31.5.14

uzun lafın kısası

cicero: ünü hor görmek üstüne kitap yazanlar, baş sayfaya kendi adlarını koyarlar.

andrew fletcher: eğer bir insan tüm baladları yazma imkanına sahipse, bir ülkenin kanunlarını kim yaparmış, ona vız gelir.

ernesto sabato: sonunda ona benzemeden yıllarca güçlü bir düşmanla dövüşemezsiniz.

alain touraine: egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

john fowles: bağışlanmayacak kadar günahkar hiç kimse yoktur.

kürşat başar: insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

mesa selimovic: insan yaşamına günahtan çok, günah işlememek için alınan önlemler zarar getirmiştir.

apostolos doxiadis: dünya üzerindeki hiçbir şey gerçekten yeni değildir. insan ruhunun soylu dramları da öyle.

saltıkov-schedrin: eğer ahmakların elinde yetki olsa tüm akıllıları yeryüzünden silip süpürürler.

thomas bernhard: yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

henry david thoreau: çoğu insan hayatını sessiz bir umutsuzluk içinde sürdürüyor.

boris pasternak: yaşamı boyunca hiç yanlış yapmamış, doğrudan ayrılmamış insanlardan hiç hoşlanmam. erdemli kişiler, yaşamın güzelliğindeki gizi anlayamazlar.

21.5.14

otostopçunun galaksi rehberi

douglas adams

galaksinin batı sarmal kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır.

bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hala çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler.

bu gezegenin şöyle bir sorunu vardı -eskiden vardı: üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu. bu sorun için pek çok çözüm önerilmişti; ama bunların çoğu genellikle yeşil renkli küçük kağıt parçalarının hareketleriyle ilgiliydi. bu da tuhaftı; çünkü aslında mutsuz olanlar yeşil renkli küçük kağıt parçaları değildi.

bu nedenle sorun varlığını sürdürdü; halkın çoğunun durumu kötüydü ve onların büyük bölümüyse mutsuzdu, dijital kol saatleri olanlar bile.

her şeyden önce, ağaçlardan inmekle büyük bir hata ettiklerini düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. bazıları ağaçlara çıkmanın bile yanlış bir hamle olduğunu ve hiç kimsenin okyanuslardan asla ayrılmamış olması gerektiğini söylüyordu.

sonra, adamın birinin, değişiklik olsun diye bundan böyle halka nazik davranmanın ne kadar iyi olacağını dile getirdiği için bir ağaca çivilenmesinden yaklaşık iki bin yıl sonra, bir perşembe günü, rickmansworth'te küçük bir kafede tek başına oturan bir kız, bunca zamandır ters giden şeyin ne olduğunu birdenbire fark edip en sonunda dünyanın nasıl iyileştirilebileceğini ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir yere dönüştürülebileceğini anlamıştı. bu sefer doğru olanı bulmuştu, bu işe yarayacak ve hiç kimsenin bir yerlere çivilenmesi gerekmeyecekti. ama ne yazıktır ki, bir telefon bulup birilerine bundan söz edemeden yerküre yeni bir hiperuzay kestirme yolunun yapılması için beklenmedik bir şekilde yok edildi ve böylece bu fikir yitip gitti, görünüşe göre sonsuza dek.

bu, o kızın öyküsü değil. ama o korkunç, aptal felaketin ve onun doğurduğu bazı sonuçların öyküsüdür.

20.5.14

lancelot

walker percy

çağların büyük sırrı şudur ki insanoğlu yalnız ve yalnız bir tek amaç için evrim geçirmiştir; bunun için doğar, yaşar ve ölür: bir başka insana cinsel bir saldırıda bulunmak ya da böyle bir saldırıya teslim olmak için.

bu yeryüzünde aynı kadının başka bir erkeğe bir zamanlar sana baktığı gibi baktığını görmek kadar büyük bir acı yok.

deha insanları gergin yapar.

merlin şimdiye kadar tanıdığım, araba kullanamayan pek az erkekten biriydi. ben çocukken böyle daha çok insan vardı; çoğu da oldukça yetenekli, zeki adamlardı. özellikle yaratıcı insanlar. picasso ve einstein araba kullanmayı hiç öğrenmemişler, öyle değil mi?

bir yaratığın, bedeninin küçük bir parçasını başka bir yaratığın bedenine sokması neden böylesine anlatılamaz bir şey?

felaket; henüz olmuş olsun ya da olmasın; ister savaşla, bombayla, ateşle, ister sadece gerileme ve çökmeyle. çoğu insan ölecek ya da yaşayan ölüler olarak var olacak. her şey yeniden çöl haline gelecek.

"özgürlük sadece başka bir adıdır
kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olmanın"

bir kadının bir oda içinde hareket ediş biçimini bilir misin; ister orayı temizliyor isterse sadece vakit geçiriyor olsun. bir erkeğin hareket ediş biçiminden farklıdır. kadın bir odada rahattır. oda onun bir uzantısıdır.

kıskançlığın ne olduğunu biliyor musun? kıskançlık, zamanın kendisinin şeklinin bile farklılaşmasıdır. zamanın yapısı bozulur. zaman uzar. o burada değil. nerede? kiminle beraber? o kadar çok zaman vardır ki.. dakikalar ve saatler sürünerek ilerler. ne yapıyor? herhangi bir şey yapıyor olabilir. o burada değildi. onun burada olmayışı oksijenin burada olmayışı gibiydi. günün geri kalanında ne yapacağım? göğsümde bir şeyler sıkışıyordu.

katlanılması şerefsizlikten daha zor bir şey varsa, o da şereftir; kendin hariç her şeyin öylesine hoş; hatta mükemmel olduğu bir ailede büyüyünce.

sevgi nedir? size en yakın olanlara ve en masum olanlara karşı bu korkunç soğukluk niye? birisine korkunç bir şey olduğu zamanlar haricinde aileler hiç birbirini sevmiş midir?

