29.2.12

uzun lafın kısası

tolstoy: mutlu aileler birbirine benzerler; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

aristophanes: söz, insan düşüncesinin kanadıdır. insanı sözdür yücelere çıkaran.

şerif mardin: polisin görevi kamu düzenini korumak olduğu kadar ya da ondan daha çok, kamuyu denetim altında tutmaktır.

carl sagan: aşık olduğunuzda bunu bütün dünya bilsin istersiniz.

doris lessing: hiç kimse günde on iki saat çalışıp sonra da zihinsel etkinliklerde bulunacak kadar zinde kalamaz.

francis bacon: zengin olmanın birçok yolları vardır ve bunların hepsi iğrençtir.

franz kafka: başkalarının varlığının, bakışının ve yargısının omuzlarıma yüklediğinden başka bir sorumluluğun baskısı altında bulunmadım hiç.

jorge amado: toplumda hiçbir değişiklik kan dökmeden gerçekleşmez.

leyla erbil: herkesin yaptığı iş, meydana getirdiği eser mizaç ve karakterinin aynasıdır.

mihail bakunin: tanrı fikri insanın mantığını ve muhakeme yetisini yok eder. insanın özgürlüğünü yadsımanın en etkili yöntemidir.

paulo coelho: her şey az önce olmuş gibi geçmişi yanımızda taşırız.

albert einstein: insanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun bireyin kişiliğidir. soylu ve yüce olanı yaratan odur.

sri chinmoy: sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak.

27.2.12

evlilik

theodor adorno

boşanma; iyi huylu, yumuşak başlı, eğitimli insanlar arasında gerçekleştiğinde bile, değdiği her şeyi kaplayan ve solduran bir toz bulutu kaldırır çoğu kez. mahremiyetin alanı, paylaşılmış yaşamın o biraz dalgın, korunmasız güveni, ilişki koparıldığı anda öldürücü bir zehre dönüşmüştür sanki. insanlar arasındaki yakınlık sabırdır, hoşgörüdür, saplantılar ve tuhaf huylar için bir sığınaktır. açığa çıkarıldığında içindeki zaaf anını da belli eder ve boşanmada da böyle bir açığa çıkma kaçınılmazdır. güvenin bütün envanterine el koyar boşanma. daha önce sevgi ve özenin göstergeleri olan şeyler, barışın ve karşılıklı uzlaşmanın imgeleri, bağımsız değerler olarak serbest kalırken, kötücül, soğuk, habis yönlerini de gösterirler.

profesörler, ayrıldıktan sonra, karılarının dairelerine gizlice girerek yazı masalarının çekmecelerinden bir şeyler aşırırlar ve hali vakti yerinde kadınlar da eski kocalarının vergi kaçakçısı olduğunu ifşa ederler. evliliğin şu evrensel şefkatsizlik içinde insanca hücreler kurmanın son imkanlarından biri olduğu söylenebilir belki; ama evrensel de evliliğin bozulmasıyla kendi öcünü alır: kural dışı kaldığını sandığımız şeye el koyarak onu hakların ve mülkiyetin yabancılaşmış taleplerine bağımlı kılar, hayali bir güvenlik içinde yaşamış olanları alaya alır. tam da en korunmuş olan şey hunharca meydana çıkarılarak teşhir edilir. ayrılmış çift daha önce ne kadar "cömertse", mülkiyet ve yükümlülük gibi şeylere ne kadar az kafa yormuşsa alçalışı da o kadar sefilce olur. çünkü çekişmenin, sövgünün ve sonu gelmeyen çıkar çatışmalarının asıl gelişme ortamı, tam da bu hukuksal olarak belirsiz, tanımlanmamış alandır.

evlilik kurumunun altındaki bütün o karanlık temel, karısının emeği ve mülkiyeti üzerinde kocanın o barbarca iktidarı, bir erkeği yatmaktan vaktiyle zevk duyduğu bir kadınla evlenmeye zorlayabilen ve bir öncekinden daha az barbarca olmayan o cinsel baskı, ev yıkılınca bütün bunlar da mahzenlerden ve temellerin arasından sürünerek gün ışığına çıkarlar. daha önce iyi evrenseli kapalı ve kısıtlayıcı bir bağlılığın içinde bulmuş olanlar, şimdi toplumun baskısı altında, dışarıdaki kısıtlanmamış kötülüğün evrensel düzeninden hiç farklı olmayan alçaklar olarak görmek zorunda kalırlar kendilerini. evrensel, evlilikte tikelin utanç lekesi olarak açığa vurur kendini; çünkü bu toplumda tikelin, demek evliliğin, doğru evrenseli gerçekleştirmesi imkansızdır.

