richard sennett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
richard sennett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.12.2020

planlı eskitme

richard sennett

aşırılık ve israf, kendi kendini tüketen tutkunun çatısı altında evlendiler. eski rejimde parisli bir katibin evindeki gardıroba göz atabilseydik, elde dikilmiş birkaç kadın elbisesi, belki iki erkek takımı ve kuşaktan kuşağa geçen ayakkabılardan başka bir şey bulamazdık. mutfakta yine elde yapılmış tek bir tabak takımı, birkaç tencere, kaşık ve kepçeler bulurduk.

vance packard'ın xx. yüzyıl ortalarında yayımlanan hidden persuaders (çaktırmadan ikna) adlı incelemesinde etkili bir biçimde ileri sürülmüştü. burada şeytani olan pazarlamaydı. diğer açıklama, halk yeni şeyler satın alsın diye ürünlerin kasten dayanıksız yapıldığını savunan "planlı eskitme" idi. bu ikinci açıklamanın dayandırıldığı kanıtlar amerikan otomobil ve giyim endüstrilerinden geliyordu; arabalar öylesine zayıf kaynak yapılıyor, giysiler öylesine kötü dikiliyordu ki, iki üç yıl sonra çöpe gidecek hale geliyordu. burada şeytani olan üretimdi.

markalaşma ise küresel ölçekte satılan temel bir ürünü farklı gösterme, homojenliği gözden saklama amacındadır. marka, tüketiciye, ürünün kendisinden daha değerli görünmelidir.

volkswagen şirketinin tüketicileri, alçak gönüllü bir skoda ile üst model bir audi arasındaki farkların, üst modelin, alt modelin fiyatının iki katından fazla bir paraya satılmasını haklı çıkardığına ikna etmesi gerekir. içerikteki %10'luk bir fark nasıl olup da fiyatta %100'lük bir fark haline gelebilir?

bir uçağın hızı, uçağın hizmet platformu sayılabilir. okyanus aşırı bir uçuşta birinci sınıfta yolculuk etmek, ekonomi sınıfında yolculuk etmekten 4-5 kat daha pahalıdır; fakat iş adamı ne 4-5 kat daha geniş bir yerde yolculuk eder ne de 4-5 kat daha iyi bir hizmet alır. ve uçağın hızı bütün kabinlerde aynıdır.

britanya reklamcılığında skoda, deneyimin ötesinde bir şey olarak sunulur; arabanın içi ve dışı, genellikle sunumu tamamlayan bir sürü bilgilendirici yazı eşliğinde açıkça gösterilir. üst model audi ise genellikle sürücü koltuğundan manzaranın nasıl göründüğünü gösterir. reklamlarda çok az metin vardır ve manzara, üst modelin üstü açık iki kapılı bir araba mı yoksa sahra'da yolculuk ederken de alışveriş merkezine giderken de eşit derecede rahat olan bir sedan mı olduğuna bağlı olarak, reklamdan reklama değişir. bu görsel fark, alıcının zihninde skoda ile audi arasında kurulabilecek her türlü ilişkiyi yıkmayı amaçlar.

imalatçı, nesnenin ne olduğuna gösterilen dikkati azaltarak, nesnenin çağrıştırdıklarını satmayı umar; dışarıdaki manzarayı sürekli olarak değiştirerek, farklı markalarda ve modellerde farklı bir manzara sunuyor görünen ve durmadan değişen bir süreç olan "sürüş deneyimi"ni vurgulamayı umar.

tabii ki, işlev açısından bakıldığında bu, business class yolcularının atlantik'i uçağın arkasında oturanlardan daha hızlı geçtiğini söylemenin eşdeğeridir. tüm markalaştırmalarda işin zor tarafı, bu asılsız temanın varyasyonlarını yaratmaktır ve bu, bağımsızlaştırma yoluyla yapılır.

altın kaplama, planlı eskimenin yarım yüzyıl önce şekillenmiş olan şartlarını değiştirdi.

tüketici, giderek artan bir şekilde homojenleşen mallarda fark uyaranını arar. bir klon kentten bir diğerine gezip duran, her kentte aynı mağazalara girip, aynı ürünleri satın alan bir turiste benzer. önemli olan geziyor olmasıdır: tüketiciyi uyaran, ileri gitme sürecinin kendisidir.

sosyolog guy debord tüketicinin nesnelere yaptığının bu olduğunu söyler: kişinin arzusunu değiştirmesi, seyahat etmek gibi, bir gösteri haline gelir; insan yer değiştirdiğini hissettiği sürece, satın aldığı şeylerin hep aynı olmasının önemi yoktur. sosyolog erving goffman, reklamcılık üzerine yaptığı son çalışmalarda, tüketicinin katılımıyla ilgili tamamlayıcı bir görüş öne sürer.

hareket ve tamamlanmamışlık, tahayyüle eşit derecede güç verir; sabitlik ve katılık ise tahayyülü eşit derecede zayıflatır. tüketici, markalaştırma eylemine katılır; ve bu eylemde önemli olan platformdan ziyade altın kaplamadır.

daha çok skoda-eğilimli biri olarak ben bu tür görüşleri ciddiye almakta güçlük çekiyordum; ta ki new york'taki bir reklam ajansında bir votka markasıyla ilgili bir dizi ürün konferansına gidene kadar. votkayla ilgili temel gerçek, tatsız ve hemen hemen kokusuz olmasıdır. birkaç hafta boyunca ajansın "yaratıcı ekip"inin bu yeni votka markasını nasıl satacaklarıyla ilgili kıvranışını seyrettim; buldukları çözüm, ürünün ismiyle birleştirilmiş seksi erkek ve kadın karnı resimleriydi.

resimlerde bunun ne tür bir ürün olduğuyla ilgili hiçbir işaret yoktu. çağrışımları kurmak bütünüyle tüketiciye kalıyordu. kampanyanın ayırıcı özelliği, anlaşılan o ki, çıplak karın görüntülerinin ağızdan ağıza dolaşarak, birinin bana "bileşik çağrışım etkileri" [compound associational effects] olarak açıkladığı şeyi üretecek olmasıydı. (şunu belirtmeliyim ki yaratıcı ekipten birkaç kişi gerçekten içiyordu.)

tahayyüle katılmaya davet eden reklamcılık modern zamanlara özgü olmasa da, günümüzde belli bir ağırlığı var. örneğin, marx'ın "katı olan ne varsa buharlaşıyor" deyişi kapital'in ilk cildinin son sayfalarında meta fetişizminin epeyce farklı bir analiziyle dengelenmiştir. marx'a göre, sıradan şeyler, bir tür kişisel müzede bulunan insan anlamlarıyla büyülü bir şekilde donatılmıştı ve tüketici koleksiyonuna hep daha fazlasını ekliyordu; tüketici hazinelerini istif ediyordu, amacı biriktirmekti. kendinden bunca yatırım yaptığı bu fetişlerden vazgeçmek tüketicinin isteyebileceği son şeydi. şimdi,

kendi kendini tüketen tutku böyle ortaya çıkıyor. bu fantezi kurma davetine burun kıvırmalı mıyız? işlev açısından skoda benzeri bir dünyada yaşamayı yeğleyen katı bir faydacı böyle yapar. gerçek zanaatçı ise ürün iyi olduğu sürece umursamayabilir. fakat sahiplenicilikten kurtulmuş olmak da bir tür özgürlüktür. başımızı kaldırıp ileri bakarsak, yurttaşların kendi çıkarlarını savunmak, halihazırda sahip olduklarını korumak için değil de, olabilecekler için, ortak bir tahayyül için oy vermesi daha iyi olmaz mı?

kendi kendini tüketen tutkunun ikinci bir belirtisi güçte yatar. güç, satın alabileceğimiz bir şeydir; cinsel gücü artıran hapları değil, makineleri kastediyorum. örneğin elektronik endüstrisinde, sıradan tüketicilerin hiçbir zaman kullanmayacakları kadar yüksek kapasiteli gereçler -çoğu insan bilgisayarında en fazla birkaç yüz sayfa mektup saklarken dört yüz kitap saklayabilen bellek sürücüleri, bilgisayarda hiç açılmadan öylece duracak yazılım programları- satın alması sıradan bir şey. bu müşterilerin davranışı, genellikle milim milim ilerleyen trafikte sürünen insanların süper hızlı spor arabalar satın almasına ya da çölde yolculuk etmek için tasarlanan korkunç suv makinelerinin çocukları okula götürüp getirmek için kullanılmasına benzer. tüm bu insanlar güç tüketicileridir.

sermaye piyasalarının doğuşundan beri yatırımcıları yönlendiren, nesnelerin gücüne duyulan akıl dışı inançtır; tıpkı ingiliz yatırımcıların xvii. yüzyılda içine sürüklendiği "lale çılgınlığı"nda olduğu gibi.

