31.1.15

uzun lafın kısası

bob dylan: yirmi yıl eğitim görürsün, seni gündüz nöbetine alırlar.

cicero: hiçbir şey zenginliği sevmekten daha fazla alçak ve küçük bir ruha özgü değildir.

hegel: gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir.

ernesto sabato: bir insanın esrarengiz ve hüzünlü bir öyküsü yoksa, varlığının ne anlamı vardır?

melih cevdet anday: doğu toplumu, bireyin doğmadığı toplumdur.

jeannette walls: hayat, başka insanların senin hakkında söylediklerini kafaya takmayacak kadar kısadır. 

otto rank: gerçek hastalık olmadan gerçek iyileşme olmaz.

algernon sydney: bir kişinin halkın iyiliği ve onların özgürlüklerini korumak için, hukukun üstünde keyfince yönetmesini sağlayacak mutlak bir güce sahip olmasını istemekten daha saçma bir şey olamaz; çünkü böyle bir gücün olduğu yerde hiçbir özgürlük yaşayamaz.

andre maurois: kadınların ahlakı yoktur; yaşama biçimleri sevdikleri kişilere bağlıdır.

tagore: haksızlığa boyun eğen de haksızlık yapan gibi suçludur; çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni odur.

salman rushdie: hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur.

yamamoto tsunetomo: para puldan başka bir şey düşünmeyen insan şerefe önem vermez. şeref düşüncesi taşımayan insan sefildir.

18.1.15

deliduman

emrah serbes

gerçek hayat tecrübesi uykusuz kalınan gecelerde elde edilir ve gündüzleri de bir sikime yaramaz.

işin en zor, en meşakkatli kısmını hallettikten sonra küçük detaylarda bocalamak, vazgeçecek gibi olmak, bütün büyük yeteneklerin ortak özelliğidir.

bazı şeyler ya olması gereken zamanda olur ya da hiç olmaz.

her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır; mühim olan, o kepazeliği ortaya çıkaracak işlerden uzak durmaktır.

her insanı seven birileri bulunur; budur dünyada kalan son adalet kırıntısı.

genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur.

büyük yetenekler birbirini tanır.

erdemle şöhret arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kaç insan erdemi seçer? işte onlardır, erdemi seçenlerdir dünyamıza yön verenler, led televizyonlardan çok daha geniş vizyonları vardır.

hareket yoksa çürüme başlar. temel fizik yasalarından biridir bu.

özgürlüğü hep insanın canının istediğini yapması zannediyoruz; oysa özgürlü her şeyden evvel bir histir. eylemden önce o his gelir. insana bir şey yaptıran yahut yaptırmayan şey o histir.

insan bu hayattaki en büyük inkisarını, gayretlerinin boşa gittiğini gördüğünde yaşar.

bütün türki cumhuriyetlerdeki çakalları toplasan bu istanbul'da daha fazla çakal vardır. istanbul'da yirmi milyon insan, iki milyon araba ve bunların hepsinden daha fazla martı vardır. martıların içinde bir martı, arabaların içinde bir araba, insanların içinde bir insan ararsın istanbul'da, gerçekten sana hitap edebilecek, ruh sahibi bir şeyler ararsın, bulamazsın.

çevremiz yaşayan ölülerle dolu; paketlenmiş, etiketlenmiş, bir kenara atılıp unutulmuş, hatırlandığı zaman da lanetle hatırlanmaya mahkum edilmiş insanlar.

birini hiçliğe mahkum edersen o senin her şeyin olmak isteyecektir.

insanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz, geri adım atamayacak kadar yorgundur çünkü ve yerinde duramayacak kadar da yıkkın. hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir kararlılıkla yolumuza devam etmek.

bazen çabuk gelişen bir arkadaşlık ne denli yalnız olduğumuzu hatırlatır bize.

insanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir, gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir.

bir yerden sonra insan umursamamaya başlar.

