31.1.15

uzun lafın kısası

bob dylan: yirmi yıl eğitim görürsün, seni gündüz nöbetine alırlar.

cicero: hiçbir şey zenginliği sevmekten daha fazla alçak ve küçük bir ruha özgü değildir.

hegel: gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir.

ernesto sabato: bir insanın esrarengiz ve hüzünlü bir öyküsü yoksa, varlığının ne anlamı vardır?

melih cevdet anday: doğu toplumu, bireyin doğmadığı toplumdur.

jeannette walls: hayat, başka insanların senin hakkında söylediklerini kafaya takmayacak kadar kısadır. 

otto rank: gerçek hastalık olmadan gerçek iyileşme olmaz.

algernon sydney: bir kişinin halkın iyiliği ve onların özgürlüklerini korumak için, hukukun üstünde keyfince yönetmesini sağlayacak mutlak bir güce sahip olmasını istemekten daha saçma bir şey olamaz; çünkü böyle bir gücün olduğu yerde hiçbir özgürlük yaşayamaz.

andre maurois: kadınların ahlakı yoktur; yaşama biçimleri sevdikleri kişilere bağlıdır.

tagore: haksızlığa boyun eğen de haksızlık yapan gibi suçludur; çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni odur.

salman rushdie: hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur.

yamamoto tsunetomo: para puldan başka bir şey düşünmeyen insan şerefe önem vermez. şeref düşüncesi taşımayan insan sefildir.

29.1.15

modern dünyada gündelik hayat

anthony giddens

modern dünyada gündelik hayatın boş veya bayağı olmasına yol açan özellikle önemli iki etken vardır. birisi, modern kentselliğin "inşa edilmiş çevresindeki" metalaşmış alanın belirginliği ile ilgilidir: inşa edilmiş çevre, estetik biçimden yoksun bırakılmıştır. ikincisi, önceki toplum türlerinde açıkça görülen ve tüm topluluğun sosyal yaşam dokusunda var olan insan tecrübelerinin ve faaliyetlerinin bazı türlerinin, kimi toplumsal analiz uzmanlarının deyişiyle, "tecrit edilmesi"dir. suçluları hapishanelere kapatma uygulaması, son iki yüzyılda ortaya çıkan bir gelişmedir. orta çağ avrupa'sında cezaevleri vardı; fakat esasen mahkumiyet öncesi zanlıların gözaltına alınması ya da borçlular için kullanılırdı. ciddi suçlar hapisten çok sürgünle, idamla veya fiziksel işkenceyle cezalandırılırdı. yaklaşık son iki yüzyılda sadece hapishaneler değil, aynı zamanda sanatoryumlar ve hastaneler de yaygın olarak görülmeye başlanmış ve yine aynı dönem içinde birbirlerinden açıkça ayrılmıştır. tecrit etme, günlük yaşamın devamlılığını tehdit eden suç, delilik, hastalık ve ölüm gibi fenomenlerin gündelik hayattan çıkarılmasına işaret eder. bu tür fenomenler ve onlarla en çok ilişki içinde bulunan bireyler çoğunluğun gündelik hayatının akışından ayrılır. "yaşamın nesri", araçsal ereklere yönelmiş günlük faaliyetlerin rutini, böylelikle daha geniş bir yayılma alanı bulur.

ölümün her yerde karşımıza çıkması ve görünürlüğü, modernizm öncesi aileyi ve genel olarak günlük toplumsal yaşamı çağdaş dönemden en güçlü şekilde ayıran bir fenomendir. ölüm oranları bugün olduğundan birkaç kat fazlaydı ve ölüm esasen yaşlıların başına gelen bir şey değildi. kasabalarda yaşayanlar, salgın hastalıkların devamlı olarak görülmesi olasılığına neden olan hijyen eksikliği ve içme suyunun temiz olmaması nedeniyle özellikle savunmasızlardı. aslında kasabadakiler, kendileri çoğalmamışlar ve devamlılıklarını kırsal alanlardan gelen düzenli göçlere dayandırmışlardır. insan ömrü çok kısaydı. büyük ihtimalle bebeklerin üçte biri yaşamlarının ilk yılı içinde ölüyordu. 17. yüzyıl fransasında yaşayan köylüler arasında, çocukların ortalama yarısı 10 yaşına gelmeden ölüyordu. toplam nüfusun yarısı 20 yaşın altındaydı ve 60 yaşın üstünde olan yalnızca çok küçük bir azınlık vardı.

27.1.15

çin müziği

mina urgan

eskiden "allame-i cihan" denilen türden bir hoca varmış. hem her şeyi bilirmiş hem de bildikleri her zaman doğruymuş. bu yüzden de, hangi konu açılırsa açılsın, herkes susup onu dinlemek zorunda kalırmış. bu duruma fena halde içerleyen öteki hocalar, adama bir oyun oynamaya karar vermişler. aralarında toplanmışlar ve bir uzman grubu tarafından çin üstüne yeni yayımlanan bir kitaptan yararlanarak çin müziği konusunu okuyup ezberlemişler.

bilgisiyle sinirlerini bozan arkadaşlarıyla bir araya gelince, biri çin demiş, öteki müzik demiş ve çin müziği konusunda ezberlediklerinin hepsini anlatmışlar. allame-i cihanın, ömründe ilk kez ağzını açmadan onları dinlemesine pek sevinmişler. gelgelelim, sevinçleri uzun sürmemiş. çünkü onlar susunca adam, "beyler" demiş, "çin müziği üstüne, imzasız olarak o kitaba gönderdiğim yazıyı dikkatle okuduğunuzu anladım; çok da memnun oldum. ne var ki, kitap basıldığı sırada bu konuda bilgim sınırlıydı. sonraları incelemelerimi derinleştirdim ve kitabın ikinci baskısına şunları eklemeye karar verdim."

allame-i cihan bu açıklamayı yaptıktan sonra, çin müziği üstüne yeni öğrendiklerini aktarmış ve herkes susup onu bir saat kadar gene dinlemek zorunda kalmış.

25.1.15

v for vendetta

james mcteigue

halk devletten korkmamalı. devlet halktan korkmalı.

bina da, onu havaya uçurmak eylemi de birer simge. simgelere güçlerini insanlar verir. bir simgenin tek başına bir anlamı yoktur ama yeterli sayıda insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.

şiddet, iyi amaçlar için de kullanılabilir.

sanatçılar gerçeği söylemek için, politikacılarsa gerçeği örtbas etmek için yalana başvururlar.

