#özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.11.2022

devrim

victor hugo

çokluğun efendi edinmek gibi bir eğilimi vardır. çokluğun kitlesi, bir kayıtsızlık tortusu peyda eder. halk kalabalığı, itaat etmeyi kolayca benimser. insanlara kurtuluşlarının yararlarını göstererek onları yerlerinden kımıldatmak, onları itmek, tartaklamak, hakikati onların gözlerine sokmak, onların suratına acımasızca avuç avuç ışık fırlatmak lazımdır. insanları biraz da kendi kurtuluşlarının yıldırımıyla çarpmak gerekir. bu ışık çarpması onları uykularından uyandırır.

bazı içten yıkılışlar vardır. ümit kırıcı bir kesinliğin insanın içine işlemesi, insanın bizzat kendisi demek olan bazı derin unsurları ayırır ve parçalar. ıstırap bu kerteye vardığında, vicdanın bütün güçleri kendi canlarını kurtarma telaşına düşerler. ölümcül krizlerdir bunlar. pek azımız bu gibi krizlerden hiç değişmeden ve vazifesine sadakatle bağlı olarak çıkabilir. ıstırabın sınırı aşıldı mı en sarsılmaz erdem bile pusulayı şaşırır.

hiç kimse yoktur ki kendi içinde bir şeyi fark etmemiş olsun. ruhun, en çalkantılı hallerinde bile, soğukkanlılıkla muhakeme yürütmek gibi bir kabiliyeti vardır. onun aynı anda birçok yerde birden bulunabilmesi nedeniyle karmaşıklaşan birliğinin harikuladeliği buradan gelir. bazen öyle olur ki, hüsrana uğrayan tutku ve derin umutsuzluk, en karanlık monologlarının son çırpınışları içinde bile bazı konuları işler, bazı tezleri tartışırlar. kargaşaya mantık karışır ve muhakemenin ipi hiç kopmadan düşüncenin ölümcül fırtınası içinde dalgalanır durur.

insan yüreği öylesine heyecana hazırdır ve insan hayatı öylesine bir bilmecedir ki, siyasal bir cinayette bile, kurtarıcı bir cinayette bile -böyle bir cinayet varsa tabii- bir insanı vurmuş olmanın yol açtığı vicdan azabı, insanlığa hizmet etmiş olmanın sevincini bastırır.

içinde yaşadığımız eksiklik çağı. uzaktaki ütopya, bütün sorumluluk kendine ait olmak üzere, ayaklanma şekline girer ve felsefi itirazlar silahlı itiraza dönüşür. minerva iken pallas olur. sabırsızlanan, ayaklanmaya dönüşen ütopya, kendisini neyin beklediğini iyi bilir. hemen daima çok erken gelir. o zaman zafere ulaşacağı yerde, felakete büyük bir metanetle katlanır ve onu kabul eder. kendisini inkar edenlere, hiç şikayet etmeden; hatta onları suçsuz göstererek hizmet eder. onun gönül yüceliği, yüzüstü bırakılmaya razı olmaktır. engele karşı yamandır; ama nankörlük karşısında yumuşaktır. peki, bu nankörlük müdür? insanlık açısından evet. birey açısından hayır.

insanlığın varoluş biçimidir ilerleme, varoluş kalıbıdır. insanoğlunun genel hayatının adı ilerlemedir. ilerleme yürür; göksel ve tanrısal olana doğru çıkılan insansal ve dünyasal geziyi, o büyük yolculuğu gerçekleştirir. geciken sürüleri toplamak için durakları vardır. ansızın ufkunu açan parlak bir kenan ili karşısında düşünceye daldığı duraklamalardır bunlar. uyuduğu geceler vardır. bu uyuyan ilerleyişi uyandırmadan insan ruhunun üzerindeki gölgeyi görmek, karanlıkları el yordamıyla yoklamak, düşünürün en iç sızlatıcı kaygılarından biridir.

ilerlemeyi tanrı'yla karıştıran ve hareketin kesintiye uğramasını yaratan'ın ölümü sanan gerard de nerval, bu satırların yazarına, "tanrı belki de ölmüştür!" demişti günün birinde. umutsuzluğa kapılan haksızdır. ilerleme kaçınılmaz olarak uyanır. ve uyurken bile yürümüş olduğu söylenebilir; çünkü büyümüştür. onu ayakta görünce anlaşılır boy atmış olduğu. daima sakin olmak, ırmak gibi ilerlemenin de elinde değildir; ona set çekmeyin, kayalara fırlatmayın onu. engel, suyun köpüklenmesine, insanlığın galeyana gelmesine yol açar. bulanmalar, karışıklıklar bundan kaynaklanır. ne var ki bu bulanmalardan sonra anlaşılır yol alınmış olduğu. evrensel barıştan başka bir şey olmayan düzen yerleşinceye kadar, birlik ve uyum hükümran oluncaya kadar, ilerlemenin aşamaları devrimler olacaktır. ilerleme nedir öyleyse? dediğimiz gibi, halkların sürekli, kesintisiz hayatıdır.

bir halkın şiiri, onun ilerlemesinin temel unsurudur. uygarlık, hayal gücüyle orantılıdır. yalnız uygarlıkçı bir halk güçlü bir halk olarak kalmalıdır. korinthos, evet; sybaris, hayır. gevşeyen ırk soysuzlaşır. ne amatör ne de virtüöz olmalı; sanatçı olmalı. uygarlık konusunda inceltmek değil, yüceltmek önemlidir. ancak bu koşulla ülkünün kalıbı verilir insanlığa.

nasıl yangınlar bütün kenti aydınlatırsa devrimler de tüm insan soyunu aydınlatır. ve size biraz önce hangi tarz bir devrim yapacağımızı da söyledim: doğru'nun devrimini yapacağız! siyasal açıdan bir tek ilke vardır: insanın kendi üzerindeki egemenliği. bu egemenliğin adı da özgürlüktür. işte bu egemenliklerden ikisinin ya da daha çoğunun bir araya gelip birleştiği yerde devlet başlar. ama bu bir araya gelişte hiç kimsenin hiçbir hakkından vazgeçmesi söz konusu olamaz. her egemenlik, kamu hakkını oluşturmak üzere, kendi varlığının bir parçasını kendi iradesiyle verir. ve bu parçanın miktarı herkes için aynıdır. işte bu, her birimizin hepimize bir parçamızı verme özdeşliğimizin adı da eşitliktir. kamu hukuku demek, tek tek bireylerin hakkının herkes tarafından korunması demektir, o kadar. herkesi içeren bu korumanın adı da kardeşliktir. bütün bu egemenliklerin kavşak noktasıdır toplum.