esrar burada ve şimdide yatıyor. esrar şu: insan kendisiyle ne yapmalıdır? yaşın ilerledikçe zamanın sana oynadığı oyunun ve eğer bu konuda bir şeyler yapmazsan, zamanın akışının, geçmişin korkunç banalliğinin, saf geleceği sinsice gasp etmesinden başka bir şey olmadığının farkına varmaya başlıyorsun. geçmiş, bir teyp gibi geleceği yutuyor, saf olasılığı banalliğe dönüştürüyor. şimdiki zaman, teybin kafası, zamanın ağzı.

neyin mutlak ve sonsuz olduğunu söyleyeyim sana. bir kadını sevmek. ama sen nereden bileceksin? görüyorsun, senin kilisen ne yaptığını biliyor. bir mutlaklığı sil ki bir başkasını aramak zorunda kalasın.

en kötüsünü bilmekten daha da kötü bir şey vardır. o da bilmemektir. insan bilmek zorundadır. kötü haberden daha kötü şeyler vardır. yenilgi bile bilmemekten daha iyidir.

nezaket kurallarının gerçek amacı herkes için hayatı kolaylaştırmaktır; hem kendi kabuğuna çekilmeyi hem de huzur kaçırıcı bir kabalık ve hatta hakaret alışverişinden kaçınmayı kolaylaştırır. insan birisiyle ya el sıkışır ya onu görmezden gelir ya da onu öldürür. nezaket kurallarının işlevi işte budur: hiç kimse ne yapacağını bilemez bir duruma düşmez.

pascal hikayenin sadece yarısını anlatmıştı. insanın düşünen bir saz olduğunu söylemişti. oysa insan, düşünen bir saz ve yürüyen bir cinsel organ.

yeryüzündeki üç milyon tür arasında, insanın dişisi daimi bir kızışma halinde yaşayabilen, orgazm olabilen, eşiyle yüz yüze sevişebilen tek tür.

tanrının insan için gizli tasarısı, insan mutluluğunun erkekler için, erkeklerin kadınlar üzerinde şiddet uygulamasında ve kadının mutluluğunun buna teslim olmakta yattığıdır. yaşamın sırrı şiddet ve tecavüzdür ve kutsal kitabı pornografidir. mesele şu ki bu sırra dayanabilir miyiz? son noktanın cinsel saldırganlık olduğuna, onu uygulamak ya da ona maruz kalmak olduğuna dair evrimin hükmünü kabul etmek zorunda mıyız?

diğer zamanlar, birisine ya da bir şeye ya da insanın kendisine aittir ve birisinin ya da bir şeyin ya da insanın kendisinin kokusunu taşır. şimdiki an başka bir şeydir. geçmişte ve gelecekte yaşamak kolaydır. şimdiki anda yaşamak, bir iğneden iplik geçirmek gibidir.

19.5.14

din

robert burns: tüm dinler kocakarı masalıdır.

shakespeare: dinde her zaman ortaya çıkan yanlış görüşleri, saçmalıkları düşünün. bunların içinde bir tane var mı ki, bilgicin biri çıkıp da kutsal kitapların birinde ona dayanak bulmasın, allı pullu sözlerle akla yakın göstermesin?

nietzsche: tanrı'nın tek mazereti, var olmamasıdır.

vanessa baird: neredeyse tüm dinlerin kişinin inancı için savaşmasını destekleyen ve şehit düşenlere doğaüstü ödüller verileceğini öne süren gelenekleri vardır. bunu yapabilmek için inanmanız gerekir. böylelikle din sadece şiddeti haklı çıkarmakla kalmıyor; intihar bombacısının tanrısı da tıpkı george w. bush'unki gibi ona harekete geçmesi için emir veriyor. 

henry david thoreau: bilimin dini içeriği, dinin bilimsel içeriğinden fazladır.

francis bacon: doğal felsefe [bilim] her çağda zorlu düşmanlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. bunlar, batıl inançlar ve ölçüsüz dini fanatizmdir.

david bloomberg: bilimsel bir rasyonaliste göre, cüce cinlere, uzaylı kaçırmalarına, duyu ötesi algıya, reenkarnasyona ya da tanrı'ya inanmak arasında bir fark yoktur. hiçbiri nesnel kanıtlara dayanmamaktadır. bunlardan son ikisini diğerlerinden ayırmak ve din olarak adlandırmak -böylelikle onları eleştirel bir incelemeden muaf tutmak- entelektüel açıdan sahtekarcadır. en yaygın ve kutsallık adı verilerek koruma altına alınan batıl inançlar, en fazla karşı çıkılması gerekenlerdir. çünkü en büyük etki alanına onlar sahiptir ve en büyük zararı da onlar verir.

13.5.14

sevgi

jose ortega y gasset

sevgi, bir bakıma kusursuzluğa ulaşma çabasıdır.

gerçek sevginin en büyük belirtisi şudur: sevgiliye, yer birliğinin sağladığından daha derin bir bağlılık ve içtenlikle yakın olmak. aslında bu, o kişiyle canlı bir birliktelik yaşamak demektir. sevgiliyle birlikte var olma durumu içinde, nasıl olursa olsun, onun alınyazısını paylaşarak birlikte olmak. bir hırsızı seven kadın, kendi bedeni nerede bulunursa bulunsun, duygularıyla hapiste yaşıyor demektir.

sevgi, ruhun en incelikli ve en kapsayıcı edimi olduğundan, ruhun durumunu ve özünü yansıtır; sevgi içindeki insanın nitelikleri ister istemez sevginin kendisine atfedilmelidir. eğer o birey duyarlı değilse, sevgisi nasıl duygu yüklü olabilir? o kişi derinlikten yoksunsa, sevgisi nasıl derin olabilir? insan nasılsa, sevgisi de öyledir.

insan, sevgi denen görüngüyü, ta içinden açık seçik görmek isterse, her şeyden önce, sevginin, hemen herkesin ulaşabileceği, içinde yaşadığımız toplum, ırk, ulus ve dönem söz konusu olmadan her dakika her yerde olan evrensel bir duygu olduğu yolundaki yaygın fikirden kendisini kurtarmak zorundadır. sevgi az rastlanan bir olay; ancak belli ruh yapısındakilerin yaşamayı umabilecekleri bir duygudur: aslında, bazı bireylerde bulunan, normalde başka yeteneklerle birlikte bahşedilen; ama tek başına da görülebilen özgül bir yetenektir.