20.03.2020

özgünlük

richard sennett

özgünlük (orijinalite) kelimesi köken itibariyle yunanca bir kelime olan "poesis"e dek uzanır; bu kelimeyi de platon ve diğerleri, "daha önce hiçbir şeyin olmadığı yerdeki bir şey" anlamında kullandılar. özgünlük zamanın bir göstergesidir; daha önce hiçbir şey yokken bir şeyin aniden ortaya çıkışına işaret eder ve böyle bir şey aniden var olduğundan, bu şey bizde hayret ve korku duyguları yaratır. rönesans döneminde, bir şeyin aniden görünmesi, bireysel sanatla -dilerseniz dehayla- bağlantılıydı.

bir şeyi iyi yapma arzusu kişisel bir turnusol testidir; yetersiz bireysel performans, doğuştan gelen toplumsal konumlardan kaynaklanan eşitsizliklerden ya da zenginliğin yüzeyselliklerinden daha fazla inciticidir; işte bu, tamamen sizinle ilgilidir. faillik tümüyle yararlıdır; ancak etkin bir şekilde iyi bir iş arayışında olunca ve bunu yapamadığını keşfedince, bu durumda kişinin bir duygusu çürümüş olur.

27.02.2019

uzun lafın kısası

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

esther vilar: erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

konfüçyüs: insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

richard sennett: bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

charles bukowski: yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

nilgün marmara: ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

2.02.2019

isyan

richard sennett

benim gençlik dönemimdeki asiler kurumları yerle bir ederek cemaatler -güven ve dayanışma ile yürütülen yüz yüze ilişkiler, sürekli müzakere edilip yenilenen ilişkiler, insanların birbirinin ihtiyaçları konusunda duyarlı olduğu bir komünal alan- üretebileceklerine inanıyorlardı. hiç kuşku yok ki bu gerçekleşmedi.

yeni kapitalizmde bağlılığın, kurumsal sadakat açısından bakıldığında, niçin giderek daha az bulunur hale geldiğini zaten görmüştük. bunun aksi akıl dışı olurdu -sana hiçbir söz vermeyen bir kuruma nasıl bağlanabilirsin? kendini adamak, zihinsel hareketliliğe ters düşer.

bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

sistem işçiler arasında yüksek düzeyde stres ve kaygı üretiyor. aslında her tür rekabet strese yol açar, kazananın her şeyi aldığı piyasalarda riskler yükselir. fakat şirket içi piyasalar stresi daha da yükseltir; çünkü rakip ile iş arkadaşı arasındaki çizgi belirsiz hale gelir. görüştüğüm geçici çalışanlar arasında stresle daha kolay başa çıkanların bunu yapabilmesinin tek nedeni var: duygusal açıdan firmaya bağlı değiller.

kaygı, olabilecek şeylerle; korku ise olacağı bilinen şeylerle ilgilidir. kaygı, kötü tanımlanmış koşullarda ortaya çıkar; korku, acı ya da talihsizlik iyi tanımlanmış olduğunda.

bu sayfalarda incelemeye çalıştığım şey bir paradokstur: giderek daha da yüzeyselleşen bir kültür vasıtasıyla kazanılmış iktidarın oluşturduğu yeni bir düzen. insanlar yaşama ancak ve ancak bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmaya çalışarak demir atabildiğine göre, işyerindeki, okullardaki ve siyasetteki yüzeyselliğin zaferi bana kırılgan görünüyor. bize bir sonraki temiz sayfayı açacak olan belki de aslında bu zayıflatılmış kültüre isyan etmek.

19.09.2018

yeni kapitalizmin kültürü

richard sennett

bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

büyük kurumların parçalanması pek çok insanın yaşamını da parçalanmış bir halde bıraktı. iş yaşamının talepleri aile yaşamını allak bullak etti ve insanların yaşadığı yerler köyden çok tren istasyonuna benzer hale geldi. küresel çağın ikonu göç oldu; yerleşmek değil, hareket etmek. kurumları yıkmak daha çok cemaat üretmedi.

eğer geçmişe özlem duyanlardansanız -hangi duyarlı insan değildir ki?- ilişkilerin bu durumu size üzüntü duymak için bir neden daha verir.

arkada bıraktığımız elli yıl hem küresel kuzey'de hem de asya ve latin amerika'da görülmemiş bir servet yaratma dönemi oldu. bu, devlet ve şirketlerin sabit bürokrasilerinin yerle bir edilmesiyle derin bağlantıları olan yeni bir servetti. son kuşağın teknoloji devrimi de en çok merkezi denetimin en düşük düzeyde olduğu bu kurumlarda gelişip serpildi. böyle bir büyümenin bedeli de kuşkusuz büyük: çok daha büyük bir ekonomik eşitsizlik ve de toplumsal istikrarsızlık. yine de bu ekonomik patlamanın hiç yaşanmamış olmasını dilemek akıl dışı olur.

ticari büyüme, toplumsal yaşamda tedirgin edici değişiklik ve çalkantılar, yani istihdam zeminini yayarak baş edilebilen tehditler üretir.

genel olarak, kişi şirketin ne kadar altlarındaysa onu tutan ağ o kadar geniş gözenekli olur; kişinin hayatta kalması o kadar çok stratejik düşünme gerektirir ve formel stratejik düşünme, okunaklı bir toplumsal harita ister.

kabiliyet bir tür manevi prestij getirir. bu hava kişisel olduğu kadar toplumsaldır da.

rönesans dönemi alimleri kendilerini bir tiyatroda hayal ederek muazzam miktarda olgusal materyali ezberlemeyi öğrenmişti. olguları, oyun karakterlerinin temsil ettiği kategorilere ayırıp gruplandırırlardı; oyunu kendi zihninde izleyen kişi, örneğin astronomiyi simgeleyen apollon ve denizciliği temsil eden neptün etrafında örülmüş bir öykü icat eder, böylelikle bu iki alanın içerdiği çeşitli olgular arasında karşılıklı ilişki kurardı.

ipod'un ilkel atası olan walkman'i insanların nasıl kullandığıyla ilgili bir inceleme yazan michael bull, bekleneceği gibi, insanların hep aynı 20-30 şarkıyı dinlediğini bulmuştur; çoğu insanın sahip olduğu etkin müzik hafızası bu kadardır.

güç pratikten ayrıldığında arzu hareketlilik kazanır; basit bir şekilde ifade edersek, isteklerinizi yapabildiklerinizle sınırlandırmazsınız.

soyut bir dille ifade edersek, güç pratikten ayrıldığında arzu hareketlilik kazanır; basit bir şekilde ifade edersek, isteklerinizi yapabildiklerinizle sınırlandırmazsınız.

püritenler şüphe içinde yaşar, bizse haz isteriz. tarif ettiklerim, tüketicilerin nesnelerden yarattığı hazlardır, aklı başında bir faydacının şüphe ettiği ve kuşkusuz şüphe etmesi gereken dayatılmış hazdır.

gündelik yaşamın rutinleri ve sınırları ötesinde bir şeyler düşlemek insanları özgürleştirebilir. aynı şekilde, bu mükemmel sonuç veren idare yollarını harcayıp tükettiklerini hissetmek de insanları özgürleştirebilir. peki, doğrudan bildikleri, kullandıkları ya da gereksinim duydukları şeyleri manen aştıklarında da özgürleşmezler mi? tüketme tutkusu belki de özgürlüğün bir diğer adıdır.

3.10.2017

zanaatçılık

richard sennett

zanaatçılık çoğunlukla el işçiliği için kullanılan ve bir keman, saat ya da çömlek yapılırken kalitenin amaçlandığını gösteren bir terimdir. ama bu fazlasıyla dar bir bakış açısı. zihinsel zanaatçılık diye bir şey de var, anlaşılır bir şekilde yazma çabası buna örnek gösterilebilir. sürdürülebilir bir evlilik yapmak toplumsal zanaatçılık olarak görülebilir. o halde zanaatçılığın kapsamlı bir tanımı şöyle yapılabilir: bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmak.

zanaatçılık, kabaca yorumlandığında, bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapma arzusudur. bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister. ama yeni düzen iş, eğitim, siyaset alanlarında bu arzuyu tatmin etmez, edemez. yeni iş dünyası, bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapma arzusunun bir insanın yaşantısında yıllar ya da on yıllar içinde kök salmasına izin vermeyecek kadar hareketlidir. insanları hareketli işler için eğiten eğitim sistemi derine inme yerine kolaylığı tercih eder. siyasi reformcu, yeni kültürü özel kurumlarda taklit ederek, yaptığı şeyle övünen ve onu sahiplenen bir zanaatçıdan çok, sürekli yeni şeyler arayışında olan bir tüketici gibi davranır.

