charles darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
charles darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.11.2021

tanrı'ya dönüşen hayvan

yuval noah harari

70 bin yıl önce, homo sapiens hâlâ afrika'nın bir köşesinde kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvandı. ilerleyen bin yıllarda kendisini tüm gezegenin efendisi ve ekosistemin baş belasına çevirecek dönüşümü gerçekleştirdi. bugün ise bir tanrı haline gelmenin, sadece ebedi gençliğin değil, yaratmak ve yok etmek gibi ilahi becerileri de ele geçirmenin arifesinde.

charles darwin homo sapiens'in diğer hayvanlar gibi bir hayvan türü olduğunu söylediğinde insanlar kızmıştı. bugün bile çoğu kişi bunu reddediyor. neandertaller hayatta kalsaydı bugün hâlâ kendimizi ayrı bir yaratık olarak görür müydük? belki de bu yüzden atalarımız neandertalleri yok etti; çünkü neandertaller yok sayılamayacak kadar yakın, fakat tolere edilemeyecek kadar da farklılardı.

avcı toplayıcılık devrinden beri insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar var. o dönemde hayatta kalabilmek, herkesin muhteşem zihinsel becerilere sahip olmasını gerektirirdi. tarım ve sanayi ortaya çıkınca insanlar hayatta kalabilmek için giderek diğer insanların becerilerine daha fazla güvendiler ve "embesiller için yeni fırsatlar" ortaya çıktı. üretim bandında çalışan bir işçi olarak, sıradışı olmayan genlerinizle hayatta kalabilir ve bunları bir sonraki nesle aktarabilirsiniz.

bugün dünya üzerinde neredeyse 7 milyar sapiens yaşıyor. tüm bu insanları büyük bir kantara çıkarırsanız ağırlıkları 300 milyon ton eder. tüm evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının (inekler, domuzlar, koyunlar ve tavuklar) ağırlıklarıysa 700 milyon ton edecektir. buna karşılık yaşayan tüm büyük vahşi hayvanların (kirpilerden penguenlere, fillerden balinalara kadar) ağırlığıysa 100 milyon tondan azdır.

çocuk kitaplarımız, posterlerimiz, televizyon ekranlarımız hâlâ kurtlar, şempanzeler ve zürafalarla doludur; ama gerçek dünyada bunlardan çok az kalmış durumdadır. şu anda dünyada yaklaşık 80 bin zürafaya karşılık 1,5 milyar inek var; aynı şekilde 200 bin kurda karşılık 400 milyon evcil köpek; 250 bin şempanzeye karşılıksa milyarlarca insan var. insanlık gerçekten dünyayı ele geçirmiş durumdadır.

gezegendeki büyük avcıların çoğu muhteşem yaratıklar, milyonlarca yıl süren hakimiyetleri sayesinde kendilerine olağanüstü derecede güveniyorlar. sapiens ise adeta bir muz cumhuriyetinin diktatörü gibi. daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hâlâ korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor. ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor.

sanayi devrimi enerjiyi dönüştürmek ve yeni ürünler geliştirmek için yeni yollar yarattı. böylelikle insanlığı, etrafını çeviren ekosisteme bağlı kalmaktan büyük ölçüde kurtardı. insanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. dünya homo sapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir avm'ye dönüştü.

2000'de savaşlar 310 bin, cinayetler de 520 bin kişinin ölümüne sebep oldu. her bir ölüm, bir dünyanın yok olmasına, bir ailenin mahvolmasına ve arkadaşlarla akrabaların ömür boyu yaralanmasına sebep olur. öte yandan makro bir perspektiften, bu 830 bin kurban, 2000 yılında dünyada ölen 56 milyon insanın sadece yüzde 1,5'ini oluşturur. aynı yıl 1 milyon 260 bin insan trafik kazalarında (toplam ölüm oranının % 2,25'i) ve 815 bin insan da intihar ederek öldü (% 1,45).