"yaşarken gerçeğin gücü sayesinde evreni fethettim." (faust)

bu kadar uzun süre maske takınca ardındaki gerçek kişiliğini unutuveriyorsun.

kişisel bütünlüğümüz, sahip olduğumuz tek şey ama çok az değer görüyor.

etkinin, aynı oranda ters tepki yaratacağı evrenin temel bir kuralıdır.

danssız bir devrim, yapılmaya değmez.
dans edemediğim devrim, devrim değildir.

bu maskenin ardında, bir yüzden ötesi var. bu maskenin ardında bir düşünce var. ve düşünceler kurşun geçirmez.

24.1.15

üvey

küçük iskender


bildiğim
üvey sarsıntılar gezdirir mülteci serseriliğinde
kırık çekingenliktir kışını alçıya aldıran bir zehri
yorumlamak son mahcup sıradanlıklarla
öyle seviyorum ki seni
bir tavşanın ürkek kaldırıp başını dağda
yağan yağmuru seyretmesi gibi

23.1.15

breaking bad

bilgi, güç demektir.

2. dünya savaşı'nda almanların bir ağır topu vardı. dünyanın en büyük topu. adı gustav topu. 1000 ton ağırlığındaydı. gustav 37 km mesafeden 7 tonluk bir mermiyi fırlatacak ve hedefi isabetli bir şekilde vuracak güçteydi. bir ay boyunca her gün üstüne bomba atabilirdiniz; ama yine de çalışırdı. fakat bir komando indirirsen, bir poşet "termit" taşıyan bir adam, 10 cm kalınlığında som çeliği eriterek topu sonsuza dek imha edebilirdi.

monoalkenler, diolefinler, trieneler, polyeneler.. sadece terminoloji bile başınızı döndürmeye yeter. ama kafanız karışmaya başladığında, ki karışacak, tek bir elementi aklınızda tutun: karbon. her şeyin merkezinde karbon var. karbonsuz hayat olamaz. evrenin bildiğimiz hiçbir yerinde. yaşayan, yaşamış ve yaşayacak her şey için karbon gerekli. parmaktaki elmas ve onu parmağına takan kadın aslında aynı malzemeden oluşuyor. elmas ve onu yaratan adam aynı. elması icat eden adam: tracy hall. dr. hall ilk sentetik elmas üretimi işlemini icat etti. uzun zaman önce, 1950'lerde. şimdi, günümüzde, sentetik elmaslar, petrol aramalarında, elektronik aletlerde, multimilyar dolarlık sektörlerde kullanılıyor. o zamanlar, dr. hall general electric için çalışıyordu. ve şirkete büyük bir servet kazandırdı. yani hesaplanamayacak kadar çok. general electric'in, dr. hall'ı nasıl ödüllendirdiğini bilmek istersiniz değil mi? 10 dolarlık birleşik devletler tasarruf bonosu vererek. karbon bazlı kağıda basılı bir tasarruf bonosu, karbondan yapılmış bir adama verildi; hem de karbondan yaptığı bir şeye istinaden.

22.1.15

katran bebek

toni morrison

yaşlanmanın en kötü yanlarından biri yemek yemektir. önce yiyebileceğin bir şey bulman, sonra da yediğin şeyi üstüne dökmemeye çaba göstermen gerekir.

içinde insanların uyuduğu bir ev hem kapalıdır hem de ardına kadar açık. tıpkı bir kulak gibi kolay kolay içeri bir şey bırakmaz; ancak saldırılara karşı koyamaz.

bilerek masum olan bir adam kadar tiksinti veren bir şey daha var mıdır? pek az. masum bir adam tanrının gözünde bir günahtır, insanlık dışıdır; bu yüzden de hiçbir şeye layık değildir. hiçbir insan kendi türünden olanların günahlarını, kendi masumiyetinin yaydığı iğrenç kokuyu özümsemeden yaşamamalıdır, bu koku sıra sıra melek borularını soldurup asmalardan dökülmelerine neden olsa da.

21.1.15

oktay'a mektuplar

orhan veli kanık


kış, kıyamet
macar lokantası'nda yazıyorum
ilk mektubumu
oktay'cığım
bu gece sana
bütün sarhoşların selamı var

2
şu anda dışarda yağmur yağıyor
ve bulutlar geçiyor aynadan
ve bugünlerde melih'le ben
aynı kızı seviyoruz

3
bir aydan beri iş arıyorum, meteliksiz
ne üstte var ne başta
onu sevmeseydim
belki de beklemezdim
insanlar için öleceğim günü

20.1.15

sevgili

marguerite duras

ilk sırdaşlar sevgililerdir; sonra vapurlarda, trenlerde; sonra her yerde karşılaştıklarımız gelir.

hiçbir zaman merhaba yok, iyi akşamlar yok, iyi yıllar yok. hiçbir zaman teşekkür yok. konuşmak yok. konuşma gereksinimi yok. her şey dilsiz, uzak kalıyor. taştan bir aile işte, ulaşılmaz bir derinlikte taşlaşmış. her gün birbirimizi öldürmeye çalışıyoruz. birbirimizle konuşmamakla kalmıyoruz, birbirimizin yüzüne baktığımız da yok.

insan görünmeyegörsün, bakamaz artık. bakmak, bir şeye karşı, bir şey için merak duymaktır, düşmektir. baktığımız hiç kimse kendisine yöneltilen bakışa değmez. her zaman onur kırıcıdır. konuşma sözcüğü atılmış. sanırım burada utancı ve gururu en iyi açıklayan bu. ister aile topluluğu olsun, ister başka türlüsü, her topluluk tiksinti vericidir, alçaltıcıdır. yaşamı yaşamak zorunda bulunmanın temel utancı içinde bir aradayız.

selde, arzunun gücünde, her şey akıp gider.

savaş her yana yayılır, her yana sızar, çalar, tutsak eder, her yanda hazır bulunur, her şeye karışır; bedenlere, düşüncelere, uykulara, uyanıklıklara, her zaman, her yere girer; çocuğun bedeninin, zayıf kişilerin, yenik halkların güzelim toprağını ele geçirmenin sarhoş edici tutkusunun pençesindedir; nedeni de kötülüğün orada, kapılarda, tenin üzerinde olmasıdır.

bu konularda insanları uyarmalı: ölümsüzlüğün ölümlü olduğunu, onun da ölebileceğini, eskiden de şimdi de böyle şeyler olduğunu anlatmalı onlara. bu biçimiyle hiç ortaya çıkmadığını, salt ikiyüzlülük olduğunu. ayrıntıda değil, yalnızca ilkede var olduğunu. bunu yaptıklarını bilmemek koşuluyla, kimi insanların onun varlığını benliklerinde saklayabileceklerini. yaşamın o yaşarken, o yaşamdayken ölümsüz olduğunu anlatmalı. çöllerin ölü kumlarına, çocukların ölü bedenlerine bakın: ölümsüzlük geçmez oradan, durur, çevrelerinden dolaşır.

eşiğinde sessizlik başlayan yerdir o. sessizliktir burada olup biten, yaşamım boyunca süren bu ağır gelişmedir. hala orada, bu büyülenmiş çocuklar önündeyim, gizem de hep aynı uzaklıkta. yazdığımı sandım; ama hiç yazmadım. sevdiğimi sandım; ama hiç sevmedim. kapalı bir kapı önünde beklemekten başka bir şey yapmadım hiçbir zaman.

