#ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.12.2020

güneş ülkeliler

tommaso campanella

güneş ülkeliler et, tereyağ, bal, peynir, çok çeşitli yeşillikler ve sebzelerle besleniyor. baştan beri hayvanların öldürülmesine karşılarmış, bunu zalimlik olarak görüyorlarmış; hatta daha sonradan bitkileri yok etmenin de aynı derecede zalimlik olduğunu, onların da bir canı olduğunu düşünmüşler. ama açlıktan öleceklerini anlayınca, aşağı seviyedeki varlıkların yüksek seviyedeki varlıklar için yaratıldığına karar vermişler, o gün bu gündür et de yiyorlar, sebze de.

güneş ülkesi'nde görev bölümü yapıldığından meslekler, emekler ve işler paylaşıldığından, insanlar günde 4 saatten fazla çalışmıyor. kalan zamanlarını güle oynaya öğrenmeye veriyorlar, tartışıyorlar, okuyorlar, anlatıyorlar, yazıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, zihin jimnastiği yapıyorlar, beden eğitimi yapıyorlar, üstelik neşe içinde. oturarak oynanan oyunlara izin verilmiyor; ne aşık kemiğine, ne zara, ne satranca ne de bu tür bir oyuna. top oynuyorlar, balon oynuyorlar, çember çeviriyorlar, güreşiyorlar, cirit atıyorlar, ok fırlatıyorlar, tüfek atıyorlar. kahredici yoksulluk altında ezilen insanların kötü huylar edineceklerini, kurnaz, asık suratlı, hırsız, sinsi, serseri, yalancı olacaklarını ve güvenilmez tanıklıklarda bulunacaklarını söylüyorlar. zenginliğin ise onları terbiyesiz, kibirli, cahil, hain, bilgisizliğine rağmen ukala, hilekar, övüngen, sevgi yoksunu, iftiracı kimselere dönüştüreceğine inanıyorlar. onların ülkesinde zengin-yoksul hepsi beraber bir ortaklık kurmuştur. hepsi zengin; çünkü her şeye sahipler, hepsi yoksul; çünkü hiçbir şeye sahip değiller. sonuçta malın mülkün kölesi değiller; aksine malı mülkü kendilerine köle kılmışlar.

güneş ülkeliler dünyada büyük bir bozuluşun yaşandığını açık seçik itiraf ediyorlar; insanların gerçek anlamda üstün yasalarla yönetilmediğini, iyilerin işkence çekerken, hakaret işitirken kötülerin saltanat sürdüğünü söylüyorlar; oysa onlara göre, kötülerin mutlu yaşamı aslında mutsuz bir yaşamdır. çünkü bu yaşamda kişinin kendisini yok etmesi söz konusu, yok olanı da varmış gibi gösterme, yani gerçeklikte var olmayan kralları, bilgeleri, güçlüleri, kutsalları var gibi gösterme. buradan hareketle, ilineksel bir nedenden ötürü insan yaşamında büyük bir kargaşanın ortaya çıkmış olduğu sonucuna varıyorlar.

onlara göre bütün varlıklar varlığa katıldıkları kadar güç, bilgelik ve sevgi'den oluşur ve yokluğa katıldıkları kadar da güçsüzlük, bilgisizlik ve sevgisizlikten.

atalarının işlediği günahların çocuklarının hanesine suç olarak değil de, ceza olarak yazılacağını düşünüyorlar. ama çocukların işlediği günahların babalarının hanesine suç olarak yazılacağına inanıyorlar.

güneş ülkeliler insanın özgür iradesi olduğuna kesinlikle inanıyorlar ve diyorlar ki, içlerinden büyük bir filozof düşmanları tarafından kırk saat işkenceye maruz bırakılsa bile, sorgulandığı herhangi bir konuda ağzından tek laf çıkmayacaktır; bir kere söylememeye karar vermişse bitmiştir.

1.09.2020

ütopya

schopenhauer

iş, endişe, didinme ve sıkıntı neredeyse herkesi hayatları boyunca etkiler. ama her arzu ortaya çıkar çıkmaz doyurulursa insanlar hayatlarını nasıl meşgul edip zamanlarını nasıl geçirirler? insan ırkının her şeyin otomatik olarak yetiştiği ve güvercinlerin rosto yapılmış olarak uçtuğu bir ütopya ülkesine götürüldüğünü düşünün; herkesin sevgilisini hemen bulduğu ve elinde tutmada zorluk çekmediği bir yere; o zaman insanlar can sıkıntısından ölür ya da kendilerini asarlardı; ya da dövüşür, birbirlerini gırtlaklayarak öldürür ve dolayısıyla kendilerine şu anda doğa tarafından verilenden daha büyük bir acı verirlerdi.

17.01.2017

ütopya

karl marx: gerçeği belirleyen, insanların bilinci değildir; aksine bilinçlerini belirleyen, gerçektir.

maurice merleau-ponty: felsefe, uzaktan sahip olmanın ütopyasıdır. filozof, uyanan ve konuşan insandır ve insan sessizce felsefenin çelişkilerini taşır; çünkü tamı tamına bir insan olmak için, bir insandan biraz az ve biraz fazla olmak gerekir.

georges gusdorf: filozofun görevi, insanlık durumunu aydınlatmaktır.

moritz schlick: felsefemizin gerçek babası, hepsi uzun bir zincirin son halkaları olan ne comte'dur, ne frege'dir, ne poincare'dir, ne russell'dır, ne bir bilim adamıdır ne de mantıkçıdır. bu kişi sokrates'tir. öğrencilerine doğru sorular sormayı öğreten ilk insan odur.

victor brochard: platon'un gözünde tamamen saf gözlem her zaman yaşamın en mükemmel biçimidir.

immanuel kant: hiçbir bilgi içimizde deneyden önce değildir. her şey deneyle başlar.

maine de biran: herhangi bir nesne veya biçim ancak algılayan veya hisseden özne ile ilişkisiyle kavranabilir. ne kadar çok etkilenirsek o kadar az algılıyor ve biliyoruz.

henri bergson: en fazla tutunduğumuz görüşler, en büyük zorlukla farkına varabildiklerimizdir ve onları doğrulamamızı sağlayan nedenler, çok ender olarak, onları benimsememize yol açanlardır.

bossuet: zihnin en büyük problemi, şeylere gerçekte oldukları gibi değil, olmaları istendiği biçimde inanmaktır. bu, tutkularımızın neden olduğu bir hatadır. doğru olsun veya olmasın, istediğimiz veya umduğumuz şeye inanma eğilimi içindeyizdir.

emile durkheim: gerçeğin içinden karşı konulamaz bir ışık yayılır.

albert burloud: yetişkin birçok bilinçte, bazı soyut kavramlar niteliksel evreyi aşamazlar ve hiçbir zaman gerçekten genel haline gelemezler. yücenin, iyi yüreklinin, güzelin ve çirkinin, adilin ve adaletsizin sadece ayrı değil, aynı zamanda açık bir fikrine sahip kaç kişi vardır?

maurice merleau-ponty: dünyaya tutulmuşuz ve bu dünyadan, kendimizi ayıramadığımız için dünyanın bilincine varamıyoruz. eğer bunu yapabilseydik, niteliğin hiçbir zaman hemen kavranamayacağını ve tüm bilincin bir şeyin bilinci olacağını görecektik.

karl marx: filozoflar yalnızca dünyayı farklı tarzlarda yorumlamışlardır; şimdi söz konusu olan, bu dünyayı değiştirmektir.

2.01.2016

ütopya

emil cioran

yolum hangi büyük şehre düşse orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum. bu kadar kısıtlı bir alanda nasıl oluyor da onca insan birbirini yok etmeden birbirinden ölesiye nefret etmeden bir arada yaşayabiliyor?

aslında birbirlerinden nefret etmekte, ama nefretlerinin hakkını verememektedirler. bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır; sürmesini ve istikrarını teminat altına alır. ama toplum bu haldeyken bazılarının büsbütün başka bir toplum tasarlamak için çabalayıp durmalarına daha da çok hayranlık duyuyorum. bunca safdillik ya da bunca çılgınlık nereden gelebilir?

ancak imkansızın büyüsüyle harekete geçeriz: bir ütopya doğurup kendini buna hasredemeyen bir toplum köhneleşme ve yıkım tehdidiyle karşı karşıyadır adeta. ama hatırlayalım ki, ütopya, "yokistan" anlamına gelir. peki kötülüğün akla bile gelmediği, çalışmanın kutsandığı ve hiç kimsenin ölümden çekinmediği o siteler nereden çıkacaktır? mükemmel bir dünya, mamul bir dünya gösterisinin zorunlu olarak sunduğu geometrik idillerden, kurala bağlanmış vecdlerden, iç kaldıran binlerce harikadan oluşmuş bir mutluluğa katlanılır orada. nitekim ütopya, pembe gülünçlüktür. mutluluğu, yani inanılmazı oluşla birleştirme mutluluğu ve bir görüşü kendi başlangıç noktasına, savaşmak istediği kinizme vardıracak kadar iyimserleştirme ve havaileştirme ihtiyacıdır. eninde sonunda canavarımsı bir peri masalıdır. ama yaşam kopmadır, sapmadır, maddenin kurallarına aykırılıktır. insan da yaşam nazarında ikinci dereceden bir sapmadır. bireyselin, kaprisin zaferidir; uykuda canavarlar tutarı olan toplumun doğru yola getirmeyi hedeflediği bölücü hayvandır, saçma sapan bir hayalettir.