öz-disiplin ve özeleştiri tüm zanaatçılık alanlarına sıkı sıkıya bağlıdır; standartlar önemlidir ve kalitenin amaçlanması, ideal olarak, kendi içinde bir amaç haline gelir. zanaatçılık nesneleştirmeyi vurgular. nicola amati bir keman yaptığında o keman vasıtasıyla kendini ifade etmedi. bir keman yaptı. amati'nin o nesneye yaptığı yatırım kendisiydi. kendini, kemanı yaparken hissettiklerini değil, kemanı doğru yapıp yapmadığını esas alarak yargıladı. amati'nin çalışırken depresyonda mı yoksa mutlu mu olduğuyla ilgilenmeyiz; f deliklerinin kesimine, verniğin güzelliğine bakarız. nesneleştirme bu anlama gelir: kendi içinde anlamlı bir şey yapmak.

bu nesneleştirme ruhu, alt düzeyden, vasıfsız görünen emekçilerin bile işiyle gurur duymasını sağlayabilir. örneğin, öğrencim bonnie dill, 1970'lerde harlem'de yaşayan temizlik işçileriyle -kent merkezinde yaşayan beyaz işverenleri tarafından genellikle acımasızca yerilen, çok az ücret alan siyah kadınlarla- ilgili bir çalışma yapmıştı. günün sonunda nadiren bir teşekkür sözü işitse de bu kadınlar bir evi iyi temizlemiş olmaktan bir parça benlik değeri çıkarıyordu: ev temizdi.

aynı yıllarda boston'daki fırıncıları incelediğimde, aile tarafından işletilen ve babaların ve amcaların ailenin daha genç üyelerinin büyük kısmına kötü davrandığı ve çok fazla baskı yaptığı bir fırında da yine, elde edilen sonuç sabahın erken saatlerinde yaşanan kırgınlığın bir kısmını alıp götürüyordu: ekmek iyiydi.

zanaatçılık tesellisine romantik bir nitelik vermemek önemli; ama bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmanın sonucunu anlamak da eşit derecede önemli. kabiliyet, hem somut hem de kişi dışı bir ölçütle değerlendirilir: temiz temizdir. bu şekilde anlaşıldığında zanaatçılık esnek kapitalizmin kurumları içinde huzursuzca oturur. sorun, yaptığımız tanımın son kısmında yatıyor: bir şeyi o şeyin kendisi için yapmak.

insan bir şeyi nasıl iyi yapacağını ne kadar iyi anlarsa ona o kadar özen gösterir. ne var ki, kısa vadeli işlemler ve sürekli değişen görevler üzerine kurulu olan kurumlar bu derinliği üretmez. hatta şirket bundan korkabilir; buradaki yönetim şifresi içe doğru büyümedir. sırf bir etkinliği doğru yapmak için o etkinliğin derinlerine inen kişi, diğerleri tarafından, tek bir şeye saplanmış, yani içe doğru büyümüş kabul edilir; ve zanaatçı için saplantı aslında gereklidir. bu kişi, kaşla göz arasında konup kalkan ve asla yuva yapmayan danışmanın tam tersidir. dahası, kişinin herhangi bir uğraş için becerilerini derinleştirmesi zaman alır.

üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir meslek sahibinin incelediği deneklerden aldığı bilgilerin hangilerinin gerçekten işe yarar olduğunu anlaması genellikle üç, dört yıl alır. kabiliyeti pratikle derinleştirmek, insanların pek çok farklı şeyi kısa sürede yapmasını isteyen kurumların amacına ters düşer.

esnek şirket akıllı insanlardan faydalanır ama eğer bu insanlar kendini zanaatçılığa verirse sorun yaşar.

2.06.2014

atölye

richard sennett

atölye, zanaatkarın yuvasıdır. geleneksel olarak gerçekte de böyleydi: orta çağlarda zanaatkarlar, çalıştıkları yerlerde uyurlar, yerler, içerler ve çocuklarını yetiştirirlerdi. atölyeler, aileler için bir yuva olması yanı sıra küçük mekanlardı, her birinde en fazla 10-15 kişi bulunurdu; orta çağ atölyesinin yüzlerce ya da binlerce insan çalıştıran modern fabrikalarla hiçbir benzerliği bulunmazdı.

c. wright mills: zanaat duygusu taşıyan bir emekçi, kendi içinde yer aldığı ve kendisi için yaptığı bir işle ilgilenir; yaptığı işten duyduğu memnuniyetler kendi ödülleridir; gündelik emeğin ayrıntıları, ortaya konulan ürünle bağlantısını işçinin zihninde kurar, beceri iş sürecinde gelişir, iş de deney yapma özgürlüğüyle bağlantılıdır; nihayet, aile, topluluk ve siyaset zanaat emeğindeki içsel tatmin, uyum ve deney tarafından ölçülür.

malzemelere atfedilen insani etik nitelikler (dürüstlük, alçak gönüllülük, erdem) bir açıklamayı hedeflemez; bunun amacı bizzat malzemeler hakkındaki bilincimizi yükseltmektir ve bu yoldan bunların değeri hakkında düşünmemizi sağlamaktır.

22.07.2012

sosyolojik düşünmek

zygmunt bauman

sosyoloji, insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir.

sağduyu: hayatımızdaki günlük işlerimizi yürütmek için faydalandığımız zengin ancak dağınık, sistematik olmayan, genelde bağlantıları belirsiz ve söze dökülemeyen bilgi. senin ve benim hayat hakkındaki “ham” bilgimiz.

aslında özgürlük, karar verme ve seçme yetisidir.

ceza, yaptıklarımdan sorumlu olduğumun doğrulanmasıdır.

seçme özgürlüğü kendi başına kişinin seçimlerini hayata geçirme özgürlüğünü garanti etmez, hele niyet edilen sonuçlara erişme özgürlüğünü hiç temin etmez. özgür davranabilmem için, özgür iradeden başka kaynaklara da ihtiyacım vardır.

istediğim gibi davranma özgürlüğümün ne yaptığıma ya da neye sahip olduğuma değil kim olduğuma bağlı olduğunu fark edebilirim. belli bir kulübe ya da belli bir ofiste işe girmem ırkım, cinsiyetim, yaşım, etnik grubum ya da milliyetim gibi niteliklerim yüzünden engellenebilir. bu sıfatların hiçbiri benim irademe ya da eylemime bağlı değildir ve ne kadar özgür olursam olayım bunları değiştirmeye gücüm yetmeyecektir.

benim bugünkü özgürlüğüm dünkü özgürlüğüm tarafından sınırlanmıştır; ben geçmişteki eylemlerim tarafından belirlenmiş, yani şimdiki özgürlüğüm açısından kısıtlanmış olurum.

peşine düşmeye değer amaçlar ile uğruna sıkıntıya girmeye değmeyenler arasındaki ayrım..
amaç ne ise onuz izlerken kullandığım araçlar..
ilgi kurma kıstası, tamamlamaya uğraştığım proje için ilgili ve ilgisiz kişiler ile şeyler arasında ayrım yapma sanatı..

sosyal olarak denetlenen bir terbiye kaçınılmazdır; çünkü insanların doğal eğilimleri bir arada yaşamalarını imkansız kılar; hem de kabul edilemeyecek kadar kaba ve tehlikelidir. düşünürler, cinsellik ve saldırganlık dürtüler özgür bırakılacak olursa hiçbir grubun dayanamayacağına, dürtülerin, sosyal hayatı bütünüyle imkansız kılacak kadar şiddetli çatışmalar doğuracağına işaret ederler.

sigmund freud, benliğin gelişim sürecinin tamamının ve insan gruplarının sosyal örgütlenmesinin, sosyal olarak tehlikeli içgüdülerin, özellikle saldırganlık ve cinsellik içgüdülerinin dışavurumlarını kontrol altına alma ihtiyacı ve bu ihtiyaca yönelik pratik çabalar ışığında yorumlanabileceğini ileri sürmüştür. freud içgüdülerin asla ortadan kaldırılmadıklarını ileri sürer; içgüdüler yok edilemezler ancak bastırılabilir ve bilinçaltına sürülebilirler. onları bu zindanda tutan şey, grup tarafından uygulanan baskıların ve taleplerin içselleştirilmiş bilgisi olan süperegodur.

ego, iki güç -bilinçaltına itilmiş ancak yine de kudretli ve asi duran içgüdüler ile dürtüleri bilinçaltında tutmak ve kapatıldıkları yerden kaçmalarını engellemek için egoyu bastıran süperego- arasında sürekli askıda durur.

kardeşler arasındaki ideal ilişkiler fedakarca yardımlaşmanın, ortak bir dava için güçleri birleştirmenin ve “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” türü dayanışmacı bir davranışın ilkörneğini sunar. zaman zaman belki fark etmişsinizdir, izleyicilerine karşılıklı bağlılık duyguları aşılamayı isteyen insanlar kardeşlik metaforlarını kullanmaya bayılırlar ve dinleyicilerine “kardeşler” ya da “bacılar” diye seslenirler. milli dayanışma duyguları ve milleti için kendini feda etmeye hazır olma, ülkeden “ana vatanımız” ya da “atalarımızın toprağı” diye söz ederek sağlanır.

