sigmund freud
her birey, ruhsal yapısının, boşaltılmayı gerektiren uyarım miktarıyla başa çıkma işlevini yerine getiremediği bir sınıra sahiptir.
istisnasız bütün nevrotiklerin bilinç dışı ruhsal yaşamı eşcinsel dürtüler, yani kendi cinsinden kişilere libido takıntısı sergiler. psikonevrozlar da sık sık açık eşcinsellikle ilişkilidir. bu olaylarda karşı cinse yönelik duygu akımı tam bir bastırmaya uğramıştır.
saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.
saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olmanın itirafıdır.
nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüğe dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.
java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.
robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."
bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.
nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir.
nevrozların nedenselliğine ilişkin iyi bir iç gözlem, bu hastalıkların özünün sadece organizmanın cinsel süreçlerindeki bir rahatsızlıkta yattığını gösterir. cinsel yaşam normal ise nevroz söz konusu olamaz.
erkeğin hayallerine ilişkin yakından bir inceleme, bütün kahramanlık gösterilerinin ve bütün başarılarının, sadece onu diğer erkeklere tercih edecek bir kadını hoşnut etmeyi amaçladığını gösterir. bu fanteziler, yoksunluktan ve özlemden kaynaklanan arzuların doyumuna hizmet eder.
nevrozun en açık, en kolay gözlenebilir, en anlaşılır başlatıcı nedeni, genel bir terimle engellenme olarak tanımlanabilecek dışsal bir etkende görülebilir. kişi, sevgi -aşk- ihtiyacı dış dünyadaki gerçek bir nesneyle doyurulduğu sürece sağlıklıdır; yerine bir başkası konmaksızın bu nesne elinden alındığı an hasta olur. burada mutluluk sağlıkla, mutsuzluk ise nevrozla çakışır. burada kader doktordan daha kolay çare sunar; çünkü yaşam, hastaya kaybettiği doyumun yerine koyabileceği bir başka nesne bulma şansı tanıyabilir.
kadınların cinsel işlevin kaybedilmesinden sonra kişiliklerinin çoğu kez özgün bir değişikliğe uğradığı çok iyi bilinen ve şikayete konu olan bir olgudur. bu kadınlar kavgacı, geçimsiz, zorba, dar kafalı, aç gözlü olurlar; yani, daha önce kadınlık dönemlerinde sahip olmadıkları tipik sadistik ve anal-erotik eğilimler sergilerler.
bütün nevrotiklerin, belki de bütün insanların bilinçsiz fantezileri arasında, hemen her zaman bulunan ve analizle ortaya çıkarılabilen bir fantezi vardır: ebeveynler arasındaki cinsel ilişkiyi izleme fantezisi.
kıskançlık da tıpkı hüzün gibi normal denebilecek duygusal durumlardan biridir. birisi bu duygudan yoksunmuş gibi göründüğü zaman kıskançlığın ağır bir bastırmaya uğradığı, dolayısıyla söz konusu kişinin bilinçsiz ruhsal yaşamında çok daha büyük bir rol oynadığı söylenebilir.
nevroz, ego ile id arasındaki çatışmanın sonucuyken, psikoz ego ile dış dünya arasındaki ilişkilerdeki benzer bir rahatsızlığın sonucudur. nevroz gerçekliği inkar etmez, sadece görmezlikten gelir; buna karşılık psikoz gerçekliği inkar eder ve onun yerine başka bir şey koymaya çalışır.
#terapi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#terapi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5.02.2021
16.09.2020
terapi
carl gustav jung
"en derin ve en önemli konuşmalarım hep adı sanı bilinmeyen insanlarla oldu."
psikiyatri vakalarının çoğunda hastanın dile getirilmemiş bir öyküsü vardır ve kural olarak bu öyküyü kimse bilmez. tedaviye ancak tümüyle kişisel olan bu öyküyü iyice irdeledikten sonra başlanabilir. hastanın gizidir bu ve hasta bu kayaya çarparak parçalanmıştır. gizli öyküsü bilinirse tedavi için bir anahtar elde edilmiş olur. doktorun görevi, bu gizle ilgili bilgiyi nasıl ortaya çıkaracağını düşünmektir.
çoğu vakada bilincin malzemesini taramak yetersiz kalır. bazı vakalarda çağrışım deneyi yolu açabilir. düşlerinin yorumu ya da hastayla uzun ve sabırlı bir iletişim kurmak da. tedavide göz önünde bulundurulması gereken nokta hastanın tüm kişiliğidir, yalnızca bulgular değil. tüm kişiliğini zorlayan sorular sorulmalıdır.
psikozun arkasında bir kişilik, bir yaşam öyküsü, umutlar ve istekler yatar. anlamıyorsak suç bizdedir. ilk kez, kişiliğin genel psikolojisinin psikozun içinde saklı olduğunu ve insana özgü çelişkilere burada da rastladığımızı fark ettim. hastalar tepkisiz ya da tümüyle geri zekalı gibi görünseler bile zihinlerinde varsayılandan çok daha fazlası olup bitiyor ve çok daha fazla anlam var. akıl hastalığının derinlerine indiğimizde yeni ve bilinmeyen hiçbir şeyle karşılaşmayız. bulduğumuz, bizim de altyapımızdır.
bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.
kültürlü ve zeki hastalarla karşılaştığınızda meslek bilgisi yetersiz kalır. tüm kuramsal varsayımları bir kenara atarak hastayı neyin motive ettiğini anlamak zorundasınızdır. bunu yapamazsanız gereksiz bir dirençle karşılaşırsınız. önemli olan bir kuramın yerine oturması değil, hastanın kendini bir birey kabul etmesidir. bu da doktorun bilmesi gereken ortak görüşlere göndermeler yapmak demektir. bunun gerçekleşmesinde tıp eğitimi yetersiz kalır; çünkü bir insanın ruhu bir muayenehanenin kısıtlı sınırlarının dışına taşan çok geniş bir ufka sahiptir.
bir doktor ancak kendi etkilenirse etkileyebilir. yalnızca yaralı bir doktor iyileştirebilir. kişiliğini bir zırhın içine gizlerse etkili olamaz.
her terapistin başka bir bakış açısına açık olabilmesi için üçüncü bir kişiye gereksinimi vardır. papanın bile itiraflarını dinleyen biri var. analistlere her zaman, "kendinize itiraflarınızı dinleyecek bir baba ya da bir anne bulun." öğüdünü veririm. özellikle kadınlar, bu rol için biçilmiş kaftandır. kusursuz sezgileri ve keskin eleştirel içgörüleri vardır. erkeklerin içlerini okurlar ve anima'larının karmaşıklığını görürler. bu nedenle hiçbir kadın kocasını süpermen sanmaz!
ön yargılar ruhsal yaşamın dolu dolu yaşanmasını engeller ve onu yıpratırlar.
hiçbir zaman hastayı başka birine dönüştürmeye çalışmam. benim için önemli olan, hastanın kendi görüşünü kazanmasıdır. tedavim altındaki biri bir pagansa pagan, bir hristiyan'sa hristiyan ve bir yahudi'yse yahudi, yani kaderi neyse o kalır.
yaşamın sorunsallarına yanlış yanıtlar bulmuş ve onlarla yetinmiş ve bu nedenle nevrotik olmuş çok insan tanıdım. mevki, para, evlilik ya da ün peşinde koşarlar; bulunca da mutsuzlukları sürer. çoğu insan çok kısıtlı ruhsal sınırlar içinde kalır. yaşamlarında ne yeterince içerik ne de yeterince anlam vardır. kişiliklerinin gelişmesine yardımcı olunursa nevrozları çoğu zaman yok olur. bu nedenle kişilik gelişmesi benim için çok önemlidir.
hasta önerilerimi izlemek istemiyorsa onu hiçbir zaman zorlamam. hastanın basit dirençler nedeniyle tutuklaştığı varsayımını da kabul etmem. hasta direnmede inat ediyorsa bu, dikkat edilmesi gereken bir uyarıdır. iyileştirici yol herkesin yutamayacağı bir zehir olabilir. ölüme bile yol açar.
hastalarla ilişkim bana paranoid düşüncelerin anlamlı bir öz taşıdığını öğretti.
hastalarımın çoğunu inananlar değil, inançlarını yitirmiş olanlar oluşturdu. bana gelen kişiler yitik kişilerdi. çağımızda bile, inancı olan bir birey kiliseye gidip simgesel de olsa en azından yaşamını sürdürebilir. dinin birçok açısını, vaftiz edilmeyi, ayinleri vb. düşünmemiz yeterli. oysa simgelerin deneyiminden geçmek insanın aktif olarak onlara katılması demektir. işte günümüzde bu eksik. hele nevrotik insanda bu hiç yoktur. böyle durumlarda, bilinçdışının kendiliğinden, olmayanın yerini almaları için simgeleri çıkartıp çıkarmadığını gözlemlememiz gerekir ama bu, o kişinin bu simgesel düşleri ve imgeleri anlayıp anlayamayacağı ve sonuçlarına katlanıp katlanmayacağı sorununu ortadan kaldırmaz.
anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdır.
güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.
"en derin ve en önemli konuşmalarım hep adı sanı bilinmeyen insanlarla oldu."psikiyatri vakalarının çoğunda hastanın dile getirilmemiş bir öyküsü vardır ve kural olarak bu öyküyü kimse bilmez. tedaviye ancak tümüyle kişisel olan bu öyküyü iyice irdeledikten sonra başlanabilir. hastanın gizidir bu ve hasta bu kayaya çarparak parçalanmıştır. gizli öyküsü bilinirse tedavi için bir anahtar elde edilmiş olur. doktorun görevi, bu gizle ilgili bilgiyi nasıl ortaya çıkaracağını düşünmektir.