19.1.15

şizofreni

aldous huxley

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

18.1.15

deliduman

emrah serbes

gerçek hayat tecrübesi uykusuz kalınan gecelerde elde edilir ve gündüzleri de bir sikime yaramaz.

işin en zor, en meşakkatli kısmını hallettikten sonra küçük detaylarda bocalamak, vazgeçecek gibi olmak, bütün büyük yeteneklerin ortak özelliğidir.

bazı şeyler ya olması gereken zamanda olur ya da hiç olmaz.

her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır; mühim olan, o kepazeliği ortaya çıkaracak işlerden uzak durmaktır.

her insanı seven birileri bulunur; budur dünyada kalan son adalet kırıntısı.

genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur.

büyük yetenekler birbirini tanır.

erdemle şöhret arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kaç insan erdemi seçer? işte onlardır, erdemi seçenlerdir dünyamıza yön verenler, led televizyonlardan çok daha geniş vizyonları vardır.

hareket yoksa çürüme başlar. temel fizik yasalarından biridir bu.

özgürlüğü hep insanın canının istediğini yapması zannediyoruz; oysa özgürlü her şeyden evvel bir histir. eylemden önce o his gelir. insana bir şey yaptıran yahut yaptırmayan şey o histir.

insan bu hayattaki en büyük inkisarını, gayretlerinin boşa gittiğini gördüğünde yaşar.

bütün türki cumhuriyetlerdeki çakalları toplasan bu istanbul'da daha fazla çakal vardır. istanbul'da yirmi milyon insan, iki milyon araba ve bunların hepsinden daha fazla martı vardır. martıların içinde bir martı, arabaların içinde bir araba, insanların içinde bir insan ararsın istanbul'da, gerçekten sana hitap edebilecek, ruh sahibi bir şeyler ararsın, bulamazsın.

çevremiz yaşayan ölülerle dolu; paketlenmiş, etiketlenmiş, bir kenara atılıp unutulmuş, hatırlandığı zaman da lanetle hatırlanmaya mahkum edilmiş insanlar.

birini hiçliğe mahkum edersen o senin her şeyin olmak isteyecektir.

insanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz, geri adım atamayacak kadar yorgundur çünkü ve yerinde duramayacak kadar da yıkkın. hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir kararlılıkla yolumuza devam etmek.

bazen çabuk gelişen bir arkadaşlık ne denli yalnız olduğumuzu hatırlatır bize.

insanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir, gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir.

bir yerden sonra insan umursamamaya başlar.

17.1.15

comandante che guevara

ernesto sabato

"dünyanın öbür ülkeleri benim mütevazı çabalarımın reklamını yapıyor. küba'ya olan sorumluluğun nedeniyle senden esirgenen şeyi ben yapabilirim, artık ayrılmamızın vakti geldi. inşa etme umutlarımın en katıksızını ve sevgili varlıklarımın en sevgilisini burada bırakıyorum. küba'yı, örnek olmak dışında her türlü sorumluluktan azat ediyorum. son saatim başka göklerin altında gelirse, son düşüncem bu halk, özellikle de sen olacaksın, fidel.

sevgili anne ve baba: topuklarımın altında bir kez daha rocinante'nin kaburgalarını hissediyor, kolumda deriden kalkanım, yola koyuluyorum. neredeyse 10 yıl oluyor, size başka bir veda mektubu daha yazmıştım. hatırladığıma göre daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamadığımdan yakınıyordum. ikinci unvan artık umurumda değil, asker olarak da o kadar kötü değilim.. bu mektubum belki de sonuncusu. sonu aramıyorum fakat mantıken mümkün. şayet böyle olursa, son bir kez kucaklıyorum sizi. sizleri çok sevdim, yalnızca sevgimi ifade etmeyi bilemedim; ben tavırlarımda aşırı derecede katıyım ve sanırım bazen beni anlamadınız. öte yandan beni anlamak da o kadar kolay değil. bana inanın, sadece bugün." (che guevara)

yılanlarla, boa yılanlarıyla, dev örümceklerle ve jaguarlarla dolu bu vahşi ormanda, ilk çarpışmadan itibaren, dördüncü tümenle birlikte dört gün devriye gezdim. (murray sayle, savaş muhabiri)

"comandante che guevara'nın her an düşeceği hesaplanıyordu, öyle olmalıydı, günlerdir demirden bir çember içine hapsedildiğine göre. toprak ve dikenler burada herhangi bir insanoğlunun derisini sefil bir tabakaya çeviriyor. karmakarışık, kuru ve dikenlerle kaplı bitki örtüsü yer değiştirmeyi neredeyse imkansızlaştırıyordu; gündüzleri bile sıkı sıkıya gözetlenen sel yataklarına saklanarak idare ediyorlardı. gerillaların bu susuzluk, açlık ve terör kuşatmasına nasıl tahammül edebildiklerini anlamak mümkün değil. 'o adam sağ kurtulmayacak.' diyor bir subay." (bir savaş muhabiri)

"sabahın sekizinde victor adlı bir köylü, çiftliğinin yakınlarındaki çalılıklar arasında bilinmeyen şahısların dolaştığını bildirmek için la higuera askeri karakoluna geldi. subay bilgiyi getirene para verdi ve haberi hemen bölgeyi kuşatan ranger birliklerine iletti. binbaşı miguel ayoroa, bölgede operasyon yapan iki ranger bölüğünün komutanı, telsizle san antonio, yagüey ve yuro dere vadilerinin çıkışlarının kapatılmasını emretti. yüzbaşı prado müfrezesiyle yuro vadisine gitti ve adamları gerillalarla öğlene doğru karşı karşıya geldi. ilk karşılaşmada iki asker öldü. atış, üç saat boyunca ara ara münferiden devam etti. yavaş yavaş, rangerlar toprak kazanarak, düşmana 70 metre kadar yaklaşıncaya kadar ilerledi. 15.30'da gerillalar ilk görünür kayıplarını verdiler." (askeri taraftan)