don juan, kadınları seven erkek değil, kadınların sevdiği erkektir.

tüm sevgilerin özünde, seven kişinin, belli bir eksiksizlik taşıyormuş gibi görünen bir başka varlıkla birleşme arzusu yatar. öyleyse sevgi, ruhlarımızın bir bakıma üstün, ortalamadan daha yüksek, yüce olan bir şeye doğru kayması demektir.

aslında hiç kimse nesneleri çıplak gerçeklikleri içinde görmez. bunun gerçekleştiği gün, dünyanın son günü olacaktır; en büyük aydınlanma günü olacaktır.

sevgiyle nefret; arzunun, iştahın ya da şehvetin iki değişik biçimidir. sevgi, iyi olduğu sürece iyi bir şeye karşı duyulan arzudur. olumsuz bir arzu olan nefretse kötülüğün yadsınmasıdır. kendimizi ruhsal bir devinim içinde, bir nesneye doğru yönelmiş ve hiç durmadan iç benliğimizden başka birine doğru akar durumda bulmamız, sevginin ve nefretin temel özelliğidir. sevdiğimizde, içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terk ederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz. sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.

bir insanın özünden kaynayıp taşan sevgi hiçbir durumda ölemez. duyarlı ruhun üzerinde sonsuza dek sürecek, aşıya benzer bir iz bırakır.

sevgi üzerinde en iyi düşünebilecek olanlar, sevgi deneyimini en az yaşamış olanlardır; oysa sevgiyi yaşamış olanlar, bu konuda düşünme yetisi olmayanlar, sevgiyi saran o yanar döner, hiçbir zaman yakalanamayacak renkli tüyleri inceden inceye çözümlemeden geçirme yetisi olmayanlardır.

yüce bir ruhun ateşli tutkuya boyun eğmesi güç iştir.

12.5.14

seçilmişlere

goethe


susmayı sevmez şair taifesi
kendini göstermektir onların tiryakiliği
övgüler ve yergilerdir besinleri
kimse hoşlanmaz günah çıkartmayı düzyazıyla
ama bizler, sanki kilise hücrelerinin kuytuluğunda
ararız ilham perilerinin güvendiğimiz bahçelerini

tüm yanılgılarım ve amaçladıklarım
tüm acılarım ve yaşadıklarım
bu bukette birer çiçektir yalnızca
ve gençlik de, yaşlılık da
erdemler de, kusurlar da
hoş görünür şarkıların kalıbında

9.5.14

edepsiz komünist

nazım hikmet

hep aklımda fikrimde sana [kemal tahir'e] "edepsiz komünist" diyen sertabip bey. bir komünist kadar yurtsever, halksever, namuslu olmak kolay iş değildir ve bizler yurdumuzu, milletimizi, insanlarımızı sevmeyi, namuslu olmayı çok ağır ve acı emekler sarfıyla, çok defa hayatımız, hürriyetimiz pahasına elde ettiğimiz, öğrendiğimiz için, birçokları, yurtlarını ve milletlerini sevmeyen birçok baylar bu sevgiden mahrum olduklarından, bizi "edepsiz" görürler. onların gözünde "edepsiz" olmayı, elbette ki onlar gibi yurt ve millet düşmanı olmaya tercih ederim.

ince iş

pınar öğünç

"anlamlı bir iş nedir? yaptığımız işin anlamlı olmasını dilerken istediğimiz şey, başkalarının mutluluğunu artırma şansından, dünyanın bilgi, verim, sağlık, bilgelik ya da güzellik hazinesine, ne denli sınırlı olursa olsun, bir katkıda bulunduğumuzu hissetmekten başka bir şey değildir ve bu arayış, zenginlik ve statü kazanma yönündeki, daha çok bilinen ve herkesçe tanımlanan dürtülerin yanı sıra, bizim yapımızın doğuştan gelen ve kolay kolay yok olmayan bir parçasıdır." (alain de botton)

gazeteci: adını tam koyamadığım bir zamandan beri hayatta gazetecilik yapmak istediğimden eminsem, bunun nedeni hurufatla fazla haşır neşir bir çocuk olmaktan daha fazla, bu işin sağladığı, hiç tanımadığım insanlara soru sorabilme imkanıdır. (pınar öğünç)

simitçi: ermeni ayakkabıcının yanında yetiştim. bana derdi ki: "oğlum, cenazen olsa dahi müşteriye somurtmak yok!" sahneye çıkar gibi. (hüsnü ataç)

doktor: insan isterse hasta olabilir. yeni doktordum, köyde yaşlı bir kadına çağırdılar, yemek yemiyormuş. loş odaya girdim, yer yatağındaki kuş kadar kalmış çok yaşlı teyzeye derdini sordum. "yeter artık dünya malını yediğim" dedi. bana mantıklı geldi, yakınlarının ısrarıyla besleyici bir serum taktım, bir iki gün içinde öldü. bence bizi en çok toplumdaki adaletsizlik duygusu, tuzun kokması, güvenilecek hiçbir kurum ya da kişi bulamamak hasta ediyor. (bora bilgin)

ağdacı: artık lazer epilasyon olayı var. onun da sonuçlarını ileride göreceğiz. kıl, mikrobu vücuttan atmanın bir yöntemidir. kılın çıkmasını engellerseniz bu bir kist olarak size dönmek zorunda. ama bizim insanlarımız çok cesaretli, parası varsa gidiyor. hepsi varis tedavisi yaptırıyor sonra. üç müşterim var böyle. lazer kılı da okuyor, damarı da. şimdi zaten lazeri güzellik merkezlerinden kaldırıyorlar. yasa çıktı, artık sadece kliniklerde olacak. (ayşe yılmaz)

balıkçı: müşteri olmak da bir sanat. her gün yeni bir laf duyuyorlar. televizyonda diyorlar ki, balık taze diye anlamak için üstten basın; ertesi gün gelip herkes balıklara üstten bastırıyor. bunun bir tane yöntemi var: balığın gözü parlayacak, rengi deniz rengi olacak. mavisi deniz mavisi, yeşili deniz yeşili. o kadar! (ergin demiröz)