bana göre fransız devrimi'ni berbat eden şey devrim destekçilerinin birer aktör olarak doğması ve giyotinin yalnızca bir dekor olmasıdır. fransa tarihi bir bütün olarak ısmarlama bir tarih gibi görünür, sahnelenen bir tarih gibi: her şey bakıldığında teatral olarak yerli yerinde durur. bu, bir dizi jest, mimik ve olayın acı vermesi için değil, izlenmesi için sergilenen ve sahnelenmesi yüzyıllar alan bir performanstır. terör olaylarında bile görünen bu hoppalık izleniminden dolayı araya bir mesafe giriyor.

bir pesimist olarak birçok yanılsamanın esiri olamazsınız.

via bir nevi dipnot!

31.07.2015

anlam

cixin liu

varoluş her şey için öncelikli olması gereken bir şeydir. ama hayatlarımıza bir bakın lütfen: her şey hayatta kalma üzerine odaklanmış. medeniyetin yaşayabilmesi uğruna bireylere karşı olan saygı tükenmiş durumda. artık çalışmayan her birey ölüme mahkum ediliyor.

trisolaris toplumu aşırı otoriter bir yönetimin boyunduruğu altındadır. yasa sadece iki sonuca sahip: suçluluk ve masumiyet. suçlu idam edilir ve masum serbest bırakılır. benim için en dayanılmaz tarafları ise, manevi tekdüzelik ve kuruma. ruhsal zayıflığın yol açabileceği her şey günah olarak ilan edilmiş. ne edebiyatımız var ne sanatımız. hiçbir güzellik ve zevk arayışımız yok. biz aşkı bile konuşamıyoruz. böyle bir hayatın anlamı var mı?

22.08.2014

gelecek

ingeborg bachmann

bir gün gelecek, insanların siyah; ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. bir gün gelecek insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz ve bütün bir yaşam boyunca sürecek. 

bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içerisinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin kralları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak, bütün bir yaşamın başlangıcı. 

bir gün gelecek, kadınların altın kırmızısı gözleri, altın kırmızısı saçları olacak ve kadınlıklarının şiiri yeniden yazılacak. 

bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yazılmış olacak ve elleri, iyilik yapabilecek, masum ellerini varlıkların en yücesine uzatacaklar; çünkü insanlar sonsuza değin beklemek zorunda kalmamalılar, beklemek zorunda kalmayacaklar.

3.08.2014

istediğini yap

françois rabelais

theleme tekkesi'nde insanların bütün hayatları yasalara, tüzüklere veya kurallara göre değil, kendi serbest iradelerine ve keyiflerine göre düzenlenmişti. canları istediği zaman yataklarından kalkar, içlerinden geldiği zaman yer içer, çalışır, uyurlardı; onları kimse uyandırmaz, kimse içmeye, yemeye ya da başka bir şey yapmaya zorlamazdı. düzenlerinde yalnız şu kural vardı:

"istediğini yap"

çünkü özgür, soylu, iyi yetişmiş, kibar çevrede yaşayan insanların yaradılıştan içlerinde öyle bir içgüdü ve itki vardır ki, onları her zaman erdemli davranmaya ve kötülükten uzaklaşmaya zorlar: onur dedikleri de budur. aynı insanlar aşağılık baskılar ve zorlamalarla ezilip boyunduruk altına alınırlarsa, kendilerini açık yürekle erdeme yöneltmiş olan o soylu duyguya başvurur ve bunu kölelik ve boyunduruğu atmak, kırmak için kullanırlar; çünkü bizler hep yasaklanan işlere girişir ve bizden esirgenen şeylere göz dikeriz.

bu özgürlük içinde, bir tek kişinin hoşuna giden şeyleri yapmakta birbirleriyle övülesi bir yarışmaya girerlerdi. aralarında bir erkek ya da bir kadın "içelim" dedi mi hepsi içer, "oynayalım" dedi mi hepsi oynar; "kırlarda gezmeye çıkalım." dedi mi hepsi birden çıkardı. kuşlarla veya köpeklerle ava çıkarlarken, güzel rahvan kısraklara veya alay atlarına binen kadınlar, yumdukları zarif eldivenli ellerinin üstünde bir atmaca, bir doğan veya bir bozdoğan, erkeklerse başka kuşlar tutarlardı.

hepsi öylesine soyluca eğitilmişlerdi ki, içlerinde okumayı, yazmayı, türkü söylemeyi, ahenkli çalgılar çalmayı, beş altı dil konuşmayı ve bu dillerde şiir veya düzyazı yazmayı bilmeyen hiçbir kadın ve erkek yoktu. oradaki erkekler kadar yiğit, nazik, gerek at üstünde gerek yaya iken böylesine becerikli, canlı, kımıl kımıl, her türlü silahı kullanmakta usta şövalye görülmemiştir; tekkedeki kadınlar kadar temiz, ince yapılı, şirin, eli her türlü dikiş nakışa, hür kadınlara yakışır işlere yatkın kadın görülmemiştir.

bunun içindir ki, erkeklerden biri ana babasının isteği üzerine veya herhangi başka bir nedenden ötürü tekkeden ayrılmak isteyince, beraberinde kadınlardan birini, kendisini şövalye olarak seçen bir kadını götürür ve onunla evlenirdi ve theleme'de birbirlerine bağlı olarak ve dostluk içinde yaşamışlarsa, bu hayatı evlilikte daha da iyi sürdürürlerdi; birbirlerini, hayatlarının sonlarında bile evliliklerinin ilk günündeki kadar severlerdi.

5.05.2014

ütopya

arthur koestler

marx ve engels'in dediklerine bakılırsa, komünizmin sınıfsız toplumu, sarmal diyalektiğin bitiminde, ilk çağların komünist toplumunun bir dirilişi olmalıydı. dolayısıyla, yürekten inanç, inançlının her zaman sosyal ortama karşı bir ayaklanmasını, çağların derinliğinden çekilip çıkarılmış bir idealin gelecekteki yansımasını kapsar.

bütün ütopyalar mitolojinin kaynağından beslenir. toplum mühendisinin ayrıntılı çizimleri, ilkel metnin yeniden okunup düzeltilmiş baskısından öte bir şey değildir.

katıksız ütopyaya özveri ve kokuşmuş bir topluma karşı başkaldırı, bu durumda, tüm militan inançların yönelimini sağlayan, birbirine taban tabana zıt iki kutuptur. bu iki zıt kutbun hangisi, idealin çekiciliği mi yoksa sosyal ortamın iticiliği mi, diye sorgulamanın kökeninde şu hep sorulan tavuk ve yumurta meselesi yatmaktadır.

psikiyatra göre ütopya susuzluğu ve olan bir şeye karşı başkaldırı, toplumsal bir nevrozun belirtileridir. toplumsal reformcunun gözünde bunlar, sağlıklı ve aklı başında tavrın göstergeleridir. psikiyatr, içinde kendisinin de bozulduğu yozlaşmış bir topluma ayak uydurdukça kendisinin de yozlaşacağını; reformcuysa, iyice kökleşmiş olayların içine böylesine işlemiş de olsa, nefretin ütopya niteliğinde bir toplumun temelleri de olan bu erdemi ve bu adaleti doğurmadığını unutma rizikosunu taşır.

psikologun tutumu gibi, sosyologun tutumu da, bu durumda yarı gerçekliği yansıtır. devrimcilerin birçoğunun yaşam öykülerinin, aileler ya da toplumla nevroza kadar varabilen bir çatışma yaşadıklarını ortaya koyduğu doğrudur. ama bu da marx'ı açmak için, can çekişen bir toplumun kendi mezar kazıcılarını kendisinin yarattığının bir kanıtı değil midir?

insanı çileden çıkaran bir haksızlığa karşı takınılacak tek onurlu tutumun, içe bakışı daha uygun zamanlara erteleme pahasına, ayaklanma eyleminde sergilenen tutum olduğu da bir gerçek. ancak kokuşmuş bir toplumun, devrimci sürgünler verinceye dek kokuşturduğuna güven getirmek için, gerçek tarihte devrimlerin patlak vermesinde ağır basan yüksek nitelikli amaçlarla, devrimlerin son bulduğu yürekler acısı finali karşılaştırmak yeterlidir.

sosyologun ve psikologun yarım gerçekleri göz önünde bulundurulacak olursa, toplumsal adaletsizliğe aşırı duyarlılık ve ütopyanın marazi susuzluğunun nevroz ve uyumsuzluğun belirtileri olduğu sonucuna varılır. yalnız toplum öyle bir çürüme noktasına gelir ki, sinir hastasının başkaldırısı, açların gözleri önünde domuzlarını suda boğan bir topluma akıllı uslu boyun eğmekten iyidir tanrı katında. oysaki 1931'in aralık ayında, yirmi altı yaşımda, alman komünist partisi'ne katıldığımda, bizim uygarlığımızın durumu da böyleydi.