"gerillalara yaklaşacak şekilde manevra yaptık ve hemen ardından saldırıya geçtik. gördüğümüz ilk asi, sonradan willy olarak teşhis ettiğimizdi, ikincisi sonradan che olarak teşhis ettiğimizdi. derhal ateş açtık ve che'yi mitralyöz kurşunuyla yaraladık. willy ve diğerleri, çatışma devam ederken onu çekmeye çalıştı. rangerlarımızın başka bir kurşunu comandante'yi göğsünden vurup beresini uçurdu. arkadaşları onu perdelerken willy şefi, başka dört ranger'la karşılaştıkları bir tepeye kadar götürmeyi başardı. willy güç toplamak için bir an bile nefes almadan şefinin vücudu sırtında geldi. ve güç toplayıp guevara'ya bakmak için durduğunda ise pusudaki askerler ona teslim olma emri verdiler. askerlerden önce rangerlar ateş açtı. sonra da yanlarına ulaştılar. che'nin yaraları ağırdı ve astım, nefes almasını önlüyordu. böylece şifreli mesajı gönderdik: 'merhaba, satürn. papa'yı ele geçirdik.'" (yüzbaşı prado)

"guevara dört asker tarafından bir battaniyeyle, ele geçirildiği yerden kilometrelerce uzaklıktaki la higuera'ya taşındı. orada yüzbaşı prado mahkumları, karakolun sorumlusu albay selich'e teslim etti. guevara'nın sırt çantasındakilerin envanterini yaptı: iki günlük, bir şifre kitabı, şifreli mesajlarla bir işaretler kitabı, che'nin kopya ettiği bir şiir kitabı, bir saat ve başka üç dört kitap." (bolivya ordusu raporu)

che ile konuşan albay selich oldu. che gibi yaralı pek çok askerle beraber bir hangardaydık. fakat o başka bir uçtaydı ve bağırdığı için albayın dediklerini açıkça duymamıza rağmen che'nin sözlerini işitmiyorduk. latin amerika'dan söz ediyordu. albay, che ile uzun süre kaldı, belki bir saat ya da daha çok. albayın ortaya çıkarmak istediği ve che'nin söylemeyi reddettiği bir şey hakkında tartışıyorlardı. ta ki guevara sağ eliyle albaya bir yumruk atıncaya kadar. böylece albay kalkıp gitti. binbaşı guzman, guevara'yı bir helikopterle bir hastaneye nakletmek istedi fakat albay karşı çıktı ve hastaneye yalnız biz gittik. (asker gimenez'in raporu)

işte burada, elinizdeyim
bu terk edilmiş yerlerde tek başına
ama unutuluştan uzakta

"ekimin dokuzunda, öğleden sonra ikide, başkan barrientos ve general ovando ele geçiriliş haberini aldılar. üst düzeyde bir toplantı yapıldı. infaz teklifini sunan general torres ve general vazquez de oradaydılar. hiç kimse karşı çıkmadı, sustular. hemen sonra general ovando, valle grande'ye şu emri gönderdi: "papa'yı selamlayın." emir la higuera'da albay miguel ayoroa tarafından alındı. teğmen perez'e gönderildi ve o da, astsubay mario teran'a ve çavuş huanca'ya gönderdi. infazcılar karabinalarını aldılar. che'nin kapatıldığı yerde gerilla willy de bağlı yatıyordu. astsubay teran göründüğünde willy ona hakaret etti ve teran onu kafasından vurdu. çavuş huanca da yakındaki bir sınıfa kapatılmış olan reynaga'ya aynısını yaptı. talih, comandante guevara'yı öldürmesi için mario teran'ı seçmişti. willy'nin hayatına son verdiği sınıftan sıkıntıyla çıktı, korkuya kapılmıştı, silahını daha güçlüsüyle değiştirmeye karar verdi. teğmen pérez'in bulunduğu yere, otomatik kurşun atan bir m-2 karabinası istemek için yöneldi. teran alçak, önemsiz bir adamdı." (eski bakan antonio arguedas)

açıkta ve ayaktayım, ölmeye hazırım
bakın bana, bahtsızlıklar, kutlamalar, ihanete uğradım
günler, yıllar, bulutlar, ne yapacaksınız bana

sınıfa vardığımda, che doğrulup bana dedi ki:
- beni öldürmeye geldiniz.
sarsıldım ve cevap vermeksizin başımı eğdim.
- ötekiler ne dedi? diye sordu bana.
- hiçbir şey, diye cevap verdim.
ateş etmeye cesaret edemedim. o anda che bana çok büyük, devasa göründü. gözleri pırıl pırıl parlıyordu. beni suçladığını hissettim ve tedirgin oldum.
- sakin ol, dedi bana. -iyi nişan al.

söylesene nereye saklandın, ah! şu ölüm
kimse seni göremez ki
imkansız ve suskun

"böylece geriye bir adım attım, kapıya doğru, gözlerimi kapattım ve ilk kurşunu attım. che, parçalanmış bacaklarla, yere düştü, kıvranmaya ve kan kaybetmeye başladı. ben bütün gücümü topladım ve koluna isabet eden ikinci kurşunu attım, sonra omzuna ve nihayet kalbine." (astsubay teran'ın raporu)

"che'nin cesedi, henüz sıcakken, taşınacağı helikoptere doğru bir sedyeye sürüklendi. yerler ve sınıfın zemini kanla lekelendi ama askerlerden hiçbiri temizlemek istemedi. bir alman din adamı yaptı bu işi, sessizce lekeleri sildi ve guevara'nın vücudunu delip geçen kurşunları bir mendilde topladı.

helikopter gelir gelmez sedye patenlerden birine bağlandı. vücudu, bir çarşafa sarılmıştı, gerilla ceketi hala üstündeydi. eddy gonzales, batista döneminde havana'da bir kabare işletmişti, ölü comandante'nin hareketsiz yüzüne bir tokat atmak için yaklaştı.