16.1.15

süregelen

güven turan

insan soyu, dünya yüzündeki bütün canlıların en obur, en saldırgan, en acımasız, doğaya uyum ve doğaya katılım bakımından da en aykırı, dahası doğaya düşman soyudur.

kierkegaard: bir şair mutsuz, yüreği gizli acılarla parçalanmış biridir ama dudakları öylesine garip bir şekilde yaratılmıştır ki iç çekişler ve haykırışlar onların arasından çıktığında, güzel bir müziğe dönüşürler.

geçmiş, şimdiki zamanın kalıplaşmış halidir. geçmiş bir yüceltme değildir. ne iyi ve güzel bir anın izidir ne kötü ve acı bir anın. o anın izlerinin oluşu yeter! geçmişte şu oldu, bu oldu, bunları saptamak yeter. bir de onlara bugünden bakıp fazladan yükler yüklemek gereksiz.

john ashbery: şiirlerimin içeriğinin ne olduğunu bilmiyorum. biçiminin ne olduğunu da bilmiyorum. hiçbir şey bilmeden başlarım ve bittiğini hissettiğimde de yazmayı keserim. biçim denilen şey bana göre içeriktir ve içerik denilen de biçim.

türkiye'nin ilk toplu modernist çıkışı olan ikinci yeni hareketi, ankaralı bir harekettir. çıkış noktası ankara'da yayımlanmakta olan pazar postası'dır. bu oluşuma destek veren dergi de ankaralıdır: önce "seçilmiş hikayeler" adıyla yayımlanan "dost" dergisi. garip hareketi de ankaralıdır. garip'in üç şairinin de yaşamlarında ankara çok önemli bir yer tutar. istanbul'un neredeyse tek sorunu, kimin best-seller olduğu, olacağı, ne kadar kazandığıdır.

max denoir: normal aşk her tür sesin bir arada olduğu bir senfoni gibi gelir bize. çok çeşitli etkinliklerden doğar. bu nedenle çoktanrılı diyebiliriz ona. fetişizm, sadece bir tek enstrümandan çıkan ses rengini tanır; bir tek etkinlikten doğar; onun için de tektanrılıdır.

george bataille: üreme erotizmin karşıtıdır ve sürekliliği olmayan varlıkların bulunduğunu işaret eder.

islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

belçikalı gerçeküstücü ressam magritte'in o ünlü, bir pipo resminin üzerine yazdığı, "bu bir pipo değildir"ini mutlaka görmüşsünüzdür. bir yandan sanatçı, bir pipo resminin pipo olmadığını, bir pipo resmi olduğunu söylüyor. ama taa platon'dan beri süregelen, nesnelerle adları arasında sadece uzlaşma yoluyla bir ilişki olduğunu da söylemek istiyor.

yaratıcı yazar, "gerçekliği" yakalayabilmek için, yaşamı gözlemekten öte, yaşadığını yazıyor elbette ama yaşamdan fazlasını yaşadığı için becerebiliyor bunu.

kuran'da adı verilerek yasaklanan tek hayvan domuzdur. bunda, domuzun bütün orta doğu'daki en güçlü tanrılardan olan baal'in totem hayvanı oluşunun etkisi yok mudur acaba?

jose ortega y gasset: her bir yaşam, evren üzerine bir bakış açısıdır.

hayvan kanı, bir ara aksi iddia edilmiş olsa da, en iyi özümlenen demir kaynaklarından biridir insan için.

eli acıman: para kazanmak için iş yapılmaz; iş yapılır, para kazanılır.

ernst robert curtius: balzac'ın gizi, hayatın kendisine uçsuz bucaksız sunulduğu dahinin gizidir.

edebiyat tarihçileri, polisiye/cinayet türü romanların başlatıcısı olma onurunu edgar allan poe'ya verirler. poe nisan 1841'de yayımlanan "morg sokağı cinayeti" öyküsü ile ilk gerçek anlamda cinayet anlatısı türünü ve bu öyküdeki chevalier dupin karakteriyle de ilk gerçek dedektifi yaratmıştır. dupin'in yanında bir de arkadaşı vardır; o kişinin bütün yaptığı, yaşanılan öyküyü anlatmak ve garip sorular sormaktır. sir arthur conan doyle ilk süper dedektifi, sherlock holmes'u yaratırken yanına doktor watson'u da ekleyerek poe'nun izinden gitmiştir.

15.1.15

ölüm

albert caraco

bir hastalık hikâyesi ilgi görmez, erken gelen ölüm ise bir lütuftur.

