#eşcinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#eşcinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.06.2022

eşcinsellik

michel foucault

cinsiyet, iktidarın bedenler ve onların maddesellikleri, güçleri, enerjileri, duyumları ve hazları üzerindeki etkileri çerçevesinde düzene soktuğu en spekülatif, en ideal ve en içsel ögedir.

yunanlılar, insanın hemcinsine duyduğu aşkla öbür cinse duyduğu aşkı, birbirini dışlayan iki tercih, birbirinden kökten bir biçimde farklı iki davranış türü olarak karşı karşıya getirmiyorlardı.

daphnis: oğlanlara duyulan arzuyla kadınlara duyulan arzu, kökeninde tek ve aynı şeydir.

erkeği kadına cinsellikle, yani bir köpeğin dişisine yaklaştığı gibi bağlayan arzunun doğası aşkı dışlar. dolayısıyla bir tek gerçek aşk vardır: oğlanlarla aşk. çünkü saygınlıktan yoksun hazların bu aşkta yeri yoktur. ve doğal olarak, erdemin ayrılmaz bir parçası olan bir dostluk içerir. nitekim, eğer seven, aşkının, karşısındakinde dostluk ve erdem uyandırmadığını saptarsa, ona gösterdiği ilgi ve bağlılıktan vazgeçer.

eğer bir bedenin tazeliği ve zarafeti aracılığıyla, bir ruhun güzelliği görülüyorsa ve bu güzellik, yukarıdaki görüntüyü andırarak, bizim ruhumuzu kanatlandırıyorsa, burada, yani yalnızca güzelliğin ve doğal haliyle mükemmelliğin söz konusu olduğu yerde cinsiyet farkı neden devreye girsin ki?

efesli rufus: cinsel birleşme doğanın işidir, kötü olarak değerlendirilemez.

tıpta olduğu gibi felsefede de, insanları birbirinden ayıran, yöneldikleri nesne türü ya da tercih ettikleri cinsel deneyim kipi değil, her şeyden önce bu deneyimin yoğunluğudur. ayrım en azla en çok arasında, kısıtlamayla kendini tutamama arasında yapılır.

erkek aslanların kendi türlerinin erkeklerini sevmemesi ve erkek ayıların erkek ayılara aşık olmaması neyi kanıtlar ki? insanların, hayvanlarda bozulmadan kalmış bir doğayı kirlettiklerini değil, hayvanların ne felsefe yapmayı ne de dostluğun güzel olanı üretebileceğini bildiğini.

22.07.2021

eşcinsellik

jodi picoult

aşk hiçbir zaman kolay değildir ama ancak eşcinsel çiftler için engelli parkur gibidir.

kanunları yapanlar, eşcinsellere ve lezbiyenlere "medeni" haklar tanırlarsa eyaletteki herkesin bunları isteyeceğinden korkuyor.

annemin bana küçük bir kızken ne zaman sol eliyle yazmaya çalışsa katolik okulundaki rahibelerin o eline vurduğunu anlattığını hatırlıyorum. bugün bir öğretmen öyle yapsa, muhtemelen çocuk istismarı suçlamasıyla tutuklanır. içimdeki iyimser vanessa, cinselliğin de sonunda el yazısına benzeyeceğini söylüyor: bu işi yapmanın doğru veya yanlış yolu yoktur. sadece hepimiz farklı bağlantılara sahibiz.

ben dindar bir insan değilim ama insanlara istedikleri şeye inanma hakkını çok görmem. öte yandan aynı inançların bana dayatılmasından da hoşlanmam. birisinin sizin için dua etmesi -siz öyle bir talepte bulunmasanız da- güzel bir şey olmalı. fakat nefret mesajını kamufle etmek için tanrı'yı kullanan bir grup insanın benim için dua etmesini istiyor muyum? bilet gişesinin önünde broşür dağıtan güzel, ahlaklı genç kızlar var ve biri "ben sarışın doğdum, siz ise eşcinsel olmayı seçiyorsunuz!" yazan bir pankart taşıyor. bu kızların hoş süslenmiş kibarlıklarının, "iyi hristiyan" olma iddialarının arsenik katılmış pastanın üstündeki krema olduğunu anladım.

eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: "hiçbir şey değişmiyor."

insanları asla sandığımız kadar iyi tanımayız ve buna kendimiz de dahildir. bir sabah eşcinsel olarak uyanabileceğinize inanmıyorum. ama bir sabah uyanıp hayatınızı içinde belirli bir kişi olmadan sürdüremeyeceğinizi anlayabileceğinizden artık eminim.

15.07.2021

eşcinsellik

murathan mungan

resmi tarihler, yok etmeye ya da varlıklarını görmezden gelmeye çalıştıkları ulusların ve kavimlerin geçmişlerini nasıl inkar etmeye, tarihsel köklerini gizlemeye çalışıyorlarsa, erkek egemen iktidarlar da, eşcinselliğe sürekliliği olan geleneksel bir tarih kazandırmak istemez; onu, evrimsel çizgisinden kopartarak köksüzleştirmeye, tarihin arızi dönemlerinde yozlaşma belirtisi olarak ortaya çıkan bir soysuzluk çeşidiymiş gibi göstermeye çalışırlar. eşcinselliğin eskiden beri var olmayan, ancak çöküş dönemlerinde ortaya çıkan bir yozlaşma gibi sunulması, onun aynı zamanda yok edilebilir, giderilebilir olduğu düşüncesini de toplumsal bilinçdışına taşır. ideolojik aygıtlar bir kez kurulduktan sonra kendi kendine de çalışır. her zaman bilinçli politikalarla işletilmeleri gerekmez.

herkesin kendini ifade etme biçimi, dili, söylemi farklıdır. hele bizim gibi ifade ve düşünce özgürlüğünün ciddi bir sorun olduğu toplumlarda bu daha da önem kazanır. ben "eşcinsel" sözcüğünü dikkatli kullanırım. "eşcinsellik", bir "cinsellik biçiminin" adıdır; "gay olmak" ise bir "yaşama biçiminin" adı. türkiye'de eşcinsel olduğu halde gay gibi yaşamayan milyonlarca insan var. burada daha yumuşak, daha kibar bir ifadenin "koruyuculuğuna sığınmak"tan çok, "ideolojik" bir tercih söz konusudur. kimliğin yalnızca "cinsel edimle" değil, bir "yaşama biçimi edimiyle" adlandırılmasına yönelik bir politika amaçlanmaktadır. ayrıca, insanların "ben karşıcinselim" deme zorunluluğu hissetmediği bir toplumda, birilerinin "ben eşcinselim" demeye zorlanmasını adaletsiz, eşitsiz ve ayrımcı buluyorum.