helikopter hedefine vardığında, bedeni bir tabla üzerine, başı aşağıya sarkıtılıp gözleri açık bırakılarak kondu. bir çamaşır teknesinin üzerine konmuştu, neredeyse çıplak, fotoğrafçıların ışıklarıyla aydınlatılmıştı. elleri baltayla kesildi, teşhis edilmesini önlemek için. ama gövdesini de parçalara ayırdılar. tüfeği albay anaya'nın, saati general ovado'nun elinde kaldı. operasyonlara katılan askerlerden biri, guevara'nın yoldaşlarından birinin ormanda yapmış olduğu makosenlerini çıkardı. fakat çok kullanılmaktan ve rutubet yüzünden iyice yıpranmışlardı, işe yaramadı." (gazete haberlerinden)

seni hatırlayan çiçekler olacak, sözler, gökler
bunun gibi yağmurlar ve değişmeden yaşayacaksın
başarmış olarak
uyu, bahtsızlıklardan kurtulmuş, hüznün tüm gururuyla.

büyük umutlar

charles dickens

kimin tarafından yetiştirilirse yetiştirilsin, bir çocuğun küçücük evreninde en derinden sezilen, en ince algılanan şey, haksızlıktır.

tüm yaşantımız boyunca en kötü zayıflıklarımızla hainliklerimizi en tiksindiğimiz kişiler uğruna yaparız.

sevmek demek güçsüzlük demektir.

insancıl, temiz yürekli, çalışkan bir kişinin dünya üzerindeki etkisinin kapsamı ne denli geniş olur? bunu kestirebilmek olanaksızdır. gelgelelim böyle bir kişinin kendi üzerimizdeki etkisinin nasıl güçlü olabileceğini çok iyi biliriz.

kendi kendilerini kandıranların yanında dünyanın başkaca tüm dolandırıcıları hiç kalır.

16.1.15

süregelen

güven turan

insan soyu, dünya yüzündeki bütün canlıların en obur, en saldırgan, en acımasız, doğaya uyum ve doğaya katılım bakımından da en aykırı, dahası doğaya düşman soyudur.

kierkegaard: bir şair mutsuz, yüreği gizli acılarla parçalanmış biridir ama dudakları öylesine garip bir şekilde yaratılmıştır ki iç çekişler ve haykırışlar onların arasından çıktığında, güzel bir müziğe dönüşürler.

geçmiş, şimdiki zamanın kalıplaşmış halidir. geçmiş bir yüceltme değildir. ne iyi ve güzel bir anın izidir ne kötü ve acı bir anın. o anın izlerinin oluşu yeter! geçmişte şu oldu, bu oldu, bunları saptamak yeter. bir de onlara bugünden bakıp fazladan yükler yüklemek gereksiz.

john ashbery: şiirlerimin içeriğinin ne olduğunu bilmiyorum. biçiminin ne olduğunu da bilmiyorum. hiçbir şey bilmeden başlarım ve bittiğini hissettiğimde de yazmayı keserim. biçim denilen şey bana göre içeriktir ve içerik denilen de biçim.

türkiye'nin ilk toplu modernist çıkışı olan ikinci yeni hareketi, ankaralı bir harekettir. çıkış noktası ankara'da yayımlanmakta olan pazar postası'dır. bu oluşuma destek veren dergi de ankaralıdır: önce "seçilmiş hikayeler" adıyla yayımlanan "dost" dergisi. garip hareketi de ankaralıdır. garip'in üç şairinin de yaşamlarında ankara çok önemli bir yer tutar. istanbul'un neredeyse tek sorunu, kimin best-seller olduğu, olacağı, ne kadar kazandığıdır.

max denoir: normal aşk her tür sesin bir arada olduğu bir senfoni gibi gelir bize. çok çeşitli etkinliklerden doğar. bu nedenle çoktanrılı diyebiliriz ona. fetişizm, sadece bir tek enstrümandan çıkan ses rengini tanır; bir tek etkinlikten doğar; onun için de tektanrılıdır.

george bataille: üreme erotizmin karşıtıdır ve sürekliliği olmayan varlıkların bulunduğunu işaret eder.

islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

belçikalı gerçeküstücü ressam magritte'in o ünlü, bir pipo resminin üzerine yazdığı, "bu bir pipo değildir"ini mutlaka görmüşsünüzdür. bir yandan sanatçı, bir pipo resminin pipo olmadığını, bir pipo resmi olduğunu söylüyor. ama taa platon'dan beri süregelen, nesnelerle adları arasında sadece uzlaşma yoluyla bir ilişki olduğunu da söylemek istiyor.

yaratıcı yazar, "gerçekliği" yakalayabilmek için, yaşamı gözlemekten öte, yaşadığını yazıyor elbette ama yaşamdan fazlasını yaşadığı için becerebiliyor bunu.

kuran'da adı verilerek yasaklanan tek hayvan domuzdur. bunda, domuzun bütün orta doğu'daki en güçlü tanrılardan olan baal'in totem hayvanı oluşunun etkisi yok mudur acaba?

jose ortega y gasset: her bir yaşam, evren üzerine bir bakış açısıdır.

hayvan kanı, bir ara aksi iddia edilmiş olsa da, en iyi özümlenen demir kaynaklarından biridir insan için.

eli acıman: para kazanmak için iş yapılmaz; iş yapılır, para kazanılır.

ernst robert curtius: balzac'ın gizi, hayatın kendisine uçsuz bucaksız sunulduğu dahinin gizidir.

edebiyat tarihçileri, polisiye/cinayet türü romanların başlatıcısı olma onurunu edgar allan poe'ya verirler. poe nisan 1841'de yayımlanan "morg sokağı cinayeti" öyküsü ile ilk gerçek anlamda cinayet anlatısı türünü ve bu öyküdeki chevalier dupin karakteriyle de ilk gerçek dedektifi yaratmıştır. dupin'in yanında bir de arkadaşı vardır; o kişinin bütün yaptığı, yaşanılan öyküyü anlatmak ve garip sorular sormaktır. sir arthur conan doyle ilk süper dedektifi, sherlock holmes'u yaratırken yanına doktor watson'u da ekleyerek poe'nun izinden gitmiştir.

