31.5.14

uzun lafın kısası

cicero: ünü hor görmek üstüne kitap yazanlar, baş sayfaya kendi adlarını koyarlar.

andrew fletcher: eğer bir insan tüm baladları yazma imkanına sahipse, bir ülkenin kanunlarını kim yaparmış, ona vız gelir.

ernesto sabato: sonunda ona benzemeden yıllarca güçlü bir düşmanla dövüşemezsiniz.

alain touraine: egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

john fowles: bağışlanmayacak kadar günahkar hiç kimse yoktur.

kürşat başar: insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

mesa selimovic: insan yaşamına günahtan çok, günah işlememek için alınan önlemler zarar getirmiştir.

apostolos doxiadis: dünya üzerindeki hiçbir şey gerçekten yeni değildir. insan ruhunun soylu dramları da öyle.

saltıkov-schedrin: eğer ahmakların elinde yetki olsa tüm akıllıları yeryüzünden silip süpürürler.

thomas bernhard: yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

henry david thoreau: çoğu insan hayatını sessiz bir umutsuzluk içinde sürdürüyor.

boris pasternak: yaşamı boyunca hiç yanlış yapmamış, doğrudan ayrılmamış insanlardan hiç hoşlanmam. erdemli kişiler, yaşamın güzelliğindeki gizi anlayamazlar.

29.5.14

hannibal

hiçbir şey bir hayatta kalma hikayesinden daha iyi satmaz.

hepimiz biraz umut için çaresiziz.

bir cümlenin sonundaki noktalama işareti, her kelimeye anlam verir. onu takip eden her boşluğa da.

gerçeklik, sırf sen ona inanmayı bıraktığın için ortadan kalkmaz.

rüyalar bizi uyanıkken yaşadığımız hayata hazırlar.

psikopatlar cerrahi alanlara ilgi duyar. bu tür alanlar, güç vaat eder. hisleri ortaya koymadan tarafsız ve hızlı kararlar vermeyi gerektirir.

problem çözmek avcılık gibidir. vahşi bir zevk verir ve bu zevkle doğarız.

hiçbir şey bizi yalnızlık kadar savunmasız kılmaz.

tanıdığın düşman, tanımadığın dosttan yeğdir.

diğer insanlara güvenme eksikliği dine olan ihtiyacı arttırır. diğerlerine güvenemezsen tanrı'ya güvenmek zorundasın.

dünya; kendisini görüntülerin, seslerin, kokuların ve anıların bir ahenksizliği şeklinde sunar.

yamyamlık bir üstünlük eylemidir.

merhamet diye bir şey yok. merhameti biz yaparız onu, basit sürüngen beynimizde fazlaca büyümüş parçalarımızda imal ederiz.

27.5.14

aleladenin zaferi

andre gide

her yıl bahçeme kavuşunca aynı aksilikle karşılaşıyorum; en az yetişen cins ve türlerin yok olması. darwin'e karşı koyan nietzsche'nin dediği gibi, alelade ve değersizlerin zaferi, başarılı oluşların silinmesi. orta değerde, hatta ortanın altında olan tiplerin, önüne geçilmez bir hakimiyeti. nietzsche şunu da söylüyordu: üstün gelen mutlu tesadüfler seçkin türler değil, ama soysuzlaşmaya yüz tutan türlerdir. daha ileride: tabiat, talihi yaver olanlara karşı amansızdır; gösterişsiz, orta ve aşağı çapta olanları gözetir, korur ve sever. bu sonuncuların verimlilik ve sürekliliği büyük olur. halbuki birincilerde çarçabuk yok olmak, sayısı azalmak tehlikesi artar.

kedim bir kuş yakalar yerse, bu hep, serçe yerine bir ötleğendir.

çiçekler de nefis, nadir olduğu kadar güç elde edilir.

bir mucize, korularımıza fevkalade bir orkide bağışlasa, derhal onu koparmak, soldurmak için yüz el uzanır; zümrüdüanka göklerimizde görünecek olsa bütün tüfekler omuzlanıp ona çevrilir, sonra da bunların pek az olduğuna şaşarız.

yol

hermann hesse

her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur; bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. hiçbir insan yüzde yüz kendisi olamamıştır ama yine de herkes gücü yettiğince ilerler bu yolda; kimi biraz daha gözü açık, kimi biraz daha gözü kapalı. herkes kendi doğumuna ilişkin artıkları, bir ilk çağ dünyasının sümüksü cismini ve yumurta kabuklarını sonuna dek sürükleyip götürür kendisiyle. kimileri vardır, hiçbir vakit insan aşamasına erişemez, kurbağa olarak, kertenkele olarak, karınca olarak kalır. kimileri de vücutlarının belden yukarısıyla insan, belden aşağısıyla balıktır. ama her biri doğanın insan doğrultusunda bir yaratısıdır. hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz ama bir taslak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. birbirimizi anlayabiliriz ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz.

25.5.14

bir kız

bret easton ellis

bir çarşamba gecesi. m.k.da tanıştığım, benim için adsız kalan bir kız, oturma odamda kanepenin üzerinde oturuyor. bir şişe şampanya, crystal, yarılanmış, cam sehpanın üzerinde duruyor. çeşitli düğmelere basarak şarkılar seçiyorum, wurlitzer'ı canlandıran şarkılar. sonra pencereleri açıyorum, terasa açılan raylı kapıları, gerçi serin bir gece, güz ortası ve o da çok ince giyinmiş; fakat bir kadeh crystal daha alıyor ve bu onu yeterince ısıtıyor ki, bana hayatımı nasıl kazandığımı sorma gücünü kendinde buluyor. ona harvard'a gittiğimi, oranın iş idaresi bölümünden mezun olduktan sonra wall street'te çalışmaya başladığımı anlatıyorum, pierce and pierce'da. o ya anlamayarak ya da şaka olsun diye, "o da neresi?" diye sorunca yutkunuyor ve arkam ona dönük olarak, yeni onica'mı düzeltirken zar zor "bir.. ayakkabıcı" deme gücünü buluyorum kendimde.

