uğur mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uğur mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.08.2022

reichstag yangını

uğur mumcu

1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.

hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,

"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.

hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,

"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.

ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:

"sinyal ateşi."

hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:

"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."

yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:

"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."

"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,

"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.

bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,

"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.

bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.

reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.

hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.

hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.

19.05.2021

türkiye'de hukukçu olmak

uğur mumcu

hukukçu, bozuk düzenin çarklarına yine bu düzenin kurallarıyla karşı çıkan adamdır çağımızda. emekten ve emekçiden yana bir hukukçunun çabasıdır çağdaş hukuka kişilik veren. eskimiş kuralların yosun tutmuş kavramlarını emekçi sınıf için kullanabilen adamın hukukçuluğudur önemli olan. doğadaki ve düzendeki eşitsizliği giderebilmenin olanaklarını da vermektedir hukuk bir ölçüde.

bunun için, hukukçu olmanın bir sorumluluğu vardır türkiye'de de. "bir toplumda bir kişi haksızlığa uğruyorsa, bu haksızlık bütün topluma karşı yapılmıştır." diyen adamdır hukukçu. bir ozan, "halkın ekmeğidir adalet." diyor. [brecht] halka bu ekmeği en taze biçimde ve eşitçe verenlerdir hukukçular.

bir olağanüstü dönemde, ezilmek istenen adamların yanında yer alabilen; baskıya, sömürüye, işkenceye karşı çıkabilen hukukçulardır mesleklerine onur katanlar.

baskı döneminde, vicdanlarının emirlerini dinleyerek, başbakanların, bakanların emirlerini ellerinin tersiyle itebilenlerdir gerçek hukukçular.

sınav, yalnız hukuk fakültesinde olmuyor. sınavın büyüğü, bilgi, yetenek ve kişilik isteyeni hukuk fakültelerinin dışında gerçekleşiyor.

nice hukuk profesörleri vardır ki birer orta çağ celladı gibi, darağaçlarına yağlı ipler hazırlamışlardır. onlar, yirminci yüzyılın inanç sınavlarında, her gün yeniden sınıfta kalmaktadırlar.

bir sınav ki, sorularını tarih sorar, notunu halk verir.

9.05.2021

ahmet kabaklı

uğur mumcu

kurtuluş savaşımız bugünlerde iki tarih anlayışının konusu olmaktadır. bir yandan yerli ve yabancı araştırmacılar, bilimsel inceleme yöntemleri ile tarihsel olayları yorumlarken, bir kısım yazarlar da hiçbir belge ve bilgiye dayanmaksızın eleştiri ve yorumlar ileri sürmektedirler. türkiye'de sermayeci azınlığın sözcülüğünü yapan bir gazetede, ahmet kabaklı adındaki yazarın bir yazısında belirttiği kurtuluş savaşımızla ilgili "amiyane" görüşleri şöyle:

"50-55 yıl önce sömürgelikten kurtuluş savaşı yapmış ve yeryüzünün başka esir milletlerine öncülük etmiş de değiliz. kızıl edebiyatının getirdiği bu aşağılığı da reddederiz. haşa, türkiye o zaman kimsenin sömürgesi olmamıştır ki, sömürgelikten kurtuluş savaşı yapmış olsun."

bu "mütareke artığı" kaleme göre "sömürgelikten kurtuluş" savaşı yaptığımızı söylemek, "aşağılık kızıl edebiyatı"dır. bakınız mustafa kemal izmir iktisat kongresi'ni açarken ne diyor:

"arkadaşlar, osmanlı devleti hakikatte ve fiilen mahrum-u istiklal bir hale getirilmişti. bir devlet ki, tebasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rüsum muamelesi vesaire tanzimi hakkından men edilir; bir devlet ki, ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını tatbikten mahrumdur; o devlete müstakil denemez. hayatını teminden aciz olan devlet müstakil olabilir mi? osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi."

işte kurtuluş savaşı önderi mustafa kemal, "osmanlı imparatorluğu yabancıların sömürgesiydi. biz buna karşı savaştık." diyor. buna karşın kabaklı, "bunu söylemek aşağılık bir kızıl edebiyatıdır." diye yazabiliyor yarım yüzyıl sonra.

vahdettinlerin, damat feritlerin, anzavurların, ali kemallerin "manevi mirasçısı" kabaklı'ya yine mustafa kemal'in sözleriyle karşılık verelim: 1 aralık 1917'de kurtuluş savaşı önderi şu sözleri söylüyordu:

"efendiler, biz, hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altına almak için, toptan bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız."

bu da kabaklı'ya göre komünistlik. kabaklı, "yeryüzünün başka esir milletlerine öncülük etmiş de değiliz. kızıl edebiyatının getirdiği bu aşağılığı reddederiz." diyor. fakat mustafa kemal 1920'lerde şunları söylemişti:

"biz garp emperyalistlerine karşı halas ve istiklalimizi muhafaza etmekle iktifa etmiyoruz. aynı zamanda garp emperyalistlerinin kuvvetleri ve malum olan her vasıta ile türk milletini emperyalizme ittihaz etmek isteyenlere mani oluyoruz."

ve aynı konuşmasında mustafa kemal, bütün dünyaya sesleniyor:

"bu suretle bütün beşeriyete hizmet ettiğimize kaniyiz."

işte bu sözler, 50-55 yıl sonra bir "mütareke artığı" yazarın kalemiyle, "aşağılık kızıl edebiyatı" olarak damgalanabiliyor.

oysa mustafa kemal, esir uluslar için şunları söylüyordu:

"bizim bu büyük zaferimizin tevlit edeceği netayic-i azime, yalnız türkiye'nin mukadderatı üzerinde müessir olmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün zulümdide milletleri, kendi hayat ve istiklallerini tehdit ve tazyik eyleyen zalimler aleyhine hareket için teşci eyleyecektir."

kabaklı'ya göre bunlara inanmak da "aşağılık kızıl edebiyatı"dır. ahmet kabaklı, yasalara aykırı olarak yıllarca hem öğretmenlik yapmış hem de siyasal yazılar yayımlamıştır. 12 mart döneminde de bütün atatürkçüler, devrimciler, solcular, sosyalistler cezaevlerindeyken bu "mütareke artığı" yazar, faik türün paşa'nın "yüksek himayelerinde" işte bu kafayla "milliyetçilik" yapmıştır. kurtuluş savaşımıza dil uzatan bu saygısız "mütareke artığı"nı dilinden tutup teşhir ediyor ve gerici edebiyatının getirdiği bu aşağılığı reddediyoruz.