çoğu vakada bilincin malzemesini taramak yetersiz kalır. bazı vakalarda çağrışım deneyi yolu açabilir. düşlerinin yorumu ya da hastayla uzun ve sabırlı bir iletişim kurmak da. tedavide göz önünde bulundurulması gereken nokta hastanın tüm kişiliğidir, yalnızca bulgular değil. tüm kişiliğini zorlayan sorular sorulmalıdır.
psikozun arkasında bir kişilik, bir yaşam öyküsü, umutlar ve istekler yatar. anlamıyorsak suç bizdedir. ilk kez, kişiliğin genel psikolojisinin psikozun içinde saklı olduğunu ve insana özgü çelişkilere burada da rastladığımızı fark ettim. hastalar tepkisiz ya da tümüyle geri zekalı gibi görünseler bile zihinlerinde varsayılandan çok daha fazlası olup bitiyor ve çok daha fazla anlam var. akıl hastalığının derinlerine indiğimizde yeni ve bilinmeyen hiçbir şeyle karşılaşmayız. bulduğumuz, bizim de altyapımızdır.
bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.
kültürlü ve zeki hastalarla karşılaştığınızda meslek bilgisi yetersiz kalır. tüm kuramsal varsayımları bir kenara atarak hastayı neyin motive ettiğini anlamak zorundasınızdır. bunu yapamazsanız gereksiz bir dirençle karşılaşırsınız. önemli olan bir kuramın yerine oturması değil, hastanın kendini bir birey kabul etmesidir. bu da doktorun bilmesi gereken ortak görüşlere göndermeler yapmak demektir. bunun gerçekleşmesinde tıp eğitimi yetersiz kalır; çünkü bir insanın ruhu bir muayenehanenin kısıtlı sınırlarının dışına taşan çok geniş bir ufka sahiptir.
bir doktor ancak kendi etkilenirse etkileyebilir. yalnızca yaralı bir doktor iyileştirebilir. kişiliğini bir zırhın içine gizlerse etkili olamaz.
her terapistin başka bir bakış açısına açık olabilmesi için üçüncü bir kişiye gereksinimi vardır. papanın bile itiraflarını dinleyen biri var. analistlere her zaman, "kendinize itiraflarınızı dinleyecek bir baba ya da bir anne bulun." öğüdünü veririm. özellikle kadınlar, bu rol için biçilmiş kaftandır. kusursuz sezgileri ve keskin eleştirel içgörüleri vardır. erkeklerin içlerini okurlar ve anima'larının karmaşıklığını görürler. bu nedenle hiçbir kadın kocasını süpermen sanmaz!
ön yargılar ruhsal yaşamın dolu dolu yaşanmasını engeller ve onu yıpratırlar.
hiçbir zaman hastayı başka birine dönüştürmeye çalışmam. benim için önemli olan, hastanın kendi görüşünü kazanmasıdır. tedavim altındaki biri bir pagansa pagan, bir hristiyan'sa hristiyan ve bir yahudi'yse yahudi, yani kaderi neyse o kalır.
yaşamın sorunsallarına yanlış yanıtlar bulmuş ve onlarla yetinmiş ve bu nedenle nevrotik olmuş çok insan tanıdım. mevki, para, evlilik ya da ün peşinde koşarlar; bulunca da mutsuzlukları sürer. çoğu insan çok kısıtlı ruhsal sınırlar içinde kalır. yaşamlarında ne yeterince içerik ne de yeterince anlam vardır. kişiliklerinin gelişmesine yardımcı olunursa nevrozları çoğu zaman yok olur. bu nedenle kişilik gelişmesi benim için çok önemlidir.
hasta önerilerimi izlemek istemiyorsa onu hiçbir zaman zorlamam. hastanın basit dirençler nedeniyle tutuklaştığı varsayımını da kabul etmem. hasta direnmede inat ediyorsa bu, dikkat edilmesi gereken bir uyarıdır. iyileştirici yol herkesin yutamayacağı bir zehir olabilir. ölüme bile yol açar.
hastalarla ilişkim bana paranoid düşüncelerin anlamlı bir öz taşıdığını öğretti.
hastalarımın çoğunu inananlar değil, inançlarını yitirmiş olanlar oluşturdu. bana gelen kişiler yitik kişilerdi. çağımızda bile, inancı olan bir birey kiliseye gidip simgesel de olsa en azından yaşamını sürdürebilir. dinin birçok açısını, vaftiz edilmeyi, ayinleri vb. düşünmemiz yeterli. oysa simgelerin deneyiminden geçmek insanın aktif olarak onlara katılması demektir. işte günümüzde bu eksik. hele nevrotik insanda bu hiç yoktur. böyle durumlarda, bilinçdışının kendiliğinden, olmayanın yerini almaları için simgeleri çıkartıp çıkarmadığını gözlemlememiz gerekir ama bu, o kişinin bu simgesel düşleri ve imgeleri anlayıp anlayamayacağı ve sonuçlarına katlanıp katlanmayacağı sorununu ortadan kaldırmaz.
anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdır.
güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.
14.04.2019
nevrotik insan
alfred adler
bütün nevrozlular başkalarına söz geçirebilecekleri kadar kendilerini güçlü hissedebilecekleri yerde bulunmak ister, yaşamın öteki taraflarında oyalanmaktan kaçarlar.
çok sayıda nevrozlu, kendilerini yetersiz hissedip hissetmedikleri sorusuna "hayır" karşılığını verecektir. hatta bazıları şöyle yanıtlayacaktır soruyu: "tam tersi. çevremdeki insanlardan üstün olduğumu pekala görmekteyim."
nevrozlu kimseye böyle bir soru yöneltmemizin bir gereği yoktur; onun yalnızca davranışını gözlemlemek bize yetecek, söz konusu kişinin önem ve değerine kendini inandırmak için ne gibi numaralara başvurduğunu davranışı bize gösterecektir.
örneğin, üstünlük taslayan biriyle karşılaştık mı, bu davranışıyla onun şöyle demek istediğini tahmin edebiliriz: "başkaları beni görmezden geliyor. ben de onlara kendimi kanıtlamak istiyorum." konuşurken var gücüyle ellerini kollarını oynatan birine rastladık mı, davranışından içinde şöyle bir duygunun yaşadığı sonucunu çıkarabiliriz: "elimi kolumu oynatarak vurgulamazsam sözlerimin hiçbir ağırlığı olmaz."
başkalarından üstünmüş gibi davranan kişilerde bir aşağılık kompleksinin olabileceğini ve kompleksin pek büyük çabalarla gizli tutulmaya çalışıldığını düşünebiliriz. boyunun fazla küçük olduğu tasası içinde yaşayan biri, boyunu büyük göstermek için parmaklarının ucuna basarak yürür adeta. özellikle bu davranışı, boylarını birbirleriyle karşılaştıran çocuklarda bazen izleyebiliriz. ötekilerden daha kısa olduğunu düşünen çocuk uzanıp gerinir, vücudunu dimdik tutmaya çalışır, boyunu olduğundan daha uzun göstermeye çaba harcar. "boyunun yeterince uzun olmadığına inanıyor musun?" sorusunu yönelteceğimiz böyle bir çocuktan, boyunun kısalığını kabullenip bunu açıkça söylemesini pek bekleyemeyiz. dolayısıyla, güçlü bir aşağılık kompleksini içlerinde barındıran kimselerin mazlum, sakin, çekingen ve yumuşak başlı kimselermiş gibi bir görünüm sergileyeceği hiç de doğru değildir.
nevrozlular karşı cinsten olanlara pek yakınlık göstermez ya da bu yolda hatalı girişimlerde bulunurlar. dostları ve ahbapları yoktur, başka insanları hiç umursamaz, gece gündüz iş güçleriyle uğraşmaktan başlarını kaldıramazlar. akılları fikirleri işlerindedir; hatta gece düşlerine girer işleri. kendilerini bir gerilim durumuna sokar, böyle bir durumda nevroz belirtileri doğup ortaya çıkar, mide yakınmaları ya da benzeri rahatsızlıklar kendilerini açığa vurur.
nevrozlular mide yakınmalarının, sevgi ve toplumsal sorunlarla gereği gibi ilgilenememelerini bağışlatacağını düşünürler. bazen de sürekli meslek değiştirir, kendilerine sözde daha uygun uğraşlar arayıp durarak vakit geçirirler. sonunda görülür ki yapıp ettikleri hiçbir iş yoktur, değişik uğraşlar arasında kararsız yalpalayıp durmaktadırlar.
bir akıl hastasından normal bir insan gibi davranmasını beklemek hataların en büyüğüdür. akıl hastalarının normal insanlar gibi davranmadıklarına neredeyse herkes kızıp içerler. bu hastalar yemek yemeye yanaşmaz, giysilerini yırtıp paralar ve bunun gibi daha pek çok işe kalkışır. bırakalım yapsınlar istediklerini. onlara yardım elini uzatmanın bir başka yolu yoktur.
bütün nevrozlular başkalarına söz geçirebilecekleri kadar kendilerini güçlü hissedebilecekleri yerde bulunmak ister, yaşamın öteki taraflarında oyalanmaktan kaçarlar.çok sayıda nevrozlu, kendilerini yetersiz hissedip hissetmedikleri sorusuna "hayır" karşılığını verecektir. hatta bazıları şöyle yanıtlayacaktır soruyu: "tam tersi. çevremdeki insanlardan üstün olduğumu pekala görmekteyim."
nevrozlu kimseye böyle bir soru yöneltmemizin bir gereği yoktur; onun yalnızca davranışını gözlemlemek bize yetecek, söz konusu kişinin önem ve değerine kendini inandırmak için ne gibi numaralara başvurduğunu davranışı bize gösterecektir.