15.10.2022

hürriyet

cemil meriç

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir ya edilmez.

münakaşada zafer, mağlup olanındır. yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size. sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir.

yalnız büyük bir tarafı var avrupa insanının: düşünüyor. ve düşünceyi zindanda çürütmüyor artık. ceza kanunumuzun ilk vazifesi insanın içinden şeytanı kovmak. şeytanı yani promete'yi.

bu memleketin büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. halledilmesi gereken büyük dava, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesi.

rejimlerin en güzeli insanı boğmayan. hangi insanı? düşüneni ve yaratanı. rejimlerin en güzeli zekâyı karanlığın tasallutundan koruyan ve beyni mahalle köpeklerine peşkeş çekmeyen. sınıf kavgası yaşayan cemiyetlerin, büyüyen cemiyetlerin ayırıcı vasfı. yükselen topluluk dövüşen topluluktur. madde ile veya mazi ile. sınıf savaşı yok bizde. insanın insanla savaşı var.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir.

zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

ayağa kalk üniversite! katil sensin! nefi'nin kanlı başını bayram paşa'ya sunan mürteci osmanlı müftüsü, cinayetini bir beytle çerçeveleyecek kadar çelebi idi. polis, kravatlı sadistlerin emrinde şuursuz bir harem ağası. şuursuz ve dilsiz. asırlardan beri zulmetmek için yaşayan mesuliyetsiz ve bedbaht bir sürü. ama o işkence makinasını da harekete geçiren üniversite.

23.09.2022

günah

carlos fuentes

bilge kişi cennetini, arafını ve cehennemini içinde taşır. ruhu özgür olan insan günahı bilmez. her şeyi alın, siz günah saymazsanız hiçbir şey günah değildir. benimle ve kör babamla birlikte masumiyet mevkisine dönün. çıkaralım elbiselerimizi, hepimiz el ele tutuşalım, diz çökelim, sadece özgür ruha bağlı kalacağımıza yemin edelim. tüm diğer yeminleri bozun, evlilik, bekâret, rahiplik.. tanrı özgürdür, bu yüzden yaratılan her şey paylaşılmalıdır. özgürce, herkesçe, gözün görebildiği ya da arzuladığı her şey. elinizi uzatın ve alın, hanlara gidin, para vermeyi reddedin, sizden ücret isteyeni dövün, hayırsever olun ama size hayırseverlik gösterilmezse zorla alın, kadın, yemek, para..

7.09.2022

adem'in hazzı

carlos fuentes

dünyamızdan daha kötü bir yer olamayacağına göre araf ve cehennem gerçek değildir. insan doğuştan günahkâr olduğu ve bu lekeyi dünyada edindiği için günahlar burada temizlenmelidir. insan şehvet yüzünden kovuldu cennetten, onun için cinsel aşırılıklar içinde cehennem hızıyla kendini tüketmeli ve bu hayvani eğilimin bıraktığı her türlü izden arınmalıdır. böylece temizlenmiş olacaktır ve öldüğü zaman yaradan'la bir olacaktır. işte bu yüzden isa mesih'in ve havarilerinin kıyamet zamanı gelip iyilerin ruhunu kurtaracağını reddediyoruz; çünkü ıstırap çekmek hayatın ta kendisidir ve hiçbir ruh en ağır ıstırapları çekmeden bu dünyayı terk etmez. bizim inancımıza göre, hiçbir ruh hayattayken sevdiği şeylerin bilincini ya da anısını dünyada çekilen ıstırapları telafi etmek için yanında götürmez.

dünyanın ilk hükümdarı adem'di. krallığına ilk geldiğinde kaderi kulağına fısıldandı. adem dininin birinci buyruğu budur: bedenin bugün günah işlesin ki yarın ruhun arınsın ve ölümü yenebilesin. bedenin yeniden diriltilmeyecek ama zevk yoluyla bedenini temizlersen, arınmış ruhun tanrı'nın ruhuyla bir olacak, sen tanrı olacaksın, tıpkı tanrı gibi senin ruhun da dünyada yaşadığın döneme ait tüm hatıraları unutacak. ama eğer zina etmezsen kendi cehennemini boylayacaksın, bir hayvan olarak dirilecek ve insan aklına sahipken yenemediğin şeyi hayvani içgüdülerle tüketene kadar da öyle kalacaksın.

lyon'dan provence'a, provence'tan flandre'a kadar insan gövdeleri hakikatle tutuştu. ne ordun ne de zaferlerin onların üstesinden gelebilir. biz vaizlerin nesli sizin prensler soyunuzdan daha eskidir. bizans'tan geldik biz, trakya'da ve bulgaristan'da oradan oraya sürüldük, bilinmeyen yollarla ispanya'ya, akitanya ve toulouse'a ulaştık; senin atan katolik pedro evlerimizi yaktırdı ve halk dilinde yazılmış dua kitaplarımızı yok etti, bizim yoksulluk seferimize katılan zenginlerin şatolarına el koydu. senin atan fatih don jaime bizi katalan ve aragonlu engizisyoncuların işkencelerine ve zulümlerine terk etti, harap edilen provence'ımızda ozanların söyleyebileceği tek bir şarkı kaldı:

"seni şimdi gören daha önce de bir kez görmüştü!" 

bugün son kez yendiğini sanıyorsun bizi. ama senin ölümünden sonra da yaşayacağımızı bil. senin gücünün erişemeyeceği orman kuytularında, buz gibi ay ışığının altında bedenler çiftleşiyor, göksel âleme günahsız varmak için zevk duygusundan arınıyor. ne zindan ne işkence, ne savaşlar ne kazığa oturtma iki bedenin doğal birleşimini önleyebilir. sunağın önüne bak ve ordularının kaderini gör: bok. gözlerimin içine bak ve benim kaderimi gör: cennet. bedenin zevklerini ve mistik yücelişi birleştiren dünyevi bir cennetin sevincini silemezsin. ebeveynimiz âdem ile havva'nın yaptığı gibi cinsel birleşmenin hazzını yaşarken hissettiğimiz vecdi yenemezsin. sevişmek günahtan önceydi; bizim sırımız budur.

insani kaderimizi sonuna dek yaşıyoruz ki sorumluluklarımızdan sonsuza dek kurtulalım, böylece yeryüzünü umursamayan bir göğün ruhları olacağız. bunu yaparken aynı zamanda ilahi alın yazımıza uyuyoruz. senin paralı orduların bizi yenemez. sen ölümü temsil ediyorsun, biz üreyip çoğalmayı. sen cesetleri üst üste yığıyorsun, biz ruhları. görelim bakalım bugünden sonra hangisi daha hızlı çoğalacak: senin ölülerin mi yoksa bizim canlarımız mı? hiçbir şey yapamazsın. bizim özgür ruhlarımız gecenin diğer kıyısında yaşayacak ve orada günah denilenin aslında aciz bir fikrin unutulmuş ismi olduğunu, masumiyetin de ölümlü olduğunu fark ettiği andan beri dünyadaki alın yazısını izlerken âdem'in hissettiği haz olduğunu haykıracak.