8.01.2019

sanat ve devrim

uğur mumcu

düş, gerçeğin dostu değildir.

sanat topluma katkıda bulunduğu ölçüde işlevine uygun düşer. ispanya'da devrimciler faşistlerle boğuşurken endülüs'te şarap yudumlayıp "zil, şal ve gül.. bu bahçede raksın bütün hızı.." diye satırlar döktüren şişman şairi neden beğenmiyoruz? kurtuluş savaşının kan ve barut kokularına sırtını çevirip "yarin dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil.." diyen duygusal edebiyatçıyı neden eleştiriyoruz? nedeni belli: toplumun sorunlarına duygu pınarlarından damlalar akıtmamış olanları kendi küçük dünyalarıyla baş başa bırakıyor, onları kendi devrimci ve toplumcu dünyamıza almıyoruz bir türlü.

devrimci eylem ve düşünce, geçmişten geleceğe doğru akıp gelen bir nehir gibidir. bulunduğumuz her nokta içinde yaşadığımız her aşama, bazen küçücük dalgacıklarla, bazen yataklarını aşan sellerle ulaşmıştır bugünlere. bir zamanlar bu nehirlerin yataklarını kazanlar, taşkınlıkları önleyip suları doğal akışına yöneltmek isteyenler, bu suların birikip bir büyük baraja enerji birikimi oluşturduğunda, belki de hiç hatırlanmazlar bile. oysa bir başlangıcın, bir birikimin, bir oluşumun ilk öncüleridir bunlar.

sanat, toplumu değiştirmek için bir araçtır. bu aracı, amaca ve ereğe göre kullananı desteklemek, ona güç katmaktır bizim görevimiz. emekçi halkın yaşamını, hak arama özgürlüğünü, burjuva toplumunun türlü ilişkilerini ortaya koyarak bunların çözüm yollarını göstermektir devrimci aydının işlevi.

kafası ve yüreği açık olmayan insanın solda yeri yoktur. solculuğun tek ölçeği eylemle belirlenir. baskıya boyun eğmeyen, gelen geçen yönetimlere maşalık etmeyen, içinde insanlık onurunu bir değişilmez hazine gibi saklayan insanlardır çağlarına ve toplumlarına yakışanlar. faşizmin utanç duvarlarına karşı birer fedai mangası gibi dövüşenler her toplumda, her dönemde, karanlığa karşı sıkılmış bir yumruk gibi uzanıp geliverdiler bugüne kadar. açılan yumrukların içinden özgürlük güvercinleri uçtu havaya.

18.05.2018

sağcı zihniyet

uğur mumcu

demokratik bir toplum için en büyük tehlike yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir. yaşadığımız olaylar, demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.

her ülkede, her dönemde, ayrıcalıklı kesimlerin "bekçi köpeği" olmaya alışık "eşkıya" bulunur. bunlar, karanlık merkezlerden emir alıp arı kovanlarına çomak sokanları ısırmaya çalışırlar.

çağdışı politikacıların kör belleklerine şu gerçeği bir türlü sokamadık: sosyal olaylar birer "zabıta vakası" değildir. toplum içindeki çatışmalar, bu toplumun temellerini oluşturan ekonomik ve siyasal temellerden doğmaktadır. olaylara sadece ceza yasası penceresinden bakıp "onu da atın içeri. bunu da atın içeri. öbürünün sesini kesin!" gibi "zabıta tedbirleri" ile halkın uyanışını önleyebilmiş bir iktidarı, dünya tarihi şimdiye kadar kaydetmemiştir. insanların beyinlerinde ve yüreklerinde oluşan bilinç ve duygu nehirleri, yüzyıllardır karanlık köprüleri fırlatıp atmakta ve çağımız aydınlık aşamasına doğru akmaktadır.

düşünceler, tehlikeli ve tehlikesiz diye ikiye ayrılmaz; aşırı olan ve aşırı olmayan düşünce ayrımı da hiçbir açıklık sağlamaz. düşünceler, ancak yanlış düşünce, doğru düşünce diye ikiye ayrılabilir. bu düşüncelerin yanlışlığı ve doğruluğuna da özgür bir toplumda ancak halk karar verebilir.

ideolojik maksat.. aşırı cereyan.. tehlikeli düşünce.. fikir suçu.. bunlar hep, ülkede emekçiden yana bir düzen isteyenler için kullanılmıştır. siz hiç sağcılıktan yargılanan bir fikir suçu gördünüz mü? görmemişsinizdir; çünkü ideolojiden yoksun olmak, fikirden de yoksun olmak demektir.

"milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı politikacıların kullana kullana eskitemedikleri bir kalkan gibidir. türkiye'de "milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı iktidarların, başta ulusal güvenlik olmak üzere ülkenin birçok sorununun halkın gözleri önünde tartışılmasını önlemek için başvurdukları bir demagoji silahıdır.

ismet inönü: bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça gerçek kurtuluş yoktur.

olağanüstü dönemde türk soluna kan kusturmuş olanların birer ikişer banka yönetim kurullarına, umumi mağazalara, özel şirketlere bol ücretle oturmaları kapitalizmin gereğidir. hepsi de aşırı akımlara karşıdır. hepsi de son bağımsız türk devletinin komünistlerin ellerine geçmemesi için kanlarının son damlasına kadar savaşmaya hazırdırlar. hepsi de marksistlerin kafalarının ezilmesi konusunda milli birlik ve beraberlik ruhu içindedir. hepsi de demokrasiye bağlıdır. onların hep birlikte korudukları, bizlerin ise değiştirmek istediğimiz düzen budur işte.

15.05.2017

sakıncalı piyade

uğur mumcu

faşizme geçit yok! bu geçidi tıkayacak en iyi engel, faşizmin alay konusu hırtlıklarını ortaya koymaktır.

ihtilal nasıl yapılır? nasıl yapılacak, bir gece ansızın, elinizde silah hükümeti alaşağı edersiniz, olup biter. şunun şurasında düşünecek ne var? türkiye'de ihtilaller de son derece demokratik yöntemlerle yapılmaktadır. bu bakımdan dünyada eşine pek rastlanmayan ilginç ülkelerden biriyiz. ihtilalleri bile mısır'daki sağır sultan'ın duyacağı biçimde, herkesin gözü önünde milli birlik ve beraberlik içinde planlayıp örgütleriz.

12 mart muhtırası, bir askeri darbe başlatmıştır. bu tarihten sonra, rejimin niteliği değişmiştir artık. hukuk devleti de ortadan kaldırılmıştır. bunun için, yapılan edilenler hep kuvvete dayanır. kuvvetin başladığı yerde ise hukuk yoktur.

"her türlü ihtiyacı devlet tarafından karşılanan rütbesiz askere er denir." iç hizmet yasası'nın bu hükmüne bir fıkra eklemek gerekir: "sakıncalı erler bu hükmün dışındadır."

evet, evet. ne olursa olsun, ben patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra, siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem.

3.03.2017

dersim

uğur mumcu

siyasetçiler arasında müslümanın "garibanına" atatürkçülük taslayıp çok uluslu sermaye ile destekli gericiliğe şapka çıkarmak, günümüzün modasıdır. "türk-islam sentezi" özü ve sözü ile atatürkçülüğe karşı bir görüştür. "islam'da laiklik" ise söz konusu değildir.

enflasyon yalnızca paranın değerini düşürmedi, fikir namusunu da yok etti ve ediyor.

said-i nursi, kürt kökenli bir din ve siyaset adamıdır. meşrutiyet yıllarında "said-i kürdi" olarak tanınan said-i nursi, 31 mart gerici ayaklanmasını kışkırtan "volkan" adlı yayın organı ile "ittihat-ı muhammedi fırkası"nın da kurucularındandır. said-i nursi, 1925 şeyh sait isyanından sonra da bala'ya sürülmüş; emirdağ'da ve kastamonu'da sürgün yaşamıştır. said-i nursi, atatürk düşmanıdır.