ön yargı, düşmanlarda olabilecek herhangi bir erdemin, gerçek ya da hayali kusurlarını abartma eğilimi ile katlanarak doğrudan reddi anlamına gelir.

amerikalı antropolog gregory bateson, düşman tutumların adeta düşman davranışı teşvik ederek kendi gerekçesini sağlaması şeklinde ilerleyen etki-tepki zincirine schismogenesis adını takmıştır. bateson asıl olarak iki tür schismogenesisten söz eder. simetrik schismogenesis durumunda, tarafların her biri karşıtında gördüğü güç belirtilerine tepki gösterir. rakip ne zaman kuvvet ve kararlılık gösterse, daha etkili bir kuvvet ve kararlılık yoluna gidilir. simetrik schismogenesis çatışan taraflarda kendini öne çıkarma duygusunu besler ve rasyonal müzakere ve anlaşma ihtimalini gerçekten ortadan kaldırır. tamamlayıcı schismogenesis tamamen zıt varsayımlardan doğar ama aynı kapıya, yani ilişkinin kopmasına çıkar. eylemlerin schismogenesis dizilişi tamamlayıcıdır; çünkü öteki taraf karşı tarafın artan gücünün tezahürleriyle karşılaştığında direnişini zayıflatırken, bir taraf öteki tarafın zayıflık işareti göstermesiyle kararlılığını artırır. bateson’ın belirttiği gibi, etkileşimlerin gösterebileceği üçüncü bir biçim daha vardır: karşılıklılık. karşılıklılık tarafların her birinin öteki tarafın ihtiyacı olan bir şeyi karşıladığı bir ilişkidir.

sosyolojinin kurucularından biri olan max weber çağdaş toplumda örgütlerin her yanda boy vermesini sosyal hayatın sürekli rasyonalleşmesinin bir işareti olarak görüyordu. (adet ya da alışkanlık sonucu düşünmeden yapılmış bir eylem olan geleneksel eylem ve anlık bir duygulanımla başlayan ve sonuçları düşünülmeden yapılan kontrolsüz bir eylem olan duygusal eylemden farklı olarak rasyonal eylem, yaratılacak amacın açıkça dile getirildiği ve faillerin düşünceleriyle çabalarını bu amaca ulaşmak için en etkili ve ekonomik olabilecek araçları seçme işinde yoğunlaştırdığı bir eylemdir. weber’e göre örgüt (weber “büronun yönetimi” anlamına gelen “bürokrasi” terimini kullanır) rasyonal eylemin gereklerine en üst düzeydeki uyarlanmadır. aslında örgüt amaçları rasyonal bir biçimde, yine aynı zamanda en yüksek verim ve en düşük maliyetle gözetmenin en uygun yöntemidir.

örgütün kurallarına boyun eğdirildiği örgüt örneği de vardır; bu, erving goffman’ın verdiği adla, total kurumlar örneğidir. total kurumlar zoraki cemaatlerdir. burada üyelerin hayatlarının bütünü kılı kırk yaran düzenlemelere konu olur; üyelerin ihtiyaçları örgüt tarafından belirlenmekte ve karşılanmaktadır, izin verilen ve verilmeyen eylemleri örgütsel kurallarla belirlenmiştir. yatılı okullar, askeri kışlalar, hapishaneler, akıl hastaneleri, değişen oranlarda total kurumlar modeline uyar. bu kurumların sakinleri gece gündüz gözetim altında tutulurlar (ya da en azından gözetim altında olmadıklarından emin olamayacakları koşullarda tutulurlar), öyle ki kurallardan her türlü sapma anında tespit edilir ve cezalandırılır ya da mümkünse önlenir. total kurumlar üyelerini kendi başlarına bir kişisel ilişkiler ağı geliştirmekten etkin olarak caydırmaları ile cemaat modelinden köklü bir biçimde ayrılır.

olağanüstü zor ve acımasız savaş ve yabancı işgal koşullarında insan davranışı üzerine yapılan araştırmalar göstermektedir ki, armağan vermenin en kahramanca örnekleri -tehlikede olan birinin hayatını kurtarmak için kendi hayatını feda etme- tamamen dürtüleri saf armağana çok yaklaşan insanlar tarafından gösterilmiştir; bu insanlar başka insanların yardımına koşmayı sırf ahlaki görevleri -sanki doğal, aşikar ve ilk akla gelen şeymiş gibi herhangi bir gerekçe aramayan bir görev- olarak görmüşlerdir. bu araştırmaların en dikkat çeken bulgularından biri, yardıma koşanlar arasındaki en fedakarlarının eylemlerini eşsiz bir kahramanlık olduğunu anlamakta güçlük çektikleridir. onlar böyle bir davranışın gerektirdiği cesareti ve kanıtladığı ahlaki erdemi önemsemezler.

amerikalı sosyolog richard sennett, partnerlerin ikisinin de ısrarla mahremiyet hakkı, kendini partnerine tamamen açma, partnerle kişinin içsel dünyası hakkındaki bütün, en özel hakikati paylaşma, bütünüyle içten olma, yani partner için ne kadar altüst edici olursa olsun hiçbir şeyi saklamama hakkı peşinde oldukları bir ilişki için yıkıcı gemeinschaft terimini ortaya atmıştır. sennett’a göre, kişinin partnerinin karşısında ruhunu bütün gerçekliğiyle ortaya sermesi, partnerden zorunlu olarak şevk yaratmayacak şeylere onay vermesi ve yanıt verirken aynı şekilde içten ve dürüst olması isteneceğinden, partnerin omuzlarına katlanılmaz bir ağırlık bindirebilir. sennett, kalıcı bir ilişkinin, özellikle kalıcı bir aşk ilişkisinin karşılıklı mahremiyet talebinin sallantılı zemininde yükselemeyeceğine inanır. partnerlerin birbirlerinden karşılayamayacakları (ya da bedelini düşününce karşılamak istemeyecekleri) taleplerde bulunma ihtimali çok fazladır; bu ilişkiye bir süre biçmeye, bitirmeye ve çekilmeye karar vermek yerine bu yüzden acı çekecek, kıvranacak ve umutsuzluğa düşeceklerdir. partnerlerden biri ya da öteki çekilmeyi benliğinin olumlanması ihtiyacına başka yerlerde tatmin aramayı seçecektir.

işte psikanalitik seansların, psikolojik tedavinin, aile danışmanlığının vb. şaşırtıcı başarısının gizi burada yatıyor. artık, bir kişinin en içten duygularını başka birine anlatması ve sonuçta kişinin o çok özendiği kimliğinin onaylanması anlamına gelen kendini bütünüyle açma hakkı için gerekli şey yalnızca para haline gelmiştir. parasal ödeme analistin ya da terapistin hastaları ya da müşterileri ile ilişkisini kişisel olmayan bir ilişkiye dönüştürür. ve böylelikle kişi sevmeden sevilebilir. kişi, hizmetlerini satın aldığı ve bu yüzden bir iş ilişkisinin parçası olarak ortak yükümlülük altına girdiği insanlar hakkında hiçbir kaygıya kapılmaksızın, kendisiyle ilgilenilmesini ve kaygılarının paylaşılmasını sağlayabilir. hasta, bir sevilme yanılsaması satın alır. (gelgelelim, unutulmamalıdır ki, tek taraflı aşk “doğaya karşı”, yani sosyal olarak kabul edilen aşk modeliyle şiddetli bir uyuşmazlık içinde olduğundan, psikanalitik uygulamanın başında genelde aktarım denen bela vardır: yani, hastanın eğilim olarak analistin “-miş gibi” davranışını bir sevgi ifadesi olarak görme hatasına düşmesi ve anlaşmanın tamamıyla iş benzeri, kişisel olmayan koşullarını aşan bir tutumla karşılık vermesi. aktarım olgusu terapinin bir aşk ikamesi olduğunun en güçlü kanıtı olarak da yorumlanabilir.)

richard sennett’in tartıştığı, aşkın böylesine değerden düşmesinin tezahürlerinden biri erotizmin dışlanması ve yerine cinselliğin geçmesi eğilimidir. erotizm, cinsel arzunun ve son tahlilde bizatihi cinsel ilişkinin, çevresinde kalıcı bir aşk ilişkisinin kurulduğu ve sürdürüldüğü bir eksen olarak konumlanması, daha önce çok yanlı, bütünlüklü sosyal ilişkilere atfedilen bütün özellikleri taşıyan istikrarlı bir sosyal birliktelik biçimi anlamına gelir. cinsellik ise cinsel ilişkinin tek bir işleve, cinsel arzunun tatmini işlevine indirgenmesidir.