15.1.15

şiirler

pablo neruda



neredeydin diye sorma
derim ki "işte öyle"
topraktan söz etmeliyim kendini yok eden
ben yalnızca kuşların yitirdiği şeyleri bilirim
geride kalan denizi, kız kardeşimin ağlayışını

bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum
ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm girip
kör bir adam gibi el yordamıyla
yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda
adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
vardır senin gülünün büyümesi evimde
içimde büyümeyi sürdürüyorsun
köklerin çok derinde

yapraklarında parmak uçlarımı yakmadan
gözlerine dokunmam olanaksız

yatağını aşındıran nehir
birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini
nasıl koruyarak büyürse
sen de onlar gibi büyürsün bende

ellerinin tomurcuklanan karanfil
ve gümüşsü leylak olduğunu biliyordum
küreğinle ve fide toprağıyla nasıl çalıştığını
ama daha derine, daha dibine indiğini
taşları ayıklayıp köklere vardığını gördüğüm zaman
bildim ki, küçük bahçıvan
senin yürek atışların da
ellerin kadar topraktan

bana elini uzattı
yapraksız ve meyvesiz
dallarının çatalını eğen yaşlı bir ağaç gibi
yazarken
bir kaderin atkısını ve çözgüsünü geri dokuyan eli
şimdi
günlerin, ayların, yılların ipince çizgileriyle oyulmuş
zaman kuraklığını yazmış yüzüne
kısır ve darmadağınık
sanki doğumunun bütün çizgi ve izlerini silmek ister gibi
ta ki, hava, gördüğünü bir anıt gibi dikinceye dek

sevmiyorum doğrudur yürek bu hala sever
sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

şiir neye yarar çiyler için yazılmazsa
bu gece için yazılmazsa neye yarar
ya da korkunç acılarla kıvrandığımız günler için
bu gün batımı için yazılmazsa
şurda hızla atan yüreğiyle
kendini ölüme hazırlayan
şu yaşlı adamın durduğu
yıkık köşebaşı için yazılmazsa neye yarar
ama geceler var, federico
geceler yıldızlarla doludur
bir nehrin üstündedir yıldızlar
yoksul halkın üst üste yattığı
evler gibidir tıpkı
camlarında kurdeleler sallanan

acılardan daha büyük bir yer yoktur
bir tek evren var, o da kanayan bir evren

halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde

tribnia krallığı

jonathan swift

tribnia krallığı'nda, yerlilerin deyimiyle langden'de yaşayanların çoğu, bakanların ve yardımcılarının emir ve yönetimi altında çalışan birçok uşak ve astlarıyla beraber, kaşif, tanık, jurnalci, suçlayıcı, davacı, itirafçı ve yalan yere yemin edenlerden oluşan bir sürü insandan oluşuyordu. bu krallıkta entrikalar genellikle derin politik güçleri ortaya çıkarmak, hasta düşmüş yönetime yeni bir can kazandırmak, genel memnuniyetsizlikleri bastırmak ya da insanları oyalamak, para cezalarıyla keselerini doldurmak, kendi özel çıkarlarına en uygun düşecek şekilde halktaki genel güven duygusunu yok etmek ya da artırmak isteyen kişilerin işidir. öncelikle kendi aralarında, kimleri bir entrika çevirmekle suçlayacaklarına oturup karar verirler. sonra, bu kişilerin bütün mektup ve diğer yazılarını ele geçirerek, seçtikleri bu kişileri zincire götürmek için en etkili düzenlemelere başvururlar. bu yazılar sözcüklerin, hecelerin ve harflerin neyi simgelediklerini deşifre etmekte çok usta olan bir grup sanatçıya iletilir. bunlar da, örneğin koltuğun özel meclisi temsil ettiğini, kaz sürüsünün senatoyu, topal itin işgalcileri, vebanın daimi paralı orduyu, şahinin başbakanı, gut hastalığının başrahibi, darağacının devlet bakanını, oturağın asilzadeler meclisini, kalburun saray hanımefendisini, süpürgenin ihtilali, fare kapanının memuriyeti, dipsiz kuyunun hazineyi, batakhanenin sarayı, çıngıraklı soytarı kukuletası ve zillerin gözdeyi, kefesi bozuk terazinin mahkemeyi, boş bir fıçının generali, kapanmaz bir yaranın yönetimi simgelediğini bulup ortaya çıkarmaya çalışırlar. bu yöntem işe yaramadığı takdirde, bilginler kendi aralarında akrostiş ve anagram dedikleri daha etkili iki farklı yönteme başvururlar. ilkinde, tüm baş harflerin bir siyasi anlamı olduğunu ortaya koymaya çalışırlar. böylece n suikastı, b süvari alayını, l de denizde donanmayı simgeleyecektir. ikincisinde ise, şüpheli bir yazıdaki harflerin yerleri değiştirilerek, memnuniyetsiz bir grubun en derin planlarını dahi su yüzüne çıkarabilirler. örneğin, bir arkadaşıma yazdığım mektupta, "our brother tom has just got the piles" desem, bu sanatta ustalaşmış biri, bu cümleyi oluşturan harflerin, şu sözcüklere nasıl dönüştüğünü de ortaya çıkarabilir: "resist, -a plot is brought home- the tour." işte buna da anagramatik yöntem denilmektedir.

siddhartha

hermann hesse

düşüncelerin dili konuşabildiğim tek dildir.

sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.

yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi zorbalıktan güçlüdür.

hiçbir şey öğrenilemeyeceğini öğrenmek için hayli zaman harcadım ve harcıyorum hala; şimdiye kadar öğrendiğim tek şey, hiçbir şey öğrenemeyeceğim oldu. inanıyorum ki, bizim "öğrenme" dediğimiz şey gerçekte yok. tek bir bilgi var, dostum, bu da dört bir yandadır, bu da atman'dır, benim içimde, senin içindedir bu da, her varlığın içindedir. ve artık şuna inanıyorum ki, bu bilginin bilme isteğinden, öğrenme isteğinden daha azılı bir düşmanı olamaz.

bir ırmak insana çok şey öğretebilir.

bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir. dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim.

herkes kendisinde olan şeyi verir.

"senin ruhun bütün dünyadır."

gerçekten de bir başka insana gönlünü tümüyle kaptıramamış, kendini o insana tümüyle verememiş, kendini unutamamış, bir başkası için duyacağı sevgiden çılgınca davranışlara kalkışmamıştı. asla üstesinden gelememişti bunun; bu da, bir zamanki görüşüne göre kendisiyle çocuk insanlar arasındaki büyük ayrımdı.