ölümün gölgeleri sevginin baharatlarıdır, sonsuz yaşam ise mutlak soğukluğun okulu olur. yarınları tehdit altındaki insanı severiz. ne kadar çok tehdit altındaysa o kadar çok severiz. tanrı sevmez ve bir sevgi nesnesi değildir. tanrısal aşk bir anlamsızlıktır. en iyisi kuşkusuz ki kimseyi sevmemektir ve bunun için de önce kendimizden başlamamız gerekir. kendinden nefret etmeyi savunan kişi, hissi bağları parçalar.

kendi asla yaşamayan halk, ölüleri gerçek dışı kabul ettiği canlılardan daha canlı olarak benimsiyor. halk, yeniden anımsama ibadetidir. fui, non sum, non curo. işte benim sloganım: ölülerimizi unutmalıyız.

ölmek ne basit! ölüm iyi bir şey, yalnızca körlerin ölümden ödü patlar.

ölüler ölü olmaktan acı çekmezler, yalnızca yaşayanlar yaşadıkları için acı çekerler.

ölümü, bir sevgiliyi bekler gibi bekliyorum.

9.1.15

uygarlık

sigmund freud: uygarlığımız içgüdülerin bastırılması temeli üzerine kurulmuştur.

erich fromm: bir yanda çok güzel şeyler yaratırken bir yanda da kendimizi, bu büyük çabaya değer kişiler durumuna getiremedik. bizimki, kardeşlik, sevgi ve mutluluk içinde bir yaşam değil, ruhsal kargaşa ve şaşkınlıktır.

schiller: eğlence emekten, araç amaçtan, çaba mükafatlandırmadan koparılmıştır. bütünün sadece bir tek küçük bölümü içinde sınırlanmış olan insan, kendini sadece bir parça durumuna getirir; yalnızca, kendi çevirdiği çarkın tekdüze uğultusunu duymaktan, kendi varlığının armonisini hiçbir zaman geliştiremez ve kendi yapısındaki insanlığa biçim vereceği yerde sadece mesleğinin, biliminin bir kopyası durumuna gelir.

c.b. chisholm: ağır iş, atalarımızın daima belirtmiş olduğu gibi bir bela olmaktan çıkarılmış, bir erdem durumuna getirilmiştir. çocuklarımız, kendi çocuklarını, bir nevrotik zorunluluk olarak çalışmak zorunda kalmayacak biçimde yetiştirmeye hazırlanmalıdır. çalışma zorunluluğu bir nevrotik belirtidir. bir dayanak noktasıdır. bu tür bir zorunluluk duymak, kişinin çalışması için herhangi belirli bir ihtiyaç olmadığı halde, kendini değerli görmek için yaptığı bir atılımdır.

sigmund freud: şu anda uygar dünyaya yayılmasına göz yumulan muazzam gaddarlığı, zulmü, yalancılığı düşünün. bir avuç koltuk heveslisinin, bir avuç yozlaşmış insanın, peşlerinden gelenler de suçlu olmadıkları takdirde bu kötülüğü salıverebileceklerine gerçekten inanıyor musunuz?

güçler

ursula k. le guin

soylu sözler de insana nasıl mutsuz olacağını öğretebilir. hayatlarımızı üzerine inşa ettiğimiz o sağlam inanç temelini bir kez yerinden kaldırırsan bir şey kalmaz. sadece kelimeler! debdebeli, boş kelimeler. insan sadece kelimelerle yaşayamaz. sadece inanç insana yaşam ve huzur verir.

insan, kahin gözünün gördüğü yere gitmekten kurtulamaz.

insanlar genellikle bir işin nasıl yapıldığını yapandan daha iyi bilirler; bir de yol gösterirler; o yüzden işi yapanın kendi fikrini kendine saklamasında fayda vardır.

ancak ahmaklar talihten fazlasını bildiklerini sanırlar.

savaş tehdidi ve varlığı sıradan meselelere bir gerginlik, bir heyecan ışıltısı katar. belki de erkekler kendilerini önemli hissetmek için savaşa bel bağlıyorlardır; tıpkı politikaya da bel bağladıkları gibi; belki de şiddet ve yıkım ihtimali, normalde küçük gördükleri ev yaşantısına sathi bir çekicilik veriyordur. kendilerini böyle önemli hissetme ihtiyacında olmayan ve bu horgörüyü paylaşmayan kadınlar genellikle savaşın erdem ve gerekliliğini anlayamazlar; ama onlar da bu sathi çekiciliğe kapılabilirler ve cesaretin güzelliğine bayılırlar.