yatak odası. çıplak, bütün vücudu yağlanmış, çükümü emiyor, onun üzerinde ayakta durmuşum, sonra çükümü sağlı sollu suratına vuruyorum, ellerimle saçından kavrayıp ona "siktiğimin orospusu, kancık" diyorum, bu onu daha da tahrik ediyor ve uslu uslu beni emerken, klitorisini parmaklamaya başlıyor ve taşaklarımı yalarken de bana "hoşlanıyor musun?" diye soruyor, "ev-vet, ev-vet" diye cevap veriyorum nefesim sıklaşarak. memeleri dik, büyük ve sert, her ikisinin de uçları iyice sertleşmiş, ben sertçe ağzına verirken boğulur gibi oluyor, bense aşağıya doğru uzanıp onları sıkıyorum ve daha sonra, kıçına bir dildo sokup kayışla bağladıktan sonra, onu düzerken memelerini tırnaklıyorum, ta ki o bana durmamı söyleyene kadar.

"oh, tanrım" demekte şimdi. tahrik oluyor, tokatlıyorum onu, sonra hafif bir yumruk indiriyorum ağzına, sonra öpüyorum, dudaklarını ısırarak. korku, dehşet alıyor kızı, şaşalıyor. kayış kopuyor ve kız beni itip kurtulmaya çalışırken dildo kayarak çıkıyor kıçından. öte yana yuvarlanıyor, kaçmasına izin vermiş gibi yapıyorum, sonra o elbiselerini toparlar ve mırıldanarak benim nasıl da "siktiğimin manyak bir orospu çocuğu" olduğumu söylerken üzerine sıçrıyorum, çakal gibi, kelimenin tam anlamıyla ağzım köpürerek. bir çığlık atıyor, özür dileyerek, isterik hıçkırıklar içinde, kendisini incitmemem için bana yalvararak, gözyaşları içinde, memelerini örterek, utanç içinde şimdi. fakat hıçkırıkları bile beni tahrik etmeye yetmiyor. suratını mace'lerken biraz zevk alıyorum, kafasını dört ya da beş kez duvara vururken daha azını, sonunda bilincini kaybediyor, duvarda üzerine saç yapışmış küçük bir leke bırakıyor. o yere yığıldıktan sonra banyoya yollanıyorum ve kokainden bir çizgi daha çekiyorum.

kız bağlı olarak yerde yatıyor, çıplak, sırtüstü, elleriyle ayaklarının uçlarına metal ağırlıklar asılı, bunlar da yerdeki tahtalara diktiğim direk gibi şeylere bağlı. elleri çivi dolu, bacakları mümkün olan en geniş biçimde iki yana açılmış. kıçının altına bir yastık sürmüşüm ve açık organını baştan aşağı peynirle sıvamışım, hatta birazını da vajinasına tıkamışım.

belli belirsiz kendine gelip de üzerinde ayakta duran beni gördüğünde, benim insanlıktan tamamen yoksun oluşumun onu, akıl fırttıran bir dehşetle doldurduğunu görüyorum. vücudunu televizyonun önüne yerleştirdim, video kayıt cihazında eski bir bant var, ekranda ise son videoya aldığım kız. ekranda, yere bir cesedin yanı başına çömelmiş, kızın beynini yemekteyim, hapır hupur götürüyorum, pembe, parça parça tombul etin üzerine grey poupon sürmekteyim.

"görebiliyor musun?" diye soruyorum; ama televizyondaki varolmayan kıza değil. "şunu görüyor musun? seyrediyor musun?" diye fısıldıyorum.

elektrikli matkabı onun üzerinde kullanmaya çalışmaktayım, zorla ağzının içine sokarak; ama bilinci yeterince yerinde, dişlerini kapayacak, onları kenetleyecek gücü var ve matkap dişlerini kolaycacık delip geçse de olay beni enterese etmiyor; bu yüzden ağzından kan sızan kafasını tutup kaldırıyorum, onu videonun geri kalanını seyretmeye zorluyorum ve o ekranda mümkün olan her deliğinden kanlar sızan kıza bakarken, ne olursa olsun, bütün bunların kendi başına da geleceğini anlamış olduğunu umuyorum. sonunun şurada, apartman dairemin zemininde yatmak olacağını, elleri direklere çivilenmiş olarak, vajinasına kırık cam parçaları ve peynir tıkıştırılmış olarak, kafatası çatlamış ve mosmor olmuş bir halde, herhangi bir başka seçim yapmış da olsa öyle olacağını. benim onu nasıl olsa bulacağımı. hayat böyledir işte.

elimdeki içi boş plastik tüplerden birini vajinasına sokmaya çalışıyorum, vajinanın dudaklarından birini zorlamaya çalışarak, zeytinyağıyla yağlanmış dahi olsa tam girmiyor. bu sırada frankie vallie, müzik kutusunda "beterin var beteri"ni söylüyor, ben de tüpü kancığın amcığına sokmaya çalışırken dudaklarımı sözlere uydurarak eşlik ediyorum. dudaklarının dışına kezzap dökmekte buluyorum çareyi, böylece et yağlanmış tüpü içine alacak kadar genişler diye, gerçekten de çok sürmüyor, kolayca giriyor. "umarım canın yanıyordur." diyorum.

mutfaktan oturma odasına taşırken sıçan kendini cam kafesin duvarına vuruyor. geçen hafta ona oynasın diye satın aldığım ve şu anda kafesin bir köşesinde ölüsü duran, çürümekte olan öteki sıçandan geri kalanları yemeyi reddetti. son beş gündür özellikle aç kalmasını sağladım. cam kafesi kızın yanı başına, yere koyuyorum ve belki de peynirin kokusundan ötürü sıçan fıttıracak gibi oluyor, önce kafesin içinde daireler çiziyor, sızlanıyor, sonra açlıktan zayıf düşmüş bedenini kafesin kenarından aşırıyor. sıçanı dürtmem bile gerekmiyor, öyle ki, kullanmak üzere yanımda getirdiğim bükülmüş tel askı elimde kalıyor ve henüz kızın bilinci yerindeyken, hayvana bir enerji geliyor, hiç zorluk çekmeden tüpe hızla dalıyor, gövdesi yarı yarıya tüpün içinde kayboluyor, derken dakika geçmeden, tümüyle -yerken iki yana sallanan sıçan vücuduyla- içeri girip kayboluyor, kuyruk hariç; tüpü hızla çekip çıkarıyorum kızdan, kemirgeni içeride bırakıyorum. çok geçmeden kuyruk bile kayboluyor. kızın çıkardığı sesler, genel itibariyle, anlaşılmaz şeyler.

