29.9.12

uzun lafın kısası

sevan nişanyan: kendinde güç vehmeden bir budala kadar tehlikelisi yoktur.

stanley kubrick: insan öyle soylu bir yabanıl filan değildir; söz konusu kendi çıkarları oldu mu akıldışı, kaba, zaaflarla dolu; tarafsız olmayı beceremeyen biridir.

bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyetin aşil topuğudur.

herakleitos: toprağın ölümü suyun doğuşu, suyun ölümü havanın doğuşu, havanın ölümü ateşin doğuşudur. 

john milton: cennette köle olmaktansa cehennemde efendi olmak yeğdir.

soljenitsin: gerçekten akıllı kişiler ileriyi görür, kaçamak ve dolambaçlı yollardan gider, her zaman sapasağlam ve özgür yaşarlar.

albert camus: kahramanlık ve azizlik bana göre değil galiba. beni ilgilendiren adam olmak.

mine söğüt: iyi ya da kötü.. olaylar olur. önemli olan ne olduğu; hatta senin başına ne geldiği değildir. önemli olan senin ne yaptığındır.

thomas paine: iyi bir okul müdürü, yüz din adamından daha faydalıdır.

paul lafargue: kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir.

robert m. pirsig: metafizik, size otuz bin sayfalık menü uzatıp yemek vermedikleri bir restorandır.

david foster wallace: ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması bir tesadüf değildir: kafalarından. bu insanların çoğu aslında tetiği çekmeden uzun zaman önce ölmüştür.

27.9.12

güneşe doğru

halil cibran

soyunun, ülkenin ve benliğinin yobazlığından kurtulup biraz bunların üzerine çıkabilseydin, gerçekten tanrısal olurdun.

nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim? hayır, ruhum yara almadan bu şehri terk etmeliyim. duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler, yalnızlık içinde uzun geceler.. kim acıdan ve yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir? bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki, özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki, sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam.

bugün üstümden çıkardığım bir giysi değil, kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum. geride bıraktığım bir düşünce değil, açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül. yine de daha fazla oyalanamam. her şeyi kendine çeken deniz beni de çağırıyor, yola çıkmalıyım. çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek. buradaki her şeyi memnuniyetle yanıma alırdım; ama nasıl? bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz. boşluğu yalnız başına aramalı. ve kartal, tek başına, yuvasını taşımadan güneşe uçmalı.

yüzünü güneşe çevirmiş olanlarınızı, toprak üzerine çizilmiş imajlar durdurabilir mi? eğer rüzgarla yolculuk ediyorsanız, hangi rüzgar gülü yönünüzü çizebilir? eğer boyunduruğunuzu kırarsanız; ama başka birinin hücresinin kapısında değil, hangi kanun sizi sınırlayabilir? ve eğer dans ederseniz; ama başka birinin zincirlerine takılıp sendelemeden, hangi kanun sizi korkutabilir? orpheus halkı; davulun sesini boğabilir, bir lirin tellerini gevşetebilirsiniz; ama bir tarla kuşuna şarkı söylememesi için kim emir verebilir ki?

aşk

mehmet eroğlu

aşk, yalnızlık çığlıklarından doğar.

üç şeyden asla kurtulamayız: gölgemizden, ölüm korkusundan ve aşktan.

aşk hakkında konuştuklarında her erkek inandırıcıdır. 

bazı erkekler sevmeye ruhtan değil, bedenden başlarlar. 

picasso, wagner.. bunlar hep kendilerinden çok genç kadınları seçtiler. sade'in justine'i on iki, nabokov'un lolita'sı on üç buçuk, shakespeare'in juliet'i ise on dört yaşındaydı.

aşıkken, ölüm karşısında olduğu kadar tek başınadır insan.

aşk yoktur. aşk, içinden yeni nesiller çıkacak bir birleşmeyi sağlamak için cinseliğimizin bize oynadığı bir oyundan başka bir şey değildir.

sevmek bazen de bırakmaktır.

kavurucu bir kavuşma isteği olan aşk, her zaman kısa vadelidir. benliklerden birisi ötekini tamamen ele geçirdiğinde duyduğumuz arzu yatışır, aşk da sona erer. sevgi ise uzun solukludur, işgalci değildir.

aşk sizi değiştirip başkası yapmıyorsa aşk değildir.

aşk, her şeyi alan ya da her şeyi veren bir saltlıktır. acıma, sevecenlik gibi öteki duygular yalnızca dış çemberinde yer alırlar.

aşkın bir yarısı olasılıksa, öteki yarısı da aldanıştır.

insan, aşkı ancak yitirince kavrar; felaket, yaşamda var olan anlamsızlığı belirginleştirdiğinde, acısı utanç verdiğinde.

aşk, yüreğimizin en narin ürperişi..

aşk, bir erkekle bir kadının birlikte oluşturabilecekleri en görkemli şeydir; ulaşabilecekleri en yüce konum, gidebilecekleri en uzak ülkedir.

aşk, ruhumuzun çileli ergenliği imiş.

26.9.12

sylvie / dizeler

gerard de nerval



ve dedi: "dünyaları gezdim, her şey ölüyor
yitirdim uçuşumu, o süt rengi yollarda
yaşam kadar doğurgan, uzak damarlarında
dünyanın, her şey altın kumlarla dökülüyor

ve her yerde dalgalar boyunca kıraç toprak
kabaran okyanuslar, fırtına, kasırgalar
başıboş küreleri döndürüyor bir soluk
o büyük sonsuzlukta ne ses, ne de bir ruh var

nedir bu yaptıkların, ey ilk güç, hele bir gör
sönmüş güneşlerinde her şey soluyor şu an
bir dünya can verirken öteki diriliyor
emin misin ölümsüz bir soluk sunduğundan

bir kadın var şatonun geniş penceresinde
kara gözlü ve kumral, belki de tanıdığım
bir kadın, geçmiş zaman esvapları içinde
belki başka yaşamda görüp anımsadığım

gün ortasında

ali püsküllüoğlu


hani şöyle bir ırmak kıyısında
eğilmiş su içer ya bir insan
ıslatır elini yüzünü, serinler
sımsıcak sevgiler içindeyim işte
halim o insanın haline benzer

belli olmaz ki zamanı aşkın
şu gençliğin, deliliğin içinde
ürkek karacalar gibi ağaçlıklarda sevişmek
yaşamak öylesine ömrü
uçan kuşlara esen rüzgara imrenerek

bilirim sevgimiz en sadesinden
şimdilik istediğimiz küçük şeyler
olacak bizim de bir şeylerimiz elbet ilerde
yiyip içtikten sonra avare, şen
gözümüz gönlümüz caddelerde

bir düş gibi mi desem bunlar
gece gündüz mesela, gün ortasında
farkında değilim hiçbir şeyin
şu gençliğin deliliğin içinde ah
senin o ele gelmez güzelliğin

25.9.12

dönüşüm

franz kafka

"nasıl yaşanırsa, öyle ölünür."

bir sabah tedirgin düşlerden uyanan gregor samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini. bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi. vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.