26.2.12

müjde

orhan kemal


dünyayı yalın ayaklarla çiğneyenler
iplik büken, bez dokuyan
perdeleri inik odalarda gizli kitaplar okuyanlar

kardeşimdi
gün gelir
yirmi dört saat bin kere anasına avradına küfrettiklerimiz
bando mızıkalarla kapıştırırlar bizi
ve tayyareler
vınıltılı ölüm kavisleri çizer göklerimizde
denizlerimizde dretnotlar
onlar

25.2.12

faust

goethe



inan ki, akıllılık dedikleri, çoğu zaman
önünü göremeyen bir kendini beğenmişliktir

kızlar büyük bir ilgi gösterirler
birinin geleneğe uygun olarak
dindar ve yalın bir yapıda olmasına
çünkü bu konuda boyun eğiyorsa
bize de boyun eğer diye düşünürler

esaslı bir etki elde etmek
ancak en iyi gereçlerle mümkündür

çoğumuzun bilmeden yaşadığı bir yaşamdır bu

tamamlanmış kişilikler bir şey beğenmez
oluş içindekilerse hep kanarlar

denildiği gibi yaşlılık çocuklaştırmaz
bizi gerçek birer çocuk olarak bulur

bir şeyler bilen o azınlık
taşan yüreklerini susturamayıp
ayaktakımına duygularını ve gördüklerini
açıklamaya kalkan o aptallar
ezelden beri çarmıha gerilip yakıldı

tinimiz her neyi doğuruyorsa yüce güzelliklerden
yabancı bir tarzda, hep yabancı maddeler karışır
iyiliğe eriştiğimizde bu dünyada, bir de bakarız ki
yanılsama ve deliliktir bunlar aslında
bize dirilik veren o yüce duygular
donup kalırlar dünyanın karmaşasında

mucize, en sevdiği çocuğudur inancın

insanların anlamadıklarıyla
alay etmelerine alışığız
ve homurdanmalarına
erişemedikleri
iyi ve güzelin karşısında

tatlı, tanıdık bir ses
korkunç duygulardan arta kalanı
sevinçli zamanların vaadiyle
kandırdıysa da
ruhu kuşatan tuzak ve kandırmacaları
ve onu kör ederek, yaltaklanarak
bu yas dolu mağarada tutsak eden
bütün güçleri kahrediyorum
ruhun içine sarıldığı
kendi beğenmişliği kahrolsun
duyularımızı bırakmayan görünüşün
körleştiriciliği kahrolsun
kahrolsun düşlerin ikiyüzlülüğü
ünümüz ve adımızın sözde kalıcılığı
kahrolsun yaltaklanan mal ve mülk
kadın, çocuk, hizmetçi ve kul
kahrolsun, hazineler vaat ederek
akılalmaz şeyler yaptıran
ya da tembel bir zevk için
yastığımızı hazırlayan para tanrısı
üzümlerin uyuşturan sıvısı kahrolsun
en yüksek aşk, umut, inanç
her şeyden önce sabır kahrolsun

başına
kıvırcık saçlı bir peruk da taksan
ayağını
kaidelerle arşın arşın yükseltsen de
her kimsen hep o olursun

kuramlarla uğraşan bir herif
kötü bir ruhun kurak bir çayırda
dolaştırdığı bir hayvan gibidir
çevrede güzelim yeşil otlaklar dururken

iyi şeyler çoğu zaman uzağımızdadır

illa ki haklı çıkmak isteyen
ağzı laf yaptığı sürece
mutlaka haklı çıkacaktır

bir atasözü der ki
kendine ait bir ocak
ve iyi bir kadın
altın ve incilere bedeldir

evliliğin altın olması
elli yıl gerektirir
ama olmaması kavganın
altının ta kendisidir

flamanların evinde

georges simenon

"polis zenginlerin emrindedir."

maigret, givet garında trenden indiğinde gördüğü ilk kişi, kompartımanının tam karşısında duran anna peeters oldu.

genç kız sanki onun tam da peronun o noktasında duracağını tahmin etmişti. buna şaşırmış görünmüyordu; bundan gurur duyar gibi bir hali de yoktu. tıpkı paris'te gördüğü gibiydi, her zaman olması gerektiği gibi; gri bir tayyör giymişti, ayakkabıları siyahtı, başına öyle bir şapka takmıştı ki, insanın sonradan bunun biçimini, hatta rengini hatırlaması imkansızdı.

burada, birkaç yolcunun gezindiği perondaki her şeyi önüne katıp sürükleyen rüzgarda, daha uzun boylu, biraz daha iri yapılı görünüyordu. burnu kızarmıştı, elinde de top haline getirdiği bir mendil vardı.

"geleceğinizden emindim komiser bey."

kendinden mi emindi yoksa ondan mı? onu karşılarken gülümsememişti. hemen sorulara geçti:

"başka bagajınız var mı?"

hayır! maigret'nin tek eşyası, kullanılmaktan rengi atmış, adi deriden körüklü çantasıydı; onu da, ağır olmasına rağmen kendi taşıyordu.

trenden sadece üçüncü mevki yolcuları inmiş, onlar da çoktan gözden kaybolmuşlardı. genç kız peron biletini ısrarla bakan memura uzattı.

dışarı çıkınca rahat bir tavırla tekrar söze başladı:

"önce size evde bir oda hazırlamak geçti aklımdan. sonra iyice düşündüm de, sanırım otelde kalmanız daha iyi olacak. bu yüzden ben de meuse oteli'ndeki en iyi odayı tuttum.

givet'nin küçük sokaklarında henüz 20 metre bile gitmemişlerdi; fakat daha şimdiden herkes dönüp onlara bakıyordu. maigret elinde valizi, ağır ağır yürüyordu. her şeyi dikkatle incelemeye çalışıyordu: insanları, evleri, özellikle de yanındaki kızı.

"bu ses de ne?" diye sordu, ne olduğunu anlayamadığı bir uğultu duyarak.

