ezra pound etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ezra pound etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.04.2016

din

emerson: bir çağın dini, ondan sonraki çağın edebi eğlencesidir. 

gore vidal: tek ya da çılgın ve kuvvetli bir tanrıyı temel alan bütün dinler, insan ırkına, yirmi beş yıldır gayet işe yarayan, din dışı bir etik ve eğitim sistemi olan konfüçyüsçülük'ten daha az fayda sağlamıştır.

marlene dietrich: eğer yüce bir varlık varsa çıldırmış olmalı.

gregory s. paul: bir yaratıcıya inanmak ve tapınmak; dünya çapında daha yüksek cinayet, gençlik ve erken yetişkin ölümleri, zührevi hastalık, genç annelik ve kürtaj oranlarının ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır.

anatole france: doğanın hiçbir ahlaki ilkesi yoktur. iyi ve kötü arasında bir ayrım yapmaz.

jiddu krishnamurti: yüzyıllardır öğretmenlerimiz, otoritelerimiz, kitaplarımız, azizlerimiz tarafından şımartıldık. "bana bu konudaki her şeyi anlat" dedik ve onların söyledikleriyle yetindik. biz ikinci el insanlarız.

edwin way teale: bir şeyin sizi iyi hissettirdiği sürece doğru ya da yanlış olduğunu umursamamak, paranız olduğu sürece onu nasıl elde ettiğinizi umursamamak kadar kötüdür.

ezra pound: çan çalmak, propaganda yapan dinler için bir semboldür. diğer insanların sessizliğine yapılan anlamsız bir müdahaledir.

steven pinker: dini açıklamalar bilinmeye değmez; çünkü eski gizemlere bir o kadar daha kafa karıştırıcı yeni yorumlar eklenmesine yol açarlar.

18.12.2014

ezra pound

talat sait halman

3 kasım 1972 günü venedik sularından bir cenaze geçti. teknenin başında ve kıçında birer kürekçi ile birer papaz vardı. çiçeklerle kaplı gondola, suları yara yara, tabutu sen mişel mezarlığına götürdü. kısa bir törenden sonra tabutu sessiz sedasız toprağa indirdiler.

ölen, ezra pound'du. 20. yüzyılın en önemli, en başarılı, en etkili şairlerinden biri. ingiliz-amerikan şiirine 60 yıl yön veren bir edebi şahsiyet. dünya şiirini kafasına sindirmiş olan, çağdaş şiire birçok köklü yenilikler getiren bir deha. ölüm, 86 yaşında susturdu pound'u.

ecel gelmeden çok önce susmuştu. bir yıldan uzun süre, hemen hemen hiç kimseye tek kelime söylememişti. yakınlarının yorumuna bakılırsa, ruh bunalımı geçirdiği için değil, sözlerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inanmaya başladığı için sessizliği seçmişti. pound, bir ömür boyu edebiyatın ve ideolojinin kavgalarını yaptıktan sonra, kendi eliyle sessizliğe gömmüştü kendisini.

cenazesinde, anayurdu amerika'dan temsilci de yoktu, yıllarca hizmet ettiği ve son 12 yılını geçirdiği italya'dan da. öz oğlu ünlü çevirmen omar pound bile bulunmadı cenazede. ezra pound, ozan kişiliğiyle, direnişleri ve başkaldırışlarıyla, anlaşılması zor siyasal davranışlarıyla, bütün ömrünü her yerde sürgün yaşamıştı. yalnız öldü, sürgün gömüldü.

varlıklı ve tanınmış bir ailenin çocuğuydu. 1885'te amerika'nın idaho eyaletinde doğdu. küçük yaşta şiire merak sardı. 1901'de, 16 yaşına basmadan, pennsylvania üniversitesi'ne kabul edildi. sonradan şunları yazıyordu: "15 yaşındayken ileride ne yapacağımı kararlaştırdım. şiir yazmak eğilimi, bir tanrı vergisidir; ama işin teknik yönü insanın kişisel sorumluluğu. 30 yaşıma varmadan şiir konusunda dünyada herkesten fazla bilgi edinmeye ant içmiştim. dinamik özü kalıptan ve kabuktan ayırt etmek ve her türlü şiiri öğrenmek, baş amacımdı. bu uğurda, 9 dil öğrendim, doğu şiirini çevirenlerden okudum, gerçek şiirden başka bilgilere beni iteleyen ve diploma almak için gerekli işlemlerle canımı sıkan üniversite kurallarıyla ve profesörlerle kavgaya tutuştum."

