büyük iskender etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyük iskender etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.11.2021

büyük iskender

eduardo galeano

demostenes dalga geçiyordu:

"bu genç kendisine övgüler düzmemizi istiyor. pekala. ona bu zevki tattıracağız."

söz konusu genç büyük iskender'di. herakles'in ve akhilleus'un soyundan geldiğini söylüyordu. kendisine "yenilmez tanrı" dedirtiyordu. sekiz defa yaralanmıştı ve dünyayı fethetmeye devam ediyordu.

ilk başta bütün akrabalarını öldürüp makedonya kralı oldu. sonra da bütün dünyanın kralı olmak istediği için kısacık yaşamını sonsuz bir savaşla geçirdi.

siyah atı rüzgarı yarıp gidiyordu. elinde kılıcı, kafasında beyaz tüylerle süslü mihveri, sanki her savaş şahsi bir meseleymiş gibi, hep en ön safta saldırırdı:

"ben zaferi çalmam." derdi.

ve hocası olan aristoteles'in büyük dersini çok iyi hatırlardı:

"insanlık, yönetmek için doğanlar ve boyun eğmek için doğanlar olmak üzere ikiye ayrılır."

ayaklanmaları çok sert bir biçimde bastırır ve asileri ya çarmıha gerer ya da taşlatarak öldürtürdü; ancak fethettiği yerlerin geleneklerine saygı gösteren, hatta onları öğrenmeye çalışan ender istilacılardan biriydi.

lider ve kralların kralı olmak için doğmuştu. pers ülkesinden ve mısır'dan geçip balkanlar'dan hindistan'a kadar olan bütün toprakları ve denizleri istila ederken her yerde evlilikler yaptırdı. yunan askerlerini istila ettiği yerlerdeki kadınlarla evlendirmeye dayanan zekice düşüncesi atina'nın hoş karşılamadığı bir yenilik oldu ama bu uygulama yeni dünya haritası üzerinde iskender'in saygınlığını ve gücünü çok arttırdı.

hephaistion, çıktığı seferlerde ve savaşlarda daima ona eşlik etti. savaş alanlarında onun sağ kolu, kutlama gecelerindeyse sevgilisi oldu. hephaistion'un yanı sıra binlerce durdurulamaz süvarisiyle, uzun mızraklarıyla, ateşli oklarıyla iskender adını taşıyan yedi tane şehir kurdu ve bu durum sonsuza kadar sürecek gibi görünüyordu.

hephaistion ölünce, daha önce paylaşmış oldukları şarabı iskender tek başına içti ve şafak vakti, sarhoş bir halde gökyüzünü yakacak kadar büyük bir ateş hazırlanmasını emretti ve imparatorluk toprakları üzerinde müziği yasakladı.

bundan kısa bir sonra, dünyanın bütün hükümdarlıklarını fethedemeden öldüğünde otuz üç yaşındaydı.

23.10.2020

kehanet

jean-claude carriere

büyük iskender, bir kez daha sonuçları hesap edilemez bir karar almanın arifesindedir. geleceği kesin olarak haber veren bir kadın var diye anlatmışlardır ona. sanatını kendisine de öğretsin diye kadını çağırtır. kadın büyük bir ateş yakılması ve çıkan dumandan, kitaptan okur gibi geleceği okumak gerektiğini söyler. ancak fatihi uyarır. dumana dikkatle bakarken, ne olursa olsun, bir timsahın sol gözünü aklının ucundan geçirmemelidir. olsa olsa sağ gözünü düşünebilir icabında ama sol gözünü asla. bunun üzerine iskender geleceği öğrenmekten vazgeçer. neden mi? çünkü sizi bir şeyi düşünmekten kaçınmaya zorladıklarında, o şeyden başkasını düşünemez olursunuz. yasak, mecburiyet doğurur. timsahın o sol gözünü düşünmemek mümkün değildir. hayvanın gözü hafızanızı, zihninizi ele geçirmiştir.