adalet tanrıların elinde; ölümlü eller ise sadece merhamet ve kılıcı tutar.

zemheri gecesinin karanlığında
şafağı arar gözlerimiz
keskin soğuğun kollarında
güneşe hasret yüreğimiz
böyle kör, böyle tutsakken ruhumuz
sesleniriz sana
gel bize ışık ol, ateş ol, hayat ol
hürriyet

efendilerinden daha akıllı olma. pahalıya mal olur.

zihnin ihtiyaç duyduğunu öğrenme ve istediğini düşünme gücünden başka nedir ki hürriyet? insanın bedeni zincirlenmiş bile olsa zihninde filozofların düşünceleri ve şairlerin kelimeleri varsa zincirlerinden kurtulabilir, ulular arasında yürüyebilir.

yalana inanmak, yalan bir hayat yaşamaktır.

insanların nasıl hür olunacağını öğrenmeleri lazım. köle olmak kolaydır. hür bir insan olmak için kafanı kullanman lazım.

aradıkça artan, ruhu güçlendiren üç şey: aşk, öğrenmek, hürriyet.

8.1.15

yeni bir paradigma

alain touraine

egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

küreselleşme fikri başlı başına, her tür dış etkiden bağımsız, gücü tüm toplum üzerinde etkili uç noktada bir kapitalizmi kurma istenci taşımaktaydı. onca coşkunun ve onca itirazın kaynağı işte bu sınırsız kapitalizm ideolojisidir.

her şey bir ölüm kalım meselesi haline geldiğinde, kamusal müdahaleler sorunları çözmeye yeterli olmaz.

toplumbilim, en büyük başarılarını toplumsal aktörlerin yanılgılarını ortaya koyarak, onlara bir özgürlük görünümünün arkasında saklı birtakım toplumsal düzeneklerin davranışlarımızı belirlediğini göstererek elde etmiştir. toplumsal kökeninizin ne olduğunu söyleyin, eğitim sisteminde ne okuyazağınızı, nasıl okuyacağınızı anlatayım size. mesleğinizi ve gelirinizi söyleyin, her zaman bağlı kalmasanız da ussal siyasal tercihinizin ne olduğunu söyleyeyim size.

modernlik, toplumsal olaylara toplumsal olmayan temeller vermesiyle, toplumun kendi içlerinde toplumsal olmayan birtakım ilkelere ya da değerlere bağımlılığını gerektiriyor olmasıyla tanımlanır.

özne, özgürleştirici bir sözden çok, genellikle özneye somut bir varoluş kazandırmakla birlikte onu, bir tanrı'nın, halkın ya da özgürlüğün ve eşitliğin adına erki ele geçirmiş ve lenin'in 1917 sonundan itibaren yaptığı gibi kişisel özgürlükleri sessizliğe indirgemiş dinsel, siyasal ve toplumsal hareketlerin iyi bilinen örneği doğrultusunda devirmekle tehdit eden düzenli güçlere karşı kendini savaşımlarıyla ortaya koyan bir eylem ve bir bilinçtir.

bütün toplumsal egemenlik biçimleri karşısında en iyi savunmayı, özne fikrine bağlı insan hakları fikri sunar.

toplumsal yaşam, liberal biçiminde ayarsız bir pazara indirgenir. herkes bir ürünü elde etmek için birbirini iter, üstelik bunu iyi bir iş olarak tanımlar. bu genelleşmiş rekabet artık genel çıkara başvurmayan çıkar gruplarını ve loncacıklarını besler.

toplum fikrinin yıkılması bizi bir felaketten ancak özne fikrinin kurulmasına, ne kazancı, ne erki ne de utkuyu arayan, yalnızca her insanın onurlu yaşama hakkını ve layık olduğu saygıyı ortaya koyan bir eylem arayışına götürüyorsa kurtarır.

okul, toplumsal eşitsizlikleri aktarır.