4.05.2014

utopialılar

thomas more


utopialılar sadece 6 saat çalışıyorlar. öğleden önce 3 saat iş görüyorlar, ardından yemeğe gidiyorlar, yemek sonrası 2 saat dinleniyorlar ve sonra 3 saat daha çalışıp akşam yemeği saatinde işi bırakıyorlar. 8 saat uyku uyuyorlar.

çalışma, yemek yeme ve uyku saatlerinin arasındaki vakitlerde serbestler; herkes canı ne istiyorsa onu yapıyor. tabi amaç öyle şamata yaparak ya da tembel tembel oturarak zaman öldürmek değil; herkesin kendi işinden gücünden artan boş zamanını hoşuna gidebilecek zihinsel bir uğraşıya vakfetmesi esas. zaten onların çoğu bu ara vakitlerini özgür sanatlarla meşgul olarak geçiriyor. buna karşın kendi boş zamanını yine kendi işiyle meşgul olarak geçirmek isteyen olursa -zaten çoğu da böyle yapıyor; çünkü bu tür kişilerin zihinleri bir bilim üzerinde yoğunlaşacak nitelikte değil- kimse onu engellemiyor; tersine, kamunun yararına hizmet ettikleri için özellikle takdir ediliyor.

utopialılar günde sadece 6 saat çalışıyorlar diye, belki de siz şimdi onların temel gereksinimlerini karşılamada dara düştüklerini sanacaksınız. ama durum hiç de böyle değil; çünkü bu 6 saat onların gerek temel, gerekse keyfi ihtiyaçlarını bol bol karşılamaya yetiyor da artıyor. nüfuslarının büyük bir bölümünün tamamen işsiz olduğu başka ulusları şöyle bir gözünüzün önüne getirecek olursanız, işte o zaman buradaki durumu daha rahat kavrayabilirsiniz. çünkü her şeyden önce, söz konusu uluslarda kadınların neredeyse hiç işi yok, yani demek ki nüfuslarının %50'si işsiz. kadınların çalıştığı memleketlerde ise bu kez onların yerine kocaları yan gelip yatıyor. sonra bütün o rahip takımının ve ruhban sınıfından olduğu söylenen adamların ne kadar tembel bir güruh olduğunu bir düşünün, katın bir de bunlara bütün zenginleri, özellikle toprak sahiplerini, hani halk arasında beyefendi ve soylu olarak adlandırılanları. bunlara bir de onların uşaklarını ekleyin, yani bütün şu baldırıçıplak kabadayı çetesini. son olarak da o gürbüz, sapasağlam dilencileri ekleyin hesabınıza, hani tembelliklerine kılıf uydurmak için kendilerini hep hastalıklı gösteren insanları. işte o zaman kesinlikle biz ölümlülerin tükettiklerinin, sizin sandığınızdan da az kişinin emeğiyle üretildiğini anlayacaksınız.

yöneticiler yurttaşlarını zorla lüzumsuz işlere koşmaz; çünkü böyle kurumsal bir devletin gözönünde tuttuğu ana hedef şudur: toplumun zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra, artan zamanı bütün yurttaşların fiziksel kölelikten zihinsel özgürlüğe ve gelişime aktarmalarını sağlamak. çünkü yaşamdaki mutluluğun temelinin bu ana hedefte yattığına inanırlar.

her kent dört eşit mahalleye ayrılmıştır. her bir mahallenin ortasında da ne ararsan bulabileceğin bir pazar yeri var. her ailenin kendi evlerinde ürettiği mallar bu pazara getirilir ve türüne göre tek tek ayrılıp ambarlara konur. aile büyüğü kendisinin ve hanesindeki kişilerin ihtiyaçlarını buralardan karşılar, ne istiyorsa parasız, hatta takas falan da yapmadan alır götürür. istediğini neden alamasın ki? her şey böyle bol bol yetip de artarken, birilerinin arsızlık edip ihtiyacından fazlasını söyleyeceğinden hiç kimsenin endişesi olmaz zaten. sonra bir adamın niçin lüzumsuz şeyler isteyeceği düşünülsün ki, hiçbir zaman dara düşmeyeceğinden adı gibi eminse?

yoksunluk endişesi nasıl ki her tür hayvanı açgözlü ve yırtıcı hale getirebiliyorsa, sadece insana özgü olan kibir, hani şu her şeye bol bol sahip olduğu için şımarıp kendisini bir şey sanmasına yol açan duygu da aynısını yapar. oysa utopialıların yaşam tarzında böyle bir şeyin esamesi bile okunmaz. her şeyi eşit olarak paylaştıkları için de hiç kimse zarurete düşmez ve dilenmek zorunda kalmaz.

utopialılar gökyüzünde seyredebilecekleri bunca yıldız, hatta güneşin kendisi dururken, ölümlü bir insanın minnacık bir mücevherin ya da daha doğrusu bir taş parçasının solgun pırıltısına kendini bu denli kaptırmasına sahiden hayret ediyor. ya da giysileri incecik yün ipliklerle dokunmuş diye bir insanın diğerlerinden daha soylu olduğunu düşünecek kadar çılgın olmasına bir anlam veremiyor. sonuçta bu yün ne kadar ince olursa olsun vaktiyle bir koyunun giysisiydi, hala da öyle, daha matah bir şey değil. altına da çok şaşırıyorlar; çünkü tamamıyla işlevsiz bir metal olduğu halde yeryüzünün bütün halklarınca insandan bile değerli görülüyor. öyle ki, bir kütükten daha duyarsız, aptallığı ile ahlaksızlığı atbaşı giden mankafa bir adam sırf şans eseri yığınla altını var diye onca bilge ve onca iyi insanı hizmetinde çalıştırabiliyor. ama kaderin oyununa gelip ya da yasaların azizliğine uğrayıp -yasalar en tepedekileri yerin dibine sokmakta kaderden aşağı kalmaz- serveti aile efradının en aşağılık serserisine geçtiği an, parasının yapışık ikizi veya uzantıymış gibi, kendisi de birdenbire kendi hizmetkarlarının hizmetkarı oluveriyor.

her şeyin ötesinde en çok hayret ettikleri ve iğrendikleri, insanların çıldırmışçasına birer tanrı gibi zenginlere tapması, hem de sırf zenginler diye; yoksa ne onlara bir borçları var ne de onlardan kendilerine gelecek bir zarar ziyan. ama aynı zamanda şunu da çok iyi bilirler ki, bu zenginler yaşadıkları sürece o tepeleme altın yığınlarından kendilerine zırnık koklatmayacak kadar da cimri ve açgözlüdürler.

utopia'da kadınlar 18 yaşına basmadan evlenemiyor; erkekler buna bir 4 yıl daha eklemek zorundalar. en bilgeler bile evlendiklerinde güzel bir vücudu erdemli bir ruhun çeyizi olarak kabul ediyorlar. hiçbir adam karısının rızası olmadan ve kendisine isnat edilen bir suçu bulunmadan, sırf bedensel bir kusuru var diye hiçbir koşulda boşanamıyor. çünkü yardıma en çok muhtaç olduğu anda bir insanı terk etmek utopialılara göre büyük zalimlik. hele yaşlılık dönemindeki insana her zamankinden daha fazla vefa gösterilmelidir diyorlar; çünkü yaşlılık hem beraberinde hastalık getirir hem de hastalığın ta kendisidir.

utopia'da çirkin ya da sakat bir insanla alay ederseniz, aşağılık ve rezil bir şekilde davranmış olduğunuzdan, alay ettiğiniz insanı değil de kendinizi gülünç duruma düşürmüş olursunuz. insanı kendi elinde olmayan kusuru için ayıplarsanız, sadece kendi budalalığınızı kanıtlarsınız.

