca dinler ve ideolojiler bu tip soruları cevaplamaya çalışırlar.

şu ikilemi bir düşünün: aynı bölümde çalışan ve aynı mesleki becerilere sahip iki biyoloğun ikisi de ellerindeki araştırma projelerini finanse edecek bir milyon dolarlık bir ödenek için başvuru yapıyorlar. profesör slughorn ineklerin memelerine musallat olan ve süt üretimlerini yüzde 10 azaltan bir hastalığı incelemek, profesör sprout ise ineklerin yavrularından ayrıldıklarında zihinsel olarak acı çekip çekmediğini incelemek istiyor. ödenek miktarının sınırlı olduğunu ve iki projeyi aynı anda finanse etmenin imkansız olduğunu varsayarsak hangi proje desteklenmelidir?

bu sorunun bilimsel bir cevabı yoktur; yalnızca siyasi, ekonomik veya dini cevaplar vardır. günümüz dünyasında slughorn'un ödeneği alma ihtimalinin daha yüksek olduğu çok açıktır. meme hastalıkları büyükbaş hayvanların zihninden daha ilginç olduğundan değil, süt endüstrisi bu araştırmadan fayda sağlayacağı ve hayvan hakları lobisine göre daha ciddi bir siyasi, ekonomik prestije sahip olduğu içindir.

belki ineklerin kutsal kabul edildiği katı bir hindu toplumunda veya herkesin hayvan haklarına çok duyarlı olduğu bir toplumda profesör sprout'un şansı daha fazla olurdu. ama ineklerin hislerine nazaran sütün ticari potansiyelini veya insanların sağlığını önemseyen bir toplumsal düzende yaşadığında, yapacağı en iyi şey proje teklifini bu hassasiyetler doğrultusunda hazırlamaktır. örneğin "depresyon süt üretiminde düşüşe yol açar. eğer süt ineklerinin zihinlerini anlayabilirsek onları daha mutlu edebilir ve bunun sonucunda da süt üretimini yüzde 10 arttıracak psikiyatrik bir ilaç geliştirebiliriz. tahminlerim büyükbaşlara yönelik psikiyatrik ilaçların dünya çapındaki pazar büyüklüğünün 250 milyon dolar olduğunu gösteriyor." yazabilir.

bilim kendi önceliklerini dikte etme şansına sahip değildir. ayrıca keşifleriyle ne yapılacağını da belirleyemez. örneğin tamamen saf bilimsel açıdan, genetikle ilgili giderek artan bilgilerle ne yapmamız gerektiği net değildir. bu bilgiyi kanseri yenmek için mi kullanmalıyız, genetik olarak modifiye edilmiş bir süper insan ırkı mı yaratmalıyız; yoksa dev memeli süt inekleri mi tasarlamalıyız? çok açıktır ki liberal, komünist veya nazi yönetimleri ya da kapitalist bir şirket, aynı bilimsel keşfi tamamen farklı amaçlar için kullanacaktır ve bunlardan biri yerine diğerine kaynak aktarırken herhangi bilimsel bir gerekçeleri olmayacaktır.

kısacası, bilimsel araştırma ancak din veya bir ideolojiyle ittifak halinde büyüyüp gelişir. ideoloji araştırmanın maliyetini haklı gösterir. bunun karşılığında da bilimsel araştırma gündemini etkileyerek keşiflerle ne yapılacağına karar verir. dolayısıyla insanlığın nasıl muhtemel başka hedefler yerine, alamogordo veya ay'a vardığını anlamak için fizikçilerin, biyologların ve sosyologların çalışmalarını incelemek yeterli değildir. aynı zamanda fiziği, biyolojiyi ve sosyolojiyi etkileyerek bazı çalışmaların önünü keserken bazılarını da teşvik eden ideolojik, siyasi ve ekonomik güçleri de -emperyalizm ve kapitalizm gibi- hesaba katmak gerekir.