sıçanın kızın içine alt tarafa girdiğini gördükten bir ya da iki dakika sonra kızın bilincinin hala yerinde olduğundan, başını acıyla iki yana salladığından, gözlerinin dehşet ve şaşkınlıktan iri iri açıldığından emin olarak, elektrikli testere marifetiyle saniyeler içinde onu ikiye biçiyorum. vızlayan dişler deri ve kas ve sinir ve kemik dinlemeden öyle hızla yarıp geçiyor ki, kız bacaklarını -kalçaları aslında, parçalanmış vajinasından geriye kalanlar- vücudundan ayırdığımı ve onları, içlerinden fışkıran kanlarla, neredeyse bir ganimet gibi havaya kaldırdığımı görecek kadar bir süre canlı bile kalıyor. gözleri bir dakika açık kalıyor, umarsız ve gözbebekleri kayık, sonra kapanıyorlar ve sonunda, ölmeden önce, öylesine, anlamsızca burnundan içeri doğru bir bıçak sokup bıçağı alnının derisinden dışarı çıkana kadar ittiriyorum, sonra çenesinin kemiğini kırarak kesip atıyorum. sadece ağzının yarısı var, onu da düzüyorum bir, iki, derken üç kere. hala nefes alıp almadığına aldırmadan gözlerini oyuyorum, sonuna doğru parmaklarımı kullanarak.

sıçanın kafası çıkıyor önce dışarı -bir şekilde ters dönmüş karın boşluğunda- baştan aşağı mor bir kana batmış -elektrikli testere kuyruğunun da yarısını götürmüş- ta ki ayağımın altında parçalayıp öldürmek hissi gelinceye kadar ona biraz daha brie peyniri veriyorum, sonunda da öldürüyorum. daha sonra, kızın uyluk kemiğiyle çene kemiği fırında pişmekte, tutam tutam edep yeri kıllarını kristal bir steuben küllüğe dolduruyorum, tutuşturunca hemen yanıveriyorlar.

23.5.14

doğu'da zaman

murathan mungan

her dönemin şimdisi, "zaman" olgusuyla kavramsallaştırılmış bir ilişkiye girer. geçmişi şimdide soğurmak da, geleceği biçimlemeye kalkışmak da bu ilişkinin bir parçasıdır. moda olgusunun varlığı, bu durumun histerisi üzerine kuruludur örneğin. bir sistem olarak moda, geçiciliği sabitler. insan doğasındaki değişim ve yenilik arzusunun sürekliliğine vurgu getirirken, şimdiki zamanı kendi aylasıyla kutsar. giysiler, eşyalar, nesneler bu kutsama ayininin vurgusu aşırı güncelleştirilmiş oyuncaklarıdır. bu imgeler ve araçlarla teçhizatlanmış bir toplumsal tahayyül, şimdiki zamanda yaşayanlara, tarihin en doğru zamanında yaşadığı duygusunu aşılamaya çalışır. bu dönemde yaşadığı için kişiye fazladan bir mutluluk payı oluşturmak, bu paketin önemli bir parçasıdır. "zamanı yakalamak" demek aynı zamanda modayı yakalamak demektir. reklam dünyasının "günü yakalayın" gibi sloganları, ömrün geçiciliğini, hayatın faniliğini varlığının derinlerinde bir yerde hisseden insanlara, dolaşım değeri olan "mal" üzerinden kendi hikayelerini kurmayı vaat eder; bu insanların içinde yaşadığı zamanın önemini bu mallar üzerinden işaretler. anlam üretimi, sistemin önemli egemenlik alanlarından biridir.

doğu'da zaman bir "kıymet" değildir. işaretlenmesi gereken bir şey değildir. doğulu toplumlarda çocukların doğum tarihlerinin bile aileleri tarafından kayıt altına alınmasına özen gösterilmediği bilinen bir gerçektir. erken yaşta ölenin adının kendinden sonrakine verildiği bir kültürde tarih, zaman ve diğerleri anonimdir. (kişinin doğum gününün kutlanması, bireyin ve bireyselleşmenin önemsendiği toplumların adeti olabilirdi elbet.)

doğu'da zaman, öldürülmesi gereken bir şeydir. anadolu'da herhangi bir kahveyi hıncahınç dolduran kalabalığa "ne yapıyorsunuz burada?" diye sorduğunuzda, alacağınız yanıt yalnızca ağız alışkanlığı yerleşmiş basmakalıp bir deyiş değil, aynı zamanda bir gerçekliktir. "vakit öldürüyoruz" derler. yalnızca işsiz ya da emekli oldukları için değildir vakti öldürülmesi gereken bir şey olarak görmeleri. vaktin kendisi öldürülecek bir şeydir zihnin işleyişinde. bir türlü geçmek bilmeyen, içi doldurulamayan, hep sıkıntısı duyulan, bir an önce öldürülüp kurtulunması gereken bir şey! zamanın durallığı, yaşamın işlerliğini de azaltır. hayatı kullanamadığınızda onu öldürmeye bakarsınız. kapalı toplumlar insanlarını çalıştırır; ama onlara hayatı kullandırtmazlar. çünkü bu alan geniş ölçüde hazzın, zevkin, öğrenmenin, gelişmenin, değişmenin olası tehlikelerini barındırır. dünyanın tekinsizliğini büyütür.

çoğu kez müzik, arkada ses olsun diye açılır/çalınır. kimse içiyle, içinin sessizliği ve boşluğuyla baş başa kalmak istemez çünkü. insan en çok içindeki boşluktan korkar. zamanın varlığını doldurmasına izin vermediği boşluktan.