2002'nin rakamları daha da şaşırtıcı. 57 milyon ölümün sadece 172 bini savaşlar yüzünden ve 569 bini de cinayet sonucu gerçekleşmiş (toplamda insan şiddeti kaynaklı 741 bin ölüm). buna karşılık 873 bin insan intihar etmiş. görülüyor ki, 11 eylül saldırılarını izleyen yılda, tüm terörizm ve savaş tartışmalarına rağmen, ortalama bir insanın kendisini öldürme ihtimali bir terörist, asker veya uyuşturucu satıcısı tarafından öldürülme ihtimalinden daha yüksek.

çoğu tarih kitabı büyük düşünürlerin fikirlerine, savaşçıların cesaretine, azizlerin iyiliğine ve sanatçıların yaratıcılığına odaklanır. toplumsal yapıların örülmesi ve çözülüşüyle, imparatorlukların yükselişi ve çöküşüyle, teknolojilerin keşfi ve yayılışıyla ilgili anlatacakları çoktur ama hiçbiri tüm bunların insanların mutluluğunu ve acı çekmesini nasıl etkilediğinden bahsetmez. bu da tarih anlayışımızdaki en büyük eksikliktir. artık doldurmaya başlasak iyi olur.

eğer sapiens tarihi sona erecekse, sapiens'in son nesillerinden birine mensup olan bizler zamanımızı şu son soruyu cevaplamaya ayırmalıyız: "neye dönüşmek istiyoruz?" insan geliştirme sorusu olarak da bilinen bu soru şu anda siyasetçileri, filozofları, akademisyenleri ve sıradan insanları meşgul eden tüm tartışmaları önemsiz kılıyor.

en nihayetinde, günümüzün dinler, ideolojiler, uluslar ve sınıflar arasındaki tartışmaları homo sapiens'le birlikte yok olacak. bizden sonra gelenler gerçekten farklı bir bilinç seviyesinde olurlarsa (veya bilincin ötesinde, bizim şu an algılayamadığımız bir şeylere sahip olurlarsa) hristiyanlığın veya islam'ın onlara ilginç gelmesi, toplumsal örgütlenmelerinin komünist veya kapitalist olması veya cinsiyetlerinin erkek ve dişi olması ihtimali çok düşüktür.

maalesef dünyadaki sapiens rejimi şu ana kadar gurur duyabileceğimiz çok fazla şey üretmedi. etrafımızı şekillendirdik, gıda üretimini artırdık, şehirler yaptık, imparatorluklar kurduk, çok uzak ve geniş ticaret ağları oluşturduk; ama dünyadaki acıyı azalttık mı?

tekrar vurgulamakta fayda var, insan gücündeki büyük artış birey olarak sapiens'in durumunu daha iyi hale getirmedi ve genellikle diğer hayvanlara çok büyük acılar çektirdi.

geçtiğimiz on yıllarda nihayet insanların durumuyla ilgili bazı somut gelişmeler sağlayabildik ve kıtlığı, salgınları ve savaşı azaltabildik. öte yandan diğer hayvanların durumu her zamankinden de hızlı kötüleşiyor ve insanların durumundaki düzelme de hem çok yeni, hem de kesinlikle emin olmak için henüz çok erken.

dahası, insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz. kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. daha da kötüsü, insanlar her
zamankinden daha sorumsuz gibiler. uymamız gereken yegane yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz.

ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?

