cevat çapan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cevat çapan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.06.2022

haiku gibi

cevat çapan


sana ne söylemek isteyebilirim
gözlerinden
uzaklara bakarken

gecenin ağaran ucundan koparıyorum
sabahın
ilk kızılcığını

yağmurdan bata çıka çamurlara
varıyorum pırıl pırıl
gözlerinin gölüne

iyi ki sapmışım
doğru evime giderken
sana yönelen yola

güz yaprakları bu dökülenler
bütün bu sarışınlık
karanlık kışa girmeden

durmadan camları sildi kadın
sabahı görmek için
düşlerin penceresinden

balıklar da uyumaktan vazgeçti
sulara vuran ayın
aydınlığı içinde

dağ yolunda
rakı burcuna giriyor güneş
kamyon ovaya inerken

narı ikiye bölünce
kanlı gözyaşları dökülüyor
içinden

narı da böl ikiye
korkma
artık ağlamayacak

suşehirliyim, diyor
gönlü şehirden çok
sudan yana

burası sinop, hiç görmediğim
oysa ben denizi görebiliyorum
zindanda olsam bile

gülümse, gülümse
gülümseyen gözlerinle başlasın gün
bir gökkuşağından dökülsün
yağmura dönüşen gülüşün

altıma serdiğin geceyi
yıldızlarınla donatıp
üstüme örtmeyi unutma

tünellere girip çıktıkça tren
gölgeleri titriyor gözümde
geride bıraktığım yüzünün

bir yarışın telaşına kapılmadan
akşamın tadını çıkarıyor
aslanağızları
devedikenleri
katırtırnakları

bir kadın ud çalıyor tenhada
akşamları çiçeklerini sulayan bir kadın
çaldıkça yakamozlar açıyor sularda

konsolun üstünde ucu kıvrılmış bir resim
feraceli kadın ayakta
sağ eli oturan kolağasının omuzunda

usulca giriyorsun rüyalarıma
çıt çıkarmadan
ve uyandırmadan halayıklarını

kırlangıçların saati
demek taşradayız
unutulmuş bir yaz akşamı

beş yıl sustuktan sonra
bu sözleri hangi seslerle fırlatmalı
geceye
havai fişeklerin sevinciyle

11.05.2022

yağmurdan sonra

cevat çapan


sana
bir zamanlar
birlikte yürüdüğümüz o sokakların
serinliğini getirdim bu kez
elimden tutarsan
altından geçtiğimiz saçakların gölgesi
saksı saksı fesleğenlerin kokusu
sinecek bakışlarına ve soluklarına
her şeyin yitirildiği
ve yeniden bulunduğu
bu yol kavşağında
bütün o kalabalıkla karşılaştığımızda
seni benden uzaklaştıran zamanın
beni sana ne kadar yaklaştırdığını
anlayacaksın

27.08.2021

başka yerler başka düşler

cevat çapan


bir dağdan iner gibi yavaşça
atını bağlayıp avludaki asmaya
odaya sessizce giren bir düştü babam

ben denize bakardım yarı uyanık
annemi çocukluğunda iskelede bırakıp
uzaklaşan gemiye

başka yerlerde, başka düşler canlanırdı
ağaran ufukta sabahın ilk karaltıları
sesler duyulurdu uzaktan karşı yamaçta

yapayalnız yürür gibi uçsuz bucaksız ovada
nasıl bir araya geldiklerini düşünürdüm
apayrı insanların, susarak yaşadıklarını yıllarca

gün, uzayan gün. bitmeyen yol. yakıcı güneş
bir baş dönmesi yalnızca yaprak kımıldamayan bozkırda
bir rüzgar özlemi, bir toprak kokusu
yağmurdan sonra tükenen soluğumda