1.07.2021

alan turing

richard dawkins

taliban dönemindeki afganistan'da eşcinsellik için verilen resmi ceza idamdı ve zevkli bir yöntem izlenerek, kurban canlı canlı bir duvarın altında ezilirdi.

eşcinsellik 'suçu' başlı başına mahrem bir eylemdir. birbirlerini onaylamış ve hiç kimseye zarar vermeyen yetişkinler tarafından uygulanır ve biz bir kez daha dinsel saltçılığın klasik bir özelliğiyle karşı karşıya kalırız.

gizli eşcinsellik ingiltere'de -hayret vericidir ki- 1967 yılına kadar ceza gerektiren suçlar kapsamındaydı. 1954 yılında ingiliz matematikçi alan turing, ki "bilgisayarın babası" unvanı için john von neumann ile birlikte adaydır, özel hayatında eşcinsel davranış sergilemesiyle suç işlediğine karar verildiğinde kendisini öldürmüştü. turing'in bir tank tarafından itilen bir duvarın altında canlı canlı ezilmediğini inkar edemeyiz. ona bir seçim hakkı sunulmuştu: ya hapishanede iki yıl geçirecek ya da bir dizi hormon enjeksiyonuyla -ki bunun kimyasal bir hadım etme operasyonu olduğu söylenebilir- göğüslerinin büyümesi sağlanacaktı. bu durumda, nihai ve kişisel seçimi, içine siyanür enjekte ettiği bir elmayı yemek oldu.

alman enigma kodlarının kırılmasında kilit zeka olan turing, nazilerin alt edilmesinde eisenhower ya da churchill'den, tartışmaya açık olarak daha büyük bir katkı sağlamıştır. turing ve bletchley park'taki iş arkadaşlarına şükürler olsun ki savaş alanındaki müttefik generaller, savaşın uzun periyotları boyunca alman generallerinin ayrıntılı taktiklerinden haberdar oldular ve almanlar bu planları uygulamaya koyamadan önlemler alındı.

savaşın bitmesiyle, turing'in görevi artık "top secret" olmaktan çıktı ve bu noktaya gelindiğinde turing bir ulus kahramanı olarak ağırlanıp şövalye unvanına layık görülmeliydi. bunun yerine, bu kibar, kekeç, dış merkezli deha yok edildi, hem de hiç kimseye zararı dokunmayan, gizlilikle işlediği bir 'suç' yüzünden. böylece, din eksenli ahlak tacirinin en aşikar özelliğinin diğer insanların özel hayatlarında yaptıklarına ve hatta düşündüklerine tutkuyla kafayı takmak olduğunu gördük.

17.06.2020

tahammül

sigmund freud

uygar insanın cinsel yaşamı gerçekten de ağır hasara uğramış durumdadır.

günümüz uygarlığı, cinsel ilişkiye ancak bir erkekle bir kadın arasındaki tek, çözülmez bağlanma temelinde izin verebileceğini, cinsellikten kendi başına bir haz kaynağı olarak hoşlanmadığını ve buna yalnızca insanların üremesi için şu ana dek alternatif bir kaynak bulunamadığından tahammül ettiğini açık bir şekilde ortaya koyar.

bu tabii ki aşırı bir durumdur. bunun, kısa süreler için bile olsa uygulanamayacağı ortaya çıkmıştır. yalnızca zayıf olanlar cinsel özgürlüklerine bu denli kapsamlı bir müdahaleye boyun eğmiş; güçlü kişiliklerse ancak bir telafi koşulu ile buna izin vermiştir. uygar toplum, kendi kuralları uyarınca cezalandırması gereken pek çok ihlale ses etmeksizin göz yummaya mecbur kalmıştır.

bütün bunlar açıkça o denli çocuksu, o denli gerçek dışıdır ki, fanilerin büyük çoğunluğunun yaşamın bu şekilde yorumlanışını asla aşamayacağını düşünmek insansever bir ruhu acıya boğar.

9.07.2014

juan goytisolo

neyyire gül ışık

yazar 1931 yılı başlarında dünyaya geldi, ispanya'nın talihsiz 2. cumhuriyetinin ilanından 3 ay önce. barcelona'nın varlıklı ve seçkin ailelerinden birinin çocuğuydu; büyükbabası zamanında katalonya'dan küba'ya gitmiş, orada şeker kamışı yetiştiriciliğinden zengin olmuş, ülkesine döndüğünde torunlarının yaşayacağı görkemli malikaneyi yaptırmıştı. 1936 yazında ülkede patlak veren iç savaş ve onu izleyen dikta rejimi halkın büyük çoğunluğu gibi yazarın da yazgısını tümden değiştirdi. annesi şehre indiği bir gün barcelona'yı bombalayan milliyetçi uçakların kurbanı oldu; geriye ölüsünün yanından topladıkları çantasında üç oğlu için aldığı tahta oyuncaklar kaldı. üçü de daha sonra 50'ler kuşağının önde gelen edebiyatçılarına dönüşen evlatları ömür boyu o travma ile yaşayacaklardı. olay sırasında 5 yaşında olan juan'ı her ölüm o her şeyin başındaki ilk aşılmaz ölüme iletecekti.

dulluğun depresyonuyla içine kapanarak erkenden çöken babasının yanında yetişen goytisolo okulda çağın ilkelerine uygun bir öğrenim ve dinsel eğitim aldı; belki de bunun sonucunda, inanç ve ibadet dünyasıyla ilişkisini erkenden kesti. yazında kendi kendini okuyarak geliştirdi, ilk gençlik yıllarından başlayarak, öykü ve romanlarıyla kendi yazar yeteneğini ortaya koydu; ama baskıcı, dar çevresi bu uğraşını geliştirmeye pek elverişli değildi. 1953'ten başlayarak paris'e yolculuklar yapmaya başladı. orada yazar monique lange ile tanıştı. o tarihlerde başlayan birliktelikleri goytisolo'nun eşcinsel yaşantısına karşın sürüp gitti; zamanla derin bir dostluk ve karşılıklı anlayışa dönüştü, 1978'de evlilikle noktalandı. 20 yıl sonra monique'in ölümü "ara perde" romanının kaynağındaki derin sarsıntı olacak ve yazarı kendi hayatını ve insanlığın öyküsünü yeniden gözden geçirmeye, sorgulamaya sürükleyecekti.

juan goytisolo paris'e, eşinin yanına yerleştikten sonra, ülkesine ve babaevine ancak tatillerde, kısa sürelerle, çoğu zaman onunla birlikte döndü. yaşamını öykü, roman, denemeler yazarak, yeryüzünün çeşitli ülkelerini yorulmak bilmeden gezerek geçirdi; bu arada sıcak savaş bölgelerinde, özellikle kafkaslarda, çeçenistan'da uzun röportajlar yaptı. gençlik ideallerinin yıkılışını, komünizmin bozgununu gördü; aklın ışığında yenildiler, kökleri kazındı sanılan bağnazlıkların, boş inanışların, tantanalı alaylar ve papaz cübbeleriyle eski sosyalizm ülkelerine geri döndüklerine tanık oldu. insanlığın son birkaç bin yıllık uygarlık deneyiminden elde avuçta olumlu bir ürün kalmıyordu doğrusu.