9.05.2020

bencil gen teorisi

richard dawkins

bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: "evrimi keşfettiler mi?"

canlı organizmalar üç bin milyon yıldan daha uzun bir süre dünya üzerinde var oldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek.

bu kişinin adı charles darwin'di. dürüst olmak gerekirse, başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. ancak ilk kez darwin, neden var olduğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır. bölümün başındaki soruyu soran meraklı çocuğa mantıklı bir yanıt vermemizi darwin sağlamıştır. artık, "yaşamın bir anlamı var mı?", "niye varız?", "insan nedir?" türünden derin sorularla karşılaştığımızda hurafelere sığınmak zorunda kalmayacağız.

bu üç soruyu ileri sürdükten sonra, tanınmış zoolog george g. simpson şöyle bir yanıt veriyor: "söylemek istediğim, 1859 öncesinde bu soruları yanıtlamaya çalışan tüm çıkışların değersiz olduğu ve onları tamamen görmezden gelmemizin doğru olacağıdır."

bugün, dünya'nın güneş etrafında dönüyor olması ne kadar şüpheye açıksa, evrim kuramı da ancak o denli kuşkuludur. yine de, darwin'in yaptığı devrimin içeriği, geniş bir çevre tarafından, anlaşılmayı beklemektedir. zooloji, üniversitelerde hâlâ yan bir konudur ve zooloji çalışmayı seçenler bile, çoğunlukla, bu kuramın derin felsefi boyutunu görmeden kararlarını vermişlerdir. felsefe ve "beşeri bilimler" olarak tanıdığımız konular, hâlâ darwin hiç yaşamamışçasına öğretilmektedir. bunun zamanla değişeceğine hiç kuşkum yok.

ben başarılı bir gende baskın özelliğin acımasız bir bencillik olduğunu düşünüyorum. genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil olmasına yol açacaktır. bununla birlikte, göreceğimiz gibi, bir genin bencil amaçlarına ulaşmak için tutabileceği en iyi yolun, sınırlandırılmış bir özveri benimsemek olduğu özel durumlar vardır. bu son cümledeki "sınırlandırılmış" ve "özel" çok önemli sözcükler. her ne kadar aksine inanmak istesek de, evrensel sevgi ve türün -bir bütün olarak- iyiliği hiç de evrimsel anlamı olmayan kavramlardır.

duygularım, sadece genlerin evrensel acımasız bencilliği yasası üzerine temellendirilmiş bir insan topluluğunun yaşamak için kötü bir topluluk olacağını söylüyor. ne yazık ki, bir şeye karşı olmamız onu gerçek olmaktan alıkoyamıyor.

eliaçık ve özverili olmayı öğretmeye çalışalım çünkü bencil doğuyoruz. kendi bencil genlerimizin ne istediğini anlayalım; böylelikle, en azından, onların tasarımlarını bozabiliriz. bu, başka hiçbir türün cesaret edemeyeceği bir şey.

23.03.2019

303

hans weingartner

kadınlar bizim kaderimizdir.

beyaz çorap ve sandalet giymiş erkekler: en kötüsü onlardır.

sadece aptallar kendilerini sever.

almanya'da ne kadar kişinin yalnız yaşadığını biliyor musun? %50. ve sana bir şey söyleyeyim mi? bence bunun arkasında bir strateji var: ekonomik sebepler. dört dairede yaşayan dört kişiyi al. ihtiyaçları: dört buzdolabı, dört elektrik süpürgesi, dört su ısıtıcısı, dört düz ekran tv. beraber yaşasalardı hepsinden sadece birer taneye ihtiyaç duyarlardı. yani yalnızken daha çok tükettiklerinden, bu, kapitalist ekonomi açısından daha mantıklı. bir arkadaşım tezini bu konuda yazmıştı: "kapitalizmin ayırma stratejisi."

yalnız olmak insan doğasına tamamen aykırı. insanlar sosyal yaratıklardır. yalnız kaldığımızda dakikalar içinde stres hormonları salgılıyoruz. kortizol gibi şeyler. kortizol bağışıklık sistemini zayıflatır. bu yüzden yalnız olmak sizi hasta eder. ama zaten istedikleri de bu. mutsuz olalım ki daha çok tüketelim. kapitalizm, temel prensiplerinden dolayı kaçınılmaz olarak izolasyonu öngörür.