"koçgiri isyanı" olarak bilinen ayrımcı kalkışma mustafa kemal'in kapitalist emperyalizme karşı örgütlü halk gücüyle savaş verdiği 1921 yılında sahnelenmiştir. amaç kuvayımilliye'yi sırtından hançerlemektir. 1925 şubatı'nda başlatılan "şeyh sait isyanı" türkiye ile ingiltere arasında musul sorunu hakkında görüşmelerin sürdüğü günlere denk düşürülmüştür. amaç musul'un türkiye'den koparılıp alınmasıdır. 1927-30 yılları arasındaki ağrı ayaklanması'na öncülük eden, "xwebudun" örgütü ermenilerce desteklenmektedir. 1936-38 yılları arasındaki "dersim isyanı" atatürk 'ün doğu ve güneydoğu anadolu'da toprak ağalığını kaldırmak için hazırlıklar yaptığı günlere rastlamaktadır. amaç doğu ve güneydoğu'daki feodal ayrıcalıkları korumaktır.

1925 yılı şubat ayında başlatılan şeyh sait ayaklanması, zamanın başbakanı fethi okyar'ın sözleri ile "padişahlık, hilafet, şeriat, abdülhamid'in oğullarından birinin saltanatını temin gibi irticai" nitelikte bir "etnik" ayaklanmaydı. ayaklanma, lozan antlaşması'nda çözüme bağlanamayan musul sorunu'nun türkiye ile ingiltere arasında uyuşmazlık konusu olduğu günlere rastlamıştır. şeyh sait adına ingiliz silah fabrikalarına silah sipariş edilmesi de olaydaki ingiliz parmağını doğrulamaktaydı. ayaklanma bastırıldı; ancak bu arada türkiye musul'u yitirmiş oldu. ingilizler, kendileri için en uygun sonucu almışlardı.

cumhuriyet dönemindeki etnik kökenli on altı ayaklanmanın adları ve tarihleri şöyle: 1. nasturi ayaklanması (12-28 eylül 1924) 2. şeyh sait ayaklanması (13 şubat-31 mart 1925) 3. reçkotan ve raman ayaklanması (9-12 ağustos 1925) 4. 1. ağrı ayaklanması (16 mayıs-17 haziran 1926) 5. koçuşağı ayaklanması (7 ekim-30 kasım 1926) 6. mutki ayaklanması (26 mayıs-25 ağustos 1927) 18 7. 2. ağrı ayaklanması (13-20 eylül 1927) 8. bicar ayaklanması (7 ekim-17 kasım 1927) 9. asi resul ayaklanması (22 mayıs -3 ağustos 1929) 10. tendürük ayaklanması (14-27 eylül 1929) 11. zeylan ayaklanması (20 haziran-7 eylül 1930) 12. oramar ayaklanması (16 temmuz -10 ekim 1930) 13. 3. ağrı ayaklanması (7-14 eylül 1930) 14. pülümür ayaklanması (8 ekim-14 kasım 1930) 15. dersim ayaklanması (21 mart -10 kasım 1937)

asala terörü, neden 1975 kıbrıs barış harekâtı'ndan sonra başladı? neden 1982 yılına kadar iç terör ile birlikte yükseldi? bu saldırılar neden 1982 yılında bıçakla kesilircesine kesildi? bu saldırılar biter bitmez, pkk eylemleri 15 ağustos 1984 günü başladı?

kürt'ü türk'e; türk'ü kürde'; ermeni'yi türk'e; türk'ü ermeni'ye; alevi'yi sünni'ye, sünni'yi alevi'ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin ortadoğu'daki çıkarlarıdır.

20.01.2017

uğur'a ağıt değil övgü

ataol behramoğlu


günümüzde insan olmanın  
çok ağır bedeli var  
ya parçası olacaksın alçaklığın  
ya seni parçalarlar  

oysa insan olmak  
çoğalabilmektir başkalarıyla   
insansın, birinin canı yanarken   
senin de canın yanıyorsa   

bir bombayla canına kıyılan  
çoğalmasını bilen biriydi  
daha az uğur mumcu'yduk dün 
daha çok uğur mumcu'yuz şimdi

28.12.2016

satılmışlar

uğur mumcu

vatan turfanda sebze gibi sokaklarda bağıra çağıra satışa çıkarılmaz. bu bir ince zanaattir. yolu yordamı, inceliği vardır. ne satan "ben vatan satıyorum", ne de alan "benim işim budur; ben her azgelişmiş ülkeyi böyle sömürüyorum" der. uzmanlık isteyen bir iştir bu. ve yurdumuzda da böyle uzmanlara sık sık rastlanmaktadır. bakarsınız adam her yerde bas bas bağırır:

"aşırı cereyanlar aldı yürüdü. tedbir almak gerekir. mülkiyet düşmanları işi azıttılar; şereflere ve haysiyetlere tecavüz ediyorlar. hür teşebbüs baltalanıyor. atmalı hepsini içeri."

araştırırsınız. kim bu adam? ne istiyor? öğrenirsiniz ki bir yabancı şirketin türkiye temsilcisidir; on binlerce lira maaş almaktadır bir ayda. ya da ortaktır; bir imza ile milyonlar kazanır. çıkarının bozulmaması için çalışacaktır. el altından gazetelere para yollayacak, politikacıların sırtını sıvazlayacaktır. aşırı kar'ını aşırı cereyan gürültüsü ile unutturacaktır.

gazete okursunuz. adam ateşli bir yazardır; herkese söver, küfreder. savunduğunuz ilkeler adına siz utanırsınız. demokrasi devrinde demokrat, ihtilal döneminde cuntacı, yabancı sermayenin yanında komprador meddahı olur. dün sövdüklerine bugün methiyeler düzer. göklere çıkartır onları:

"işte, vatanın mimarı geldi. kaç zamandır onu bekliyorduk. kalkınmayı o yapacak. kim ona sataşırsa komünisttir. sizi gidi solcular.."

ve daha bir sürü zırva. bakarsınız bu ateşli, bu küfürbaz yazar rotatif değiştirmiş, bir yerlerden kredi almıştır. durumu düzelmiş, geliri artmıştır. cakasından geçilmez. viski bardağını elinden düşürmez.

adam profesördür. türkiye'nin koşullarını, dünyadaki çıkar dengesini herkesten iyi bilmektedir. özel konuşmalarını dinlemişsinizdir. bilgili ve bilinçlidir. bir gün bakarsınız, bir irikıyım partinin gölgesinde, büyük bankaların birinde idare meclisi üyeliği almıştır. yazdıklarını, söylediklerini unutur. altına bir araba çeker, iki tane de kat alır. gelsin yolluklar, avrupa gezileri, bir de yüksek bir koltuk vaadi.. başlar konuşmaya ve yazmaya:

"efendim, bunlar bizi ittifaklarımızdan ayırmak istiyorlar. kasıtlıdırlar. bilmem nerede de böyle olmuştur. hür teşebbüs korunmalıdır. şereflere ve haysiyetlere son zamanlarda tecavüz artmıştır. bir merkezden idare ediliyorlar."