düşlerimiz ve özlemlerimiz, aynı anda doyurulmaları neredeyse hiç mümkün olmayan, ne var ki ayrı ayrı peşlerine düşüldüğünde de aynı şekilde tatmini güç olan iki ihtiyaç arasında parçalanmıştır. bunlar aidiyet ve bireysellik ihtiyaçlarıdır. birinci ihtiyaç bizi ötekilerle güçlü ve güvenli bağlar kurmaya sevk eder. ikinci ihtiyaç bizi, içinde baskılardan bağışık ve taleplerden özgür olduğumuz, yapmaya değer gördüğümüz şeyi yaptığımız, “kendimiz olduğumuz” bir duruma, özel hayata yöneltir. iki ihtiyaç da dayatıcı ve güçlüdür; ikisinin de baskısı arttıkça verili ihtiyacın tatmini azalır. öte yandan, biri tatmine ne kadar yaklaşırsa, aynı oranda ötekinin ihmal edilmesinin acısını duyarız. özel hayat olmaksızın cemaatin aidiyetten çok baskıya benzediğini, cemaat olmaksızın da özel hayatın “kendi olmak” yerine yalnızlığa benzediğini fark ederiz.

eğer muhtaç insanlara sunduğum yardım onların ya da tanrının gözüne girmek için yapılan maksatlı bir çabaysa, bu eylem de hissi olmayacaktır; böylesi bir sunum daha çok hesaplanmış bir girişim içinde bir adım, bir amaca, bu örnekte, günahlarımın bağışlanması ve kurtuluşun kazanılmasına yönelik bir araç olacaktır. bir eylem ancak düşünümsüz, kendiliğinden, ön müzakere olmaksızın yapıldığı ve argümanlara ağırlık vermenin ve etkilerini hesaplamanın zamanı gelmeden önce gerçekleştirilen bir eylem olduğu müddetçe hissidir.

a’nın amaçları b’nin kaynakları olduğunda ve bu yüzden b’nin amaçları için bir araç olarak kullanıldığında, a’nın seçim özgürlüğünden çok ciddi tavizler verilmiş olur. a’nın eylemleri artık özerk değildir; güdümlü hale gelmiştir.

karşılıklı ilişkimizde güç, eşit olmayan bir biçimde dağılmıştır; bu, asimetrik bir güç ilişkisidir.

soyguncuyla bir gece karşılaşmasında, genellikle açgözlü biri için üstün değerler olan banknotlar ve kredi kartlarıyla dolu bir cüzdan birdenbire anlamsız hale gelebilir; seçim artık daha az ya da daha çok para arasında değil, hayatla ölüm arasındadır. hapishane ya da çalışma kampındaki kurumsallaşmış baskı koşullarında, yeni değerler -iyi yiyecek, hafif iş, çıkış ya da ziyaretçi kabul izni, tek başına ya da sıkı güvenlik koşullarında bir yerde kapatılmaktan kurtulma ya da yalnızca gardiyanın iyi muamelesi- eski, bir zamanlar göklere çıkarılan değerleri gölgede bırakabilir ve uğursuz ya da gülünecek değerler haline getirebilir. toplama kampları gibi uç örneklerde, kendini koruma ve hayatta kalma değeri tutsakların bütün seçimlerinin önüne geçebilir.

meydan okuyuş ve itirazlar karşısında etkin olarak ve kıskançlıkla savunulmadıkça, rekabet sonucu kazanılan hiçbir şeyin güven içinde olduğu düşünülemez. rekabetçi mücadele asla son bulmaz; sonuçlar asla nihai ve tersinmez değildir.

erkek egemen toplumda, baskı altında olmaları kadınların kendi kabahatidir; kadınların daha az prestijli ve arzulanır işlevlere hapsedilmesi “doğuştan” gelen yetmezlikle -aşırı duygusallık, rekabetçi ruh ve rasyonallik yoksunluğu ya da zeka azlığı ile- açıklanır.

ideal olarak, iş etkinlikleri ahlaki kaygıların yol açtığı güdülerden etkilenmemelidir. iş ve ahlak birlikte yürümez. iş hayatındaki başarı, takınılan tavrın rasyonalliğine bağlıdır ve bu yeri geldiğinde her davranışın özçıkar kaygılarına hiç tereddütsüz teslim edilmesi demektir. rasyonallik yürekten çok kafa tarafından yönlendirilmek demektir. eylem ancak, eldeki görev en verimli ve en az maliyetle yerine getirildiği müddetçe, rasyonaldir.

örgütsel disiplinin ahlaki sakıncaları susturma ya da askıya alma kudreti, belli bir sayıdaki gönüllüye uydurma bir bilimsel araştırmanın deneklerine acı verici elektrik şoku uygulama emrinin verildiği malum stanley milgram deneylerinde tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. zalimliklerinin yüce bilimsel amacına inanmış (işini yapan kişiler olarak onlar gerçekten kavrayamaz ya da yargıda bulunamaz; ancak hayranlık duyabilirlerdi) ve araştırma projesinden sorumlu bilim insanlarının güya üstün yargılarına güvenen çoğu gönüllü emirleri harfi harfine -kurbanlarının acı çığlıklarına kulaklarını kapatarak- yerine getirmiştir. deneyin küçük ölçekte ve laboratuvar koşullarında ortaya çıkardığı şey, ikinci dünya savaşı ve sonrasındaki soykırım pratiğiyle dehşet verici boyutlarda sergilenmiştir.

karmaşık bir örgütlenmenin memurları, parçası oldukları ortak etkinliğin nihai sonuçlarının ayrımında olsalar bile, o sonuç genelde onları endişelendirmeyecek kadar uzaktadır. uzaklık coğrafi olmaktan çok zihinsel bir mesele olabilir. yatay ve dikey işbölümü yüzünden, tek tek her kişinin eylemleri bir kural olarak çok sayıda öteki insanın eylemleriyle dolayımlıdır. ya kişinin yaptığı iş doğrudan sonuç üretmemekte ya da bu öteki insanların yaptığı sayısız öteki işler sayesinde eylemin uzak hedeflerinden korunmaktadır. bu yüzden, sanki yapılanla eylemin nihai hedefinin başına gelenler arasında doğrudan bir nedensel bağlantı yoktur. son noktada, kişinin katkısı önemini kaybeder ve nihai sonuç üzerindeki etkisi de ciddi bir ahlaki sorun olarak görülemeyecek kadar küçük görünür. “ben yanlış bir şey yapmadım, beni kınaman için hiçbir neden yok” normal bir özür tümcesi olacaktır. nihayetinde, kişi plan yapmak, rapor yazmak, belgeleri doldurmak ya da iki kimyasal bileşiği karıştıran makineyi açıp kapamak kadar masum ve zararsız bir şey yapıyor olabilir. insan egzotik bir ülkede kömür olmuş vücutları öyle kolaylıkla kendi eyleminin sonuçları olarak, kendinin sorumlu olduğu şeyler olarak görmeyecektir.

kenardan seyredenlere gelince, onların uymaları ya da en azından sessiz ve hareketsiz kalmaları, ahlaki davranmanın ve kurbanlarla dayanışmaya girmenin bedelleri ağırlaştırılarak sağlanmıştır. ahlaki bakımdan doğru olanı seçmek, çoğu zaman kendi fiziksel varlığını tehlikeye atmaktan başka bir anlama gelmeyen, korkunç bir cezaya davetiye çıkarmak anlamına gelecekti. bir kere oyun yüksek oynanınca, kendini koruma kaygısı, rasyonal gerekçelerle -“kendi hayatımı ve aileminkini tehlikeye atmadan kurbanlara yardım edemezdim; en iyi halde bir tek kişiyi kurtarabilirdim; ama başarısızlık halinde, on kişi ölecekti.”- bastırılmaya yüz tutan ahlaki görevleri ve ahlaki pişmanlıkları silip süpürür. hayatta kalma şanslarına ilişkin nicelik hesabı, eylemin ahlaki niteliğinin önüne geçmiştir.

komünist toplumlarda düşman sınıflara ve onların işbirlikçileri olarak sınıflandırılan kişilere karşı uygulanan kitle terörü, başka türlü insan hakları sicillerinden gurur duyan ülkelerde süren ırksal ve etnik azınlıklar üzerindeki ayrımcılık, açık açık ya da el altından uygulanan apartheid sistemleri ve türkiye’de ermenilerin katlinden, nazi almanyası’nda milyonlarca yahudinin, çingenenin ve slavların yok edilmesine, kürtlerin gaz bombalarıyla boğulmasından kamboçya’daki kitle katliamlarına uzanan sayısız soykırım örneği. ahlaki güdülenimin bastırılmasında mahir olan bürokratik teknolojinin gelişmesinin (modern toplumun bir başarısı olan ahlaki duyarlılığın insan türünün bütün üyelerine yayılması kadar) bütün bunları -teoride değilse bile, pratikte- daha tartışmalı hale getirdiği söylenebilir.