örneğin, üstünlük taslayan biriyle karşılaştık mı, bu davranışıyla onun şöyle demek istediğini tahmin edebiliriz: "başkaları beni görmezden geliyor. ben de onlara kendimi kanıtlamak istiyorum." konuşurken var gücüyle ellerini kollarını oynatan birine rastladık mı, davranışından içinde şöyle bir duygunun yaşadığı sonucunu çıkarabiliriz: "elimi kolumu oynatarak vurgulamazsam sözlerimin hiçbir ağırlığı olmaz."
başkalarından üstünmüş gibi davranan kişilerde bir aşağılık kompleksinin olabileceğini ve kompleksin pek büyük çabalarla gizli tutulmaya çalışıldığını düşünebiliriz. boyunun fazla küçük olduğu tasası içinde yaşayan biri, boyunu büyük göstermek için parmaklarının ucuna basarak yürür adeta. özellikle bu davranışı, boylarını birbirleriyle karşılaştıran çocuklarda bazen izleyebiliriz. ötekilerden daha kısa olduğunu düşünen çocuk uzanıp gerinir, vücudunu dimdik tutmaya çalışır, boyunu olduğundan daha uzun göstermeye çaba harcar. "boyunun yeterince uzun olmadığına inanıyor musun?" sorusunu yönelteceğimiz böyle bir çocuktan, boyunun kısalığını kabullenip bunu açıkça söylemesini pek bekleyemeyiz. dolayısıyla, güçlü bir aşağılık kompleksini içlerinde barındıran kimselerin mazlum, sakin, çekingen ve yumuşak başlı kimselermiş gibi bir görünüm sergileyeceği hiç de doğru değildir.
nevrozlular karşı cinsten olanlara pek yakınlık göstermez ya da bu yolda hatalı girişimlerde bulunurlar. dostları ve ahbapları yoktur, başka insanları hiç umursamaz, gece gündüz iş güçleriyle uğraşmaktan başlarını kaldıramazlar. akılları fikirleri işlerindedir; hatta gece düşlerine girer işleri. kendilerini bir gerilim durumuna sokar, böyle bir durumda nevroz belirtileri doğup ortaya çıkar, mide yakınmaları ya da benzeri rahatsızlıklar kendilerini açığa vurur.
nevrozlular mide yakınmalarının, sevgi ve toplumsal sorunlarla gereği gibi ilgilenememelerini bağışlatacağını düşünürler. bazen de sürekli meslek değiştirir, kendilerine sözde daha uygun uğraşlar arayıp durarak vakit geçirirler. sonunda görülür ki yapıp ettikleri hiçbir iş yoktur, değişik uğraşlar arasında kararsız yalpalayıp durmaktadırlar.
bir akıl hastasından normal bir insan gibi davranmasını beklemek hataların en büyüğüdür. akıl hastalarının normal insanlar gibi davranmadıklarına neredeyse herkes kızıp içerler. bu hastalar yemek yemeye yanaşmaz, giysilerini yırtıp paralar ve bunun gibi daha pek çok işe kalkışır. bırakalım yapsınlar istediklerini. onlara yardım elini uzatmanın bir başka yolu yoktur.
19.04.2018
sigmund freud
carl gustav jung
büyük bir olasılıkla, freud'un en büyük başarısı nevrotik hastaları ciddiye alması ve onların kendine özgü psikolojilerine girebilmesiydi. vakaya özgü malzemenin rahatça ortaya dökülmesine izin verecek kadar yürekli olması ve bu yolla hastanın gerçek psikolojisinin derinlerine inebilmesiydi. hastanın gözüyle bakıyordu denebilir. bu nedenle, ruhsal hastalıkları o güne dek olmadığı kadar iyi anlayabilmiş ve bu bağlamda, yan tutmadığı için yürekliliğiyle birçok ön yargının üstesinden gelmeyi başarmıştır.
freud, tevrat'taki eski peygamberlerden biri gibi, yapay tanrıları devirip sahtekarlıkların ve ikiyüzlülüklerin maskesini düşürerek, çağımızda ruhun ne denli çürümüş olduğunu acımasızca göstermeyi görev bildi. böyle bir atılımın getireceği sonuçlardan da yılmadı.
medeniyetimize hız veren, onun bilinçdışına giden yolu keşfetmiş olmasıdır. düşleri bilinçdışının işleyiş biçimiyle ilgili bilgilerin en önemli kaynağı olarak değerlendirerek insanoğluna, tümüyle yitirilmiş gibi görünen bir aracı geri vermiş ve özellikle, carl gustav carus'un ve eduard von hartmann'ın felsefelerinde yer aldığı gibi, o güne dek yalnızca felsefi açıdan ele alınan bir varsayım olan bilinçdışının var olduğunu deneylerle göstermiştir.
çağımızın insanının, yarım yüzyıldır bu savla karşı karşıya olmasına karşın, çağdaş kültür bilinci, bilinçdışı düşüncesini ve onun anlamını genel felsefesinin bir parçası saymamıştır. ruhsal yaşamın iki ayrı kutbu olduğu temel görüşü yaygın olmasına karşın, hâlâ gelecekte çözümlenecek bir sorunsal olmayı sürdürüyor.
büyük bir olasılıkla, freud'un en büyük başarısı nevrotik hastaları ciddiye alması ve onların kendine özgü psikolojilerine girebilmesiydi. vakaya özgü malzemenin rahatça ortaya dökülmesine izin verecek kadar yürekli olması ve bu yolla hastanın gerçek psikolojisinin derinlerine inebilmesiydi. hastanın gözüyle bakıyordu denebilir. bu nedenle, ruhsal hastalıkları o güne dek olmadığı kadar iyi anlayabilmiş ve bu bağlamda, yan tutmadığı için yürekliliğiyle birçok ön yargının üstesinden gelmeyi başarmıştır.freud, tevrat'taki eski peygamberlerden biri gibi, yapay tanrıları devirip sahtekarlıkların ve ikiyüzlülüklerin maskesini düşürerek, çağımızda ruhun ne denli çürümüş olduğunu acımasızca göstermeyi görev bildi. böyle bir atılımın getireceği sonuçlardan da yılmadı.
medeniyetimize hız veren, onun bilinçdışına giden yolu keşfetmiş olmasıdır. düşleri bilinçdışının işleyiş biçimiyle ilgili bilgilerin en önemli kaynağı olarak değerlendirerek insanoğluna, tümüyle yitirilmiş gibi görünen bir aracı geri vermiş ve özellikle, carl gustav carus'un ve eduard von hartmann'ın felsefelerinde yer aldığı gibi, o güne dek yalnızca felsefi açıdan ele alınan bir varsayım olan bilinçdışının var olduğunu deneylerle göstermiştir.
çağımızın insanının, yarım yüzyıldır bu savla karşı karşıya olmasına karşın, çağdaş kültür bilinci, bilinçdışı düşüncesini ve onun anlamını genel felsefesinin bir parçası saymamıştır. ruhsal yaşamın iki ayrı kutbu olduğu temel görüşü yaygın olmasına karşın, hâlâ gelecekte çözümlenecek bir sorunsal olmayı sürdürüyor.
24.12.2016
psikoterapi
lidia yuknavitch
insanlar kitaplara ve filmlere benzer. on yüz bin milyon tane farklı yorumları vardır.
psikoterapistler, zaten en derin ve de en karanlık sırlarınızı duymaya can attıkları için ne kadar yalan söylerseniz o kadar mutlu olurlar. böylece kazı yapma şansını elde ederler. penetre etme. acayip el hareketleri yapma. salak saçma notlar alma. ayrıca bu hasta-doktor ilişkisi boku tam anlamıyla pornodur. siz içinizi döküp salak gibi ağlarken onlar da size "gel babanın kollarına" derler. tanrım. bayan k'nin babamın çalışma odasında götünü havaya dikmesinden ne farkı var bunun? evet. bunun adına tahakküm kurma dendiğinden eminim. marlene öğretmişti.
söylemek istediğim, bu gibi durumlarda ya üstünlüğü siz kurarsınız ya da sıçtığınızın resmidir.
insanlar kitaplara ve filmlere benzer. on yüz bin milyon tane farklı yorumları vardır.psikoterapistler, zaten en derin ve de en karanlık sırlarınızı duymaya can attıkları için ne kadar yalan söylerseniz o kadar mutlu olurlar. böylece kazı yapma şansını elde ederler. penetre etme. acayip el hareketleri yapma. salak saçma notlar alma. ayrıca bu hasta-doktor ilişkisi boku tam anlamıyla pornodur. siz içinizi döküp salak gibi ağlarken onlar da size "gel babanın kollarına" derler. tanrım. bayan k'nin babamın çalışma odasında götünü havaya dikmesinden ne farkı var bunun? evet. bunun adına tahakküm kurma dendiğinden eminim. marlene öğretmişti.
söylemek istediğim, bu gibi durumlarda ya üstünlüğü siz kurarsınız ya da sıçtığınızın resmidir.
11.08.2013
paradoksik niyet
viktor emil frankl
paradoksik niyet ve düşünce odağını değiştirme, logoterapi çerçevesinde geliştirilen iki tekniktir. paradoksik -çelişik- niyet, saplantılı-zorlanımlı ve fobik olaylarda etkili bir terapi yöntemidir.
belli bir semptom, hastada, tekrar ortaya çıkabileceği konusunda korkulu bir beklenti yaratır. ancak korku, her zaman için tam da korkulan şeyi yaratma eğilimi gösterir ve bu nedenle beklenti kaygısı, hastanın olmasından korktuğu şeyi tetikleme eğilimi gösterir. böylece kendini sürdüren bir kısır döngü olarak fobi semptomu kamçılar ve semptomun yeniden ortaya çıkması fobiyi pekiştirir.
1. dün bir sınava girmem gerekiyordu ve sınavdan yarım saat önce, kelimenin tam anlamıyla korkudan donup kaldığımı hissettim. notlarıma baktım, kafamın içi boşalmış gibiydi. uzun süre çalıştığım konular bana tamamen yabancı geliyordu; bu nedenle paniğe kapıldım: "hiçbir şey hatırlamıyorum! sınavı geçemeyeceğim!" dakikalar ilerledikçe, korkumun arttığını, notlarımın daha çok yabancı gözüktüğünü, terlediğimi, notlara her göz atışımda korkumun arttığını söylemeye gerek yok. sınavdan beş dakika önce, bu ruh halimin sınavda da devam etmesi halinde başarısızlığın kesin olduğunu biliyordum; sonra sizin paradoksik niyet teorinizi hatırladım. "nasıl olsa başarısız olacağım için, başarısız olmak için elimden geleni de yapabilirim!" dedim kendime. "bu profesöre öyle kötü bir kağıt vereceğim ki günlerce kafası karışacak. kağıdı tam bir laf salatasıyla dolduracağım ve sorulara kesinlikle ilgisiz cevaplar yazacağım. ona, bir öğrencinin sınavda gerçekten nasıl başarısız olabileceğini göstereceğim. bu, onun meslek hayatında aldığı en aptalca kağıt olacak." bu düşüncelerle oyalanırken sınav saati gelmişti ve ben kahkahalarla gülüyordum. ister inan ister inanma, her soru bana çok anlamlı gelmişti; rahatlamıştım ve garip gelebilir ama, havam müthişti! sınavdan en iyi dereceyle geçtim. paradoksik niyet hıçkırıkta da işe yarıyor. hıçkırmaya devam etmeye çalışırsanız hıçkırık ortadan kalkacaktır.