"bana da ne oldu böyle?" diye düşündü gregor samsa. hayır! düş falan değildi. odası, biraz fazla küçük olmasına karşın, tastamam bir insan odasıydı ve enikonu aşinası bulunduğu dört duvar arasında sessiz sakin duruyordu. ambalajlarından çıkarılmış kumaş örneklerinden bir koleksiyonun yayıldığı masanın üzerine -samsa bir firmanın pazarlamacılığını yapıyordu- kısa süre önce resimli bir dergiden kesip altın yaldızlı şirin bir çerçeveye geçirdiği bir resim asılmıştı. başında kürk şapka, boynunda yılan biçimindeki uzun kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak izleyicilere uzatmıştı resimde.

gregor'un gözü pencereye kaydı; havanın kapalı olduğunu anlayınca -çinko denizlik üzerine düşen yağmur tanelerinin tıpırtısı işitiliyordu- enikonu bir hüzün çöktü üzerine. en iyisi biraz daha uyuyup bütün bu sersemce düşünceleri unutmak, diye geçirdi içinden. ancak, hiç de gerçekleşecek gibi değildi bu; çünkü sağına yatmaya alışmıştı; oysa şimdiki durumunda sağ tarafına bir türlü dönemiyordu. istediği kadar güçlü bir hamleyle kendini o tarafa atsın, her defasında sallanıp sallanıp yine arka üstü düşüyordu. belki yüz kez denedi, havada debelenen bacaklarını görmemek için gözlerini yumdu; ama sonunda böğrüne şimdiye dek asla duymadığı hafif ve kunt bir ağrının saplandığını hissedip vazgeçti.

24.9.12

sanı

ali püsküllüoğlu


gece benim ülkemdir sarışın kadınları olan
genelevleri büyük, çirkin dumanları çıkan göğe
en çok günaha benzer acı bir yeşil öyle
ve saçlarını kesip kalçalarını daraltan
renkli bardaklar gibi kahkahanın kırdığı
sarışın kadınları olan arsız ve sokulgan

ne zaman görsem kan ve ölüm gibi aklımda

kalır düşmanlığımla birlikte kesik bilekleri
şamdanlara benzeyen kocaman kollu bir adam
korkuya benzer bir sevgi -şiire benzer bir bıçak-
en çok da karanlığa doğru yağmurdan
en çok da gece cambazının tellerinde
hep ülkemdir o hep bilir uyusam

ne zaman uyansam kan ve ölüm gibi aklımda

23.9.12

tolstoy'a mektup *


"hayır leon nikolayeviç, ben sizin gibi, insanlar arasındaki ilişkilerin ancak sevgiyle düzeltilebileceğini düşünemiyorum. yalnızca iyi yetişmiş ve karınlarını her zaman doyurabilen insanlar bu şekilde konuşabilirler. ama çocukluklarından bu yana açlık çeken ve hayatları boyunca zalimlerin boyunduruğu altında eğilen insanlar için ne diyeceksiniz? onlar kölelikten kurtulmaya çalışacaklar ve bu uğurda savaşacaklardır ve size ölümünüzün arifesinde şunu söylüyorum ki, leon nikolayeviç, dünya yine kana boğulacak ve bu sefer yalnızca efendileri -kadın erkek ayrımı yapmaksızın- öldürmekle ve parçalamakla kalmayacaklar, onların çocuklarını da öldürecekler ki dünyada artık onlardan korkacak bir şey kalmasın. o zaman artık hayatta olmayacağınıza üzülüyorum; çünkü hatanızı kendi gözlerinizle görebilmenizi isterdim. sakin bir ölüm dilerim size."

* stefan zweig: bir kasırgaya benzeyen bu mektubu kimin yazdığını kimse bilmiyordu. troçki, lenin ya da schlusselburg kalesinde pinekleyen herhangi bir devrimci olabilir miydi? bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

ilhan şevket aykut

mehmet can doğan

farklı ve tuhaf bir hayat hikayesi var ilhan şevket aykut'un: 1907'de bingazi'de doğuyor, hukuk fakültesi'ndeki öğreniminin ardından 2 yıl hakimlik stajı yapıyor, misafir öğrenci olarak üniversitede felsefe derslerini izliyor, aynı yıllarda galatasaray lisesi'nde tarih-coğrafya öğretmeni olarak çalışıyor, atatürk'ün bir istanbul gezisinde galatasaray lisesi'ni ziyareti sırasında memuriyet hayatındaki önemli sorun gelişiyor, önce örtük taciz sürgünleri ardından açık sürgün geliyor, 12 yıl sürdürdüğü memuriyetten istifa ediyor ve ömrü boyunca herhangi bir işte çalışmıyor -aslında hayattan istifa etmiş oluyor-, 85 yaşına gelmeden intihar edeceğini söylüyor, öyle de yapıyor ve 17 mart 1991'de, 85 yaşına girmeden iki kutu kalp hapı içerek intihar ediyor.

böyle özetlenen 84 yılın içinde biriktirilenler, 84 yıla sığdırılanlar var bir de. zaten ilhan şevket'i önemli kılan da, bir bakıma, efsaneleştiren de bunlar. çocukluğundan başlayarak uyumsuz, uzlaşmaz ve tavizsiz. babasına işini kaybetme korkusu yaşatacak kadar pervasız ve genç yaşta ailesinden kopmayı göze alacak kadar cesur. düşmekten, muhtaç yaşamaktan hep ürken ilhan şevket, izlendiği inancıyla yalnızlığa mahkum ediyor kendini: yalnız ve münzevi.