22.5.14

42 gün

gülten akın


zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada
varır, sebebin kapısında durur

ben değil sofraya ölüm oturdu
peynir yedi beni, zeytin yedi beni
ekmeğe uzandım, ellerim düştü
elmadan gözlerim yandı, kör kaldım
su değil su değil sel aldı beni
ben değil sofraya ölüm oturdu

gülerken yüzün
dem çeken ir güvercinin sesini
için için büyüyen çimenleri
baharda lunaparkı bayram yerini
ve alışkanlıklar dışında her şeyi

benim de kollarım bağlı senin kelepçenle
sağ elim tutmuyor tutmuyor
yitirdim büyümü, şiirlerim uçtu
solum yetmiyor

kardeş benim ölüp ölüp dirildiğimi
şimdi dıştala sen umursama
bugün benim başımdaki ağrı
yarın senin de başında

yırttı yüzlerce dizesini
çekti duyulan şiirlerinden adını
sildi şiire dönüşen sözleri
yüreğinden

kendi bedenine tutkunlar ey
kendi aydınlığını sevenler ey
yorgan gibi bürünüp geceyi
kendi sıcağında uyuyanlar
bu nedir bu nedir, bir gencecik ozan
yazdı ama size değsin istemedi
sizi değmez gördüğündendir
reddetti güzelim şiirlerini
sizi reddetti

"görüldü" kimi özlediğimiz
neyi sevdiğimiz, istediğimiz "görüldü"
öfkeliysek hangi dağlara vurup
kederliysek hangi suları izlediğimiz
"görüldü"
selamımız ve dikenlerimiz

içimizde, derinde
derin denizlerin yaslı göllerin dibinde
bir umumuz vardır sileriz
parlatırız gece gece
damgasız işaretsiz

aynı dille konuşuyor
aynı dili konuşmuyoruz

küllü közler gibi için için yandığımız
usulca yandığımız
kime sitemdir
bağrımızda yıkılası dünyaya
yetecek ateşi beslediğimizi
kim bilir kim bilebilir

çatılmış darağaçları
gelip durmuş kapımıza ölüm
ses ver sesimize bir ufacık ses
susarsan
ya ölüsün ya ölümle bir

kardeşim

hasan hüseyin korkmazgil


acısını dostlarının yüreğinde duymamışsan
kapı kapı dolaşmamışsan iş dilenerek
işsizliğe düşmemişsen hakkım dedikçe
ve bayraklı pankartlı yürüyüşlere
halaylı horonlu grev şenliklerine
katılmayı aşk gibi duymamışsan şuranda
ağrın ağrım, acın acım dememişsen insan kardeşlerine
ve dilinin en görkemli
ve dilinin en bando-davul sövgülerini
sıralayıp sallamamışsan deyyuslar saltanatına
hangi yaşta olursan ol kardeşim
kaptırıp gönlünü sevda fırtınasına
evinin yolunu şaşırmamışsan
sende iş yok be kardeşim
sen artık hapı yutmuşsun

21.5.14

otostopçunun galaksi rehberi

douglas adams

galaksinin batı sarmal kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır.

bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hala çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler.

bu gezegenin şöyle bir sorunu vardı -eskiden vardı: üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu. bu sorun için pek çok çözüm önerilmişti; ama bunların çoğu genellikle yeşil renkli küçük kağıt parçalarının hareketleriyle ilgiliydi. bu da tuhaftı; çünkü aslında mutsuz olanlar yeşil renkli küçük kağıt parçaları değildi.

bu nedenle sorun varlığını sürdürdü; halkın çoğunun durumu kötüydü ve onların büyük bölümüyse mutsuzdu, dijital kol saatleri olanlar bile.

her şeyden önce, ağaçlardan inmekle büyük bir hata ettiklerini düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. bazıları ağaçlara çıkmanın bile yanlış bir hamle olduğunu ve hiç kimsenin okyanuslardan asla ayrılmamış olması gerektiğini söylüyordu.

sonra, adamın birinin, değişiklik olsun diye bundan böyle halka nazik davranmanın ne kadar iyi olacağını dile getirdiği için bir ağaca çivilenmesinden yaklaşık iki bin yıl sonra, bir perşembe günü, rickmansworth'te küçük bir kafede tek başına oturan bir kız, bunca zamandır ters giden şeyin ne olduğunu birdenbire fark edip en sonunda dünyanın nasıl iyileştirilebileceğini ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir yere dönüştürülebileceğini anlamıştı. bu sefer doğru olanı bulmuştu, bu işe yarayacak ve hiç kimsenin bir yerlere çivilenmesi gerekmeyecekti. ama ne yazıktır ki, bir telefon bulup birilerine bundan söz edemeden yerküre yeni bir hiperuzay kestirme yolunun yapılması için beklenmedik bir şekilde yok edildi ve böylece bu fikir yitip gitti, görünüşe göre sonsuza dek.

bu, o kızın öyküsü değil. ama o korkunç, aptal felaketin ve onun doğurduğu bazı sonuçların öyküsüdür.

ayrılık

yılmaz güney

bir yaprağın düşmesinde, bir dalın acı acı sallanmasında, insan hayatından kopan bir an ve insan hayatını etkileyen acılar gizlidir.

insanların isteklerine, niyetlerine bağlı değildir iyilik kötülük kavramı. iyilik yaptığını sandığımız bir adama belki de yaptığımız özünde kötülüktür. kötülük diye nitelendirdiğimiz bir davranışın özünde iyilik olabilir. her iyiliğin ya da kötülüğün verdiği ürün önemlidir aslında.

insan, hangi toplumda olursa olsun, öznel ve nesnel yapısıyla, o toplumun malı, o toplumun ürünüdür. onun için, yaptıkları yapacakları, düşündükleri düşünecekleri, toplumun genel özelliklerinden, çalkantılarından, eğilimlerinden, bu akış içindeki özgül yerinden, algılama ve etkilenme ve etkileme yeteneklerinden ayrı düşünülemez.

artık gitme zamanıdır. baba toprağını, evi, evin önündeki ağacı bırakıp uzaklara gitme zamanıdır. evlerin, ağaçların çizgileri karanlıkla silinir, sessizlik çöker, toprak uyur; gitme zamanıdır. dağ başlarına beyaz bulutlar dolanır, dorukları bulutlara gömülür, dağlar morlaşır, lacivertleşir. sisler evreni içine alır, yel saçları uçurur; yel saçları alır uzaklara götürür; çünkü gitme zamanıdır.