7.07.2022

özgürlük

sevan nişanyan

bundan yüzlerce yıl önce allah'la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir. "ifade özgürlüğü" denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir.

kamuya mal olmuş ve uzun zaman önce ölmüş şahısları alay ve aşağılamadan koruyan herhangi bir hukuk ilkesi düşünülemez. jül sezar'a laf sokabiliyorsan muhammed veya isa'ya da sokabilmen gerekir. kişilerin bundan dolayı alınıp gocunmaları sadece kendilerini ilgilendirir. ahmet yahut mehmet gocunacak diye kimse hakikatleri söylemekten alıkonamaz. gocunma olgusundan bir hak doğmaz.

akıl, acımasız bir sürücüdür. aklın egemenliğine boyun eğen kişi, onun kendini sürüklediği yerlere gitmemezlik edemez. hakikatin tek ve alışıldık cephesiyle yetinemez. tutarlılığın, ancak dürüstlükten taviz vererek kazanılan bir erdem olduğunu bilir. "ben hakikati buldum, başka soru sormayacağım" diyen insan, aklıyla birlikte vicdanını uykuya yatırmış olandır.

düşüncesinin değişmeyen ekseni özgürlüktür. gençliğinde, ihtilalin verdiği sarhoşlukla, toplumun ortak iradesine dayalı kolektif bir özgürlüğü hayal eder. 28 yaşına gelmeden o rüyadan uyanır. tek gerçek özgürlüğün, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalma özgürlüğü olduğunu anlar. toplumsal örgütlenmenin tek meşru hedefi, siyasi tercihlerin tek geçerli kriteri budur. içinde yaşadığın düzen, hakikati arayan ve bulduğuyla yetinmeyen insanlara kapılar açıyor mu? onlara cesaret ve güven veriyor mu? veriyorsa iyidir, vermiyorsa kötüdür. az veriyorsa az iyidir, çok veriyorsa çok iyidir. bu kadar basit.

23.06.2022

insan

giovanni papini

insanın doğayı hükmü altına aldığına dair sözler duyduğum zaman adeta kuduruyorum. tek başına bir parka bırakılmış bir çocuk düşünün ki, üç dört saat içinde on karınca ile kertenkele yakalamayı, çimenler arasından bir keçi yolu çizmeyi, ırmağın içine bir oyuncak şelale yapmayı ve ağaçların en olgun yemişlerini koparmayı başarmış olsun; işte, bütün oranları korumak şartıyla, dünya üzerindeki gücümüz hemen hemen bundan ibarettir. bana öyle geliyor ki, bu işin henüz başlangıcındayız. bir lokma yiyecek için efendilerinin keyiflerini bekleyen köleleriz!

bilimin ilerlemekte olduğuna dair yapılan bütün gevezelikler küstah palavralardan başka bir şey değildir. bilim ölümü ortadan kaldırmadıkça bir şey yapmış sayılmaz. beni bir gün bir taşın altında çürümeye atacaklarına göre londra'dan new york'a yarım saatte uçmuşum, bana ne?

insanlar, hiçbir kayıt ve şart tanımayan, gözüpek bir vahşinin hükmü altında bulunmaları icap eden korkak vahşilerdir. üst tarafı enayilere mahsus bir sürü laf, edebiyat, felsefe ve palavradır. vahşilerin canilerden bir farkları yoktur.

eğer biz titanlara yaklaşıyorsak, bu ancak sözdedir; zira, eserlerimiz karıncalarla tosbağalarınkinden farksızdır. onlar, büyük görme hususunda bize bile ders verirler. bugünün adamı gulliver gibi düşünüyor; ama, palavralarına rağmen, lilliput ölçüsünde yaşıyor.

insan, varlığının üçte birini uykuda kendini kaybetmiş bir halde geçirmek zorundadır. neden bu gündelik utandırıcı yarı ölüme mahkum olacak yerde doğal enerjilerini durmadan yenileştirecek şekilde yaratılmadı?

kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğim, bağımsız ve gizli çekirdek nerede? sahiden bir borç yığını, dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? ve sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey "benlik" bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu mudur?

biz her hürriyeti, her şeyden evvel kişisel ve özel bütün hürriyetleri istiyoruz. yasaklarla çevrili bir özgürlük gerçek özgürlük değildir; bu köleliktir. biz, son kanun yapıcıları, son hakimler, son polisler ortadan kaldırıldığı gün özgürlüğe kavuşacağız.

10.05.2022

hayat

dragan babic

hayat harika bir şey. yeter ki yaşamamıza izin versinler. toplum. ya da onu çekip çeviren azınlık. başkaları için. öyle her şeyin basit olmasına izin vermiyor. tuhaf; ama ona kendi düşüncelerini hangi düzeyde benimsetebiliyorsun. yaşamı karmaşıklaştırdı. ve.. olumsuz olan her şey için bir haklılık payı buluyor. ve her türlü değişiklik arzusunu karalamaya çalışıyor. sözde ilerlemenin tersine, onu ütopik olmakla suçluyor.

onlara göre savaş kaçınılmazdır; çünkü o her zaman var oldu. ve kanıtı, 2. dünya savaşı'ndan bu yana, 30 milyondan fazla insanın ölmesine yol açan 130 savaş söz konusu. çevrenin yıkımı ve bunun gibi şeyler söz konusu. aynı zamanda korkuyu kurumsallaştırdılar. senin bir işin var, senin işin yok türünden. ve insanların ne düşünecek vakitleri var ne seçecek cesaretleri. ama koşturup durmak. insanlığın büyük çoğunluğu gibi acından ölmedikleri zaman, yaşamlarını kazanmak zorundalar. bu da meydanı, dünyanın efendilerine bırakmak anlamına geliyor.

en üzücü yanı ne, biliyor musun? uşaklarını özgür olduklarına ve onlar için belirledikleri hedefin kendi seçimleri olduğuna inandırıyorlar. ve bunu medya aracılığıyla yapıyorlar. ve zaman zaman ortak çıkar.. ilerleme.. adalet.. gibi demokrasiyle çeşnilendirilmiş birtakım sözleri slogan olarak kullanıyorlar.

bu kimselerin, bir oyunun kurbanı olduklarını anlamalarını sağlamak gerekiyor. onlar toplumun bir parçası, onlar toplum, onlar çoğunluk; ama her şey bir azınlığın gereksinimlerini karşılamaya yönelik olarak planlanmış.

20.04.2022

the shawshank redemption

frank darabont

bazı kuşlar asla kafeslenemez. tüyleri o kadar parlaktır ki.. ve uçup gittikleri zaman bir parçanız bilir ki, onları kilitlemek günahtır. gittikleri zaman yaşadığınız yer çok daha tekdüze ve boş olur. 

hapishane duvarları tuhaftır. ilk önce onlardan nefret edersin. sonra onlara alışırsın. yeterli zaman geçtiğinde onlara bağlanırsın.

umut tehlikeli bir şeydir. umut bir insanı delirtebilir. içerideyken hiçbir faydası yoktur.

hapishanede ilk gece en zor olanıdır. seni doğduğun günkü gibi çıplak yürütürler, şu bit önleyici şey yüzünden cildin yanarak ve yarı kör bir şekilde. seni o hücreye soktuklarında ve parmaklıklar kapandığında, işte o zaman, tüm bunların gerçek olduğunu anlarsın. gözünü açıp kapayana kadar eski hayatın uçar gider. tüm dünyada düşüneceğin hiçbir şey kalmaz. birçok yeni balık ilk gece çıldırmaya yaklaşırlar. her zaman biri dayanamaz ve ağlar. hep böyle olur. sorulacak soru, bunun kim olacağıdır.

bazı piçlerin ne kadar şanslı olduklarına inanamazsınız.

açık havada çalışan bir erkeğin bir şişe birası olursa kendini daha çok erkek gibi hisseder. 

her insanın bir dayanma noktası vardır. 