içtihatçı abdullah cevdet'in cenazesinde, onun tanrıtanımazlığını haykırarak, cenaze namazı kıldırmak isteyenlere karşı çıkıyor. atatürk'ün, sınıfında öğrencilerine sorular yöneltip cevaplarını almasının ardından "muallim bey bir soru da siz sorun talebenize" dediğinde söze "tarihte diktatörler" diye başlıyor. memuriyetten istifa ettikten sonra geçinmek için başkaları adına doktora ve doçentlik tezleri hazırlıyor. "mehmet şevket" olan asıl adını, mahkeme kararıyla "ilhan şevket"e çeviriyor. yaşadığı semtlerin ve evlerin adreslerini birkaç kişi dışında herkesten saklıyor. marx, einstein ve freud'a ilgi duyuyor, onlara önem veriyor. aşık olmayı seviyor ama iş evliliğe dayandığında sevgililerini hemen bırakıyor. kendisini açlıkla terbiye ediyor. temiz ve şık giyiniyor, sağlığına özen gösteriyor, ömrü boyunca dişçi yüzü görmemiş olmakla övünüyor. iş tekliflerini, satın alınmış olmak korkusuyla reddediyor. üç bini aşkın kitabının neredeyse tamamını kendisi ciltliyor. tarih bilgisi ile tanıdıklarını şaşırtıyor. bach, mozart ve özelikle beethoven'ı seviyor. abstre, non-figüratif resmi savunuyor; ferruh başağa, nuri iyem, şadi çalık vb. ressamların resimleriyle ciddi olarak ilgileniyor. yahya kemal hariç şair beğenmiyor, yayımlanan şiirleri önemsemiyor. ahmet hamdi tanpınar'a, bir entelektüel olarak değer veriyor. defterler dolusu şiir yazıyor ve yazdıklarını, tıpkı hazırladığı öztürkçe sözlük gibi, imha ediyor. hiçbir şiirini dergilerde yayımlamadığı gibi, şiirlerini kitaplaştırma fikrine de önceleri sıcak bakmıyor; 1952-1962 yıllarında yazdığı şiirlerinden 800'ünü ayırarak kitaplaştırmaya karar veriyor. kitabının hiç şiir kitabı yayımlamamış bir yayınevinden çıkmasını istiyor; dostları bağlantı kuruyor, tam olacakken vazgeçiyor. bütün şiirlerinin -3000-3500 parça- osmanlıca elyazmaları, nasıl gittiği meçhul kalarak fransız ulusal kitaplığı'na geçiyor. rusça, fransızca, ingilizce, italyanca, arapça ve farsça biliyor. intihar zamanını, 600 sayfalık fransızca bir sözlüğün çevirisiyle belirliyor. çevirinin tamamlanıp sözlüğün kapağının kapatılması, ömür kitabının da kapatılması anlamına geliyor. ölüm zamanını kendisi belirlemiş oluyor.

devlet, toplum ve toplumsal örgütlenişe karşı marjinal bir tavır geliştirmiştir ilhan şevket. devlet, kavramsal olarak bazı şiirlerine doğrudan girer. hınç doludur, kızgındır devlet düşüncesine. hınç ve kızgınlık, yaşantısından geldiği kadar önemsediği marksist düşünceden de beslenir. belirtmek gerekir ki, keskin devlet eleştirileri, yüzeysel bir marksist algıyı yansıtır. devlet eleştirisinde bir devletten çok kavram öne çıkarılır. devlet, her şeyi ele geçiren örgütlenme biçiminin meşru halidir. bu yüzden yaşarken özgürlüğe imkan yoktur ve şair, ölümü devletsiz özgürlük olarak yüceltir.

"uyumsuzluk, kabul edildiği andan sonra bir tutkudur, tutkuların en keskinidir. uyumsuz, her şeyden önce bir kopuştur. uyumsuzun bilincine varmış insan, ayrılmamasıya bağlanmıştır ona. umutsuz ve umutsuzluğunun bilincine varmış bir insan, geleceğin değildir artık." der camus. anlaşılabileceği gibi, bir uyumsuzdur ilhan şevket; bunu seçmiş, yaşamış ve ölmüştür.

22.9.12

dövüş kulübü

chuck palahniuk

insan sevdiklerini öldürür diye bir söz vardır ya, aslında bakın, insanı öldüren de hep sevdiğidir.

o koca ıslak surat kafamın üstüne kapanıyor ve ben içeride kayboluyorum. işte o zaman ben de ağlıyorum. o sarmalayıcı karanlıkta, başka birinin kolları arasına hapsolmuşken, hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır.

üç haftadır uyumuyorum. üç haftayı uykusuz geçirirseniz, her şey beden dışı bir gezintiye dönüşür. doktorum dedi ki: "uykusuzluk sadece bir semptomdur, daha önemli bir şeyin işaretidir. gerçek sorunu araştır. bedenini dinle."

uykusuzluk böyledir işte. her şey çok uzaklardadır, bir kopyanın kopyasının kopyası gibi. dünyayla arana öyle bir mesafe koyar sokar ki, ne sen bir şeye dokunabilirsin ne de bir şey sana.

işte bu özgürlüktü. bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü. ben hiçbir şey söylemeyince, gruptaki insanlar en kötüsünü düşünüyorlardı. daha beter ağlıyorlardı. ben de daha beter ağlıyordum. yukarıdaki yıldızlara bak, hop, gittin bile.

her akşam ölüyor ve her sabah doğuyordum.

bazı insanlar gece insanıdır. bazıları da gündüz insanıdır. ben ancak gündüzleri çalışabiliyordum.

sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.

eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş.

hiçbir zaman tamamlanmış olmayayım, ne olur.
hiçbir zaman halimden memnun olmayayım.
hiçbir zaman kusursuz olmayayım.

birkaç yara izim olmadan ölmek istemiyorum. bozulmamış güzel bir bedene sahip olmak hiçbir şey değil artık. 1955'te oto galerisinin vitrininden çıktığı ilk günkü vişne rengiyle ortalıkta dolaşıp duran o arabaları her gördüğümde içim burkuluyor.

belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir.

otuz yaşında bir oğlan çocuğuyum ve bir başka kadının aradığım cevap olduğundan hiç emin değilim.

dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmemişti ama hiçbir şeyin önemi yoktu.

gülmek en iyi ilaçtır.

tyler diyor ki, ben henüz dibe vurmaya yaklaşmamışım bile. ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılmam olanaksızmış. isa çarmıha gerilerek yapmış bunu. sadece para, mülkiyet ve bilgiden vazgeçmen yeterli değil, diyor tyler. bu bir hafta sonu tatili değil. kendini geliştirmeye sırt çevirmeli ve felakete doğru koşmalısın. bu işi böyle yarım yamalak yapamazsın artık.

ancak her şeyini kaybettikten sonra canının istediğini yapmakta özgür olursun.

yeterli miktarda sabunla bütün dünyayı havaya uçurabilirsin.