5.06.2018

televizyon üzerine

pierre bourdieu

"olmak," diyordu berkeley, "algılanmış olmaktır."

insan hiçbir zaman söylediği şeyin öznesi olduğundan emin değildir. sandığımızdan çok daha az sayıda özgün şeyler söyleriz.

hiçbir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissetirmekten daha zor değildir.

gazetecilerin özel gözlükleri vardır ve bunlarla bazı şeyleri görürlerken bazılarını görmezler ve gördükleri şeyleri de belli bir tarzda görürler. bir ayıklama yapar ve ayıklanmış olan şeyi belli bir tarzda kurarlar.

televizyon, toplumsal ve siyasal varoluşa ulaşmanın arabulucusu haline geliyor. varsayalım ki, bugün ben elli yaşında emeklilik hakkını elde etmek istiyorum. bundan birkaç yıl öncesine kadar, bu amaç için bir gösteri düzenlerdim, elimize pankartlar alırdık, yürüyüşler yapardık. milli eğitim bakanlığı'na giderdik; bugün ise -hiç abartmıyorum- becerikli bir iletişim danışmanı tutmak gerekir. medyaya yönelik, ona çarpıcı gelecek birkaç numara bulunur: kılık değiştirilir, maskeler takılır ve televizyon aracılığıyla, elli bin kişinin katıldığı bir gösterinin sağladığından daha az olması mümkün olmayan bir etki sağlanır.

izlenme oranları boyunca, tecimsel olanın mantığı, kendini kültürel ürünlere dayatmaktadır. oysa, tarihsel yönden, benim -ve umarım, yalnız benim değil-, bir kısım kişilerin, insanlığın en yüce ürünleri olarak düşündüğümüz bütün kültür ürünleri; matematik, şiir, edebiyat, felsefe, bütün bu şeyler, izlenme oranına tekabül eden şeye karşı, tecimin mantığına karşı üretilmişlerdir.

10.11.2017

patoloji

erich fromm

yalnızca birkaç kişinin açıkça gördüğü bir hayalet dolaşıyor aramızda. şu bildiğimiz komünizm ya da faşizm hayaleti değil bu. yepyeni bir tehlike. tek amacı maddi üretimi ve maddi tüketimi en üst düzeyde gerçekleştirmek olan, bilgisayarlar tarafından yönlendirilen, tümüyle makineleşmiş bir toplum şeklinde kendini gösteren korkunç hayalet.

robert h. davis'in etkileyici bir yazıda dile getirdiği üzere, "elektronikleştirilmiş bir dünya uzun vadede akıl sağlığına rahatsız edici etkilerde bulunur."

toplumumuzdaki en hastalıklı özelliklerden biri de insanı, kendi toplumunun meselelerine, çalıştığı kuruluşa ve hatta daha gizli olmakla birlikte kendi kişisel meselelerine etkin olarak katılma fırsatından yoksun bırakma eğilimidir.

eğer insan edilgin, sıkkın ve duygusuzsa, ve tek yönlü bir mantığa sahipse kaygı, ruh çöküntüsü, kişiliksizleşme, yaşama karşı umursamazlık ve şiddet gibi patolojik belirtiler geliştirir.

insanın gelişmesi için kendi beninin dar duvarlarını, hırsını, bencilliğini, türdeşlerinden ayrı olma durumunu, yani temel yalnızlığını aşması gereklidir.

18.03.2016

hacker etiği

pekka himanen

hayat yalnızca, hafta sonu için uzun bir bekleyiştir.

zaman ile kurdukları serbest ilişki her zaman bireysel bir hayat ritminden zevk alan hackerlara özgü bir özellik olmuştur. hackerlar, her zaman bireye saygı duymuştur. her zaman otoriteye karşı olmuşlardır.

belki de, hakim olan ilerlemeyi, hayatlarımızı kolaylaştırmanın tarihi değil de, ekmek parası kazanmayı sürekli daha da zorlaştırmanın tarihi olarak görmeliyiz.

17. yüzyıldaki bilimsel devrimin anlamı, güya skolastik öğretinin geride bırakılması ve yerine sürekli yeni bilgiler için çabalayan bir bilimin gelmesi olacaktı. oysa üniversite, skolastik eğitim modelini ve hiyerarşisini, kullandığı terimlere kadar muhafaza etti (örneğin, dekan esasında manastırda bir görevliydi). skolastik öğretim yöntemlerinin, bağımsız düşünce ve yeni bilgi üretme yeteneğine sahip modern bireyler yaratabilmesini beklememiz oldukça garip görünüyor.

insanlar sadece çalışmak tüm enerjilerini tükettiğinde ve tutkularının peşinden gitmenin zevki için bile fazlaca yorgun olduklarında, televizyon için uygun olan edilgen alıcı durumuna düşerler.

sorulması gereken soru sadece şu: en yüksek hedefime göre şu anda doğru bir biçimde mi yaşıyorum? arzuladığım ve hak ettiğim talihe (paraya) ulaşmak için değerlerim neler olmalı? gerçekten istediğiniz hayat kalitesini yaratmak için hangi değerlerden kurtulup, hangilerini eklemek istersiniz bir bakın.