2. kırk yaşındayım ve en az on yıldır bir nevrozdan muzdaribim. 18 ay psikiyatrik yardım aldım ama aradığım rahatlamayı bulamadım. verdiğiniz bir konferanstan sonra, birisinin size uçma korkusunu nasıl yeneceğini sorduğunu duydum. benim de böyle bir fobim olduğu için dikkatle dinledim. paradoksik niyet tekniğiyle, ona, uçağın infilak ederek düştüğünü ve kendisinin paramparça olduğunu hayal etmesini söylediniz. bir ay kadar sonra dört bin kilometrelik bir yolu uçmam gerekiyordu ve her zamanki gibi korkuyordum. ellerim terliyor, kalbim çarpıyordu; o adama verdiğiniz öğüdü hatırladım. uçağın infilak ettiğini, bulutlardan aşağı doğru süzüldüğümü hayal ettim. fanteziyi bitiremeden, birdenbire, çok sakin olduğumu ve sonuçlandırdığım bazı işleri düşündüğümü fark ettim. fanteziyi birkaç defa daha denedim ve kendimi yerde bir kan birikintisinin içinde görene kadar devam ettim. uçak indiğinde sakindim; hatta yeryüzünün kuşbakışı manzarasından zevk almıştım.
3. bir adam, gece yatağa girmeden önce ön kapıyı kontrol etme zorlanımından şikayetle toplum ruh sağlığı merkezine gelmişti. iki dakika içinde kapıyı on kere kontrol etmeye zorlandığı bir noktaya gelmişti. bundan kurtulmak için kendine telkin verdiğini ama işe yaramadığını söylüyordu. ondan, iki dakika içinde kapıyı kaç kere kontrol edebileceğini görmesini, yeni bir rekor kırmaya çalışmasını istedim. ilk önce aptalca buldu ama üç gün sonra zorlanım diye bir şey kalmamıştı.
4. 19 yaşında dikkatli bir kolej öğrencisi olan linda t. randevu kartına, evde ebeveynleriyle bazı sorunları olduğunu yazmıştı. konuşmak için oturduğumuz zaman çok gergin olduğunu açıkça görüyordum. kekeliyordu. doğal tepkim, "rahatına bak, bir şey yok" gibi olurdu ama geçmiş deneyimlerime dayanarak, ondan rahatlamasını istemenin gerginliğini artırmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyordum. bunun yerine tam tersini yaptım. "linda, olabildiğince gergin olmanı, olabildiğince tedirgin davranmanı istiyorum." dedim. "tamam" diye karşılık verdi, "tedirgin olmak benim için kolay bir iş." parmaklarını birbirine geçirmeye, sanki titriyormuş gibi ellerini sallamaya başladı. "bu iyi" dedim, "ama daha tedirgin olmaya çalış." durumdaki mizahı açıkça görüyordu. "gerçekten tedirgindim ama artık olamıyorum." dedi. "garip ama gergin olmaya çalıştıkça gerginliğim azalıyor."
5. isteri teşhisi konan 48 yaşındaki bayan n. titreme nöbetleri geçiriyordu. bir fincan kahveyi dökmeden tutamayacak kadar fazla titriyordu. yazamıyor, kitabı okuyabilecek kadar sabit tutamıyordu. bir sabah odama geldi; masanın karşı tarafında oturduğu yerde titriyordu. çevrede başka hasta olmadığı için, paradoksik niyeti gerçekten mizahi bir tarzda kullanmaya karar verdim:
"titreme konusunda benimle yarışabilir misiniz bayan n?"
(şok olmuş durumda) "ne?"
"bakalım kim daha hızlı ve uzun süre titreyecek?"
"siz de mi titremekten şikayetçisiniz?"
"hayır, böyle bir rahatsızlığım yok; ama istersem titreyebilirim." (titremeye başladım)
"ah, daha hızlı titriyorsunuz." (hızlanmaya çalışıyor ve gülümsüyor)
"daha hızlı, bayan n., hadi, daha hızlı."
"yapamıyorum." (yorulmaya başlıyor) bırakalım. artık yapamayacağım. (ayağa kalktı, salona gitti ve kendine bir fincan kahve aldı ve tek damla dökmeden içti.)
"eğlenceli, değil mi?"
6. bir lise öğrencisi olan vicki odama geldi. ağlayarak, diğer derslerinin tamamında a'lık bir öğrenci olmasına rağmen, konuşmada başarısız olduğunu söyledi. konuşmak için her ayağa kalktığında daha çok korktuğunu ve sınıfta konuşamaz, ayağa kalkamaz hale geldiğini anlattı. beklenti kaygısı olduğunu gösteren birçok belirti vardı. rol yapma yöntemini önerdim; o konuşmacı oldu, ben izleyici oldum. üç gün boyunca rol yapma için pozitif pekiştirmeli bir davranış değiştirme tekniği kullandım. hedef olarak, sınıftaki ilk başarılı konuşmasından sonra kampüs dışında bir gece geçirmeyi kararlaştırdı, bu çok istediği bir şeydi. ertesi gün sınıfta konuşmasını yapamadı ve hıçkırarak odama geldi. davranış değiştirme yaklaşımı sonuç vermediği için paradoksik niyet tekniğini denedim. vicki'den, sınıfa, ne kadar korktuğunu göstermesini, bu amaçla sınıfta olabildiğince ağlamasını, titremesini ve terlemesini istedim ve bunun nasıl olacağını gösterdim. konuşması sırasında ne kadar korktuğunu göstermeye çalışmış ama becerememiş. bunun yerine öyle bir konuşma yapmış ki hocası a vermiş.
7. liverpool'lu genç bir kekemeyi görmem istenmişti. öğretmen olmak istiyordu ama öğretmenlik kekemelere göre bir iş değildi. en büyük korkusu ve tasası, kekelediği zamanki utancıydı; bu nedenle ne zaman konuşmak zorunda kalsa, yoğun ruhsal acılar yaşıyordu. söyleyeceği her şeyi daha önce kafasında prova ediyor, daha sonra söylemeye çalışıyordu. daha sonra bundan ürkütücü ölçüde utanıyordu. bu genç adamın, daha önce yapmaya korktuğu bir şeyi yapması sağlanabilirse sonuç alınabilirdi. hastaya şu telkini verdim: "bu hafta insan içine çıkacak ve onlara ne kadar tatlı, iyi bir kekeme olduğunu göstereceksin. ve tıpkı önceki yıllarda düzgün konuşmayı beceremediğin gibi, şimdi de bunu beceremeyeceksin." ertesi hafta geldiğinde neşesi yerindeydi; çünkü konuşması çok daha iyiydi. "ne oldu dersiniz?" diye söze başladı. "bazı arkadaşlarla bara gitmiştik. içlerinden birisi, benim kekeme olduğumu sandığını söyledi, ben de öyleydim dedim. hepsi bu!"
8. martin buber konusundaki bir seminere ilişkin ilk toplantıda ayağa kalkıp o noktaya kadar dile getirilen görüşlere tamamen karşı olduğumu söyledim. kendi görüşlerimi açıklarken aşırı ölçüde terlemeye başladım. aşırı terlemenin farkına varınca başkalarının terlediğimi görmesinden daha çok kaygılandım ve bu, daha çok terlememe neden oldu. o anda, terleme korkusu nedeniyle size gelen bir doktorun öyküsünü hatırladım ve "ben de benzer bir durumdayım." diye düşündüm. doktora verdiğiniz öğüdü hatırladım ve konuya ilişkin düşüncelerimi anlatmaya devam ederken, insanlara ne kadar çok terleyebileceğimi göstermeye karar verdim: "daha! daha! daha! bu insanlara ne kadar terleyebileceğini göster! göster onlara!" paradoksik niyeti uyguladıktan birkaç saniye sonra içimden güldüm ve tenimdeki terin kurumaya başladığını hissettim. sonuç beni şaşkına çevirmişti.
9. "uyku hapımı alabilir miyim?"
"üzgünüm, size bu gece hap veremeyeceğim; çünkü hiç kalmamış ve ben yeni ilaç getirmeyi unuttum."
"peki şimdi nasıl uyuyacağım?"
"sanırım bu gece hapsız denemek zorundasınız." (hasta, odasına çekilir, iki saat kadar yatağında kalır ve tekrar döner.)
"uyuyamadım."
"pekala, neden odanıza dönüp yatağa uzanmıyor ve uyanık kalmaya çalışmıyorsunuz? bakalım bütün gece uyanık kalmayı becerebilecek misiniz?"
"deli olduğumu düşünürdüm ama siz de az değilsiniz."
"bir süre için deli olmak eğlenceli. öyle değil mi?"
"gerçekten kast ettiğiniz bu mu?"
"ne?"
"uyanık kalmaya çalışmak."
"elbette bunu kastettim. gidip deneyin. bakalım bütün gece uyanık kalmayı başarabilecek misiniz. her turda size uğrayıp uyanık kalmanıza yardım edeceğim. tamam mı?"
"tamam."
ertesi sabah, kahvaltı yapması için uyandırmaya gittiğimde hala uyuyordu.
10. erkek, ilk önce kısa süreli bir ilişki kurduğu bir kızla, şimdi de susan'la iktidarsız olmuş. susan'ın, erkek arkadaşına, doktor bakımında olduğunu, doktorun kendisine ilaç verdiğini ve bir ay süreyle cinsel ilişkiden kaçınmasını tembihlediğini söylemesine karar verdik. ama birbirlerine fiziksel olarak yakın olabilir, fiili birleşme dışında her şeyi yapabilirlerdi. ertesi hafta susan işe yaradığını bildirdi.