özne, dünyada yaşara ama dünyaya ait değildir. işte bu yüzden özne fikri ırkçılığa karşı alabildiğine güçlü bir silahtır. toplumsal ya da ulusal bir grup kendini mutlak iyiyle, bir tanrıyla, gelecekle ya da ilerlemeyle özdeşleştirdiğinde kendi kendisinin tersini de yaratmaktadır. bir tanrıya inanmak, bir şeytana ya da başka herhangi bir kötülük ilkesine inanmayı da içerir.

ilerleme diye adlandırılabilecek şey, merkez ile çevrenin, buluş ile geleneğin, modernlik ile bir modernleşme yolunda üstlenilen mirasların olası bağdaşımının tanınmasıyla ölçülür.

yeni çözümler ancak, din olsun, dil olsun ya da giyim şekli olsun, birçok kültürün tanınmasında bulunabilir. kültürlerin çoğulculuğu, hareket hızı giderek artan bir dünyada bir gerekliliktir. hiçbir önlem, uluslararası değiş tokuşların hızlı artışıyla bağdaştırılan göçebeliği durduramaz.

7.1.15

mülkiyet nedir?

pierre-joseph proudhon

mülkiyet hırsızlıktır.

hakikat şüphededir, en iyi tanım hiçbir şeyi tanımlamayandır.

pierre charon: her haberi düşünmeden benimseyenler, derleyip toplayanlar, her söylentiyi hak belleyenler, bir yenilik rüzgarı ya da çanıyla, havuzun sesine üşüşen sinekler gibi bir araya toplanıverirler.

"düşmana karşı hak aramanın sonu yoktur."

en yanlış yargılar bile daima bazı doğru çıkarımlara yetebilecek oranda bir gerçeklik barındırırlar. 

nasıl ki yolcu, üzerinden geçtiği yolu sahiplenmiyorsa, işçi de ektiği tarlayı sahiplenmez. 

açtığım, ektiğim, üzerine evimi bina ettiğim, beni, ailemi ve sürümü doyuran tarla üzerinde önce ihraz eden [kazanan] vasfıyla, çalışan vasfıyla, bana payımı bahşeden toplumsal sözleşmeye binaen zilyet [hakim] olabilirim. fakat bu vasıflardan hiçbiri bana mutlak mülkiyet hakkı vermez. çünkü ihraz hakkına başvursam, toplum bana "ben senden önce ihraz ettim" diyebilir; tarla üzerindeki emeğimi öne sürsem, "sadece bu şartla zilyet olabilirsin" diyecektir; sözleşmeden bahsedecek olsam, "o sözleşmeler sana sadece kullanma hakkını veriyor" diyecektir.

j.j. rousseau: her gün gördüğümüz şeyi gözlemleyebilmek için enikonu felsefeye dalmak gerekir.

mülkiyet insanı kısırlaştırır, sonra da onu kuru bir odun ve meyvesiz bir ağaç olmakla suçlar.

yanlışların ve suçların yeni yanlışlara ve suçlara yol açması gibi hakikatler de yeni hakikatleri doğururlar.

jeam de rond d'alembert: hayatın sıradan gerçeklerine dikkat çekilmediği sürece insanlar bu gerçeklere karşı duyarsızdır.

bakır atlı

puşkin


işte bu, yazgısı senin oğullarının
ey roma, ey çınlayan küre
sevginin şarkıcısı, şarkıcısı tanrıların
söyle sen bana, nedir şan
sin uğultusu, övgü sadası mı
isli bir gölgeliğin altında yoksa
yabanıl bir çingenenin anlatısı mı

o zaman yaşlı adam yaklaşıp dedi
"terk et bizleri sen, mağrur kişi
bizler ilkeliz, yok yasalarımız
sen ilkel baht için doğmamışsın
sen kendine özgürlük diliyorsun yalnız
bize dehşet verir düşünüşün senin
biz korkağız ve iyi ruhumuz
sen kötü ve cesursun -terk et bizleri
elveda, esenlikler seninle olsun."

büyülü gücüyle terennümün
dumanlı belleğimde benim
böyle canlanıyor görünümü
bazı aydın, bazı kederli günlerin

irkildi. durulanıverdi
ürkünç, derininde düşünceler
taşkınların köpürdüğü, öfkeyle başkaldıran
yırtıcı dalgaların çevresinde
yığıldığı o yeri bir anda tanıdı
aslanları, o meydanı ve meydanda
karanlığın içinde bakırdan başıyla
kımıltısız yükselip duranı
onu, işte o uğursuz iradesiyle
denizin dibinde kent kurulanı
korkunç o, karanlığının alaca ağılında
nasıl bir düşünce toplanmış o alında
ne kadar gizli güç onda barınır