çok az sayıda yasaları var; çünkü öyle iyi kurumsallaşmışlar ki, bu az sayıdaki yasa onlara yetiyor da artıyor. bu yüzden, cilt cilt hukuk kitabına ve bu kitaplar üzerine yazılmış sayısız yoruma sahip oldukları halde, bunların hala kendilerine yetmediğini söyleyen öteki halkları çok ayıplıyorlar. çünkü, baştan sona okunmayacak kadar çok, herhangi birinin anlayamayacağı kadar da karmaşık olan bu yasalara insanlardan uymalarını beklemenin tam bir adaletsizlik örneği olduğunu düşünüyorlar. ayrıca olayları ustalıkla çarpıtan, yasaları kılı kırk yararak tartışan avukatlardan da tümüyle arınmışlar. herkesin kendi davasını kendisinin savunmasını ve maruzatını bir avukata anlatacağına doğrudan doğruya bir yargıca anlatmasını daha uygun bulurlar. böylece laflar dolandırılmamış ve hakikate daha rahat ulaşılmış olacaktır. avukatından meseleyi çarpıtma dersi almayan bir davacı, sadece olanı biteni anlatacak, yargıç da bütün dikkatiyle anlatılanları tek tek zihninde tartarak masum insanları düzenbazların oyunlarına karşı koruyacaktır.

onlar anlaşmalara sadık kalınsa bile anlaşma yapma adetinin baştan kötü bir adet olduğunu düşünüyor. çünkü bu adet insanların birbirlerinin düşmanı ya da rakibi olarak doğduklarını ve yasaklayıcı bir anlaşma yapılmadıkça da birbirlerini öldürmelerinin kendilerine tanınan bir hak olduğunu düşünmelerine yol açar. bu, aralarında ufak bir tepe ya da dere gibi belli belirsiz bir sınır var diye bu sınırın her iki yanında kalan halkları birbirine bağlayan hiçbir doğal bağın olmadığını düşünmelerine benzer. kaldı ki, anlaşma devreye girdikten sonra bile iki halkın arasında dostluk artacak diye de bir şey yok; anlaşmanın taslağını yazarken bu kadar öngörüsüz davranıldığı ve karşı tarafın hakkını korumaya yönelik anlaşılır bir ifade olmadığı sürece çalıp çırpma hakkı her zaman baki kalacaktır.

onlara göre, doğanın dostluğu en güçlü sözleşmedir; insanları birbirine kopmaz bağlarla sıkıca bağlayan, anlaşmalardan çok iyi niyet, sözlerden çok içtenlikli bir sevgidir.

savaşı tamamen hayvani bir şey olarak görüyorlar; ama savaşmaya insan kadar düşkün bir başka canlının olmaması da kanlarını donduruyor. savaşta kazanılan onur kadar onursuz başka bir şeyin olamayacağını belirtiyorlar. ancak kendi sınırlarını korumak, dostlarının topraklarını işgal eden düşmanları püskürtmek ya da zorbaca baskı altına alınan bir halka acıdıklarından onu bütün güçleriyle bu zorbanın boyunduruğundan ve zulmünden kurtarmak için savaş yapıyorlar.

yaşam onlar için öyle bir çırpıda harcanacak kadar ucuz değildir; ama görevleri yaşamdan vazgeçmelerini emrettiği anda, açgözlüce ve aşağılık bir şekilde yapışılacak kadar da değerli değildir.

onlar arasında eskiden beri süregelen bir yasaya göre, hiç kimse dininden ötürü suçlanamaz.

tapınakları bir harika, muhteşem işçiliklerinin yanında, ancak birkaç tane olduklarından, aynı anda bir sürü insanı alacak kadar da devasa şekilde inşa edilmişler. buna karşın hepsinin içi biraz loş, mimarlıkla ilgili bilgisizliklerinden kaynaklanmıyor tabi bu durum; rahiplerinin tavsiyesine uyarak böyle yaptıklarını söylüyorlar. çünkü aşırı ışık düşünceleri dağıtır; az ve soluk ışıksa zihni toplar ve inanca daha fazla yoğunlaşmasını sağlar.

dinsel ayinlerinde asla hayvan kurban etmiyorlar ve bütün varlıklara yaşamları için can bahşeden merhametli tanrının kan dökülmesinden ya da katliamlar yapılmasından hazzetmeyeceğini düşünüyorlar. tütsüler yakıyorlar ya da başka türden hoş kokular saçacak şeyler, bir de bir sürü mum. aslında tanrısal varlığın bunların hiçbirine; hatta insanın edeceği dualara bile ihtiyacı olmadığını biliyorlar; ama yine de bu zararsız ibadet şeklinden haz alıyorlar ve böyle güzel kokuların, ışıkların ve ayinlerin gizemli bir güçle insanları heyecanlandırdığına ve tanrıya daha coşkulu bir ruhla ibadet etmelerini sağladığına inanıyorlar.

başka yerlerde herkes toplumdan söz eder durur; ama onların önem verdikleri tek şey kişisel çıkarlarıdır. oysa utopia'da kişiye özel meslekler olmadığından, herkes elinden geldiğince kamusal meslekleri icra etmeye çalışır. utopia dışındaki toplumlarda, birkaç kişi dışında herkes bilir ki, ülkesi ne kadar zengin olursa olsun, kendi geçimini kendi başına halletmedikçe açlıktan ölecektir. dolayısıyla bu acı gerçek onu, ötekiler dediği halkının çıkarından önce kendi çıkarını düşünmeye yöneltir. buna karşın utopia'da her şey herkesindir; kamuya ait ambarların dolu olmasına özen gösterildiği sürece hiç kimsenin kişisel olarak işine yarayacak herhangi bir şeyden yoksun kalacağına dair bir endişesi olamaz. çünkü burada malların paylaşılmasında cimri davranılmaz, burada hiç kimse yoksul değildir, hiç kimse dilenci değildir, hiç kimsenin hiçbir şeyi olmadığı halde herkes zengindir.

bütün endişelerden arınmış, neşeli ve dingin bir ruh haliyle yaşamak kadar büyük zenginlik var mı?

utopialılar parayı ve para hırsını ortadan kaldırmakla ne büyük bir bela yığınından kurtulmuş, ne çok cinayetin kökünü kazımış! çünkü para derdi bitince dolandırıcılıklar, hırsızlıklar, eşkıyalıklar, kavgalar, gürültüler, çekişmeler, isyanlar, cinayetler, ihanetler, zehirlemeler ve bu türden sadece geçici cezalar verebileceğiniz; ama asla önünü alamayacağınız bir yığın suçun da ortadan kalkacağını bilmeyen biri olabilir mi? para ortadan kaybolduğu anda korku, endişe, tasa, sıkıntı ve uykusuz geceler de sona erer. hatta yoksulluk, yani bizi paraya muhtaç kılan o biricik sorun bile, para tamamen ortadan yok olduğunda biter gider.

utopia dışındaki halkların arasında zerre kadar adalet ve eşitlik göreyim, kafamı keserim. ömrü boyunca hiçbir iş yapmayan ya da yaptığı işin topluma en ufak faydası olmayan bunca soylunun, sarrafın, tefecinin kah aylaklıkla, kah beş para etmez herhangi bir uğraşla kendini eğleyerek neşe içinde ve muhteşem bir yaşam sürdüğü bir toplumda hangi adaletten söz ediyorsunuz? bu arada ırgat, arabacı, marangoz, çiftçi de bir yük beygirinin bile taşıyamayacağı kadar ağır yükü sırtlayıp dur durak bilmeden çalışıyor; üstelik ürettikleri de öyle zorunlu şeyler ki, bunlar olmadan bir toplum bir yıl bile zor ayakta kalır. buna rağmen hepsi kıt kanaat geçiniyor, sefil bir yaşam sürüyor, yani neredeyse katırların bile yaşam koşulları onlardan kat kat iyi. işçiler zaten beş parasızlar, sırf boğaz tokluğuna onca emek harcıyorlar, yetmiyormuş gibi bir de kıtlık içinde geçirecekleri yaşlılıkları akıllarına gelince kahroluyorlar. çünkü bunların günlük kazançları o günü bile kurtaramayacak kadar az, hiçbir birikim yapamıyorlar, dolayısıyla yaşlılıkta geçim derdine düşmemek için o anki günlük kazançlarından bir şeyleri bir kenara koyacak durumları olmuyor.

söyleyin şimdi; aylaklıktan, asalaklıktan ya da boş zevklerin mucitliğinden başka bir iş yapmayan soylu denen kesime, sarraflara ya da bu türden başka adamlara bunca nimet yağdıran, buna karşın toplumun olmazsa olmazı olan çiftçilere, madencilere, ırgatlara, arabacılara, marangozlara zırnık koklatmayan, tersine onların en verimli çağlarını en ağır işlerde çalıştırarak sömüren, yaşlandıklarında ya da ağır hastalıklara yakalanıp elden ayaktan düştüklerinde de onca uykusuz geçen gecelerini, onca hayırlı hizmetlerini bir kalemde silip onları sefil bir halde ölüme terk eden bir devlet hem insafsız hem nankör değil de nedir? dahası, zenginlerin türlü hileye başvurup ya da kamu yasalarını kendi kitaplarına uydurup yoksulun o üç kuruşluk kazancından da her gün kendilerine bir şeyler yontması olacak şey mi? her şeyi bir kenara bırakın, en başta toplumun pastasından en iyi dilimi hak edenlere minik bir lokma verilmesi büyük haksızlık; ama bir yasa çıkarılıyor ve bu haksızlık da kılıfına uyduruluyor, sonra da buna adalet deniyor.