10.11.2018

filozof

jonathan swift

nasıl ki pandora'nın kutusu bedenin tüm hastalıklarını dünyanın dört bir yanına saldıysa, filozofların çok çeşitli düşünceleri de ruhun hastalıklarını yaymıştır. bunlar arasındaki tek fark filozofların kendi kutularının dibinde umut bırakmamış olmalarıdır.

ve hakikat astrea ile birlikte kaçmadıysa da, nil'in kaynağı denli derinlerdedir; ancak ütopya'da bulunabilir.

filozoflar kendilerine körce inanmamızı beklerler.

diyojen bir fıçıda da yaşamış olsa, eminim o paçavralarının altında da ilahi platon'un en güzel dokunmuş giysilerinin kıvrımları arasındaki gurur bulunabilirdi. işte bu diyojen'dir ki, iskender onu görmeye gidip kendisinden isteyeceği her şeyi ona verebileceğine söz verdiğinde şöyle demiş: "bana veremeyeceğiniz hiçbir şeyi benden almayın; tek bunu isterim; ışıkla benim aramda durup gölge etmeyin." bu da parasını denize atıp şu tuhaf sözü söyleyen filozofunki denli abartılı bir sözdür.

2.01.2012

atlas

jorge luis borges

bilinmeyeni keşfetmek, yalnızca sinbad'a, kızıl erik'e ya da kopernik'e vergi değil. her insan bir kaşiftir. her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her defasında hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca; gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır.

kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. biz, bu kentle ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. sanırım, türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. acımasız bir ülke gelir aklımıza. bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, haçlı seferleri'nden kaynaklanır. belki de aynı ölçüde bağnaz islam nefretinden hiç de aşağı kalmayan hristiyan nefreti gelir aklımıza. batı'da, osmanlılar arasında büyük bir türk adının bulunmadığından dem vururuz. bize kalmış olan biricik ad, muhteşem süleyman'dır.

dağlının tekiyim ya, bilirim
ne denli değerlidir taşın dostluğu
insanoğlunun gözünde (leopoldo lugones)

yeryüzünde gizemli olmayan hiçbir şey yok; ama gizem bazı şeylerde öbürlerinde olduğundan daha belirgin: denizde, yaşlıların gözlerinde, sarıda ve müzikte.

her söz, paylaşılmış bir yaşantıyı gerektirir. hayatında kırmızı rengi hiç görmemiş biri karşısında, kırmızıyı ilahiyatçı aziz john'ın kanlı ayı ile ya da tanrı'nın ilenci ile kıyaslamak boşunadır. balonla yolculuğun verdiği mutluluktan habersiz birine, bu mutluluğu anlatabilmek de zordur. mutluluk sözcüğünü kullandım; sanırım, en uygun sözcük bu.

hiçbir mutluluk ya da acı yalnızca bedensel değildir; geçmiş her zaman araya girer; koşullar, şaşırtılar ve bilincin öteki bileşenleri de.

anılarda kalan her şey boştur, talihsizlikler bile.

kimbilir kaç kez geçtim buradan
artık anımsayamıyorum. geçip geldiğim
sabahlar ve ikindiler, ganj ırmağı'ndan
daha uzak. bahtsızlığın hükmü yok artık
bahtsızlık, hiçbir bilicinin bildirmediği
zamanı silip süpüren ya da sanatın bağrına gömülen
o yoğrulabilir balçığın, geçmişimin
bir parçası artık
belki bir kılıç parıldadı puslar arasında
ya da belki bir güldü. sarmaş dolaş gölgeler
şimdi onları kınlarında gizler
yalnız külleri kalır. yalnız külleri
taktığım tüm maskelerden sıyrılır
ölümde unutulur giderim

meğer büyük iskender 32 yaşında babil'de ölmemiş. bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. en sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar. büyük iskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. iskender, gümüş sikkelerden birindeki kendi resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: "ben makedonyalı iskender iken, erbil zaferini kutlamak için bastırttığım madalya bu."