öğrencileri merak edip kendisine sorarlar:

"hocam, şu şu hareketler anayasaya aykırı mıdır? siz daha önce böyle söylemiştiniz."

cevap verir:

"siz dersinize bakın. siyasetle uğraşmayın. bunlar tehlikeli işler!"

bakarsınız bir gürültü, bir çalım, toz duman.. ne o? adam milliyetçiliğini ispat edecek. beğenmediği herkesi komünist ilan edecek. konuşma yapar, yazı yazar. kendisine bir kahraman süsü verir. bilinmez kavramlara karşı "don kişotluk" ilan eder:

"kanımın son damlasına kadar solcularla mücadele edeceğim. şu tarihte şunu yaptım. ben olmasam kızıllar türkiye'ye girecekti. ne eziyetler çektim. o var ya, işte o komünisttir. öbürüne hiç güven olmaz."

araştırır öğrenirsiniz; bu milliyetçi zatın bir zamanlar tabiiyet değiştirmek için yabancı makamlara başvurduğunu, kızının amerikan çavuşları ile yaşadığını söylerler. her zaman sermayeden, her zaman yabancılardan yanadır. parası pulu yerindedir. giyimi kuşamı, yaşamı lükstür.

bu ve benzerleri konuşurlar, yazarlar, çizerler. öcüler, tabular yaratırlar. bu gürültü içinde köy enstitüleri kapanır, namuslu aydınlara kelepçe takılır. yabancı şirketler vurgunlarına devam ederler.

kitaplar vardır. 500 sayfa. arkasında "fiyatı 1 lira" yazar. onu da almazlar. en uzak köy muhtarlığına kadar yollanır. içini açarsınız; ismet paşa'nın, yazarların, gençlerin komünistlikle, rus casusluğu ile suçlandığını görürsünüz. bu değirmenin suyu nereden gelir bilinmez. bakarsınız kitapçılarda 12 buçuk liraya satılan kitapların yüzlercesi fakülte kantinlerinde parasız dağıtılır.

petrol meselesi çıkar bu arada. işte gerçek turnusol kağıdı. kimin milliyetçi olduğunu, kimin yabancı çıkarlarını savunduğunu anlayacaksınız. asit bu. gerçek milliyetçiler kükrerler:

"doğal kaynaklar türk devletinin hüküm ve tasarrufu altındadır. bu petroller bizimdir. onu biz işletmeliyiz. yabancılar petrolü bize pahalı satıyorlar. petrol kanunu değişmeli, yabancı şirketler kontrol edilmelidir."

yabancı petrol şirketlerinin takviyeli korosu başlar teraneye:

"kanunla verilen haklar alınamaz. onlar olmazsa biz petrol çıkaramayız. elbette onlar bizden daha iyi bilirler. bizi ruslara mı satmak istiyorsunuz. biz aşiret devleti miyiz?"

evet, değiliz. değiliz ama, bunu mahkeme kararlarını çiğnerken, parti toplantılarını basarken, gece yarıları meclis'i aratırken; kitapları, tiyatroları yasaklarken hatırlamazlar da, yabancı şirketlerin çıkarlarını savunurken akıllarına getirirler. bir de bunun adı milliyetçilik olur.

"kızıllar, komünistler, mülkiyet düşmanları, rus ajanları, ortanın solu moskova yolu.."

ne o? beyler vatan kurtarıyorlar. kime karşı? başta saçlarını bu mücadele için ağartmış ismet paşa'ya ve tüm milliyetçilere karşı.

evet garip bir ülkedir türkiye. milli çıkarları savunanlar komünist ve dinsiz, yabancı hristiyan şirketlerini savunanlar milliyetçi ve müslüman. her yurttaşın toprak sahibi olmasını isteyenler mülkiyet düşmanı, uçsuz bucaksız toprakları ağalara verenler mülkiyetçi. yabancı şirketlere milyonlar kazandıranlar özel teşebbüsçü, milli sanayinin kurulmasını isteyenler özel teşebbüs düşmanı. milli kahramanlar korkak, hain, amerikan firması müteahhitleri vatansever.

kötü paranın sağlam parayı kovması gibi, "sahne-i siyasette" bu bezirganlar at oynatıyor. şimdi onların astığı astık, kestiği kestik.

2.06.2016

avuçlanan gökyüzü

uğur mumcu

yıllarca önce, ankara'da nişanlısını öpmek isteyen bir genç, mahalle bekçisi tarafından tabancayla vurularak öldürülmüştü. o günlerde ünlü yazar çetin altan, "bu bekçiyi paris'in büyük bulvarlarından birinin ortasına koyarsak, şaşkın gözlerinde bütün azgelişmişliğimizi okuruz." diye yazmıştı.

ahlak göreli bir kavramdır. çağdan çağa, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişir. feodalite döneminde, feodal ahlak kuralları yürürlükteydi. burjuvazi döneminde, burjuva değer yargıları, önceleri özgürlüğün sonra da bunalımların ve yozlaşmanın kaynağı oldu. bugün kapitalizmin beşiğinde, burjuvanın yozlaşmış cinsel ahlakı sallanmaktadır. çağımız, yeni bir ahlakın, toplumcu ahlakın eşiğindedir artık.

insanlık bütün süreci içinde, bir tek ortak mirasa bağlanmıştır, o da özgürlüktür. ilkel toplumdan günümüze kadar tarih sürecinin her aşaması, her kilometre taşı, insanlığa özgürlüğün yapıtlarını taşımıştır. bugün, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde bu özgürlüğü, bu yapıtları hiçbir egemen sayılan ya da geçici olan değer yargılarıyla yadsıyamayız. bu; insanlığın, insan aklının, bilincinin ürünüdür.

insan var olduğu için, insan duygu ve düşünceleri ile bir bütün olduğu için cinsellik de resimde, heykelde, şiirde ve yazıda var olmuştur. sanata yansıyan cinsellik, bir ahlaksızlık ögesi olamaz. dinsel konularda yazılmış kitaplar bile ahlakçı öğütlerini cinsellikten almamışlar mıdır? "peygamberler tarihi"ni şöyle bir karıştırın: lut'un kızlarının cinsel dürtülerini, hz. yusuf'u baştan çıkarmak isteyenleri, hz. davut'un arkadaşının karısına sahip olmak isteyişini, sodom ve gomore'deki cinsel sapıklıkları, hz. musa'nın hayvanlarla cinsel birleşmeye karşı açtığı savaşı okursunuz.

sanat, gücünü kurulu düzene karşı takındığı tavırdan alır. bu tavır, özgürlükle biçimlenir ve güçlenir. sanatı bu genel çizgi içinde görmemiz gerekir. insanlığı, insancıl değer yargılarını ve barışçı özlemleri, sanatçıların sanatçı duyarlığını bir "zabıta vakası" olarak görmek, onları bir "mahalle bekçisi" öfkesi ile izlemek, çağımıza yaraşır bir davranış olamaz.