günümüzde büyüyüp serpilen toplumları gözümün önüne şöyle bir getiriyorum da; oralarda devlet adına ya da namına sadece kendi çıkarlarına hizmet eden zengin sınıfın entrikalarından başka bir düzen göremiyorum. çünkü zenginler öncelikle türlü dalaverelerle ele geçirdikleri ve üst üste yığdıkları malları nasıl hiç kaybetmeden korurum endişesi içindeler; bu konuda her türlü yolu, her türlü kurnazlığı deniyor, bunun üzerine kafa yoruyor, ardından da yoksulun ürettiklerini ve emeğini olabildiğince ucuza kapatmanın yollarına bakıp onu iliğine kemiğine dek sömürüyor. sonra da bu dalaverelerin toplumun çıkarı için -buna yoksul kesim de dahil tabi- gözetilmesi gerektiğini buyuruyorlar; böylece hepsi anında yasa oluyor.

1.02.2013

ütopya

john reader

thomas more, utopia'sında (çevresi 500 mil olan, bilinen dünyanın ötesinde bir yerlerde bulunan bir adadır) hiçbirinin yanındakinden, bir günlük yürüme mesafesinden daha uzak olmadığı tarzda bölge sathına dağılmış 54 şehir yaratır. başkent amourote'dur; fakat diğer 53 şehirden hiçbir farklı özelliğiyle ayrılmaz; ne de olsa hepsi aynı boyutta ve benzer planda inşa edilmiştir.

more'un anlatıcısı, "birini tanıyan, hepsini tanır; hepsi birbirine benzer" der. "evler iyi ve görkemli binalardır ve birbirine bitişik, uzun bir sırada, tüm cadde boyunca herhangi bir taksim ve ayırma olmaksızın dururlar. caddeler yirmi ayak genişliğindedir." her 10 yılda bir ev sahipleri çekiliş yapmalı ve buna göre evlerini değiştirmelidirler.

herkes bir iş sahibidir (marangoz, taş işçisi, nalbant, terzi) ve belli sayıda şehir sakininin her yıl taşradan aynı sayıda insanla yer değiştirmesi gerektiğinden, herkes deneyimli bir çiftçidir de. 6 saatlik bir işgünü kuraldır ve herkese her şeyden yeteri kadar sağlamak için kafidir. gıda ve tüm ihtiyaçlar, her bölgede görevli yetkililerin serbestçe gerekenleri temin ettiği ambarlarda muhafaza edilir. ailelerin evlerinde yemelerine izin verilir; fakat genelde müzik ve eğitici okuma eşliğinde, mükemmel yiyecek bulunan (görev planına göre kadınlar pişirmektedir) toplu alanlarda yemeyi tercih ederler. boş vakit bahçe işleriyle, konferanslara katılarak, satranç ve benzeri oyunlarda zihin egzersiziyle geçirilir. şarap tavernaları ya da birahaneler yoktur; "ne gizli saklı bir köşe ne de art niyetli meclisler ya da kanundışı toplantılar" olur. herkes saat sekizde yatağa girer.

utopia'da para diye bir şey yoktur; hatta bir değer karşılığı mal kavramı da. utopialıların deniz kenarından topladıkları inciler ve belli kayalıklardan kopardıkları elmaslar çocukları donatmak üzere kullanılır ve büyüdüklerinde bizzat çocuklar tarafından atılırlar. değerli metaller sadece faydaları ölçüsünde değerlenirler: "altın ve gümüşten ekseriyetle, sadece ortak alanlarda değil, özel evlerinde de lazımlık ve son derece bayağı işlerde kullanılan diğer araçları yaparlar."

mahremiyet görece bir kavramdır. kırsal kesimde kırk kişiden az olan hane veya çiftlik yoktur; komün halinde, "hem bilge, ağırbaşlı hem de kadim kişiler olan evin iyi adamı ve iyi kadınının kuralı ve düzeni altında" yaşanır. şehirlerde her evin önde ve arkada kapısı olur; fakat bunlar asla kilitlenmez ya da sürgülenmezler ve açmak o kadar kolaydır ki, bir parmakla dokunmak yeter. herkes herhangi bir eve çekinmeden veya hırsızlıkla suçlanma korkusu olmaksızın girebilir; "çünkü evde özel ya da herhangi bir kişiye ait hiçbir şey yoktur."

more'un utopia'sı her şeyi paylaşan ve hayatlarını yöneten kurallara kesinlikle bağlı; mutlu, sağlıklı, iyi huylu ve halk ruhu taşıyan insanların ülkesidir. herkes kişisel çıkarlarını ortak iyilik için feda eder. bu önerme, platon'dan marx'a, üretilen her ütopyada bulunur. sıkı davranış kurallarına herkesin memnuniyetle uyuşu, rekabet olmaması, her konuda herkese eşitlik. bu bir mümkün olabilse, insanlığın sorunları ve şehir bir hamlede yok olurdu. fakat tabii ki ütopya idealinin kalbinde bir paradoks yatar: sıkı kurallar ve "dayatma eşitlik", neyin eşit olup olmadığına karar verecek bir otorite gerektirir. george orwell'in işaret ettiği gibi, bazıları kendilerini diğerlerinden daha eşit göreceğe benzerler.

evrim, insan biyolojisi, sosyolojisi ve politika hakkındaki bilginin modern haline bakılırsa, bütün ütopik masallara resmen sinmiş hakikatsizlik gözden kaçacak gibi değil. bunlar oldukça ilginç ve eğlendirici olabiliyorlar; fakat tamamen gerçekdışı haldeler. ayrıca her şeyin son derece düzenli, mükemmel ve tahmin edilir halde olduğu ütopya'da hayat aşırı sıkıcı hale gelmez mi? insanlar iyi bir şeye bu kadar dayanabilir mi? muhakkak birisi bir ara, bir yerde geç yatacak, altın bir lazımlık çalacak veya başka şekilde sınırı aşacaktır; sadece mükemmeliyetin monotonluğundan kurtulmak için de olsa. victoria dönemi romantiklerinden william morris'in ütopik fablı "olmayan yerden haberler"de kırgın bir büyükbabanın ağzından söylediği gibi:

"sanırım insan, hayatında nemli bir bulutun üzerine oturup ilahiler söylemekten daha iyi şeyler yapabilir."

1.10.2012

güneş ülkesi

tommaso campanella

güneş ülkeliler et, tereyağ, bal, peynir, çok çeşitli yeşillikler ve sebzelerle besleniyor. baştan beri hayvanların öldürülmesine karşılarmış, bunu zalimlik olarak görüyorlarmış; hatta daha sonradan bitkileri yok etmenin de aynı derecede zalimlik olduğunu, onların da bir canı olduğunu düşünmüşler. ama açlıktan öleceklerini anlayınca, aşağı seviyedeki varlıkların yüksek seviyedeki varlıklar için yaratıldığına karar vermişler, o gün bu gündür et de yiyorlar, sebze de.

güneş ülkesi'nde görev bölümü yapıldığından meslekler, emekler ve işler paylaşıldığından, insanlar günde 4 saatten fazla çalışmıyor. kalan zamanlarını güle oynaya öğrenmeye veriyorlar, tartışıyorlar, okuyorlar, anlatıyorlar, yazıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, zihin jimnastiği yapıyorlar, beden eğitimi yapıyorlar, üstelik neşe içinde. oturarak oynanan oyunlara izin verilmiyor; ne aşık kemiğine, ne zara, ne satranca ne de bu tür bir oyuna. top oynuyorlar, balon oynuyorlar, çember çeviriyorlar, güreşiyorlar, cirit atıyorlar, ok fırlatıyorlar, tüfek atıyorlar. kahredici yoksulluk altında ezilen insanların kötü huylar edineceklerini, kurnaz, asık suratlı, hırsız, sinsi, serseri, yalancı olacaklarını ve güvenilmez tanıklıklarda bulunacaklarını söylüyorlar. zenginliğin ise onları terbiyesiz, kibirli, cahil, hain, bilgisizliğine rağmen ukala, hilekar, övüngen, sevgi yoksunu, iftiracı kimselere dönüştüreceğine inanıyorlar. onların ülkesinde zengin-yoksul hepsi beraber bir ortaklık kurmuştur. hepsi zengin; çünkü her şeye sahipler, hepsi yoksul; çünkü hiçbir şeye sahip değiller. sonuçta malın mülkün kölesi değiller; aksine malı mülkü kendilerine köle kılmışlar.