çocukken bir keresinde araba görmüştüm; fakat şimdi her yerdeler. dünya büyük lanet bir acele içinde.

bazı şeyler söylenmeden güzeldir.

komik olan şey, dışarıdayken dürüst bir adamdım, bir ok gibi düzgün. dolandırıcı olmak için hapse girmem gerekiyormuş.

hapishanede bir adam zihnini meşgul edebilmek için her şeyi yapar. hapishanede zaman yavaş geçer. böylece hızlandırmak için her şeyi yaparsın. bazıları pul toplar. bazıları da kibritten ev yaparlar. andy bir kütüphane kurdu.

yapılacak doğru şeyin ne olduğunu kestirmek bazen çok zordur.

umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi ve iyi şeyler asla ölmez.

14.03.2022

yabancılaşma

john fowles

gezegenimizdeki tüm diğer türlerle zoraki birlikte yaşayışımızın merkezinde bir tür soğukluk, deyim yerindeyse bir sükunet ve bir boşluk var. richard jefferies bunun için bir söz icat etti: insan olmayan her şeyin aşırı insanlığı. bizimle ya da bize karşı olsun, dışımızda ve ötemizde, gerçek anlamda bir yabancı.

tuhaf görünebilir; ancak, bilgimizle, açgözlülüğümüzle, kibrimizle, doğanın bizden bilinçsizce yabancılaşmasını kabul edinceye kadar doğadan yabancılaşmamız sona ermeyecek.

sahip olmaya yönelik insan çılgınlığı, yani sahip olunanın kendisine ait bir ruhu olamayacağı şeklindeki yanılgımız, belki başka hiçbir yerde bize daha zararlı olamaz. afrika köle ticaretinin tüm korkunçluklarını haklı gösteren, işte bu cansızlaştırmaydı. siyah insan köleleştirilebilecek kadar aptalsa, beyaz insanın ruhuna sahip olamaz, o yalnızca bir hayvan olabilirdi.

20.02.2022

namus

eduardo galeano

1979'un sonlarında sovyet güçleri afganistan'ı işgal etti. resmi açıklamaya göre işgalin sebebi ülkeyi modernize etmeye çalışan laik hükümeti savunmaktı.

1981 yılında bu konuyla ilgilenen stockholm'deki uluslararası mahkemenin bir üyesiydim. oturumlardan birinde yaşadığım o en önemli anı asla unutmayacağım.

o dönemde freedom fighters, yani özgürlük savaşçıları, şimdiyse teröristler olarak adlandırılan radikal islam'ın temsilcisi, üst düzey bir dini lider tanık kürsüsündeydi. ihtiyar şöyle gürlemişti: "komünistler kızlarımızın namusunu kirlettiler! onlara okuma yazma öğrettiler!"

31.12.2021

yeni bir çağ

walker percy

aşık olmak diye bir şeyin olup olmadığını merak etmeye başladım; yoksa hayattaki en iyi şeyler sıradan cinsel ilişki ve sıradan içki içme gibi basit, kadim zevkler olabilir miydi? gerçekten de yetişkin, sağlıklı bir adam olmak ve daha önce hiç görmediğin hoş bir kadınla karşılaşmak ve onu oracıkta istemek ve onun da senden hoşlandığını görmek, onu bir barda birkaç kadeh içki içmeye davet etmek, elini onun elbisesinin altına sokmak, uyluklarının derin beyaz etine dokunmak, kulağına "peki, şimdi, tatlım, ne dersin?" diye fısıldamaktan daha hoş ne olabilirdi?

tahammül edilebilir sonlu bir hayat yaşayan, çalışan, yiyen, içen, avlanan, uyuyan, mutsuz sayılmayacak, egosantrik bir adam olmanın, sonra günlerden bir gün yüce, yıldızlı göklerin kendisine açılmış olduğunu ve yüreğinin onunla dolup taştığını keşfetmenin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun? onunla? o. kadın. bir kategori değil, bir cinsiyet değil, iki cinsiyetten biri değil, insan bir dişi yaratık değil, bir sonsuzluk. kadın eşittir sonsuzluk. sonsuzluk, senin için ekmek gibi, su gibi elzem hale gelmiş, yaşam ve yüreğinin kendi müziği, soluduğun hava haline gelmiş bir kadından başka nedir ki? sadece ona yakın olmak bile yaşamak ve ruhunun kendi benliğine sahip olmaktır.

etrafımızda bol miktarda kötülük var diyorsun. hitler, gaz fırınları ve benzerlerine ne mi demeli? ne olmuş onlara? herkesin bildiği ve söylediği gibi, hitler zırdeliydi. ve görünüşe göre başka hiç kimse sorumlu değilmiş. herkes emirleri yerine getiriyormuş. hatta böyle bir emrin olmaması, her şeyin bürokratik bir hata olması bile mümkünmüş. hiroşima'da 120 bin kişinin ölmesi mi? onun kötülüğü neresindeydi? harry truman kötü müydü? pilota ve bombacıya gelince, her bakımdan harika adamlardı, iyi birer baba ve aile erkeği. çağın niteliği, korkunç şeylerin olması ama işin içinde hiçbir "kötülük" bulunmaması. insanlar ya deli ya bedbaht ya da harika; o halde "kötülük" nerede işin içine giriyor?

basitçe, şu: bir kanaat ve bir özgürlük. kanaat: bu çağa katlanmayacağım. özgürlük: kanaatime dayanarak eyleme geçme özgürlüğüm var. ve eyleme geçeceğim de. benden başka hiç kimse hem o kanaate hem de o özgürlüğe sahip değil. birçokları benimle aynı fikirde, o kanaate sahipler ama eyleme geçmiyorlar. bazıları eyleme geçiyor, katlediyor, bombalıyor, yakıyor vesaire ama onlar deli olanlar. deli insanların delice eylemleri. ama ya bir tek, kendine hakim, mantıklı ve onurlu adam eyleme geçerse ve kusursuz bir kendine hakimiyet, mantık ve onurla eyleme geçerse? o zaman yeni bir çağın başlangıcı olur. biz yeni bir düzen başlatacağız.

geçmişten, neler olup bittiğinden emin olmayabilirim -her şey karmakarışık, bunun hakkında düşünmemeyi tercih ederim- ama geleceğin ve yeni düzenin ve hayatımın nasıl olacağını biliyorum. yeni düzen, katoliklik ya da komünizm ya da faşizm ya da liberalizm ya da kapitalizm ya da herhangi başka bir izm üzerine kurulmayacak; sadece yeni soyun değer verdiği ve ihlaline eşlik edecek olan şiddetle kendini gösterecek o katı fazilet üzerine kurulacak. bu çağa katlanmayacağız. onu yıkmak yeterli değil. yeni bir düzen kuracağız. dünyanın durumuna katlanmayacağız.