başta latince olmak üzere 9 dili (yunanca, almanca, italyanca, provansal, ispanyolca, orta çağ ve yeni çağ fransızcası, portekizce, eski çağ, orta çağ ve yeni çağ ingilizcesi) ve sayısız şiir geleneğini sapasağlam öğrenen pound, genç yaşta, modern şiirin büyük kurucularından biri oldu. 1903 yılında, pound'un bulunduğu pennsylvania üniversitesi'nde tıp eğitimi gören ve sonradan amerika'nın en başarılı şairlerinden biri olan william carlos williams, ailesine gönderdiği bir mektupta diyordu ki: "pound ile tanışmak, milattan önce ile milattan sonra gibi."

pennsylvania üniversitesi'nden ayrılan pound, 1905 yılında hamilton koleji'nden mezun oldu. burada dante ve provansal şiiri üzerinde yoğun çalışmalar yaptı. sonra pennsylvania üniversitesi'ne dönerek yüksek öğrenimini tamamladı ve aynı üniversitede öğretim üyesi oldu. kendisini tanıyanlar, bildiği 9 dilde şiir konusunda yazılmış önemli her kitabı okumuş olduğunu söylüyorlardı. giderilmez bir iştahla okuyor, bir yandan da bol bol şiir yazıp sayısız çeviri yapıyordu. modern şiirin büyük öncüsü ve yenilikçisi, estetiğini değişik çağların ve uygarlıkların gelenekleriyle yoğurmaktaydı.

pound, 1908 yılında, cebinde üç beş dolarla amerika'dan ayrılıp avrupa'nın yolunu tuttu. şair, avrupa ve ingiltere'deki ilk yıllarında, açlık ve sefalet içinde, durup dinlenmek bilmeden okuyup yazıyordu. bir yandan da, çağdaş şair ve yazarlarla sağlam dostluklar kuruyordu. henry james, thomas hardy, joseph conrad, john galswhorty gibi ustalarla da tanıştı, sonradan ün salan t.e. hulme, fort madox ford, richard aldington gibi gençlerle de. ingiliz dilinin o sıradaki en önemli şairi william butler yeats ile yakın dostluk kurdu.

pound'un edebiyat çevrelerindeki yeri, üçüncü kitabı olan "personae" (1909) ile perçinlendi. 1910 yılından başlayarak, şiirde art arda yenilikler yapacaktı. pound, "yenileştirin!" ilkesiyle ortaya atılıyordu.

çin görüntü şiirlerinden ve japon haikularından esinlenen pound, kalıplaşmış, köhne, yeknesak, aşırı süslü ve yapmacıklı şiiri yok etmeye; yerine yalın, öz ve özgür şiiri getirmeye ant içmişti. "edebi dil"in, "şairane söyleyiş"in, devrik ifadelerin, vezin uğruna zorlamaların, her türlü "sıfat"ın baş düşmanıydı. pound, bizde orhan veli ve arkadaşlarının 1940'larda yöneldiği çığırı 1910'larda açmıştı denebilir.

pound, 1912 yılında, amerika'nın en etkili şiir dergisi "poetry"nin avrupa editörü oldu. özellikle bu işte pound sonradan ün kazanan birkaç şairi keşfetti. bunların ilki robert frost'tu. sonra, t.s. eliot. 1914'te eliot "bir kadının portresi" başlıklı şiirini pound'a gösterdi. pound, "bir amerikalının bana gösterdiği en başarılı şiir" diyerek eliot'un şiirini hemen yayımladı. böylece eliot ilk olarak pound tarafından gün ışığına çıkarılmış oldu. sonra da, 1922'de, eliot "the waste land" (çorak ülke) adlı eserini pound'un eleştirip düzeltmesini istedi. pound, 20. yüzyıl şiirinin en büyük birkaç eserinden biri olan "the waste land"i baştan sona eleştirdi, değiştirdi, kırptı. ve eliot birçok değişiklikleri kabul edip ezra pound'a "üstün ustaya" diye armağan ederek yayımladı. 1917'de pound'un düzeltmeleri "the waste land"in ilk müsveddesiyle birlikte yayımlandığında, eliot'un "üstün usta"ya ne kadar borçlu olduğu anlaşıldı. eliot'un "pound, yüzyılımızdaki şiir devriminde en büyük etken olmuştur." demesi boşuna değildir.