11. son altı yıl içinde fred'in cinsel birleşmeyi uzatma yeteneği sürekli olarak azalmış. ona, erken boşalmayı dert etmemesini, nasıl olsa düzeleceğini, bu nedenle sadece kendini doyurmaya çalışması gerektiğini anlattım. birleşme süresini bir dakikaya indirmesini söyledim. yedi gün sonraki görüşmede fred, o hafta iki kere seviştiğini, beş dakikadan önce doruğa ulaşamadığını anlattı. ona, süreyi azaltması gerektiğini söyledim. ertesi hafta, ilkinde yedi dakika, ikincide on bir dakikaya çıkmıştı. denise (karısı), her ikisinde de doyuma ulaştığını söyledi. ondan sonra da bir daha geri dönme ihtiyacı duymadılar.
12. bay ve bayan y., bayanın jinekoloğu tarafından bana gönderilmişti. bayan y. birleşme sırasında acı duyuyordu. üç yıllık evliydiler ve bunun evliliğin başından beri sorun olduğunu söylediler. bayan y., bir katolik manastırında rahibeler tarafından yetiştirilmiş ve onun için cinsellik bir tabuymuş. ona, cinsel bölgesini gevşetmemeye, bunun yerine olabildiğince sıkmaya ve kocasının girişini imkansızlaştırmaya çalışması; kocasına ise girmek için olabildiğince zorlaması söylendi. bir hafta sonra geldiklerinde talimatlara uyduklarını ve ilk kez acısız bir sevişme yaşadıklarını bildirdiler. haftada bir kere olmak üzere sonraki üç görüşmede, semptoma rastlanmadı.
paradoksik niyet ve düşünce odağını değiştirme, logoterapi çerçevesinde geliştirilen iki tekniktir. paradoksik -çelişik- niyet, saplantılı-zorlanımlı ve fobik olaylarda etkili bir terapi yöntemidir.belli bir semptom, hastada, tekrar ortaya çıkabileceği konusunda korkulu bir beklenti yaratır. ancak korku, her zaman için tam da korkulan şeyi yaratma eğilimi gösterir ve bu nedenle beklenti kaygısı, hastanın olmasından korktuğu şeyi tetikleme eğilimi gösterir. böylece kendini sürdüren bir kısır döngü olarak fobi semptomu kamçılar ve semptomun yeniden ortaya çıkması fobiyi pekiştirir.
1. dün bir sınava girmem gerekiyordu ve sınavdan yarım saat önce, kelimenin tam anlamıyla korkudan donup kaldığımı hissettim. notlarıma baktım, kafamın içi boşalmış gibiydi. uzun süre çalıştığım konular bana tamamen yabancı geliyordu; bu nedenle paniğe kapıldım: "hiçbir şey hatırlamıyorum! sınavı geçemeyeceğim!" dakikalar ilerledikçe, korkumun arttığını, notlarımın daha çok yabancı gözüktüğünü, terlediğimi, notlara her göz atışımda korkumun arttığını söylemeye gerek yok. sınavdan beş dakika önce, bu ruh halimin sınavda da devam etmesi halinde başarısızlığın kesin olduğunu biliyordum; sonra sizin paradoksik niyet teorinizi hatırladım. "nasıl olsa başarısız olacağım için, başarısız olmak için elimden geleni de yapabilirim!" dedim kendime. "bu profesöre öyle kötü bir kağıt vereceğim ki günlerce kafası karışacak. kağıdı tam bir laf salatasıyla dolduracağım ve sorulara kesinlikle ilgisiz cevaplar yazacağım. ona, bir öğrencinin sınavda gerçekten nasıl başarısız olabileceğini göstereceğim. bu, onun meslek hayatında aldığı en aptalca kağıt olacak." bu düşüncelerle oyalanırken sınav saati gelmişti ve ben kahkahalarla gülüyordum. ister inan ister inanma, her soru bana çok anlamlı gelmişti; rahatlamıştım ve garip gelebilir ama, havam müthişti! sınavdan en iyi dereceyle geçtim. paradoksik niyet hıçkırıkta da işe yarıyor. hıçkırmaya devam etmeye çalışırsanız hıçkırık ortadan kalkacaktır.
2. kırk yaşındayım ve en az on yıldır bir nevrozdan muzdaribim. 18 ay psikiyatrik yardım aldım ama aradığım rahatlamayı bulamadım. verdiğiniz bir konferanstan sonra, birisinin size uçma korkusunu nasıl yeneceğini sorduğunu duydum. benim de böyle bir fobim olduğu için dikkatle dinledim. paradoksik niyet tekniğiyle, ona, uçağın infilak ederek düştüğünü ve kendisinin paramparça olduğunu hayal etmesini söylediniz. bir ay kadar sonra dört bin kilometrelik bir yolu uçmam gerekiyordu ve her zamanki gibi korkuyordum. ellerim terliyor, kalbim çarpıyordu; o adama verdiğiniz öğüdü hatırladım. uçağın infilak ettiğini, bulutlardan aşağı doğru süzüldüğümü hayal ettim. fanteziyi bitiremeden, birdenbire, çok sakin olduğumu ve sonuçlandırdığım bazı işleri düşündüğümü fark ettim. fanteziyi birkaç defa daha denedim ve kendimi yerde bir kan birikintisinin içinde görene kadar devam ettim. uçak indiğinde sakindim; hatta yeryüzünün kuşbakışı manzarasından zevk almıştım.
3. bir adam, gece yatağa girmeden önce ön kapıyı kontrol etme zorlanımından şikayetle toplum ruh sağlığı merkezine gelmişti. iki dakika içinde kapıyı on kere kontrol etmeye zorlandığı bir noktaya gelmişti. bundan kurtulmak için kendine telkin verdiğini ama işe yaramadığını söylüyordu. ondan, iki dakika içinde kapıyı kaç kere kontrol edebileceğini görmesini, yeni bir rekor kırmaya çalışmasını istedim. ilk önce aptalca buldu ama üç gün sonra zorlanım diye bir şey kalmamıştı.
4. 19 yaşında dikkatli bir kolej öğrencisi olan linda t. randevu kartına, evde ebeveynleriyle bazı sorunları olduğunu yazmıştı. konuşmak için oturduğumuz zaman çok gergin olduğunu açıkça görüyordum. kekeliyordu. doğal tepkim, "rahatına bak, bir şey yok" gibi olurdu ama geçmiş deneyimlerime dayanarak, ondan rahatlamasını istemenin gerginliğini artırmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyordum. bunun yerine tam tersini yaptım. "linda, olabildiğince gergin olmanı, olabildiğince tedirgin davranmanı istiyorum." dedim. "tamam" diye karşılık verdi, "tedirgin olmak benim için kolay bir iş." parmaklarını birbirine geçirmeye, sanki titriyormuş gibi ellerini sallamaya başladı. "bu iyi" dedim, "ama daha tedirgin olmaya çalış." durumdaki mizahı açıkça görüyordu. "gerçekten tedirgindim ama artık olamıyorum." dedi. "garip ama gergin olmaya çalıştıkça gerginliğim azalıyor."
5. isteri teşhisi konan 48 yaşındaki bayan n. titreme nöbetleri geçiriyordu. bir fincan kahveyi dökmeden tutamayacak kadar fazla titriyordu. yazamıyor, kitabı okuyabilecek kadar sabit tutamıyordu. bir sabah odama geldi; masanın karşı tarafında oturduğu yerde titriyordu. çevrede başka hasta olmadığı için, paradoksik niyeti gerçekten mizahi bir tarzda kullanmaya karar verdim:
"titreme konusunda benimle yarışabilir misiniz bayan n?"
(şok olmuş durumda) "ne?"
"bakalım kim daha hızlı ve uzun süre titreyecek?"
"siz de mi titremekten şikayetçisiniz?"
"hayır, böyle bir rahatsızlığım yok; ama istersem titreyebilirim." (titremeye başladım)
"ah, daha hızlı titriyorsunuz." (hızlanmaya çalışıyor ve gülümsüyor)
"daha hızlı, bayan n., hadi, daha hızlı."
"yapamıyorum." (yorulmaya başlıyor) bırakalım. artık yapamayacağım. (ayağa kalktı, salona gitti ve kendine bir fincan kahve aldı ve tek damla dökmeden içti.)
"eğlenceli, değil mi?"
6. bir lise öğrencisi olan vicki odama geldi. ağlayarak, diğer derslerinin tamamında a'lık bir öğrenci olmasına rağmen, konuşmada başarısız olduğunu söyledi. konuşmak için her ayağa kalktığında daha çok korktuğunu ve sınıfta konuşamaz, ayağa kalkamaz hale geldiğini anlattı. beklenti kaygısı olduğunu gösteren birçok belirti vardı. rol yapma yöntemini önerdim; o konuşmacı oldu, ben izleyici oldum. üç gün boyunca rol yapma için pozitif pekiştirmeli bir davranış değiştirme tekniği kullandım. hedef olarak, sınıftaki ilk başarılı konuşmasından sonra kampüs dışında bir gece geçirmeyi kararlaştırdı, bu çok istediği bir şeydi. ertesi gün sınıfta konuşmasını yapamadı ve hıçkırarak odama geldi. davranış değiştirme yaklaşımı sonuç vermediği için paradoksik niyet tekniğini denedim. vicki'den, sınıfa, ne kadar korktuğunu göstermesini, bu amaçla sınıfta olabildiğince ağlamasını, titremesini ve terlemesini istedim ve bunun nasıl olacağını gösterdim. konuşması sırasında ne kadar korktuğunu göstermeye çalışmış ama becerememiş. bunun yerine öyle bir konuşma yapmış ki hocası a vermiş.