çünkü bugüne kadar yaşadığın her şey ayrı bir hikayedir. bugünden sonra yaşayacakların ise ayrı bir hikaye.

tarihteki ilk sabun kahramanlardan yapılmıştır.

kovulmak, herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık.

dayanışma gruplarını işte bu yüzden seviyordum. insanlar ölmekte olduğunuzu sanırlarsa, bütün dikkatlerini size veriyorlardı.

felaket benim dönüşüm çizgimin doğal bir parçasıdır. trajediye ve yok oluşa doğru bir dönüşüm.

fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum? çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.

sahip oılduklarımı yok eden kurtarıcı, benim ruhumu kurtarma savaşındadır. bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür kılacaktır.

bilmem hangi bağımlılıktan kurtulmaya çalışan bu tipler o kadar hızlı titrerler ki dış çizgileri bulanıklaşır; sırf enerjidirler sanki. sanki nasıl öleceklerini seçmekten başka hiçbir seçim şansları kalmamıştır ve onların istediği bir dövüşte ölmektir.

eğer erkeksen, hıristiyansan ve amerika'da yaşıyorsan, tanrı modeli olarak babanı görürsün. eğer babanı hiç tanımamışsan, baban kaçıp gitmişse ya da eve hiç gelmiyorsa, tanrı hakkında ne düşünürsün?

sonunda, bütün hayatını bir baba ve bir tanrı aramakla geçirirsin.

unutmaman gereken şu ki: tanrı seni sevmiyor olabilir. bu da bir olasılıktır. belki de tanrı bizden nefret ediyordur. hayatta olabilecek en kötü şey değil bu.

kötü şeyler yaparak tanrı'nın ilgisini çekmek, hiç ilgi görmemekten daha iyiydi. belki de tanrı'nın nefreti tanrı'nın kayıtsızlığından daha iyidir.

bir tanrı'nın ortanca çocukalrıyız. tarihte özel bir yeri olmayan, özel bir ilgi görmeyen kimseleriz.

dövüş kulübünde geçirdiğiniz zaman boyunca, banka hesabınız değilsiniz. işiniz değilsiniz. aileniz değilsiniz ve olduğunuzu düşündüğünüz kişi değilsiniz. isminiz değilsiniz. sorunlarınız değilsiniz. yaşınız değilsiniz. umutlarınız değilsiniz.

etrafıma baktığımda, yan camdaki yıldızların üstüme düşen siluetiyle, bugüne kadar yaşamış en güçlü, en akıllı adamları benzin pompalarken ve garsonluk yaparken görüyorum.

silahın yaptığı tek şey, bir patlamayı belli bir doğrultuya yöneltmektir.

bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı; ama bizim de bir savaşımız var. büyük bir ruhani savaş bu. kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. büyük buhran bizim hayatlarımız. biz ruhani bir buhran geçiriyoruz.

hayatta her şey parayla ilgili değildir.

şunu unutma. ezmeye çalıştığın bu insanlar, senin muhtaç olduğun herkestir. biz senin çamaşırını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. senin yatağını biz yapıyoruz. uykudayken seni biz koruyoruz. ambulansları biz kullanıyoruz. telefonlarını biz bağlıyoruz. bizler ahçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. hayatının her alanını biz denetliyoruz.

biz tarihin ortanca çocuklarıyız. bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbiri olmayacağız. ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor.

tyler durden'ın her şeyine hayranım. cesaretine, zekasına. soğukkanlılığına. tyler komik, çekici, etkileyici ve başına buyruk biri. erkekler ona gıpta ediyor ve ondan dünyayı değiştirmesini bekliyorlar. tyler güçlü ve özgür. oysa ben değilim.

zaman aralığını yeterince uzun tutarsanız, herkesin hayatta kalma şansı sıfıra düşer.

hayatta sevdiğin her şey sana sırt çevirecek ya da ölecek.

hayatta yarattığın her şey bir kenara atılacak.

hayatta seni gururlandırmış ne varsa hepsi çöpe gidecek.

yolunda gittiğini sandığım her şeyin altında, arkasında ve içinde ne zamandır korkunç bir şey büyümekteydi.

her şey parçalanıp dağıldı.

ve hayattaki tek kusursuz an'ınız sonsuza kadar sürmeyecektir.

21.9.12

liberalizm

george sabine

john stuart mill'e göre siyasal özgürlük lehinde ileri sürülecek gerçek görüş, yüksek bir ahlaki karakter türü yaratması ve ona gelişme olanağı vermesidir. kamu sorunlarının özgürce tartışıldığını duymak, siyasal kararlarda payı olmak, ahlaki inançlara sahip olmak ve bu inançları yürürlüğe koymak için sorumluluk almak usa uygun davranan insanları yaratan yollardandır.

john stuart mill: bireyin özgür gelişmesinin gönencin başta gelen temel koşullarından biri olduğu; uygarlık, eğitim, öğretim ve kültür terimlerinin anlattığı şeylerle birlikte giden bir öge olarak kalmayıp onların zorunlu bir bölümü ve koşulu olduğu anlaşılsaydı, özgürlüğün değerinin düşmesi diye bir tehlike kalmazdı.

mill'in fark ettiği ve kendinden önceki liberalizmin hiç göremediği şey, liberal bir hükümetin arkasında liberal bir toplumun bulunması gerektiği idi.

jeremy bentham: yasama doğası gereği kötüdür, dolayısıyla en düşük düzeyde tutulmalıdır.

mill'in genellikle toplum felsefesi gibi iktisadi düşüncesine de yön veren şey, emeğin ürününü "hemen hemen emekle ters orantılı olacak biçimde" dağıttığını söylediği kapitalist topluma karşı duyduğu ahlaki tiksintiydi.

mill'in ahlakındaki temel düşünce, gerçekten insanlara saygı, yani onlara ahlaki sorumluluğun gerektirdiği ve onsuz olanak bulunmayan saygınlığa uygun biçimde davranılması inancıydı. mill'in ahlakı başlıca, kişiliğin değerini metafizik bir dogma olarak değil, özgür bir toplumun gerçek koşullarında sağlanması gereken bir şey sayması bakımından yararcıydı.

ikinci olarak mill'in liberalizmi siyasal ve toplumsal özgürlüğü, daha ilerdeki bir amaca hizmet ettikleri için değil ama özgürlük sorumlu bir insana özgü olduğu için kendi başına iyi bir şey saymıştır. insanın kendi yaşamını yaşaması, doğal özelliklerini ve yeteneklerini geliştirmesi mutluluğun bir aracı değildir; mutluluğun çok önemli bir parçasıdır. bundan dolayı iyi bir toplum, hem özgürlüğe müsaade eden hem de özgür ve doyurucu yaşam biçimlerine olanak sağlayan bir toplum olmalıdır.