kişisel gelişimde bir kişi hayatına "vizyonum nedir? gerçekleştirmek için stratejim nedir?" diye soran bir network girişimiymiş gibi muamele eder. hayat üç aylık gelişme raporlarıyla, bir proje haline gelir.

network toplumuna ve protestan etiğine hakim olan yedi değerin para, iş, optimumu sağlama, esneklik, istikrar, belirleyicilik ve neticenin muhasebesini yapma olduğunu gördük. hackerın hayatındaki ilk esas değer tutkudur; diğerleri: özgürlük, toplumsal değer, açıklık, etkinlik ve duyarlılık, yaratıcılık.

2.09.2014

icatlar

alain de botton

mısır gevreği: patenti 1895'te j.h. kellogg tarafından satın alındı. kellogg, mısır gevreğini tesadüfen keşfetmişti: sanatoryumundaki hastalar için hazırlamış olduğu buğday hamuru yanlışlıkla dışarıda unutulunca katılaşmış, gevrekler halinde çıtır çıtır kırılmış, buğday gevreği ortaya çıkmıştı. sonra aynı yöntem mısırda denendi ve başarılı oldu.

konserve açacağı: patenti 1870'te satın alındı.

çengelli iğne: 1849'da icat edildi.

dikiş makinesi: isaac m. singer tarafından 1851'de geliştirildi. 1860'lardan itibaren hazır giyim yaygınlaşmaya başladı; 1870'lerde makinede dikilmiş iç çamaşırları ortaya çıktı.

daktilo: 1867'de icat edildi. daktiloda yazılmış ilk kitap mark twain'in 1883 tarihli mississippi'de hayat'ı oldu.

işlenmiş yiyecekler: 1860'larda britanya'daki crosse and blackwell yılda yirmi yedi galon ketçap üretiyordu. 1880'lerin başında eczacı alfred bird yumurtasız krema tozunu icat etti. sütlü pelte tozu 1870'lerde, jöle yaprakları 1890'larda icat edildi.

aydınlatma: 1830'lardan sonra stearinli mum, daha az dayanıklı olan yağ kandillerinin yerini aldı.

hijyen: 1846'da doulton seramik borular üretmeye başladı; böylece şehirdeki kanalizasyon tertibatında bir devrim oldu. george jennings'in ünlü ayaklı klozeti 1884'te halkın şaşkınlığıyla karşılandı, reklamında da dediği gibi, "on elma ve bir de düz süngeri içine attığımızda iki galonluk suyla silip süpürüyordu."

telefon: 1863'te alexander graham bell tarafından icat edildi.

kuru temizleme: 1849'da jolly-bellin adlı parisli bir terzi tarafından icat edildi. jolly-bellin, bir masa örtüsünün üzerine yanlışlıkla terebentin dökmüş ve döküldüğü yerdeki lekelerin ortadan kaybolduğunu fark etmişti. 1866'dan sonra pullars of perth, jolly-bellin'den aldıkları kuru temizleme fikrini geliştirdi; söz konusu sıvıya petrol ve benzen karıştırarak britanya adalarının dört bir yanına iki günde ulaştırınca bir kuru temizleme hizmeti sunmaya başladı.

13.11.2012

medianeras

gustavo taretto

21. yüzyılda boş bir "gelen kutusu"ndan daha moral bozucu ne olabilir ki?

martin: internetten tanıştığın biriyle yaptığın buluşmalar mcdonalds menüleri gibi. fotoğrafta daha büyük ve daha lezzetli görünüyorlar. her ne zaman biriyle buluşsam, big mac'te yaşadığım aldatmacanın aynısını yaşıyorum.

buenos aires kontrolsüz ve çarpık bir şekilde büyüyor. terk edilmiş bir ülkenin aşırı kalabalık şehri. bu şehirde binlerce bina gökyüzüne doğru yükseliyor. gelişigüzelce. uzun bir binanın yanında kısa bir bina. orantılının yanında orantısız. fransız tarzının yanında ise tarz yoksunu bir bina. bu çarpıklıklar muhtemelen mükemmel bir şekilde bizi temsil etmekte. estetik ve ahlaki çarpıklıklarımızı.