gecenin karanlığı inmeden
sulara, uzak sulara

3.03.2021

bir ardıç kuşu akasya ağacında

cevat çapan


o yaz
bol bol roman okudum
denize girdim kimsesiz kumsallarda
rüzgarların, balıkların adlarını öğrendim
nice cümlelerin altlarını çizdim
kırmızı kalemimle
örneğin
"asker dolu bir tren tarihi değiştirebilir"
sonra gene aynı kitaptan
"bir ardıç kuşu şakımaya başladı akasya ağacında"
geceleri
sararan otların üzerine uzanıp
bir açıkhava sineması seyrettim
gökteki yıldızlardan
ve altını çizdiğim cümlelerle konuşturdum onları
uzaktan bir çağlayanın sesi karışıyordu
yıldızların mırıltılarına
gene de duyabiliyordum adil nuşirevan'ın huzurunda
hayat denilen bu acılar denizinde
en acımasız dalganın ne olduğu konusunu tartışan
üç bilge kişiyi
odama çekilip yatmadan önce
tarihi değiştirebilecek asker dolu o trenin
hızla geçtiğini duydum
sonra da
akasya ağacında şakımaya başlayan ardıç kuşunu

karşıda midilli
denizin ötesinde, sessiz
bu sessizlik sanki
o sevdalı kadının
bin kulaklı geceye fırlattığı çığlık
binlerce yıl önce

4.11.2020

william butler yeats

cevat çapan


yirminci yüzyılın önemli şairlerinden w.b. yeats son döneminde yazdığı bir şiirinde kendisiyle ilgili olarak şu dizeleri yazıyor:

son romantiklerdik biz -konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa
halkın kitabına; en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

burada sözü edilen son romantikler blake'in, shelley'nin ve tennyson'un ardından gelen dante gabriel rossetti ve william morris gibi pre-raphaelites diye bilinen şairlerdi. ama irlandalı bir şair olan yeats'in yaratıcı kişiliğinin oluşmasında kökeninin ve karşılaştığı başka kişilerin de payı vardı.

tanınmış bir ressam olan john butler yeats ile varlıklı toprak sahibi bir ailenin kızı olan susan polexfen'in oğlu olan yeats 1865'te dublin'de doğmuş, küçük yaşta ailesiyle birlikte londra'ya gitmişti. öğrenimine ingiltere'de başladıysa da ailesinin 1880'de dublin'e dönmesiyle önce oradaki erasmus smith lisesi'nde, daha sonra da metropolitan güzel sanatlar okulu'nda öğrenci oldu.

babasının atölyesinde birçok ressam ve yazarla tanışan genç yeats bu dönemde resimden çok şiire ilgi duymaya başladı ve ilk şiirleri 1885'te dublin university review'da yayımlandı.

1887'de yeniden ailesiyle londra'ya yerleşen yeats orada ernest rhys adlı bir arkadaşıyla rhymers club adlı bir dernek kurdu. gene bu dönemde ingiltere'nin endüstrileşmesinin ve kentleşmesinin kültürel hayattaki sertliğine tepki duyarak mistisizmle ilgilendi, ruh ve maddeci grupların kurdukları derneklere üye oldu. isveçli düşünür swedenborg'un yapıtlarının etkisi altında kaldı. bu tutkusu son yıllarda hint felsefesiyle ilgilenmesine ve bir hintli uzmanla on upanişadın ilkesi'ni çevirmesine yol açtı.

irlanda'da bağımsızlığın kendilerinden çok daha güçlü olan büyük britanya imparatorluğu'na karşı silahlı bir ayaklanmayla gerçekleşemeyeceğini biliyordu. bu yüzden her şeyden önce irlandalılık ruhunu canlandırarak yeni bir kimlik kazanma yolunda kendisi gibi bir kültürel uyanış hareketinin başlatılmasını düşünen yazar ve sanatçılarla birlikte çalışmaya başladı ve bu hareketin önderlerinden biri oldu.