sosyal gerçekliğin yapıları ile kültürel olarak belirlenen davranışın yapılarının denkliğini temin eden düzeneğe kültürel kod denir.

insan kültürü, insan bireylerin eğitimi, kültürel kodun bilgisini vermekten -işaretleri okuma yetisi ve onları seçme ve sergileme becerisi kazandırmaktan- ibarettir.

derinin hangi parçalarının “hassas” kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.

hemen hepimiz çok sayıda farklı hayat tarzlarının olduğunu biliriz. çevremizde bizden farklı giyinen, konuşan, davranan ve bizimkinden bariz olarak (ya da bize göre bariz olarak) farklı normlara uyan insanları görürüz. ve böylelikle her hayat tarzının son tahlilde bir seçim meselesi olduğunun tamamen ayrımına varırız. insan olmanın birden fazla yolu vardır. pratik olarak her şey bizim yaptığımızdan farklı bir yolla yapılabilir; tek başına hiçbir yol kaçınılmaz değildir. bunların her biri bir kültür, bir eğitim gerektirse bile, eğitimin zorunlu olarak bu yönü değil de şu yönü göstereceği, bu değil de şu seçimin yapılacağı ilk elden kesin değildir. biliyoruz ki, tek bir kültür değil, kültürler vardır. ve eğer kültür, çoğulluğu içinde düşünülebilirse, doğa gibi kabul edilemez. hiçbir kültür doğa gibi koşulsuz itaat bekleyemez.

devlet tarafından bir gizlilik stratejisi uygulanır. devlet kurumları tarafından uyrukları hakkında son derece ayrıntılı bilgi toplanır, işlenir ve saklanırken, devletin kendi eylemleri hakkındaki veriler, ifşası ceza getiren devlet sırrı sınıfına girer. devletin çoğu uyruğu bu gizlere erişemezken, gizlilik perdesini açma hakkı olan az sayıda insan diğerleri üzerinde ayrı bir üstünlük kazanmış olur. devletin gizlilik uygulaması ile birlikte, devletin bilgi toplama özgürlüğü karşılıklı ilişkideki asimetriyi daha da derinleştirir. tarafların birbirini etkileme şansları son derece eşitsizdir.

eğer millet bir seçim olmaktan çok kader olarak, bugün hiçbir insan kuvvetinin değiştiremeyeceği kadar geçmişte sağlam yerleşmiş bir olgu olarak, elini süreni yakan bir gerçeklik olarak benimseniyorsa, böyle bir talep tamamen inandırıcı olur. milliyetçi hareketler tam da bunu başarmaya çabalar. köken miti onların başlıca aracıdır. bu mitin ortaya attığı şey, köken olarak kültürel bir yaratım olsa bile, tarihsel gelişimi sürecinde milletin gerçek anlamda doğal bir olgu, insan denetimini aşan bir şey haline geldiğidir. söylenceye göre, milletin şimdiki üyeleri ortak geçmişleriyle birbirlerine bağlanmıştır. milli ruh onların ortak ve tanımlayıcı niteliğidir. bu onları birleştirir; ve aynı zamanda, her nasılda kolektif olarak miras alınabilen ancak asla özel olarak edinilemeyen milli ruha hak kazanmaksızın ya da katılmaya muktedir olmaksızın cemaatlerine girmeyi arzulayabilecek tüm öteki milletleri ve bireyleri ayrı bir yere koyar.

bu söylencenin desteklediği, milletlerin doğallığı ve millet üyeliğinin yazılmış ve miras alınmış doğası hakkındaki iddia milliyetçiliği bir çelişkiye düşürmekten başka bir işe yaramaz. bir yandan milletin herhangi bir doğal olgu kadar nesnel ve somut bir gerçeklik ve tarihin bir hükmü olduğu söylenir. öte yandan ise bir güvensizlik içindedir: birlik ve bütünlüğü sürekli tehdit altındadır; öteki milletler üyelerini avlama ya da kaçırma gayreti içindedir; bozguncular sinsice saflar arasına sızmaya çalışır. millet kendi varlığını savunmalıdır; doğal olmasına doğaldır ama hala sürekli bir uyanıklık ve çaba olmaksızın varlığını sürdüremez. böylelikle, milliyetçilikler normal olarak milletin korunması ve sürekliliği için güç -baskı uygulama hakkı- talep ederler. devlet gücü bu iş için biçilmiş kaftandır. devlet gücü, baskı araçları üzerinde tekel anlamına gelir; ancak devlet gücü tek tip davranış kuralları dayatmaya ve herkesin uyması gereken yasalar yürürlüğe koymaya muktedirdir. bu yüzden, devletin meşruiyeti için milliyetçiliğe ihtiyaç duyduğu kadar, milliyetçilik başarısı için devlete ihtiyaç duyar. milli devlet bu karşılıklı çekimin ürünüdür.

genel eğitim devlet sınırları içindeki her vatandaşın devlete hakim olan milletin değerlerini öğrenmesine, doğuştan yurtsever olmalarına ve böylece pratikte, teoride iddia edilenin, yani milliyetin doğallığının gerçekleşmesine hizmet eder.

müphemlik, insanlar ve onların çok sayıdaki özelliklerinin iç ve dış, faydalı ve zararlı, ilgili ve ilgisiz ve anlamsız olarak kesin çizgileriyle ayrılabileceği -ya da en azından ayrılması gerektiği- varsayımından çıkar. her dikotomi müphemlik üretir; her düzen arayışında zorunlu olarak boy gösteren dikotomik görüş olmasaydı, müphemlik de olmazdı.

harita üzerinde hayali bir hat çizilir. sonra da buna devlet sınırı adı verilir. silahlı insanlar sınırı aşan yetkisiz hareketleri savuşturmak için sınır boyunca nöbet tutarlar. bu insanlar, herkesin onları yetkili kişiler -hattı kimin geçip kimin geçemeyeceğine karar verme hakkı olan kişiler- olarak tanımalarını sağlayan üniformalar giyerler. onlar, sınırlarını korudukları devletin başkentinde bir yerlerde oturan başka otoritenin temsilcileri, aracılar olarak davranırlar. işte kimin sınırı geçmeye yetkili olduğuna ve kimin durdurulup geri çevrileceğine iradi olarak karar veren bu uzak otoritedir. bu otorite ilk kategoriye giren insanlara pasaport verir ve ötekileri tanımlayan yasaklı insanlar listesi oluşturur. bu otorite tüm otoritelerin yaptığını yapar: özellikleri hiçbir biçimde karşılıklı dışlayıcı olmayan ve birbirlerinden sonsuz biçimlerde farklılaşan (ve birbirlerine benzeyen) büyük sayılarda insanları kesin olarak, birbirini karşılıklı dışlayan iki takıma ayırmaya çalışır. işte iradesini hayata geçirmekle meşgul böyle bir otoritenin ve çok sayıdaki aracının sürekli gözü açıklığı sayesinde belli bir insan topluluğu devlet uyrukları olarak kapasitelerini birleştirerek devletin kararsız kimliğini korurlar. kişi bu topluluğa ya aittir ya da değildir; üçüncü bir ihtimal, ara statü, belirsizlik yoktur.

makine kolu: işçilere verilen bu isim, işverenler için onların birer koldan ibaret olduğu mesajını iletir.

modellerin popülerlikleri zamanla değişir. moda olurlar ve gözden düşerler. üretim ve tüketim çarkını işler tutmak için, satın alma hevesinin sönmesine asla izin verilemez. şayet ürünleri görünürdeki faydalarını sağladıkları müddetçe elde tutacak olsak, piyasa faaliyeti çok geçmeden çöker. moda olgusu bu felaketi önler. şeyler, yararlılıklarını kaybettikleri için değil, moda olmaktan çıktıkları -görünüşlerinden, dünün tüketicileri tarafından seçilmiş ve alınmış mallar olarak kolayca tanınabildiği ve böylelikle mevcudiyetleri sahiplerinin günümüzün gelişmiş ve saygın bir tüketicisi olarak şimdiki statüsüne gölge düşürdüğü- için elden çıkarılırlar ve yerlerine yenileri konur. bu statüyü korumak için, piyasanın sunduğu değişimlerin gerisinde kalınmamalıdır. onları elde etmek kişinin sosyal yetkinliğini yeniden onaylar; ancak başka birçok tüketici de aynısını yaptığında, başlangıçta ayrıcalık anlamına gelen moda parçalar böylelikle bildik ya da kaba hale gelmiş olacağından, yerlerine sabırsızlıkla başka bir şey konacaktır.