çiçekçi: bazen erkekler karısına, sevgilisine çiçek alırken bana sorar. bazıları da ne alacağını bilir. evlilik yıldönümüyse başka çiçek alsa da yanına gülünü mutlaka alır. ama aldıklarında ya poşete konsun, ya gazete kağıdına sarılsın istiyorlar. utanıyorlar çiçekle yolda yürümeye. karısına çiçek aldı diye birileri dalga geçecek sanıyorlar; halbuki karısı işte, gurur duyması lazım. ama illa o şekil sardıracaklar. (hamiyet çelik)

dövmeci: bizim kapıdan içeri girenin kafasında genelde nasıl bir dövme istediğine dair fikir vardır. prensip sayılmaz; ama sevgili ismi yazmaktan kaçınıyoruz. ben ikna etmeye çalışıyorum; hele 18-19 yaşındaki bir gençse asla sevgilisinin adını yazmıyorum. zaten 18 yaş altına işlem hiç yapmıyoruz. (ilyas yılmaz)

hoparlörcü: sesin üçte birinin kapalı olması gerekir; en fazla üçte iki açacaksınız. arabanın kadranı 300'se 300 basacaksınız diye bir şey yok, 200 basarsınız. bobinin mıknatıs aralığındaki manyetik alanda o yüksek ses verilir. volümü o kadar kökleyince de bas hoparlör, yukarıda ve aşağıda manyetik alanın dışına çıkar. o yüzden siz sese yüklendikçe daha çok düşebilir de. (musa sezak)

itfaiyeci: bizde yangına ilk müdahale eden birinci arabadır, önemlidir. kendi isteğimle ben hep birinci arabada çalıştım. her sabah 4 tekerini öperim ben onun, ekmek kapımdır. işimiz zor; ama bizi asıl zorlayan, asılsız ihbarlar, yolu tıkayacak şekilde park edilmiş arabalar, dar yollar. bir de vatandaştan "nerdesiniz, geç kaldınız" diye küfredenler olmasa. bizim yüzümüzden değil sonuçta. malı yanıyor, canı yanıyor diye şeker gibi dinlerim ben o kötü lafları. (mehmet bülbül)

kasiyer: en yoğun kalabalık kar yağdığında galiba. bizim millet hemen yollar kapanacak, evde mahsur kalacak sanıyor; ama sonra bir bakıyorsunuz, ertesi gün yine gelmiş. reklamlar ne kadar etkili, anında burada görebilirsiniz. bir ürün günlerce rafta duruyor, bir reklamı çıksın, herkes onu sormaya başlıyor. öyle bir alışveriş modası var yani. (özel koç)

lostracı: bir insanın kişiliği ayakkabısından belli olur. eskiler tersini söyler; ama dost başa da bakar, ayağa da. kadınlar canı sıkkın olunca nasıl gidip saçlarını kestirir; erkekler de gelir ayakkabılarını boyatır. bıraktığı ayakkabıyı 2 sene sonra soran çıkıyor; atamıyoruz. meğer adam cezaevindeymiş. bir de sabah erkenden çorapsız, ayakkabıları bağcıksız gelenler oluyor, başta hiç anlamıyordum. onlar da geceyi emniyet'te geçirenlermiş. (seher örenler)

matbaacı: biz düğün, nişan davetiyesi de basıyoruz. bana ilginç gelen, tek davetiye bastırmak isteyenler. eski kız arkadaşlarına nispet olsun, gösterip "bak evleniyorum" demek için mi anlamıyorum; bununla çok karşılaşıyoruz. ama tek davetiye basmak gibi bir uygulamamız yok. (barış zeybek)

modelist: şimdi hayvanlar için de kıyafetler çıkardılar. ben çok tasvip etmiyorum. zaten o hayvanları eve almakla doğalarına karşı bir şey yapıyoruz, kısırlaştırıyoruz, bırakalım artık kediler, köpekler yağmurluk giymesin. (mutlu meşe demirhan)

turşucu: adile naşit'le münir özkul'un turşulu bir filmi vardır. o film ne zaman oynasa hala gece 11'e kadar nöbetçi kalmamız gerekir. muhakkak ki canı çeken, aklına düşen müşteri çıkar. o film de güzeldir, insan defalarca seyretse sıkılmaz. (ahmet öğretmen)

dansöz: kadın kendini aynada dans ederken görünce bir değişir, kadın olduğunu anlar, ben buymuşum der. kendi ritmini bulacaksın. yolda bir hanım gider, kalçalar küt küt ritim vurur. kadının hiç haberi yoktur ama. bazı insanların kendini bilmeden ellerinde kollarında bir ritim vardır. (sema yıldız)

vapur makinisti: en çirkini, yolcularımızın iskele verilmeden atlaması. çok insan kaybettik böyle. 1982'de haydarpaşa seferini yapıyoruz, buharlı gemi, gözümüzün önünde gitti adam. karaköy iskelesinin altı dubadır, herhalde oraya girdi, çıkamadı da. polislere bildirdik. (sezai çakır)

veteriner: öyle olduğunu iddia eder sahipleri; ama kediler laftan anlamaz; hormonal değişimlerden anlarlar. biz bunlara kabaca "duygu" diyoruz. o an gergin misiniz, heyecanlı mısınız, yaydığınız enerjiden bunu anlayabiliyorlar. insanlar da özellikle köpek seçimlerinde kendilerine benzeyeni seçerler. sokakta yüzlerine bir dikkat edin. (celal karabulut)

vücut geliştirmeci: bir gün çalışınca anında moralize oluyorsunuz zaten. içki, sigara gibi bağımlısı oluyorsunuz. aşırıya kaçmamanız lazım tabi. "plaj vücudu"nu geçmeyeceksiniz. nedir bu; aşırı kaslı olmazsınız; ama göğüs kaslarınız falan hepsi bellidir. tam anlamıyla güzeldir. (zeki şahin)

bilgisayar tamircisi: zaman zaman çok ilginç insanlara denk gelebiliyoruz. mesela bir telefon gelmişti, "external hard disk'i göremiyor" diye. sordum, kablosunu takmamış. (burhan özaydaş)

spor malzemeleri satıcısı: ben size fiyat kataloğu verdim mi? onun üstünde "d. havacıoğlu" diye yazar. bir kere maliyeciler de niye diye sormuştu. dedim, ben onları anadolu'ya gönderiyorum, müslüman mahallesinde salyangoz satmayı sevmem. (diyonis havacıoğlu)