1889'da irlanda bağımsızlık hareketinin ateşli militanlarından maud gonne adlı güzel bir kadın oyuncuyla tanışınca ona ömür boyu sürecek bir tutkuyla bağlandı. birçok şiirinin esin kaynağı olan bu güzel kadına yeats defalarca evlenme teklif ettiyse de onu evet demeye bir türlü razı edemedi. ama bu ilişki yüzünden çok istekli olmasa da ulusal bağımsızlığa destek sağlanması uğrunda maud gonne'la birlikte birçok etkinliğe de katıldı.

yeats'in sanat hayatını belirleyen bir başka önemli kadın da 1896'da arkadaşı edward martyn'in aracılığıyla tanıştığı lady augusta gregory'ydi. eski seylan valilerinden birinin dulu olan bu soylu kadın ulusal irlanda tiyatrosu'nun kurulmasına destek oldu. bu birkaç yıl içinde abbey tiyatrosu'nda aralarında yeats, lady gregory, edward martyn'le birlikte john millington synge'in de oyunlarını yorumlayan irlandalı bir tiyatro topluluğu oluştu.

bu girişimcilerin amacı halk masallarından yola çıkan, konularını halkın diliyle işleyen, giderek halkın yaşayışını yalın bir sahne tasarımıyla yansıtan bir halk tiyatrosu kurmaktı. yeats ayrıca koşuk diliyle yazacağı oyunlarla shakespeare ve çağdaşlarının şiirsel tiyatrosunu da yeniden canlandıracağına inanıyordu.

yeats için bir geçiş dönemi olarak tanımlayabileceğimiz 1910-1918 arası onun on yedinci yüzyıl şiir geleneğiyle, özellikle de donne gibi şairlerle ilgilenmesi, bir anlamda modernizme geçiş aşamasını gerçekleştirdiği yıllardır.

1913'te yeats'i "ciddiye alınacak tek şair" olarak tanımlayan amerikalı şair ezra pound biraz da onunla tanışmak için londra'ya gelmişti. sonunda bu karşılaşmadan daha çok yararlanan yeats oldu. çorak olarak gelen pound usta seçtiği yeats'e gereksiz sıfatlardan kurtulup şiirini gerilim kazandıracak fiillerle güçlendirmesini öğretti. oyunları için de japonların no tiyatrosunu örnek alabileceğini gösterdi.

yeats artık gençlik yıllarının romantizmini geride bırakmıştı. ama önem verdiği simgelere inancını yitirmiş olsa da hayatına anlam kazandıracak yeni simgeler de aramıyor değildi. işte dublin'deki 1916 paskalya ayaklanması onun yeniden ana yurdunun kanayan sorunlarına dönmesini sağladı. bu dönemde "the green helmet" ve "responsihilities" kitapları ve ünlü "easter 1916" şiirleri onun bu yeni aşamasındaki ağırbaşlılığını gösterir.

1916'da yeats, maud gonne'a bir kez daha evlenme teklifinde bulundu ve gene reddedildi. bundan birkaç ay sonra da maud gonne'un gençliğinde lucien millevoye adlı fransızdan olma kızı iseult gonne'a evlenme teklif etti. kendinden otuz bir yaş küçük olan iseult da onu reddedince, evlenip çoluk çocuk sahibi olmak isteyen yeats sonunda kendisine evet diyen yirmi dört yaşındaki georgie hyde-lees adlı bir genç kızla evlendi. bu mutlu evlilikten kızları anne ve oğulları michael doğdu. yeats karısının ruhlarla iletişim kurduğuna inandığı için onun duyduğu seslerden yararlanarak bir süre otomatik yazım denemelerine girişti.

yeats mistisizmle ilgilenmeye başladığı yıllardan beri şiirlerindeki simgelerin çözümünü sağlayacak bir sistem oluşturmaya çalışıyordu. bu oldukça karmaşık sistemi "a vision" adlı bir kitapta açıklamaya çalıştı.