islam dünyasına ve kültürüne, müslüman ülkelerine ve insanlarına büyük bir ilgi duyan yazar, 1980'lerde komşu fas'a yerleşti, tarihsel marakeş kentinin merkezinde, orta çağ'daki havasını bugüne dek koruyan ünlü camiü'l-fena meydanı'nın yanı başında, ünlü kutubiye camii'nin yakınında, geleneksel mimarisini koruyan avlulu, avlusunda portakal ağaçları bulunan bir ev aldı. evinin terasından atlas dağları görünüyor.

juan goytisolo şimdilerde dünyayı dolaşmıyor artık. ancak seyrek olarak, konferans vermek ya da bir yapıtını sunmak için yolculuğa çıkıyor. eşinin ölümünden sonra paris'ten elini çekti, marakeş'teki evinde, kitaplarıyla baş başa yaşıyor; vaktini çalışma odası, çatıdaki gözlem yeri ve sokaklar arasında geçiriyor, her gün uğradığı meydanın tanınmış tiplerinden biri. eski bir faslı dostunun ailesiyle aynı çatı altında oturuyor, hizmetini üstlenmiş bulunan ailenin iki küçük çocuğunu evlat edinmiş. yeryüzünde kendi coğrafyasında, kendi birikimine ve eğilimlerine uygun, özgün bir yaşam süren "bir garip avrupalı" o.

9.01.2014

sodomi

marquis de sade


eugénie, gözlerinin önünde gördüğün bu venüs asası, aşkta zevki sağlayan etkenlerin başında gelir: ona çok karakteristik biçimde "organ" denir; insan vücudunda onun giremeyeceği tek bir bölüm yoktur. onu harekete geçiren kişinin tutkularına her zaman itaat eder, kimi zaman amına yerleşip yuva kurar: alışıldık yolu budur. en çok kullanılanı; ama en hoşu değil; daha esrarengiz bir tapınak arayan hovarda genellikle kıç deliğinde zevk almaya çalışır: ağız, göğüs, koltukaltları da bu organa buhurunun yandığı sunaklar sunar; organın tercih ettiği yer neresi olursa olsun, bir süre hareket ettikten sonra beyaz ve yapışkan bir sıvı fışkırttığı görülür, bunun akmasıyla erkek oldukça heyecanlı bir zevke gömülür, ömründe görebileceği zevklerin en tatlısına böylece kavuşur.

cici bir kız düzüşmekle ilgilenmelidir, asla üremekle değil. nüfus artışının bayağı mekanizmalarıyla ilgili şeylerin üstünden atlayacağız ki, esas olarak ve yalnızca hovardaca şehvetlere bağlı kalabilelim, bunlardaki ruh asla çoğalmacı değildir.

bu organ ister önden girsin ister arkadan, bir kadın henüz bu işe alışkın değilse her zaman acı hisseder. ancak acılarla bizi mutluluğa erdirmeyi seçmiş doğa; acılar bir kez yenildiğinde tadılan zevkleri ise başka hiçbir şey veremez ve bu organın kıçlarımıza girişinde hissedilen zevk, aynı girişin önden olmasının sağlayabileceği tüm zevklere tartışmasız biçimde tercih edilir.

kadınları kıçından düzmek ancak yarı yarıya sapkın olmaktır: doğa erkeğin bu fanteziden erkekte yararlanmasını ister; ve özellikle bu zevki erkek için vermiştir. bu tuhaf alışkanlığın doğayı ihlal ettiğini söylemek saçmadır. değil mi ki bize bunu doğa esinliyor, doğayı ihlal etmesi mümkün müdür? doğa kendini yozlaştıran bir şeyi buyurabilir mi? hayır, başka yerler nasıl kullanılıyorsa orası da bize hizmet etmektedir, belki de daha kutsal bir şekilde. üreme, doğanın bir hoşgörüsüdür yalnızca.

hayal gücü, ancak aklımız önyargılardan tamamen kurtulmuşsa işe yarar: tek bir önyargı bile onu yok etmeye yeter. aklımızın bu kaprisli bölümü öyle şehvetlidir ki hiçbir şey onu dizginleyemez; karşısına çıkarılan tüm engelleri parçaladıkça en büyük zaferi, en seçkin zevkleri tadar; hayal gücü düzenin düşmanıdır, düzensizliğe ve suçun renklerini taşıyan her şeye tapar.

en pis olan, en aşağılık olan ve en yasak olan ne varsa, insanın ruhunu en iyi onlar çeler, en iyi kızıştıran onlardır. her zaman için en tatlı zevklerle boşalmamızı bunlar sağlar.

şehvette korkunç olan hiçbir şey yoktur; çünkü şehvetin esinlediği her şey aynı zamanda doğanın esinledikleridir; en olağanüstü, en tuhaf eylemler bile, tüm yasaları, tüm insani kurumları en açık şekilde sarstığı izlenimi verenler bile kesinlikle korkunç değildir ve bu eylemler arasında doğada rastlanmayan tek bir eylem bile yoktur. bununla ilgili olarak kutsal kitap denen ve babil'deki esareti sırasında cahil bir yahudi'nin can sıkıcı intihali olan o bayağı romanda tuhaf bir masala rastlanır; ama bu yanlıştır, tamamen gerçekdışıdır, bu şehirlerin, daha doğrusu bu kasabaların ateşler içinde yok edilmesine yol açmış sapmaların cezalandırılmış olduğu da gerçekdışıdır; sönmüş bazı volkan kraterlerinin üstüne kurulmuş olan sodom ve gomore, vezüv'ün lavlarının yuttuğu italyan şehirleri gibi yok oldular; işte tüm mucize bu.. avrupa'nın bir bölümünde kendilerini bu doğal fanteziye teslim etmiş zavallı insanlara karşı ateş işkencesini barbarca uydurmak için bu çok basit olaydan yola çıkıldı.

doğanın kendi esinlediği şeyi ertesi gün mahkum edecek iki ayrı sesi yoktur. bu zevki yasaklamak ya da mahkum etmek isteyenler çoğalmayı tehdit ettiğini ileri sürerler. bunlar bayağı insanlardır, akılları fikirleri nüfus artışında olan aptallardır ve insanı bu çoğalmadan uzaklaştıran her şeyi suç olarak görürler.