modeller aynı zamanda şu ya da bu sosyal çevrede sahip olduğu popülerlik oranına ve o çevrenin kendi müdavimlerine kazandıracağı saygının miktarına göre de değişir. bu yüzden, modeller farklı olarak çekicidir. belli bir modeli seçerek, onun tüm zorunlu teçhizatını satın alarak ve onu canla başla uygulayarak, ben kendimi böyle bir modeli onaylayan ve onu alamet-i farikası, üyeliğinin görünür bir işareti olarak benimseyen grubun üyesi yaparım. kendimi o grubun üyesi yapmam için gruba özgü elbiseleri giymek, gruba özgü tv programlarını ve filmleri izlemek ve tartışmak, odamın duvarlarını gruba özgü süslerle bezemek, akşamlarımı gruba özgü yollarla ve gruba özgü yerlerde geçirmek vb. gibi işaretleri göstermem dışında bir şey yapmam gerekmez; ya da hemen hemen gerekmez. kabileye özgü eşyaları satın alarak ve sergileyerek kabileye katılabilirim.

yeni kabileler giriş çıkışlara muhafız koymakla ilgilenmiyor olsalar bile, bu işi yapan bir başkası var: piyasa. yeni kabileler öz olarak hayat tarzlarıdır ve hayat tarzları, gördüğümüz gibi, neredeyse tamamen tüketim tarzlarından başka bir şey değildir. tüketim imkanı -her tarzın her tüketimi- piyasada, pazarlanan metaların satın alınması eyleminde ortaya çıkar. önce onları satın almaksızın tüketilebilecek çok az şey vardır -ve bedavaya gelen tüketim malları, metalar olarak edinilmemiş bu mallar çoğu durumda kabul edilebilir hayat tarzlarının yapı taşları olarak kabul görmezler. eğer bunlardan bir kısmı özgün bir hayat tarzına katkıda bulunuyorsa, o tarz normal olarak hor görülür, cazibeden ve prestijden yoksundur, ona tepeden bakılır, kimseye ilginç gelmez; hatta onu uygulayan insanları küçük düşürür. (araçlarından yoksun olduklarından seçme özgürlükleri sınırlı, seçici olmayan, tüketimlerini karşılığını ödemedikleri şeylerle sınırlayan, dolayısıyla tüketiciler olarak davranamayan bu insanlar piyasadan dışlanmalıdırlar, dışlanırlar da; bu insanların içinde bulundukları durum yoksulluk olarak tanımlanır. bir tüketiciler toplumunda, yoksulluk tüketici tercihinin sınırlanması ya da yokluğu anlamına gelir.)

yapılan tespitlere göre, üstün ve yüksek tatmin gücüne sahip olarak reklamı yapılan hedeflere erişmekteki başarısızlık, sık sık, o hedeflere yönelen, ancak daha sonra genellikle onlara erişmekle övünen insanlara da sıçrayan, bir hınç, kin duygusuna yol açar.

paranın satın alamayacağı mal yoktur.

doğru olduğu kesinlikle teyit edilemeyen ya da yanlışlığı kanıtlanamayan bir tez bilime ait olamaz.

richard rorty: eğer özgürlüğe özen gösterirsek, hakikat ve iyilik kendi başlarının çaresine bakmayı bilirler.

11.03.2012

7 kılavuz

richard sennett

"matbaacılık ve barut, bunlar çağımızın iki büyük belası ve ben bunları yok etmek istiyorum. iğrenç matbaacılık sanatının bütün yanlışlıkların kökü olduğunu düşünmeye başladım; böyle bir şey insanları her şeyin aynı biçimde olduğunu düşünmeye alıştırıyor." (john ruskin)

ruskin'in derslerinin amacı, kısmen tip formundaki süsleyici maskeleri kaldırmak, öğrencilerinin mekanik üretimdeki asıl tekbiçimciliğin farkına varmasını sağlamaktı.

tedirgin zanaatkar için john ruskin'in "seven lamps of architecture" kitabı, 7 kılavuz ya da "lamba" sunmaktaydı. bu yol göstericiler maddi şeyler üzerinde çalışan herkes için geçerliydi. 7 kılavuz şunlardı:

1. fedakarlık: bir şeyi kendi iyiliği için düzgün yapma isteği; yani adanmışlık.

2. doğruluk: sürekli olarak parçalanan ve bölünen doğruluk; zorluğu, direnmeyi ve belirsizliği kucaklamak.

3. güç: kör irade tarafından değil de standartlar tarafından yönlendirilen ılımlı güç.

4. güzellik: büyük tasarımda değil de elle şekillendirilmiş güzellik olan süslemede yani ayrıntıda bulunabilir.

5. hayat: hayat burada mücadele ve enerji; ölüm ise ölümcül mükemmellik anlamına gelir.

6. hafıza: bu, makineler yönetmeye başlamadan önce zaman tarafından sağlanıyordu.

7. itaat: bir ustanın belirli bir eserine değil de ustanın pratiği tarafından sergilenen örneğe itaat. (john ruskin)

iyi zanaatkar;

- taslağın önemini -başladığında ne hakkında çalışmakta olduğunu- tam olarak bilmemenin önemini kavrar.

- beklenmedik gelişmeye ve kısıtlamaya olumlu bir değer yükler.

- rahatsızlık yaratacak bir gösteriş seviyesine inebilecek mükemmeliyetçilikten kaçınır.

- ne zaman durması gerektiğini öğrenir. işi daha ileriye götürmek için onun seviyesini düşürebilir.

- uğraştığı şeyi kendi içinde mükemmelleştiren amaç için bir sorunun peşine amansızca takılmaktan kaçınma ihtiyacı duyar. (richard sennett)

11.08.2011

zanaatkar

richard sennett

iyi bir öğretmen tatmin edici bir açıklama sunar; büyük bir öğretmen ise huzursuzluk yaratır, rahatsızlık verir ve tartışmaya davet eder.

bir şeyler yapan insanlar, genellikle ne yapmakta olduklarını anlamazlar.

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

bir şeyi yaparken ne kadar iyiyseniz, sayınız orada o kadar az olur.

iyi bir zanaatkar kötü bir satıcıdır; kendisini bir şeyi iyi yapmaya kaptırmıştır ve yaptığı şeyin değerini açıklamaktan acizdir.

zanaatkar, kendi topluluğunun dışına dönüktür; sanatkar ise kendi içine dönüktür.

insan eliyle yapılan şeyler üzerinde yükselen kültür, sürekli olarak kendine zarar vermeyi göze alır.

yerleşik loncalar, ibni haldun'a durağan ve "sahtekar" gibi gelmişti. iyi bir usta, ibni haldun'un sözleriyle, "seyahat eden bir evin üzerinde yaşamalı" idi.

"ben kendimin imalatçısıyım." (shakespeare)

diderot: insanlara daha iyilerini üretmeyi öğretmek için, bir çırak ol ve kötü sonuçlar elde et.

basit çalışma, hayatın darbelerine maruz kalanlar için en iyi ilaçtır.

ressam edgar degas bir keresinde stephane mallarme'yi şöyle uyarmaya yeltenmişti: "bir şiir için harika bir fikrim var; ancak bir türlü işin içinden çıkamıyorum." bunun üzerine mallarme şöyle cevap vermişti: "sevgili degas, şiirler kelimelerle yapılır, fikirlerle değil."

günümüzdeki "elektrik" kelimesi, yunanca "kehribar" demek olan "elektron"dan türemiştir.

bir zanaatkarın sabrı şöyle tanımlanabilir: sonuca ulaşmak için arzunun geçici olarak askıya alınması.

aşkta takıntılı olmak, karakteri deforme etme tehlikesi taşır; eylemde takıntılı olmak, alışkanlık ve katılık tehlikesi taşır.

100 puanlık bir iq'ya sahip bir kimse, kabiliyet bakımından 115 puanlık bir başkasından çok farklı değildir; ancak 115 puan daha fazla dikkat çekmeye yatkındır. küçük farklılıkları, çeşitleri bakımından abartmak ayrıcalık sistemini meşrulaştırır. aynı şekilde, orta yerde olanı vasat olanla eşitlemek de yok saymayı meşrulaştırır.