1922'de irlanda'nın özerk bir devlet olması üzerine senatoya seçilen yeats iki dönem bu görevi yerine getirdikten sonra 1928'de sağlık sorunları yüzünden senatodan ayrıldı. 1923'te nobel edebiyat ödülü'nü alan şair bu ödülü kendisinden çok özerkliğini kazanan irlanda kültürüne ve bağımsızlığına verilmiş bir ödül olarak değerlendirdi. nobel ödülü yeats'in kitap satışlarını artırdığı gibi, ödülden gelen parayla yeats yalnız kendisinin değil, babasının da borçlarını ödeme olanağı buldu.

irlanda tiyatro hareketinin halkçı tutumu yeats'i büyük ölçüde halka yakınlık duyan bir tiyatro yöneticisine dönüştürmüş, 1916'da paskalya ayaklanmasıyla ezilenlerden yana bir sorumluluk duymasına yol açmıştı. ancak orta sınıf duyarlığına ve davranışlarına karşı her zaman kuşkuyla bakan yeats 1929 ekonomik bunalımının dünyada yol açtığı sorunların demokratik yollardan çözülemeyeceğine inandığı için gençliğindeki gibi yeniden aristokrasiye yakınlık duymaya başladı. belki de pound'un etkisiyle zaman zaman mussolini'ye duyduğu hayranlığı dile getirdi. ancak onun bu siyasal görüşlerini açıklamada çocuksu bir yan olduğunu da unutmamak gerekir. nitekim 1937'de pablo neruda onu madrid'e çağırdığı zaman, yeats şilili şaire yazdığı mektupla faşizme karşı cumhuriyetçileri desteklediğini bildirdi.

cinselliğin yaratıcılığının bir güç kaynağı olduğuna inanan yeats son yıllarında zaman zaman yaşlanmanın karamsarlığına kapılıyordu. 1934'te geçirdiği steinbach ameliyatıyla cinsel gücüne yeniden kavuşmayı umuyordu. gerek o yılların şiirlerinde, gerekse bazı genç kadınlarla kurduğu romantik ilişkilerinde böyle bir gençleşmenin izlerine de rastlanıyor. 1936'da oxford book of modern verse'ün editörlüğünü üstlenen yeats 28 ocak 1939'da fransa'da, menton'da öldü. önce roquebrune-cap-martin'de gömülen şairin cenazesi 1948'de irlanda deniz kuvvetleri'nin bir zırhlı gemisiyle irlanda'ya getirildi ve çocukluğunda yaz tatillerini geçirdiği sligo'da drumcliff'te toprağa verildi.

yeats'in son yirmi yılı the wild swans at coole, michael robartes and the dancer, the tower ve the winding stair kitaplarının yayımlandığı en parlak dönemidir. bu şiirlerdeki ritim canlılığı, belli bir tarih bilincini yansıtan simgelerin anlam yoğunluğu, uyak düzeninin ezgi zenginliği yeats'in gerek kendi dostlarından, gerekse tarihsel kişilerden bir mitoloji yaratmış ve kullanmaktan vazgeçmediği simgelerle yaşadığı çağı ve dünyayı rönesans sanatçılarını çağrıştıran bir ustalıkla yansıtmıştır.

genellikle yirminci yüzyılın en önemli simgeci şairlerinden biri sayılan yeats öbür yenilikçi şairler gibi özgür koşuk denemelerine hemen hemen hiç girişmedi. şiirlerini geleneksel biçimlerden vazgeçmeden, ama zaman içinden her türlü gereksiz süsten ve şairanelikten arıtarak yalınlaştırdı.

önceleri irlanda halk edebiyatındaki cinlere, perilere, pagan dünyasının doğaüstü kahramanlarına yer verirken, olgunlaştıkça, yaşadığı çağın sorunlarına, bir parçası olduğu toplumun gerçeklerine yer verdi. bunu yaparken kişisel yaşantısını, yakınlarını ve dostlarını da olanca içtenliğiyle dile getirmekten çekinmedi.

önemsediği değerleri büyük bir başarıyla yansıttığı "bizans'a yolculuk", "okul çocukları arasında" gibi şiirlerinin yanı sıra "sirk hayvanlarının kaçışı" adlı şiirinde son şiirlerinin esin kaynağını şöyle açıklıyor:

"o usta işi imgeler eksiksiz oldukları için
ruhun saflığında ortaya çıkmışlardı
ama kaynağı neydi onların? bir yığın çöp
sokaktaki süprüntü, kırık dökük kap kacak
boş şişe, kuru kemik, paslı demir, teneke
bir de kasada oturan o yaşlı sürtük
artık merdivenim de devrildiğine göre
kalbin o köhne eskici dükkanında
serilip yatmam gerek merdivenin dibine"