sodomi ve sevicilik doğayı ihlal etmez, tersine, doğaya can sıkıcı evlatlar getirecek bir birleşmeyi inatla reddederek doğaya hizmet ederler. üreme asla doğanın yasalarından biri olmadı, olsa olsa bir hoşgörüdür, söylüyorum size. insan soyunun yeryüzünden silinmesi ya da yok olması doğayı ne ilgilendirir! bu felaket başımıza gelirse her şeyin yok olacağına kendimizi inandırışımızdaki kibirle alay eder! bu yok oluşu fark etmez bile. çoktan yok olup gitmiş türler olduğunu bilmiyor muyuz? türümüzün dünyaya çok yararlı olduğuna ve onu yaymak için çalışmayanın ya da üremeyi yolundan saptıranın kaçınılmaz olarak suçlu olacağına inanmak için salak olmak gerekir!

ey dostlarım, kıç deliğinden haz almayı am deliğine tercih etti diye, hem aşık hem metres olarak iki zevki birden bulduğu bir genç adamı, tek bir haz vaat eden genç bir kıza tercih etti diye bir erkeğin ölümü hak etmiş bir canavar olduğunu düşünmek kadar zırvalık olabilir mi? kendininkinden farklı bir cinsel rolü oynamak istemek canavarlık, hergelelik olur, öyle mi? peki niçin doğa bu zevke duyarlı yarattı insanı?

tüm suçu sizinle aynı zevke sahip olmamak olan bir bedbahtı ölüme mahkum etmeye cesaret gösterecek kadar barbar olunabilir mi?

ah! sevgili eugénie, koca bir yarak arkanızı doldurduğunda nasıl tatlı bir zevk alırsınız bir bilseniz; taşaklara kadar sokulduğunda, kıçınızda ateşli bir şekilde kımıldayıp durduğunda; başın kapçığına kadar çekilip kıllara kadar sokulduğunda alacağınız zevki bilemezsiniz! hayır, hayır, tüm dünyada buna bedel bir zevk yoktur: filozoflara, kahramanlara özgü bir zevktir bu, tanrıların zevkidir, tabii ki bu ilahi zevkin tanrılarıdır yeryüzünde tapmamız gereken tanrılar!

sinsiliği ve ikiyüzlülüğü zorunlu kılan toplumdur: rahat bırakalım kendimizi.

sodomi her açıdan doğanın eseridir ve insanlar doğanın esinlediği şeye daima saygı göstermelidir. eğer, kesin bir sayımın sonucunda, bu zevkin diğerinden son derece daha fazla insanı etkilediği, bundan kaynaklanan zevklerin çok daha canlı olduğu ve bunun sonucu olarak yandaşlarının düşmanlarından binlerce kez daha kalabalık olduğu kanıtlanırsa, bu durumda, bu ahlak bozukluğunun, doğayı ihlal etmek bir yana, onun bakış açılarına hizmet ettiği ve bizim inanmak çılgınlığını gösterdiğimiz zürriyete doğanın daha az inandığı sonucunu çıkarmak mümkün olmaz mı?

muhammed'in kuran'da kutsadığı bu sapıklığa pek eğilimli olan türkler, çok genç bir bakirenin bir oğlan çocuğunun yerini yeterince tutabileceğini ileri sürerlerse de oğlanları sınamadan kadına yöneldikleri enderdir.

1.10.2013

eşcinsellik

sigmund freud

çocukluk döneminde güçlü bir babanın olmayışı sık sık eşcinselliğin ortaya çıkması için elverişli bir ortam yaratır.

psikanalizin eşcinselliğin kökeni için henüz tam bir açıklama getiremediği doğrudur; yine de gelişiminin ruhsal mekanizmasını keşfetmiş ve söz konusu sorunların ortaya konmasına temel bir katkı yapmıştır. incelediğimiz olayların tamamında, daha sonra eşcinsel olanların, çocukluklarının ilk yıllarında bir kadına -genellikle anneye- çok yoğun, ancak kısa süreli bir takıntı evresinden geçtiklerini ve bunu geride bıraktıktan sonra kendilerini cinsel nesne olarak seçen bir kadınla özdeşleştiklerini ortaya çıkardık. yani narsizm temelinden yola çıkarak, kendilerine benzeyen ve annelerinin kendilerini sevdiği gibi sevebilecekleri genç bir erkeği ararlar. dahası, eşcinsel olduğu düşünülen kimi insanların kadınların çekimine kapılmaktan hiç de uzak olmadıklarını, ancak kadınların yarattığı heyecanı sürekli olarak erkek bir nesneye aktardıklarını bulduk. böylece eşcinselliğin ortaya çıkmasını sağlayan mekanizmayı yaşamları boyunca tekrarlıyorlardı. zorlanımlı bir şekilde erkek aramalarını belirleyen şeyin, sürekli kadınlardan kaçmaları olduğu anlaşılmıştır.

eşcinseller arasındaki cinsel ilişkide en çok görülen şey karşılıklı mastürbasyondur.

psikanalitik araştırmalar, eşcinselleri özel bir kişilik grubu olarak insanlığın kalanından ayırma çabalarına kesinlikle karşıdır. açıkça sergilenenlerin dışındaki cinsel uyarımları inceleyerek, bütün insanların eşcinsel bir nesne seçimi yapma yetisine sahip olduğunu, aslında bilinçdışında böyle bir seçimin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. gerçekten de aynı cinsten kişilere yönelik libidinal bağlar, normal ruhsal yaşamda karşı cinse olan benzer bağlardan daha az rol oynamaz; hastalıktaki güdü gücü olarak ise daha büyük bir rol oynar. tersine psikanaliz, çocuklukta olduğu gibi ilkel uygarlıklarda ve eski çağlarda da cinsiyetten bağımsız bir nesne seçiminin -aynı ölçüde erkek ve kadın nesnelere yönelme özgürlüğünün- şu ya da bu yönde kısıtlanmanın bir sonucu olarak normal ve eşcinsel tiplerin geliştiği özgün -ilk- temel olduğunu savunur. dolayısıyla psikanalitik bakış açısından erkeklerin sadece kadınlara cinsel ilgi duyması da açıklanması gereken bir sorundur ve nihai anlamda kimyasal olan bir çekime dayandığı kendi içinde açık değildir.

bir insanın nihai cinsel tutumu ergenliğin sonuna kadar kesinleşmez ve hepsi henüz bilinmeyen bir dizi etkenin sonucudur; bunlardan bazıları yapısalken bazıları rastlantıya bağlıdır. bu etkenlerden bazıları bu anlamda elbette sonucu belirleyecek kadar ağırlıklı olabilir. ama genelde insanlar arasında açık cinsel tutumlardaki çeşitlilik, belirleyici etkenlerin çokluğunu gösterir. eşcinsellerde görülen arkaik yapıların ve ilkel ruhsal mekanizmaların düzenli olarak ağır bastığı görülür. öyle gözüküyor ki en temel özellikleri narsistik nesne seçiminin devreye girmesi ve anal bölgenin erotik önemini korumasıdır.