üçüncü olarak özgürlük yalnız bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir iyiliktir. bir görüşün zorla susturulması hem ona inanan kişiye haksızlıktır hem de toplumu bu düşüncenin özgür tartışmasından ve eleştirisinden sağlayabileceği yarardan yoksun kılmaktır.

gerçekte bu iki sav, yani bireyin hakkı ve toplumun yararı, birbiriyle yakından ilişkilidirler. çünkü düşüncelerin özgür bir tartışma süreci sonunda yaşadığı ya da öldüğü bir toplum, yalnız ilerici bir toplum değildir; gerçekte özgür tartışma haklarından yararlanmaya değen kişileri yetiştirebilecek tek toplum türüdür.

dördüncü olarak özgür bir toplumda liberal bir devletin görevi olumsuz değil, olumludur. yalnızca yasa yapmaktan kendini alıkoymakla yurttaşlarını özgür kılamaz; ya da yalnızca yasal engeller kalktığı için özgürlüğün koşullarının var olduğunu varsayımlamaz. yasama, olanakların yaratılması, artırılması ve eşit dağıtılmasına hiçbir keyfi sınır koymaz. sınırları, elindeki araçlarla yaşamı daha insanca ve daha az zorlayıcı kılan koşulları korumak ve daha çok kişiye sağlamak yolundaki gücü ile belirlidir.

yasaların çoğu kötüdür; çünkü doğanın en güçlünün yaşaması yoluyla sağladığı yetkinliği bozarlar. evrim, bireyi topluma yetkin biçimde uydurma noktasına yaklaştıkça hemen bütün yasalar işe yaramaz duruma gelecektir.

safo ile türko

turan dursun

türko, metin ezberi için safo'ların ahırına gitmişti yine. safo yine gelip dikilmişti karşısına.

"yeter çok çalıştın, biraz dinlen."

"ezberleyeceklerim var daha."

"sonra ezberlersin."

safo gidip iyice yaklaştı ona. anasıyla babasının "şey etmeleri"nden söz açtı. bakıştılar, gülüştüler. safo'dan bir öneri:

"biz de onlar gibi yapalım mı?"

"olmaz."

"niye?"

"birden çıkıp gelirler, görürler."

"gelmezler. çünkü sabo (kötürüm kız kardeş) uyuyor. babamla anam da dayımlara gittiler. akşama kadar da gelmiyecekler."

"ya gelirlerse?"

"vallaha gelmezler."

"günah olur."

"olmaz, biz daha çocuğuz."

"çocuklara da günah olurmuş."

"kim diyor?"

"şeriat kitabı. evlenecek yaşa geldiler mi, çocuklara da günah olacağını söylüyor."

"biz o yaşa gelmedik ki!"

"sen o yaşa gelmişsin. geçmişsin bile."

"ben daha 12 yaşındayım."

"şeriatımıza göre, kızlar 9 yaşına geldiler mi, evlenecek çağa gelmiş olurlar."

"yaa?!!"

"vallaha. peygamberimiz aişe 6 yaşındayken evlenmiş. ama aişe anamız 9 yaşına basınca zifaf olmuşlar."

"peygamberimiz kaç yaşındaymış o sıra?"

"52 yaşında."

"bunu da kitap mı yazıyor?"

"evet. hadis kitapları. buhari'de bile var."

"buhari ne demek?"

"büyük hadis kitabı."

"şimdi bir babamla anam gibi yapsak günah olur, öyle mi?"

"evet. sana günah olur."

"sana olmaz mı?"

"benim yaşım küçük. oğlanlar 12 yaşına basmayınca evlenecek yaşa gelmiş olmazlar. ama ben 'faki' olduğum için biraz da bana yazılır günah."

"günah yazılırsa ne olur?"

"cehenneme atarlar."

"kimler atar?"

"zebaniler. azap melekleri."

"pis zebaniler."

"kız öyle söyleme. meleklere öyle söylenmez."

"onlar da yakmasınlar insanları."

"onlara allah emrediyor."

20.9.12

watt

samuel beckett

herkese, er ya da geç, yazın uzun sevinçlerini bekleyen sineklere imrenme duygusu gelir.

watt, kuralına sadık kalarak bu saldırıyı bir kazaymışçasına değerlendirdi. bütün bunları, yani akan kanı gerekiyorsa hep cebinde taşıdığı küçük kırmızı bir bezle dikkat çekmeden durdurmayı, yere düşenleri toplamayı, yoluna ya da duruşuna olabildiğince ivedilikle, yalnızca bir tersliğin kurbanıymışçasına devam etmeyi en bilgece davranış olarak görüyordu. ama bunun için ona saygı duymak gereksizdi. çünkü sık sık yinelenmesi nedeniyle bu tutum varlığının ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştü. bir örnekle somutlarsak suratına tükürseler, pantolon askısı koptuğunda ya da kıçının dibinde bir bomba patladığında duyacağından fazla öfke birikmezdi içinde.

bir taş mı arzuluyorsunuz, ekmek isteyin. bir ekmek mi arzuluyorsunuz, pasta isteyin.

daha çok uluma diye nitelendirebileceklerimi bir yana bırakırsam bence üç tür gülüşün üzerinde durmaya değer, yani acı, zorlama ve neşesiz olanların üzerinde. bu gülüşleri -nasıl söylesem?- usumuzda art arda oluşan sıyrıklara, çiziklere benzetebiliriz, birinden ötekine geçişi de azdan çoğa, alçaktan yükseğe, dıştan içe, kabadan inceye, özdekten biçime geçişe. bugünkü neşesiz gülüş bir zamanlar acıydı. ya bugünkü acı gülüş bir zamanlar neydi? gözyaşlarıydı bay watt, gözyaşlarıydı. acı gülüş iyi olmayan şeylere güler, ahlaki bir gülüştür. zorlama gülüş doğru olmayan şeylere güler, yargılayıcı bir gülüştür. iyi olmayana! doğru olmayana! neyse! ama neşesiz gülüş şiirsel gülüştür, burnumuzdan çıkarırız bunu. gülüşlerin gülüşüdür, gülüşe gülen gülüştür, en yüce şakaya şaşkınlıkla sunulan saygıdır, kısacası mutsuzluklara gülen gülüştür.