çay ocakçı: "kahve nasıl olsun" diye soruyorum, "fark etmez" diyor bana. fark etmeyecekse, içme o zaman. gençlerin şekerli sevmesini anlarım, bir de zayıflayacağız diye zorla sade içen kadınlar var ki.. bunlar anlamadan içiyorlar işte! (cemil filik)

hamamcı: kadın-erkek karışık girmek isteyenler çıkıyor tabi; ama az. hamam havuza, denize girmek gibi bir şey değil. biraz daha mahremiyet gerektiriyor. üstsüz güneşlenebilirsiniz, denize girebilirsiniz ama işin içine sabun, sıcak, ter girdiğinde insanlar biraz kapalılık istiyor. adetler ayrı. mesela kadınlar yedi-sekiz, on kişilik gruplar halinde gelip saatlerce çıkmıyorlar. düğünden bir gün önce gelme gibi bir gelenek var bir de. (ruşen baltacı)

jinekolog: en zor kısmı gecenizin gündüzünüzün belli olmaması. bir gebenin suyunun ne zaman geleceği belli değil. gecenin bir vakti bir şey sormak için aranabilirsiniz. 10 sene sonra hamile kalabilmiş kadın; tabii ki stresli, arayacak. ben yılbaşı da doğuma geldim, yaş günümde de.

daha çok tüp bebekle uğraşıyorum. varını yoğunu satıp gelenler, bu iş olmazsa yuvası yıkılacak olanlar var. bu işin yüzdesi belli: %65. insanlara tutmadığını söylemek ayrıca zor. gebe kalma işini 35 yaş sonrasına bırakan kadının "çocuğum olmuyor" diye doktora gitme ihtimali %50. herkes kariyer yapıyor, geç evleniyor. e, zaten tüm dünyada sperm sayısı düşüyor, doğal döllenme zorlaşıyor.

benim bir oğlum var; eşimin doktoru bendim; ama doğumu ben yaptırmadım. biraz fazla duygusalım, dışarıda bekledim. baba olma heyecanını kaçıracaktım, mekanik olmam gerekecekti. istemedim. (numan beyazıt)

magazin muhabiri: magazinde bir mantık vardır; bir tanesi birini çekiyorsa, diğerleri de gider onu çeker ünlü biri diye. tanımasan da olur yani; gelirsin, editörler bilir zaten kim olduğunu.

bakırköy'de, beyoğlu'nda bir barda 50 kişi varsa 45'i erkektir; hepsi piyano gibi o 5 kızın başına toplanır.

bu işte önemli olan frikik. açılacak olanı anlarsın, beklersin. o kapılarda "bu benim özel hayatım" falan demeler de hikaye. sonra üstünü başını düzeltip "bir de böyle alın" derler. onun da reklamı oluyor çünkü. (oğuz ekici)

alaaddin'in sihirli dükkanı: bizim arkada mengenli ibrahim bey vardı, herkes oraya giderdi. aşağıda ziya bey vardı bakkal. o zaman market yok tabi. teşvikiye'de hem kasap hem manav olan abdullah vardı, karşımızda foti, yanni vardı, kasap dimitri vardı. istanbul, 6 eylül'ü yaşadı pınar hanım, çok felaketti. küçüktüm ama her şeyi hatırlıyorum. beyoğlu'nda papazları bile kestiler. o beyoğlu'nda altınları maltınları, kumaşları mumaşları götürmüşler. çok acı şeyler. bütün yahudiler de korktu kaçtı; olmaz böyle bir şey. bence türkiye o zaman çöktü. o noktadır yani, giden milli servettir.

eğer bir gün bir dükkan açarsan, kendi tuvaleti olsun. affedersin, tuvalet insanın canıdır. yıllarca çektim, karakola, yana komşuya.. (necdet güler)

8.5.14

tek yön

walter benjamin

bir insanı ancak onu ümitsizce seven tanır.

bir şey vardır ki, hiçbir zaman telafi edilemez: ana-babasından kaçmayı ihmal etmiş olmak.

her iğrenti, kaynağında, dokunmaktan iğrenmedir.

gerek bireyin gerekse toplulukların çilesinin ötesinde artık sürüp gidemeyeceği tek bir sınır vardır: mahvoluş.

iyi bir nesir üzerinde çalışmanın üç aşaması vardır: yazının bestelendiği bir müziksel, yapıldığı bir mimari ve sonunda, örüldüğü bir dokusal aşama.

fikir hayatına karşı dizginlenmek bilmeyen bir düşmanlık ayaktakımının içine işlemiştir.

veda edenin sevilmesi ne kadar daha kolaydır. çünkü uzaklaşan kişi için, gemiden ya da trenin penceresinden sallanan o varla yok arası bez parçasının beslediği alev daha saftır. uzaklık, gözden kaybolmakta olanın içine bir boya gibi işler ve onu munis bir kora çevirir.

eleştirmen edebiyat mücadelesinde strateji uzmanıdır.

gelecek kuşaklar unutur ya da över. sadece eleştirmendir, yazarın yüzüne karşı yargıyı veren.

kitaplar ve fahişeler; her ikisinin de, sırtlarından geçinen ve onları sömüren, ezen, kendilerine özgü erkekleri vardır. kitaplarınki eleştirmenlerdir.

mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.

bir aşkta çoğu insan ebedi yurdunu arar. ama başkaları, çok azı, ebedi yolculuğu. bu sonuncular aşkta toprak anayla temasa gelmekten korkan melankoliklerdir. sıla hasretini onlardan uzak tutacak kişiyi ararlar. o kişiye sadık kalırlar.

düşünüldüğü gibi dile getirilivermiş bir gerçekten daha zavallı bir şey yoktur.

resim galerilerinde dolaşan insanların ifadeleri, orada sadece resimlerin asılı olmasından duydukları ve doğru dürüst gizleyemedikleri hayal kırıklığını yansıtır.