hiçbir mantığı olmayan bu binalar, kötü planlamanın eseri. tıpkı hayatlarımız gibi: nasıl yaşamak istediğimize dair hiçbir fikrimiz yok. buenos aires, sanki bir mola yeriymiş gibi yaşıyoruz. bir "kiracı kültürü" yaratmışız. binalar daha küçük binalara yer açmak için giderek küçülüyorlar. evler oda sayılarına göre ölçülüyor ve balkonu, oyun odası, hizmetçi odası ve kileri olan 5 odalılarla, "ayakkabı kutusu" olarak bilinen tek odalılar arasında değişiyor. insan eli değen her şey gibi, binalar da bizi birbirimizden ayırıyor. bir ön giriş, bir de arka giriş var. ferah ve basık evler var. seçkin insanlar a ya da bazen de b blokta oturuyorlar. harfler ilerledikçe apartman kötüleşiyor. vaat edilen manzara ve ışık nadiren gerçekle örtüşüyor. nehrine sırtını dönen bir şehirden zaten ne beklenebilir ki? ayrılıkların, boşanmaların, aile içi şiddetin, kablolu kanal sayısındaki patlamanın, iletişim eksikliğinin, umursamazlığın, uyuşukluğun, depresyonun, intiharların, asabiyetin, panik atakların, obezitenin, gerginliğin, güvensizliğin, melankolinin, stres ve hareketsiz yaşam tarzının mimar ve mühendislerin suçu olduğundan adım gibi eminim.

intihar hariç bu hastalıkların hepsi bende var. işte bu benim tek odalı evim. 120 metrekare ve nefes almayan bir akciğer için bir tane küçücük penceresi var. santa fe, 1105 numara. 4. kat. h blok. bilgisayarın başına 10 sene önce oturdum ve başından sanki hiç kalkmadım. gelecekte internet var mı bilmiyorum ama benimkinde var: sayfa tasarımı yapıyorum ve burası benim siber uzayım. işimi iyi mi yapıyorum yoksa erken mi başladım bilmiyorum ama başımı kaşıyacak vaktim olmuyor. psikiyatrımın fobi sayfasını yaparak başlamıştım: fobi onun uzmanlık alanı, ona da haftada 2 kez bu yüzden gidiyorum.

bilgisayar oyunu bağımlılık yapıyor. hap bağımlısı olmak istemeyen uykusuzlar için birebir. psikiyatrım fobimden kurtulma yolunda ilerlediğimi söylüyor. sürekli nükseden, ciddi panik ataklar yüzünden kendimi yıllardır eve kapatmış durumdayım. oyunlarda, uzman seviyesinde 17 şampiyonluk kazandım. 4 defasında yenilgi yüzü görmedim, 9 defa da gol kralı oldum. federer'i wimbledon'da 4 kere yendim. corleone ailesinin "baba"sı oldum. tamamen soyutlanmıştım. korkuyordum. psikiyatrım şehir korkumu yenmem için bir strateji geliştirdi: fotoğraf çekmek. şehri ve insanları yeniden keşfetme yolu. gözle görülmeyen güzellikleri arama sanatı.

gözlem yapmak hem var olmak hem de olmamaktır. ya da farklılaşmaktır.

kendi kendimi oyalıyorum. otobüse ya da taksiye binmiyorum. metroyu daha az kullanıyor, uçağa ise hiç yaklaşmıyorum. sadece yürüyorum ve yaşam çantamı yanımdan ayırmıyorum. içindekiler ise: 10 mega piksel kameralı bir leica dlux 3. rivotril damla, 2.5 mg. amoksisilin 500. ibuprofen. güneş gözlüğü. plastik bir yağmurluk. 21 parçalı isviçre çakısı. el feneri ve bataryası. 3 paket prezervatif. bozukluk halinde 400 peso. içinde 8.000'den fazla şarkı olan 60 gb'lık bir ipod. 3 tane tati filmi. bir defter. son olarak da bir kaza ya da panik atak durumda nasıl hareket edileceğine dair plastik bir kart. çantanın ağırlığı 5.8 kg, yani ağırlığımın %7'si.