18.12.2015

quisling kimdir?

uğur mumcu

quisling, bir norveç başbakanının adıdır. ikinci dünya savaşı'nda hitler'le işbirliği yaparak ülkesini bir "müstemleke valisi" gibi yönetmek isteyen bu işbirlikçi politikacı, savaş sonunda idama mahkum olmuştur. siyasal bilimde, ülkesini yabancılarla işbirliği yaparak yöneten siyaset adamlarına "quisling" denilmektedir. quisling, açıkça, ülkesine ve halkına ihanet eden devlet adamlarının ortak adıdır.

fransız tarihinde de aynı dönemde birkaç quisling örneğine rastlanmıştır. ünlü fransız mareşali petain, hitler ordusuyla anlaşarak "vichy hükümeti"ni kurmuş ve başbakanlığa da eski sosyalistlerden laval'ı getirmişti. petain, bir anayasa hazırlatarak devlet başkanının yetkilerini artırdı. ülkesini tam bir işbirlikçi olarak yönetti bu eski asker. de gaulle'ün fransa'nın kurtuluşu ile birlikte iktidara gelmesi üzerine, petain başbakan laval ile birlikte ölüm cezasına çarptırıldı. laval kurşuna dizildi. petain'in cezası ömür boyu hapse çevrildi.

türk tarihine bakarsak, quislinglerin ikinci dünya savaşından önce de yaşadıklarını görürüz. ulusal kurtuluş savaşımızda, işgal orduları ile işbirliği yapmış olan sultan vahdettinler, damat feritler, anzavurlar ve ali kemaller de yakın tarihimizin ihanet örnekleridir. bunlar, kendi siyasal çıkarları ile "müstevlilerin siyasi emellerini" birleştiren ihanet simgeleridir.

yoksul ülkeler, uluslararası sermayenin tekeli altındadır. bu ülkelerde egemen sınıflar, yabancı sermaye ve bu sermayenin sahibi güçlü devletlerle işbirliği yapmak zorundadırlar. emperyalizm, bu ekonomik ve siyasal ilişkilere verilen addır.

quisling kimdir? quislingler kimlerdir?

emekçi halk yığınlarının isteklerini bastırabilmek için kanlı faşist diktalar kuranlardır. ülkesini yabancı güçlerin açık pazarı yapabilmek için yer altı ve yer üstü kaynaklarını yabancıların tekeline sokanlardır. halkını yabancı sermayenin ipoteği altına almak için anlaşmalar imzalayanlar, yabancılarca hazırlanan yasaları olduğu gibi kabul edip bunları değiştirmek isteyenlere karşı koyanlardır.

bir savaş anında, ordunun yakıtını kesen yabancı petrol şirketlerini savunmak için dirilmiştir işbirlikçi başbakan. ülkesinde kiralanan yabancı üslerde başka devletlerin bayraklarını dalgalandırmak için dirilmiştir bu hain politikacı. halkın ulusçu uyanışlarla bilinçlenip haklarına sahip çıkmasını önlemek için dirilmiştir quisling.

10.12.2015

faşizm

uğur mumcu

faşizm, ayrıcalıklı sınıfların ekonomik ve siyasal egemenliğine dayanan bir diktatörlük çeşididir.

sosyalizm ile faşizmi birbirinden ayıran kesin ölçü, emek ve sermayeye karşı takınılan tavır ile belli olur. devlet düzeni ve gücü sermayeye dayatılmak istenirse, bu düzene isim babaları tarafından ne ad verilirse verilsin, bu düzenin adı faşizmdir.

faşizmin sıkı sıkıya sarıldığı milliyetçilik kavramı da aslında bir kavram hırsızlığı, ulusal duygular dolandırıcılığıdır. faşist, dış çevrelere dayandığı ve de dayanmak zorunda kaldığı için, milliyetçi olamaz. enternasyonal sermayenin ancak basit bir komisyoncusudur.

sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte kurma savaşıdır. entelektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir.

kapitalizm, hakim ekonomiler nazariyesi gereğince enternasyonaldir. yani asıl milliyet tanımayan akım budur. sol akımlar bu enternasyonal güçle savaştıkları için millidirler. daha doğru bir tanımla, kapitalizm bugün uluslararası soygun örgütünün kibarca bir adıdır. sol bu soyguna karşı milli direnişleri örgütleyen milliyetçiliğin gücüdür. ve milli uyanışları örgütlediği ölçüde sol olacaktır.

5.12.2015

süleyman demirel

uğur mumcu

türkçede bir söz vardır, "havadan sudan para kazanmıştır." denir. bugün sizlere, "su" işlerinden para kazanmış bir müteahhitten söz edeceğim.

müteahhidin adı "süleyman demirel"dir. demirel, 1960 dönemi geldiğinde, devlet su işleri genel müdürü'ydü ve henüz askerlik görevini yapmamıştı. bugüne kadar demirel'in bir devlet memurundan daha çok para kazandığını kimse söyleyemez. öyleyse nasıl zengin oldu demirel?

şöyle:

yüksek mühendis süleyman demirel, bir yandan odtü'de öğretim görevlisi olarak çalışırken, öte yandan da müteahhitlik yapmaktaydı. o günlerde, üniversitenin içme suyu inşaatı da ihaleye çıkarıldı. inşaatın keşif bedeli 5 milyon 750 bin liraydı. demirel,

"ben bu inşaatı 4 milyon 100 bin liraya yaparım." diyerek hemen kolları sıvadı. fakat ortaya küçük bir pürüz çıktı. üniversite yönetmeliği, üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışanların bu tür ihalelere girmelerini yasaklamaktaydı. bir süre sonra bu pürüz de giderildi. üniversite hukuk müşavirliği,

"ek görevle üniversitede çalışanlar ihalelere girebilir." diye yorum yaptı ve demirel, üniversitenin içme suyu inşaatını üzerine almış oldu.

su tesisat inşaatı için gerekli ithal malzemesinin vergi ve gümrük resmine bağlı olduğunu bilen demirel, bir süre sonra üniversite rektörlüğüne başvurarak,

"odtü bir kamu kuruluşudur. bu nedenle bu vergi ve resimleri ödememek gerekir." dedi. demirel ayrıca bu sonucu sağlamak için imar ve iskan bakanlığına başvurarak devlete vereceği vergilerden kurtulmak istedi. demirel'in dilekçesi bakanlıkta, bakanlık "amme tesisleri dairesi başkanı" mehmet uslu'nun önüne geldi. uslu,

"bu vergi ve resimlerin ödenmesi gerekir." dedi. dedi ama kendisi izindeyken yerine bakan raşit yalvaç,

"bu kamu kuruluşudur. bu kuruluşta ihaleyi üzerine alan da demirel'dir. öyleyse demirel devlete gümrük vergi ve resmi vermemelidir." gerekçesiyle demirel'e ayrıcalık tanıdı.

bu usulsüzlüğe, üniversite inşaat başkanı itiraz etti. 9 ocak 1963 tarihli ve 715/49-53 sayılı yazıda başkan muhittin kulin,

"demirel'e tanınan ayrıcalık yasalara aykırıdır." diye diretti. aynı günlerde devrin imar ve iskan bakanı fahrettin kerim gökay, 5 kasım 1963'te üniversite'ye başvurarak,

"gerekli malzemenin gümrük veya gider vergisinden muaf tutulması hususunda verilen belgelerin müteahhit süleyman demirel tarafından kendi çıkarına kullanılıp kullanılmadığını sordu. bu yazı üzerine mütevelli heyet toplandı ve demirel'i haklı buldu. böylece demirel, 700 bin liralık bir ithalat dolayısıyla ödenmesi gereken 200 bin lirayı devlete ödemedi. bu 200 bin türk lirası havadan süleyman demirel'in cebine iniverdi.