14.1.15

yaban koyununun izinde

haruki murakami

açık konuşmak ile gerçeği konuşmak birbirinden tümüyle farklı iki şeydir. dürüstlük, gerçeğe oranla, pruva geminin kıçına oranla neyse, odur. önce dürüstlük gelir, en arkadan da gerçek. aradaki mesafe, geminin boyutuyla doğru orantılı olarak değişir. herhangi büyük bir şeyde gerçeğin gelmesi epey gecikir. kimi zaman kendini ancak iş işten geçtikten sonra gösterir. bu yüzden eğer size şu sırada gerçekten söz etmeyecek olursam, benim suçum değildir bu. sizin de değildir.

bütün ömrüm, şimdiye dek büyük bir provadan öteye gidemedi.

ilkbahar benim için hiç de neşeli geçiyor sayılmazdı. karım dört gündür eve gelmemişti. onun, musluğun yanında duran diş fırçası bir fosil gibi taşlaşmıştı. buzdolabındaki süt ekşi ekşi kokuyordu ve kedi her zaman açtı. tembel bir ilkbahar güneşi bu durumu aydınlatıyordu. hiç olmazsa güneş ışığı, her zaman bedavadır.

genellikle, mektup yazmakta usta olan kişilerin mektup yazmalarına gerek yoktur zaten. kendi ortamları ve kavramları içinde sürdürülecek bol bol yaşamları vardır onların.

kimi şeyler unutulur, kimi şeyler kaybolur, kimi şeyler ölür.

bireyin çok miktarda alkol tüketmeyi alışkanlık edinmesinin çeşitli nedenleri vardır; ama sonunda hepsi aynı kapıya çıkar.

insanlar kendilerini tipik olay olarak görmezler. üstelik pek de zeki sayılmayanlar, büsbütün göremezler.

"söylenmemiş bir amacın gölgeleri
şimdi kat kat doldurmakta günlerimizi"

reklamcılığı elde tutmak, söz geçirmek demek, gazete ve televizyon yayıncılığının hemen hemen tamamına söz geçirmek demektir. gazetecilik, televizyon ve radyo yayıncılığının reklamcılığa bağımlı olmayan tek bir dalı yoktur. reklamcılık olmasa, hepsi de susuz akvaryuma dönerdi.

eğer istersek, varsayımlar alanında dilediğimiz gibi at koşturabiliriz. başıboş bir ilkbahar rüzgarının savurduğu kanatlı bir tohum gibi köksüz. öte yandan, aynı zamanda, rastlantı diye bir şeyin varlığını yadsıyabilir, bilmezden gelebiliriz. olan olmuştur, olacak olan da besbelli olacaktır, işte böyle, sürüp gidebilir. başka bir deyimle, arkamızdaki "her şey" ile önümüzdeki "sıfır" arasında sıkıştırılmış olduğumuzdan, bizimkisi, içinde ne rastlantıya ne olanağa yer verilen, geçici bir varoluştur. bununla birlikte, günlük uygulamada, bu iki yorum arasındaki ayrım hiç önemsenmez niteliktedir. bir bakıma aynı yiyeceğe iki ayrı ad vermek gibi.

zaman gerçekten de tek ve arkası gelmeyen büyük bir kumaş parçası değil mi? genelde bize uysun diye zamandan parçalar biçer ve kendimizi, zamanı ölçümüze uyduruyoruz diye aldatırız ama gerçekte o, geçer de geçer.

her kadının "dolu" diye işaretlenmiş bir çekmecesi vardır ki, her türlü anlamsız öteberiyle tıka basadır.

bilginin reddedilmesi, dilin reddedilmesi anlamına gelecektir. çünkü batı hümanizmasının bu iki ana direği, kişisel bilgi ve evrimsel süreklilik, anlamını yitirince dil de anlamını yitirir. bireyler için varlık, bildiğimiz biçimiyle, yok olur ve her şey kargaşaya dönüşür. siz de kendi başınıza bir bütün olmaktan çıkıp sadece kargaşa olarak kalırsınız. ve sadece siz olan kargaşa değil; sizin kargaşanız benim de kargaşamdır. kısacası var olmak iletişimdir ve iletişim de var olmaktır.

insanlar erken, pek erken yaşlanmaya başlarlar. yaşlılık, silinmeyen bir leke gibi, bütün bedenlerine yavaş yavaş yayılır.

insanlar genelde iki sınıfa ayrılabilir: orta halli gerçekçilerle, orta halli düşseverler.

sinirlenmek yaşamdaki yolumuzu yitirmek demektir.

birini beklemek üzerine yoğunlaşırsınız ve bir süre sonra artık ne olmuş, ne olmamış hiç önemi kalmaz. beş yıl da olabilir, on yıl da ya da sadece bir ay da. hepsi birdir artık.

herkesin yitirmek istemediği bir şeyi vardır.

paraya sahip olmak durumunuzu ağırlaştırır, harcamaksa sizi son derece üzer ve bitince de kendinizden nefret edersiniz. ve kendinizden nefret ettiğinizde, canınız para harcamak ister. ne var ki, para kalmamıştır, umut da.

kadınlar çıplak olunca birbirlerine ürkütecek kadar benziyorlar. bu, her zaman şaşırtıyor beni.

"dağlar canlıdır. dağlar, bakış açısına, mevsime, saate, bakanın ruh durumuna veya herhangi bir şeye göre gerçekten görünüşlerini değiştirebilirler. bu yüzden, şunu aklımızdan çıkarmayalım ki, bir dağın bir yönünden, bir küçük yönünden fazlasını asla bilemeyiz."

13.1.15

cezmi or kupası

ülkü tamer

bir ilkbahar günü inönü stadı'ndayız. adı o kadar değişti ki, inönü müydü, dolmabahçe miydi, mithatpaşa mıydı, şimdi hatırlamıyorum. 50'lerin hemen sonunda ya da 60'ların hemen başında bir beşiktaş maçı olduğunu biliyorum. maç beşiktaş maçı olunca mutlaka kemal özer'le gitmişizdir. o gün kemal'le miydik, doğrusu onu da çıkaramıyorum. ama belleğimde pırıl pırıl kalan bir anısı var maçın.

devre arasında eski açık tribünün altındaki dev kapı açıldı. herkes "ne oluyor?" diye birbirine sorarken hoparlörden yanıt geldi:

"sayın seyirciler, bugün ünlü atletimiz cezmi or'un ölüm yıl dönümü. sporcumuzun anısına bir koşu düzenlenmiştir. bebek'te başlayan koşu biraz sonra stadımızda sona erecektir."

aradan iki dakika geçti geçmedi, bir atlet göründü kapıda. alkışlar arasında piste girdi. arkasında 20-25 atlet daha.. koşu bitti. cezmi or kupası'nı kazanan atlete ödülü verildi. ikinci, üçüncü de madalyasını aldı. hepsi yine alkışlar arasında soyunma odasına gitti. takımlar sahaya çıktı. maçın ikinci yarısı başladı.