küçük yaşlardan itibaren birbirimizle rekabet etmemiz öğretiliyor. bu, okulda başlıyor. kim en güzel görünüyor? kim en akıllı? ve daha sonra hayat devamlı seçmelere dönüşüyor. bir koleje bin kişi başvuruyor, sadece 10 kişi giriyor. 100 kişi ev başvurusu yapıyor, biri alıyor. 7/24 daha sert, daha hızlı ve daha güçlü olmalısın. ne stres ama! kesintisiz mücadele ve rekabet. tüm dünya lanet büyük bir sirke dönmüş durumda!

sermayenin sahibi olan ilk %5, dinlenmeye zaman bile bulamayan bu insanlardan faydalanıyor. diğer herkes kıçını düzeltmeye çalışıyor. mutsuz ve tamamen stresli.

darwin, "uyumluların hayatta kalması" der, "en güçlülerin hayatta kalması" değil. en güçlüler hayatta kalmaz, en iyi adapte olanlar kalır.

goriller sadece bir tanesi kalıncaya kadar savaşır: alfa erkeği. sadece alfa erkek üreyebilir. diğer erkeklerin bebeklerini bile öldürür. insan toplumu da benzer şekilde çalışıyor. bir hiyerarşi oluşana kadar savaşırız. ve ekonomik sistemimiz buna uydurulur.

komünizm de hiyerarşik bir sistemdir. çünkü herkes pastanın en büyük parçasını ister. bu yüzden gerçek sosyalizm asla var olmadı. ne doğu almanya'da, ne  rusya'da ne de çin'de. mao ve stalin, insanlar üzerinde zorla istemedikleri bir sistem oluşturdular. çünkü o da insan doğasına aykırı.

"benim bisikletim", "senin bisikletin" bu çok eskiden başladı. mülkiyetin icadı ile. eğer ben hiçbir şeye sahip değilsem beni kıskanamazsın, değil mi? bak: göçebeler, onlar paylaştılar. her şeyi paylaştılar. biz paylaşmayı seviyoruz. biz paylaşınca vücudumuz tonlarca mutluluk hormonu salgılıyor. bunu severiz.

kapitalizm insanlık dışı, insanları sevmeyen bir sistemdir. insanlığın geri kalanı mutsuz hissederken en üstteki %1'lik kesime fayda sağlar.

açlık mesela. dünya nüfusunu iki kez besleyebilecek kadar buğdayımız var. sadece düzgün bir şekilde dağıtılmıyor.

afrika'da, büyük sahra çölündeki çok küçük bir alan bile bütün dünyaya güneş enerjisi sağlamak için yeterli bir yer. güneş bu kadar güçlü. bu, bana eğer sadece kendimizi organize edersek neler yapabileceğimizi hatırlatıyor. işbirliği yaparsak. bizse bunun yerine yakıt kullanıyoruz ve gezegenimizi ısıtıyoruz. 

insanlar bu gezegende sürekli kendileri için endişelenerek yaşayabilen tek canlı varlıklardır. korkuları, ihtiyaçları ve açıkları hakkında. biz geleceği düşünüyoruz, geçmiş hakkında  düşünüyoruz; neyi yanlış yaptık, neyi doğru yaptık diye düşünüyoruz, düşünüyoruz. oradaki düşünceler, onlar sürekli olarak yaptığımız her şeyi değerlendirip yorum yapıyor. günde 16 saat, haftada yedi gün. buna sonsuza dek dayanamazsın. bu yüzden insanın doğal olarak uyuşturucu kullanmaya ihtiyacı var.

insanlık tarihindeki tüm insanlar uyuşturucu kullandılar: hintliler, mayalar, inkalar, romalılar, yunanlılar, hepsi. ormandaki yerliler bile uyuşturucu kullanıyor. her zaman kendimizden uzak durmalıyız. aksi takdirde deliririz. aslında kendinden tatile çıkmanın başka yolları da var. örneğin meditasyon, dans, yoga, spor, seks, her şey. ama uyuşturucu daha kolaydır. ve insanlar doğası gereği tembeldir. bu, termodinamiğin ikinci prensibidir.