14.09.2019

çınar

cevat çapan



dağın eteklerinde orman
çam, sedir, ulu çınarlar
birbirini seyrediyor aynasında denizin
çamlar pürleriyle suskun
sedirlerin gözleri uzakta
"ölünceye kadar seninim" diyor denize
kendi gölgesinde yanan bir çınar

1.01.2017

bir deli dülger

cevat çapan


bak gene şaşırtıyorum seni
kış ortasında bir cemre
gibi düşerek kapının eşiğine
bir kuşluk vakti
cebimde yaz güneşi
kırlangıç hızı
gül kurusu
ağustos böceği

ah, ne çok şarkılar öğrendim
gurbette
kağıt oyunları
gözbağcılık
acılı yemek tarifleri
balkonuna tırmanırken
geceye gizli
aklıma takılan bu sarmaşık
sabahsefası mı
hanımeli mi

6.10.2015

soluk soluğa

cevat çapan


uzun, karanlık bir çığlığın da ardına düşebilir insan
titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar
bırakıp her şeyi döner
aşk bir buluşmadır çünkü
her zaman gecikmiş bir buluşma

bitmeyen bir kavuşmadır da aşk
araya her zaman bir şeyler girer
bazen kendi sevincinin kanat gölgesi
bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi
tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir
araya her zaman bir şeyler girer
çalışma saatleri, karşılıksız sorular
nereden bilebilir insan
bunların hepsinin de aşk olabileceğini

çoğu kez aldatıcıdır da
bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi
oysa aşk, hiçbir zaman bir yarış değildir ki
bu yüzden yanılır hep
sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili
sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına
borulu bir fonograf kılığıyla da
bakarsın, ona da dadanmış
gündelik hayatın sosyolojisi

yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık
çağıran o titrek yazı yeniden belirir
çünkü aşk en eski köprüsüdür balkanların, en eski

14.03.2014

bilirim deppoyları

cevat çapan


güz -geceye yönelmiş bir saati güzün
gözleri bulutlara takılı
iskele nerdeyse uzaklaştı vapurdan
bir martı bakışların içinden süzülüp
bir başka martıya değiyor
sular mı, hava mı ormandan boşalan
dokunsan, gözleri çiçek dürbünü
yürüsen, bitmeyen bir mağara karanlık
yosun basamaklı uzak kuleden
belirsiz adımlarla iniyor gece
sözleri çalgısız bir şölenin artığı
bir yerde bir tavşan, ürkek-
bir avcının duyulmayan türküsü
sevinse, üç el silah atsa havaya
susuyor -paslı bir tabanca öfkesi
şimdi yollar toz çamur arada
taraçanın altında atkestaneleri
güz -mektupsuz, habersiz günleri güzün
barış askerleri talimden yorgun
nerde bu köhne gecenin kundakçıları

28.10.2013

göç

cevat çapan


ayrılırken
turuncu panjurlarını
aralık bıraktığınız ev
yıllarca
o açık pencereden girip çıkacak
çocukluk arkadaşın güvercinler
anılarının karanlık odalarına
arkanızdan bir kova suyla
sizi uğurlayan komşunuz
her akşam
tencereyi hızla maltıza vuracak
arka bahçede
bir daha hiç karşılaşmayacağınızı
unutmak için
sırtını denize çevirmiş
gözleri dağlarda

16.04.2012

hangi son mutlu

cevat çapan


trenin penceresinden çekilmiş
bir resimden bakar gibi bakıyorsun dünyaya
dünya dersen, paçavralaşmış bir dünya
ülkesinden kaçarken yakalanmış bir zorba
barbut atıyor çöl dekorlu
eski bir fabrika avlusunda gaddar gardiyanıyla
tahta perdede, afişteki yarı çıplak kızın
delikanlıya uzanan kolu yırtılmış
çalpara eşliğinde bir şarkıcı
dirlik düzenlik içinde bir dünyayla dalga geçiyor
karaparaların saçıldığı karanlık gazinoda

işin başlangıcı mı bu sonu mu ortası mı
eskimeyen bir hikaye nerdeyse
küllendikçe sönmeyen o eski ateş