bitime on dakika kadar kala, stadın kapısında daha öncekilerden yaşlı bir atlet belirdi. piste girdi o da. maç oynanırken koşmayı sürdürdü.

kısa bir sessizlik oldu tribünlerde. şaşkınlık atlatılınca yuhalar yükseldi. millet ağzına geleni söylüyordu bağıra bağıra. burada yazabileceğim en hafif küfür iki sıra önümüzdeki palabıyıklı adamın savurduğu "ulan inek!"ti. bunu izleyen cümleyi hiç unutmadım: "kuruçeşme'de otlamaya mı daldın da geciktin?"

yaşlıca atlet, yuhalar arasında kapalı tribünün, şimdiki yeni açık tribünün önünden geçti; numaralının önüne gelince hoparlörden o tanıdık ses yükseldi yine:

"sayın seyirciler.. biraz önce stadımıza giren atlet, cezmi or'un kardeşidir. bu koşuya ağabeyinin anısına katılmıştır."

yuhalar yerini alkışlara bıraktı bir anda. gökyüzünü "yaşa!" çığlıkları sardı.

palabıyıklı, baba recep'in frikiğini seyretmeyi bırakmış, sesinin olanca gücüyle bağırıyordu şimdi:

"ağır ol.. acele etme.. yavaş yavaş.. yaşşşaaa, aslanım!"

12.1.15

dora

lidia yuknavitch

her şey rüyalarında başlar.

sevginin götünüzden sinsice yaklaşıp bir yumruk atabileceğini söylemiyorlar insana.

hayat adil değil. ama hayatın "aile" diye bir arabada kısılıp kaldığınız ve her dönemeçte seksomanyak sapık yetişkinlerin üstünüze atladığı, disney'in kötü versiyonu bir korku tüneli olması da gerekmiyor, değil mi? çocuklarınız için nasıl bir dünya tüneli yarattığınıza bakın. uyuşturucularınızı istememize şaşmamalı. en azından bunu borçlusunuz.

otobüslerdeki insanlar neden yorgun bok çuvallarına benzer acaba?

doğru ayakkabıyı giyerseniz insanlar her şeye inanır. söylediğiniz kişi olmanız gerekmez. insanların televizyonda görüp inandığı şey olun yeter. çünkü artık hepimizin kafası televizyon gibi çalışıyor.

tam işlerin toptan sıçmış olduğunu düşündüğünüz anda, son bir kez osurup yörüngeden çıkıveriyorlar.

insanlar kitaplara ve filmlere benzer. on yüz bin milyon tane farklı yorumları vardır.

belki de neyin gerçek neyin hayal olduğu fark etmiyordur. belki de bizi hayatta tutan şey hayal ettiklerimizdir.

11.1.15

nar çiçekleri

mehmed uzun

"kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?" (walter benjamin)

ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir; insan ve kültür sevgisini verebilir.

sürgün, hüzünlü, zor bir şeydir ama, bir yazar için de o kadar yaratıcıdır.

italo calvino: kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.

czeslaw milosz: edebiyat ve şiirin görevi insan olduğumuzu bize hatırlatmaktır.

bilinmezliğiyle bana heyecan veren her yeni kapı, bildiğim ve nasıl davranacağıma ilişkin emin olduğum eski bir kapıyı kapattı.

erasmus: insanlar, kendileri için onca gerekli olan birliğe, tüm diğerlerinden daha yatkın olmaları gereken insanlar, başka yerlerde onca güçlü ve etkili olan doğanın sesine sağır kalır.

kızaran nara benzersin, dalın tepesinde
en yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın
hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş (sappho)

bir hüzün olan ayrılık zenginleştirici, yenileyici olabilir. hüzün, tüm insanlığa sunulan bir coşkulu yaratıcılığın kaynağı da olabilir. insanları, kültürleri, dilleri, deneyleri yakınlaştırıcı, birleştirici de olabilir. hepimizin kendi alışkanlıklarımızla, tat ve renklerimizle içinde yer aldığımız heyecanlı, coşkulu bir insanlık "agora"sı da olabilir.

"sürgün bir mezarlıktır." (witold gombrowicz)

kürtlerin ülkesi tarihi olarak bir kültürler ve medeniyetler durağıdır.

albert camus: yazar kendini haklı ve canlı bir topluluk içinde duyabilir; bu da, yazarın elinden geldiğince, sanatının büyüklüğünü yapan şu iki görevi yüklenmesiyle olur: gerçeği ve özgürlüğü. sanatçının işi en büyük sayıda insanı toplamak olduğu için, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz.

dünyada en tehlikeli ve hüzün verici ruh hali, çaresizlik ve acizliğin ruh halidir. diyalog yerine şiddetle çaresiz ve aciz hale getirilmiş insanın ruh hali hem çok trajik hem de çok tehlikelidir.

bir insanın ismini değiştirmek, köyünün ismini değiştirmek, dilini ve kültürünü yok etmek, zorla gelenek ve göreneklerinden uzaklaştırmaya çalışmak bir insanlık suçudur, büyük bir ayıptır.

"kan kanla yıkanmaz." (kürt atasözü)

yaşar kemal: ben aydınlığın yazarıyım. sevincin türkücüsüyüm.

türkiye gibi insani güzellikleri kendi eliyle katletmiş bir ülkede güzellikler bulmak, hele onlarla yaşamak büyük bir hüner ister.

hiçbir şey kendiliğinden başlamaz. her şey emekle, çabayla öğrenilir, daha önce var olanın üzerine kurulur.

harita

miroslav holub


harita üzerine bir şeyler bilen
albert szegent-gyorgi
hayatın şuraya buraya sürüklediği
hayatı şuraya buraya sürükleyen
savaş üzerine anlatmıştı bu öyküyü

alplerdeki küçük bir macar birliğinden bir teğmen
keşif ekibi göndermiş buzla kaplı yerlere
ardından kar başlamış
iki gün sürünce gelememiş ekip
çok üzülmüş teğmen
adamları ölüme gönderdim diye

üçüncü gün ama
keşif ekibi sağ salim dönmüş geri
"nerelerdeydiniz
nasıl buldunuz yolunuzu"
"evet" demiş adamlar
"kaybolduk diye biz de bekledik sonumuzu
sonra birimizin cebinden bir harita çıkmaz mı
yeniden doğduk sanki
bir barınak yaptık
karın dinmesini bekleyip koyulduk yola
işte döndük sonunda"

teğmen görmek istemiş bu değerli haritayı
alp haritası değilmiş
pirenelerinmiş harita