ama ben kimim o zaman? gerçek benliğimin yeri neresi? derinlerde bir yerde, lisan ile ulaşamayacağın bir yerde. varlığının çekirdeğinde. sadece rüyalarda görülür. veya sadece psikanalizde. uyuşturucu ile yorumcuyu kapatabilirsin; ama gerçek seni değil. ancak uyuşturucularla sadece yorumcuyu kapatmazsın; aynı zamanda gerçek kendine de zarar verirsin. yıllarca uyuşturucu alan insanlara bak. hepsi bir noktada tamamen boş, artık orada bile değil.

27.09.2018

kadınlar

eduardo galeano

arjantin'in patagonya bölgesindeki arazilerde çalışan tarım işçileri çok düşük ücretler ve çok uzun çalışma saatleri yüzünden greve gidince, ordu düzeni yeniden sağlamak üzere devreye girdi.

kurşuna dizmek insanı yorar. 1922 yılının 17 şubat gecesinde onca insanı öldürmekten bitkin düşen askerler hak ettikleri ödülü almak için san julian limanı'ndaki geneleve gittiler. ama orada çalışan beş kadın kapıyı suratlarına kapadı ve "katiller, katiller, defolun gidin buradan!" diye bağırarak onları kovdu.

osvaldo bayer o kadınların isimlerini sakladı. isimleri consuelo garda, angela fortunato, amalia rodriguez, maria juliache ve maid foster'di. fahişeler. saygıdeğer kadınlar.

***

birleşik devletler'de her altı dakikada bir kadın tecavüze uğruyor. meksika'daysa her dokuz dakikada bir. bir meksikalı kadın şöyle diyor: "daha sonra adamların sana hoşuna gitti mi diye sormasının dışında, tecavüze uğramakla bir kamyonun çarpması arasında bir fark yok."

***

1901 yılında, elisa sanchez ve marcela grada isimli kadınlar galiçya bölgesindeki a coruna şehrinin san jorge kilisesi'nde evlendiler. elisa ve marcela gizlice sevişiyordu. düğün, papaz, imza ve fotoğraflarla falan durumu normalleştirmek için bir koca icat etmek gerekti: elisa ismini mario yaptı, damat kıyafeti giydi, saçını kestirdi ve sesini kalınlaştırarak konuştu.

daha sonra gerçek ortaya çıkınca bütün ispanya'nın gazeteleri bu iğrenç skandal ve utanmaz ahlaksızlık karşısında yeri göğü inlettiler ve bu acıklı fırsattan istifade, hiç satmadıkları kadar sattılar. bu arada iyi niyeti suistimal edilen kilise, işlenen bu kutsala saygısızlık suçunu polise ihbar edecekti. ve sürek avı başladı.

elisa ve marcela portekiz'e kaçtılar. porto'da yakalandılar. hapisten kaçınca isimlerini değiştirdiler ve denize açıldılar. kaçakların izi buenos aires'te kaybedildi.

***

toplumsal psikolojinin kurucularından biri olan gustave le bon, akıllı bir kadının iki kafalı goril kadar ender bir şey olduğunu kanıtlayabildi. charles darwin kadınların, mesela sezgi gibi bazı erdemlerini kabul ediyordu ama bunlar "aşağı ırkların karakteristik özellikleriydi."