"yükselen meuse'nin sesi, köprünün kemer ayaklarını dövüyor. nehir ulaşımı duralı üç hafta oldu.

dar bir sokaktan çıkınca aniden nehirle karşılaşıyordu insan. genişti. kıyıları seçilmiyordu. kahverengi su kütlesi yer yer çayırlara kadar yayılmıştı. ileride, suyun üzerinde bir hangar gözüküyordu.

en az yüz kadar mavna, römorkörler, tarak dubaları vardı orada, birbirine sokulmuşlar, geniş bir kütle oluşturuyorlardı.

"işte oteliniz. çok konforlu değildir. banyo yapmak için yukarı çıkmak ister miydiniz?"

hayret vericiydi! maigret edindiği izlenimi tanımlayamıyordu. şüphesiz hiçbir zaman bir kadın onda bu kadının -bu sakin, gülümsemeyen, güzel görünmeye çalışmayan ve arada bir mendiliyle burnunu silen kadının- uyandırdığı kadar merak uyandırmamıştı.

yirmi beş ila otuz yaşları arasında olmalıydı. ortadan çok daha uzun boyluydu; sağlam bir vücudu, yüz hatlarına hiçbir incelik vermeyen bir kemik yapısı vardı.

aşırı yalın küçük burjuva giysileri. sakin, neredeyse kibar bir duruş.

misafir ağırlarmış gibi bir hali vardı. kendi evindeydi. her şeyi düşünmüştü.

"banyo yapmam için hiçbir sebep yok."

"o halde hemen eve gidelim isterseniz? valizinizi garsona verin. garson! bu valizi 3 numaraya götürün. beyefendi birazdan gelecek."

maigret onu göz ucuyla incelerken şöyle düşünüyordu:

"aptal gibi görünüyorum herhalde."

zira hiç de küçük bir oğlan çocuğuna benzer bir hali yoktu. genç kız çıtkırıldım değilse de, komiser ondan iki kat daha iriydi ve üzerindeki bol pardösüyle de taştan yontulmuş gibi görünüyordu.

"çok yorgun değilsiniz ya?"

"hiç yorgun değilim!"

"o halde yürürken, bir yandan da size gerekli bilgileri verebilirim."

gerekli bilgileri ona paris'te vermişti. güzel bir günde bürosuna geldiğinde, iki üç saattir kendisini bekleyen ve danışma memurunun vazgeçirmeyi başaramadığı bu yabancı kadını bulmuştu.

"özel!" diye belirtmişti, iki müfettişin önünde ona meseleyi sorduğunda.

ve baş başa kaldıklarında, hemen ona bir mektup uzatmıştı. maigret karısının nancy'de oturan kuzeninin yazısını tanımıştı.

"pek sevgili maigret. matmazel anna peeters'ı bana, onu 10 yıl kadar önce tanımış olan kayınbiraderim gönderdi. çok ağırbaşlı bir genç kız; başlarına gelen felaketi kendisi sana anlatacaktır. onun için elinden geleni yap."

"nancy'de mi oturuyorsunuz?"

"hayır, givet'de"

"fakat bu mektup.."

"paris'e gelmeden önce nancy'ye özellikle gittim. kuzenimin polisten önemli birini tanıdığını biliyordum."

sıradan bir ricacı değildi. gözlerini indirmiyordu. halinde tavrında tevazu yoktu. açık konuşuyor ve dimdik karşıya bakıyordu, alacağını talep edermiş gibi.

"eğer bizimle ilgilenmeyi kabul etmezseniz mahvolduk demektir; ailem ve ben; bu da adli hataların en korkuncu olur."

maigret kızın hikayesini özetleyen birkaç not almıştı. oldukça karışık bir aile meselesi.

peeters'ler belçika sınırında bir bakkal dükkanı işletiyorlardı. üç çocukları vardı: onlara dükkanda yardım eden anna, öğretmen olan maria ve nancy'de hukuk öğrencisi olan joseph.

joseph'in kasabalı bir genç kızdan çocuğu olmuştu. çocuk 3 yaşındaydı. ne var ki genç kız aniden ortadan kaybolmuştu ve peeters'ler onu öldürmüş olmakla veya zorla bir yere kapatmakla suçlanıyorlardı.

maigret bu meseleye karışmak zorunda değildi. nancy'li bir meslektaşı olayla ilgileniyordu. ona telgraf çekmiş ve ondan da kesin bir cevap almıştı:

"peeters'ler birinci derecede suçlu. stop. tutuklama yakında."

ona karar verdiren bu olmuştu. givet'ye görevli olmadan, hiçbir resmi sıfat taşımadan gelmişti. daha gara ayak basar basmaz da anna denen ve incelemekten bıkmadığı şu kız onu himayesi altına alıvermişti.

çıkış kapısına doğrı itiş kakış ilerleyen yolcu selinin içinde telaş etmeyen bir o vardı. elinde yol çantası, biletini görevliye vermek için sırasını bekledi. yas tülünün altında başı dimdikti.

brüksel'den trene saat altıda binmişti. hava karanlıktı. buz gibi bir yağmur yağıyordu. üçüncü mevki sırılsıklamdı. çamur içindeki yerler ıslak, cıvık bir buğuyla kaplı bölmeler ıslak, içinden dışından sular sızan camlar ıslaktı. ıslak giysili insanlar uyukluyordu.

saat sekizde hasselt'e gelince trenin de, garın da elektrikleri sönmüştü. bekleme salonlarında şemsiyelerden yol yol ıslak ipek kokan sular akıyor, sobaların başında yolcular kestiriyorlardı. çoğu, edmee gibi, karalar giymişti: bu bir rastlantı mıydı? yoksa, kendisi tepeden tırnağa karalar içindeydi, yastaydı; ondan mı tuhafına gidiyordu herkesin koyu renk giymiş olması? hem kalabalıklar hep böyle giyinmezler mi?