konuşanlar daha çok bir şeyin lehinde konuşmaktansa aleyhinde konuşmayı yeğler, bunun nedeni belki de sesin fikir birliğine varılmışken karşıt düşünceler taşındığı zamanki kadar yükseltilememesidir.

bir erkeğin aynı zamanda hem kadın düşkünü hem de erkeklerle ilişkiye giren biri olması ya da bir kadının aynı zamanda hem erkek düşkünü olması hem de kadınlarla ilişkiye girmesi kesinlikle olanaksız mı, hayır, ilgisi yok. çünkü erkeklerde ve kadınlarda, erkeklerle ilişkiye giren erkeklerde ve kadın düşkünlerinde, erkek düşkünlerinde ve kadınlarla ilişkiye giren kadınlarda, erkek ve kadınlarla ilişkiye giren kadınlarda bu konuda aksi kanıtlanmadıkça her şey olasıdır.

hiçlik. kaynağa. öğretmene. tapınağa. ona sundum bunları. bu boş yüreği. bu boş elleri. bu bilgisiz kafayı. bu sürgün bedeni. onu sevmek için az parçam yozlaştı. onu elde etmek için attım az parçamı. onu öğrenmek için az parçamı unuttum. onu bulmak için yitirdim az parçamı.

çöldeydi, göğün altındaydı, biri watt'ın üzerinde, biri de watt'ın altında olduğu için watt'ın seçebildiği bunlardı. önünde, ardında, çepeçevresinde gök ve çölden başka bir şey olduğunu duyumsamıyordu. hangi yöne dönerse dönsün önünde hep bir birleşme serabına doğru büyüyen uzun ve karanlık süzülüşleriydi birlikte. gök koyu renkliydi, buradan her zamanki ışıklarının yokluğu çıkarsanabilirdi, yoktular. söylemek bile fazla, çöl de koyu renkliydi. doğrusunu söylersek gök ve çöl aynı koyu renkteydi. bu koyu renk öylesine koyuydu ki renk kesinlikle ayrımsanamıyordu. bazen renkten yoksun bir koyuluk, tüm renklerin karışımı bir koyuluk, koyu bir ak gibi gözüküyordu. ama watt koyu ak sözünü sevmiyor ve bu nedenle koyuluğunu yalnızca kısaca koyu renk diye adlandırıyordu, doğrusunu söylemek gerekirse, rengin böylesine bir tanımlamaya karşı çıkarak kadar koyu olması, watt'ın bu konuda haksız olduğunu gösteriyor.

yazdıklarımda simgesel anlamlar arayanların boynu altında kalsın.

19.9.12

six feet under

"insan bedeni sadece gözyaşı, kemik ve arzudur."

her şeye hazırlıklı olmak istersin; ama hayat böyle değildir. fırsatlar, dertler birden karşına çıkar ve sen de elinden gelenin en iyisini yaparsın.

bir insanı tam anlamıyla tanıyamazsın. tanıyabileceğini sanıyorsan bir hayal dünyasında yaşıyorsun demektir.

bir şey gerçekse, anlamasanız bile vücudunuzu etkiler. karaciğeriniz ve bağırsaklarınız gözünüzden daha iyi birer sanatçıdır. çünkü beyninize daha uzaktır.

hepimiz yaralıyız. hayatımız boyunca yaralarımızı taşırız ve er geç bizi öldürürler.

herkese her şey öğretilebileceği bir yanılsamadan başka bir şey değil. birçok şeye koşullandırılabiliriz; ama gerçek anlamda önemli bir şeyler öğrenmek, insanın içinden gelir.

başlangıçta bir şeyden nefret ediyorsan, bu iyidir. çünkü kendi doğruluğunun güzelliğini fark etmezsin. diğer insanların istediklerini yapan, normal, acınası bir insan olmaya alışkınsın. ama diğer insanların istediği, seni becermek, senden para kazanmak, güvenlik sistemi iyi olan bir oturma odasında seni asmak.

yazmak

jean-paul sartre

yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: "resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?" ustanın karşılığı şöyledir: "karşısına geçip de şaşkınlıkla: "ben mi yaptım bunu!" dediğin zaman." bir başka deyişle: hiçbir zaman. çünkü bunu diyebilmek, kendi yapıtına başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. oysa şurası çok açık ki bizler ortaya konan yapıttan çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız.

insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. böylece, hangi yoldan gelmiş olursanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, yazın sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük istemenin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır.

bilgin mucizeye ne kadar inanıyorsa, kentsoylu şef de insan özgürlüğüne o kadar inanır. ve ahlakı çıkarcı olduğundan, ruhbiliminin temel direği de çıkardır. bundan böyle yazar için bütün sorun yapıtını bir çağrı biçiminde mutlak özgürlüklere yöneltmek değil, onu, kendisi gibi belirlenmiş olan okuyucular için belirleyecek tinsel yasalar ortaya koymak olacaktır.

varoluşçu yazarlar çağımız insanının bırakılmışlığını, yalnızlığını, boğuntusunu, umutsuzluğunu, güvensizliğini belirtmekle yetinmezler. bu kişinin kendini tanımasını, özünü yaratmasını, benliğini kazanmasını, baskıdan kurtulmasını da isterler. insanı ezen teknik düzene, kişiliğini silen toptancı topluma, benliğini çiğneyen zorbalığa karşı koyar, gerekirse başkaldırırlar. bu yüzden öznelliğe ve bireyliğe büyük önem verirler. öznellikten kalkarak bireyciliğe varırlar. söz gelimi, kierkegaard bireyi ana gerçek sayar, toplumu hor görür. ona göre, bireyin varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerekir. bireycilik ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirir, korunur ve derinleşir.

ayna

rauda jamis

bakışlar ruhun aynasıdır.