güneş ülkeliler dünyada büyük bir bozuluşun yaşandığını açık seçik itiraf ediyorlar; insanların gerçek anlamda üstün yasalarla yönetilmediğini, iyilerin işkence çekerken, hakaret işitirken kötülerin saltanat sürdüğünü söylüyorlar; oysa onlara göre, kötülerin mutlu yaşamı aslında mutsuz bir yaşamdır. çünkü bu yaşamda kişinin kendisini yok etmesi söz konusu, yok olanı da varmış gibi gösterme, yani gerçeklikte var olmayan kralları, bilgeleri, güçlüleri, kutsalları var gibi gösterme. buradan hareketle, ilineksel bir nedenden ötürü insan yaşamında büyük bir kargaşanın ortaya çıkmış olduğu sonucuna varıyorlar.

onlara göre bütün varlıklar varlığa katıldıkları kadar güç, bilgelik ve sevgi'den oluşur ve yokluğa katıldıkları kadar da güçsüzlük, bilgisizlik ve sevgisizlikten.

atalarının işlediği günahların çocuklarının hanesine suç olarak değil de, ceza olarak yazılacağını düşünüyorlar. ama çocukların işlediği günahların babalarının hanesine suç olarak yazılacağına inanıyorlar.

güneş ülkeliler insanın özgür iradesi olduğuna kesinlikle inanıyorlar ve diyorlar ki, içlerinden büyük bir filozof düşmanları tarafından kırk saat işkenceye maruz bırakılsa bile, sorgulandığı herhangi bir konuda ağzından tek laf çıkmayacaktır; bir kere söylememeye karar vermişse bitmiştir.

22.12.2011

hayvan çiftliği

george orwell

özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır. özgürlük, değerli olduğu ölçüde kırılgandır da.

tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğum da.

evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? açıkça söylemekten korkmayalım: şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki? işte, tüm çıplaklığıyla gerçek budur.

insan, üretmeden tüketen tek yaratıktır.

kuzgun moses, gammazın, dedikoducunun tekiydi; ama ağzı iyi laf yapardı. gene bir masal uydurmuştu: sözümona, balbadem diyarı denen gizemli bir ülke vardı, bütün hayvanlar öldükleri zaman oraya gidiyorlardı. moses'a bakılırsa, bu ülke gökyüzünde bir yerde, bulutların az ötesindeydi. balbadem diyarı'nda her gün pazardı; dört mevsim yonca biter, ağaçlar ve çalılar, kesmeşeker ve keten tohumu küspesinden geçilmezdi. gerçi hayvanlar, gününü masal anlatmakla geçirdiği ve hiç çalışmadığı için moses'tan nefret ediyorlardı; ama gene de, balbadem diyarı masalına inananlar çıkmadı değil. domuzlar, onları böyle bir yer olmadığına inandırabilmek için az dil dökmediler.

yoldaşlar! balbadem diyarı, biz zavallı hayvanların tüm sıkıntılarımızdan kurtulup sonsuza dek huzur içinde yaşayacağımız ülke orada, şu gördüğünüz kara bulut var ya, onun hemen ardında' dahası, bir gün çok yükseklerden uçarken oradan geçtiğini, alabildiğine uzanıp giden yonca tarlalarını, keten tohumu küspesi ve kesmeşekerlerle kaplı çalılıkları gözleriyle gördüğünü ileri sürüyordu. hayvanları birçoğu ona inanıyordu.  bu dünyada açlık ve yoksulluk içinde yaşıyorlardı; başka bir yerlerde daha iyi bir dünyanın bulunmasından daha doğru, daha anlaşılır ne olabilirdi? asıl anlaşılması zor olan, domuzların moses'a karşı tutumuydu. hem onu aşağılayarak balbadem diyarı'yla ilgili masallarının palavra olduğunu söylüyorlar, hem de hiç çalışmadan çiftlikte kalmasına ses çıkarmıyorlar; dahası her gün bira içmesine izin veriyorlardı.

iki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.

doğrusu, kedi de bir tuhaftı. bir süre sonra, yapılacak bir iş çıktığında hiçbir zaman ortalıkta görünmediği anlaşılmıştı. saatlerce ortadan kayboluyor; ama yemek vakti geldiğinde ya da akşamüstü işler sona erdiğinde hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkıyordu. ama her seferinde öyle güzel bahaneler uyduruyor, öylesine sevecen mırlıyordu ki, herkesi iyi niyetine inandırmayı başarıyordu. bir gün bir de bakmışlardı, damda oturmuş, erişemeyeceği uzaklıktaki serçelerle konuşuyor; onlara, artık bütün hayvanların yoldaş olduğunu, dilerlerse hiç çekinmeden gelip pençesine konabileceklerini anlatıyordu. ama serçeler, kedinin yanına bile yaklaşmamışlardı.

yoldaşlar! umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığımızı sanmıyorsunuzdur. aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. ben de hoşlanmam. bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. biz domuzlar düşün emekçileriyiz. bu çiftliğin tüm yönetim ve düzeninden biz sorumluyuz. gecemizi gündüzümüze katarak, sizin sağlığınızı koruyoruz. bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz. biz domuzlar görevimizi gereğince yerine getiremezsek ne olur, biliyor musunuz? jones geri gelir! evet, jones geri gelir! bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın, yoldaşlar.

squealer, bazılarının kafalarındaki kuşkuların gene de dağılmadığını fark ederek, kurnazca sordu: "bu, sakın düşünüzde gördüğünüz bir şey olmasın, yoldaşlar? böyle bir kararın belgesi var mı? bir yerde yazılı mı?" gerçekten de, ortalıkta böyle bir yazılı belge bulunmadığından, hayvanlar yanıldıklarını kabullenmek zorunda kaldılar.

squealer, pazar sabahları, ayağıyla tuttuğu uzun bir kağıt parçasından birtakım rakamlar okuyarak, çeşitli gıda maddelerinin üretiminin yüzde iki yüz, yüzde üç yüz, yüzde beş yüz arttığını açıklıyordu. hayvanlar, ayaklanmadan önceki koşulları artık doğru dürüst anımsamadıklarından, ona inanmamak için bir neden göremiyorlardı. ama gene de, öyle günler oluyordu ki, daha az rakam dinleyip daha çok yemek yiyeceğimiz günleri ne zaman göreceğiz, diye düşünmeden edemiyorlardı.

clover, yaşlanıp şişmanlamıştı. eklemleri sertleşmiş, gözleri sulanmaya başlamıştı. emekliliği geleli 2 yıl olmuştu; ama o güne değin hiçbir hayvanın emekliye ayrıldığı görülmemişti.

en iyi insan, ölü insandır.

ayaklanmanın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarmaya çalışıyorlar; ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı elleirnde; önlerinde yalnızca squealer'ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini gösteren rakamlarla dolu listeleri vardı. bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak..

bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.

işçi sorunu her yerde aynı değil miydi?

sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız, bizler de bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız!

içeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

16.10.2010

ütopya

thomas more

servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.

bilgeler caddelere dökülen halkın sağanak halde yağan yağmurdan iliklerine kadar ıslandıklarını görünce onca dil dökerler; ama insanları bir türlü yağmurun altından kaçıp evlerine girmeye ikna edemezler. dışarı çıksalar, bu kez kendileri de diğerleri gibi ıslanacak, kimseye bir faydaları olmayacaktır. bu yüzden evlerinde kalırlar; diğerlerinin budalalığını tedavi edememiş olsalar da hiç değilse kendilerini güvenceye alır ve bununla yetinirler.

kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.