12 aralık. gişenin yanında iri puntolu koskoca bir "12" sayısı. kapkaraydı o da.

dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor, kimi koşuyor, kimi bir saçak altına sığınıyordu. bulutlar ortalığı zindana çevirdiği için dükkanlar elektriklerini yakmışlardı.

tam garın karşısında, sokağın ortasında, yeşile ve siyaha boyalı büyük bir tren duruyordu. bomboştu. ne makinisti vardı ne biletçisi. üstünde maeseyck yazıyordu. edmee, neroeteren'e gitmek için bu kasabadan geçecekti.

23.2.12

spartacus

pek çok oğlan savaşa girebilir. fakat savaşın sonunda yalnızca bir erkek meydana çıkar.

bilge bir insan, yalnızca şan ve şeref için savaşmaz.

gerçeğin yalandan daha çok acı verdiği zamanlar vardır.

tamah, yalnızca kıskançların hırslılar için kullandığı bir sözcük.

hiçbir insan başkasının hareketleri için yargılanmamalı.

tüm hayaller mümkündür. insanı ona erişmekten alıkoyan uğraş ve ücrettir. bu dünya acayiplikler ve harikalarla doludur. varlıklarını beraber sürdürürler. paranın iki yüzü gibi. diğeri olmadan öbürünü elde edemezsin. kelimeler bunun doğasını anlatmakta kifayetsiz kalır. tecrübe edilmesi gerekir. hissedilmesi ve asla unutulmaması gerekir.

zaman, yüreğin isteklerine karşı oyun oynuyor.

bir babanın oğlunu bağışlamamasına sebebiyet verecek bir olay yok.

düzgün bütün içkiler insanın boğazını yakar.

er kişi kaderini kabullenmelidir. ya da kaderinin ellerinde can vermeyi.

altımızdaki kişilere en ağır darbeyi indirmeli. onlardan üstün olduğumuzu öğretmek ve bir daha bize ihanet etmemelerini sağlamak için.

orhan pamuk

leyla erbil

hilmi yavuz, "pamuk ve intihal" adlı yazısında pamuk'un, radikal iki'de, yavuz'un "kültür üzerine" adlı kitabındaki kemal tahir'le ilgili görüşlerini 10 yıl sonra nasıl "evirip çevirip kendine mal ettiği"nden yakınıyor; "benim yazıma en ufak bir gönderme yapmadan!" diyordu.

benim de tanık olduğum ve şaştığım bu olay gerçekten de türk edebiyatı adına can sıkıcıdır. pamuk'un yabancı yazarları pazarına alması kendi bileceği bir şey de; yerli yazarlara, onlar henüz yaşarken akarlık taslaması; üstelik bir deneme yazısında, oldukça korkutucu. bu durumda, radikal gazetesinin telif ücretini orhan pamuk'tan alıp hilmi yavuz'a ödemesi gerekmez mi?

hilmi yavuz canı yandıktan sonra günah da çıkarmış; murat bardakçı'nın ortaya çıkardığı "pedro'nun zorunlu istanbul seyahati" adlı kitaptan, pamuk'un "beyaz kale" romanına aktardıkları için de yeni görüşlerini şöyle belirtiyor:

"orhan pamuk'un romanlarına ilişkin olarak intihal (çalıntı) söylentileri öteden beri var olagelmiştir. daha önce yazdığım bir yazıda, bu konudaki söylentilere itibar etmediğimi söylemiştim. şöyle demiştim o yazımda: 'doğrusu, pamuk'un beyaz kale'sini beğenmemiş olsam da, söz konusu çalıntı suçlamasının haklı bir gerekçeye dayandığını düşünmüyorum.' böyle düşünmekte haklı mıyım ondan pek emin değilim artık!"

genç kuşağın öteki (!) şairlerinden nilgün üstün dikkat etmiş: "televizyon kanalları edip cansever'in, orhan veli'nin ve başka birçok ozanın ve yazarın dize ve sözleriyle doluymuş. sahiplerinin adlarını, sanlarını anmadan, kibar kibar 'hayatı paylaşıyoruz' demek ki!

"bizim kuşağımızda da oluyor böyle şeyler" diyor nilgün; "ben de kendimden şüphelendim, bir dizemi lorca'ya benzettim; açıp okuyacağım lorca'yı, bakalım!" lorca'nın ziyanı yok; ölmüş gitmiş, bunca yıl olmuş, biz geride kalanları kurtaralım!

22.2.12

karanlık thomas

maurice blanchot



gecenin gecesiyim.