16.08.2012

eşcinselliğin doğal tarihi

francis mark mondimore

klasik çağın atinasında cinsel objeler iki farklı şekil alıyordu ama erkek ve kadın olarak değil aktif ve pasif, saldırgan ve boyun eğen olarak.

aristophanes, cinsel arzudaki çeşitlemeleri insanların güçlü mitolojik atalarına gönderme yaparak açıklar: bu yaratıkların iki başı, iki çift kol ve bacağı ve iki çift cinsel organı vardır. bazıları yarı erkek yarı dişi, bazıları çift erkek ve çift dişidir. güçlü ve mağrur olan bu yaratıklar gökyüzüne çıkıp tanrılara saldırmaya çalışırlar. bunun üzerine zeus onları katı pişmiş yumurtaları bir saç teliyle böler gibi bölerek zayıflatır. her yeni yarı yaratık, ilk çift organlı yaratığın yapısına göre kendi dişi ya da erkek, aynı cins ya da karşı cinsten eşini arar.

yapıcı bakış açısı, cinsel davranışın, kişinin içinde yaşadığı kültür tarafından belirlendiğini (inşa edildiğini) savunur. özel cinsel davranış türlerinden hiçbiri bir başkasından ne daha doğal ne de daha doğa dışıdır. her bir kültür kendi cinsellik biçimini inşa eder. buna göre, cinsel roller ve davranışlar bir kültürün dinsel, ahlaki ve etik inanışlarından, yasal geleneklerinden, politikalarından, estetiğinden, biyoloji ve psikoloji konusunda sahip olabildiği bilimsel ve geleneksel görüşlerden ve hatta coğrafi ve iklimsel unsurlardan doğar.

özcüler bireylerin doğuştan getirdikleri sabit ve değişmez niteliğin onların aşk ve cinsellik yaşamlarını kültürel çevre ne olursa olsun kaçınılmaz bir şekilde ya karşı ya da kendi cinsine ve ender olarak da her ikisine çektiğini savunur. özcüler, kültürel unsurların kişisel özün ifadesini biçimlendirebileceğini ama inşa edemeyeceğini savunurlar. özcüler heteroseksüel ve eşcinsel erotizminin zaman içinde ve kültürler arasında aynı anda varoluşunu, sonradan cinsel eğilim olarak adlandırdığımız insanın öz niteliğinin bir kanıtı olarak alırlar.

fenomenleri sınıflandırma sırasında ikiye bölmek insan zihninin tipik bir özelliğidir. beyaz ya beyazdır ya da beyaz değildir. cinsel davranış ya normaldir ya da anormaldir. ya toplumsal onay görür ya da görmez, ya heteroseksüel ya da eşcinseldir. ve pek çok kişi bu konularda bir uçtan bir uca basamaklı bir geçiş olduğuna inanmak istemez.

gay ve lezbiyenlerde görülen uyumsuzluk belirtilerinin çoğu, acımasızca yargılandıkları düşmancıl bir toplumda yaşamanın sonucudur.

insan embriyosu, karşı cinsin cinsel organının öncü dokusuna sahiptir.

yüksek zekanın üremeyi artırdığı hiçbir zaman kanıtlanmamıştır.

içselleştirilmiş homofobinin sonuçları: küçümseme, tiksinme, nefret, eşcinsel karşıtı ön yargı, kimlik karmaşası, inkar (görmezden gelme), cinsel disfori (mutsuzluk), tek gecelik ilişkiler, narsistik zedelenme, kimlik haczi (kimlik krizi), eşcinsel panik, utanç, yalıtım, gelişimsel durma (kimlik durması), kimlik kapanması, benlikte parçalanma, psikoz, telafi terapisi (beyin yıkama), intihar

kişi, eşcinsel olarak adlandırılmanın sonuçlarıyla yüzleşmektense dış dünyaya aseksüel bir kimlik sunar. bu başa çıkma stratejisi boyun eğme olarak adlandırılır.

eşcinsellik, cinsellikten çok aşkla ilgilidir. eşcinsel, kendi cinsinden birine aşık olan kişidir. karl wrichs'in dediği gibi "doğa, gerçek aşkın olduğu yerdedir."

karşı cins giysilerini giyme, cinsiyet kalıplarını tiye alma ve cinsel kategorileri canlı ve yeni bir şekilde sorgulama fırsatı verir. kadın kılığındaki bir eşcinsel, geleneksel erkek rolünün benzersiz ve son derece tehditkar bir biçimde reddinin ifadesidir.

"bu yüzyılda adı ağza alınmaktan korkulan aşk david ile jonathan arasında olan, platon'un felsefesinin temel direği yaptığı, michelangelo'nun, shakespeare'in sonelerinde bulacağınız türden genç bir adamın kendinden büyük bir erkeğe duyduğu derin sevgidir. güzeldir, niteliklidir, sevginin en asil biçimidir. doğadışı hiçbir yanı yoktur. dünya onunla dalga geçer ve bazen de onunla kişiyi boyunduruğuna gönderir."

bir eşcinseli heteroseksüele dönüştürmede başarı olasılığı tersinden daha fazla değildir.

cinsel eğilimini kabul etmiş gay ve lezbiyenler topluma, kabul etmeyenlerden daha iyi uyum sağlamaktadır.

5.04.2009

cinsiyet karmaşası

yuval noah harari

kadının doğal fonksiyonunun çocuk doğurmak olduğunu, eşcinselliğin doğal olmadığını iddia etmenin pek bir anlamı yoktur. erkekliği ve kadınlığı tanımlayan yasaların, normların, hakların ve zorunlulukların çoğu, biyolojik gerçekliklerden ziyade insanın hayal gücünün ürünüdür.

bütün bu karmaşayı hafifletmek için akademisyenler biyolojik bir kategori olan "cinsiyet"le kültürel bir kategori olan "toplumsal cinsiyet"i ayırırlar. cinsiyet erkekler ve dişiler arasında ayrılır ve bu ayrımın ölçüleri tarih boyunca aynı kalmıştır. toplumsal cinsiyetse erkekler ve kadınlar arasında ayrılmıştır (ve bazı kültürler başka kategorileri de tanımlar). "erkeksi" ve "kadınsı" özellikler kişilere özgüdür ve daima değişim geçirir. örneğin klasik atina kadınlarıyla modern atina kadınlarından beklenen davranışlar, arzular, kıyafetler ve hatta vücut duruşları arasında büyük çaplı farklar söz konusudur.