çok uzağa giden, bir daha asla geri dönmeme riskini göze alır, bunu hiç unutma. ne istediğinden emin olmaya çalış. iyice emin ol.

yaşamı asıl oluşturan, ciddi olmayan şeylerdir.

yaşamlarına bir anlam vermeyi bilmeyen ve sizinkine zarar vermeye çalışarak daha da alçalan insanların, kendilerine öz güçlerini başkalarını küçük düşürme yoluyla elde edecekleri öğrenilmiş düş gücü ve oyun fukarası çocukların bu türden kırıcı davranışları bana dokunmaz oldu. oysa gerçek güçlülük, güçsüzlük maskesi taşır; bir rahatlık, neredeyse bir lükstür bu.

yaşam, en beklenmedik anda şaşırtıcı, güzel sürprizler hazırlar insana.

insanın her zaman bağlanacağı bir şey vardır. her şey birbirine bağlıdır, her şey ayakta durur; biz ve benliğimiz, benliğimiz ve eşimiz, benliğimiz ve başkası, benliğimiz ve dünya.

bir dahi, beyaz atlı prensten daha iyidir. üstelik hem dahi hem de beyaz atlı prens olmadığını nereden bilebilirsiniz?

insan, sürekli hem kendi düşüncesini hem de başkalarının düşüncelerini derinleştirmenin yollarını aramalı. bu, yaşamı anlamanın anahtarıdır. insan, anlamaya çalışmadan, kimi sorulara yanıt bulmak için çaba göstermeden yaşayamaz.

18.9.12

roverandom

christina scull / wayne g. hammond

j.r.r. tolkien, 1925 yazında, karısı edith ve oğulları john (yaklaşık sekiz yaşında), michael (yaklaşık beş yaşında) ve christopher (henüz bir yaşında bile değildi) ile birlikte yorkshire kıyısında, turistler tarafından hâlâ rağbet edilen filey adlı bir kasabaya tatile gitmişlerdi.

bu beklenmedik bir tatildi, tolkien'in o yılın 1 kasım'ında başlayacağı anglo-sakson profesörlüğüne atanışını kutlamak için çıkılmıştı ve yeni göreviyle birlikte leeds üniversitesi'nde iki dönem daha ders vereceği için, bu belki de sahip olunacak tek dinlenme dönemi olarak tasarlanmıştı. 

tolkien'ler, üç ya da dört haftalığına filey'de bölgenin posta müdürüne ait olması muhtemel, edward dönemine ait bir sayfiye evini kiralamışlardı. ev, denize ve kumsala yukarıdan bakan yüksek bir kayalığın üzerindeydi. sahip olduğu bu yüksek konumu sayesinde doğu yönündeki manzara kesintisiz bir şekilde önlerinde uzanıyordu ve genç john tolkien, iki ya da üç güzel gece boyunca, dolunay denizden yükseldiğinde ve suyun üzerinde gümüş bir "patika" ışıldadığında çok heyecanlanmıştı.

o günlerde michael tolkien, kurşundan yapılmış, siyah ve beyaz renklerde boyanmış küçük oyuncak köpeğine aşırı derecede tutkundu. onunla yemek yiyor, onunla uyuyor ve gittiği her yere yanında taşıyordu. ellerini yıkarken bile bırakmak istemiyordu. ama filey'deki tatilleri sırasında, bir seferinde, babası ve ağabeyiyle birlikte yürüyüşe çıktı ve denizin üstünde taş kaydırmanın heyecanına kapılarak oyuncağını yere, beyaz çakıllı kumsalın üzerine koydu. zemine olan zıtlığına rağmen küçücük siyah beyaz köpek bu süre içinde neredeyse görünmez bir hale geldi ve kayboldu. babasının ve iki büyük çocuğun, o gün ve ertesi gün boyunca aramalarına rağmen oyuncağı bulunamadığı için michael büyük bir üzüntü içindeydi.

en sevdiği oyuncağının kayboluşu bir çocuk için çok önemli bir andır. tolkien de hiç şüphesiz böyle düşünüyordu ve oyuncağın kayboluşuyla ilgili bir "açıklama" yarattı: bir büyücü tarafından oyuncağa dönüştürülen rover isimli gerçek bir köpek hakkında bir öykü. michael'a çok benzeyen bir oğlan tarafından kumsalda kaybedilen köpek komik bir "kum büyücüsü"yle karşılaşır, ayın üzerinde ve denizin altında maceralar yaşar. işte, roverandom'ın bütün hikâyesi buydu ve sonunda kâğıda aktarılacaktı.

ölü ozanlar derneği

nancy horowitz kleinbaum

eğer kararlı birer ateist yetiştirmek istiyorsan, onları dindar birileri olacak şekilde yetiştir. her zaman işe yarar.

hepimizin içinde kabul görme ihtiyacı vardır; ama kendinize özgü olan şeylere, sizi farklı kılan özelliklere de inanmalısınız. bu aptalca ya da pek popüler olmayan bir şey olsa da. frost'un dediği gibi: "ormanda yol ikiye ayrılıyordu; ben az geçilen yolu seçtim. farkı da bu yarattı."

doğrular, her zaman insanın ayaklarını açıkta bırakan bir battaniye gibidir.

insan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur. tıp, hukuk, bankacılık, bunlar hayatı devam ettirmek için gereklidir. ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!

bir kadın bir katedraldir. bulduğunuz her fırsatta ona tapının.

bana aptalca düşünceler yüzünden zarar görmemiş bir kalp göster, ben de sana mutlu bir insan göstereyim!

eğer biri güvenle hayallerinin yönünde ilerlerse, bir gün hiç beklemediği bir başarıyla karşılaşır.

thoreau, "çoğu insan hayatını sessiz bir umutsuzluk içinde sürdürüyor." diyor. neden bunu yapalım? kendinize yeni zeminler aramaktan kaçınmayın.

17.9.12

insancıklar

stefan zweig

1844'te, 24 yaşındaki o yalnızların en yalnızı "ateşli bir tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde", insancıklar'ı, bu usta işi insanlık çalışmasını yazdı. en büyük utancı olan yoksulluk üretti onu, en büyük kudreti, acıya olan sevgisi, sonsuz merhameti de kutsadı. yazılı sayfalara güvensizlikle baktı. orada kadere sorulmuş bir soru olduğunu, bir karar verileceğini seziyordu; güçlükle şair nekrasov'a el yazmalarını kontrol etmesi için götürmeye karar verdi. iki gün hiçbir haber çıkmadı. geceleri tek başına evde oturup düşünüyor, lambanın gazı bitinceye kadar çalışıyordu. birdenbire gecenin dördünde kapının zili hararetle çalındı ve nekrasov şaşkınlıkla kapıyı açan dostoyevski'nin kollarına atıldı, boynuna sarıldı, öptü ve kutladı.