21.2.12

aşksız zaman

julia kristeva

aşk hikayeleri yok artık. oysa kadınlar istiyorlar ve kadınlar gibi yumuşak ve hüzünlü olmaktan utanmadıklarında erkekler de istiyorlar. hepsi kazanmak ve ölmek için koşuşturup duruyorlar. ölümden sonra da yaşamak için ya da sanki aralarında konuşmuyormuş gibi yaparak konuşarak kendilerini unuttuklarında, zevk alarak ya da zevk almadan çocuk yapıyorlar. uçağa, metroya, hızlı trene, gemiye biniyorlar. dallarını güneşli mavi ipekler sarınmış bulutlara doğru uzatmış, küçücük yapraklarıyla titreyen, arıların bala dönüştürdüğü hafif bir koku yayan şu pembe akasyaya bakacak zamanları yok.

orada, atlantik'in karşısındaki akasyanın altında olduklarından nasıl emin olabiliyorum? şöyle böyle tanıyorum onları, paris'te rastlıyorum, dostları olan hastalar onlardan söz ediyorlar bana.. dolayısıyla sahneyi iyi görüyorum. birlikteler çünkü ayrılar. karşılıklı bağımsızlıklarına bu karşılıklı katılıma aşk diyorlar. bu onları gençleştiriyor, yeniyetme havalarındalar; hatta çocuksu. ne istiyorlar? birlikte yalnız olmak. birlikte yalnız oynamak ve o yalnızlıkta hüzün olmadığını göstermek için zaman zaman topu birbirlerine atmak.

hastalarım bana aşk acılarını anlatıyorlar ve aşk acısıyla uyum sağlayarak tatmin oluyorlar. oysa bu ikisi yaralarını ormandaki hayvanlar gibi yalıyorlar ve rahat ve huzur içinde ayrılıyorlar birbirlerinden.

aşk zamanı, zevklerimize beş duyu bizi acı ve coşkuya boğuncaya kadar dalar. aşkın, maceracıların yaralarını sarmayı başarmalarına, beden kendini yeniden düzenleyinceye, iki insanın sudaki narcissos gibi yeniden birbirlerine bakmaya başladıkları ana kadar sürdüğü söylenir. çok sabır isteyen bir iştir bu, müthiş zaman alır. aşkta zamana dikkat etmek gerekir.

sevme sanatının bir yansımasından başka bir şey olmayan süre yoktur. ama bir algı, bir sıkıntı ya da bir sevinç uzamını bir verme anına dönüştüren büyü. sözcük, hareket, bakış.. seni yanıma aldığımı, ikimizin, orada akasya ve çamın altında, başdöndürücü çiçekler, dalgalar, quatuor, migren, sırt ağrısı içinde rahat olduğumuzu haber vermek için küçük bir ses sadece. zaman duyumu böyle doğar. bu duyulur anlar bir kez verildiklerinde küçücük eylemler halinde zincirlenirler. hiçlikten doğarlar, düğümlenirler ve bizi taşırlar. aşksız zamanın olmadığı çok açıktır. zaman küçük şeylerin, düşlerin, arzuların aşkıdır. yeteri kadar aşk olmadığı için zaman yoktur. insan sevmeyince zamanını yitirir. kimseye söyleyecek bir şeyimiz olmadığında geçen zamanı unuturuz. ya da geçmeyen, yalancı bir zamanın esiri oluruz.

ölüm sevgisi, ölme arzusu, görmeden bakabilmemiz, uyuyabilmemiz ve düş kurabilmemiz için görmek istemediğimiz sırdır. gözlerimizi kapamasaydık, sadece boşluk, siyahlık, beyazlık ve kırık biçimler görebilirdik.

roman sanatı

orhan pamuk

roman sanatı, kendi hikayemizi başkalarının hikayesiymiş gibi anlatabilme hüneridir.

romanlar, okunurken ve daha çok da yazılırken içlerine mutlulukla girdiğimiz yeni dünyalardır.

roman sanatı, sır gibi saklamak istediğimiz utançlarımızı başkalarıyla paylaşabilmenin bizi özgürleştireceğini öğretti bana.

yazarlığın en güzel yanı, eğer yaratıcı yazarsanız bir çocuk gibi dünyayı unutabilmek, gönlünüzce oynayıp eğlenirken kendinizi sorumsuz hissedebilmek, bildik dünyanın kurallarıyla oyuncaklarla oynar gibi oynayabilmek ve bütün bunları yaparken de aklınızın bir köşesiyle bu çocuksu ve özgür şenliğin arkasında daha sonra okuyanları bütünüyle bağlayacak derin bir sorumluluğun varlığını hissetmektir.

romanlar ne bütünüyle hayaldir ne de bütünüyle gerçek. roman okumak hem yazarın hayal gücüyle hem de ait olduğumuz, merakımızla kurcaladığımız bir gerçeklikle yüzleşmek demektir.

romancı, bir cemaate ait olmayan, cemaatin temel içgüdülerini paylaşmayan, tecrübe ettiğinden başka bir kültürle düşünen ve yargıda bulunan kişidir. ait olduğu cemaatten başka bir bilince sahip olduğu anda dışarıdadır, yalnızdır. metninin zenginliği de hem dışarıda hem de içeride olan bir gözlemcinin bakışından gelir.

20.2.12

çavdar tarlasında çocuklar

j.d. salinger

bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

pencey'de cumartesi akşamları hep aynı yemek çıkardı. çok önemli bir şeymiş gibi. neymiş, biftek çıkarıyorlarmış size. bin kağıdına bahse girerim ki, bunu yapmalarının nedeni, çoğu ailelerin pazar günleri okula çocuklarını ziyarete gelmesi ve bizim thurmer'ın hesabına göre sevgili oğulcuklarına akşam ne yediniz diye soracak olmasıydı, o da "biftek" diyecekti. iyi tezgah, değil mi?

kardeşim öldü. 18 temmuz 1946'da, lösemiden. o sıralarda maine'de oturuyorduk. tanısaydınız onu çok severdiniz. benden iki yaş küçüktü; ama benden elli kat daha akıllıydı. korkunç zekiydi. öğretmenleri, durmadan anneme mektup yazar, allie gibi bir çocuğun öğretmeni olmaktan gurur duyduklarını bildirirlerdi. ve palavra sıkmak için yazmazlardı, gerçeği söylerlerdi.