20.5.14

lancelot

walker percy

çağların büyük sırrı şudur ki insanoğlu yalnız ve yalnız bir tek amaç için evrim geçirmiştir; bunun için doğar, yaşar ve ölür: bir başka insana cinsel bir saldırıda bulunmak ya da böyle bir saldırıya teslim olmak için.

bu yeryüzünde aynı kadının başka bir erkeğe bir zamanlar sana baktığı gibi baktığını görmek kadar büyük bir acı yok.

deha insanları gergin yapar.

merlin şimdiye kadar tanıdığım, araba kullanamayan pek az erkekten biriydi. ben çocukken böyle daha çok insan vardı; çoğu da oldukça yetenekli, zeki adamlardı. özellikle yaratıcı insanlar. picasso ve einstein araba kullanmayı hiç öğrenmemişler, öyle değil mi?

bir yaratığın, bedeninin küçük bir parçasını başka bir yaratığın bedenine sokması neden böylesine anlatılamaz bir şey?

felaket; henüz olmuş olsun ya da olmasın; ister savaşla, bombayla, ateşle, ister sadece gerileme ve çökmeyle. çoğu insan ölecek ya da yaşayan ölüler olarak var olacak. her şey yeniden çöl haline gelecek.

"özgürlük sadece başka bir adıdır
kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olmanın"

bir kadının bir oda içinde hareket ediş biçimini bilir misin; ister orayı temizliyor isterse sadece vakit geçiriyor olsun. bir erkeğin hareket ediş biçiminden farklıdır. kadın bir odada rahattır. oda onun bir uzantısıdır.

kıskançlığın ne olduğunu biliyor musun? kıskançlık, zamanın kendisinin şeklinin bile farklılaşmasıdır. zamanın yapısı bozulur. zaman uzar. o burada değil. nerede? kiminle beraber? o kadar çok zaman vardır ki.. dakikalar ve saatler sürünerek ilerler. ne yapıyor? herhangi bir şey yapıyor olabilir. o burada değildi. onun burada olmayışı oksijenin burada olmayışı gibiydi. günün geri kalanında ne yapacağım? göğsümde bir şeyler sıkışıyordu.

katlanılması şerefsizlikten daha zor bir şey varsa, o da şereftir; kendin hariç her şeyin öylesine hoş; hatta mükemmel olduğu bir ailede büyüyünce.

sevgi nedir? size en yakın olanlara ve en masum olanlara karşı bu korkunç soğukluk niye? birisine korkunç bir şey olduğu zamanlar haricinde aileler hiç birbirini sevmiş midir?

esrar burada ve şimdide yatıyor. esrar şu: insan kendisiyle ne yapmalıdır? yaşın ilerledikçe zamanın sana oynadığı oyunun ve eğer bu konuda bir şeyler yapmazsan, zamanın akışının, geçmişin korkunç banalliğinin, saf geleceği sinsice gasp etmesinden başka bir şey olmadığının farkına varmaya başlıyorsun. geçmiş, bir teyp gibi geleceği yutuyor, saf olasılığı banalliğe dönüştürüyor. şimdiki zaman, teybin kafası, zamanın ağzı.

neyin mutlak ve sonsuz olduğunu söyleyeyim sana. bir kadını sevmek. ama sen nereden bileceksin? görüyorsun, senin kilisen ne yaptığını biliyor. bir mutlaklığı sil ki bir başkasını aramak zorunda kalasın.

en kötüsünü bilmekten daha da kötü bir şey vardır. o da bilmemektir. insan bilmek zorundadır. kötü haberden daha kötü şeyler vardır. yenilgi bile bilmemekten daha iyidir.

nezaket kurallarının gerçek amacı herkes için hayatı kolaylaştırmaktır; hem kendi kabuğuna çekilmeyi hem de huzur kaçırıcı bir kabalık ve hatta hakaret alışverişinden kaçınmayı kolaylaştırır. insan birisiyle ya el sıkışır ya onu görmezden gelir ya da onu öldürür. nezaket kurallarının işlevi işte budur: hiç kimse ne yapacağını bilemez bir duruma düşmez.

pascal hikayenin sadece yarısını anlatmıştı. insanın düşünen bir saz olduğunu söylemişti. oysa insan, düşünen bir saz ve yürüyen bir cinsel organ.

yeryüzündeki üç milyon tür arasında, insanın dişisi daimi bir kızışma halinde yaşayabilen, orgazm olabilen, eşiyle yüz yüze sevişebilen tek tür.

tanrının insan için gizli tasarısı, insan mutluluğunun erkekler için, erkeklerin kadınlar üzerinde şiddet uygulamasında ve kadının mutluluğunun buna teslim olmakta yattığıdır. yaşamın sırrı şiddet ve tecavüzdür ve kutsal kitabı pornografidir. mesele şu ki bu sırra dayanabilir miyiz? son noktanın cinsel saldırganlık olduğuna, onu uygulamak ya da ona maruz kalmak olduğuna dair evrimin hükmünü kabul etmek zorunda mıyız?

diğer zamanlar, birisine ya da bir şeye ya da insanın kendisine aittir ve birisinin ya da bir şeyin ya da insanın kendisinin kokusunu taşır. şimdiki an başka bir şeydir. geçmişte ve gelecekte yaşamak kolaydır. şimdiki anda yaşamak, bir iğneden iplik geçirmek gibidir.