6.1.15

çılgın nar ağacı

odisseus elitis



en yorgun nehir bile
dolanıp bir yerde ulaşır denize

ölümün kapısındaki pusu
yazgının eteğine işlenmiş karışık desenlerde
yok olup giden düşünce gibi

ben bugün o dünkü ben değilim
bana duymayı öğretti rüzgargülleri
geceleri eritip tersyüz ediyorum sevinçleri
bir güvercinliği açıp unutuş saçıyorum
ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün
hiçbir şey söylemeden bakışlarımla
saçlarına karanfil gizleyen
bir çocuk gibi

hayatı anlatan biziz elinden tutup
onun gözlerine bakarız
o da karşılık verir bakışlarımıza
bu bizim başımızı döndüren mıknatıssa, bunu biliriz
bize acı veren şey kötüyse, bunu duymuşuzdur
hayatı anlatan biziz, yürür gideriz
ve veda ederiz hayatın göçebe kuşlarına

çektiklerimiz çekmemiz gerektiği gibidir
ve bu düzen değiştirilmeyecektir

ah nerdesin şimdi benim talihsiz ışık ağacım benim
ışık ağacım nerdesin diye kekeledim kendi kendime
ve koştum sen şimdi gereklisin bana artık adımı
bile yitirdiğim şu anda

artık kimsenin bülbüllerin yasını tutmadığı
herkesin şiirler yazdığı şu anda
bilmediğim bir şey parlıyor içimde
gene de parlıyor

pas çekirdeği

murathan mungan


nicedir paslanmış bir suskunluk gıcırdıyor aramızda
yetersizliğin kemirdiği sokaklara
dağılan öteki yüzümüzle
bazı acılar gibi sıradan
gönderilmemiş pullar gibi kendi halinde
katlanıp ve karışıp giden
gündeliğin tanıdık gürültüsüne
gün günden yoksullaşan sesiyle
ağırlaşarak uzaklaşan ve seyrelen ellerimiz
iğreti bir kravat durmadan iğreti
bir türlü yerleşemez kendi desenine
sanki baştan başlansa her şey kendi izinden paslanacak
birbirine benzedikçe eksilen bütün hayatlar gibi
sıkıntının büyüyen çekirdeği
böyle zamanlarda en çok ihtiyaç duyulan
cesaret ya da gidebilmek bilgisi

4.1.15

bunalımdan yaşama kültürü

nermi uygur

yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere; dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

eylemsizlik ile aydınlık eksikliği üstüne binince, çekilmez oluyor kararsızlığın yükü.

insan her şeyini yitirse de anılarının efendisidir.

gerçek erin halini yolda can veren bilir (yunus emre)

öznel dünyaların pek bir anlamı yok aslında, gelir geçer onlar; kalıcı olan nesnel olandır.

korku, insanı içten dıştan kuşattı mı, üstüne yürümeli hep başka yönden. korkuyla savaşmayan, insanı insan kılan pek çok güzel şeyden habersizdir.

aldığın her soluğun değerini bil
ot değilsin ki kesildikçe bitesin (hayyam)

insan insandır; gözünde büyütürsün, küçücüktür; küçücük sanırsın, öyle şeyler yapar ki büyür de büyür, ne akla ne gönle sığdırabilirsin.

vücudunu yeniden bulmayan, kendine yeni bir dünya kuramaz.

olası şey değil vücudun bilgeliğini kavramak.

büyük ölüm, herkesin içinde bulunan
işte o meyve, her şey onun çevresinde döner (rilke)

bunalımdan sonra her kendine geliş, bir uygarlıktan başka bir uygarlığa geçmektir.

zamanı varken, insan-toplum-kültür evreninde bazı önemli yönelişlere girişmeyen; özellikle de, başkalarının gözünü açmak için olanca varlığıyla çabalamayan, yediği vurgundan uyanmış sayılmaz.

bir ağaçtır bu alem
meyvesi olmuş adem
maksud olan meyvedir
sanma ki ağaç ola (gaybi sunullah)

samuel johnson: cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

çıkar gütmekle bağdaşmaz iyi yönetim.

ne tatlı fırtınalı denizde dalgalar yükselirken
karadan bakıp başkasının çırpınışını izlemek (lucretius)

"değişmezliği bilen her şeyi bilir."

voltaire: birkaç sinek ısırığı, yılgınlık bilmeyen atı koşusundan alıkoymaz.