"yeryüzü yalnızca evrenin güçlerini emerek yaşayanların olacaktır."

erotik vurguların kamu hayatına götürülmesi feodal ve proleter bir özelliktir. bir kadınla filan filan vesilede beraber görülmek onunla yatmaktan büyük önem taşır.

6.5.14

şarkılar kitabı

heinrich heine



soğuktur buz gibi
çarpmaz, ürpermez kalbim
fakat aşkın kuvvetini
hazlarını bilirim

ne kalbini çelmek istedim
sevgi dilendim ne de
ancak sessizce yaşamak
nefes aldığın yerlerde

candan selamlar, vaatlerle beni
çekiyor aşağı, ırmağın parlaklığı
bilirim, dıştan güler, içinde
gece, ölüm saklı

biliyorum telef olur gider meşe
eğilip bükülerek deredeki kamışsa
rüzgarda fırtınada durur eski yerinde

gül, zambak, güvercin ve güneşti
bir zaman gönül verdiklerim
artık sevmiyorum, şimdi tek sevdiğim
o küçük, o nazlı, o tertemiz, biricik
odur bütün sevgilerin kaynağı
gül de o, zambak da, güvercin, güneş, hepsi

en güzel türküleri
sevgilimin gözlerine yazdım
en iyi övgüleri dudaklarına
en parlak dörtlükleri
yanakları için yazdım
bir de zarif sone yazardım
olsaydı kalbi

kalbim daralmış, özleyerek
anıyorum geçmiş zamanı
ferahtı henüz dünya
insanlar rahat yaşardı

gözlerin safir senin
şirin, baygın gözlerin
ah, üç kez mutludur o adam
o gözler sevgiyle selamladıysa

evlendik, diyelim karımsın
herkes kıskanır seni
zevkler, hazlar, güzelim
geçer günlerin sevinçli
diyelim şirret çıktın
sabırla katlanırım
ama şiirlerimi beğenmezsen
senden ayrılırım

ben insanım, değersiz, hakir
ölmek şansım var benim
uzun sürmez yakınmam

söyleyin, nedir insan
nerden geldi, gittiği yer neresi
kimler yaşar yukarda, altın yıldızlarda

her yer karanlık, ıssız
yaprak, çiçek uçtu gitti
çıtırdadı, toz oldu yıldız
kuğu şarkısı bitti

5.5.14

veda

yusuf aslan

bütün akrabalara,

bu mektubumu okuduğunuz zaman artık aranızda olmayacağım. mektubumu, senatonun idamlarımızı onayladığını öğrendiğim anda yazıyorum. şundan emin olmalısınız ki; bu güne kadar davama olan inancım sarsılmamıştır. sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır.

ben, halkımın kurtuluşu, türkiye'nin tam bağımsızlığı için savaştım. sizler beni tanıyorsunuz. bir yıldan beri, bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler; ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışardan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışardan emir alan, bölücü, anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, nato'yu, amerika'yı savunmak, 6'ncı filo'yu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir.

biz bunlara karşı çıktık. bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.

bizi, bu mücadelemizden dolayı, güya adil mahkemelerinde yargılayan ve yine adil kurumların eliyle asacak olanlar bilmelidirler ki; biz halkımızın kurtuluşu ve türkiye'nin bağımsızlık mücadelesi uğruna, şerefimizle bir defa öleceğiz. bizi asanlar ve astıranlar ise her gün bin defa öleceklerdir.

son sözüm: yaşasın işçiler, köylüler! yaşasın devrimciler! yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımsızlığı için savaşanlar! yaşasın tam demokratik türkiye'nin kurulmasından yana olanlar!

kahrolsun emperyalizm! kahrolsun sunay, erim, tağmaç faşist koalisyonu!

4.5.14

doğum travması

otto rank

bütün din oluşumlarının nihai eğilimi, yardım edici ve koruyucu bir ilksel varlığı yaratmaktır. insan her türlü zorluk ve tehlike karşısında onun kucağına sığınabilir ve sonunda ona geri dönerek öte taraftaki bir yaşama, bir zamanlar ayrılmış olduğu cennetin sadık ve yüceltilmiş kopyası olan bir hayata kavuşabilir.

hastanın "yeniden doğuş fantezisi", analiz sırasında kendi doğumunu tekrarlamasından başka bir şey değildir; libido nesnesi olarak analistten uzaklaşabilmesi de, ilk libido nesnesinden ilk uzaklaşmanın, yani yeni doğmuş çocuğun anneden uzaklaşmasının yeniden oluşturulmasıdır.

erkek için kadının vajina deliğine girmek hiç kuşkusuz anne bedenine kısmi bir dönüş anlamına gelir.

analiz işinin en önemli parçası, yani "nevrotik" şekilde analiste takılmış olan libidonun kurtarılıp serbest bırakılması, aslında hastanın bir zamanlar tam anlamıyla halledememiş olduğu anneden uzaklaşabilme girişimini analiz sırasında daha başarılı olarak tekrarlamaktan ne daha az ne de daha fazla bir şeydir.

belleği olağanüstü iyi çalışan bir kadın hastada, bu durumun ağır bir doğum travmasının yoğun şekilde bastırılmasıyla mümkün olduğu analizle kolayca saptanabilmiştir. çağrışımlarında çok sayıda doğum tarihinden yararlanıyordu; akrabalarının, tanıdıklarının ve tarihi kişilerin doğum tarihleri. bunlara dayanarak başka bağlantılar kurabiliyordu.

göç eden kuş ve balıkların olağanüstü bir yön içgüdüsü vardır; bu hayvanlar nereye gelmiş ya da getirilmiş olursa olsun, doğdukları yere geri dönebilirler.

fare, yılan, kurbağa, böcek vb. gibi küçük ve sürüngen hayvanların tekin bulunmayışı, bunların küçük deliklerde hiçbir iz bırakmadan kayboluşuyla ilişkilidir. annedeki sığınağa geri dönme isteğinin tam anlamıyla yerine gelişi izlenir bu hayvanlarda; dehşet uyandırmaları da hem annenin içine geri girme eğilimini cisimleştiriyor olmalarından, hem de insanda kendi gövdesine girecekleri korkusunu yaratmalarından dolayıdır.

mizah, benin kendi bilinç dışına karşı aldığı çok belli bir tavırla, bastırmayı aşmanın en yüksek basamağıdır.