19.5.14

din

robert burns: tüm dinler kocakarı masalıdır.

shakespeare: dinde her zaman ortaya çıkan yanlış görüşleri, saçmalıkları düşünün. bunların içinde bir tane var mı ki, bilgicin biri çıkıp da kutsal kitapların birinde ona dayanak bulmasın, allı pullu sözlerle akla yakın göstermesin?

nietzsche: tanrı'nın tek mazereti, var olmamasıdır.

vanessa baird: neredeyse tüm dinlerin kişinin inancı için savaşmasını destekleyen ve şehit düşenlere doğaüstü ödüller verileceğini öne süren gelenekleri vardır. bunu yapabilmek için inanmanız gerekir. böylelikle din sadece şiddeti haklı çıkarmakla kalmıyor; intihar bombacısının tanrısı da tıpkı george w. bush'unki gibi ona harekete geçmesi için emir veriyor. 

henry david thoreau: bilimin dini içeriği, dinin bilimsel içeriğinden fazladır.

francis bacon: doğal felsefe [bilim] her çağda zorlu düşmanlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. bunlar, batıl inançlar ve ölçüsüz dini fanatizmdir.

david bloomberg: bilimsel bir rasyonaliste göre, cüce cinlere, uzaylı kaçırmalarına, duyu ötesi algıya, reenkarnasyona ya da tanrı'ya inanmak arasında bir fark yoktur. hiçbiri nesnel kanıtlara dayanmamaktadır. bunlardan son ikisini diğerlerinden ayırmak ve din olarak adlandırmak -böylelikle onları eleştirel bir incelemeden muaf tutmak- entelektüel açıdan sahtekarcadır. en yaygın ve kutsallık adı verilerek koruma altına alınan batıl inançlar, en fazla karşı çıkılması gerekenlerdir. çünkü en büyük etki alanına onlar sahiptir ve en büyük zararı da onlar verir.

18.5.14

flaman tablosu

arturo perez-reverte

hayatta, bütün işlerde leke sürülmemiş doğruluk, açlıktan ölmek için en kestirme yoldur.

hayat, sınırları sürekli değişen, hudut çizgileri yapay olan yaygın bir alanda, her an yeniden başlayan ya da bir anda beklenmedik bir balta darbesiyle sonsuza dek kesilen tehlikeli bir serüvendir. mutlak olan tek gerçek; yoğun, tartışmasız, kesin son ölümdür. bizler iki sonsuz gece arasında ufacık, bir anlık bir parıltıyız.

j.l. borges: tanrı oyuncunun elini oynatır, oyuncu da taşı. tanrı'nın arkasında oyunu başlatan hangi tanrı'dır?

matematiğin her şeyle ilgisi vardır. bu, tablo gibi imgelemde yaratılan şeyler için de, gerçek dünyayı yöneten kurallar için de geçerlidir.

sadece filmlerdeki sorgu yargıçları ve polisler dürüsttürler ve yanılmazlar.

bir sanatçı, içindeki cevheri gösterene dek yolu üzerindeki engelleri bir bir yıkmalı. bir sanatçı ancak böyle, bağımsız olursa, varabilir en nefis keyfin tadına. yaşamını yaratıcılığa adar, bunun dışında hiçbir zavallılığa ihtiyacı kalmaz. artık benzerlerinden de ilerdedir, çok ilerde. uzam ve olgunluk içine sığınmıştır.

hırs söz konusu olduğunda en büyük günah yenilgidir; başarı otomatikman bir erdeme dönüşür.

bir cinayette en basit neden en olası nedendir.

hayat bizi inandırmak istedikleri kadar basit değil. sınırlar net değil, önemli olan nüanslar. hiçbir şey siyah ya da beyaz değil; kötülük kılık değiştirmiş iyilik ya da güzellik olabilir ya da tam tersi; ama biri ötekini dışlamadan. bir insan, duyguları gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmeden, bir başka insanı hem sever hem de ihanet edebilir. aynı anda baba, kardeş, oğul ve sevgili olabilir bir insan; ya da aynı anda kurban ve cellat.

thomas mann: kötülük, karanlıkların ve çirkinliğin güçlerine karşı aklın pırıl pırıl silahıdır.

"ve sonun nerede olduğunu, sona vardığında bilirsin."

öncesiz çiçek

murathan mungan


öncesiz çiçek birdenbire açılıveren aramızda
belki sonrasız da
gece dumanı çeliğin sızısını zorlayan
yakın duruyor benim görünmez sarışınlığım
seni kendine zorlayan akşamlarına
sesinin saplandığı yeminlere çıplak bıçak olmaya
tutulmuş gecesi bütün kapılarının
susup da sönerken bakmaktan bakmaktan
kaçan bakışların

gözleri başka şehirlerde kalmış çocuklar tanıdım
serseriliği tükenmiş serseriler
bilirsin
bazı salaş duygular yaşını büyütür insanın
bazı sorular yalnızca zihin yorar
güçlüler gider kendi gürültüleriyle
büyük şehrin tesadüflerinden yorgun
düşmüş biri olarak
sen güçsüzlüğün gücüyle kal
bırak kahramanı olmadığın hayatları
takibe almayı
bırak başkaları yaşasın
kimi zaman hiçliğin önemi
her yeri kaplar

öncesiz çiçek, beklenmedik dolunay
neonu sönmüş arka sokak rock bar bira dalgınlığında çarpışma
şimdi buradasın
omuzbaşımda
aynı basamaklara çökmüşüz
gerisinin ne önemi var

17.5.14

türkü

saint-john perse

tunç yapraklar altında bir ay doğuyordu. bir adam ellerimize acı yemişler koydu. yabancı. geçen. ve işte o bayıldığım gürültüsü öbür illerin.. "esenlerim seni, kızım benim, yılın ağaçlarının en ulusu altında."

aslan burcuna giriyor çünkü güneş ve yabancı parmağını ölülerin ağzına koydu. yabancı. gülen. ve bize bir ottan söz ediyor. ah! iller ne rüzgarlı! ne ferah yollarımız! ne seviyorum bu borazan sesini ve ne bilge tüy kanadın skandalında! "ruhum, büyük kız, bize benzemeyen tavırlarınız vardı sizin."

tunç yapraklar altında bir ay doğdu. bir adam ellerimize acı yemişler koydu. yabancı. geçen. ve işte tunç ağaçta büyük bir gürültü. kara sakız ve güller, bağışı şarkının. gök gürültüsü ve flavta sesi odalarda. ah ne ferah yollarımız, ah! ne çok şey oluyor bir yılda ve yabancı yeryüzünün bütün yollarında kendi halince!