***

alarm: bisikletler! "dünyadaki kadınların eşit haklara ulaşması yolunda bisikletin yaptığını ne başka bir şey ne de başka bir kimse yaptı." diyordu susan anthony. mücadele arkadaşı elizabeth stanton da şöyle diyordu: "biz kadınlar oy kullanma hakkına doğru pedal çeviriyoruz."

philippe tissie gibi bazı doktorlar bisikletin düşük ve kısırlığa sebep olabileceği konusunda uyarırken, başka meslektaşları bu edepsiz aletin ahlaksızlığı teşvik ettiğini, zira mahrem yerleri seleye sürtündükçe kadınların zevk aldıklarını savunuyorlardı.

gerçek şu ki, bisiklet yüzünden kadınlar kendi başlarına çıkıp dolaşıyor, evden uzaklaşıyor ve özgürlüğün tehlikeli zevkini tadıyorlardı. ve yine bisiklet yüzünden, pedal çevirmeyi engelleyen o bunaltıcı korse elbise çıkıp müzedeki yerini alıyordu.

***

1951 yılında kahire'de bin beş yüz kadın parlamentoyu işgal etti. saatlerce orada kaldılar, çıkarılmalarının bir yolu yoktu. parlamentonun bir yalandan ibaret olduğunu, çünkü halkın yarısının seçme ve seçilme hakkından mahrum olduğunu haykırıyorlardı. göğün temsilcileri olan dini liderlerin yanıtıysa gökten bile duyuldu: "oy kullanmak kadını alçaltır ve doğaya aykırıdır!"

***

elisa lynch mezarı tırnaklarıyla kazmaktaydı. hayretler içindeki muzaffer askerler bunu yapmasına izin vermişlerdi. bu kadının pençe darbeleri yerden kırmızı toz bulutu kaldırıyor ve yüzüne dökülen kızıl perçemleri titretiyordu.

solano lopez hemen yanı başında yatıyordu. eşini kaybetmiş olan elisa, ona ağlamıyor, ona bakmıyordu: sadece, nafile bir çabayla, onu kendi toprağı olmuş olan toprağa gömme isteğiyle üzerine avuç avuç toprak atıyordu.

solano artık yoktu, paraguay artık yoktu. savaş beş yıl sürmüştü. bankacılara ve işadamlarına boyun eğmeyi reddeden yegane latin amerika ülkesi yenilmiş ve katledilmişti. elisa, erkeği olmuş adamın üzerine avuç avuç toprak atmaya devam ederken, güneş gidiyordu, güneşle birlikte 1870 yılının bu lanet olası günü de. cora tepesi'ndeki ağaçlarda tünemiş birkaç kuş ona elveda diyordu.

***

1876'da mata hari doğdu. lüks yataklar, birinci dünya savaşı sırasında onun savaş alanları oldu. üst düzey askerler ve kudretli şahsiyetler silahlarının büyüsüne teslim oldular ve fransa, almanya ya da en çok verene satacağı sırları onunla paylaştılar. 1917'de ölüme mahkum oldu. dünyanın en çok arzulanan casusu, kurşuna dizme mangasına veda öpücükleri gönderdi. on iki askerden sekizi atışı ıskaladı.

16.01.2017

din

yuval noah harari

islam, hristiyanlık, budizm ve konfüçyüsçülük gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. büyük tanrılar, kadiri mutlak tek tanrı veya akil insanlar herkesi kapsayan bilgeliğe sahiplerdi ve bunları bize sözlü geleneklerle veya yazıyla aktarmışlardı. sıradan ölümlüler bu eski metinleri ve gelenekleri inceleyerek ve onları tam olarak anlamaya çalışarak bilgi edinirlerdi. incil'in, kuran'ın veya vedalar'ın evrenle ilgili bazı kritik bilgilere sahip olmadığını, hele de bu sırların etten kemikten yapılma yaratıklar tarafından keşfedileceğini düşünebilmek bile olanaksızdı.

muhammed peygamber de dini hayatına ilahi gerçeklerden haberi olmayan arapları eleştirerek başlamıştı. ancak muhammed kısa süre içinde kendisinin bu gerçekten haberdar olduğunu iddia etmeye başladı ve takipçileri onu "peygamberlerin mührü" olarak adlandırmaya başladı. bu andan itibaren muhammed'in vahiylerinden başkası gereksizdi.