cinsiyet çocuk oyuncağı, toplumsal cinsiyet ise ciddi iştir. erkek cinsinin üyesi olmak dünyadaki en basit şeydir; tek yapmanız gereken bir x, bir de y kromozomuyla doğmuş olmaktır. dişi olmak da aynı derecede basittir; çünkü bir çift x kromozomu yeterlidir.

buna karşılık, bir adam veya kadın olmak çok ciddi ve karmaşık bir şeydir. çoğu erkek ve kadın özelliği biyolojik olmaktan çok kültüreldir. hiçbir toplum kendiliğinden her erkeği adam, her dişiyi de kadın olarak saymaz. dahası, bu sıfatlar bir kere kazanıldığında ebediyen de sürmez. erkekler erkeksiliklerini hayatları boyunca sonsuz bir performans, tören ve ritüeller aracılığıyla sürekli olarak kanıtlamak zorundadır. bir kadının da işi hiç bitmez, sürekli kendini ve başkalarını yeterince kadınsı olduğuna ikna etmek zorundadır.

bu çabaların başarılı olması da kesin değildir. özellikle erkekler erkeksilikle ilgili iddialarının boş çıkmasından ödleri koparak yaşarlar. tarih boyunca erkekler hayatlarını riske atarak hatta feda ederek erkekliklerini kanıtlamaya çalıştılar, insanlar "tam bir erkek!" desinler diye.

26.11.2008

o kız

haruki murakami

altı ay oldukça eğlenceli geçti ders verme işi. gerçi zaman zaman beni şaşırtan ya da biraz garip bulduğum şeyler olmuyor değildi; ama özellikle önemsemiyordum onları. sonra, konuşmalarımız ilerledikçe, birine karşı şiddetli bir kin duyabileceğini gördüğümde, biraz ürker gibi oldum, bu huyu bana tümüyle anlamsız ve mantık dışı geldi. ama genelde içgüdüm öylesine sağlamdır ki gerçekten ne düşündüğünü kendi kendime sorar oldum. hepimizin kusurları vardır, değil mi? öte yandan, ben onun piyano öğretmeninden öte bir şeyi olmadığımdan onun huyları da, iyiliği de beni kaygılandırmamalıydı. doğru düzgün çalışsın, benim için yeterliydi. sonra da açık söylemek gerekirse, onu enikonu seviyordum. ne var ki, fazla kişisel konulara girmemeye karar vermiştim. içgüdümle, bunu yapmamam gerektiğini seziyordum. bu yüzden, bana benimle ilgili ne sorarsa sorsun, aşırı bir merak gösterse bile, ona sadece önemsiz şeyleri söylüyordum. nasıl yetiştiğimden, hangi okula gittiğimden öteye gitmiyordu anlattıklarım. o, hakkımda daha çok şey bilmek istediğini söylüyordu bana. ona, bunun pek bir işe yaramayacağı, sıradan bir koca ve çocukla, alelade bir yaşam sürdüğüm ve zamanımı evimle ilgilenerek geçirdiğim yanıtını veriyordum. o zaman bana yakarır gibi bakıyor ve beni sevdiğini söylüyordu. bana böyle baktığını görmek, bende bir sarsıntı yaratıyordu. ama hoşuma da gitmiyor değildi. gene de ona asla gerektiğinden fazlasını söylemedim.

bir gün, aylardan mayıstı galiba, ders sırasında bana, kendini iyi hissetmediğini söyledi. yüzü sararmış ve boncuk boncuk terlemişti. o zaman ona eve dönmeyi mi yoksa başka bir şey yapmayı mı istediğini sordum; ama o, toparlanmak için birkaç dakika yalnız uzanmayı yeğledi. ben de onu odama götürmeyi önerdim ve yatağıma kadar neredeyse taşımak zorunda kaldım. onu odama götürmüştüm; çünkü salondaki kanepe çok küçüktü. başıma dert açtığı için benden özür diledi; ben de ona bunun için kaygılanmamasını söyledim. sonra da bir şey içmek ister mi, diye sordum. istemedi ve benden sadece yanından ayrılmamamı rica etti; ben de, gerektiği sürece yanında kalıp bekleyeceğimi söyledim. az sonra, benden, özür dileyerek, sırtını ovmamı istedi. acı çekiyor gibiydi. öyle ter döküyordu ki hemen istediğini yaptım, o zaman bana dedi ki: "bağışlayın ama lütfen sutyenimi çıkarır mısınız? beni rahatsız ediyor da." çıkardım, siz yerimde olsaydınız ne yapardınız? gömleği çok dar olduğu için, sutyeninin kancalarını açmadan gömleğin iliklerini çözdüm. 13 yaşında bir kız için, göğsü adamakıllı gelişmişti, benimkinin en az iki katıydı. zaten sutyeni de büyüklere göre, epey kaliteli bir modeldi. ama ne de olsa, bunun da önemi yoktu, değil mi? ve ben de onun sırtını ovmayı sürdürdüm, aptal gibi. o hep öyle özür diliyordu, gerçekten samimi bir sesle ve her defasında da ben ona, bunun önemli olmadığını yineliyordum.

çok geçmeden hıçkırmaya başladı. "ne var?" diye sordum ona. "hiç." "mutlaka bir şey var. bana söyle, açıkça." "bazen böyle olur bana. elimden bir şey gelmez. kendimi üzgün ve yalnız hissederim, kimse bana yardım edemeyecekmiş ve herkes benim varlığımla alay ediyormuş izlenimine kapılırım. öyle acıdır ki işte sonucu böyle olur. geceleri uyuyamaz olurum, iştahım kaçar. tek avuntum size gelmek." "anlatsana bana neden böyle oluyorsun. seni dinliyorum."