ona geri zekalı demenizden nefret ederdi. zaten bütün geri zekalılar kendilerine geri zekalı denmesinden nefret ederler.

bir kızı gerçekten beğenmiyorsanız, onunla asla oynaşmamanız gerekir. ama onu beğeniyorsanız, onun yüzünü de beğeniyorsunuz demektir. eğer bir kızın yüzünü beğeniyorsanız, öyle, su püskürtmek filan gibi rezil şeyler yapmaktan kaçınmanız gerekir. bazen böyle rezil şeylerin eğlenceli olması ne kötü.

vakit hala erken sayılırdı. saat kaçtı, şimdi emin değilim; ama pek geç değildi. nefret ettiğim bir şey de, daha uykum gelmeden yatağa girmektir.

kızlarla olan sorun da bu işte. hoş bir şey yaptıklarında, pek yüzlerine bakılmayacak gibi olsalar da, hatta salak bile olsalar, onlara böyle yarı yarıya aşık oluyorsunuz ve hangi cehennemde olduğunuzu bile unutuyorsunuz. kızlar! aman tanrım! aklınızı başınızdan alıyorlar. gerçekten alıyorlar.

denizci herifle ben birbirimize, tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik, ki böyle, tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan "tanıştığıma memnun oldum" demek beni öldürüyor. ama hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.

sorun şu: bir kızla -yani orospularla filan değil- bu iş tam olacak gibiyken, başlıyor durmadan size dur demeye. benim derdim de bu işte; duruyorum. çoğu herif durmuyor. benim elimden gelmiyor. durmanızı gerçekten mi istiyorlar veya yalnızca korkuyorlar mı ya da işin sonunda kusurun onların üstünde değil de sizin üstünüzde kalması için mi dur diyorlar, hiç bilemiyorsunuz. ben yine de, hep duruyorum. sorun, onlara acımam. yani, bu kızların çoğu aptallaşıyor. bir süre oynaştıktan sonra, bir bakıyorsunuz, akılları başlarından gitmiş. bir kız kendisini oynaşmaya bir kaptırdı mı, beyin meyin aramayın onda. ne bileyim? dur diyorlar, ben de duruyorum. onları evlerine bıraktıktan sonra, keşke durmasaydım diyorum; ama yine de durmadan edemiyorum.

kitabın bir yerinde, "kadın bedeni bir keman gibidir, hakkını vererek çalmak için acayip iyi bir müzisyen olmak gerekir." diyordu. hödük bir kitaptı -farkındayım yani- ama bu keman zırvası hiç aklımdan gitmiyor.

bir şeyi çok iyi yapıyorsanız, bir süre sonra, dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.

derken, başladım kibritle oynamaya. bazen, belirli bir ruh haline girince, kibrit yakar dururum. bırakırım, sonuna kadar yanarlar, artık tutulmayacak gibi oluncaya dek, sonra tablaya atarım. asabi bir alışkanlık işte.

sinemalarda böyle sahtekarca zımbırtılara deli gibi gözyaşı dökenlerin yüzde doksanı aslında kötü kalpli, aşağılık insanlar. şaka demiyorum.

bizim evin girişindeki o tuhaf koku, başka hiçbir yerinkine benzemez. ne cehennem olduğunu ben de bilmiyorum. karnabahar kokusu da değil, parfüm kokusu da -ne cehennem olduğunu ben de bilmiyorum- ama o kokuyu alınca evde olduğunuzu anlıyorsunuz.

"rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında" (robert burns)

hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. çılgın bir şey bu, biliyorum; ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. biliyorum, bu çılgın bir şey.

d.b.'nin odasına döndüğümde, bizim phoebe radyoyu açmıştı. dans müziği çalıyordu. ama çok hafif açmıştı, hizmetçi duyamazdı. onu görmeliydiniz. yatağın tam ortasında, örtülerin üstüne, şu yoga yapan herifler gibi bağdaş kurmuş, oturuyordu. müzik dinliyordu. bitiyorum bu kıza.

wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

iyi eğitim görmüş insanlar ve bilim adamları, başlangıçta zeki ve yaratıcı iseler -ne yazık ki bu, ender bir durumdur- yalnızca zeki ve yaratıcı olan insanlara kıyasla, arkalarında sonsuza kadar kalabilecek çok daha değerli şeyler bırakıyor gibiler. kendilerini daha açık seçik ifade edebiliyor gibiler ve genellikle, düşüncelerini sonuca ulaştırmak gibi bir tutkuları var. ve -en önemlisi- yüzde doksan olasılıkla bilim adamı olmayan düşünürlerden daha alçakgönüllü oluyorlar.

ayrıca, kadıncağız pencey'yi çok iyi sanıyorsa, bırakın öyle sansın. yüz yaşındaki birine yeni bir şey söylemekten nefret ediyor insan. böyle şeyleri duymak istemiyorlar.

durum umutsuzdu. sileceğim diye bir milyon yıl uğraşsanız, bu dünyadaki tüm "seni ..." yazılarının yarısıyla bile başa çıkamazsınız. olanak yok buna.