5.11.2021

özgürlük

emil cioran

bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

onu kavrayıp dile getirmeyi denediğimiz anda elimizden kaçar. hiç kimse sarsıntıya uğramadan yararlanamaz ondan. ümitsiz bir şekilde ölümcüldür. kurulur kurulmaz ön koşul olarak gelecekten yoksunluğunu koyar ortaya ve tüm harap olmuş kuvvetleriyle kendi kendisinin yadsınması ve can çekişmesi yönünde çalışır.

özgürlüğü ancak kendimiz için kavrarız. onu yakınlarına yayabilmek, kişiyi helak eden çabalar karşılığında olur ancak.

özgürlük, sunacak hiçbir şeyi olmayan harikadır, bir halkın hem cenneti hem tabutudur. yaşam ancak onunla anlamlıdır; ama o da yaşam noksanlığı çeker.

insanın yapısı, özgürlüğü kaldırmaya veya onu hak etmeye o derece müsait değildir ki, bizzat özgürlüğün ona sağladığı yararlar altında ezilir. sonunda özgürlük öyle bir yük haline gelir ki, insan özgürlüğün yol açtığı aşırılıklar yerine terörün aşırılıklarını tercih eder.

özgürlük ancak inanç boşluğunda, önerme yokluğunda, yasaların bir varsayımdan fazla otoriteye sahip olmadığı yerde kendini gösterebilir.

18. yüzyılın harikulade bir şekilde saçmalamasını aristokrasinin zayıflıkları mümkün kılmıştır. bizim bugün delice heveslere kapılmamıza imkan veren de burjuvazinin zayıflıklarıdır. özgürlükler ancak hasta bir toplumsal bünyede serpilip gelişir. hoşgörü ve güçsüzlük eş anlamlıdır. her şeyde olduğu gibi siyasette de besbellidir bu.

zaman, uzun vadede, zincire vurulmuş halklardan yanadır. kuvvet ve yanılsama biriktirerek gelecekle, umutla yaşarlar; fakat özgürlük içindeyken daha umulacak ne kalır? ya da özgürlüğü cisimleştiren başıboşluk, dinginlik ve gevşeme rejimindeyken?

özgürlüğün trajik paradoksu: icrasını tek mümkün kılanlar, vasatlardır. onlar da süresini teminat altına alamazlar. her şeyi onların önemsizliğine borçluyuzdur, her şeyi de bundan kaybederiz. böylelikle daima üstlerine düşenin altında kalırlar.

26.06.2021

kitap düşmanlığı

pınar kür

"son yüzyılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarları aşağılamak türk kültürünü zenginleştirmedi, tam tersine fakirleştirdi. devletin yazar ve kitap cezalandırma alışkanlığı hala devam ediyor." (orhan pamuk)

okuma eyleminin insan muhayyilesini, düşünme ve kendi başına karar verme yetilerini geliştirdiği bilinen bir gerçektir. öte yandan, hayal gücü kıt, düşünme ve karar verme yeteneği zayıf kişilerden oluşmuş bir toplumun ilerleyemeyeceği, bir koyun sürüsü kadar kolay yönetileceği de bir başka gerçektir.

düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir. işte bu yönden, bir süredir, bu ülkede okuyan, bağımsız düşünebilen insanların sayısını azaltmaya, gittikçe yok etmeye yönelik bir kültür politikası güdülmektedir. toplumu, yalnızca boğazını düşünen bir koyun sürüsüne dönüştürme amacıyla izlenen bu politikanın yöntemlerinden biri de, kitap düşmanlığı ve okuma korkusu yaratmak; yazarı, sanatçıyı, okuru yıldırmaktır.

"papazın karısı", "doymayan bakire", "çılgın kolejliler" ve benzeri, yabancı dilden çevrilmiş ve gerçekten cinsel istekleri kamçılamak amacıyla yazılmış bir sürü kitap piyasada rahatça satılırken benim çok başka mesajlar taşıyan ve edebi değeri yurt içinde ve yurt dışında kabul edilmiş iki önemli romanımın birden imhasının istenmesi, asıl amacın politik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. sürdürülen bu politikanın gerisinde yatan ölümcül zihniyetin seçtiği örnek kurbanlardan biri de benim; ama sonuçta asıl hedeflenen kurban, türk halkıdır.

29.03.2021

kölelik

sevan nişanyan

araplar afrika'da "afrika'da batılıların köleciliği müslüman araplardan öğrendiği tezini ilk senden duydum" diyen bir arkadaşıma email. genelde bilinen bir konu olduğunu zannediyordum, en azından batılı kaynaklarda. türkçede afrika tarihine dair zırnık yok ki piyasada, nereden bilinecek? senegal'den dahomey'e kadar sahil boyunca köle ticaretini yapanlar 13. yüzyıldan itibaren müslüman mali sultanlığı, merkezi timbuktu. önceleri fas ve cezayir'e (oradan da mısır, anadolu ve avrupa'ya) satıyorlar. 16. yüzyıldan itibaren direkt ispanyol ve portekizlilere satış yapmaya başlıyorlar.

ingilizler 1700'lerin sonunda buralara köle ticaretini önlemek amacıyla geldiler. şurada ayrıntılı bilgi ve harita var: 

http://en.wikipedia.org/wiki/arab_slave_trade

romalılarda anlaşılan köle kaynakları daha çok orta doğu-anadolu ve kuzey avrupa. zenci köle piyasası arap/islam fetihlerinden sonra açılmış. haritaya bakınca mekanizma anlaşılıyor. asıl köle kaynakları (körfez sahili, orta afrika ve kongo) ile araplar arasında aracılık yapanların bulunduğu yerlerde (sahra güneyi, doğu afrika sahili) afrika'nın ilk "devlet" yapılanmaları ortaya çıkmış. tabii ki rantın olduğu yerde bunun paylaşımı için mutlaka bir otorite gerekir.

bu devletlerin galiba hepsi müslüman egemenliğinde yerler. arapların bir kısmı belli ki bu yerlere yerleşmiş, ve/veya kendilerine sadık bir yerli egemen zümre yaratmışlar. avrupalılar 1870-80'lere dek afrika içlerine hiç girmemişler. orta çağda ve 1510-1520'lere dek lazım olan köleyi araplardan temin etmişler. portekizli seyyahların anlatımlarında gayet net görülüyor, hint okyanusu'nda çeşitli limanlara uğradıkça araplardan beşer onar zenci satın alıyorlar. 