çocukların bıkıp usanmadan tekrarladığı saklanma oyunu, ayrılma ve yeniden bulma durumunun gerçek ve ciddi olmayan bir şekilde temsilidir. ritmik harekete dayanan salıncak, atçılık gibi oyunlar, embriyonun hissettiği ritmi basitçe tekrarlar.

cinsel utanma duygusunun karakteristik belirtisi olan gözleri yumma ya da örtme ve yüzün kızarması, başın aşağıda bulunduğu ve dolayısıyla kan hücumuna uğradığı doğum öncesi konumu hatırlatır bir kez daha.

ağızla uyarılmayı tercih eden bir kadına yapılan analizden çıkan sonuç, haz duymanın klitorisi -penise benzer bir şekilde- sıcak bir oyuk içinde hissetmeyle bağlantılı olduğuydu.

uyanma, özellikle kaygı rüyasından uyanma, her zaman doğum sürecini, dünyaya gelişi tekrarlar. doğum eşiği semptomu, uykuya dalarken sık sık oluşan ani bacak hareketlerinde kendini gösterir. 

rüyada görülen klozet, ağaç kovuğu veya mağara anne karnının tipik bir tasviridir. 

giriş, dışarı çıkmanın zorluklarını ne kadar hatırlatırsa o kadar çok haz vericidir. öte yandan bakirelik de ilksel korkuyu hafifletir; çünkü hiçbir erkeğin aşıp geçemeyeceği yerde hiç kimse bulunmuş olamaz.

ne pahasına olursa olsun akıllı, açık, aydınlık olmalısın; içgüdülere, bilinç dışına verilecek her taviz uçuruma sürükler.

bilinç zayıf da olsa, nevroza karşı elimizdeki tek silahtır. nevrotik kişi sadece biraz daha erken bir aşamada, doğum travmasında takılıp kalmıştır ve terapiden beklenen de onu sadece insanlığın içinde yaşadığı "çocuk dünyasına" taşımaktır.

bir çift söz

catullus


bir çift söz iletin sevgilime
kötüsüne gidecek
bildiği gibi yaşasın
keyfine baksın aşıklarıyla
topunu birden kucakladığı
hiçbirini sevmezken gerçekte
kasıklarında can bırakmadan
hiçbirinin gene de durmadan
sevgi beklemesin benden, eskisi gibi
onun yüzünden öldü sevgim
çayırın kıyısındaki çiçek örneği
yanından geçen sabanın zedelediği

3.5.14

kentsoylu

elsa morante

anlatırlar ki insan, başlangıçta, cennetin saflığından, bilinç uğruna vazgeçmiş. bu seçim de tarihin deneyiminden, daha doğrusu devrim ile iktidar kuklası arasındaki, sonunda kukla kazanıncaya kadar süren, insanı en aşağı hayvanların bile daha arkasına iten mücadeleden geçmesini gerektiriyormuş. işte şimdi, bu sürece tanık oluyoruz! aslında, yaşayan tüm öteki canlı türleri, hiç olmazsa gerilemediler: ilk gün nerede idiyseler, orada kaldılar, cennette, doğa aleminde! bu arada sadece insanlık geriye gitmiştir! yalnızca tarihsel bilinç derecesinden değil, hayvansal doğasının derecesinden de geriye gitmiştir. biyolojiyi ve tarihi bir kez daha gözden geçirmek yeter. şimdiye kadar hiçbir zaman, hiçbir canlı türü, modern çağda insan toplumunun doğurduğu gibi, doğanın da gerisinde kalan bir canavar doğurmamıştır: kentsoyluluk!

hiç olmazsa, kentsoyluluk öncesi iktidarlar, togalarına bürünmüş, başlarına taç giymiş, tahtlara, mihraplara kurulmuş ya da ata binmiş halde ne denli yozlaşmış olurlarsa olsunlar, gene de belki evrensel bilincin diyelim, gecikmiş bir özlemini duyuyorlardı. bu utançtan -hiç olmazsa kısmen- kurtulmak için, insanlara yaptıklarının -hiç olmazsa kısmen- ceremesini ödemek ya da onlara bir kurtuluş umudu vermek için yaşamı sürdürecek, yararlı bir eser bırakıyorlardı. bir başka deyişle, kokuşmadan önce, parlak bir iz bırakıyorlardı işte. ama kentsoylu iktidar, geçtiği yerlerde, iğrenç bir salyalı izden, yara iltihabından öte bir şey bırakmaz. yapıştığı yerde her türlü canlı maddeyi -hatta her ölü maddeyi bile- çürüğe, kangrenli dokuya dönüştürür, cüzam gibi. bundan utanmaz da! gerçekten utanma da bilincin bir belirtisidir ve kentsoylular, insanın onuru olan bilinci kesip atmışlardır. kendilerini eksiksiz yaratıklar sanırlar; oysaki hepsi de sakattır. en büyük talihsizlikleri de bu inatçı, söz dinlemez bilgisizlikleridir.