4.07.2011

ölümsüz

cevat çapan


sözcüklerinin
koyu yeşil
karanlık ormanına
dalıyorum gene
osip mandelştam

bilinmeyen mezarını arıyorum
kulağımı toprağa dayayıp

yeraltının sessizliği içinde
soluğuna biçim veren
birer atardamar
kımıldayan dudakların
duyar gibi oluyorum

üzerinde
kızılkara büyüyen
bu buruk böğürtlenler
senin zengin yoksulluğun
görkemli züğürtlüğün
tek mirasın

12.11.2010

"sakın geç kalma erken gel"

cevat çapan


usulca gir kapıdan, zile basma
hiç telaşlanma ben daha dönmemişsem
yoldayımdır, nerdeyse yokuşun dibinde
suların kararmasını bekliyorumdur
tuğla harmanlarından gelen yanık havanın
bahçedeki akşamsefalarına sinmesini
güç bela dizginliyorumdur içimde
dörtnala sana koşan küheylanları

bütün gün kağıttan dağlar arasındaydım
nabzım ileri giden bir saat gibi işledi durdu
dilekçeler, kararlar, tozlu makbuzlar
hep adını okudum silinmiş satırlarda
pencerede kuleler, minareler, kirli gök
durmadan kuşlar uçtu bir bacadan
rüzgara karışan saçlarını gördüm
bulutlu aynalarda

balkonun kapısını aç, su ver saksıdaki çiçeğe
geyikli örtüyü ser masaya, dinlen biraz
sessizlik şaşırtmasın seni, ürkütmesin
ben içindeyimdir o alaca sessizliğin
şehrin gürültüsü dolacak az sonra odaya
karanlık bir yankıya dönüşecek karşı dağlarda

11.04.2009

bana düşlerini anlat

cevat çapan



bir şenlik oduydun sen
baktıkça ışıtan ve ısıtan
ben küflü kitaplarda
sözcükler, anlamlar
ve tanımlarla boğuşurken
bir şenlik odu ya da bir sağanak
sevdanın kızgın çeliğine
su veren

bir gün sana gene yollarda rastlasam
birlikte kır kahvelerine gitsek
konuşmasak

"ölünceye kadar seninim" diyor denize
kendi gölgesinde yanan bir çınar

nasıl yitirdiniz birbirinizi
nerede çözüldü eller

aklın özgürlüğüydü senin çılgınlığın

içimin içime sığmaması
canevimde çırpınan
küçücük bir kuş
olmasından mıdır aklın

beni tanıyasın diye bir gün
doğmanı bekledim sabırla

son yağmurlar da dindi dinecek
yazın habercisi kırlangıç
saçakta
senin o atlıkarınca gülümseyişinle

sana unutulmuş bir çardağın altında
galibarda renkli bir mürekkeple yazıyorum
yeniden depreşen bir sevincin ötesinden

sana bakıp
bütün sessizliklerini ezberleyince
boğuk yankılarla bir sıla
bir gurbet gibi
yerleştiydi içime

bu sessizliği özleyeceğiz, diyor adam
ben hiçbir şey özlememeyi öğrendim diyor kadın

köylerde dolaştık bütün gün
üzüm yedik bağlarda, buğulu
bir başka dilde konuştuk
soluyan atlarımızla girdik geceye
düşlere durduk

bu uçsuz bucaksız ovanın bitiminde
kimsesiz bir nehirle buluşuyor gece
sazlıklar içinde

bir yaştan sonra, sınırsız bir çağrışımlar
zinciridir hayat

sonunda sana sığınıyorum, ey şiir
rüzgarları ve fırtınaları yararlı kılan

her şey bir güzel kız için yazılır

hayatta çok geç öğrendim
yolumu kaybetmeyi ormanda
bu yüzden, büyülenmiş gibi aşkla
dolaştım durdum
sevdiğim şehirlerin sokaklarında