william butler yeats, james joyce, ernest hemingway, wyndham lewis ve nice başkaları, pound'un yardımlarını gördüler. pound, genç sanatçıları eleştiriyor, teşvik ediyor, para yardımı sağlıyor, eserlerinin yayımlanmasına aracılık ediyordu. hemingway, şunları yazıyor: "arkadaşlarının hem para hem sanat yönünden ilerlemesini sağlamaya çalışıyor. saldırıya uğradılar mı, savunuyor. dergilere sokuyor onları, kodesten çıkartıyor. borç veriyor. tablolarına alıcı buluyor. konserlerini düzenliyor. haklarında yazılar yayımlıyor. zengin hanımlara tanıştırıyor onları. kitapları için yayınevi buluyor. ölümün eşiğinde olduklarını sananların başucunda oturuyor bütün gece. hastane masrafları için borç veriyor, intihardan vazgeçiriyor. bütün bunlara rağmen, dostlarının ancak birkaç tanesi, ilk fırsatta pound'a bıçak saplamaktan kendilerini alıkoyuyorlar."

1921'de londra'dan ayrılıp paris'e yerleşen pound, para sıkıntısı ve hastalık yüzünden perişan yaşadı. bu çetin dönemde, faizcilere ve tefecilere kin tutmaya başladı. para hırsını ve tefeciliği gitgide uygarlığın en kötü illeti gibi görüyordu. 1925'te italya'ya giderek rapallo'ya yerleşti. italyan rivierası'nda 20 yılını geçirecekti. bu yıllarda şiirle fazla uğraşmadı. var gücüyle iktisat ve politika konularına verdi kendini. yüzyılın büyük şairlerinden biri, günden güne faşizme sürükleniyordu. pound'un akli dengesi bozuldu diyenler vardı. bazı dostları korku içindeydi. 1933'te yeats, yeni bir eseri konusunda pound'a danışmak üzere rapallo'ya gitti. pound, eseri okuyup üstüne tek bir kelime yazarak geri verdi: "kokmuş." 1934'te, pound, james joyce'u yemeğe davet ettiğinde, joyce pound'la yalnız kalmaktan korktuğundan hemingway'e de gelmesi için yalvarıyordu.

artık faşizmin sözcüsü olmuştu. her fırsatta mussolini'yi övüyor, faşizmin propagandasını yapıyordu. mussolini'ye açıkça "şefim" diyordu. dünyadaki bütün iktisadi sıkıntı ve buhranlardan, her türlü mali sömürüden yahudileri sorumlu tutuyordu. bir italyan gazetesinde "yahudi: illetin ta kendisi" başlıklı zehir zemberek bir yazı yazdı. yıllarca, italya'dan amerika'ya radyo yayınları yaparak, amerikalılara faşizmi beğendirmeye uğraştı. 1943'te washington'daki bir mahkemede jüri, pound'u "birleşik amerika'nın düşmanlarına hizmet etmek" suçundan gıyaben mahkum etti. 1945'te, pound'u italyan partizanlar yakalayarak amerikan askeri yetkililerine teslim ettiler. pisa yakınlarındaki amerikan üssünde, şairi özel olarak imal edilen bir çelik kafese koydular. o yaz, pound kafesin içinde, "pisan kantoları" adlı şaheserini yazdı.

1945 kasım'ında yaka paça amerika'ya götürdüler şairi. 19 suçtan duruşması yapılacaktı. mahkeme, pound'un akli dengesinin bozuk olduğuna, washington'daki st. elizabeth's akıl hastanesi'ne konulmasına karar verdi. pound, 12 yıl kaldı hastanede. başhekimin raporuna göre "zararsız bir deli"ydi. dostları serbest bırakılması için uğraştılar. robert frost, ernest hemingway, william carlos williams, archibald macleish, t.s. eliot ve başkalarının gayretleri sonuç vermedi.