mariana: 2 yıldır mimarım ama henüz bir şey inşa etmiş değilim. ne bir bina, ne bir ev, ne de bir banyo. hiçbir şey. sadece içinde yaşanamayan maketler yaptım ve tek sorun boyutları değil. diğer yapılarla da aram iyi olmadı. yaptığım tüm desteklere rağmen, 4 yıllık ilişkim çöküverdi. hayatım bir oyun olsaydı, 5 kare geri gitmek zorunda kalırdım. işte bu yüzden buradayım: 27 kutuya sığan düzensiz hayatımla, 12 metrelik naylonun üzerine oturmuş, hava kabarcıklarını patlatıyorum, böylece kendimi patlatmamış oluyorum. bu benim yeni ama eski ayakkabı kutum, şu saçma 5 basamak da onu "dubleks" yapıyor. ve bu acayip şey; yarı pencere, yarı balkon, tüm yıl boyunca hiç güneş görmüyor. santa fe bulvarı, 1183 numara. 8. kat. g blok. gastritin g'si.

bir gezegenin çok küçük bir parçasıyım, o gezegen bir sistemin parçası, o sistem de bir galaksinin parçası. binlerce galaksi de evrenin bir parçasını oluşturmakta. bu durum bana, sınırsız ve sonsuz bir bütünün parçası olduğumu hatırlatıyor.

kimi aradığımı biliyorken, onu bulamıyorsam, kimi aradığımı bilmeden, onu nasıl bulacağım?

farklı biriyle nasıl bu kadar yakın olunabilir? 4 yıllık ilişkiden çıkardığım aptal sonuç işte bu. 4 yıl, yani 48 ay. 1460 gün. yanlış biriyle birlikte geçen 35.040 saat. bir gece ona baktım ve her şeyi fark ettim: ilk kez, uzaktı, sanki tamamen yabancı biriydi. birden bir yabancıyla yalnız kaldığımı hissedince, tüylerim diken diken olmuştu. ve işte buradayım: onunla birlikte yaşamak için terk ettiğim aynı evdeyim. aynı aynanın önündeyim. tam 4 yıl sonra.

internet beni dünyaya yaklaştırsa da, bir o kadar da hayattan uzaklaştırıyor. internetten bankacılık işlemlerini yapıyorum, dergilerimi okuyorum, müzik indiriyorum, radyo dinliyorum, yemek siparişi veriyorum, film izliyorum, sohbet ediyorum, ders çalışıyorum, oyun oynuyorum, seks yapıyorum, araştırma yapıyorum.

dinlerin tipik özelliğidir; olanaksızı vaat ederler, böylece talep ettikleri fedakarlıklardan pişmanlık duymazsın.

pablo ile olan ilişkim dijital çağ ile uyumluydu. başlarda aldığım fotoğraf makinesi ile 4 yılın tamamını belgeledim. ilk yıl 380 fotoğraf çekmişim. ikinci yılda 176. üçüncü yılda 97. son yılda ise 4. basit, geri dönüşümsüz bir şekilde, 38.9 mb'lık geçmişi çöp tenekesine gönderiyorum. keşke kafam da laptopum gibi çalışsaydı da, her şeyi bir tıkla unutabilseydim.

şu kablolardan ne zaman kurtulacağız? hangi süper zeka nehir manzarasını binalarla, gökyüzünü de kablolarda kapattı acaba? kilometrelerce uzanan bu kablolar bizi birleştirmek için mi, yoksa ayırmak için mi? kimse dışarı çıkmıyor. cep telefonları, bizi hep birbirimize bağlayacağını vaat ederek, dünyayı işgal etmiş durumda. mesaj çekmek ise, en güzel dillerden birinin sözcük dağarcığını ilkel, sınırlı ve kısık kelimelere indirgeyen, 10 tuşlu bir sistem. ileri görüşlü insanlar, geleceğin fiber optik kablolardan oluşacağını söylüyorlar. evlerimizi işyerimizden bir tuşla ısıtabileceğimiz açıklandı. tabii ya! ne de olsa, evde yolumuzu gözleyen hiç kimse olmayacak. sanal ilişkiler çağına hoş geldiniz.

23.12.2010

cep telefonu

paulo coelho

cep telefonu dünyayı tam bir çılgınlığa götürüyor. ayda sadece 5 euro'ya, londra'da oluşturulan dahiyane bir sistem aracılığıyla, bir çağrı merkezi size 3 dakikada bir standart bir mesaj gönderebiliyor. etkilemek istediğiniz biriyle konuşacağınızı bildiğiniz zaman, sistemi harekete geçirmek için belirli bir numarayı tuşlamanız yeterli. telefon çalınca hemen açarsınız, mesajı görüntülersiniz, hızla okursunuz ve "haa, bu bekleyebilir." dersiniz (elbette bekleyebilir; ısmarlama bir mesajdır zaten). böylece, konuşmakta olduğunuz kişi kendini önemli biri gibi hisseder ve işler daha hızlı çözülür; çünkü işleri başından aşkın biriyle konuştuğunu sanır. 3 dakika sonra konuşma bir başka mesajla kesilir, baskı artar ve servisi kullanan kişi telefonunu 15 dakikalığına kapatmayı seçebilir ya da yalan atıp telefona mutlaka yanıt vermesi gerektiğini söyleyerek, konuşmakta olduğu münasebetsizden kurtulmaya karar verebilir.