1540'larda amerika kıtasına toplu halde köle sevkiyatı başlayınca bu sefer arapları baypas edip, batı afrika sahilinde yerli aracılardan mal temin etmeye başlamışlar. dolayısıyla ekli haritada gördüğün dağıtım kanalları tersine dönmüş. bunun direkt sonucu olarak sahra güneyindeki yerli krallıkların hepsi iflas edip batmış. onun yerine 18. yüzyılda batı afrika sahilinde dahomey vs. gibi çok daha küçük çapta, ufak yerli krallıkları belirmiş.

25.03.2021

dogma

tom robbins

kilisenin nefret ettiğim yanı, toplumun nefret ettiğim yanıydı. yani otoriter kişiler. iktidar manyakları. katı dogmacılar. o her şeyi yönetmek isteyen, açgözlü, sevgi ve cinsellik açısından zayıf salaklar. bizler yaşamakla meşgulken -tat almakla, denemekle, kucaklaşmakla, öpüşmekle, hata yapmakla, büyümekle meşgulken- onlar dizginleri ele geçirmekle meşgul. acı dokunaçları kısa zamanda her şeyi sarıyor: hükümetlerimizi, ekonomilerimizi, okullarımızı, yayınlarımızı, sanatımızı ve dini kurumlarımızı. iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, kanunların ve diğer sağlıksız soyutlamaların müptelası olan ve yönetmek, önderlik etmek, sansürlemek, emretmek, ödüllendirmek, cezalandırmak arzusu taşıyan insanlar. bu insanlar, kertenkele bokları gibi, sevmeyi bilmeyen, ölümden ve dolayısıyla yaşamdan ödleri kopan insanlar. kaotik olan, kanun tanımayan, serbest hareket eden ve değişen her şeyden korkuyorlar. doğadan korkuyorlar, hayatı reddediyorlar ve böyle yaptıkları için de tanrı'yı reddediyorlar. onlar devlet başkanı, vali, belediye başkanı, general, polis ve yönetim kurulu başkanı. kurnaz kardinaller, şişman piskoposlar ve mastürbasyon yapan, yaşlı, gıcık monsenyörler. gezegeni sarmış en korkak ve en korkutucu memeliler; sevgisiz, anal saplantılı, iktidar manyağı otoriter insanlar. akıllı, güzel ve özgür olan her şeyi mahvediyorlar.

11.02.2021

doğu vs. batı

sevan nişanyan

bu mısraların yazarı, mesela, yaşlandığından bu yana batı ülkelerini görmekten hiç zevk almaz oldu. batı'nın kendini beğenmiş tertipliliğinden feci şekilde sıkılıyor. hindistan'ın, afrika'nın, kürdistan'ın, gürcistan'ın insanını daha sevimli, tapınaklarını daha gerçek, derme çatma lokantalarını daha lezzetli buluyor. ama..

son beş yüz yılda icat edilip insanlığın genel kullanımına sunulan uygarlık ürünlerinin hepsi ama hepsi, batı'nın on on iki tane ülkesinden çıkmış. 1500 gibi bir tarihten bu yana doğu'nun -hind'in, çin'in, islam ülkelerinin, hadi afrika'yı da sayalım- insan medeniyetinin evrimine dişe gelir bir tane bile katkısı olmamış. sonra, yarı ciddi yarı şaka, birkaç yüz tane uygarlık ürünü saymışız. listede elektrik var, otomobil var, kuduz aşısı var, parlamento var, gazete var, kâğıt para var, insan hakları var, internet var. makineli tüfek ve atom bombası da var. naylon poşetle don lastiği de var. üstelik, demişiz, bunlar "batı'nın 'üstün maddi imkânları' sayesinde satın aldığı ya da şunun bunun 'emeğini sömürerek' elde ettiği şeyler değildir. kendilerini sıra dışı fikirlere adamış insanların geceli gündüzlü çalışmalarının, sonsuz fedakârlıkların, uykusuz gecelerin, harcanmış evliliklerin, kuşkuların, hayal kırıklıklarının, insanüstü sabır, azim ve çabaların eseridir.

serde sözlükçülük var, o yüzden sözlükçü örneği vereceğim. james murray adlı bir adam, başlangıçta mütevazı bir öğretmen. oxford'da avuç kadar evinde kırk altı sene oturmuş. tam yetmiş beş bin kişiyle yazışmış. 1150 yılından o güne ingiliz dilinde herhangi bir yerde geçen her kelimeyi derlemiş. her kelimenin ilk kez hangi yıl kullanıldığını aramış, zaman içinde hangi evrimi geçirdiğini izlemiş. modern leksikografinin esaslarını keşfetmiş. tarihin gelmiş geçmiş en muazzam sözlüğünü hazırlamış. dört yüz bin madde yazmış. üç otuz para maaş almış.

sonra kütüphane. british library'de kırk milyon kitap var, üçer santimden saysan 1200 kilometre eder. üstelik bu kırk milyon kitap, dünyanın her yerinden gelen herkese bila ücret açık. gürcistan'da 1848'de çıkan derginin şu nüshası lazım deyince adamın biri koşturup buluyor. bizdeki en kabadayı kütüphanede kırk bin cilt varsa şaşarım. oradaki memure de yün örgüsünden vaktini çaldın diye kötü kötü bakar. vaktiyle bağdat'ta kütüphane varmış, evet, avrupa'dakilerden iyiymiş. ama yedi yüz elli sene önce yıkılmış. yerine bir şey yapılmamış. burada söz konusu olan şey maddiyat filan değil manevi bir üstünlüktür. bunu görmek lazım. yapılmış ve yapılabilecek olanın dış sınırını zorlamışlar. hayatları rahat olsun, kolay olsun diye değil, şan ve şeref için yapmışlar. doğru olduğu için yapmışlar. inandıkları için yapmışlar. başka bir dilde söyleyelim, allah rızası için yapmışlar. eş dost, mahalle, medya "aklın mı yok, ne uğraşıyorsun" dedikleri halde yapmışlar.

kristof kolomb'un amerika'nın keşfi de maddi bir güç, organizasyon, finansman vb. sorunundan önce bir manevi serüvendir. bunu da iyice anlamak lazım. adamın biri çıkmış, bütün dünya ve bütün atalarımız ve büyüklerimiz aksini de söylese ben buna inanıyorum ve bu uğurda hayatımı, itibarımı, evimi, rahatımı feda ederim demiş. bütün dünya haksızdır ben haklıyım diyebilmiş. yapayalnız kalmayı göze almış. nefes kesici bir manevi cüret! ha sonra ne olmuş? kâşifin peşinden gidenler kızılderilileri kesmişler, falan filan. işin özünü değiştirmez. insanlık âlemi böyle bir şey. bir öncü -peygamber- çıkar, yepyeni bir yol açar. peşinden giden sıradan insanlar, sıradan insanların her zaman yaptıklarını yaparlar. batı'nın sıradan adam rezervi de doğu'nunkinden eksik değil. (ayrıca piri reis bir halt keşfetmemiş. ispanyol'un tekinin haritasını bulup çevirmiş, o kadar.)