1949'da "pisan kantoları" bollingen ödülü'nü kazandığında, yine tartışmalar oldu. pound'un yahudi düşmanlığını ve faşist propagandasını affedemeyenler, üstün bir şairi düşük bir insandan ayrı tutmanın doğru olmayacağını öne sürüp durdular. aynı tartışma, 1972'de, şairin ölümünden kısa bir süre önce, pound'un amerikan bilim ve sanat akademisi'nden ödül alması reddedilince bir kere daha patlak verdi. birçoklarına göre pound, çılgın bir çağda yolunu şaşırmış zavallı bir şairdi. başkalarına göre, duygulu bir şair, topluma ve insanlığa karşı böyle kara günahlar işlememeliydi.

1958'de akıl hastanesinden çıktıktan az sonra, pound italya'ya döndü. kendisini karşılayan fotoğrafçılara faşist selamı vererek resim çektirdi. "dünyanın en büyük şairi benim" diyordu, "amerika, baştan başa tımarhane!"

"kantolar"ı tamamlamak için canla başla çalışıyordu. merano'da oturuyor, bir yandan şiir yazıp bir yandan bahçesinde üzüm yetiştiriyordu. 1962'de kalp krizi geçirdi. sonra gitgide sessizliğe gömüldü. bir mülakat sırasında pound'a sordular: "nerede yaşıyorsunuz?" şair, "cehennemde" diye cevap verdi. "hangi cehennem?" diye üstelediler. pound, kalbini gösterdi: "işte burada."

pound'u iyi tanıyan bir şair, kişiliğini şöyle tanımlıyordu: "yalın mertlik, yalın cömertlik, yalın deha." siyasal düşüncelerinde ne kadar sapık olduysa, şiir duyarlığında o kadar aydın ve olumluydu. yalnız yaşayan, yanlış yaşayan pound, sürgününü ölümde de sürdürmek istedi. onun için "törenler yapılmasın, borular öttürülmesin" demişti, "kafamı ezmeyecek bir çelenk yeter."

14.09.2011

the doors

stüdyo imge

ben sürüngen kralım. her şeyi yapabilirim.

ezra pound: en önemli şiirler otuzunu aşkın insanlar tarafından yazılmıştır.

yaramı sözcükler açtı ve onlar iyileştirecek.

amerika kendini öldürenleri sever. korkunç bir şekilde tasvir edilen trajedinin tabancasındaki çentikleri sever. ve jim morrison ölümüyle medyanın mezar soyucuları ve onların patronları tarafından mitsel bir boyuta yükseltildi.

jim morrison parayı her zaman küçümser ve asla cüzdan taşımazdı. birileri ona bir yatak bulmamışsa yaşlı kadınların kapılarının önünde ya da hiç tanımadığı insanların kanepelerinde uyurdu.

ne zaman radyoda bir elvis şarkısı çalsa herkesi susturuyor, sesi sonuna dek açıyor ve radyonun önünde büyülenmiş gibi oturuyordu.


biliyorsun gün geceyi yıkar
gece gündüzü böler

burada sefa peşinde
değerlerimizi gömdük
bir zamanlar ağladığımızı
hala hatırlayabiliyor musun

kollarında bir ada buldum
gözlerinde bir ülke
(break on through)

asla ölmeyen alanlardır sokaklar
beni nedenlerden kurtar
(the crystal ship)

tereddüt zamanı geçti
çamurda debelenmeye zaman yok
bir dene, kaybederiz en kötü ihtimalle
ve aşkımız dönüşür ölü yakma ateşine
(light my fire)

bu son, güzel arkadaş
bu son, tek arkadaşım
özenli planlarımızın sonu
ayakta duran her şeyin sonu

this is the end, beutiful friend
this is the end, my only friend
the end of our elaborate plans
the end of everything that stands

kahkaha ve beyaz yalanların sonu
ve ölmeye çalıştığımız gecelerin sonu
bu son
(the end)