7. liverpool'lu genç bir kekemeyi görmem istenmişti. öğretmen olmak istiyordu ama öğretmenlik kekemelere göre bir iş değildi. en büyük korkusu ve tasası, kekelediği zamanki utancıydı; bu nedenle ne zaman konuşmak zorunda kalsa, yoğun ruhsal acılar yaşıyordu. söyleyeceği her şeyi daha önce kafasında prova ediyor, daha sonra söylemeye çalışıyordu. daha sonra bundan ürkütücü ölçüde utanıyordu. bu genç adamın, daha önce yapmaya korktuğu bir şeyi yapması sağlanabilirse sonuç alınabilirdi. hastaya şu telkini verdim: "bu hafta insan içine çıkacak ve onlara ne kadar tatlı, iyi bir kekeme olduğunu göstereceksin. ve tıpkı önceki yıllarda düzgün konuşmayı beceremediğin gibi, şimdi de bunu beceremeyeceksin." ertesi hafta geldiğinde neşesi yerindeydi; çünkü konuşması çok daha iyiydi. "ne oldu dersiniz?" diye söze başladı. "bazı arkadaşlarla bara gitmiştik. içlerinden birisi, benim kekeme olduğumu sandığını söyledi, ben de öyleydim dedim. hepsi bu!"
8. martin buber konusundaki bir seminere ilişkin ilk toplantıda ayağa kalkıp o noktaya kadar dile getirilen görüşlere tamamen karşı olduğumu söyledim. kendi görüşlerimi açıklarken aşırı ölçüde terlemeye başladım. aşırı terlemenin farkına varınca başkalarının terlediğimi görmesinden daha çok kaygılandım ve bu, daha çok terlememe neden oldu. o anda, terleme korkusu nedeniyle size gelen bir doktorun öyküsünü hatırladım ve "ben de benzer bir durumdayım." diye düşündüm. doktora verdiğiniz öğüdü hatırladım ve konuya ilişkin düşüncelerimi anlatmaya devam ederken, insanlara ne kadar çok terleyebileceğimi göstermeye karar verdim: "daha! daha! daha! bu insanlara ne kadar terleyebileceğini göster! göster onlara!" paradoksik niyeti uyguladıktan birkaç saniye sonra içimden güldüm ve tenimdeki terin kurumaya başladığını hissettim. sonuç beni şaşkına çevirmişti.
9. "uyku hapımı alabilir miyim?"
"üzgünüm, size bu gece hap veremeyeceğim; çünkü hiç kalmamış ve ben yeni ilaç getirmeyi unuttum."
"peki şimdi nasıl uyuyacağım?"
"sanırım bu gece hapsız denemek zorundasınız." (hasta, odasına çekilir, iki saat kadar yatağında kalır ve tekrar döner.)
"uyuyamadım."
"pekala, neden odanıza dönüp yatağa uzanmıyor ve uyanık kalmaya çalışmıyorsunuz? bakalım bütün gece uyanık kalmayı becerebilecek misiniz?"
"deli olduğumu düşünürdüm ama siz de az değilsiniz."
"bir süre için deli olmak eğlenceli. öyle değil mi?"
"gerçekten kast ettiğiniz bu mu?"
"ne?"
"uyanık kalmaya çalışmak."
"elbette bunu kastettim. gidip deneyin. bakalım bütün gece uyanık kalmayı başarabilecek misiniz. her turda size uğrayıp uyanık kalmanıza yardım edeceğim. tamam mı?"
"tamam."
ertesi sabah, kahvaltı yapması için uyandırmaya gittiğimde hala uyuyordu.
10. erkek, ilk önce kısa süreli bir ilişki kurduğu bir kızla, şimdi de susan'la iktidarsız olmuş. susan'ın, erkek arkadaşına, doktor bakımında olduğunu, doktorun kendisine ilaç verdiğini ve bir ay süreyle cinsel ilişkiden kaçınmasını tembihlediğini söylemesine karar verdik. ama birbirlerine fiziksel olarak yakın olabilir, fiili birleşme dışında her şeyi yapabilirlerdi. ertesi hafta susan işe yaradığını bildirdi.
11. son altı yıl içinde fred'in cinsel birleşmeyi uzatma yeteneği sürekli olarak azalmış. ona, erken boşalmayı dert etmemesini, nasıl olsa düzeleceğini, bu nedenle sadece kendini doyurmaya çalışması gerektiğini anlattım. birleşme süresini bir dakikaya indirmesini söyledim. yedi gün sonraki görüşmede fred, o hafta iki kere seviştiğini, beş dakikadan önce doruğa ulaşamadığını anlattı. ona, süreyi azaltması gerektiğini söyledim. ertesi hafta, ilkinde yedi dakika, ikincide on bir dakikaya çıkmıştı. denise (karısı), her ikisinde de doyuma ulaştığını söyledi. ondan sonra da bir daha geri dönme ihtiyacı duymadılar.
12. bay ve bayan y., bayanın jinekoloğu tarafından bana gönderilmişti. bayan y. birleşme sırasında acı duyuyordu. üç yıllık evliydiler ve bunun evliliğin başından beri sorun olduğunu söylediler. bayan y., bir katolik manastırında rahibeler tarafından yetiştirilmiş ve onun için cinsellik bir tabuymuş. ona, cinsel bölgesini gevşetmemeye, bunun yerine olabildiğince sıkmaya ve kocasının girişini imkansızlaştırmaya çalışması; kocasına ise girmek için olabildiğince zorlaması söylendi. bir hafta sonra geldiklerinde talimatlara uyduklarını ve ilk kez acısız bir sevişme yaşadıklarını bildirdiler. haftada bir kere olmak üzere sonraki üç görüşmede, semptoma rastlanmadı.
23.06.2013
logoterapi
viktor emil frankl
her çağın kendine ait ortak nevrozu vardır ve her çağ, bununla başa çıkmak için kendi psikoterapisine ihtiyaç duyar. günümüzün kitle nevrozu olan varoluşsal boşluk, özel ve kişisel bir nihilizm şekli olarak tanımlanabilir.
"logos", "anlam" anlamına gelen yunanca bir sözcüktür. logoterapi, insan varoluşunun anlamı kadar insanın böyle bir anlama yönelik arayışı üzerinde de odaklaşmaktadır. logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.
insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. ihtiyaç duyduğu şey, her ne pahasına olursa olsun, gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çağrısıdır.
psikanaliz sırasında hastanın divana uzanıp bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir. logoterapide ise hasta dik oturabilir; ama bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir.
logoterapi daha çok gelecek üzerinde, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerinde odaklaşır. gerçekten de logoterapi anlam merkezli bir psikoterapidir. aynı zamanda logoterapi, nevrozların gelişmesinde böylesine büyük bir rol oynayan bütün kısır döngülü oluşumları ve geri denetim mekanizmalarını odaktan çıkarır. böylece nevrotik bireyin tipik benmerkezciliği, sürekli olarak beslenmek ve pekiştirilmek yerine, parçalanma sürecine girer.
logoterapide hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirilir ve gerçekte bu anlama yönlendirilir. ve hastanın bu anlamın farkına varmasını sağlamak, nevrozunu yenebilme yetisine oldukça katkıda bulunabilmektedir.
logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz:
1. bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
2. bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
3. kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek
bunlardan ilki yani başarı yolu oldukça açıktır. yaşamda anlam bulmanın ikinci yolu, bir şey -iyilik, doğruluk, güzellik- yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak, son ve bir o kadar önemlisi de olanca eşsizliğiyle bir insanı yaşamaktır. yani onu sevmektir.
bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir. hiçbir kimse sevmediği sürece bir başka insanın özünün tam olarak farkına varamaz.
yaşamda bir anlam bulmanın üçüncü yolu, acı çekmektir. artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğimiz zaman kendimizi değiştirme yoluna gideriz. acı, bir özverinin anlamı gibi, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkar.
logoterapinin temel ilkelerinden birisi, insanın temel uğraşının haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmak olmasıdır. insanın, elbette acısının bir anlamı olması koşuluyla, acı çekmeye hazır olmasının nedeni budur.
bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok. çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez.
süper anlam kavramının ötesine geçen bir psikiyatrist, er ya da geç, altı yaşındaki kızımın beni şu soruyla utandırması gibi, hastaları tarafından utandırılacaktır: "neden 'iyi' tanrıdan söz ediyoruz?" kızımın bu sorusu üzerine, "birkaç hafta önce kızamığa yakalanmıştın ve iyi tanrı seni iyileştirdi." ne var ki küçük kız yanıtı yeterli bulmamıştı, hemen yapıştırdı: "peki, ama lütfen baba, unutma: her şeyden önce bana kızamığı gönderen o."
insan, tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş değildir; daha çok, ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini belirlemektedir. başka bir deyişle, insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. insan var olmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun ne olacağına, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.
bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik olaylarda bile insana bir parça özgürlük kalır. gerçekten de, hastanın en derinlerdeki çekirdeğine psikoz bile dokunamaz.
insan, bir şeyler arasında değildir; şeyler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, neyse, onu kendinden yaratmıştır. örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuvarda ve bu sınav alanında yoldaşlarımızdan bazıları domuz gibi davranırken, bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. insanı içinde her iki potansiyel de vardır; hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır.
insan, auschwitz'in gaz odalarını icat eden varlıktır; ama dudaklarında duayla ya da shema yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır.
her çağın kendine ait ortak nevrozu vardır ve her çağ, bununla başa çıkmak için kendi psikoterapisine ihtiyaç duyar. günümüzün kitle nevrozu olan varoluşsal boşluk, özel ve kişisel bir nihilizm şekli olarak tanımlanabilir."logos", "anlam" anlamına gelen yunanca bir sözcüktür. logoterapi, insan varoluşunun anlamı kadar insanın böyle bir anlama yönelik arayışı üzerinde de odaklaşmaktadır. logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.
insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. ihtiyaç duyduğu şey, her ne pahasına olursa olsun, gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çağrısıdır.
psikanaliz sırasında hastanın divana uzanıp bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir. logoterapide ise hasta dik oturabilir; ama bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir.