"esenlerim seni, kızım benim, yılın en güzel giysisi içinde.

telli kavak

aydın gün


bir telli kavak büyürdü
daday'ın çiğdere köyünde usuldan usuldan
yerin karanlığından azat olmuş
aydınlık sular yürürdü ayaklarının ucundan
kendi halindeydi telli kavak
geceleri gökyüzüne bakarak
samanyolu'nu düşünürdü yaprak yaprak
başka şey de dilemezdi
en uzak rüzgarlara kaptırmıştı başını
ona konmayan kuşa kuş
ona değmeyen rüzgara rüzgar da denemezdi

gel zaman git zaman
kızını everecekti çiğdereli halil
cebindeki yetmezdi
bir gece sabaha karşı
veryansın ettiler baltayı ayak bileklerine telli'nin
uyanıverdi ilk vuruştan
"aman" dedi telli kavak: "kıyman"
sular bulandı ayaklarının ucundan
yapraklar yalvardı hep bir ağızdan: "vurman"

aman zaman dinler miydi çiğdereli halil
kızını everecekti, cebindeki yetmezdi
yıkılıverdi telli kavak
ortasına gecenin boylu boyuncak
oldu mu ya, dedi telli kavak
böğründe duran baltaya
yaşayıp gidiyorduk şunun şurasında
kim gönderecek şimdi selamını suların
samanyolu'na yaprak yaprak
ne olacak şimdi rüzgar
kuşlar nereye konacak

ordan oraya atıldı telli kavak
elden ele satıldı
boynuna dört demir takıldı
çankırı'ya beş mavzer atımı uzak
bir tepenin duldasına çakıldı
telefon direği oldu telli kavak
vınladı durdu telefon telleri boynunda
samanyolu'na baktı geceleri
suları düşündü ayaklarının ucunda
yapraklarını düşündü
rüzgarı düşündü avcunda
gözleri dolu dolu oldu
bir türkü tutturdu en sonunda:

"telefonun tellerine kuşlar mı konar
herkes sevdiğine cicim, böyle mi yapar?"

16.5.14

beyaz at

elsa triolet

hakikate içgüdü yoluyla ulaşır kadınlar.

kapitalist bir toplumda, sanki komünist düzendeymişiz gibi davranmak imkansızdır; hele tek başınaysanız. sınıf dışı duruma düşersiniz hemen.

cebinde parası olmayan çok daha sağlam, çok daha mantıklı düşünür. para çoğu zaman insanın aklını çeliyor çünkü.

hiçbir zaman, bu dünyada her şeyin geçici ve çabucak kırılıp parçalanmaya mahkum olduğu düşüncesinden kurtaramadım kendimi. her şey pamuk ipliğine bağlı. insanlar tarafından yaratılmış ne varsa kanunlar, inançlar, bu duvarlar bile. şu karşıki ev sonra ve bütün şehir.. her şey bu kadar geçici olduğuna göre, dünyayı ayakları üzerine oturtmak için mücadele etmeye değmez demektir.

iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

"some of these days
you'll miss me honey"

bazı insanların bir saplantısı vardır; bir çeşit talih kuşu işte herkese konmaz ve kesin olarak doludur kafaları; ne düşüneyim diye dolanıp durmazlar.

ölümsüz olana karşı daima kapalı kalır kadınlar ve istedikleri kadar insan dışı olsunlar, erkekleri aşamazlar bir türlü.

kültür dans gibidir; çocukken başlamak lazım.

komünizmin, memleketteki bütün parayı toplamak ve adam başına eşit parçalara bölüp dağıtmak olduğunu sanıyorsan, tam bir cahil gibi düşünüyorsun demektir.

bütün insanlar keldir; ama bazıları kellerinin üzerinde saç taşır.

15.5.14

sözler

jacques prevert



ey
kaybolmuş bahçeler
unutulmuş çeşmeler
güneşli çayırlar
ey
felaketin acısı, ihtişamı, gizemi
kan ve parıltılar
ey
vurulmuş güzellik
kardeşlik

her kilometrede bir
her yıl
kıt akıllı ihtiyarlar
doğru yolu gösterirler çocuklara
kaskatı bir jestle

ne kadar çok şey icat etmiş insanoğlu
insanı mahvetmek için
ve bütün bunlar sessizce olup bittiği için
yaşadığını sanıyor insan
oysa farkı yok bir ölüden
ve çok uzun bir zamandan beri
koşuşturuyor
aile hayatına bürünmüş
hüzün verici bir dekor içinde
duvarda büyükannenin
büyükbabanın
ve kulakları kir dolu
tek dişli ferdinand amcanın portresi
insan bir mezarlıkta dolaşıyor sanki
can sıkıntısını kendisiyle birlikte gezdiriyor
ne bir şey söyleyebiliyor
ne de bir şey yapabiliyor
bir an önce buna son vermek istiyor
derken savaş başlıyor
öldürülmeye can atıyor
ve yılgınlığı geçince
öldürülenin
bir oh çekiyor
size teşekkür ederim diyor
işte kurtulmuş oldunuz benden

artık kimse bakmıyor güneşe
insanlar bu hale geldiler işte
akıllı insanlar
yere bakarak dolaşıyorlar
ceketlerine iliştirdikleri kanserli
yumrulu bir çiçekle
ve tanrıyı düşünüyorlar
boyuna düşünüyorlar
düşünmeden edemiyorlar
sevemez oldular artık sahici, gerçek çiçekleri
solmuş kurumuş çiçekleri
saman çiçeklerini ve düşünceleri seviyorlar
hatıraların pişmanlıkların çamurunda yürüyorlar
bata çıka güçlükle yürüyorlar
geçmişin bataklıklarında
zincirlerini sürüklüyorlar
uygun adım sürüyorlar ayaklarını
güçlükle yürüyorlar
ve cenaze marşını söylüyorlar bağıra bağıra
ama atmak istemiyorlar kafalarının içinde çürümüş olanı
atmak istemiyorlar bir türlü

adıyla sanıyla söylemek gerek her şeyi
köpek köpektir
ayçiçeği ayçiçeğidir
luxembourg parkında çember çeviren küçük kız
luxembourg parkında çember çeviren küçük kızdır
luxembourg bir parktır
bir çiçek bir çiçektir
ama papa nedir papa iğrenç bir ihtiyar