konuşmaya başladığım an
daha şimdiden uzak benden (boileau)

hayattaki en basit şeyler, çoğu zaman bir nimet gibi gelir insana.

oscar wilde, insanın, hayatının her anında, olmuş olduğu her şey ve olacağı her şey olduğunu yazar. bradley, şimdiki anın, bize doğru akmakta olan geleceğin, geçmişin bağrında parçalanıp dağıldığı an olduğuna inanır; başka bir deyişle, var olmak, yok olup gitmekte olan bir varoluştur.

tüm soyut sözcükler gerçekte birer eğretilemedir.

2.08.2010

semerkant

amin maalouf

hiçbir şeye şaşırma, hakikatin de insanların da iki yüzü vardır.

öyle bir an gelir ki tüm kararlar kötüdür; sorun, sonradan en az pişman olacağın kararı bulup seçmektir.

ömer hayyam: cennet de sende, cehennem de.

titanic 1912 yılında nisan'ın 14'ünü 15'ine bağlayan gece, newfoundland açıklarında battığında kurbanların en ünlüsü bir kitaptı: iranlı şair, gökbilimci, bilge ömer hayyam'ın rubaiyat'ının mevcut tek yazma nüshası.

var mı dünyada günah işlemeyen, söyle
yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle
bana kötü deyip kötülük edeceksen
yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle (ömer hayyam)

dört şehir; semerkant, mekke, şam ve palermo isyan yıldızı altında doğmuştur! yöneticilerine asla kendiliklerinden boyun eğmez, olsa olsa zorla hizaya sokulurlar; kılıçla çizilmedikçe hak yoluna girmezler. peygamber mekkelilerin kibrini kılıç zoruyla alt etti.

ömer hayyam: zamanın iki yüzü var, iki boyutu; uzunluğunu güneşinseyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular.

tıp, sıhhatlerini koruyup ömürlerini uzatmak; astroloji de bahtlarını kollamak için gerekli olduğundan, hükümdarlar bu iki ilmi hep el üstünde tutmuşlardır.

"denizden komşu, hükümdardan dost olmaz."

"alimlerin yazılarından yarına ne kalacak? sadece kendilerinden öncekiler hakkında söyledikleri kötü şeyler. ötekilerin kuramlarında çürüttükleri ne varsa, hatırlanacak; ama kendi tasarladıkları da kaçınılmaz bir şekilde onların ardından gelecekler tarafından yok edilecek, gülünç duruma düşürülecek. ilmin kanunu budur; şiirde ise böyle bir kanun yoktur, kendinden önce gelmiş hiçbir şeyi yadsımaz ve ardından gelenler tarafından da yadsınmaz, huzur içinde aşar geçer yüzyılları."

kim görmüş bu cenneti, cehennemi
kim gitmiş de getirmiş haberini (ömer hayyam)

bir şehirden geriye, yarı sarhoş bir şairin onun üzerinde dolaşan umursamaz bakışlarından başka bir şey kalmaz.

hayyam, üçüncü dereceden denklemleri ele alan çok ciddi bir eser yazmaya girişti. bu cebir eserinde hayyam, bilinmeyen sayıyı göstermek için arapçadaki "şey" terimini kullanmış; ispanyolların ilmi eserlerine "xay" olarak geçen bu kelime zamanla kısaltılıp sadece ilk harfine indirgenmiş, sonra da "x" tüm dünyada bilinmeyen sayının simgesi haline gelmişti.

ömer hayyam: bazen camiye giderim, orası gölgeliktir, güzel uyku çekilir.

tecavüzden daha kötüsü önceden haber verilerek yapılan tecavüzdür; önüne geçilemeyen canavarı edilgen, alçaltıcı bir biçimde beklemektir.