doğa, tüm canlıların malıdır; özgür, açık doğmuştur ve onlar doğayı kendi ceplerine sokabilmek için sıkıştırdılar, ezdiler. başkalarının emeğini borsa senetlerine, dünyanın tarlalarını gelire ve insan yaşantısının tüm değerlerini; sanatı, aşkı, dostluğu alınıp cebe atılabilecek mallara dönüştürdüler. devletleri, başkalarının emeğinin ve bilincinin bedelini kendi pis işlerine yatıran faizci bankalarıdır: silah üretimiymiş, pislik üretimiymiş, baskınlarmış, savaşlarmış, adam öldürmeymiş, ırza saldırmaymış, işleri bunlar! ürün fabrikaları kendi çıkarlarının hizmetinde, lanet olası köle kamplarıdır. bütün değerleri sahtedir, sahtelikle yaşarlar. ve başkalarının sırtından geçinirler. ama başkalarının onlara karşı çıkması hala umut edilebilir mi? belki de onlar, geleceğin tarihinin tek malzemesi olarak kalacaklardır. tarihin bilgin hesapçılarının, hatta en iyilerinin bile ne yazık ki yanıldıkları, hesabı şaşırdıkları yer, o en önemli, tersyüz olma noktası, belki de burasıdır. kentsoyluluk hastalığına, bir sınıfın belirtisi olarak teşhis koydular; oysa kentsoylu hastalığı, tarihi yozlaştıran onmak bilmez yaranın en son, cerahatlenmiş kokuşmasıdır. bir veba salgınıdır. ve kentsoyluluk, toprak yakma taktiğini uygular. iktidarı bırakmadan önce tüm toprağı mahvedecek, evrensel bilinci tohumuna varıncaya dek yozlaştıracaktır. böylelikle mutluluk umudu ortadan kalkmıştır! her devrim, daha başından yitirilmiştir!

modern zaman eğilimleri

gerard van der leeuw

modern zamanların temel eğilimleri şöyle özetlenebilir:

1. büyük bir bilgi seli altında kalan insanların bağımsız düşünme alışkanlığını terk etmeleri ve yüzeyselleşmeleri; insanların sessizlik, yalnızlık ve mahremiyetlerinin tehlike altına girmesi

2. toplumun temeli olarak ailenin rolünde değişiklikler, anneliğin giderek daha çok ihmal edilmesi

3. reklamların baştan çıkarıcılığının toplumda başat rol oynaması, çabuk tatmin olmanın özendirilmesi ve tam anlamıyla tatminin mümkün olduğu yanılsamasının yaratılması

4. heyecan, uyarılma, duyguların kısa patlamaları ve çabuk boşalma konusunda giderek artan bir arayış ve bunun, çocukların kollandığı, sıcak ve güzel duyguların geliştirilme çabasının yerini alması

5. toplumda uzun süredir durağan olan ölçülerin kırılması ve bireyleşme yaşantısının önünün açılması

christopher lasch ise buna "narsisizm kültürü" adını vermektedir.

2.5.14

geceyi anlat bana

djuna barnes

yaşam anlatılmak için değildir.

bir erkek gerçekte neyi arzular? şu iki şeyden birini: yalan söyleyebileceği kadar aptal bir kadın bulmak ya da bir kadını yalanlarını gözardı edebilecek kadar sevmek.

düşünmek hastalıktır.

sen gelip de üstümdeki taşı devirene kadar pekala idare ediyordum; şimdi açıkta kaldım, yosundan ve gözlerden ibaretim.

hiçbirimiz çekmemiz gereken acıyı çekmez, söylediğimiz kadar sevmeyiz. aşk ilk yalandır, bilgelik sonuncusu.

ancak uzun zaman hatırlanan şeyler uzun zamandır unutulmaya hak kazanırlar.

mizah duygusu olan her millet yitik bir millettir, mizah duygusu olan her kadın da yitik bir kadın.

insanın acısı yokuş yukarı tırmanır; doğru, taşıması güçtür ama muhafaza etmesi de güçtür.

izleyenin gözüne kendini, durmadan değiştirilen bir resim gibi sunan kadın, dalgın bir zihin için en büyük tehlikedir.

halk aynı yerde dua edip, içip aynı yere işer. büyük adam dışında herkes yuva-malulü bir kalp taşır.

geçmişimize saygı göstermek geleceği de kapsayan tek harekettir.

"yaşam ebedidir, güzelliği de burada yatar."

her şeyi sevenler her şey tarafından aşağılanırlar.

meşe palamudunu düşünmek için ağaç olmak gerekir.

bilge adamlar gelecek adına sahip olduğumuz tek şeyin geçmişin hatırlanması olduğunu söylerler.

acı canı oyalar; hiç kimse hiçbir şeyden emin olamaz, dolambaçsız yol yoktur.

bir insan hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek o kadar az şey biliyoruz.

insanın yaşamı, ancak onu kendisi icat etmişse kendinindir.

temizlik bir endişe biçimidir; o sakat ırksal belleğimizin babası korkudur. yazgı ve tarih düzensizdir; bu düzensizliğin anısından korkarız.

alışkanlıkların güvenliğine sığınmamış biri, her zaman ümit vericidir.

bilinen bir oda her zaman bilinmeyen bir odadan daha küçüktür.

aristokrasi, insanlar başka ve daha iyi bir şey düşünmeye çalıştıklarında zihinlerinde oluşan bir durumdur.

mahremiyetin masumlaştırdıkları mutludurlar.

başka birinin zihni dışında hiçbir yerde insan fazla ya da eksik olamaz.

zihinsel yaşam, ayaklar kaba durmasın diye gövdeyi saklama çabasından başka bir şey değildir.

bu dünyada katlanamadığımız ne varsa bir gün onu tek bir insanda buluyor ve bir anda seviyoruz.

tam anlamıyla masum olmak, tam anlamıyla bilinmez olmaktır, özellikle de insanın kendisi için.

büyük bir yıkım izlemek hep hoş ve korkutucu bir şey olmuştur.

bir akraba insanın aşığı olmadıkça, ancak doğduğunda, acı çektiğinde ve öldüğünde ön plana çıkar; eğer aşığınsa her şeydir.

eninde sonunda hepimizin aradığı felakettir.