o ve bir arkadaşı birlikte el yazmalarını birbirlerine okumuşlar, bütün gece dinlemişler, sevinçten deliye dönmüşler ve ağlamışlardı. sonunda dayanamamışlardı: gelip ona sarılmak istemişlerdi. bu, dostoyevski'nin hayatının ilk saniyesiydi, gece yarısı çalan bu zil onu şöhrete çağırıyordu.

sabahın ilk ışıklarına kadar ateşli sözlerle mutluluk ve coşkularını paylaşırlar. ardından nekrasov rusya'nın en büyük eleştirmeni belinski'ye koşar. "yeni bir gogol doğdu." diye bağırır daha kapıdayken, el yazmalarını bir bayrak gibi sallayarak. "size kalsa gogol'ler mantar gibi yerden bitecek." diye homurdanır güvensiz eleştirmen, böylesi bir heyecana kızarak.

ama ertesi gün dostoyevski onu görmeye geldiğinde oldukça değişmiştir. "peki, siz burada neyi başardığınızın farkında mısınız?" diye heyecanla bağırır iyice şaşkına dönmüş olan genç adama.

dostoyevski dehşete kapılır, bu yeni ve ani şöhret onda tatlı bir ürperti uyandırır. rüyada gibi iner merdivenleri, sokağın köşesinde sallanarak ayakta durmaya çalışır. kalbini sıkıştıran bütün o karanlık ve tehlikenin güçlü bir şey olduğunu, çocukluğundaki belirsiz "büyüklük" hayallerinin ölümsüzlük olduğunu, bütün dünya için acı çekmek olduğunu ilk kez hisseder; ama buna inanmaya cesaret edemez. coşku ve vicdan azabı, gurur ve tevazu göğsünde belli belirsiz salınıp durmaktadır, hangi sese inanacağını bilemez. sarhoş gibi sokağın karşısına geçer, gözyaşlarına mutluluk ve acı karışır.

16.9.12

son söz

charles baudelaire


yürek halinden hoşnut, dağın başına çıktım
hastane, genelev, araf, cehennem, cezaevi
ayağımın altında uzanan kente baktım

gördüm aşırılıklar açmış çiçekler gibi
acımın mimarı ey şeytan, dağa, bilirsin
boş bir gözyaşı dökmek için gitmediğimi

yaşlı hovardası gibi yaşlı bir dilberin
cehennemi büyüsü beni hep gençleştiren
aşkıyla mest olmak istedim koca fahişenin

ey kent, ağır, karanlık, nezleye tutulmuş, sen
ister hala uyuyadur yataklarında sabahın
akşamın altın perdelerinde gez, istersen

ey rezil başkent, severim seni! orospuların
ve haydutların her zaman hazlar sunar bize
ama, inançsız ahmaklar bunu nerden anlasın

yağmurun yedi yüzü

süheyla acar

menekşeler yavaş yavaş ölürler.

bence, yalnızca istanbul'da değil, dünyanın bütün kentlerinde ölüme yağmur yakışır, yağmura da ölüm. insan ölecekse yağmurlu bir günde ölmeli. en azından, yağmurlu bir günde gömülmeli. mezarlıklara, serviliklere, cenaze arabalarına pırıl pırıl yaz günlerinin ışığını hiç yakıştıramam. istanbul'da yağmurun rengi mavidir. ölümün rengi de mavidir. ölümle birlikte yüzlerimize incecik, harikulade bir nakış gibi yerleşen o keder bile yukarıdan aşağıya mağrur bir ağıt gibi dökülen gri-mavi yağmurun altında daha derin, daha anlamlı, daha güzel gelir bana. insan ölecekse yağmurlu bir günde ölmeli. ölüme yağmur yakışır, yağmura da ölüm.

küçük mutluluklar küçük adamlar içindir.

marksist kitaplar bize hayatın temelinin ekonomi olduğunu anlatıyordu. ne kadar gelişkin insanlar olacağımız, neyi sevip neyi sevmeyeceğimiz, yüzümüzü nereye döneceğimiz ve hatta düşlerimiz, her şey, içinde yaşadığımız toplumun ekonomik gelişmişlik düzeyine bağlıydı.

askerlerin apoletlerini karıları taşır, derler.

zamanın mutluluk üzerinde tuhaf bir etkisi var. insan, yaşamının bazı anlarında ne denli mutlu olduğunu, o anın içinde mutlulukla sarılmışken değil de, ancak üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra geriye dönüp bakınca algılayabiliyor. acı böyle değil oysa, o 'an'da bütün yoğunluğuyla yaşanıyor ve zaman, üzerinden geçip giderken acıyı da seyreltiyor.

ucundan sıkı sıkı tutacak bir inat bulduysan artık afet mafet koymaz adama.

ara ara dibe vurmak iyidir. vazgeçtiğimiz hayaller, yitirdiğimiz düşler ve aklımıza bile gelmeyen en parlak fikirler, hepsi orada, diptedir. batık kentlerin hazineleri gibi. suyun üstünden bakınca bir şey göremezsin ama hızla dibe doğru inerken, yaklaştıkça pırıl pırıl parlar, gökteki yıldızlar gibi göz kırparlar sana.. hiç kimse dibe vurmadan çoktan yitirdiği düşleri su yüzüne çıkaramaz. 

şehirlerin yüzü, içinde yaşayan insanların yüzlerine benziyor.

sonrası ayrılık.. yani insanın günündeki gölge, yüreğindeki ayaz, her gece yatağına giren bir eksik cümle, ıssızlık, mahzunluk, sessiz bir kıyamet.. ayrılık, on iki yıl boyunca mahcup bir ev sahibi gibi ağırladığım lale. ayrılık dört duvar.. 

korku, kendinden başka her şeyi unutturarak kişiyi, yalnızca içinde bulunduğu o an'a hapseden bir duygudur.

kendi kendinle baş başa kaldığın anların yalnızlık diye tanımlanması, o sırada işlerin ne denli yolunda gidip gitmediğiyle ilgilidir.

gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım ben de, toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.

sinema güzel bir şeydir; belki hayatın değil ama düşlerimizin aynasıdır.

biz o mükemmel devrim düşünün çocuklarıydık. etrafımızda her şeyi her zaman bizden daha iyi bilen ağabeylerimiz, ablalarımız vardı. ama her şey o kadar kısa sürdü ki, bizim büyümeye fırsatımız bile olmadı. güzel bir rüyanın içinden paldır küldür uyandırıldık; sonrasında düşte miyiz, gerçekte mi, yıllarca anlayamadık.

çünkü yitip giden insandır ve şu gökkubbenin altında, geride sadece düşlerimiz kalır.