ayrıcalıklar bununla da bitmedi. 4 milyonluk ihale için demirel'e 2 milyon 100 bin liralık "avans" da verildi. oysa yapılan mukavelede böyle bir hüküm yoktu. demirel bu parayı herhangi bir bankadan alsa, % 18-20 faiz ödeyecekti. avans almakla bu faizden de kurtularak yine havadan 150 bin lira kadar bir para daha kazandı.

demirel bununla da yetinmedi.

mukaveleye göre, demirel'in su tesislerini 30 haziran 1963'te bitirmesi gerekiyordu. eğer inşaat erken bitirilirse kendisine erken bitirme primi ödenecekti. demirel 14 nisan 1963'te işi bitirdiğini ileri sürüp 2 ay 9 günlük erken bitirme primi alarak 248 bin lira daha kazanmıştır. fakat iş demirel'in bildirdiği tarihte bitirilmiş değildi. 23 ekim 1963'te rektör yerine imza atan orhan alsaç, demirel'e gönderdiği mektupta,

"eksikliği tamamla!" demişse de demirel işi erken bitirdiği gerekçesiyle 248 bin lirayı kasaya çoktan yerleştirmiştir. yani demirel, gecikme dolayısıyla üniversiteye tazminat ödemesi gerekirken, erken bitmiştir gerekçesiyle ödüllendirilmiştir. bir de,

"borular zamanında yerleştirilmedi." diyerek 65 bin lira tazminat istemiş ve almıştır bu arada.

demirel'in yaptığı işin kesin kabulü 15-25 temmuz 1964 tarihleri arasında yapılmıştır. üniversite inşaat başkanlığından yük. müh. şevket göloğlu, 17 kasım 1964 tarihli raporunda,

"su tesisleri kusurlu yapılmıştır. teknik kusur ve hatalar dolayısıyla, geçen bir yılda 650 bin lira kayıp olmuştur." diyerek bu "barajlar kralı"nı yerden yere vurmuşsa da, demirel yine kazanacağını kazanmıştır. bu rapor üzerine rektör, iller bankası, devlet su işleri ve bayındırlık bakanlığı mühendislerinden oluşan bir kurula konuyu inceletmek istemişse de, orhan alsaç, "iç bünyede bir araştırma" yapmakla yetinilmesini önermiştir.

iç bünyede yapılan araştırmada da aksaklıklar saptanmış ve bunların giderilmesi için 25 bin marklık malzeme sipariş edilmiştir. bunun da türk parası ile değeri 100 bin liradır. bu 100 bin liranın demirel'den alınması gerekirken, bu konunun üzerine de gidilmemiştir. birtakım "masonik" ilişkiler de etkili olmuştur bu işlerde.

özetleyelim: demirel, 4 milyonluk küçük bir ihaleden 313 bin lira prim, 150 bin lira gümrük bağışıklığı, 150 bin lira avans karı, 100 bin lira tesisat noksanlığı olmak üzere, 713 bin lira açıktan para kazanmıştır.

işte "havadan" ve "sudan" böyle para kazanılır.

3.08.2015

hukukçu ve cellat

uğur mumcu

hukuk, tarihin her döneminde egemen güçlerin aracı olmuştur. siyasal iktidarlar, emekçi halk yığınlarının istek ve özlemlerini bastırabilmek için mahkemeleri ve köle ruhlu yargıçları birer işkence aleti gibi kullanmışlardır. siyasal tarih bu tür mahkemelerin öyküleriyle doludur.

adolf hitler, iktidara geldikten kısa bir süre sonra parlamento binası önünde yaptığı konuşmada, "ben almanya'nın en büyük yargıcıyım." diyerek hukukun bir önemi olmadığını ilan ediyordu. bu konuşmaya hiçbir hukukçudan tepki gelmedi. sindi bütün hukukçular.

hitler'den önce "weimar anayasası" döneminde alman yargıçları bağımsızdılar. 7 nisan 1933 tarihinde "genel grevler yasası" ile yahudi soyundan gelen bütün hukukçular görevlerinden alındı. aynı yasada şu hükme de yer verildi:

"nasyonal sosyalist devlette hiçbir zaman yer almayacakları anlaşılanlar mahkemelerde görev alamazlar."

hitler'in başhukuk danışmanı adalet bakanlığı müşaviri dr. frank, "nasyonal sosyalist" hukuk anlayışını bir konuşmasında şöyle özetler:

"nasyonal sosyalizm karşısında hukukun bağımsızlığı yoktur. vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: 'benim yerimde führer olsaydı nasıl karar verirdi?' her kararda şöyle söyleyiniz: 'bu karar alman halkının nasyonal sosyalist vicdanıyla uyuşuyor mu?' işte o zaman, nasyonal sosyalist halk devletinin birliğine karışmış ve adolf hitler idaresinin ölümsüzlüğünü tanımış olarak üçüncü alman imparatorluğu'nun otoritesini kendi karar alanınızda her zaman için sağlayacak bir temel buldunuz demektir."

hitler açıkça ilan ediyor:

"hukuk yoktur, devlet vardır. devleti de ben temsil ederim ancak. sadece ben!"

1937 yılında, "genel grevler yasası" yeniden değiştirildi. bu kez "siyasal bakımdan şüpheli" görülenler de görevlerinden kolaylıkla alındı. bundan sonra bütün hukukçular, siyasal iktidarın güdümündeki nasyonal sosyalist alman hukukçular birliği'ne girmek yükümlülüğü altına da sokuldular artık. bütün hukukçular hitler'in gözü altındaydı bundan sonra.

bütün bu baskılara birkaç yargıç karşı koyabildi yine de. hitler yönetimi, parlamento binasını yakarak bunu bazı solcuların üzerine attı. dimitrof ve arkadaşları alman yüksek mahkemesi'nde yargılandılar. mahkeme, sanıkları suçsuz görerek beraatlarına karar verdi.

bu karar alman mahkemeleri için bir dönüm noktası oldu. hitler, bu kez "vatana ihanet" davalarını yargılayıp karara bağlamak için "halk mahkemesi" adıyla bir olağanüstü mahkeme kurdurdu.

bu mahkeme dokuz üyeden oluşuyordu. dokuz üyenin dördü hukukçu, diğer beşi ordudan ve ss'lerden seçilmekteydi. "halk mahkemesi", olağanüstü bir askeri mahkeme görünümündeydi. hitler faşizmine karşı olan birçok aydın, işçi ve siyasetçi bu mahkemede yargılandı. mahkeme başkanı roland freiser ise amerikan uçaklarının attığı bir bomba ile mahkeme içinde öldü sonradan.

"halk mahkemesi" dışında bir başka özel mahkeme daha vardı hitler'in emrinde. "sondergericht" adıyla anılan bu mahkeme, üç kişiden oluşuyordu. bu yargıçlar nasyonal sosyalist ilkeleri benimsemiş parti üyelerinden seçilirdi.

bu mahkemelere sanıkları savunacak avukatlar sokulmazdı. savunma avukatları nazi partisi üyeleri arasından seçilirdi. sanıkları savunmak isteyen birkaç avukat da toplama kamplarına götürülürdü.

yargıcıyla, avukatıyla tüm hukukçular esir alınmıştı hitler rejimince. hukuk profesörleri birer papağan, yargıçlar ise oyuncaktı hitler'in elinde.

bugün, hitler'e uşaklık etmiş yargıçlara "hukukçu" demek mümkün müdür artık? bunlar, siyasal cinayetlerin kiralık katilleridir. bir yüksek kürsüye cübbeyle çıkmak, cellatlığa meşruiyet kazandırmaz hiçbir zaman.