modern bilim ise kendine özgü bir bilgi geleneğine sahiptir. zira en önemli sorularla ilgili kolektif cehaletin söz konusu olduğunu bilir. darwin hiçbir zaman kendisinin "biyologların mührü" olduğunu ve hayatın sırrını tam olarak ve ebediyete dek çözdüğünü iddia etmemiştir. yüzyıllar süren yoğun bilimsel araştırmalardan sonra biyologlar beynin nasıl bilinç geliştirdiği konusunda hâlâ iyi bir açıklamaları olmadığını itiraf ediyorlar. fizikçiler big bang'e neyin yol açtığını veya genel görelilik teorisiyle kuantum mekaniklerini nasıl bağdaştıracaklarını hâlâ bilemiyorlar.

1.12.2011

schopenhauer terapisi

irvin yalom

üç büyük düşünce devriminin insanın merkeziyetçiliği fikrini tehdit ettiği sık sık belirtilmektedir. birincisi copernicus, dünyanın, bütün yıldızların etrafında döndüğü bir merkez olmadığını göstermiştir. sonra darwin, hayat zincirinde bizim merkez olmadığımızı, diğer bütün yaratıklar gibi başka yaşam biçimlerinden meydana geldiğimizi göstermiştir. üçüncü olarak da freud, bizim kendi evimizin efendisi olmadığımızı, davranışlarımızın büyük çoğunluğunun bilincimizin dışındaki güçler tarafından yönetildiğini göstermiştir.

freud'un bilinmeyen yardımcı devrimcisinin, onun doğumundan çok önce derin biyolojik güçler tarafından idare edildiğimizi ve sonra kendimizi hareketlerimizi bilinçli olarak seçtiğimiz şeklinde kandırdığımızı öne süren schopenhauer olduğuna kuşku yoktur.

schopenhauer talih çarkını sürekli olarak döndürmenin kaderimiz olduğunu gösterdi: bir şeyi isteriz, alırız, kısa bir süre tatmin yaşarız, bu tatmin hızla sıkıntıya dönüşür, ardından mutlaka bir sonraki 'istiyorum' gelir. arzuyu doyurarak kurtuluş yoktur; insanın çarktan hemen atlaması gerekir.

çarktan atlamak, istemekten tamamen kaçmak anlamına geliyor. en içteki doğamızın, bir şeyi elde etmek için yatıştırılamaz bir şekilde çabalamak olduğu, bu acının en başından bize programlandığı ve kendi doğamıza mahkum edildiğimiz anlamına geliyor. önce bu yanılsama dünyasının esas hiçliğini kavramamız, ardından istenci reddetmenin bir yolunu bulmamız gerektiği anlamına geliyor. bütün büyük sanatçılar gibi saf, platonik fikirler dünyasında yaşamayı amaçlamalıyız. kimileri bunu sanat yoluyla yapıyor, kimileri dinsel çilecilikle. schopenhauer arzu dünyasından kaçınarak, tarihin büyük zihinleriyle bir araya gelerek ve bedensel zevklerden el çekip düşünerek yapmıştır. bir insanın aktör olduğu kadar gözlemci de olması gerektiği anlamına geliyor bu. insan bütün doğada var olan, her insanın bireysel varoluşuyla kendini gösteren ve kişi artık fiziksel bir varlık olarak yaşamadığında bu gücü geri talep edecek olan yaşam gücünü kabul etmelidir.

göreli mutluluk üç kaynaktan gelir: kişinin olduğu şey, kişinin sahip olduğu şey ve kişinin diğerlerinin gözlerinde temsil ettiği şeyler. schopenhauer bizim ilkine odaklanmamızda ve ikincisiyle üçüncüsüne -sahip olunanlar ve şöhretimiz- güvenmememiz gerektiğinde ısrar eder; çünkü o ikisi üzerinde kontrolümüz yoktur; bizden alınabilirler ve alınacaklardır. aslında sahip olmanın tersine bir etmeni vardır, der; sahip olduğumuz şeyler çoğu kez bize sahip olmaya başlar.