20.04.2011

karakter aşınması

richard sennett

aynen çocuklar konusunda olduğu gibi: bir olay esnasında orada değilsen her şeyi ancak iş işten geçtikten sonra öğrenirsin.

kişi, şirkete güvenemeyeceğini anladığında kendini daha iyi pazarlar.

ona göre aile, yeni ekonominin yüzergezer değerlerinin aksine, sorumluluğu, güvenilirliği, bağlılığı ve hayatta bir hedef sahibi olmayı vurgulamalı. bunların hepsi de uzun vadeli erdemler.

kısa epizotlardan ve fragmanlardan oluşan bir toplumda, kişi nasıl bir kimlik anlatısı ve yaşam öyküsü geliştirebilir?

rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. çünkü insan kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üzerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zihnen öldüğü anlamına gelir.

sempati kesinlikle öngörülebilir veya rutin bir duygu değildir.

işbölümünün ilerlemesiyle birlikte, emeğiyle geçinen insanların çoğunun işi bir dizi çok basit işlemle, hatta bir veya iki işlemle sınırlı hale gelir. bütün hayatı birkaç basit işlemi gerçekleştirmekle geçen adam son derece aptal ve cahil hale gelir.

ucuz adamlar pahalı makinelere ihtiyaç duyar.

yüksek vasıflı adamlar ise alet kutusundan başka pek bir şeye ihtiyaç duymaz.

esnek bir rejimde, işin zorluğu verimsizlik yaratır.

sıradışı insanlar sürekli uçurumun kenarında yaşayarak bilenirler.

karakter özellikleri, geçmişi terk etmek ve düzensizliğin ortasında hayatta kalmak becerileri de, uçurumun kenarında yaşamanın biçimleridir.

insanlar olumludan çok olumsuz uyaranlara karşı duyarlıdır. sizi mutlu edecek birkaç şey varken, kendinizi kötü hissettirecek sayısız etken bulunur.

bu şekilde sürekli riske maruz kalmak, karakter duygunuzu iyice aşındırır.

risk almayla ilgili birçok araştırma, insanların en büyük mutluluğu bir kopuşa, ayrılışa karar verdikleri zaman yaşadığını gösterir.

oscar wilde: bütün sanat eserleri, bir yüzey ve sembolden ibarettir.

hesiodos: işini yarına veya ertesi güne erteleme; işini erteleyen ambarını dolduramaz; amaçsızca zamanını harcar. özen gösterdikçe güzelleşir yaptığın iş; işini erteleyen kendi sonunu hazırlar.

hesiodos: insan gündüzleri çalışıp didinir, geceleri acıyla kıvranır.

"çok gördüm öfkeli rüzgarın
olgun başakları kökünden kopardığını
ve uzaklara saçtığını, tam da
çiftçi arpa harmanı için yola koyulmuşken
dönen siyah bulutuyla fırtına
hem orağı hem de boyunlarından kesilmiş başakları ötelere savurdu" (vergilius)

pico della mirandola: insan karmaşık, çok çeşitli ve ölümlü bir varlıktır. ancak bu değişken koşullar altında, insana istediğini elde etme ve istediği olma şansı verilmiştir. dünyayı bize miras kaldığı biçimiyle korumak yerine, baştan şekillendirmemiz gereklidir. onurumuz da, bunu yapabilme gücümüze bağlıdır. kendinden hiçbir şey üretememek, ne büyük bir zavallılıktır.

dünyadaki görevimiz yaratmaktır ve bu yaratıların en büyüğü de kendi yaşam hikayemizi şekillendirmektir. güçlü karakter sahibi olan bir insanın temel özelliklerinden biri, deneyimlerine şekil verme gücüdür.

aziz augustinus: ellerinizi kendi üzerinizden çekin; kendini inşa etmeye çalışan insan ancak bir yıkıntı meydana getirir.

michel foucault: disiplin kişinin kendisini cezalandırmasıdır.

ruhen hepimiz birer göçmeniz.

thomas watson: sadakat insanı her gün doğru karar vermek zahmetinden kurtarır.

salman rüşdi: modern benlik, hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz, sallantılı bir binadır.

biz kelimesi daha genel bir düzlemde, bir ülkedeki sorunlu etnik yapıyı veya ülkenin iç savaşlar tarihini gizleme işlevi görür. günümüzde bu kurgusal biz, kapitalizmin yeni ve şiddetli bir biçimine karşı savunma sağlamak için tekrar yaşama dönmüştür.

insanlar muhtaç olmaktan dolayı utanç duymaya başlayınca, diğerlerine karşı iyice şüpheci ve güvensiz olurlar.

kendisine ihtiyaç duyulmadığını hisseden kişi, doğal olarak, çevresine tepkisiz hale gelir.

3.02.2011

beceri gelişimi

richard sennett

doğuştan gelme, eğitilmemiş beceriler konusundaki istekler karşısında kuşkulu olmalıyız. "şayet zamanım olsa ya da şöyle kendimi bir toparlasam iyi bir roman yazabilirim." şeklindeki sözler, genellikle narsist fantezilerdir. tersine, bir eylemin üzerinden tekrar tekrar geçmek ise özeleştiriyi mümkün kılar. modern eğitim, zihni dumura uğratacağından gereksiz tekrarlar içeren öğrenmeden korkmaktadır. çocukların sıkılacağı korkusuyla, sürekli farklı uyaranları sunma konusunda hevesli olan makul bir öğretmen, rutine düşmenin önüne geçebilir; ancak bu halde de çocukları, içlerinde saklı pratikleri incelemeleri ve bunları kendilerinin şekillendirmesi deneyimlerinden de mahrum bırakmış olur.

becerinin gelişimi, tekrarlamanın nasıl düzenlendiğine bağlıdır. işte bu yüzden, sporda olduğu gibi müzikte de pratik yapma süresinin dikkatli bir şekilde hesaplanması gerekir: bir kimsenin bir parçayı tekrar etme sayısı, o kimsenin belirli bir aşamada sahip olacağı dikkat süresinden daha fazla olamaz. beceri geliştikçe, tekrarlamayı sürdürme kapasitesi de artar. müzikte bu duruma "isaac stern kuralı" denilir; bu büyük viyolonist, tekniğiniz ne kadar iyiyse o ölçüde sıkılmadan prova yapabilirsiniz, demiştir. kilitlenen, bir sonuca ulaşamayacakmış gibi görünüp insanı bunaltan bir pratikte kilidi açan "evreka!" anları da vardır; ancak bunlar da zaten rutin içinde gömülüdür.

bir kimse becerisini geliştirdikçe, tekrar ettiği şeylerin içeriği de değişir. bu aşikar bir şeydir: sporda, bir servis atışını yeniden ve yeniden tekrarlamak sayesinde oyuncu topu farklı yollardan yönlendirmeyi öğrenir; müzikte, mozart 6-7 yaşlarında bir çocukken altıncı derecede napoliten akorlarını çalmaktan hoşlanırdı. birkaç yıl böyle çalıştıktan sonra, diğer yönlere doğru çalmakta da ustalaşmıştı. ancak bu sorunda aşikar olmayan bir şey de vardır. pratik yapma sabit bir amaç için araç şeklinde görülürse, kapalı sistemlerin sorunları yeniden ortaya çıkar; eğitim sürecindeki bir kimse sabit bir hedefle karşılaşacaktır; ancak daha ileri gitmesi de mümkün olmayacaktır. linux çalışmasında olduğu üzere, sorun çözümü ve sorun bulma arasındaki açık ilişki, becerileri inşa eder ve geliştirir; fakat bu da tekrarlanmayan bir olay sayılamaz. çözüm ve açılma ritmi, yeniden ve yeniden meydana geldiği içindir ki beceri kendisini bu şekilde açığa vurabilir.

pratik yapmak suretiyle beceriyi yapılandırmayla ilgili bu kurallar, modern toplumda büyük bir engelle karşılaşır. bununla makinelerin yanlış kullanımıyla ilgili bir tarzı kastediyorum. herhangi bir dilde "mekanik", durağan cinsten bir tekrarlama demektir. ancak mikrobilişim alanındaki devrim sayesinde, modern mekanizmalar durağan değildir; geribildirim döngüleri vasıtasıyla makineler kendi deneyimlerinden öğrenebilir. bununla birlikte, makineler insanları tekrarlama yoluyla öğrenme imkanından yoksun bıraktıklarında, yanlış kullanılmış olur. akıllı makine insanın zihinsel kavrayışını tekrar eden, öğretici, uygulamalı öğrenmeden koparabilir. böyle bir şey olduğunda, insanın kavramsal düşünme gücü bundan zarar görür.

her zanaatkarın içinde yer alan mükemmeliyetçiye göre, her mükemmel olmayan, bir kusurdur; iş bitiriciye göre de mükemmel yapma konusundaki takıntı, hata yapmanın bir reçetesi gibi görünür. bu çatışmayı açığa vurabilmek felsefi bir ayrıntı gereklidir. ingilizcede "practice" (alıştırma, deneyim, pratik) ve "practical" (becerikli, iş bitirici, elverişli, pratik) aynı kökenden gelir. insanlar bir beceriyi geliştirmek için ne kadar çok eğitilirse ve alıştırma (practice) yaparsa, bunların mümkün ve belirli şeylere odaklanarak daha iş bitirici (practical) bir zihniyete sahip olacakları sanılabilir. aslında, uzun süren alıştırma yapma deneymi aksi yönde bir sonuç doğurabilir.

"isaac stern kuralı"nın bir başka çeşidi şöyledir: tekniğiniz ne kadar iyiyse, standartlarınız o kadar ulaşılmaz olur. linux da benzer bir tarzda işlerlik gösterir. bunu kullanan en becerikli insanlar, genellikle programın ideal ve sonsuz imkanları üzerinde düşünenler arasından çıkar.