galileo galilei diri diri yakılmaktan korkmuş, mahkeme önünde dünyanın döndüğü tezinden vazgeçmiş. ama fısıldayarak da olsa "eppur si muove" (gene de dönüyor) demekten geri durmamış. çünkü aklın ve vicdanın kutsallığından bir dakika bile şüphe etmemiş. aklın emrettiğine sonuna kadar inanacak manevi metanete sahipmiş.

bunun zıddı nedir? şudur: "prof. dr. feyzi bingöl, üniversiteye başörtüyle girilmesi konusunda daha önce bir bildiriye imza atmasıyla ilgili olarak ise, o dönem yönetici olmadığını ve imza vermesinin kişisel görüşü olduğunu belirtti. prof. dr. bingöl bu konuda şunları söyledi: 'insanın bir kişisel görüşü vardır. benim kişisel fikrime göre, yükseköğrenim alan bir kişinin bu hakkının elinden alınmaması gerekir. ama idareci olduğunuz zaman kanun, mevzuat, yönetmelik, mahkeme kararları sizi bağlar.'" (20 eylül 2008, gazeteler). bu zat sıfat ve makamıyla kaim olan bir insandır. giysisinden ibarettir. aklın ve vicdanın kutsallığına inancı yoktur. batı'da yok mu bunlardan? tonla var. ama öbür türlüsü de var. doğu'da ise yüzyıllardan beri sadece prof. dr. feyzi bingöller var. kazara başka türlüsü çıkacak olursa, bütün toplum söz birliğiyle ve elbirliğiyle tepelemekten bir dakika geri durmazlar.

batı'nın derin sırrı batı nasıl becermiş bu işi? şeytan diyor ki "hristiyan ahlâkı" de. "sezar'ın hakkı sezar'a, ama tanrının hakkı tanrıya" diyen manevi özerklik ideali de. ama doğru değil: bizim rumlarla ermeniler de hristiyan'dır, hem batılılardan daha otantik hristiyan'dır, ama bizden bir tanecik galileo çıkmamış. başka bir şey olmalı. tek kelimeyle anlat deseniz, bireyin kutsanması derim. batı'nın beş yüz sene önce icat ettiği, daha önce beş kıtada eşine rastlanmamış tuhaf fikir bu. adam herkesin bildiğinin aksini söylüyor, atalarımızın ruhlarını muazzep ediyor, muteber prof. dr.ların dediğine inanmıyor, vatana millete zararlıdır kesin, ama ne yapacaksın, saygı göstermek lazım diyen düşünce: bidat sevgisi. eline hayatta top, tüfek, kılıç almamış on binlerce kişiyi kahraman ilan edip meydanlara heykellerini diktiren zihin iklimi.

işin bir de siyasi-hukuki yanı var, ki beş yüz yıldan daha eski, belki sekiz yüz yıllık. devletin her boka maydanoz olamayacağı, kamu otoritesinin dokunulmaz sınırları olduğu, kamu yararının tek elden belirlenemeyeceği, birtakım hak ve özgürlüklere tecavüze kimsenin gücü yetmeyeceği gerçeği, avrupa'nın başına ta 1200'lerde, yani bizdekilerin "orta çağ karanlığı" diye dalga geçtiği bir devirde dank etmiş. sık sık tökezlese de, bugüne dek hayatiyetini korumuş. eskiden adına tabii hukuk denirdi, şimdi "insan hakları" diyorlar. bizde valiliğin yan tarafında, çaycısı bile olmayan zavallı bir devlet dairesinin adıdır.

zalim batı neler yapmış batı zalimmiş, batı adaletsizmiş, batı bencilmiş, şöyleymiş böyleymiş, bunlar züğürt tesellisi. insanoğlu zalimdir. gücü yeterse daha zalimdir. batı zalim olduğu için güçlü değil, güçlü olduğu için daha rahat zulmetme lüksüne sahip. doğunun farkı daha az zalim olması değil, marjinal bazı alanlar dışında son 300-500 senedir batıdan daha güçsüz olması. gücün kadar zulmedersin.

amerikalılar ırak'ı yakmış: sanki türkler yirmi beş senedir güneydoğu'yu yakmıyorlar. ya da 1870'lerde bulgaristan'da, 1840'larda lazistan'da, 1820'lerde yunanistan'da, 1770'lerde podolya ile ukrayna'da başka şey yaptılar. kuzey kıbrıs'ın rumları da 1974'te türklerin imajı bozulsun diye evlerini barklarını bırakıp kaçtılar. (1915'i hiç saymıyorum, malum onu türkler yapmadı, dürkheim'le august comte yaptı.) ya zavallı kızılderililer? islam egemenliği altında adalet ve huzur içinde yaşayan süryaniler, yahut mısır hristiyanları, yahut anadolu rumları veya fas yahudileri ya da darfur yerlileri kadar şanslı değillerdi herhalde! kara afrika'da da avrupalılar gelmeden önce araplar zaten bin sene boyunca köle ticareti yapmıyordu da, mesleğin püf noktalarını beyaz adama onlar öğretmediler.

islam'ın adaletine, faziletine, vesairesine gelince hatırlatmak gerek ki islam hristiyanlarla (yahut yahudilerle) kıyaslanamaz, elma ile armut olur. islam belki hristiyanlıkla (yahut yahudilikle) kıyaslanabilir. hristiyanlar filan da ancak müslümanlarla kıyaslanabilir. hangi tarafın bu kıyaslamadan avantajlı çıkacağından hiç emin değilim.

vicdan hangi kitapta yazar? peki bu düşmanlık neden? babadan kalma gâvur nefretinin izleri derin, evet. batının küstah üstünlüğüne karşı bir ego koruma refleksi, evet. bizde seksen beş senedir "batı" diye dayatılan yavan çorbanın doğurduğu bulantı, evet. ama bunları aşan başka bir şey daha var. onu anlamaya çalışıyorum.

yüz yıldan beri aklın ve vicdanın sürekli olarak tekmelendiği bir memlekette, aklına ve vicdanına bir dayanak arayan insanlar -başka seçenek olmadığı veya bilmedikleri için- çareyi islam dininde arıyorlar. "kanun, mevzuat ve yönetmelikle" dayatılan ve sahte bir batı'yı tanık göstererek meşrulaştırılan zorbalık düzenine karşı ayakta durma gücünü, manevi direnci, 1400 küsur senedir değişmediği için çok sağlammış gibi görünen bir kaynaktan türetiyorlar. buradan bakıldığında islam'ın "dışında" olan her şey ister istemez bir vicdansızlık alemi olarak görünecektir. öyle görünmek zorundadır. aklın ve vicdanın yegâne dayanağı 1400 küsur yıl önce zaptedilmiş olan vahiyse, o vahyi tanımayan akılsız ve vicdansızdır, değil mi? bakınız filistin, ırak, zavallı kızılderililer. işte, belli! evrensel bir zemin akıl ve vicdanın dayanağını arayanları alkışlamak gerekiyor, evet.