28.11.2014

sağcı düşünce

uğur mumcu

demokratik bir toplum için en büyük tehlike yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir. yaşadığımız olaylar, demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.

her ülkede, her dönemde, ayrıcalıklı kesimlerin "bekçi köpeği" olmaya alışık "eşkıya" bulunur. bunlar, karanlık merkezlerden emir alıp arı kovanlarına çomak sokanları ısırmaya çalışırlar.

çağdışı politikacıların kör belleklerine şu gerçeği bir türlü sokamadık: sosyal olaylar birer "zabıta vakası" değildir. toplum içindeki çatışmalar, bu toplumun temellerini oluşturan ekonomik ve siyasal temellerden doğmaktadır. olaylara sadece ceza yasası penceresinden bakıp "onu da atın içeri. bunu da atın içeri. öbürünün sesini kesin!" gibi "zabıta tedbirleri" ile halkın uyanışını önleyebilmiş bir iktidarı, dünya tarihi şimdiye kadar kaydetmemiştir. insanların beyinlerinde ve yüreklerinde oluşan bilinç ve duygu nehirleri, yüzyıllardır karanlık köprüleri fırlatıp atmakta ve çağımız aydınlık aşamasına doğru akmaktadır.

düşünceler, tehlikeli ve tehlikesiz diye ikiye ayrılmaz; aşırı olan ve aşırı olmayan düşünce ayrımı da hiçbir açıklık sağlamaz. düşünceler, ancak yanlış düşünce, doğru düşünce diye ikiye ayrılabilir. bu düşüncelerin yanlışlığı ve doğruluğuna da özgür bir toplumda ancak halk karar verebilir.

ideolojik maksat.. aşırı cereyan.. tehlikeli düşünce.. fikir suçu.. bunlar hep, ülkede emekçiden yana bir düzen isteyenler için kullanılmıştır. siz hiç sağcılıktan yargılanan bir fikir suçu gördünüz mü? görmemişsinizdir; çünkü ideolojiden yoksun olmak, fikirden de yoksun olmak demektir.

"milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı politikacıların kullana kullana eskitemedikleri bir kalkan gibidir. türkiye'de "milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı iktidarların, başta ulusal güvenlik olmak üzere ülkenin birçok sorununun halkın gözleri önünde tartışılmasını önlemek için başvurdukları bir demagoji silahıdır.

ismet inönü: bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça gerçek kurtuluş yoktur.

olağanüstü dönemde türk soluna kan kusturmuş olanların birer ikişer banka yönetim kurullarına, umumi mağazalara, özel şirketlere bol ücretle oturmaları kapitalizmin gereğidir. hepsi de aşırı akımlara karşıdır. hepsi de son bağımsız türk devletinin komünistlerin ellerine geçmemesi için kanlarının son damlasına kadar savaşmaya hazırdırlar. hepsi de marksistlerin kafalarının ezilmesi konusunda milli birlik ve beraberlik ruhu içindedir. hepsi de demokrasiye bağlıdır. onların hep birlikte korudukları, bizlerin ise değiştirmek istediğimiz düzen budur işte.

1.11.2013

barış meleği

uğur mumcu

şili'de sosyalist devlet başkanı salvador allende'nin sarayı tanklarla sarıldığı gece, general pinochet bir "muhtıra" yayımlayarak devlet başkanının istifa etmesini istedi. muhtırayı kuvvet kumandanları imzalamıştı hep birlikte.

"sizin gibi hainlerle pazarlık etmem!" diye cevap verdi allende. ve başına bir miğfer geçirerek sarayın pencerelerinden birine gidip bir sosyalist "militan" gibi faşistlerle çarpışmaya başladı. faşist generaller çetesi, 

"ülke bütünlüğü.. devletin korunması.. komünizme karşı mücadele.." gibi sözleri tank paletlerinin uğultuları ile yükselterek saraya ateş ediyorlardı durmadan. bütün ülke devrimcileri, faşizmin üniforması ve silahlarıyla esir ediliyordu o gece. ve direniyordu allende.

miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu allende. belki dudaklarında ülkesinin en soylu ozanından kalma birkaç dizeyle ve belki de bu dizelere bir silah gibi güvenerek,

"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.." diyordu.

ve neruda'nın hasta döşeği, faşizmin süngüleriyle paramparça ediliyor, kitaplar, kağıtlar, şiirler, esir edilmiş düşman mangaları gibi faşizmin soysuz subaylarının önüne diziliyordu.

kitaptı düşmanları..

şiirdi..

inançtı, düşünceydi..

halktı düşmanları..

pinochet ve çetesi saldırıyordu özgürlüğün kalelerine. gecenin alaca karanlığında faşizmin taburları akın akın sarıyorlardı allende'yi. satılmışlığın rütbelerini alacaklardı.

o, miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu korkmadan ve dudaklarında bir şarkı gibi dolaşıyordu şu dizeler:

"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.."

pentagon generallerince panama'daki antigerilla okulunda eğitilen pinochet, amerikan yapısı tanklarla saldırıyordu allende'ye.

amerikan tanklarıyla..

pentagon emirleriyle..

cia taktikleriyle..

tanklar toplarını çevirmişlerdi allende'ye. kuvvet komutanları emir yağdırıyorlardı emir üzerine. ya teslim olmalıydı allende, ya ölmeliydi!

muhtıraya teslim olmadı allende. tanklara teslim olmadı. faşizme diz çökmedi allende. özgürlüğün inancıyla savaştı sonuna dek.

o gece el ovuşturuyordu cia bürokratları. uluslararası telefon ve telgraf şirketinin yöneticileri kutluyorlardı birbirlerini. pentagon generalleri viski kadehleri kaldırıyorlardı şerefe. şili'nin bakır madenlerine göz diken amerikan sermayecileri ağızlarını şapırdatıyorlardı iştahla.

ve general pinochet'nin faşist çetesi, kendi ülkesini işgal edebilmek için, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarıyla yürütüyordu harekatı adım adım. faşizmin öfkesi ve satılmışlığın ihanetiyle.

bir köşede kurşuna diziliyordu genç öğrenciler. bir başka köşede tank paletleri altında eziliyordu sosyalist işçiler.

faşizmin taburları, binlerce evden binlerce altın beyni, binlerce sımsıcak yüreği topluyorlardı birer birer.

ve satılmışlığın bütün rezilliği ile alçaklığın bütün kiriyle yürüyordu generaller çetesi.

bakır madenlerini satmak için..

sosyalizmi ezmek için..

allende'yi öldürmek için..

ve yirmi beş bin şilili yurtseveri boğmak için..

öldürüldü allende. kurşuna dizildi yirmi beş bin yurtsever. yakıldı yüz binlerce kitap. esir edildi ülkenin tüm aydınları. bütün bu oyunları beyaz saray'ın cia'ya ayrılan odalarında yöneten dr. henry kissinger, türkiye'dedir bugün.