bana ailevi sorunları olduğunu açıkladı. annesini ve babasını bir türlü sevemiyormuş ve onlar da onu sevmiyorlarmış. babasının yaşamında bir başka kadın varmış ve eve pek seyrek gelirmiş ve bu durumun yarı yarıya delirttiği annesi ise hırsını kızından çıkartırmış, annesinden dayak yemediği gün neredeyse yok sayılırmış. evine dönmek istemiyordu. ve bunu söylerken hıçkırıyordu. o güzel gözlerine yaşlar dolmuştu. tanrılar bile kayıtsız kalamazdı bu manzaraya. bense onunla işte şöyle konuştum: ona, eve dönmemesinin gerçekten çok zor olduğunu söyledim ve biraz oyalanmak için ara sıra, derslerin dışında da bana gelmesinin yeterli olacağını ekledim. o zaman özür dileyerek ve eğer ben olmasaydım, ne yapacağını bilemediğini söyleyerek bana sımsıkı yapıştı. onu terk etmemem için yalvarıyordu bana; çünkü eğer onu bırakırsam, gidecek başka yeri yokmuş. onu bir çocuk gibi yatıştırmaya çalışmak için, başını okşayarak kucaklamaktan başka bir şey yapamazdım. o sırada o da beni okşamak için elini sırtıma sokmuştu bile. ve yavaş yavaş kendimi çok garip duygulara kaptırmaya başladım. sanki bedenim alev alıyordu. kendinizi benim yerime koyunuz: kollarımın arasında dosdoğru bir dergiden fırlamışa benzeyen güzel bir kız vardı ve bu kız, olağanüstü kösnül bir biçimde, sırtımı okşamaktaydı. kocam bile bu kızın tırnağı olamazdı, bu açıdan. her okşayışta, bedenimin çivilerinin biraz daha oynadığını duyumsuyordum. inanılmaz bir şeydi, anlıyor musunuz. kendime geldiğimde, ne gömleğim vardı ne de sutyenim ve göğsümü okşamaktaydı. işte ancak o zaman, bir lezbiyenin eline düştüğümü anlayabildim. bu önceden de başıma bir kez gelmişti. lisede, üst sınıftan bir kızla. bu yüzden ona, bunu yapmamasını söyledim ve durmasını istedim. "ne olursunuz. sadece birazcık. öyle mutsuzum ki. size yalan söylemiyorum. sizden başka kimsem yok. benden yüz çevirmeyin." sonra, elimi tutup göğsüne koydu. olağanüstü göğüsleri vardı, o kadar ki, onlara dokununca boğazıma bir şey tıkandı. artık ne yapacağımı bilemiyordum, anlıyor musunuz ve daha ileri gitmemek gerektiğini aptal gibi yinelemekten öte bir şey yapmak gelmiyordu elimden. bedenimin neden kendini geri çekmediğini bilmiyorum. lisedeyken kendimi kolayca kurtarabilmiştim ama burada, olanaksızdı. bedenim artık beni dinlemiyordu. sol eliyle elimi göğsünde tutuyordu sıkı sıkı, bir yandan da, meme uçlarımı yalar ve hafif hafif ısırırken, sağ eli sırtımı kalçalarımı ve kabaetlerimi okşuyordu. düşünüyordum da, inanılmaz bir şey bu, kendini, perdeleri kapatılmış bir odada, 13 yaşında bir kız tarafından çırılçıplak soyulmuş -çünkü ben ayırdına varmadan, giysilerimi teker teker çıkarmıştı- okşamalarının altında kıvranır bir durumda bulmak! aptallık değil mi? ama o sırada, biliyor musunuz, büyülenmiş gibiydim. bir yandan meme uçlarımı emerken bir yandan da bana durmadan: "öyle kederliyim ki. sizden başka kimsem yok. beni kendinizden uzaklaştırmayınız. gerçekten çok yalnızım." diyordu ve ben de hep, bunu yapmaması gerektiğini söylemeyi sürdürüyordum.

bu epey sürdü, sonra sağ eli yavaş yavaş aşağı indi. çamaşırımın üstünden dokundu bana. o sırada, zaten bir süredir ıslanmış durumdaydım. bundan utanıyorum; ama ilk kez böylesine ıslanıyordum ve zaten böyle bir şey bir daha hiç olmadı. o zamana değin kendimi hep, cinsel açıdan oldukça basit sayardım. bu yüzden, bu olanlar beni oldukça şaşırtmıştı. sonra, o tatlı ve incecik parmaklarını çamaşırımın içine soktu ve.. söylesenize, aşağı yukarı gözünüzde canlandırabiliyorsunuz, değil mi? açıklaması zor, biliyor musunuz? bir erkeğin o iri, pürtüklü parmaklarıyla yapabileceğinden tümüyle farklı bir şey. sizi temin ederim, inanılır gibi değil. sanki sizi bir kuştüyüyle gıdıklıyorlar. çözülmeye hazırdım. ama o yarı bilinçli durumumda bunu yapmamam gerektiğini biliyordum. tek bir kez kendimi tehlikeye atacak olursam, bunu hep sürdürürdüm ve böyle bir sırla yaşantımı büsbütün arap saçına döndürürdüm, besbelli bir şeydi. sonra da kızımı düşündüm. beni görse, ne olurdu? her cumartesi saat üçe değin benim ailemi ziyarete giderdi kızım; ama ya bir şey çıkarsa da habersizce döner gelirse ne yapardım? bunu düşündüm. ve olanca gücümü toplayarak doğruldum, bağırdım: "yalvarırım, dur!" ama durmadı. iç çamaşırımı çıkarmış ve beni yalamaya başlamıştı, öyle utangaçtım ki kocamın bile bunu yapmasına izin vermemiştim ve işte 13 yaşındaki bir kız beni coşkuyla yalıyordu şimdi. tümüyle kendimden geçmiştim, biliyor musunuz? ağlamak üzereydim. üstelik, olağanüstü bir şeydi bu yaşadığım, sanki cennete yükseliyordum. "dur!" diye bağırdım gene ve onu tokatladım. var gücümle. ve o da sonunda durdu. sonra doğruldu ve uzun uzun baktı bana. o sırada, ikimiz de çırılçıplaktık ve yatakta yarı doğrulmuş, birbirimizin yüreğini okumak istercesine, bakışıyorduk. o 13 yaşındaydı, bense 31.. ama vücudunu görseydiniz! altüst olmuştum. şimdi bile, çok iyi anımsıyorum, biliyor musunuz? bunun 13 yaşında bir kızın bedeni olduğuna hiç inanamıyordum ve hala da inanamıyorum. onunkinin yanında, benim vücudum ağlanacak kadar çirkindi. bu doğru, inanın.

niçin durmamız gerektiğini sordu bana. "bundan hoşlandınız, değil mi? başından beri biliyorum. hoşunuza gidiyor, değil mi? bunu hemen anlamıştım, biliyor musunuz? bir erkekle yapmaktan çok daha zevkli, siz de öyle düşünmüyor musunuz? zaten, bakın nasıl ıslandınız. size daha da çok zevk verebilirim. bakın bu doğru. sizi öyle mutlu edebilirim ki artık bedeninizi duyumsamaz olursunuz. bunu istiyorsunuz değil mi?" ama biliyor musunuz, tam da söylediği gibiydi. inanın bana. kocamla olduğundan çok daha iyiydi ve devam etmesini istiyordum. ama bu, olanaksızdı. "haftada bir kez yapalım bunu. yeter. kimse bilmeyecek. ikimizin arasında sır olarak kalacak, istersiniz, değil mi?" dedi o zaman bana. ama ben kalktım, sabahlığımı giydim, sonra da ona, gitmesini ve bir daha hiç gelmemesini söyledim. işte o zaman baktı bana. gözlerinde, her zamankinin tersine, hiç derinlik yoktu. bir kartona çizilmiş gibi dümdüzdüler. bomboştular. bir süre bana baktıktan sonra, sessizce giysilerini aldı, inadına yavaş yavaş giyindi, karşımda kendini sergilemek istercesine, sonra da piyanonun olduğu odaya döndü, çantasını karıştırıp fırçasını aradı, saçlarını fırçaladı, dudaklarındaki kanı mendiliyle sildi, çıkmak için ayakkabılarını giydi. gitmeden önce, bana dedi ki: "siz lezbiyensiniz, biliyorum. istediğiniz kadar anlamazlıktan gelin, ömür boyu, öyle kalacaksınız."