logoterapi daha çok gelecek üzerinde, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerinde odaklaşır. gerçekten de logoterapi anlam merkezli bir psikoterapidir. aynı zamanda logoterapi, nevrozların gelişmesinde böylesine büyük bir rol oynayan bütün kısır döngülü oluşumları ve geri denetim mekanizmalarını odaktan çıkarır. böylece nevrotik bireyin tipik benmerkezciliği, sürekli olarak beslenmek ve pekiştirilmek yerine, parçalanma sürecine girer.
logoterapide hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirilir ve gerçekte bu anlama yönlendirilir. ve hastanın bu anlamın farkına varmasını sağlamak, nevrozunu yenebilme yetisine oldukça katkıda bulunabilmektedir.
logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz:
1. bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
2. bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
3. kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek
bunlardan ilki yani başarı yolu oldukça açıktır. yaşamda anlam bulmanın ikinci yolu, bir şey -iyilik, doğruluk, güzellik- yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak, son ve bir o kadar önemlisi de olanca eşsizliğiyle bir insanı yaşamaktır. yani onu sevmektir.
bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir. hiçbir kimse sevmediği sürece bir başka insanın özünün tam olarak farkına varamaz.
yaşamda bir anlam bulmanın üçüncü yolu, acı çekmektir. artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğimiz zaman kendimizi değiştirme yoluna gideriz. acı, bir özverinin anlamı gibi, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkar.
logoterapinin temel ilkelerinden birisi, insanın temel uğraşının haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmak olmasıdır. insanın, elbette acısının bir anlamı olması koşuluyla, acı çekmeye hazır olmasının nedeni budur.
bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok. çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez.
süper anlam kavramının ötesine geçen bir psikiyatrist, er ya da geç, altı yaşındaki kızımın beni şu soruyla utandırması gibi, hastaları tarafından utandırılacaktır: "neden 'iyi' tanrıdan söz ediyoruz?" kızımın bu sorusu üzerine, "birkaç hafta önce kızamığa yakalanmıştın ve iyi tanrı seni iyileştirdi." ne var ki küçük kız yanıtı yeterli bulmamıştı, hemen yapıştırdı: "peki, ama lütfen baba, unutma: her şeyden önce bana kızamığı gönderen o."
insan, tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş değildir; daha çok, ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini belirlemektedir. başka bir deyişle, insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. insan var olmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun ne olacağına, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.
bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik olaylarda bile insana bir parça özgürlük kalır. gerçekten de, hastanın en derinlerdeki çekirdeğine psikoz bile dokunamaz.
insan, bir şeyler arasında değildir; şeyler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, neyse, onu kendinden yaratmıştır. örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuvarda ve bu sınav alanında yoldaşlarımızdan bazıları domuz gibi davranırken, bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. insanı içinde her iki potansiyel de vardır; hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır.
insan, auschwitz'in gaz odalarını icat eden varlıktır; ama dudaklarında duayla ya da shema yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır.
17.11.2011
terapi
irvin yalom
erkekler ve kadınlar -hem hiç de çaresiz ve yoksul olmayan, başarılı, sağlıklı, iyi giyimli, yürürken ışıltılar saçan insanlar- en derinlerinde çalkantılar yaşarlar.
iyi bir hastayla yürütülen iyi bir terapi, temelde gerçeği arayan bir girişimdir.
özgürlük, insanın kendi seçimlerinden, eylemlerinden, kendi yaşam durumundan sorumlu olduğu anlamına gelir. bizler belirgin bir yapı arayan yaratıklarız ve altımızda hiçbir şeyin, hiçbir temelin bulunmadığını ima eden bir özgürlük kavramı bizi ürkütür.
terapideki ilk can alıcı adım, hastanın kendi olumsuz yaşam durumunun sorumluluğunu üstlenmesidir. insan, sorunlarına kendisinin dışındaki bir gücün ya da aracının neden olduğuna inandığı sürece terapinin bir etkisi olamaz.
hipnoz aptal ya da zayıf iradeli insanlarda sonuç verir.
bir aşk saplantısı, iyisiyle kötüsüyle yeni deneyimleri engelleyerek yaşamın gerçekliğini emip tüketir.
bizler anlam arayan yaratıklarız. anlam, anlamlı etkinlikler sonucunda oluşur. ilişki, anlama ilişkin sorulara mantıklı bir yanıt getirmez ama onları önemsiz kılar.
yaşamın büyük paradokslarından biri de insanın benlik bilincinin kaygıya yol açmasıdır. birleşme, bu bilinci bertaraf ederek kaygıyı kökünden söküp atar. aşık olan ve mutlu bir birleşme durumu yaşayan bir insan kendi benliğini düşünmez; çünkü sorgulayan yalnız 'ben' ve ona eşlik eden yalnızlık kaygısı, 'biz' duygusu içinde eriyip gider. böylece insan kaygıdan kurtulur ama kendisini de yitirir.
hayatını tehdit eden bir şeyle tam şu anda yüzleşmek, bir iki yıl önce olup bitmiş bir şeyle yüzleşmekten çok daha güçtür.
tek kişide odaklanan güçlü sevgiden sakının; bu, insanların bazen sandığı gibi aşkın saflığının kanıtı değildir. böyle her şeyi dışarıda bırakarak bir kapsüle hapsedilmiş -kendi kendisiyle beslenen, başkalarını umursamayan ve onlara bir şey vermeyen- bir aşk, kendi üzerine çökmeye mahkumdur.
içlerinde boşluk hisseden insanlar hiçbir zaman bir başka eksik insanla birleşerek iyileşemezler.
genellikle bir savunmayı, çözümden daha fazla sorun yaratmadığı ve yerine önerilecek daha iyi bir şey bulunmadığı sürece baltalamamakta yarar vardır.
tam bilinçlenişin kaçınılmaz sonucu olan kritik nokta; insanın dipsiz bir uçurumun önünde durup yaşamın acımasız varoluşsal gerçekleriyle -ölüm, yalnızlık, temelsizlik ve anlamsızlıkla- nasıl yüzleşeceğine karar verdiği zamandır. tabii ki çözüm yoktur. insanın yalnızca belli tavırlar arasında seçimleri vardır: "kararlı" ya da "ilgili" olmak; ya cesurca meydan okumak, ya metanetle kabul etmek ya da akılcılıktan vazgeçip hayranlık, korku ve gizem içinde ilahi bir kudrete güvenmek.
unutma, bütün işi sen yapamazsın. hastanın, yapılması gerekenin farkına varmasına yardım etmekle yetin ve sonra onun kendi değişme ve gelişme arzusuna güven.
erkekler ve kadınlar -hem hiç de çaresiz ve yoksul olmayan, başarılı, sağlıklı, iyi giyimli, yürürken ışıltılar saçan insanlar- en derinlerinde çalkantılar yaşarlar.
iyi bir hastayla yürütülen iyi bir terapi, temelde gerçeği arayan bir girişimdir.
özgürlük, insanın kendi seçimlerinden, eylemlerinden, kendi yaşam durumundan sorumlu olduğu anlamına gelir. bizler belirgin bir yapı arayan yaratıklarız ve altımızda hiçbir şeyin, hiçbir temelin bulunmadığını ima eden bir özgürlük kavramı bizi ürkütür.
terapideki ilk can alıcı adım, hastanın kendi olumsuz yaşam durumunun sorumluluğunu üstlenmesidir. insan, sorunlarına kendisinin dışındaki bir gücün ya da aracının neden olduğuna inandığı sürece terapinin bir etkisi olamaz.
hipnoz aptal ya da zayıf iradeli insanlarda sonuç verir.
bir aşk saplantısı, iyisiyle kötüsüyle yeni deneyimleri engelleyerek yaşamın gerçekliğini emip tüketir.
bizler anlam arayan yaratıklarız. anlam, anlamlı etkinlikler sonucunda oluşur. ilişki, anlama ilişkin sorulara mantıklı bir yanıt getirmez ama onları önemsiz kılar.
yaşamın büyük paradokslarından biri de insanın benlik bilincinin kaygıya yol açmasıdır. birleşme, bu bilinci bertaraf ederek kaygıyı kökünden söküp atar. aşık olan ve mutlu bir birleşme durumu yaşayan bir insan kendi benliğini düşünmez; çünkü sorgulayan yalnız 'ben' ve ona eşlik eden yalnızlık kaygısı, 'biz' duygusu içinde eriyip gider. böylece insan kaygıdan kurtulur ama kendisini de yitirir.
hayatını tehdit eden bir şeyle tam şu anda yüzleşmek, bir iki yıl önce olup bitmiş bir şeyle yüzleşmekten çok daha güçtür.
tek kişide odaklanan güçlü sevgiden sakının; bu, insanların bazen sandığı gibi aşkın saflığının kanıtı değildir. böyle her şeyi dışarıda bırakarak bir kapsüle hapsedilmiş -kendi kendisiyle beslenen, başkalarını umursamayan ve onlara bir şey vermeyen- bir aşk, kendi üzerine çökmeye mahkumdur.
içlerinde boşluk hisseden insanlar hiçbir zaman bir başka eksik insanla birleşerek iyileşemezler.
genellikle bir savunmayı, çözümden daha fazla sorun yaratmadığı ve yerine önerilecek daha iyi bir şey bulunmadığı sürece baltalamamakta yarar vardır.
tam bilinçlenişin kaçınılmaz sonucu olan kritik nokta; insanın dipsiz bir uçurumun önünde durup yaşamın acımasız varoluşsal gerçekleriyle -ölüm, yalnızlık, temelsizlik ve anlamsızlıkla- nasıl yüzleşeceğine karar verdiği zamandır. tabii ki çözüm yoktur. insanın yalnızca belli tavırlar arasında seçimleri vardır: "kararlı" ya da "ilgili" olmak; ya cesurca meydan okumak, ya metanetle kabul etmek ya da akılcılıktan vazgeçip hayranlık, korku ve gizem içinde ilahi bir kudrete güvenmek.
unutma, bütün işi sen yapamazsın. hastanın, yapılması gerekenin farkına varmasına yardım etmekle yetin ve sonra onun kendi değişme ve gelişme arzusuna güven.