sorun da buydu işte. asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz; çünkü böyle bir yer yoktu. var sanıyordunuz; ama siz oraya varır varmaz, sizin bakmadığınız bir sırada biri gizlice gelip burnunuzun dibinde, "seni ..." diye yazıveriyordu. sanırım, öldüğüm zaman bile, beni bir mezara tıktıklarında başıma diktikleri taşın üstündeki "holden caulfield" ile doğduğum ve öldüğüm tarihlerin hemen altında, "seni ..." yazılmış olacaktır. biliyorum bunu, gerçekten.

sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

teşekkür

osho

almanlara göre, berlin prusyalı kabalığının ve etkisinin somut örneğiyken, viyana avusturyalı cazibesinin ve dikkatsizliğinin özüdür.

viyana'yı gezerken kaybolan ve yönünü bulmaya çalışan bir berlinlinin öyküsü var. bu durumdaki bir berlinli ne yapmış? yanından geçen ilk viyanalının yakasına yapışmış ve "postane nerede?" demiş bağırarak. şaşıran viyanalı dikkatli bir şekilde diğerinin yumruğunu çözmüş, yakasını düzeltmiş ve kibarca, "beyefendi, bana nazik bir şekilde yaklaşıp 'beyefendi, bir dakikanız varsa ve eğer biliyorsanız, lütfen bana postanenin yerini gösterebilir misiniz?' deseydiniz daha güzel olmaz mıydı?" demiş. berlinli bir an şaşkınlık için baktıktan sonra, "kaybolurum daha iyi!" demiş homurdanarak ve ağır ağır uzaklaşmış.

aynı viyanalı o sene daha sonraki bir tarihte berlin'i geziyormuş ve işe bak ki şimdi postaneyi arama sırası ondaymış. bir berlinliye yaklaşarak kibar bir şekilde, "beyefendi, eğer bir dakikanız varsa ve biliyorsanız, lütfen bana postaneyi gösterebilir misiniz?" demiş. berlinli makine gibi hızlı hızlı, "geriye dön, iki blok ilerle, tam sağ yap, bir blok ilerle, bir sokak geç, tren raylarının üzerinden sola yürü, gazeteciden sonra postane." diye cevap vermiş. viyanalı aydınlatılmış olmaktan ziyade sersemlemiş olmasına rağmen, "binlerce teşekkür ederim iyiliksever beyefendi." diye mırıldanınca, berlinli ötekinin yakasını öfkeyle yakalamış ve "teşekkürü boşver, açıklamaları tekrarla!" diye bağırmış.

19.2.12

köylüleri niçin öldürmeliyiz?

şükrü erbaş


köylüleri niçin öldürmeliyiz?

çünkü onlar ağırkanlı adamlardır
değişen bir dünyaya karşı
kerpiç duvarlar gibi katı
çakır dikenleri gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar
aptal, kaba ve kurnazdırlar
inanarak ve kolayca yalan söylerler
paraları olsa da
yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır
her şeyi hafife alır ve herkese söverler
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını büyütmeye çalışırlar

köylüleri niçin öldürmeliyiz?

çünkü onlar karılarını döverler
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar
adım başı pınar olsa da köylerinde
temiz giyinmez ve her zaman
bir karış sakalla gezerler
çocuklarını iyi yetiştiremezler
evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur
bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar

köylüleri niçin öldürmeliyiz?

çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar
binlerce yılın kalın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında döverler

köylüleri niçin öldürmeliyiz?

çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
kendilerinden olanlarla alay edip
tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar
devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar
yiğittirler askerde subay dövecek kadar
ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
ezim ezim ezilirler
enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler
cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
on bir ay gökyüzünden bereket beklerler
dindardırlar ahret korkusu içinde
ama bir kadının topuklarından
memelerini görecek kadar bıçkındırlar
harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
şehre giderler

köylüleri niçin öldürmeliyiz?

çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar
yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar
ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
zengin bir akrabalarından söz ederler
kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
yollara tükürürler
ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar

köylüleri niçin öldürmeliyiz?

çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar
yarı gecelerde yıldızlara bakarak
başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur
gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
ve yaz güneşleri ekinlerini yitirirse severler
hayalgüçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
sonuçlarını görmeden inanmazlar
dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur
mülk düşkünüdürler amansız derecede
bir ülkenin geleceği
küçücük topraklarının ipoteği altındadır
ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
zamanın derin ırmakları önünde..

köylüleri, söyleyin nasıl, nasıl kurtaralım?

18.2.12

tehlikeli oyunlar

oğuz atay

karınca gibi, insan da öteberi taşıması seviyor yuvasına.

insanlardaki zavallılığı, önce çocuklar seziyor galiba. delileri de önce onlar kovalar. çocuklardan kendini koruyamazsın, görünüşe aldanmaz onlar.

deliler uzun yaşar, budalalar uzun ömürlü olur, aptallar rahat eder.

nerede olursa olsun, bir insanın üstüne bu kadar yaşantı yığılsın da, bir başkası onlardan bir şey çıkarmasın, mümkün mü?

tiyatroda olaylar hep sahnenin dışında olurmuş. bunlar sahnede anlatılırmış sadece.

bir yaşantıyı tam bitirmeli. hiçbir iz kalmamalı ondan. yeni yaşantılar için. yeni yaşantılar için. bunu önceden bilseydim, yaşantı milyoneri olmuştum.

kişiliği korumak için, bazen yaşamamak gerekiyor.