çocuk ve cinsellik

sigmund freud

kocasında doyum bulamayan nevrotik bir kadın, bir anne olarak, sevgi ihtiyacını aktardığı çocuğuna karşı aşırı düşkün ve aşırı kaygılı olur ve çocuğun cinsel açıdan zamanından önce olgunlaşmasına yol açar. ebeveynleri arasındaki kötü ilişkiler çocuğun duygusal yaşamını kamçılar ve henüz çok duyarlı bir yaştayken sevgi ve nefret duygularını çok yoğun yaşamasına neden olur. bu kadar erken uyanan cinsel yaşamında hiçbir etkinliğe göz yummayan katı yetiştirme tarzı, bastırma gücünü destekler ve böylesine erken bir yaşta ortaya çıkan bu çatışma, yaşam boyu süren bir nevrotik hastalık yaratmak için gerekli her şeyi içerir. 

çocuğun bakımından sorumlu bir kişiyle olan ilişkisi ona bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel heyecan kaynağı ve erotojenik bölgelerinden doyum sağlar. ona bakan ve her şey bir yana kural olarak onun annesi olan kişinin kendisi de onu kendi cinsel yaşamından kaynaklanan duygularla değerlendirir: onu okşar, öper, kucaklar ve ona açıkça eksiksiz bir cinsel nesnenin ikamesi gibi davranır.

"aşırı hoşgörülü bir baba, çocukların aşırı katı bir süperego geliştirmesine neden olur; çünkü aldıkları sevginin etkisi altında saldırganlıklarını içe yöneltmekten başka bir çıkış yolu bulamazlar. sevgisiz büyüyen suça eğilimli çocuklarda ise ego ile süperego arasında bir gerilim olmadığı için saldırganlıklarının tamamı dışa yönelebilmektedir." (franz alexander)

nevrotik abazi ve agorafobi olaylarının analizi, hareketten alınan hazzın cinsel yapısı konusundaki her türlü kuşkuyu ortadan kaldırır. bilindiği gibi çağdaş eğitimde, çocukları cinsel etkinlikten uzaklaştırmak için oyunlardan büyük ölçüde yararlanılır. bu çocuklarda oyun yoluyla hareketten alınan hazzın cinsel hazzın yerini aldığını ve cinsel etkinliği oto-erotik bileşenlerinden birisine zorladığını söylemek daha doğru olacaktır.

bugün gençlere verilen eğitimin cinselliğin yaşamlarında oynayacağı rolü onlardan gizlemesi, ortaya koymayı görev saydığımız tek eleştiri değildir. eğitimin diğer bir günahı da onları nesneleri olacakları -maruz kalacakları- saldırganlığa hazırlamamasıdır. eğitim, gençleri böylesine yanlış bir ruhsal yönelimle yaşama gönderirken, insanları yaz kıyafetleriyle ve italya'daki göllerin haritalarıyla kutup gezisine gönderiyor gibi davranır.

dikkatleri mastürbasyonla bir kez kendi cinsel organlarına çekilen küçük çocuklar genellikle dışarıdan yardım olmaksızın bir adım daha ileri giderek oyun arkadaşlarının cinsel organlarına karşı canlı bir ilgi geliştirir. bu merakı giderme fırsatı genellikle sadece iki çıkarımsal ihtiyacın -işeme ve kaka yapma- giderilmesi sırasında yakalandığı için, bu tür çocuklar birer röntgenciye, işeme ve kaka yapma edimlerinin hevesli birer seyircisine dönüşürler. bu eğilimler bastırıldıktan sonra kendi cinslerinden veya karşı cinsten insanların cinsel organlarını görme arzusu acı verici bir zorlanım olarak varlığını korur ve bazı nevroz olaylarında semptomların oluşumundaki en güçlü güdüyü sağlar.

14.5.14

yabancılaşma ve öteki şiir

veysel çolak

her insan yaşadığı gibi düşünür.

franco, ispanya'yı otuz yıl eğlence, futbol ve din sayesinde yönetmişti.

bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.

hitler'in toplama kamplarında görev yapanların goethe okuyup schubert dinledikleri biliniyor.

medyatik olan her şeye çığırtkanlıkla karşı çıkan kişi "birisi" imzasıyla şiir yayımlayabiliyor. medyaya uzak olmak adına yapıyor bunu. oysa yaptığı şey, reklamcılığın merak ögesini sonuna kadar kullanma tavrından başka bir şey değil.

cesaretini kaybetmenin en büyük kanıtı kendine acımaktır.

politik, bilimsel ve edebi konularda sert tartışma, saldırı biçiminde yazışma diye tanımlayabileceğimiz polemik olgusu, kültürel yaşantımızın yoksulluğuna oldukça denk düşmektedir.

din, insanoğlunun ertelenmiş, öbür dünyaya bırakılmış umududur.

adem'in eylemi, haram edilmiş bir meyveyi yemek değil, bilim ağacının meyvesinden tatma isteğidir.

bu dünyada yaşanması gereken insani değerlerin öbür dünyaya bırakılması; insanca yaşamanın ölümden sonraya ertelenmesi; gerçekliğin tersine çevrilmesinden başka bir şey değildir. gizemci yaklaşımlarla yapılır bu da. en etkili özleri de gizemci sanatçılar, gizemli şairlerdir.