yabancıysan, insanlar tuhaftır
yalnızsan, yüzler çirkin görünür
istenmediğin zaman kadınlar sana şeytansı görünür
düşmüşsen, engebelidir caddeler
(people are strange)

sabah uyandığımda bir bira açtım
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(roadhouse blues)

bildiğim en tuhaf yaşam bu
baharın geldiğini hissetmiyor musun
saçılan gün ışığında yaşamanın zamanı 
(waiting for the sun)

geceyi unut! bu gökyüzü ormanında bizimle yaşa
bu boyutta hiç yıldız bulunmaz
burada hepimiz taş gibi lekesizizdir
(the wasp)

17.04.2011

ernest hemingway

güler dikmen nalbantoğlu

"insan yok edilebilir ama yenilmez."

hemingway, 1920'de chicago'da çalıştığı yayınevinde hikayeci sherwood anderson'la tanıştı ve 1921'de bir gazetenin avrupa muhabiri olarak amerika'dan ayrıldı.

paris'e varır varmaz, sherwood anderson'ın kendisini gertrude stein'e tanıtan bir mektubunu, miss stein'e götürdü.

öğretmenleri ezra pound ve gertrude stein'di. sonradan çıraklık yılları hakkında hemingway, "ezra'nın söylediklerinin yarısı doğruydu; gertrude stein her zaman haklıydı." demiştir.

hemingway "gençken talihim vardı" derdi, "kendimden yaşça büyük insanlarla arkadaş oldum." ve eklerdi, "şimdi yine talihim var; çünkü gençlerle arkadaşlık ediyorum."

genç bir yazara gönderdiği mektupta "karşınızda birisi konuşurken bütün benliğinizle dinleyin söylediklerini. insanların çoğu dinlemeyi bilmezler." diyordu.

hemingway sabahları erken kalkar ve saat sekizde masanın başına geçerek çalışmaya başlardı. "durmak için en uygun zaman romanın rahatça ilerlediği andır." derdi. "ondan sonra ne yazacağınızı bildiğiniz bir anda durursanız, ertesi gün devam etmekte güçlük çekmezsiniz."

yazma sanatını hala öğrenmekte olduğunu söyleyen hemingway, "ben ölünceye kadar çırak kalacağım." derdi. "aptallar usta olduğumu söylüyorlar. fakat kimse bu işin ustası olmamıştır ve her yazarın sanatında daha da ilerlemesi olasıdır."

arthur koestler, "hemingway'i küçümsemeyin. basmakalıp yazıyor belki; ama yine de bugün hayatta olan en büyük yazar odur." demişti.

bir romancı arkadaşına "ulusal yazar, serüven yazarı, şu yazarı, bu yazarı diye bir şey yoktur. eğer çanağında balı varsa yazar düpedüz yazardır." demişti.

hemingway, "bir insanı sağlıklı olmak, iyi çalışmak, arkadaşlarla yiyip içmek, cinsellik ilgilendirir." diyordu.

bir alman gazeteci, "bay hemingway, ölüm hakkındaki düşüncenizi açıklar mısınız?" diye sorduğunda, "evet, o da başka bir fahişe." diye yanıtlamıştı.

yaşamı, eşinin, çevresinin bütün önleme çabalarına karşın, kendi eliyle, silahlarından birini temizlerken son buldu.

16.08.2010

çiçek dürbünü

talat sait halman

"insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır." (gandhi)

francis bacon: zengin olmanın birçok yolları vardır ve bunların hepsi iğrençtir.

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

müziği baştacı etmeyen toplumlar, yaygaraya mahkum kalır.

goethe: yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

schopenhauer: romancının işi büyük olayları anlatmak değil, küçük olayları ilginç yapmaktır.

ezra pound: imge, bir zaman parçası içinde bir düşünce ve duygu bileşimi sunan nesnedir.