"barış güvercini", şili yurtseverlerinin kanını kanatlarında gizleyerek türkiye'ye geldi bu sabah.

hoş geldin dr. kissinger! hoş geldin kanlı barış meleği! allende'nin katili hoş geldin! hoş geldin politika sihirbazı. merak ediyoruz, acaba yoksul ülkemize hangi uğursuz yarının falını okumaya geldin?

11.08.2013

iktidar

uğur mumcu

her demokrasi bir çeşit oligarşidir.

iktidarlar, devletin bütün mali olanaklarıyla, işbirlikçi üç beş iş adamını zengin etmek için kurulmuş birer bankadır. akraba, eş dost bu kredi yağmasından paylarını kolayca alırlar. üreticiye gidecek olan ziraat bankası kredileri sel gibi müteahhitlere akar. bu soyguna karşı çıkan namuslu memurlar, bir gün içinde işlerinden atılır. milyonların hesabı kamuoyunda sorulmaya başlandı mı, işbirlikçi sermayenin basını aşırı uçlardan, komünizm tehlikesinden ve demokrasi düşmanlarından söz eden yazılarla hücuma geçer. gayrimüslim tüccarların islamcı gazeteleri, peygamber tefrikaları arasında sömürü düzenini savunur. ya bugünkü düzen ya da kızıl ihtilal gibi iki yol ile karşı karşıya kalındığı söylenir.

banka idare meclisi üyelikleri ve noterlikler, cici demokrasinin arpalıklarıdır. banka idare meclisi üyelikleri demokrasimizin iki irikıyım partisi arasında paylaşılmıştır. siyasal tarih profesöründen seçim kaybetmiş milletvekiline kadar bütün demokrasi savunucuları, banka idare meclislerinden nasiplenirler! noterlikler, kimsenin üzerine varmadığı büyük kazanç kaynaklarıdır. noterlikler iki büyük parti arasındaki gizli koalisyonun ortaklık konularından biridir. idare meclisi üyeliği, noterlik ve ticari hakemlik konularında, siyasal partiler arasında tam bir işbirliği vardır. bu ilişkilerle güçlenen çıkar çevreleri, gün geçtikçe birbirlerine daha da yaklaşırlar. toplumun öteki kesimlerindeki soygunlar, siyasal partilerin elbirliğiyle korunur. toplumun temelini değiştirecek hiçbir yasa, partiler eliyle meclis'e gelmez. çünkü bu partiler, sosyal değişiklikleri önlemekle görevlidirler. kendi varlık nedenleri bu düzenin devam etmesine bağlıdır.

toprak ağalarının, yabancı sermayenin, ticari kapitalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin düzensizliğine demokratik düzen adını takmak ve ondan sonra bu düzeni savunmak, demokrasiyi savunmak değildir. bu ancak egemen sınıfların ücretli bekçiliğidir. emperyalizmin aracılığı ve sömürücülüğün avukatlığıdır. bu burjuva partilerinin, anayasayı uygulamaları mümkün değildir. tersine, bu partiler anayasayı uygulamamak için örgütlenmektedirler. siyasal partilerin iç yapılarında ve gelişmelerinde olumlu hiçbir belirti yoktur. gün geçtikçe, partilerin birer çete oldukları daha iyi anlaşılmaktadır. partilerin sayısı çoğalmakta; fakat bunların egemen sınıfların şubeleri oldukları gün ışığına çıkmaktadır.

türkiye bugün tarihin en yeteneksiz ve beceriksiz siyasal yöneticilerinin elindedir. bu siyasal kadro, kendiliğinden ortaya çıkmamakta, adına demokrasi dediğimiz bu çok partili rejim, en yeteneksizi, en beceriksizi, yalancıyı, sömürücüyü ve demagogu iş başına getirmektedir. emperyalizmin sömürü alanı içinde olan hiçbir azgelişmiş ülkede devrimci ve halkçı yöneticiler sandık yoluyla iktidara gelmiş değillerdir. sandıktan, sandığın sahibi, egemen çevreler çıkmaktadır.

perikles: hürriyet, iktidarların yaptıklarına muhalefet etme cesaretidir.

temelleri sarsılan bir düzen kendisini nasıl korur? yoksulluk, gerilik ve karanlık, bu düzenin dostlarıdır. egemen sınıflar önce bunlardan yararlanırlar. halkın din duyguları, mistik inançları, değişmez değer yargıları kullanılır. iktidarlar, siyasal egemenliklerini sürdürebilmek için dinsel kişi ve kurumlarla açık ya da kapalı ilişkiler kurarlar. toplumu ayakta tutan en büyük gücün din olduğu ve birtakım kişilerin de dine saldırdıkları ileri sürülür. temel sorun, dindarlık/dinsizlik olarak ortaya konur. düzenin temellerine yönelmiş tüm ekonomik eleştiriler, halkın inançlarına birer saldırı olarak sunulur. dinsizlere karşı "cihat" açılır. kuran kursları, imam hatip okulları bu amaçla örgütlenir. yoksul halk çocukları buralarda, bu soygun düzeninin bekçisi olarak yetiştirilir.

kafalarını bir türlü düşünmeye alıştıramayanlar, gümrükten her nasılsa sokulmuş kaçak eşya sanırlar yadırgadıkları düşünceleri. özgürlükten korkarlar. bunlar azgelişmiş kafalardır. bunların yanında bir de, bütün olup bitenlerin ne olduğunu bilen, anlayan sömürücü azınlık sözcüleri bulunur. bunlar halkın uyanmaması için birlikte çalışırlar. korkular, günahlar, tabular yaratırlar. ne zaman ağzına, çıkarlarına dokunan bir söz alsan başlarlar hücuma. önce vatan millet edebiyatı, bilgiççe baş sallamalar, sonra suçlama:

"bunlar kökü dışarıda, aşırı cereyanlardır. tehlikeli fikirlerdir. milli bütünlüğü bozmaya matuf hareketlerdir."

düzenin bekçilerinden düzen değişikliği istemek ve beklemek sosyal kanunlara aykırıdır. bugünkü siyasal partilerin ortak amacı, sandık oligarşisini sonuna kadar savunmaktır. siyasal kadroları biçimlendiren ve onlara yön veren bu amaçtır. düzenin temeli, toprak ağalığına ve yabancı sermayeye dayanmakta ve yöneticilerimiz parlak halk edebiyatına rağmen, gerçekte bu çıkar çevrelerinin etkileriyle seçilmektedirler. düzenin temelleriyle siyasal yöneticiler arasında çok yakın ve doğal bir ilişki vardır.

kemalist devrim bir karşı devrimle ortadan kaldırılmıştır. kemalist ve toplumcu dünya görüşü ile kemalist devrimi tamamlamak, türk devrimcisinin ilk görevidir. bugünkü siyasal partiler, sadece egemen sınıf iktidarını güçlendirmektedirler. demokratik hukuk devleti yerine enternasyonal sermayeye bağlı gayri milli bir düzen yürütülmektedir. bu düzen değişmelidir ve yerine milli temellere dayanan bir halk yönetimi geçmelidir. karşı devrim silinmeden türkiye'nin ilerlemesine ve bağımsız olmasına imkan yoktur. bu savaş, ikinci kurtuluş savaşı'dır.