"ölüm karşısında şaşırmaz bilge
her an hazırdır ölüp gitmeye"

dostoyevski: tanrı olmasaydı onu yaratmak gerekecekti.

3.1.15

deli kızın türküsü

gülten akın


sana büyük caddelerin birinde rastlasam
elimi uzatsam tutsam götürsem
gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
anlasan

elimi uzatsam tutamasam
olanca sevgimi yalnızlığımı
düşünsem hayır düşünmesem
senin hiç haberin olmasa
senin hiç haberin olmaz ki
başlar biter kendi kendine o türkü

yağmur yağar akasyalar ıslanır
bulutlar uçuşur geceleyin
ben yağmura deli buluta deli
bir büyük oyun yaşamak dediğin
beni ya sevmeli ya öldürmeli

yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
böcekler gibi başlamalı yeniden
bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
yan garipliğine yürek yan
gitti giden

insan

robert musil

okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşan modern ruh için hiçbir şey, bir sonraki köşeyi dönünce karşılaşılabilecek ruhlarla bağlantı kurmak kadar olanaksız değil.

insanların birlikte yaşayışları öylesine yaygınlaşıp yoğunlaşmış ve ilişkiler de öylesine birbirine karışmıştır ki, artık hiçbir göz, hiçbir irade büyükçe mesafelere uzanamamaktadır ve her insan kendi en dar işlev çevresinin dışında başkalarının vesayetine muhtaçtır; kapıkulu zihniyeti hiçbir zaman şimdi, yani her şeyin kendi elinde olduğu zamanki kadar kısıtlı olmamıştır. birey, istesin ya da istemesin, ses çıkartmamak zorundadır ve eylemsizdir.

insanlar eskiden bugüne oranla daha rahat bir vicdanla kişi olurlardı. eskiden insanlar saman saplarına benzerlerdi. bugün ise sorumluluğun ağırlık noktası insanda değil, bağlamlarda yatıyor.

insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşma o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terk edilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler..

bu cehennemin en derin noktasında, artık bireyin bilincine varamadığı bir biçimde ve bir koninin sivrisi gibi, idealizmin aczinin şeytani bir tutumla görmezlikten gelinmesi yatmaktadır; bu tutum, zamanımızda yalnızca yozlaşmış insanın değil; fakat en güçlü insanın da bir özelliğidir.

hakiki insan sadece eylemde bulunan insandır. içimizde bunun dışında bulunan, asla hakiki diye bilinemez, asla yeterince belirgin biçimde algılanamaz.

2.1.15

barbarları beklerken

müge gürsoy sökmen / başak ertür

hugh of saint victor: memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.

giambattista vico: üretileni ve sözel üretimin bir insan için anlamının ne olduğunu ancak onu yeniden üreterek bilebiliriz.

fawwaz traboulsi: komplo teorileri tarafsız değildir. genellikle egemen toplumsal ve politik güçlerin maddi çıkarlarını ve sınıfsal konumlarını yansıtır; çoğu zaman da sömürgeci ve emperyalist güçlerin eline oynar. birçoğu avrupa ve amerika aşırı sağının entelektüel cephaneliğinden ithal edilir.

edward said: eleştirilmesi gereken en önemli şey, entelektüeli sakınganlığa, doğru olduğunu bildiği ama benimsememeye karar verdiği güç ve ilkeli bir konuma tipik bir biçimde sırt çevirmeye iten zihinsel alışkanlıklardır. fazla politik görünmek istemezsiniz; adınızın oyunbozana çıkmasından korkarsınız; patronunuzdan ya da bir otoriteden onay almanız gerekir; dengeli, nesnel, ılımlı biri olarak kazandığınız ünü korumak istersiniz; kendisine fikir sorulan, danışılan biri, bir yönetim kurulu ya da prestijli bir komiteye üye olmak, sorumlu vasatlar arasından ayrılmamak gibi bir umudunuz vardır; günün birinde bir şeref payesi, büyük bir ödül; hatta belki de bir elçilik kapma peşindesinizdir. entelektüeli bu zihin alışkanlıklarından daha fazla çürüten hiçbir şey yoktur.