özel mülkiyet tamamıyla terk edilmedikçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır. özel mülkiyet varolduğu sürece insanlığın en büyük ve en faydalı kesimi yoksulluğun ve çetin yaşamın getirdiği kaygıların malum yükü altında ezilecektir. kabul, bu yük bir dereceye kadar hafifletilebilir; ama asla tamamen ortadan kaldırılamaz.

belki bir yasa çıkarırsınız ve insanların belli bir dönüm araziden fazlasına sahip olamayacağını ya da belirlenmiş meşru bir gelirin üstünde gelir elde edemeyeceğini söylersiniz. birtakım başka yasalarla kralın haddinden fazla güç sahibi olmasını, halkın da fazla asi olmasını önlersiniz. iyileşme umudu hiç kalmayan hasta bir bedeni sürekli pansuman yaparak canlı tutmaya çalışır gibi, bu tür yasalarla toplumsal marazları bir dereceye kadar hafifletebilir, yumuşatabilirsiniz. ama özel mülkiyet var olduğu sürece bunların tamamen iyileşmesini ve sağlıklı bir doğaya kavuşmasını asla bekleyemezsiniz. çünkü bedenin bir kısmındaki yarayı iyileştireceğim derken başka bir kısmında daha kocaman yaralar açarsınız. bir yaraya verdiğiniz ilaç başka bir yerde hastalığa neden olur. çünkü bir taraftan almadıkça diğer tarafa hiçbir şey veremezsiniz.

mezarı olmayanı gökyüzü örter.

bazen yapacak bir şey kalmadığında zorunluluk sizi cesur kılar.

hırsızlara uygulanan idam cezası aslında hiçbir hukuka sığmaz, kamuya da pek yararı yok. çünkü hırsızlık yapandan intikamınızı bu kadar zalimce aldığınız halde, insanları hiçbir şekilde bu işten vazgeçiremiyorsunuz. adi hırsızlık bir insanın kellesini uçuracak kadar büyük bir suç sayılamaz; geçimini bir şekilde karşılayamayan insana ne kadar büyük ceza verirseniz verin onu hırsızlıktan alıkoyamazsınız. hırsızlık yapana ağır ve korkunç cezalar vermeden önce, insanlara yaşamlarını idame ettirecekleri imkanlar sunarsanız, hiç kimseyi ölümü bile göze almak pahasına hırsızlık yapmak zorunda bırakmazsanız, sonuçta kazançlı çıkan yine siz olursunuz.

bir hırsızın ya da bir katilin eşit şekilde cezalandırılmasının toplum için ne denli yanlış ve ne denli zararlı olacağını bilmeyen yoktur. çünkü bir hırsız hırsızlığa mahkum olmanın katilliğe mahkum olmak kadar tehlikeli olduğunu bilirse, sadece parasını çalıp kaçacağı adamı bu kez bir de öldürecektir. çünkü nasıl olsa yakalandığında çok daha büyük bir tehlikeyle karşılaşmayacaktır; hatta cinayet onun için daha büyük bir güvencedir; çünkü olayın tek tanığı ortadan kalkınca işlenen suçu gizleme olasılığı da artacaktır. demek ki biz hırsızların gözünü bu kadar acımasızca korkutalım derken, aslında onları masum insanları katletmeye sürüklüyoruz.

1.05.2010

altın çağ

miguel de cervantes

eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış! içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar 'senin' ve 'benim' kelimelerini bilmedikleri için.

o kutsal çağda her şey ortaktı; günlük besinini elde etmek için kimsenin tatlı, olgun meyveleriyle kendisini davet eden sağlam meşelere elini uzatıp koparmaktan başka bir iş yapması gerekmezdi. olağanüstü bolluktaki duru pınarlar, ırmaklar insanlara lezzetli, berrak sular sunardı. kayaların yarıklarında, ağaçların oyuklarında, çalışkan ve becerikli arılar cumhuriyetlerini kurarlar, hiçbir çıkar gütmeden, uzanan her ele, tatlı emeklerinin verimli mahsulünü bağışlarlardı. ulu mantar meşeleri, hiçbir araç gerece ihtiyaç olmadan, geniş, hafif kabuklarını kendiliğinden, kibarca bırakıverirlerdi; bunlarla, sırf gökyüzünün gazabından korunmak için, kaba kazıklarla destek yapılarak evlerin üstü örtülmeye başlandı.

o zamanlar sadece huzur, sadece dostluk, sadece uyum vardı; kıvrık sabanın ağır demiri, henüz ilk anamızın cömert karnını deşmeye cesaret edememişti. o kendisi, verimli ve geniş göğsünün her yanından, o zamanlar kendisine sahip olan çocuklarını doyuracak, yaşatacak, sevindirecek şeyleri zorlanmadan sunardı.

o zamanlar, saf, güzel bakireler vadiden vadiye, tepeden tepeye, başları açık, üstlerinde, namus gereği her zaman örtülmesi gerekenden fazla yerlerini örtecek giysilerden başka şey olmadan gezerlerdi. süsleri de, şimdikiler gibi, sur firfiriyle, çeşitli şekillerde çarpıtılmış ipekle allanıp pullanmış süsler değildi; sarmaşıklarla örülmüş birkaç yeşil pıtrak yaprağından oluşurdu; belki de bu süslerle, günümüzde saraylı hanımların, aylaklık meraklarıyla öğrendikleri tuhaf, aşırı icatlarla dolaştıkları kadar gösterişli ve gururlu dolaşırlardı.

o zamanlar, ruhun aşkla ilgili kavramları, tıpkı algılandıkları şekilde, basitçe, safça ifade edilir, daha şatafatlı olsun diye yapmacıklı, dolambaçlı laflar aranmazdı. gerçeğe ve içtenliğe hile, yalan ve kötülük karışmazdı. adalet kendi amaçlarını güder, şimdi olduğu gibi çıkar ve iltimas amacıyla bulandırılmaya, lekelenmeye, hırpalanmaya cesaret edilemezdi. gelişigüzel yargı alışkanlığı, henüz yargıçların kafasına yerleşmemişti; çünkü o zamanlar yargılamaya gerek yoktu, yargılanacak kişi yoktu. bakireler ve namus, istedikleri yerde, tek başlarına, yabancıların arsızlığı ve şehveti tarafından lekelenme korkusu olmaksızın dolaşırlardı; bakireliklerini kendi istek ve iradeleriyle yitirirlerdi.

oysa şimdi, iğrenç çağımızda, hiçbir bakire emniyette değil; girit labirenti gibi bir labirentin içine kapanıp gizlense bile; çünkü orada, çatlaklardan ya da havadan, lanet olası ısrarın zoruyla aşk hastalığı içine sızar ve inzivada olmasına rağmen mahvına sebep olur.

onların emniyeti için, zaman geçtikçe ve kötülük arttıkça gezgin şövalye tarikatları kuruldu; bakireleri kollamak, dulları korumak, yetim ve muhtaçlara yardım etmek için. işte ben de bu tarikata bağlıyım.

1.04.2010

sonsuz haziran

john fowles

pencere, üzerinde kuş gibi uçtuğumuz büyük bir kente açılıyordu.

son derece güzel bir şehirdi, daha önce hiç görmediğim ve adını da işitmediğim bir şehir. her şey beyaz ve altın renginde inşa edilmişti ve her yerde parklar, sokaklar ve gezinti yerleri, bahçeler ve yeşil meyve bahçeleri, ırmak ve içi balık dolu havuzlar vardı. şehirden çok nüfusu kalabalık bir taşra kentine benziyordu. ve her yanda huzur vardı.

meyve bahçelerinde olduğu gibi, yan yana dizilmiş küçük ağaçlar seçiyorduk. ve onların arasında, altınla kaplanmış gibi gözüken, büyük büyük yollar vardı ve bu yolların üzerinde insanlar ve pırıl pırıl parlayan arabalar gidip geliyordu. arabaları atlar çekmiyordu ama yine de hareket ediyordu arabalar.

altın renkli caddelerde de hiç kimse yürümüyordu, ayakları ve bacakları da kımıldamıyordu; ama kaldırımın kendisi kayıyor ve insanları da götürüyordu. ancak bizim gibi hareket edebilecek güce sahiptiler; çünkü üzerinden uçtuğumuz bir tarlada, dans eden kızlardan oluşan iki halka vardı ve bir başkasında da erkekler dans ediyordu; ama onlar çizgi halindeydiler; ötekiler ise bizim gibi yürüyorlardı.

dans ederken şarkı söyler gözüküyorlardı, genç kızların hareketleri son derece zarifti, sanki yeri süpürüyormuş gibi yapıyorlar ve sonra da yüzlerini neşe içinde gökyüzüne doğru çeviriyorlardı; erkekler ise önce tohum eker ve sonra da hasat biçer gibi jestlerle dans ediyorlardı, ancak ritimleri çok daha canlıydı. bu ülkede belli ki ruh temizliğine tapılıyordu; çünkü gördüğüm çoğu kişi ellerinde süpürgelerle altın döşeli bütün bu yolları süpürüyorlar ve bu hareketleriyle adeta pisliğe tahammül edemediklerini söylemek istiyorlardı. bu arada başkaları da dere kenarlarında çamaşır yıkıyordu. her yerde tatlı bir düzen hüküm sürüyordu; bahçelerde ve meyve bahçelerinde ve hiç kuşku yok ki aynı zamanda evlerde.

birçok milletten insan vardı. bazıları beyaz, bazıları sarı ya da zeytuni renkte, bazıları kahverengi, bazıları ise gece gibi kapkaraydı. hepsini göremedim, çok aşağıdaydılar. sanki büyük bir kulenin üstünde duruyormuşuz gibiydi; ancak hareket eden bir kuleydi bu, adeta bacakları vardı.