böyle bir memlekette insanların bir şeylere dayanarak da olsa ayakta durması başlı başına bir mucizedir, bunu da kabul etmek lazım. bugün başörtüsü vesaire için direnen insanlar, belki yarın daha evrensel bir zeminde "gene de dönüyor!" deme gücünü bulurlar, kim bilir. ama bu mantığın gelip vardığı yer sakattır. çünkü akıl ve vicdan yalnız doğu'da serpilmedi. hatta orada hiç serpilmedi. beş yüz seneden beri, vahyin semtine bile uğramadığı iklimlerde yeşerdi: gerçek bu.

islam düşüncesi bu zor gerçekle baş edebilir mi? sınırları esnek ve geniş de olsa bir ümmetle kendini özdeşleştirmekten -dolayısıyla o ümmete ait olmayanı ötekileştirmekten- vazgeçip gerçek anlamda evrenselliğe açılabilir mi? müslümanları aşıp mutlak olan üzerinde yoğunlaşabilir mi? aşiret dayanışmasının ötesine geçebilir mi? tarihin yükünü sırtından atabilir mi? arayışlar olduğunu biliyorum evet. ama "müslümanlar" derken buna vahiy sahibinin, "tarih" derken buna 622 tarihinin de dahil olduğunu unutmamak lazım. 

avrupalıların 500 sene önce attığı müthiş adım tam buydu. öbür dinler kadar taşralı bir dinden yola çıkıp insanı keşfettiler. bu topraklarda, 21. yüzyılda öyle bir adım atılabilir mi? ben şahsen pek ihtimal veremiyorum. ama gönül ister ki yanılmış olayım.

2.11.2020

öğretmen

halil cibran

aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, birçoğu henüz insanlaşabilmiş değildir.

sizin tanrısal benliğiniz, tıpkı bir okyanus gibi, hiçbir zaman kirletilemez. ve tıpkı yaşamın gücü gibi, ancak kanatları olanları yüceltir.

neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

ancak özgürlük arayışında hissettiğiniz derin arzu size gem vurduğunda ve özgürlükten bir amaç ve bir bütünleniş olarak bahsetmeyi terk ettiğinizde, gerçekten özgür olabilirsiniz.

hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz. takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir. eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.

arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. o, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. o sizin sofranız ve ocakbaşınızdır. çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

1.11.2020

ada

lawrence sanders

bir insanın iki hayat yaşaması çok mu garip? hayır, ben pek çok kimsenin böyle yaptığına inanıyorum. evleniyorlar, çalışıyorlar, çocuk sahibi oluyorlar, bir yuva kuruyorlar, oy veriyorlar, temiz olmaya ve ellerinden geldiği kadar kanunlara uymaya çalışıyorlar. ama herkesin başkalarına pek az sözünü ettiği ve dışa yansıttığı bir de gizli yaşantısı vardır. bu gizli yaşantı, hepimiz için, dehşetengiz tuhaflıklar, çok garip istekler ve insanı boğan şehvet düşkünlükleriyle doludur.

her insan gizli bir adadır. en derin, en güçlü sevgi bile bireyler arasındaki ayrılığa köprü olamaz. hissettiğimiz ve hayalini kurduğumuz, başkalarına sözünü edemediğimiz şeylerin çoğu, toplumun söylediği gibi hissetmemiz ve hayal etmemize göre yargılanırsa utanç verici şeylerdir. ama insan bunu becerebiliyorsa niçin utansın? tabiatımızın emrettiğini yapmak daha doğru olur. bu bizi cennete veya cehenneme götürebilir ama en büyük günah inkâr etmektir. insanlık dışı bir şeydir bu.

aşk pek yoksul, pek ucuz bir bedeldir ve hiçbir zaman tatmin edici sayılamaz. çünkü fiziksel aşk veya romantik aşk, ne kadar iyi görünürse görünsün, ortakların her biri, ayrı ayrı gizli, ıssız ada gibi bir yaşantıya sahiptir. hepimiz ıssız adaya benzeyen yaşantılarımızı doldurmalıyız, mecburuz buna.

bence önemli olan, insanın dilediğini yapabilmesidir. bunu başardığınız anda, bir çeşit bütünlemeye erişmiş sayılırsınız. benliğinizdeki iki kişilik birleşir, tek olur, bu tek olan kaynar, bir evrenin parçası haline gelir.

15.10.2020

özgürlük

octavio paz

özgürlük, evreni ve insanı açıklamaya yönelik genel bir sistem değildir. bir felsefe de değildir. aynı zamanda, hem kaçırıldığında bir daha ele geçirilemeyecek hem de anlık bir eylemdir. özgürlüğün ne genel bir kuramı vardır ne de böyle bir kuram herhangi bir zamanda olabilir. çünkü özgürlük, her birimizin iç dünyasında biriciklik niteliğiyle var olan ve hiçbir genelleştirmenin kalıbına sokulamayacak bir şeyin onaylanmasıdır. başkalarına zorla benimsetilmeye kalkışılan bir özgürlük, o anda tiranizme dönüşür. birincil olarak benim biricikliğimin onaylanması anlamına gelen özgürlük, benden başkasının da tanınmasıyla özgürlük olur. öteki, benim özgürlüğümün aynı zamanda hem sınırı hem de kaynağıdır. özgürlük, bir yönüyle biriciklik ve kural dışılık, öteki yönüyle de çoğulculuk ve birlikte yaşamak anlamını taşır. özgürlük ve demokrasi, eş anlamlı olmamakla birlikte, birbirlerinin tamamlayıcısı olan kavramlardır:

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir, demokrasiden yoksun bir özgürlük ise bir hayalden başka bir şey değildir.

1.10.2020

günahkâr

georg büchner

herkes kendini gerçekleştirebilmeli ve kendi doğasını yaşayabilmelidir. akıllı ya da akılsız, eğitimli ya da eğitimsiz, iyi ya da kötü olsun, devleti hiç ilgilendirmez bu. hepimiz birer deliyiz. hiç kimsenin kendi deliliğini bir başkasına dayatma hakkı yoktur. herkes kendi tarzınca keyif alabilmelidir; ama hiç kimse bir başkasına zarar verecek şekilde ya da onun kendine özgü zevkini bozacak şekilde keyif alamaz.

devletin biçimi halkın bedenini sıkı sıkıya saran saydam bir örtü olmalıdır. damarların her kabarışı, kasların her gerilişi, kirişlerin her seğirişi burada ifadesini bulmalıdır. şekli güzel ya da çirkin olabilir, her şeyden önce olduğu gibi olma hakkı vardır. bizim ona keyfimize göre bir etek biçme hakkımız yok. bir tanecik günahkâr kadınımızın, fransa'nın çıplak omuzlarına bir rahibe örtüsü atmak isteyenlerin parmaklarını kırarız. çıplak tanrıçalar, bakkhalar, olimpik oyunlar ve melodik dudaklar istiyoruz biz.