9.07.2009
meditasyon
hermann hesse
dünya tarihindeki büyük insanların hepsi meditasyonun anlamını gerçekten kavramış ya da meditasyonun bizi götüreceği yere giden yolu bilinci işe karıştırmadan ele geçirmişlerdir. en yeteneklileri ve güçlüleri de aralarında olmak üzere geri kalanların tümü sonunda başarısızlığa uğrayıp yenik düşmüştür; çünkü üstlendikleri ödev ya da açgözlü düşleri onları öylesine sahiplenmiş, öylesine ellerine geçirip akıllarını başlarından almıştır ki, güncel'den sürekli yüz çevirme başarısını gösterememişlerdir. bunun ne kadar acımasız bir gerçek olduğunu ancak yolu kaybettiği zaman anlıyor insan.
öyle hükümdarlar olmuştur ki, buyrukları altındaki insanlara karşı duydukları mutsuz sevgiyle ömür boyu kahrolup durmuşlardır. gönülleri kendilerini köylülere, çobanlara, esnaftan kişilere, öğretmenlere ve öğrencilere çekip götürmüş hep; ama onları seyrek durumlarda görebilmişlerdir; çünkü bu kişilerin çevresi hükümdarın bakanları ve subayları tarafından sarılmış, bunlar hükümdarla halk arasında adeta bir duvar oluşturmuştur.
dünya tarihindeki büyük insanların hepsi meditasyonun anlamını gerçekten kavramış ya da meditasyonun bizi götüreceği yere giden yolu bilinci işe karıştırmadan ele geçirmişlerdir. en yeteneklileri ve güçlüleri de aralarında olmak üzere geri kalanların tümü sonunda başarısızlığa uğrayıp yenik düşmüştür; çünkü üstlendikleri ödev ya da açgözlü düşleri onları öylesine sahiplenmiş, öylesine ellerine geçirip akıllarını başlarından almıştır ki, güncel'den sürekli yüz çevirme başarısını gösterememişlerdir. bunun ne kadar acımasız bir gerçek olduğunu ancak yolu kaybettiği zaman anlıyor insan.öyle hükümdarlar olmuştur ki, buyrukları altındaki insanlara karşı duydukları mutsuz sevgiyle ömür boyu kahrolup durmuşlardır. gönülleri kendilerini köylülere, çobanlara, esnaftan kişilere, öğretmenlere ve öğrencilere çekip götürmüş hep; ama onları seyrek durumlarda görebilmişlerdir; çünkü bu kişilerin çevresi hükümdarın bakanları ve subayları tarafından sarılmış, bunlar hükümdarla halk arasında adeta bir duvar oluşturmuştur.
21.03.2009
psikanaliz
michel houellebecq
çok genel olarak, analizdeki kadınlardan alabileceğiniz bir şey yoktur.
psikanalistlerin eline düşen bir kadın sonunda hiç işe yaramaz olur, bunu defalarca gözlemlemişimdir. bu olguya psikanalizin yan etkisi olarak değil, bal gibi de başlıca amacı olarak bakmak gerekir.
psikanalistler ben'in yeniden yapılanması kılıfı altında gerçekte rezil biçimde insan varlığını tahrip etmeye girişirler. masumiyet, yüce gönüllülük, saflık. bütün bunlar onların hoyrat elleri arasında hızla öğütülür gider. bol bulamaç kazanan, ukala ve budala psikanalistler sözde hastalarında, fiziksel ve zihinsel ne kadar aşka yatkınlık varsa yok ederler. aslında gerçek insanlık düşmanları gibi hareket ederler. zalim bir bencillik okulu olan psikanaliz, biraz kafası karışmış, düzgün kızlara saldırıp onları, yerinde bir tiksinti uyandırmaktan başka bir işe yaramayan, kaçıkça ben, ben diyen lanet şırfıntılara dönüştürür.
psikanalistlerin elinden geçmiş bir kadına asla, hiçbir şekilde güvenmemelidir. bayağılık, bencillik, saldırgan salaklık, ahlak duygusunun toptan çöküşü, kronik sevme güçlüğü: işte "ruh çözümlemesinden geçmiş" bir kadının eksiksiz portresi.
bunu söylemek lazım, véronique satırı satırına bu tanıma uyuyordu. gücüm yettiğince onu sevdim -ki bu da büyük aşk demekti. bu aşk boş yere çarçur edildi, artık bunu biliyorum. onun iki kolunu birden kırsam daha iyi edermişim. herhalde öteden beri, bütün bunalımlı kadınlar gibi bencilliğe ve kalpsizliğe eğilimliydi; ama psikanalisti onu geri dönüşü mümkün olmayacak biçimde içi boş ve vicdansız, gerçek bir pisliğe dönüştürdü -parlak kağıda sarılmış bir süprüntü.
beyaz bir tahtası olduğunu hatırlıyorum, üzerine "konserve bezelye" ya da "kuru temizleme" türünden bir şeyler yazardı. bir akşam seans'tan dönüşte lacan'ın şu cümlesini not etmişti: "ne kadar iğrenç olursanız her şey o kadar yolunda gidecektir." gülümsemiştim; çok haksızmışım. o sıralar, o cümle henüz bir programmış ancak; ama kelimesi kelimesine uygulamaya konulacakmış.
işte size psikanalizin ilk etkisi: kurbanlarda inanılması güç, gülünç bir pintilik ve hesapçılık geliştirmek. psikanaliz tedavisi gören biriyle bir kahveye gitmeye kalkmayın; kaçınılmaz biçimde hesabın ayrıntılarını tartışmaya başlar ve iş garsonla sorun çıkarmaya kadar gider.
çok genel olarak, analizdeki kadınlardan alabileceğiniz bir şey yoktur.psikanalistlerin eline düşen bir kadın sonunda hiç işe yaramaz olur, bunu defalarca gözlemlemişimdir. bu olguya psikanalizin yan etkisi olarak değil, bal gibi de başlıca amacı olarak bakmak gerekir.
psikanalistler ben'in yeniden yapılanması kılıfı altında gerçekte rezil biçimde insan varlığını tahrip etmeye girişirler. masumiyet, yüce gönüllülük, saflık. bütün bunlar onların hoyrat elleri arasında hızla öğütülür gider. bol bulamaç kazanan, ukala ve budala psikanalistler sözde hastalarında, fiziksel ve zihinsel ne kadar aşka yatkınlık varsa yok ederler. aslında gerçek insanlık düşmanları gibi hareket ederler. zalim bir bencillik okulu olan psikanaliz, biraz kafası karışmış, düzgün kızlara saldırıp onları, yerinde bir tiksinti uyandırmaktan başka bir işe yaramayan, kaçıkça ben, ben diyen lanet şırfıntılara dönüştürür.
psikanalistlerin elinden geçmiş bir kadına asla, hiçbir şekilde güvenmemelidir. bayağılık, bencillik, saldırgan salaklık, ahlak duygusunun toptan çöküşü, kronik sevme güçlüğü: işte "ruh çözümlemesinden geçmiş" bir kadının eksiksiz portresi.
bunu söylemek lazım, véronique satırı satırına bu tanıma uyuyordu. gücüm yettiğince onu sevdim -ki bu da büyük aşk demekti. bu aşk boş yere çarçur edildi, artık bunu biliyorum. onun iki kolunu birden kırsam daha iyi edermişim. herhalde öteden beri, bütün bunalımlı kadınlar gibi bencilliğe ve kalpsizliğe eğilimliydi; ama psikanalisti onu geri dönüşü mümkün olmayacak biçimde içi boş ve vicdansız, gerçek bir pisliğe dönüştürdü -parlak kağıda sarılmış bir süprüntü.
beyaz bir tahtası olduğunu hatırlıyorum, üzerine "konserve bezelye" ya da "kuru temizleme" türünden bir şeyler yazardı. bir akşam seans'tan dönüşte lacan'ın şu cümlesini not etmişti: "ne kadar iğrenç olursanız her şey o kadar yolunda gidecektir." gülümsemiştim; çok haksızmışım. o sıralar, o cümle henüz bir programmış ancak; ama kelimesi kelimesine uygulamaya konulacakmış.
işte size psikanalizin ilk etkisi: kurbanlarda inanılması güç, gülünç bir pintilik ve hesapçılık geliştirmek. psikanaliz tedavisi gören biriyle bir kahveye gitmeye kalkmayın; kaçınılmaz biçimde hesabın ayrıntılarını tartışmaya başlar ve iş garsonla sorun çıkarmaya kadar gider.
28.06.2008
terapist
lidia yuknavitch
psikoterapistler, zaten en derin ve de en karanlık sırlarınızı duymaya can attıkları için ne kadar yalan söylerseniz o kadar mutlu olurlar. böylece kazı yapma şansını elde ederler. penetre etme. acayip el hareketleri yapma. salak saçma notlar alma. ayrıca bu hasta-doktor ilişkisi boku tam anlamıyla pornodur. siz içinizi döküp salak gibi ağlarken onlar da size "gel babanın kollarına" derler. tanrım. bayan k'nin babamın çalışma odasında götünü havaya dikmesinden ne farkı var bunun? evet. bunun adına tahakküm kurma dendiğinden eminim. marlene öğretmişti.
söylemek istediğim, bu gibi durumlarda ya üstünlüğü siz kurarsınız ya da sıçtığınızın resmidir.
psikoterapistler, zaten en derin ve de en karanlık sırlarınızı duymaya can attıkları için ne kadar yalan söylerseniz o kadar mutlu olurlar. böylece kazı yapma şansını elde ederler. penetre etme. acayip el hareketleri yapma. salak saçma notlar alma. ayrıca bu hasta-doktor ilişkisi boku tam anlamıyla pornodur. siz içinizi döküp salak gibi ağlarken onlar da size "gel babanın kollarına" derler. tanrım. bayan k'nin babamın çalışma odasında götünü havaya dikmesinden ne farkı var bunun? evet. bunun adına tahakküm kurma dendiğinden eminim. marlene öğretmişti.söylemek istediğim, bu gibi durumlarda ya üstünlüğü siz kurarsınız ya da sıçtığınızın resmidir.