ne kilise, ne papaz, ne de böyle şeyler vardı. saray, büyük binalar, hastaneler, adalet sarayları.. insanların aralarında hiçbir ayrım, hiçbir sınıf farkı gözetilmeksizin ortaklaşa yaşar göründükleri büyük ve güzel binalar dışında bunların hiçbirisi yoktu. bu binaların çoğu çitler ve duvarlarla çevrilmemişti, insanlar birbirlerine yakın, kalabalık ve pis dumanlar içinde değil, yeşillikler arasına dağılmış olarak yaşıyorlardı. hepsi de güzeldi bu binaların, her biri kendi tarlası içindeki bir çiftlik evi gibiydi. her şey, yazın en güzel günlerindeki gibi yemyeşildi. ve güneş, sonsuza dek sürecek gibi gözüken bir haziran ayında hep, hep parlıyordu. bize gösterilen bu ışıltılı toprağa ben, sonsuz haziran diyorum.

bu evler bizim dünyamızın evlerine benzemiyorlardı. bir deniz kabuğunun içi kadar düz, beyaz duvarları ve altından çatıları ve kapıları vardı. sonra bu evler çeşit çeşitti; bazıları büyük çadırları andırıyordu, bazılarının düz olan çatılarında garip şekilli bahçeler vardı, bazıları büyük peynir somunları gibi yusyuvarlaktı ve çeşitli biçimler taşıyan başka evler de göze çarpıyordu.

bu dünyanın sakinleri bazı özellikleriyle bize benziyorlar, bazı özellikleriyle ise bizden farklılık gösteriyorlardı, özellikle barış ve refah içinde gözükmeleri bakımından bizden ayrılıyorlardı. çünkü aynı zamanda orada ne yoksul, ne dilenci, ne sakat, ne hasta ve ne de tek bir açlık çeken kişi gördüm. bizim dünyamızda olduğu gibi zenginlik ve debdebe içinde gösterişli bir yaşam süren kişiler de görmedim; herkesin eşit yaşam koşulları içinde bulunmakla ve hiç kimsenin yoksunluk içinde olmadığını bilmekle yetindiği apaçık ortadaydı. bizde olduğu gibi, erkek ve kadınların kalpleri kalın bir açgözlülük ve kendini beğenmişlik kabuğu içinde gizlenmiş de değildi; bu yüzden onlar yalnızca kendileri için hareket etmek ve yaşamak zorunda değillerdi.

ben bu dünyanın yalnızca gelip geçen dış yüzünü gördüm. ancak bu dünyada, bazılarının orada sürülen yaşamla uyum içinde olmadığını, bazılarının kötülük yaptığını ve bu yüzden onları bunu yapmaktan engellemek ya da cezalandırmak gerektiğini gösteren ne asker, ne muhafız, ne de zindan ve zincire vurulmuş insanlar gibi başka herhangi bir işaret gördüm.

o zamanlar dünyamızın gerçeklerine öylesine kapılıp gitmiştim ki, farklı milletlerden insanların barış ve uyum içinde yaşamaları şöyle dursun, tek bir milletin insanlarının bile bunu yapabileceklerine kuşkuyla bakıyor ve kendi kendime "acaba bu mümkün mü?" diye sorup duruyordum. ama orada ne savaş, ne yıkım, ne acımasızlık, ne kıskançlık vardı; var olan, yalnızca sonsuz yaşamdı. gerçi ilkin fark edemedim ama, bu cennetin ta kendisiydi.

22.02.2010

güneş ülkesi

tommaso campanella

her şey kendi benzerini arar ve bulur.

sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma; sana yapılmasını istediğin bir şeyi başkalarına da yap!

yıldız haritasında ya da doğum haritasında burçlar kuşağının altıncı yıldızı olan virgo'nun (başak) ufkun doğusunda yükselmeye başladığı an uğurlu sayılır.

tertullianus, kadınlar dışında her şeyimiz ortaktır, der.

cehalet ve güçsüzlükten doğan hiçbir eylem günah sayılmaz; güç ve aklın önünde olan irade günah işleyebilir.

dişil yönleri (annelik, verimlilik) en ağır basan burçlar terazi, boğa ve yengeç'tir. venüs ve ay'ın etkisi altındadırlar. eril özellikleri ağır basan burçlar ise koç, akrep ve aslan'dır. mars ve güneş'in etkisindedirler.

dünyanın düzenini altüst edecek kadar etkin olan gök cisimleri, insan iradesi karşısında pek etkili değildir.

23.12.2008

cesur yeni dünya

aldous huxley

tarihi gerçeklerin çoğu can sıkıcıdır.

dünya babalarla doluydu -o yüzden de mutsuzlukla doluydu; dünya annelerle doluydu -yani sadizmden namusa kadar uzanan bin bir türlü sapıklıkla doluydu; erkek ve kız kardeşlerle, amcalarla ve halalarla doluydu -yani delilik ve intiharla doluydu.

hep düşünüyorum da insan, annesiz olmakla bir şeyleri kaçırmış olabilir.

baskılanan dürtü taşar ve oluşan sel, duygulardır, ihtiras selidir ve bu sel deliliğe dahi dönüşür; akıntının gücüne, setin yüksekliğine ve karşı koyma gücüne bağlıdır. önüne set çekilmeyen akıntı, belirlenmiş kanallardan geçerek sakin ve keyifli bir varoluşa akar.

hiç, içinde dışarı çıkmak için bir şans verilmesini bekleyen bir şey varmış gibi hissettin mi kendini?

sözcüklerin iyi olması yetmiyor; onları iyi bir amaç uğruna kullanmak gerekiyor.

ıstırap karşılığında kazanılan şeylerle kıyaslandığında, şu andaki mutluluk çok sefil kalır. ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. günahla mücadelenin veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. mutluluğun yüce bir yanı yoktur.

bir dostun temel işlevlerinden biri, vermek istediğimiz; ama düşmanlarımıza uygulayamadığımız cezaları -daha yumuşak ve sembolik bir biçimde- çekmektir.

düzenin her türlüsü kaostan yeğdir.

optimum toplum, buz dağı örneğine göre kurulur; dokuzda sekizi su seviyesinin altında, dokuzda biri üstünde.

değişmek istemiyoruz. her değişim, istikrar için bir tehdit unsurudur.

eğer farklıysan yalnızlığa mahkum oluyorsun.

bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme.

çelik olmadan araba yaratamazsınız; aynı şekilde sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız.

zamanında alınmış bir gram, dokuzundan tasarruftur.

insan mutluluk konusunu düşünmek zorunda olmasa, yaşam ne kadar eğlenceli olurdu!

16.05.2008

eski çağlarda dünya

johan huizinga

yarım bin yıl daha genç olduğu sıradaki dünyaya, her şeyin dış çizgileri bize olduğundan çok daha açık bir biçimde belirtilmiş olarak görünüyordu. acı ile sevinç, düşmanlık ile mutluluk arasındaki karşıtlık daha çarpıcı görünüyordu. bütün yaşantı, henüz insanların zihinlerinde, çocuk yaşamının haz ve acısının dolaysızlık ve mutlaklığına sahipti. her olay, her eylem hala, onları bir ritüelin vakarına yükselten dışavurumcu ve ağırbaşlı biçimlerde somutlaştırılıyordu. çünkü ayinin kutsallığı yoluyla gizemler sırasına yükseltilenler yalnızca doğum, evlilik, ölüm gibi önemli olaylar değildi; daha az önemli olan yolculuk, görev, ziyaret gibi olaylar da aynı şekilde binlerce formaliteyle yerine getiriliyordu: takdisler, törenler, formüller.

afetler ve yoksulluk, şimdi olduğundan daha rahatsız ediciydi; onlara karşı korunmak ve bir teselli bulmak daha zordu. hastalık ve sağlık, çok daha çarpıcı bir karşıtlık ortaya koyuyordu; kışın soğuğu ve karanlığı, daha gerçek kötülüklerdi. onur ve zenginliklerin tadı çok daha büyük bir hevesle çıkarılıyor ve çevredeki sefaletle daha canlı bir tezat oluşturuyordu. günümüzde, bir kürk paltoya, ocaktaki sıcak bir ateşe, yumuşak bir yatağa, bir bardak şaraba duyulan bu derin arzuyu bizim anlayabilmemiz çok zordur.

yaşamdaki her şey ya mağrurane ya da zalimane bir aleniyetten ibaretti. cüzamlılar çıngıraklarını çınlatarak geçit yaparlardı; dilenciler kiliselerde kusurlarını ve sefaletlerini sergilerlerdi; her düzen ve statü, her mevki ve meslek, kendi özgün kıyafetiyle ayırt edilirdi. büyük efendiler, korku ve kıskançlık yaratan şaşaalı bir armalar ve kıyafetler gösterisi yapmadan dışarıya adım bile atmazlardı. idamlar ve diğer kamusal yargı eylemleri, söylevler, evlilikler ve cenazeler, hepsi haykırışlar, alaylar, şarkılar ve müzikle ilan edilirdi.