"dur hikmet, dinle bak." "dinlemem albayım. sonra beni de dinlerler diye çok dinledim.

insan bazı güçlüklerden, ancak onları unutmak suretiyle kurtulabiliyor albayım.

gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.

nedir o dergi? hayvanlar dünyası. demek onlar, başka bir dünyada yaşıyorlar.

ben, gecekonduda yaşayan ve insanlıktan emekliye ayrılmış bir adamım. bakkal defterim var, kira kontratım var. ev sahibine, hepiniz gibi -burasına dikkatinizi çekerim: hepiniz gibi- kiramı ödüyorum. o halde ben varım. cogitosuz ergo sum albayım, cogitosuz ergo sum.

hürmet, kendinden saymamaktır. gene de iyidir.

kadınlarla oynanmaz, hemen canları sıkılır. bir kere, rolleriniz ezberlemezler, sonra "sen gerçekten oynamak istiyor musun canım?" diyerek insanın aklını karıştırırlar. her oyunu bir tartışma konusu yaparlar. akılları yatmadan rollerini katiyen oynamazlar. biz onları kafamızdaki oyunlara uydurmaya çalışırken onlar -kafaları olmadığı için- bizi hayata uydurmaya çalışırlar.

çok güzel insanlar da, çok çirkin insanlar gibi, fotoğraflardan anlaşılmazdı.

hikmet'i çok seviyorlardı gerçekten: her zaman bekleriz diyorlardı ona. ne var ki kimse onun evine gelmekten söz etmiyordu; böyle bir yer yok sayılıyordu. hikmet de bu yüzden, odasına bir somya atmıştı o kadar; pencerelere perde bile koymamıştı.

başkaları gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi.

ikimiz de bu dünyanın insanı değildik. iyi kötü bir şeyler yapmaya çalıştık.

ne yazık ki, başka insanlara duydukları tepkiden yararlanarak başarıya ulaşmayı yalnız sanatçılar becerebilmiştir.

kadınlar aptaldır albayım. sadece sezmesini ve beklemesini bilirler.

yazarların kahramanlarını neden baştan öldürmediğini şimdi anlıyorum albayım. oyunun devamı güçleşti, değil mi hikmet?

bugünün doktorları, insanın delirdiğini çok kolay kabul ediyorlar da, iyileştiğine inanmakta biraz nazlanıyorlar. bu akıl hastanesi, turnikeye benziyor albayım; hani tren istasyonlarında var ya.

bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum -ne yapacağımı bilmiyorum- yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti.

işte insanlar böyle albayım: kimi metafizik der, kimi de ne haber? sonra gidip aynı bakkaldan alışveriş ederler. bazı şeyleri hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağım.

insan yorgunluğunu oturunca anlarmış.

kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım.

genel af, aslında değişik bir işkence yoludur. yoksa affederler miydi? dünyada bedava hiçbir şey yoktur albayım.

iyi romanların okuyucusu olmaktansa, kötü romanların kahramanı olmak istiyordu.

yaşamak, yaşlanmak demektir, ölmek demektir.

bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. bu bir çeşit alın yazısıdır.

yalnız yaşayanlar her şeyi hesaba katmak zorundadır. başka türlü korunamazlar. başka türlü yaşayamazlar.

batılılar, kendilerini tutmayı bildikleri için büyük başarılara ulaştılar, değil mi? ölsen bir yudum su vermezler.

başkalarına acımakla başlayan bu tehlikeli duygu, her zaman kendimize acımakla son buluyor. kendimize acımaktan, başka işlere zaman kalmıyor.

herkese o kadar acıdığı halde kendine acımazdı. büyük adamlar hep böyle değil midir?

hava kararıyordu. köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kol kola. delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. "bana kalırsa film biraz karışıktı." dedi genç adam. "bazı yerlerini anlamadım." "canım" dedi kız, "sonunda çocuk ölüyor işte." "aptal" dedi delikanlı, "o kadarını biz de anladık."

cevat çapan: oğuz atay'ın "düşünen insan"ı ne tam anlamıyla organik bir parçası olabildiği, ne de büsbütün kopabildiği bir toplumda yaşamaktadır.

kusursuz

paul eluard

sana tapıyorum. sen benim küçük, güzel, ince, arzulu ve şahane gala'msın. 

seni o kadar arzuluyorum ki. deli olacağım. seninle yeniden buluşma, seni görme, seni kucaklama düşüncesi aklımı başımdan alıyor. elin, ağzın, organın benim organımı hiç bırakmasın istiyorum. sokakta, sinemalarda, pencere açıkken kendimizi tatmin edeceğiz. bu sabah seni düşünerek muhteşem bir mastürbasyon yaptım. düş gücüm hâlâ bıkmış değil senden. her yerde, her şeyde, her şeyin üzerinde seni görüyorum. seni ölesiye seviyorum. organın yüzümü örtüyor, benimkini yiyor, beni güzelliğinle kaplıyor, her şeyi güzelliğinle, dehanla örtüyor. her şey güzel sende: gözlerin, ağzın, saçların, memelerin, tüylerin, kalçaların, organın, bacakların, zevk verdiği şeyleri bir türlü bırakmayan ellerin, kalçalarının arasında, organının hemen yanındaki yer, omuzların. bedeninin her yanını düşünerek sarhoş oluyorum adeta. ve yaptığın her şey beni kendimden geçiriyor, beni korkutuyor, bana acı veriyor, beni büyülüyor; yaptığın her şey kusursuz.