17.11.2010

evrim

peter medawar: evrim karşıtlığının, dünyanın düz olduğunu iddia etmekten farkı yoktur.

garry wills: bakire doğum'a evrimden daha coşkulu bir biçimde inanan bir halk, hala aydınlanmış bir toplum olarak kabul edilebilir mi?

edward o. wilson: darwin, insanların mantıklı olarak varsayabileceği gibi, semavi dinlerin ve diğerlerinin dini dogmalarını, evrimin doğal seçilim yoluyla gerçekleştiğini keşfettiği için terk etmemiştir. bunun tam tersi gerçekleşmiştir. kör inançları bir yana bırakması, onun mantık ve kanıtlar kendisini nereye götürürse o yönde ilerleyerek insan evrimini keşfetme entelektüel cesaretine sahip olmasını sağlamıştır.

g. richard bozarth: hristiyanlık evrim teorisinin sonunu getirmek için umutsuzca savaşmıştır, savaşmaktadır ve savaşacaktır; çünkü evrim teorisi isa'nın fani yaşamının sözümona gerekli olduğu görüşünü tamamen ve sonsuza dek yıkacaktır. adem ve havva'ya ve ilk günaha olan inancı yok edecektir ve tanrı'nın oğlunun acınası kalıntılarını tozların arasına gömecektir.

henry m. morris: evrim ateizmin, komünizmin, naziliğin, davranışçılığın, ırkçılığın, ekonomik emperyalizmin, militarizmin, sefahatin, anarşizmin ve hristiyan karşıtı tüm inanç sistemleri ve uygulamaların kökenidir.

luther burbank: evrim öğretisini yasa dışı hale getirmeye çalışanlar yer çekimini, elektriği ve ışığın akıl almaz hızını da yasa dışı ilan edip teleskop, mikroskop ve skeptroskopun kullanımını engelleyen bir kanun maddesini kabul etmeliler.

29.09.2008

yolculuk

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamak zorundayız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği, hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

louise bogan: herhangi bir yolculuğa eşlik eden ilk gizem şudur: yolcu başlangıç noktasına en başta nasıl ulaşmıştır?

charles darwin: bugün hayatın kökenini düşünürsek çöpten ibaret olduğunu söyleyebiliriz; hayatın kökeni yerine maddenin kökeni de denebilir pekala.

christopher hitchens: bir yaratıcı ve bir plan olduğunu varsaymak, insanları, hasta olmak için yaratıldığımız, iyi olmamızın buyrulduğu zalimce bir deneyin nesneleri haline getirir.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamalıyız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

albert einstein: tanrı'nın evrenin yaratılışı sırasında bir seçeneği olup olmadığını öğrenmek istiyorum.

douglas adams: uzay büyüktür. öyle böyle değil, gerçekten büyüktür. ne kadar kocaman, devasa, insanın başını döndüren bir büyüklüğü olduğuna inanamazsın. demek istediğim, eczaneye varıncaya kadarki o uzun yol kadar olduğunu sanırsın; ama uzayla karşılaştırdığında o yol bir arpa boyu kalır.

jacob bronowski: deneyimlenmiş olgunun hakikatin bir yüzü olarak onaylanması derin bir konudur ve rönesans'tan bu ana medeniyetimizi hareket ettirmiş başlıca kaynaktır.

bir başlangıç, bir yaratılış, bir bitiş yoktur, der aristoteles.

christopher hitchens: bir şey evreninde yaşamamızı dikkat çekici bulanlar, bekleyin. hiçlik doğruca bizimle çarpışmaya doğru ilerliyor.