kız gittikten sonra, bir süre hiçbir şey düşünmeden, oturdum kaldım. nerede olduğumu bile artık kestiremiyor gibiydim. içimin ta derinlerinde, yüreğimin küt küt atışlarını duyuyordum, ellerim ve ayaklarım son derece ağırlaşmıştı ve boğazım da, güve yutmuşum gibi kurumuştu. ama kızım birazdan döneceği için, banyo yapmaya karar verdim. özellikle de bedenimin, o kız tarafından okşanmış ve yalanmış yerlerini yıkamak istiyordum. ama ne kadar sabunlanırsam sabunlanayım, gene de o vıcık vıcıklıktan bir türlü arındıramadım kendimi. gerçi bu sadece bir izlenimdi; ama olmuyordu işte. bunun üzerine, o gece kocamla seviştim. o pislikten kurtulmak için. elbette kocama hiçbir şey söylemedim. konuşamazdım zaten bu konuyu. ondan sadece benimle sevişmesini istedim ve o da seve seve bu isteğimi yerine getirdi. ondan yavaş olmasını ve her zamankinden daha uzun sürdürmesini istemiştim. çok nazik davrandı. olabildiğince uzun sürdürdü. ve son derece zevk aldım. evlendiğimizden bu yana ilk kez böyle şiddetli zevk alıyordum. çünkü bedenim o kızın parmaklarının anısını korumuştu. hepsi bu. müthiş zevk aldım. bunu itiraf etmekten utanıyorum. beni çileden çıkartıyor. işte "sevişmek" bu olmalı ya da "haz!" ama biliyor musunuz, bu da bir işe yaramadı. iki üç gün sonra, hala kız tenime yapışmış gibi hissediyordum. sonra da, gitmeden önce söyledikleri, kafamın içinde dönüp duruyordu. ertesi cumartesi, gelmedi. evde titreyerek bekledim onu, gelecek olursa ne yapacağımı bilemeden. onu beklemekten başka bir şey yapamaz olmuştum. ama gelmedi. bu normaldi. gururlu bir kızdı ve onuruna dokunmuştu. ne ertesi hafta geldi ne daha sonraki hafta.. zamanla unutacağımı sanıyordum; ama başaramadım. evde yalnızken, bir türlü sakin olamıyordum; çünkü o yanımdaymış gibi hissediyordum. ne piyano çalabiliyor ne doğru dürüst düşünebiliyordum. hiçbir şey yapamaz olmuştum.

16.06.2008

transseksüel

antoni casas ros

- ameliyatlı transseksüeller gördün mü daha önce?

+ gördüm, bir sürü arkadaşım ameliyat oldu. çok zor bir ameliyat. iyi şartlarda yapılmazsa tehlikeli. ayrıca çok pahalı.

- nasıl vajina yapıyorlar?

+ cinsel organın derisini alıyorlar, ters çeviriyorlar ve baş kısmından klitoris yapıyorlar, geri kalanıyla da yanakları yapıyorlar. çok başarılı yapılmışları gördüm, hissediyor; hatta boşalabiliyorlar. iyi cerrahlar sinir uçlarını koruyor. tek sorun, vajina bile olsa kalkıyor ve çoğu zaman müşteriyi kaçırıyor. öteki sorunsa yapıldıktan sonra vajina doğal olarak kapanıyor; açık tutmak için bir sonda ya da bir alet takman gerekiyor. dışarıdan bakınca gerçekten vajinaya benziyor.

- hiç ameliyat olmak istemedin mi?

+ hayır, ben aktif olmayı da seviyorum ve birçok erkek bunu arıyor. arkadan yapılmak istiyorlar ama bir erkekle deneyecek kadar değil. bizimle korku kalmıyor. kendilerini ibne hissetmiyorlar. bir kadın yüzü, bir kadın vücudu görüyorlar ve içlerine giren bir şey hissediyorlar. ameliyatlılarla müşterilerimiz çok farklı. başka bir talep. çok daha belirsiz. hem sonra bir sürü komplikasyon olabilir. tehlikeli, bazen de çok acı veriyor. kendimi olduğum gibi seviyorum.

- çok güzelsin. peki memeler çabuk büyüyor mu?

+ hayır, büyümeye başlamadan önce en az 3 aydan fazla hormon kullanman gerekiyor. sonra, memelerinin büyümesinin verdiği garip bir his oluyor. sonra, çok yavaşça hormonlar yüzünü, yapını değiştiriyor; belin inceliyor, kalçalar genişliyor, kıllar yok oluyor. sakal dışında tabi. en büyük sorun sakal.

- nasıl hallediyorsun?

+ lazerli epilasyonla; çok uzun sürüyor ve pahalı ama bir daha hiç çıkmıyor.

- peki kadın kimliği almak için?

+ zor. bir sürü bürokratik iş var ama böyle bir problemim yok. sadece toplumda normal bir statün olmasını istersen sorun çıkıyor. iş sahibi olmak, insanların sana gerçek bir kadın gibi davranmasını istersen. erkeklerle daha kolay ama kadınlarla çok zor oluyor. kimsenin seni tanımadığı bir şehre gidip tüm belgelerin hazırsa, kendine yepyeni bir hayat kuruyorsun. genç ve güzelsen, işler daha kolay. ve kimseye bir şey söylememek gerekiyor. bunu başaran arkadaşlarım oldu. çocuk isteyen bir adama denk gelmezsen, her şey yolunda gidiyor.

18.05.2008

dönüşüm

jodi picoult

eşcinsel olan çoğu insan bir heteroseksüele âşık olma türünden talihsizlikler yaşamıştır. böyle bir şeyi ilk yaşadığınızda şöyle düşünürsünüz: "onu değiştirebilirim; onu kendisini tanıdığından daha iyi tanıyorum." ve kaçınılmaz olarak kırık bir ilişki ve daha da kırık bir kalple baş başa kalırsınız. bunun heteroseksüel karşılığı, sevdiği ve onu her gece döven erkeğin bunu yapmayı bir yerde keseceğinden her nasılsa emin olan kadındır. sonuçta iki durumda da insanlar değişmez; ne kadar çekici olursanız olun, ne kadar çok severseniz sevin, bir insanı olmadığı bir şeye dönüştüremezsiniz.