"zengine gurbet vatandır; fakir vatanda gariptir." (nişancı mustafa paşa)

aziz nesin: her 3 türkten 4'ü şairdir.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylelikle yeni bir yaşama kavuşacak.

gitti beyler mürveti
binmişler birer atı
yediği yoksul eti
içtiği kan olusar (yunus emre)

şimdi siyasal iktidara el atmış olan dinciler, ümmetçiler yeni bir taklitçilik dönemi açıyorlar ülkemizde. orta çağ'daki islami devlet modeline özenti, arap diline ve kültürüne özlem, çağımızın yüzyıllarca gerisinde kalmış olan şeriata öykünme. biz özgün kültür toplumu olamayız bu anlayışla. eğitimde kaliteyi yükseltmezsek, yaratıcı kültür ve eğitim anlayışına yönelmezsek, üniversitelerimizi diploma imalathaneleri olmaktan çıkaramazsak, fende ve kültürde, genel olarak bilimde yaratıcılığa ulaşamayacağız. batının kötü bir kopyası olmaktan öteye geçemeyeceğiz; belki er geç -biraz da bu yüzden- şeriat istibdadının berbat bir örneği olacağız. bu, türkiye için acıklı ve muhtemel bir gelecek olarak düşünülmeli, bundan korkulmalıdır.

andre malraux: kültür hayali bir müzedir.

"ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye." (neyzen tevfik)

kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler
künyeni almak için partiye ettim telefon
bizdeki kayda göre şimdi o mebus dediler (neyzen tevfik)

cicero: iftira kadar hızlı çıkan, kolayca ortalığa atılan, çarçabuk kabul edilen, alabildiğine yayılan hiçbir şey yoktur.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

"aşk gelicek cümle eksikler biter." (yunus emre)

ideoloji, düşünce olarak başlar, ideale dönüşür, ilahlaşır, illallah dedirtir, illet olup çöker.

"kamu esenliği en büyük yasadır." (cicero)

21.11.2008

yürekteki ok

cevat çapan



kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk
(sappho)

batan gün her sabah yeniden doğar
ama bu bizdeki süreksiz ışık
bir kere söndü mü ötesi gece
(catullus)

ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
kainat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar
üstüne eğilirken ey akşamın pınarı
sanırdım ciğerimde kanın kokusu var
ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
(charles baudelaire)

dudak dudağaydı soluğumuz ve göz göze
aynalarımız içinden birbirimize uzanmış
deniz hafifçe sallıyor sessizliğinin dibinde sözlerimizi
ve dalga alıp götürüyordu son anıyı
geçip giden ay görüverirse gecesinde
çakıl çarşaflarda yatan şu bitkin gövdeleri
(andre verdet)

bir yıldız ve bir damla gözyaşım
değdiler birbirlerine ve birden
bir tek damla oldular
tek bir yıldız
kör olup kaldım sevda ile
ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü
bütün evrendi -ne fazla ne eksik-
yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı
(juan ramon jimenez)

inci çiçeklerinin
solgun ıslak yapraklarınca suskun
yattı yanımda şafakta
(ezra pound)

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, baharın
-dokunup ustaca, gizlice- açışı gibi ilk gülünü
(e.e. cummings)

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde
(louis aragon)

üç kibrit çaktım karanlıkta arka arkaya
birincisi yüzünü görmek için toptan
ikincisi gözlerini görmek için
üçüncüsü ağzını görmek için
sonra kararttım dünyayı
hatırlamak için bütün bunları
kollarımda sıkarak seni
(jacques prevert)

binbir zambak ekiyorum hayatın tarlalarına
ak alınlı rüzgara binbir çocuk
iyilik tüten güzel sağlıklı çocuklar
ve ufka nasıl bakacaklarını biliyorlar
ezgilerle yükselirken adalar
(odisseus elitis)

benim için hep dingin bir coğrafya oldu bedenin
uysal deniz suyunun gökkuşaklarıyla çevrili
ve sert rüzgarlarına adanmış kız kadırgaların
bin yıllık kepezlerin açığından yelkenler fora
aşıp geçen yıldızların ulu burnunu
(andre verdet)

dudaklar, öpüşler, aşk; her şey yeniden doğar
ölümsüz, o yalın unutuşla
gecenin kızlarıdır yıldızlar
(octavio paz)

"şairlerin gerçek yaşamöyküleri, onların yapıtlarıdır."