iş anlatılanda değil, anlatanda

sen büyürdün, büyürdü göçebe kuşların
giderken aramıza bıraktıkları sessizlik

düşçülerini bekleyen düşler gibidir
yağmur bulutlarının altında toprak

bir masal söylemi sanki hayat

biliyorum, dışarda gündelik çırpınman
aldırışsız çullanıyordur gözlere, kulaklara
çıldırtan renkleri, gürültüleriyle
içerde.. hayır, hayır
kötü şeyler yazmak istemiyorum sana

karanlığında yolunu yitirmek istediğim bir ormandın sen
bense nereden geldiği bilinmeyen bir yolcu

mutluluk bir gülmüş eskiden
adı üç kez anılan

"bütün ağaçlar söğüt olmuş
yağmura yaslanmış ağlıyorlardı"

her şey uzaklaşıp kayboldukça
güzelleşiyor

"bense" diyor, "dolaştım durdum dünyayı
içimdeki kölenin rehberliğinde"

deniz ürperiyor uzakta

küçücük dünyamızda
ne bencil bir baş dönmesi
nasıl bir umursamazlık
bunca yıkım
bunca kül ve elmas içinde

"ah o bulutsuz gökyüzü, o çırpıntısız deniz
kumsalını, kayalıklarını uzaktan görebildiğimiz ada"

ve aylar sonra
çıkıp gelmiş özlemin burgacından
bakışlarında düş kıvılcımları

rodos'tan bodrum'a geçerken kayığımla
dante'yi okudum, demişti balıkçı
ay ışığında
paluko teknenin burnunda
suların derinliğini ezberliyordu
mavi gözlerinde batık bir dünya

21.11.2008

yürekteki ok

cevat çapan



kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk
(sappho)

batan gün her sabah yeniden doğar
ama bu bizdeki süreksiz ışık
bir kere söndü mü ötesi gece
(catullus)

ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
kainat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar
üstüne eğilirken ey akşamın pınarı
sanırdım ciğerimde kanın kokusu var
ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
(charles baudelaire)

dudak dudağaydı soluğumuz ve göz göze
aynalarımız içinden birbirimize uzanmış
deniz hafifçe sallıyor sessizliğinin dibinde sözlerimizi
ve dalga alıp götürüyordu son anıyı
geçip giden ay görüverirse gecesinde
çakıl çarşaflarda yatan şu bitkin gövdeleri
(andre verdet)

bir yıldız ve bir damla gözyaşım
değdiler birbirlerine ve birden
bir tek damla oldular
tek bir yıldız
kör olup kaldım sevda ile
ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü
bütün evrendi -ne fazla ne eksik-
yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı
(juan ramon jimenez)

inci çiçeklerinin
solgun ıslak yapraklarınca suskun
yattı yanımda şafakta
(ezra pound)

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, baharın
-dokunup ustaca, gizlice- açışı gibi ilk gülünü
(e.e. cummings)

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde
(louis aragon)

üç kibrit çaktım karanlıkta arka arkaya
birincisi yüzünü görmek için toptan
ikincisi gözlerini görmek için
üçüncüsü ağzını görmek için
sonra kararttım dünyayı
hatırlamak için bütün bunları
kollarımda sıkarak seni
(jacques prevert)

binbir zambak ekiyorum hayatın tarlalarına
ak alınlı rüzgara binbir çocuk
iyilik tüten güzel sağlıklı çocuklar
ve ufka nasıl bakacaklarını biliyorlar
ezgilerle yükselirken adalar
(odisseus elitis)

benim için hep dingin bir coğrafya oldu bedenin
uysal deniz suyunun gökkuşaklarıyla çevrili
ve sert rüzgarlarına adanmış kız kadırgaların
bin yıllık kepezlerin açığından yelkenler fora
aşıp geçen yıldızların ulu burnunu
(andre verdet)

dudaklar, öpüşler, aşk; her şey yeniden doğar
ölümsüz, o yalın unutuşla
gecenin kızlarıdır yıldızlar
(octavio paz)

"şairlerin gerçek yaşamöyküleri, onların yapıtlarıdır."