"ne adımdan dolayı yolumu ne de yolumdan dolayı adımı değiştiririm."

islam şehirlerinin; mekke, medine, ısfahan, bağdat, şam, buhara, merv, kahire, semerkant'ın aslında ne olduklarını hiç unutma: bir anlık gafletle yeniden çöle dönecek vahalardan başka bir şey değil onlar. her an çıkabilecek bir kum fırtınasının insafına kalmışlar!

"hayat yangın gibidir. yoldan geçenin unuttuğu alevler, rüzgarın önüne katıp savurduğu küller; işte bir insan ömrü gelip geçmiştir."

"benim gözümde adam öldüren her dava cazibesini yitiriyor. ne denli güzel olursa olsun, çirkinleşiyor, bozulup alçalıyor. ölümle ittifak yapan hiçbir dava haklı olamaz."

ne bilginler geldi, neler buldular
mumlar gibi dünyaya ışık saldılar
hangisi yarıp geçti bu karanlığı
birer masal söyleyip uykuya daldılar (ömer hayyam)

ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna.. şu alacalı bulacalı yeryüzünde, bu yiğit ve hüzünlü adam kim ola?

dara ile büyük iskender'in orduları karşı karşıya gelince, makedonyalı'nın danışmanları pers askerlerinin çok daha kalabalık olduğunu hatırlatmışlar. iskender güven içinde omuz silkmiş: "benim adamlarım yenmek için, dara'nınkiler ölmek için savaşıyor!" demiş.

cemaleddin afgani: zorbalık doğu'nun halklarını ezmeye ve yobazlık onların özgürlük çığlığını boğmaya devam ediyor. ve sen, büyük umutlarımı bağladığım iran halkı, bir adamı ortadan kaldırarak özgürlüğüne kavuşabileceğini sanma. yüzlerce yıllık geleneklerin ağırlığını sarsmayı göze alman gerek.

bir felaket ne kadar geç gelirse o kadar iyidir!

günümüzde seyyahların hep acelesi var; telaş içinde, her ne pahasına olursa olsun diyerek geliyorlar; ama gelmek bir yolun sonuna varmak demek değil. insan her menzilde bir yere varır, her adımda gezegenimizin gizli kalmış bir yüzünü keşfedebilir; bunun için bakmak, istemek, inanmak, sevmek yeterli.

yaşam soluğumuzun kaynağını soruyorsun
çok uzun bir hikayeyi özetlemek gerekirse
derim ki çıkmış ummanın derinliklerinden
sonra umman yutuvermiş onu yeniden (ömer hayyam)

insan kendini ne kadar hazırlamış, bir duvarın ardına ne kadar iyi mevzilenmiş olursa olsun, ölüm diye uluyarak dosdoğru üzerine yürüyen zincirlerinden boşanmış bir kalabalığın görüntüsü herhalde yaşanabilecek en ürkütücü deneyimdir.

kralına karşı haklı olan bir vekil, kocasına karşı haklı olan bir kadın, subayına karşı haklı olan bir nefer; bunların hepsi iki kat cezaya çarptırılmaz mı? zayıflar için, haklı olmak bir suçtur.

içinden çıkılmaz kaotik bir durum karşısında, hep bundan kurtulmak için yüzyıllar gerek, diye düşünülür. ama birdenbire bir adam ortaya çıkar ve ölüme mahkum olduğu düşünülen ağaç sanki sihirli bir değnek değmiş gibi yeniden yeşillenir, yaprakları biter, meyve verir, dibine gölgesi düşer yeniden.

14.01.2008

büyük iskender

jorge luis borges

meğer büyük iskender 32 yaşında babil'de ölmemiş. bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. en sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar.

büyük iskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. iskender, gümüş sikkelerden birindeki kendi resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: "ben makedonyalı iskender iken, erbil zaferini kutlamak için bastırttığım madalya bu."