tüm cep telefonlarının kapatılmasını gerektiren tek bir durum vardır. ne ki, resmi yemeklerde, bir oyunun ortasında, bir filmin en önemli sahnesinde ya da bir opera şarkıcısı en zor aryalardan birine başlarken değil; böyle anlarda cep telefonlarının çaldığını hepimiz duymuşuzdur. hayır, insanların, cep telefonlarının tehlikeli olabileceğine inandıkları biricik an, uçakta şu alışılmış yalanı duydukları andır: "uçuş güvenliğini tehlikeye sokabileceği için tüm cep telefonlarının kapatılmasını rica ederiz." buna hepimiz inanırız ve uçuş görevlilerinin isteğini yerine getiririz.

bu efsane nasıl yaratıldı peki? yıllar önce, havayolu şirketleri yolcuları koltuklarına takılı telefonları kullanmaya ikna etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. dakikası 10 dolara gelen bu konuşmalar cep telefonlarıyla aynı transmisyon sistemiyle yapılıyor. bu oyun tutmadı; ama efsane varlığını sürdürdü; uyarıyı, kalkıştan önce uçuş görevlisinin okuması gereken yasaklar listesinden çıkarmayı unutmuşlardı. kimsenin bilmediği ise, her uçuşta en az iki-üç yolcunun cep telefonlarını kapatmayı unuttuğuydu; kaldı ki, laptop'ların internete bağlanmasında cep telefonlarıyla aynı sistem kullanılıyordu. üstelik bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde hiçbir uçak bu yüzden düşmedi.

şimdi yolcuları fazla ürkütmeden ve fiyatı düşürmeden bu uyarıyı değiştirmeye çalışıyorlardı. uçuş moduna geçirilebiliyorsa cep telefonunuzu kullanabiliyordunuz. bu tür telefonlar ise dört misli daha pahalı. bugüne kadar hiç kimse "uçuş modu"nun ne olduğunu açıklamış değil; ama insanlar böyle kandırılmaya ses çıkarmıyorlarsa kendileri bilirler.

27.11.2009

challenger

david b. resnik

28 ocak 1986 günü meydana gelen trajik olayda, uzay mekiği challenger kalkarken infilak etti. patlamada 6 astronot ve bir öğretmen can verdi. bu kaza üzerine yapılan incelemede, motorlu rokette bulunan mührün, yani o halkasının, soğuktan sızıntı yaptığı ve bu sızıntının motor içinde roket yakıtının tutuşmasına neden olduğu anlaşıldı. bu misyonu yüklenenlerin çoğu, güvenli bir kalkış için ısının fazla düşük olduğunu biliyorlardı. ayrıca, nasa ve morton thiokol adlı motorları yapan şirketteki pek çok yetkili, düşük ısılarda o halkasının güvenli olmadığını bilmelerine rağmen, bu tehlikeyi göz önüne alarak mekiğin kalkmasına izin verdiler. düşük ısıya dayanıklı o halkaları yapmak daha güvenli olsa bile çok pahalıya mal olacaktı. yetkililer mekiğin düşük ısıda kalkmasını hesaba katmadıklarından, o halkası problemi ciddi bir riskti. trajik olaydan bir önceki gün, roger boisjoly, 50 fahrenhaytlık sıcaklıkta o halkalarının sızıntı yapabileceğini tahmin etmiş, morton thiokol ve nasa görevlileriyle durumu tartıştığı bir telekonferans düzenlemişti. morton thiokol kalkışın yapılmamasını önerdi; fakat nasa yetkilileri şirketin bunu tekrar değerlendirmesini istedi. nasa kalkışın yapılması için olağanüstü bir baskı altındaydı. böylece morton thiokol fikrini değiştirdi. daha sonra yapılan araştırmalarda, o halkalarının defolu olduğu, mekiğin buz oluşmasını önlemede sorunlar yaşadığı ve yetersiz bir iletişim sistemine sahip olduğu anlaşıldı.