edward said: sanat, gerçeklik uğruna haklarından feragat etmediğinde geç dönem üslubu ortaya çıkar.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

jacques ranciere: başka adı olmayan öteki, artık salt bir nefret ve ret nesnesi haline gelir. o zaman sorun sadece "siyasal bir sorun"la yüzleşmek değildir; sorun siyaseti yeniden icat etmektir.

edward said: yapılacak ilk müdahalelerden biri, öznel ve güçsüz olduğu varsayılan edebiyat alanından çıkıp şimdilerde gazetecilik ve enformasyon üretiminin işgal ettiği, temsil kullandığı halde nesnel ve güçlü olduğu varsayılan paralel alanlara geçmektir. 

ahmed qurie: düşmanı tarafından tanınmayı büyük bir başarı olarak değerlendirmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin özelliklerinden biridir.

edward said: özne ve nesnenin baskısı altında, oransızlık ve yerinden etme, uzlaşmadan daha iyidir; aklı başında bir sürgün; çapaçul, gözü yaşlı bir geri dönüşten daha iyidir; ayrılık mantığı, yumuşakbaşlı ahmakların birliğinden daha iyidir.

"arapların olduğu yerde petrol vardır."

bernard lewis: aydınlanmaya hevesli olan; ancak ne zaman batılı dilleri öğrenmeye kalkışsa bu dillerde kendi isminin bir hakaret olduğunu keşfeden türkün hüsranı ve yılgınlığıyla duygudaşlık kurmamak zordur.

1.1.15

doğum

erica jong

doğum sürecinde bir kadının geçirdiği başkalaşımlar, solgun aydedenin evreleri kadar çoktur. önce hamileliğin birinci evresi gelir. o evrede insan, içindeki bebeği yok etmek ister. onun varlığı, vücudunun merkezinde bir işgal, bir istila hissi verir. ikinci evrede, insan kendi içinde yeni bir hayatın ilk kıpırtılarını hissetmeye başladığı zaman, bunun ilk baştaki evreden çok farklı olduğunu görür. üçüncü evrede çocuk biraz daha büyür; insanın içine, kımıldayan, gıdıklayan, yalayan bir köpek yavrusu gibi duygular verir. dördüncü evrede, boyu küçük bir kavun kadar olur, insanı saatte dört kere idrar etmeye yollar ve siz yatar yatmaz onun uyanacağı tutar. beşinci evrede çocuk gerçek bir yük haline gelir. kalbin altındaki ağırlığı kurşundan beter olur. ama ne gariptir ki o evrede daha da çok sevilir. çünkü anneye artık bir hayalden çok bir gerçek gibi gelmeye başlar ve ağırlığına dayanmak kolay olur. altıncı evrede anne, doğum yatağında ölme korkusuna kapılır. geceleri canavarlı, ejderhalı rüyalar görürken, gündüzleri de doğumla ilgili kabuslar kurup durur. yedinci evrede hamilelik, yazın en uzun günü gibi uzamaya başlar. anne, bir zamanlar incecik bir insan olduğunu unutur; bir daha tekrar ince olabileceğine bile inanmaz. her adım, sokak ortasına işememe gayretiyle birleşip bir zorluk haline gelir. her hareket acı verir, her gece uykusuz geçer. uykusunda ne tarafa dönerse dönsün, çocuk ya ciğerine tekme atar ya kemikli kafasını bağırsaklarına yaslar. sekizinci evre, inanılmaz bir sabırsızlık ve bezginlik getirir. anne, çocuğun hiçbir zaman doğamayacağına inanmaya başlar; bundan da memnun olur. çünkü o zaman doğum yatağında ölme korkusu ortadan kalkar; yalnızca sonsuzluğa kadar hamileliğe tahammül etmek kalır. dokuzuncu evrede anne, ölmekten o kadar çok korkar ki, önceki korkuları bununla karşılaştırılamaz bile. onuncu evrede sular yarılır, acılar başlar. önce yavaş yavaş, sonra sarsıcı biçimde. anne artık elinde seçme şansı olmadığını bilir. ya doğuracak ya çatlayacak. geriye dönemez, başka bir yola sapamaz. kendisi de bebeği gibi hayat dansına doğru itilir. döne döne, yuvarlana yuvarlana, inleye inleye, kıvrana kıvrana. ölecek mi, yoksa yaşayacak mı, bilemez. ama sonunda acılar artıp öyle bir düzeye gelir ki, aldırmaz bile!